17 Ekim 2019 Perşembe

portakalın bilgeliği


Stephen Covey’in “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabıyla devam ediyoruz. Bir önceki yazımda 1.Alışkanlık olan proaktif olmaya odaklanmıştık. Bu yazının konusu ise aynı zamanda 2.alışkanlık olan, “Sonunu düşünerek işe başlama”.

Yazar, bu bölümün başında bizi bir cenazeye davet eder, cenaze töreninin birden bire bizim cenaze törenimiz olduğunu belirtir. Hakkımızda konuşacak 4 kişi vardır; yakın ailemizden birisi, arkadaşlarımızdan birisi, iş çevremizden biri ve en son olarak da hizmet verdiğimiz toplumsal kurumdan biri.

Eğer bu sizin cenaze töreniniz olsaydı; neler söylenmesini isterdiniz hakkınızda, bir eş, dost, çalışan olarak? Oradakilerin yaşamlarına ne gibi bir katkıda bulunmuş olmayı, onlarda nasıl bir katma değer yaratmayı arzulardınız? Bu konularda neler dile getirmelerini isterdiniz? 


portakalın bilgeliği

KENDİ İLK YARATICINIZ OLMAK

Yaşamda herşey iki kez yaratılmıştır, biri zihinde, diğeri fiziksel olarak. Her şeyin iki kez yaratılıyor olması bir ilkedir, ancak maalesef bütün ilk yaratımlar bilinçli bir tasarım sonucu oluşmaz. Aile, eğitim ve çocukluktan getirilen koşullanmaların veya bilinçsiz senaryoların bir ürünüdür diyebiliriz.

Cenaze törenimize dönecek olursak, bizim ardımızdan neler söylemek isteyecekleri direkt bizim nasıl bir yaşam sürmek istediğimizle alakalı değil mi? O zaman kendi hayatlarımızın ilk yaratıcısı olmamız mümkün mü? Elbette, pekiyi ama nasıl?

Gerek ilk alışkanlık proaktivite olsun, gerek ikinci alışkanlık olsun benzersiz bir yeti olan özbilince dayanır. 1.alışkanlık “hayatının programını yazabilirsin, programcı sensin” derken, 2.alışkanlık “ne yazacağına dair”dir yani kısacası “programı yaz,” der. Programı yazmanın ilk adımı ise herkesin birer kişisel misyonunu olması.

KİŞİSEL MİSYON BİLDİRGESİ

Bir misyon bildirgesi önemlidir, kişisel anayasınız gibi düşünebilirsiniz. Çerçeveyi belirler. Temelde değişmez, ancak ufak tefek güncellemelere ihtiyaç duyabilinir zaman içerisinde. Bir misyon bildirgesi hazırlarken odak noktanız; ne olmak istediğiniz (karakter), ne yapmak istediğiniz (katkılar ve başarılar) ve bunları yaparken yaşayıp çevrenize de yaşatacağınız ilkeler veye değerler olmalı.(Kitapta bununla ilgili pekçok örnek var).

Misyon yazarken en çok dikkat edilecek nokta, dünyayı gördüğümüz mercekten başlamamız gerektiği. Öncelikle elimizdeki haritanın araziyi doğru tanımladığından emin olmamız gerekir, değil mi? Eğer Datça’ya’ya gitmek istiyorsak, ancak harita Mardin’i işaret ediyorsa bu elimizdeki haritanın hiçbir işe yaramayacağı anlamına gelir.

Bu bahsi geçen merkezler ne olabilir? Kimi için eş, kimi için aile, bazıları için para veya iş, bazıları için ise mülkiyet, dost/ düşman, zevk, cemaat olarak sıralanabilir. Hele ki son zamanlarda çokça popüler olan “ben merkezlilik”ten bahsetmeden olmaz. Çoğu değeri hiçe sayan, diğer bireyleri ezip geçen bir bencilliktir “ben merkezlilik”te söz konusu olan.

İnsan kendi gözündeki çapağı görmezmiş derler. Çok doğru.Genelde kendi yaşam merkezlerimizi değil de, başkalarının yaşam merkezlerini daha kolay ayırt ederiz. Hepimiz bir şekilde para kazanmaya tüm enerjisini vermiş, varını yoğunu bu yönde harcayan birileriyle muhakkak tanışmışızdır. Pekiyi bu değerlerden hangisi en makbul?

İLKELER

Cevap veriyorum, E şıkkı. Yani hiçbiri. Yukarda sayılmış olan merkezlerin hepsi geçici, bunların hiçbiri bize kalıcı bir bilgelik, tutarlılık, rehberlik, mutluluk, kaynak sağlayamaz.

Gerçek güç kaynağımızı bunlara dayamamız, sahte bir güç algısı içinde olduğumuzu gösterir. Oysa gerçek güç, doğuştan gelen değer duygusundadır. En etkin mercek ise ilkelerdir.

İlkeler derin, temel gerçeklerdir. Geçerlilikleri kişi-zaman-olaya bağlı değildir. Değişmezler. Evrenseldir. Bizi boşamaz, yarı yolda bırakmaz, satmaz, bize küsmez, amaçları bizi kontrol etmek de değildir. Sadece adına hayat dediğimiz halıyı ince ince tutan ilmiklerdir. Onlara güvenebiliriz.

UYGULAMA

Daha önce bahsetmiş olmalıyım, ancak tekrarlamakta fayda var. Her alışkanlığın sonunda bir uygulama bulunmakta.

Bu bölümdeki en mühim uygulama, bir misyon bildirgesi hazırlamaya dair. İster kendiniz, ister aileniz, ister kurumunuz için olsun. Önemli bir nokta, misyonun insanın hayatındaki rolleri ve hedefleriyle uyumlu olması gerektiği. Bunu yaparken yararlanabileceğiniz unsurların başında yazmak geliyor.

Yazmak bilinç ve bilinçaltını bütünleyen faaliyetlerden biri, ayrıca bizi netleştiren bir eylem. Misyon bildirgesini yazarken aşağıdaki tablodan faydalanabilirsiniz, hatta bu işler için danışmanlık yapan birilerinden destek alabilirsiniz.

Etkinlik alanı
Karakter
Katkılar
Başarılar
Aile



Arkadaşlar



İş



Cemaat/ Sosyal Hizmet vb.




Vizyonum ve değerlerim ışığında misyonumu belirlemek bana çok şey kattı. Hayatta ne yapmak, neye odaklanmak istediğimi bulmakla kalmayıp; zamanım ve enerjimi nasıl yönetmem gerektiği konusunda da düşüncelerim hayli berraklaştı. Bu 3.Alışkanlıkta da göreceğimiz üzere, zaman ve hatta kendimi yönetmedeki etkinliğimi artırdı.

Denemeye değer, ya sizce?


2.ALIŞKANLIK- SONUNU DÜŞÜNEREK İŞE BAŞLA

portakalın bilgeliği


Stephen Covey’in “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabıyla devam ediyoruz. Bir önceki yazımda 1.Alışkanlık olan proaktif olmaya odaklanmıştık. Bu yazının konusu ise aynı zamanda 2.alışkanlık olan, “Sonunu düşünerek işe başlama”.

Yazar, bu bölümün başında bizi bir cenazeye davet eder, cenaze töreninin birden bire bizim cenaze törenimiz olduğunu belirtir. Hakkımızda konuşacak 4 kişi vardır; yakın ailemizden birisi, arkadaşlarımızdan birisi, iş çevremizden biri ve en son olarak da hizmet verdiğimiz toplumsal kurumdan biri.

Eğer bu sizin cenaze töreniniz olsaydı; neler söylenmesini isterdiniz hakkınızda, bir eş, dost, çalışan olarak? Oradakilerin yaşamlarına ne gibi bir katkıda bulunmuş olmayı, onlarda nasıl bir katma değer yaratmayı arzulardınız? Bu konularda neler dile getirmelerini isterdiniz? 


portakalın bilgeliği

KENDİ İLK YARATICINIZ OLMAK

Yaşamda herşey iki kez yaratılmıştır, biri zihinde, diğeri fiziksel olarak. Her şeyin iki kez yaratılıyor olması bir ilkedir, ancak maalesef bütün ilk yaratımlar bilinçli bir tasarım sonucu oluşmaz. Aile, eğitim ve çocukluktan getirilen koşullanmaların veya bilinçsiz senaryoların bir ürünüdür diyebiliriz.

Cenaze törenimize dönecek olursak, bizim ardımızdan neler söylemek isteyecekleri direkt bizim nasıl bir yaşam sürmek istediğimizle alakalı değil mi? O zaman kendi hayatlarımızın ilk yaratıcısı olmamız mümkün mü? Elbette, pekiyi ama nasıl?

Gerek ilk alışkanlık proaktivite olsun, gerek ikinci alışkanlık olsun benzersiz bir yeti olan özbilince dayanır. 1.alışkanlık “hayatının programını yazabilirsin, programcı sensin” derken, 2.alışkanlık “ne yazacağına dair”dir yani kısacası “programı yaz,” der. Programı yazmanın ilk adımı ise herkesin birer kişisel misyonunu olması.

KİŞİSEL MİSYON BİLDİRGESİ

Bir misyon bildirgesi önemlidir, kişisel anayasınız gibi düşünebilirsiniz. Çerçeveyi belirler. Temelde değişmez, ancak ufak tefek güncellemelere ihtiyaç duyabilinir zaman içerisinde. Bir misyon bildirgesi hazırlarken odak noktanız; ne olmak istediğiniz (karakter), ne yapmak istediğiniz (katkılar ve başarılar) ve bunları yaparken yaşayıp çevrenize de yaşatacağınız ilkeler veye değerler olmalı.(Kitapta bununla ilgili pekçok örnek var).

Misyon yazarken en çok dikkat edilecek nokta, dünyayı gördüğümüz mercekten başlamamız gerektiği. Öncelikle elimizdeki haritanın araziyi doğru tanımladığından emin olmamız gerekir, değil mi? Eğer Datça’ya’ya gitmek istiyorsak, ancak harita Mardin’i işaret ediyorsa bu elimizdeki haritanın hiçbir işe yaramayacağı anlamına gelir.

Bu bahsi geçen merkezler ne olabilir? Kimi için eş, kimi için aile, bazıları için para veya iş, bazıları için ise mülkiyet, dost/ düşman, zevk, cemaat olarak sıralanabilir. Hele ki son zamanlarda çokça popüler olan “ben merkezlilik”ten bahsetmeden olmaz. Çoğu değeri hiçe sayan, diğer bireyleri ezip geçen bir bencilliktir “ben merkezlilik”te söz konusu olan.

İnsan kendi gözündeki çapağı görmezmiş derler. Çok doğru.Genelde kendi yaşam merkezlerimizi değil de, başkalarının yaşam merkezlerini daha kolay ayırt ederiz. Hepimiz bir şekilde para kazanmaya tüm enerjisini vermiş, varını yoğunu bu yönde harcayan birileriyle muhakkak tanışmışızdır. Pekiyi bu değerlerden hangisi en makbul?

İLKELER

Cevap veriyorum, E şıkkı. Yani hiçbiri. Yukarda sayılmış olan merkezlerin hepsi geçici, bunların hiçbiri bize kalıcı bir bilgelik, tutarlılık, rehberlik, mutluluk, kaynak sağlayamaz.

Gerçek güç kaynağımızı bunlara dayamamız, sahte bir güç algısı içinde olduğumuzu gösterir. Oysa gerçek güç, doğuştan gelen değer duygusundadır. En etkin mercek ise ilkelerdir.

İlkeler derin, temel gerçeklerdir. Geçerlilikleri kişi-zaman-olaya bağlı değildir. Değişmezler. Evrenseldir. Bizi boşamaz, yarı yolda bırakmaz, satmaz, bize küsmez, amaçları bizi kontrol etmek de değildir. Sadece adına hayat dediğimiz halıyı ince ince tutan ilmiklerdir. Onlara güvenebiliriz.

UYGULAMA

Daha önce bahsetmiş olmalıyım, ancak tekrarlamakta fayda var. Her alışkanlığın sonunda bir uygulama bulunmakta.

Bu bölümdeki en mühim uygulama, bir misyon bildirgesi hazırlamaya dair. İster kendiniz, ister aileniz, ister kurumunuz için olsun. Önemli bir nokta, misyonun insanın hayatındaki rolleri ve hedefleriyle uyumlu olması gerektiği. Bunu yaparken yararlanabileceğiniz unsurların başında yazmak geliyor.

Yazmak bilinç ve bilinçaltını bütünleyen faaliyetlerden biri, ayrıca bizi netleştiren bir eylem. Misyon bildirgesini yazarken aşağıdaki tablodan faydalanabilirsiniz, hatta bu işler için danışmanlık yapan birilerinden destek alabilirsiniz.

Etkinlik alanı
Karakter
Katkılar
Başarılar
Aile



Arkadaşlar



İş



Cemaat/ Sosyal Hizmet vb.




Vizyonum ve değerlerim ışığında misyonumu belirlemek bana çok şey kattı. Hayatta ne yapmak, neye odaklanmak istediğimi bulmakla kalmayıp; zamanım ve enerjimi nasıl yönetmem gerektiği konusunda da düşüncelerim hayli berraklaştı. Bu 3.Alışkanlıkta da göreceğimiz üzere, zaman ve hatta kendimi yönetmedeki etkinliğimi artırdı.

Denemeye değer, ya sizce?


30 Eylül 2019 Pazartesi


Stephen Covey’in o çok ünlü kitabını okuyorum, bir çok insana ve eğitmen ilham olmuş, alanında çığır açmış “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabını. Birisine anlatabilecek şekilde okumamızı öğütlüyor, Ancak o zaman derinden okurmuşuz. Bu söz hayli etkiliyor beni, öyle ya “öğrenmenin en iyi yolu öğretmekmiş” derler.

Derinden okumak ! Ne güzel ve yerinde bir deyim, okumayan bir toplumken, neyi derinden okuyacak vakte sahibiz aslında?

Neyse, konudan çok uzaklaşmayayım, Covey kitabında bizi bir yaşam boyu mutlu kılacak 7 temel alışkanlıktan bahseder, bu bir kurum olabilir, bir insan veya aile olsun. Hiç fark etmez. Çünkü bu alışkanlıklar evrensel ilkelerden beslenen, doğal gelişim yasalarıyla uyum halinde bütün oluşturan bir yaklaşım bütünü. Naçizane çabam her bir yazıda bir alışkanlığı sizlerle beraber irdeleyip, kendi hayatıma da katmak veya halihazırda hayatımda ise daha da pekiştirmek üzerine olacak.


1.ALIŞKANLIK- PROAKTİF OL

Proaktivitenin en temelde anlamı, inisiyatif almak olarak düşünülür. Halbuki burada bahsedilen, çok daha ötesi, kendi yaşantımızın tam sorumluluğunu almak. Etki ve tepki arasında bir yerlerde, insanın özbilincini kullanarak yani bilinçli seçimler yaparak eylemlerini seçmesi ve buna göre yanıt vermesi.

Proaktif demek etkin olmak demek, edilgen değil. Ancak bu her aklımıza geleni yapacağız anlamına gelmiyor, temelinde değerlerin olduğu bilinçli seçimlere ihtiyacımız olacağı anlamına gelmekte. Elbette her eylemin bir sonucu olacak, misal emek çalışarak terfi etmekten ziyade arkadaşımızızn ayağına çelme takarak yükselmeyi seçiyorsak, bunun da bir sonucu, bedeli muhakkak olacak. Yani eylemlerimizi seçebilmemiz, eylemlerin sonuçlarını da seçebildiğimiz anlamına gelmiyor.

Sonuçları doğal yasalar yönetiyor, bir şekilde ne ekersek onu biçeriz. Yazarın deyimiyle “Değneğin bir ucunu kaldırıyorsak, otomatik olarak öbür ucu da kalkar”.

Çoğu zaman insan her zaman seçebileceğimiz olgusunu duygusal olarak bunu kabul etmekte zorlanır, ya başımıza haksızlık gelmişse, ne yapabiliriz? Bunun gibi çok büyük, üzerinde hiçbir etkimiz olmayan olaylara “denetim dışı” sorunlar der, Yazar. Bunlara “olsaydı-olmasaydı” yerine “olabilirim” diye bakarak sorunların bizi denetlemesine izin vermeyiz.

Buna dair paylaştığı öykülerden biri Hz.Yusuf’un hikayesidir. Bilinen öyküdür, ancak anlatılanlara daha önve hiç “proaktivite” çerçevesinden bakmadığımı itiraf etmeliyim.

Hz. Yusuf ağabeylerinin kıskançlığına maruz kalıp, köle diye satıldığında; kendi kendine kederlenip kin tutmaz. Onun yerine proaktif yaklaşım ve tutumlarla evsahibinin güvenini kazanıp evi idare bile etmeye başlar. Zaman içinde evsahibinin tüm malı mülkünden sorumlu olur. İftiraya uğrayıp yine haksız yere onüç yıl hapis yattığında da kişisel bütünlüğünden ödün vermez, hapishanede kendi iç alanı üzerinde çalışır. Yani, her durumda ve her koşulda muhakkak proaktif olabileceğimiz bir alan olduğunun altını çizer Covey.


PRATİK ALANI

Pekiyi nasıl proaktif olduğumuzu bileceğiz? Kullandığımız dile bakarak. Malum günlük hayatımızda kullandığımız sözcükler iç dünyamızın birer aynası...Kitaptan birebir alıntılıyorum.

Bakalım hangisi sizlere tanıdık gelecek? 


Reaktif Dil
Proaktif Dil

Yapabileceğim hiçbir şey yok
Seçeneklerimize bir bakalım
İşte ben böyleyim
Farklı bir yaklaşım seçebilirim
Beni öyle bir kızdırıyor ki
Duygularımı kontrol edebilirim
Bunu yapmak zorundayım          
Uygun bir yanıt seçeceğim
Buna izin vermezler                                                       
Etkin bir sunum hazırlayacağım
Yapamam
Seçerim
Yapmalıyım        
Yeğliyorum
Keşke   
Yapacağım          

UYGULAMALAR

Peki nasıl proaktif olacağız? Uygulamalı kitaplara bayılıyorum. Sadece “ne” yapmamız gerektiğinden ziyade, “nasıl” yapacağımızın yol haritasını bile paylaşıyorlar.

Uzun uzun bahsetmeyeceğim, ancak kendime de seçmiş olduğum birkaç öneriyi paylaşıyorum:

1- Kendimize verdiğimiz sözleri tutarak ve ufak hedefler saptayıp buna erişerek. Bu bize kendi yaşamlarımızda daha etkin olmamız yönünde adımlar atmamızı kolaylaştıracak

2- Otuz gün boyunca, yukarda paylaşmış olduğum tabloya göre, kullandığımız dile dikkat ederek

3- Ufak dahi olsa, reaktif davrandığımız/ davranacağımız bir durumda proaktif davranarak

Söylemesi kolay, ya uygulaması? Zor değil, ancak günlük hayatta çok alışık olduğumuz bir davranış modeli değil. Ben bu listeyi hayatımda pekiştirmeye çalışırken sıklıkla gördüğüm, özellikle ikili ilişkilerde yapılacak birşeyler var ve eğer yapmıyorsam, bazen adına “gurur” dediğimiz “ego”mun buna engel olduğu. Demek bu uygulamalarla bir şekilde egomozu da yumuşatıp, eğitiyor olacağız. Bana uyar :)

Söylemesi kolay, denemesi bedava....

ETKİLİ İNSANLARIN 7 ALIŞKANLIĞI- I


Stephen Covey’in o çok ünlü kitabını okuyorum, bir çok insana ve eğitmen ilham olmuş, alanında çığır açmış “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabını. Birisine anlatabilecek şekilde okumamızı öğütlüyor, Ancak o zaman derinden okurmuşuz. Bu söz hayli etkiliyor beni, öyle ya “öğrenmenin en iyi yolu öğretmekmiş” derler.

Derinden okumak ! Ne güzel ve yerinde bir deyim, okumayan bir toplumken, neyi derinden okuyacak vakte sahibiz aslında?

Neyse, konudan çok uzaklaşmayayım, Covey kitabında bizi bir yaşam boyu mutlu kılacak 7 temel alışkanlıktan bahseder, bu bir kurum olabilir, bir insan veya aile olsun. Hiç fark etmez. Çünkü bu alışkanlıklar evrensel ilkelerden beslenen, doğal gelişim yasalarıyla uyum halinde bütün oluşturan bir yaklaşım bütünü. Naçizane çabam her bir yazıda bir alışkanlığı sizlerle beraber irdeleyip, kendi hayatıma da katmak veya halihazırda hayatımda ise daha da pekiştirmek üzerine olacak.


1.ALIŞKANLIK- PROAKTİF OL

Proaktivitenin en temelde anlamı, inisiyatif almak olarak düşünülür. Halbuki burada bahsedilen, çok daha ötesi, kendi yaşantımızın tam sorumluluğunu almak. Etki ve tepki arasında bir yerlerde, insanın özbilincini kullanarak yani bilinçli seçimler yaparak eylemlerini seçmesi ve buna göre yanıt vermesi.

Proaktif demek etkin olmak demek, edilgen değil. Ancak bu her aklımıza geleni yapacağız anlamına gelmiyor, temelinde değerlerin olduğu bilinçli seçimlere ihtiyacımız olacağı anlamına gelmekte. Elbette her eylemin bir sonucu olacak, misal emek çalışarak terfi etmekten ziyade arkadaşımızızn ayağına çelme takarak yükselmeyi seçiyorsak, bunun da bir sonucu, bedeli muhakkak olacak. Yani eylemlerimizi seçebilmemiz, eylemlerin sonuçlarını da seçebildiğimiz anlamına gelmiyor.

Sonuçları doğal yasalar yönetiyor, bir şekilde ne ekersek onu biçeriz. Yazarın deyimiyle “Değneğin bir ucunu kaldırıyorsak, otomatik olarak öbür ucu da kalkar”.

Çoğu zaman insan her zaman seçebileceğimiz olgusunu duygusal olarak bunu kabul etmekte zorlanır, ya başımıza haksızlık gelmişse, ne yapabiliriz? Bunun gibi çok büyük, üzerinde hiçbir etkimiz olmayan olaylara “denetim dışı” sorunlar der, Yazar. Bunlara “olsaydı-olmasaydı” yerine “olabilirim” diye bakarak sorunların bizi denetlemesine izin vermeyiz.

Buna dair paylaştığı öykülerden biri Hz.Yusuf’un hikayesidir. Bilinen öyküdür, ancak anlatılanlara daha önve hiç “proaktivite” çerçevesinden bakmadığımı itiraf etmeliyim.

Hz. Yusuf ağabeylerinin kıskançlığına maruz kalıp, köle diye satıldığında; kendi kendine kederlenip kin tutmaz. Onun yerine proaktif yaklaşım ve tutumlarla evsahibinin güvenini kazanıp evi idare bile etmeye başlar. Zaman içinde evsahibinin tüm malı mülkünden sorumlu olur. İftiraya uğrayıp yine haksız yere onüç yıl hapis yattığında da kişisel bütünlüğünden ödün vermez, hapishanede kendi iç alanı üzerinde çalışır. Yani, her durumda ve her koşulda muhakkak proaktif olabileceğimiz bir alan olduğunun altını çizer Covey.


PRATİK ALANI

Pekiyi nasıl proaktif olduğumuzu bileceğiz? Kullandığımız dile bakarak. Malum günlük hayatımızda kullandığımız sözcükler iç dünyamızın birer aynası...Kitaptan birebir alıntılıyorum.

Bakalım hangisi sizlere tanıdık gelecek? 


Reaktif Dil
Proaktif Dil

Yapabileceğim hiçbir şey yok
Seçeneklerimize bir bakalım
İşte ben böyleyim
Farklı bir yaklaşım seçebilirim
Beni öyle bir kızdırıyor ki
Duygularımı kontrol edebilirim
Bunu yapmak zorundayım          
Uygun bir yanıt seçeceğim
Buna izin vermezler                                                       
Etkin bir sunum hazırlayacağım
Yapamam
Seçerim
Yapmalıyım        
Yeğliyorum
Keşke   
Yapacağım          

UYGULAMALAR

Peki nasıl proaktif olacağız? Uygulamalı kitaplara bayılıyorum. Sadece “ne” yapmamız gerektiğinden ziyade, “nasıl” yapacağımızın yol haritasını bile paylaşıyorlar.

Uzun uzun bahsetmeyeceğim, ancak kendime de seçmiş olduğum birkaç öneriyi paylaşıyorum:

1- Kendimize verdiğimiz sözleri tutarak ve ufak hedefler saptayıp buna erişerek. Bu bize kendi yaşamlarımızda daha etkin olmamız yönünde adımlar atmamızı kolaylaştıracak

2- Otuz gün boyunca, yukarda paylaşmış olduğum tabloya göre, kullandığımız dile dikkat ederek

3- Ufak dahi olsa, reaktif davrandığımız/ davranacağımız bir durumda proaktif davranarak

Söylemesi kolay, ya uygulaması? Zor değil, ancak günlük hayatta çok alışık olduğumuz bir davranış modeli değil. Ben bu listeyi hayatımda pekiştirmeye çalışırken sıklıkla gördüğüm, özellikle ikili ilişkilerde yapılacak birşeyler var ve eğer yapmıyorsam, bazen adına “gurur” dediğimiz “ego”mun buna engel olduğu. Demek bu uygulamalarla bir şekilde egomozu da yumuşatıp, eğitiyor olacağız. Bana uyar :)

Söylemesi kolay, denemesi bedava....

6 Eylül 2019 Cuma

The biggest obstacle in being a “leader” is that we think ourselves as being fixed. We all have a say about ourselves such as “I am shy”, “I am sociable”, “I am easy-going, I am…”

Portakalın Bilgeliği

Moreover, we also label others, “she is from that college, thus she must be arrogant”. However, we are NOT fixed. We have endless possibilities to choose, somehow we forget them. Sometimes, even in movies, we see characters so coward, but takes one bold action and changes the whole course of the events.

Where does this come from if he were just to be “shy”? From the infinite possibilities each one of us have. We all have a say who we can be, in what areas of life we are to a take a stand, in other words to be a “leader”!!! Then why do we believe the opposite to be the case?

Mainly from the so-called reality in the world. We were taught to do, told to be, since the beginning of childhood from our parents. Mostly “in a negative manner and a negative way.” “Don’t do this, don’t be that…” What is more, majority of the education systems throughout the world support and take this to a further level.

Well, how do we come over this annoying fact? One thing should be not to listen to our self-talk. Have you noticed there, there is a little voice in your head talking to you all the time wherever you go and whatever you do. If you say, what voice to yourself, hello, welcome, this is the voice I am talking about right now. Some experts say this is the voice of the first authority in the house, some say this is the voice created to be able to have an identity in the world, to have some kind of certainty, basically to survive. Whatever the reason, if the voice serves you, simply keep it.

However, most of us have a negative talk. One of my Londoner friends used the metaphor that I like very much “Şeyda, my voice is like the back streets of Beyoğlu; dark, naughty and complicated”. Well-known author Eckhart Tolle states, “We are all a bit crazy, the only thing we don’t speak to ourselves in public but keep it to ourselves”.

MEDITATION

You must have recognized the cute Kermit in the photo above. Usually inner-talks of us are not that pretty and charming as little green frog. Could we be as still as the big wooden frog in the picture and let Kermit do the talk and not be affected by it?

One thing to break this vicious cycle is to meditate. Simply focus on your breath and allow your ideas flow in front of you, as clouds in the sky. Let your thoughts be whatever they are. If you let them just “be”, they will be pacified. If you see yourself judging or reacting in any way, it means you are in your thoughts and with the voice. In other words, don’t travel with the clouds. Then stop and again, without any internal comments, allow yourself watch your thoughts kindly and beware of them.

Eventually you will see that you have the ability to choose from your ideas not that the ideas pick you. Hence, you will discover the freedom not to listen to the voice.

Interestingly, if you practice regularly enough, the voice will become more and more silent in time. Enjoy :)

LEADERSHIP AND NEGATIVE SELF-TALK

The biggest obstacle in being a “leader” is that we think ourselves as being fixed. We all have a say about ourselves such as “I am shy”, “I am sociable”, “I am easy-going, I am…”

Portakalın Bilgeliği

Moreover, we also label others, “she is from that college, thus she must be arrogant”. However, we are NOT fixed. We have endless possibilities to choose, somehow we forget them. Sometimes, even in movies, we see characters so coward, but takes one bold action and changes the whole course of the events.

Where does this come from if he were just to be “shy”? From the infinite possibilities each one of us have. We all have a say who we can be, in what areas of life we are to a take a stand, in other words to be a “leader”!!! Then why do we believe the opposite to be the case?

Mainly from the so-called reality in the world. We were taught to do, told to be, since the beginning of childhood from our parents. Mostly “in a negative manner and a negative way.” “Don’t do this, don’t be that…” What is more, majority of the education systems throughout the world support and take this to a further level.

Well, how do we come over this annoying fact? One thing should be not to listen to our self-talk. Have you noticed there, there is a little voice in your head talking to you all the time wherever you go and whatever you do. If you say, what voice to yourself, hello, welcome, this is the voice I am talking about right now. Some experts say this is the voice of the first authority in the house, some say this is the voice created to be able to have an identity in the world, to have some kind of certainty, basically to survive. Whatever the reason, if the voice serves you, simply keep it.

However, most of us have a negative talk. One of my Londoner friends used the metaphor that I like very much “Şeyda, my voice is like the back streets of Beyoğlu; dark, naughty and complicated”. Well-known author Eckhart Tolle states, “We are all a bit crazy, the only thing we don’t speak to ourselves in public but keep it to ourselves”.

MEDITATION

You must have recognized the cute Kermit in the photo above. Usually inner-talks of us are not that pretty and charming as little green frog. Could we be as still as the big wooden frog in the picture and let Kermit do the talk and not be affected by it?

One thing to break this vicious cycle is to meditate. Simply focus on your breath and allow your ideas flow in front of you, as clouds in the sky. Let your thoughts be whatever they are. If you let them just “be”, they will be pacified. If you see yourself judging or reacting in any way, it means you are in your thoughts and with the voice. In other words, don’t travel with the clouds. Then stop and again, without any internal comments, allow yourself watch your thoughts kindly and beware of them.

Eventually you will see that you have the ability to choose from your ideas not that the ideas pick you. Hence, you will discover the freedom not to listen to the voice.

Interestingly, if you practice regularly enough, the voice will become more and more silent in time. Enjoy :)

28 Ağustos 2019 Çarşamba

"Fotoğraf objektifi, tarihe bu kadar canlı bir eser bırakmamıştır."

Portakalın Bilgeliği

Demiş Falih Rıfkı Atay yukardaki fotoraf için. Bence haklı. Fotoğrafı bilmeyenimiz yok. Film karesi gibi olan bu sahne, Atatürk’ümüzü hayli düşünceli gördüğümüz ender anlardan biri. Fotoğraf Büyük Taarruz’un başladığı gün çekilmiş. 26 Ağustos 1922’de. Acaba aklından neler geçmekteydi? Bilenimiz yok maalesef. Ancak hikâyesini paylaşabilirim...

Gün biraz zor başlar, İngilizler’in Yunanlılar için kurduğu ve o dönem için gerçekten çok güçlü olan savunma hattı bir yana, aniden başlatılması planlanan saldırı sabahtan çöken sis nedeniyle bir türlü gerçekleşemez. Savaşın gidişatı için başlangıcı çok mühimdir zira. “Ya İstiklâl ya Ölüm”dür mevzubahis olan. Neyse ki sis bir müddet sonra dağlılır.

Dilerseniz bundan sonrasını, Atatürk’ün fotoğrafçısı Etem Tem anlatsın:
“O sabah Kocatepe'de bulunuyorduk. Taaruz, şafak vakti saat 5’te başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor... Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı.... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi.... Hemen objektifimi çevirdim, âdeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di.... Ahır bozması bir yerde bir kaç film yıkadım. Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde gezdirdi ve çekti: ‘Çok güzel,' dedi.

Sonrası hayli ilginç. 9 Eylül'de İzmir’e girilir. Çektiği sekiz on rulo filmi hemen bir fotoğrafçıya veren Etem Ten, döndüğünde fotoğrafçı dükkânının yandığını görür. İzmir alevler içindedir. Kala kala elinde Uşak'ta o ahır bozması yerde yıkayabildiği birkaç film kalmıştır. Bir tanesi de sadece beynimizde değil, gönlümüzde bile yer edinen yukardaki efsanevî fotoğraf. İyi ki de! Fotoğrafın çekildiği an kadar, elimize ulaşması da bir mucize. 

Aradan geçen koskocaman 97 yıl...

30 Ağustos Zafer Bayramımız heep kutlu olsun. Hep mutlu olsun...Vatan sizlere minnettar...

30 AĞUSTOS YAKLAŞIRKEN

"Fotoğraf objektifi, tarihe bu kadar canlı bir eser bırakmamıştır."

Portakalın Bilgeliği

Demiş Falih Rıfkı Atay yukardaki fotoraf için. Bence haklı. Fotoğrafı bilmeyenimiz yok. Film karesi gibi olan bu sahne, Atatürk’ümüzü hayli düşünceli gördüğümüz ender anlardan biri. Fotoğraf Büyük Taarruz’un başladığı gün çekilmiş. 26 Ağustos 1922’de. Acaba aklından neler geçmekteydi? Bilenimiz yok maalesef. Ancak hikâyesini paylaşabilirim...

Gün biraz zor başlar, İngilizler’in Yunanlılar için kurduğu ve o dönem için gerçekten çok güçlü olan savunma hattı bir yana, aniden başlatılması planlanan saldırı sabahtan çöken sis nedeniyle bir türlü gerçekleşemez. Savaşın gidişatı için başlangıcı çok mühimdir zira. “Ya İstiklâl ya Ölüm”dür mevzubahis olan. Neyse ki sis bir müddet sonra dağlılır.

Dilerseniz bundan sonrasını, Atatürk’ün fotoğrafçısı Etem Tem anlatsın:
“O sabah Kocatepe'de bulunuyorduk. Taaruz, şafak vakti saat 5’te başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor... Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı.... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi.... Hemen objektifimi çevirdim, âdeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di.... Ahır bozması bir yerde bir kaç film yıkadım. Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde gezdirdi ve çekti: ‘Çok güzel,' dedi.

Sonrası hayli ilginç. 9 Eylül'de İzmir’e girilir. Çektiği sekiz on rulo filmi hemen bir fotoğrafçıya veren Etem Ten, döndüğünde fotoğrafçı dükkânının yandığını görür. İzmir alevler içindedir. Kala kala elinde Uşak'ta o ahır bozması yerde yıkayabildiği birkaç film kalmıştır. Bir tanesi de sadece beynimizde değil, gönlümüzde bile yer edinen yukardaki efsanevî fotoğraf. İyi ki de! Fotoğrafın çekildiği an kadar, elimize ulaşması da bir mucize. 

Aradan geçen koskocaman 97 yıl...

30 Ağustos Zafer Bayramımız heep kutlu olsun. Hep mutlu olsun...Vatan sizlere minnettar...

21 Ağustos 2019 Çarşamba

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.” Ram Dass

Portakalın Bilgeliği

Bir yerlerde okumuştum, İslam’da kıskançlığın mertebeleri varmış. Tabi hepsinin kökeninde bir şeylerin yetersiz olduğu, eksik olduğu duygusu var aslında. Yani her türlüsünden kıyaslama.

Zaten insan belli başlı şu iki şeyden çok çeker; ya sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusundan veya istek ve arzularına sahip olamama endişesinden.

Gelin şimdi lâfı daha fazla uzatmayayım, bu mertebelere bakalım;
1. Hased: Bende yoksa onda da olmasın.
2. Buhûl: Bende var ama onda olmasın.
3. Şuhl: Benim yok, onunki benim olsun.
4. Gıpta: Onda varsa bende de olsun.

Bundan sonra işlerin rengi biraz değişip, sanki daha olumlu bir havaya bürünmekte.
5. Sehavet: Benim varsa onun da olsun.
6. İsar: Benim değil de onun olsun.
7. Cud: Bende yoksa bari onun olsun (yokluk mertebesi)
8. Fakr: Onda yoksa bende de olmasın.

Buraya kadar herşey iyi güzel, beni çok etkileyen bundan sonraki kısmı aynen alıntılıyorum.

“Bu mertebeler her ne kadar kötüden iyiye doğru sıralanıyor gibi görünse de, ahlâk düşüncesine göre hepsi inanç açısından sorunludur. Çünkü Tanrı’nın malı, serveti ve ilmi dengesiz dağıttığını, yanlışlık yaptığını imâ eder."

Nasıl derin bir manâ, nasıl 'her şeyin yerli yerinde tam da olması gerektiği gibi olduğu' inancının altını çizmekte, gel de Merkez Efendi’yi anımsama :) Bunun yanında “Abi ben kıskanmam, olsa olsa gıpta ederim” lâfı bile havada kalıyor.

Öbür türlüsü yani her gün yaptıklarımız ne büyük bir kibir, nasıl farkında veya olmadan başkalarını sahip olduklarına bakarak yargılayıp, sahip oldukları üzerinde hak iddia ederek başkalarının yaşam döngülerine düşünsel, duygusal, enerjik ve hattâ bazen fiziksel olarak müdahale edebiliyoruz?

PARADOKS

Yukarda yazmış olduklarım, aklıma başka bir üstatın ünlü bir sözünü getiriyor;

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.”
~ Ram Dass

Ne kadar az ve öz ancak hakikatin sırlarını aralayan bir cümle. Oysa sanırız ki, bizler birşeylere sahip oldukça, sıkı sıkıya tutundukça o şeyi derinlemesine bilebiliriz. Hayat tezatlarla dolu, bir şey ne sadece iyi ne sadece kötü, hem iyi hem kötü, aynen hem karanlık hem aydınlık, hem dişil hem eril olduğu gibi. Bunun gibi bir şeyi derinden yaşamak için illâ sahip olmak, bağlı olmak gerekmiyor, bilâkis bağlı olmak o şeye prangalarla bağlar bizi. Özgürlük alanının olmadığı yerde derinleşmek ne kadar olası?

Maalesef ömrümüz “sahip olma” ekseninde geçiyor. Bütün enerjimiz, zamanımız onun çevresinde dönüyor. Oysa hiçbir şeye gerçek anlamda sahip değiliz, verilen her şey (doğa, vücut, mal-mülk, aile,  zekâ...) bize sadece birer emânet.

Her şeye bu çerçeveden bakabilsek yani “emânet” oldukları bilinciyle, gidecek olanlara (mal, eşya, kişi, iş, aşk...) sanırım daha kolay izin verirdik. Eğer tam anlamıyla güvenseydik yaşama ve onun getirecek olduklarına; yeni gelenlere yer açmak için bunca direnmezdik. Yani gerçek anlamda akışta olurduk.

Hoş zaten biz izin versek de vermesek de hayat bildiğini okuyor; gelen geliyor, gidecek olan gidiyor, bizler sadece gereksiz yere çırpınıyoruz son demine kadar; ruhumuza, bedenimize ve zihnimize ilâve yükler çıkararak...

Pekiyi, bir yandan bu bağlılığı (attachment) azaltıp öte yandan giderek hayata karşı derinleşmek nasıl mümkün? Farkındalıkla. Derinlik zannnettiğimiz gibi bağlanmaktan ileri gelmiyor, derinlik farkındalıktan ileri geliyor. Gelen her ne ise onunla geçirdiğimiz zaman boyunca onu anlayış ve sevgiyle onurlandırarak oluyor (bu dinlemekten özen göstermeye, söz tutmadan özveride bulunmaya, güzel kullanmaya, karşılıklı beslenmeye kadar birçok eylemi içerebilir).

Ne diyelim nasip olsun dileyenlere. Nazar etme ne olur, yürekten dile senin de olur :)


NAZAR ETME NE OLUR

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.” Ram Dass

Portakalın Bilgeliği

Bir yerlerde okumuştum, İslam’da kıskançlığın mertebeleri varmış. Tabi hepsinin kökeninde bir şeylerin yetersiz olduğu, eksik olduğu duygusu var aslında. Yani her türlüsünden kıyaslama.

Zaten insan belli başlı şu iki şeyden çok çeker; ya sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusundan veya istek ve arzularına sahip olamama endişesinden.

Gelin şimdi lâfı daha fazla uzatmayayım, bu mertebelere bakalım;
1. Hased: Bende yoksa onda da olmasın.
2. Buhûl: Bende var ama onda olmasın.
3. Şuhl: Benim yok, onunki benim olsun.
4. Gıpta: Onda varsa bende de olsun.

Bundan sonra işlerin rengi biraz değişip, sanki daha olumlu bir havaya bürünmekte.
5. Sehavet: Benim varsa onun da olsun.
6. İsar: Benim değil de onun olsun.
7. Cud: Bende yoksa bari onun olsun (yokluk mertebesi)
8. Fakr: Onda yoksa bende de olmasın.

Buraya kadar herşey iyi güzel, beni çok etkileyen bundan sonraki kısmı aynen alıntılıyorum.

“Bu mertebeler her ne kadar kötüden iyiye doğru sıralanıyor gibi görünse de, ahlâk düşüncesine göre hepsi inanç açısından sorunludur. Çünkü Tanrı’nın malı, serveti ve ilmi dengesiz dağıttığını, yanlışlık yaptığını imâ eder."

Nasıl derin bir manâ, nasıl 'her şeyin yerli yerinde tam da olması gerektiği gibi olduğu' inancının altını çizmekte, gel de Merkez Efendi’yi anımsama :) Bunun yanında “Abi ben kıskanmam, olsa olsa gıpta ederim” lâfı bile havada kalıyor.

Öbür türlüsü yani her gün yaptıklarımız ne büyük bir kibir, nasıl farkında veya olmadan başkalarını sahip olduklarına bakarak yargılayıp, sahip oldukları üzerinde hak iddia ederek başkalarının yaşam döngülerine düşünsel, duygusal, enerjik ve hattâ bazen fiziksel olarak müdahale edebiliyoruz?

PARADOKS

Yukarda yazmış olduklarım, aklıma başka bir üstatın ünlü bir sözünü getiriyor;

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.”
~ Ram Dass

Ne kadar az ve öz ancak hakikatin sırlarını aralayan bir cümle. Oysa sanırız ki, bizler birşeylere sahip oldukça, sıkı sıkıya tutundukça o şeyi derinlemesine bilebiliriz. Hayat tezatlarla dolu, bir şey ne sadece iyi ne sadece kötü, hem iyi hem kötü, aynen hem karanlık hem aydınlık, hem dişil hem eril olduğu gibi. Bunun gibi bir şeyi derinden yaşamak için illâ sahip olmak, bağlı olmak gerekmiyor, bilâkis bağlı olmak o şeye prangalarla bağlar bizi. Özgürlük alanının olmadığı yerde derinleşmek ne kadar olası?

Maalesef ömrümüz “sahip olma” ekseninde geçiyor. Bütün enerjimiz, zamanımız onun çevresinde dönüyor. Oysa hiçbir şeye gerçek anlamda sahip değiliz, verilen her şey (doğa, vücut, mal-mülk, aile,  zekâ...) bize sadece birer emânet.

Her şeye bu çerçeveden bakabilsek yani “emânet” oldukları bilinciyle, gidecek olanlara (mal, eşya, kişi, iş, aşk...) sanırım daha kolay izin verirdik. Eğer tam anlamıyla güvenseydik yaşama ve onun getirecek olduklarına; yeni gelenlere yer açmak için bunca direnmezdik. Yani gerçek anlamda akışta olurduk.

Hoş zaten biz izin versek de vermesek de hayat bildiğini okuyor; gelen geliyor, gidecek olan gidiyor, bizler sadece gereksiz yere çırpınıyoruz son demine kadar; ruhumuza, bedenimize ve zihnimize ilâve yükler çıkararak...

Pekiyi, bir yandan bu bağlılığı (attachment) azaltıp öte yandan giderek hayata karşı derinleşmek nasıl mümkün? Farkındalıkla. Derinlik zannnettiğimiz gibi bağlanmaktan ileri gelmiyor, derinlik farkındalıktan ileri geliyor. Gelen her ne ise onunla geçirdiğimiz zaman boyunca onu anlayış ve sevgiyle onurlandırarak oluyor (bu dinlemekten özen göstermeye, söz tutmadan özveride bulunmaya, güzel kullanmaya, karşılıklı beslenmeye kadar birçok eylemi içerebilir).

Ne diyelim nasip olsun dileyenlere. Nazar etme ne olur, yürekten dile senin de olur :)


15 Haziran 2019 Cumartesi

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?


Cevap veriyorum, “d” şıkkı, yani hiçbiri. Çünkü bence bilmek değil asıl mesele, deneyimlemek. Hele ki bilginin bolca fışkırdığı bu çağda hiç değil. Belki çağlar öncesinde bilgi kaynakları kıtken, bilgiye ulaşmak zorken yukardaki soru bir anlam teşkil ediyordu.

Sanmayın sakın “bilgi”yi küçümserim, asıl şunu demek isterim, günümüz dünyasında her alanda deneyimlemek az biraz öne çıkıyor gibi. Çünkü okumak sınırlı bir deneyim sunar insana, okuduğu kadarını bilebilir ve alabilir hazinesine. Oysa deneyim insanın hücrelerine kadar işler.

Misâl okursunuz, Akdeniz bölgesi çevresinde egemen iklimin Akdeniz olduğunu öğrenirsiniz, ancak deneyimle her bölgede yaşanan Akdeniz ikliminin birbirinden nüanslarla ayrılan farklarını keşfedersiniz. “Burda hava bizim Akdeniz iklimine göre daha değişken, daha nemli, daha yağmurlu, vs...” dersiniz.

Yine, bir şehrin kokusunu ancak gezerken alırsınız; yemekler tatmadan bilinmez, zira evrende her şey bir gözlemciyi bekler, her şey kendi varlığını onurlandıran bir çift göze, bir çift kulağa ihtiyaç duyar. Buna kentler dahil.

ÜÇ RENK ÜÇLEMESİ

1990’lı yıllara damgasını vurmuş bir yönetmendi Kieslowski, duyarlı ve gözlemci. İnsan ruhu ve kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşan Üç Renk Üçlemesi (Three Colors Trilogy), Fransız bayrağındaki renkleri temsil eder; mavi (özgürlük), beyaz (eşitlik), kırmızı (kardeşlik). Yıllar önce Beyoğlu'nda heves ve merakla izlemiştim tüm seriyi.

Ağırlıkla Fransızca ve Arapça konuşulan Fas’ın turistik özellikleriyle öne çıkan üç kentinin renklerinin Fransız bayrağıyla aynı renkte olması ne tesadüf ! Dünyada maviyi en çok seven şehir Şavşavan, en güzel keşmekeş kızıl Marakeş, orjinal adı İspanyolca “casa bianca” olup “beyaz ev” manasına gelen Kasablanka.

Ne yalan söyleyeyim, Şavşavan’a gitmek nasip olmadı, diğer iki kentin tadı ise hâlâ damağımda...

KIRMIZI MARAKEŞ


Toprağından dolayı kızıl renkte, baştan sona yürüyerek gezebileceğiniz düzlükte egzotik bir şehir düşünün, işte orası Marakeş. Şehirde Yves Saint Laurent’in ölümünden sonra müzeye dönüştürülmüş evini, yine müzenin içinde bulunduğu Majorelle bahçelerini ve yılan oynatıcıları, falcılarıyla tam bir şenlik alanı tadındaki pazar alanını gezebilirsiniz. Hoş bütün şehir bir bahçe ve panayır havasında.

BEYAZ KASABLANKA


Beyaz kent Kasabalanka karasal iklimin görüldüğü Marakeş’in tersine, deniz kenarında olması dolayısıyla Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bir kent. Deniz şehre ayrı bir ferahlık ve güzellik katarken, binaların katlarının yükselmesi pek hoş değil. Yine de arasıra panjurlu eski tarz binaların orjinalliğine dokunulmamış. Ne diyelim, darısı başımıza.


SON OLARAK...

Benim için Fas mutfağı, kahvaltıda içtikleri inanılmaz lezzetteki nane çayları, çok besleyici ve katı birer yumurta eşliğinde servis edilen çorbaları, küçük su bardaklarında içilen kendilerine has sütlü kahveleriyle aklımda yer etmiş bulunuyor. Bir de tipik hasır iskemleleriyle Paris’i anımsatan kafeleri. Her zaman için kafede oturup gelen geçen insanları gözlemlemek benim için ayrı bir keyif olmuştur.

Eskiden olsa çok üzülürdüm; taa 5,425 km uç, kendini bir okyanusun içindeki hissedeceğin mavi şehir Şavşavan’ı görmeden gel. Ama artık biliyorum bir gezgin için her şey o anın içindeki sonsuzluk kadar kalıcı olmasına rağmen, zaman çizelgesinde bir o kadar da geçici.

Ne demiş Herman Hesse*; “Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere kök salmayı da arzulamaz.”

Aynen öyle, niyet edelim gerisini akışa teslim edelim, olan olsun, olmayan zaten olmamış işte!


* Herman Hesse’in “Ağaçlar” adlı kitabından


FAS’IN ÜÇ RENGİ

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?


Cevap veriyorum, “d” şıkkı, yani hiçbiri. Çünkü bence bilmek değil asıl mesele, deneyimlemek. Hele ki bilginin bolca fışkırdığı bu çağda hiç değil. Belki çağlar öncesinde bilgi kaynakları kıtken, bilgiye ulaşmak zorken yukardaki soru bir anlam teşkil ediyordu.

Sanmayın sakın “bilgi”yi küçümserim, asıl şunu demek isterim, günümüz dünyasında her alanda deneyimlemek az biraz öne çıkıyor gibi. Çünkü okumak sınırlı bir deneyim sunar insana, okuduğu kadarını bilebilir ve alabilir hazinesine. Oysa deneyim insanın hücrelerine kadar işler.

Misâl okursunuz, Akdeniz bölgesi çevresinde egemen iklimin Akdeniz olduğunu öğrenirsiniz, ancak deneyimle her bölgede yaşanan Akdeniz ikliminin birbirinden nüanslarla ayrılan farklarını keşfedersiniz. “Burda hava bizim Akdeniz iklimine göre daha değişken, daha nemli, daha yağmurlu, vs...” dersiniz.

Yine, bir şehrin kokusunu ancak gezerken alırsınız; yemekler tatmadan bilinmez, zira evrende her şey bir gözlemciyi bekler, her şey kendi varlığını onurlandıran bir çift göze, bir çift kulağa ihtiyaç duyar. Buna kentler dahil.

ÜÇ RENK ÜÇLEMESİ

1990’lı yıllara damgasını vurmuş bir yönetmendi Kieslowski, duyarlı ve gözlemci. İnsan ruhu ve kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşan Üç Renk Üçlemesi (Three Colors Trilogy), Fransız bayrağındaki renkleri temsil eder; mavi (özgürlük), beyaz (eşitlik), kırmızı (kardeşlik). Yıllar önce Beyoğlu'nda heves ve merakla izlemiştim tüm seriyi.

Ağırlıkla Fransızca ve Arapça konuşulan Fas’ın turistik özellikleriyle öne çıkan üç kentinin renklerinin Fransız bayrağıyla aynı renkte olması ne tesadüf ! Dünyada maviyi en çok seven şehir Şavşavan, en güzel keşmekeş kızıl Marakeş, orjinal adı İspanyolca “casa bianca” olup “beyaz ev” manasına gelen Kasablanka.

Ne yalan söyleyeyim, Şavşavan’a gitmek nasip olmadı, diğer iki kentin tadı ise hâlâ damağımda...

KIRMIZI MARAKEŞ


Toprağından dolayı kızıl renkte, baştan sona yürüyerek gezebileceğiniz düzlükte egzotik bir şehir düşünün, işte orası Marakeş. Şehirde Yves Saint Laurent’in ölümünden sonra müzeye dönüştürülmüş evini, yine müzenin içinde bulunduğu Majorelle bahçelerini ve yılan oynatıcıları, falcılarıyla tam bir şenlik alanı tadındaki pazar alanını gezebilirsiniz. Hoş bütün şehir bir bahçe ve panayır havasında.

BEYAZ KASABLANKA


Beyaz kent Kasabalanka karasal iklimin görüldüğü Marakeş’in tersine, deniz kenarında olması dolayısıyla Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bir kent. Deniz şehre ayrı bir ferahlık ve güzellik katarken, binaların katlarının yükselmesi pek hoş değil. Yine de arasıra panjurlu eski tarz binaların orjinalliğine dokunulmamış. Ne diyelim, darısı başımıza.


SON OLARAK...

Benim için Fas mutfağı, kahvaltıda içtikleri inanılmaz lezzetteki nane çayları, çok besleyici ve katı birer yumurta eşliğinde servis edilen çorbaları, küçük su bardaklarında içilen kendilerine has sütlü kahveleriyle aklımda yer etmiş bulunuyor. Bir de tipik hasır iskemleleriyle Paris’i anımsatan kafeleri. Her zaman için kafede oturup gelen geçen insanları gözlemlemek benim için ayrı bir keyif olmuştur.

Eskiden olsa çok üzülürdüm; taa 5,425 km uç, kendini bir okyanusun içindeki hissedeceğin mavi şehir Şavşavan’ı görmeden gel. Ama artık biliyorum bir gezgin için her şey o anın içindeki sonsuzluk kadar kalıcı olmasına rağmen, zaman çizelgesinde bir o kadar da geçici.

Ne demiş Herman Hesse*; “Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere kök salmayı da arzulamaz.”

Aynen öyle, niyet edelim gerisini akışa teslim edelim, olan olsun, olmayan zaten olmamış işte!


* Herman Hesse’in “Ağaçlar” adlı kitabından


16 Mart 2019 Cumartesi

Bir varmış bir yokmuş...Meğer gerçek ile kişi arasındaki en kısa mesafe hikâyeymiş...

Portakalın Bilgeliği

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmezse bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim”

Bilge yanıtlar;” Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka birşey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil,” diye yanıtlar.


TAPINAK

Vaktiyle Kral’ın biri çok ihtişamlı bir tapınak yaptırmak ister Tanrı adına. Yaptırır da, hiç bir masraftan, hiç bir emekten kaçınılmaz. Dünyanın her yerinden mimarlar, taş ustaları, heykeltraşlar getirtilir. Sonuç muazzam. Lâkin rüyasında Kral, Tanrı’nın bu tapınağın açılışına gelemeyeceği söyleyen bir melek görür, çünkü Tanrı başka bir tapınağa daha davetlidir.

Kral sukutuhayale uğrar, yalnız içini bir merak da alır. Nerdedir bu tapınak? Kim yaptırmıştır kendisinden daha görkemli bir tapınağı? Tebdili kıyafet yollara düşer.

Gel zaman git zaman yolu bir köye düşer, köylüler Kral’a haber verirler, “Bir bilge var köyün dışında yaşayan, adı Pulsalar, yıllardır Tanrı’ya bir tapınak yaptığını söyler durur, görmedik bilmedik ama kesin onundur”, diyerek Kralı tanımadan bilgeye yönlendirirler.

Kral bilgeyi gözleri kapalı dua ederken bulur, Tanrı burada bir tapınağın açılışına davetliymiş deyince, bilgenin gözünden yaşlar süzülür.

“Yıllardır, zihnimde O’na en güzle tapınağı yaptım, taşları tek tek yonttum, mermeleri cilaladım, çiçekler ektim. Ne mutlu Tanrı bana, bu tapınağı kabul ettiğini siz vasıtasıyla bildirdi...”

Kral’ın da gözleri yaşlarla dolar, “Elbette Tanrı benim gururla kibirle yapılmış tapınağıma değil, gönülden yapılmış bu tapınağa gelecekti” diyerek sarayına geri döner.

Öyküler lezzetli birer sofradır, dileyen dilediği kadarını alır :) Yaşam öykülerimiz dahil...

Portakalın Bilgeliği


MİSTİK ÖYKÜLER

Bir varmış bir yokmuş...Meğer gerçek ile kişi arasındaki en kısa mesafe hikâyeymiş...

Portakalın Bilgeliği

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmezse bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim”

Bilge yanıtlar;” Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka birşey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil,” diye yanıtlar.


TAPINAK

Vaktiyle Kral’ın biri çok ihtişamlı bir tapınak yaptırmak ister Tanrı adına. Yaptırır da, hiç bir masraftan, hiç bir emekten kaçınılmaz. Dünyanın her yerinden mimarlar, taş ustaları, heykeltraşlar getirtilir. Sonuç muazzam. Lâkin rüyasında Kral, Tanrı’nın bu tapınağın açılışına gelemeyeceği söyleyen bir melek görür, çünkü Tanrı başka bir tapınağa daha davetlidir.

Kral sukutuhayale uğrar, yalnız içini bir merak da alır. Nerdedir bu tapınak? Kim yaptırmıştır kendisinden daha görkemli bir tapınağı? Tebdili kıyafet yollara düşer.

Gel zaman git zaman yolu bir köye düşer, köylüler Kral’a haber verirler, “Bir bilge var köyün dışında yaşayan, adı Pulsalar, yıllardır Tanrı’ya bir tapınak yaptığını söyler durur, görmedik bilmedik ama kesin onundur”, diyerek Kralı tanımadan bilgeye yönlendirirler.

Kral bilgeyi gözleri kapalı dua ederken bulur, Tanrı burada bir tapınağın açılışına davetliymiş deyince, bilgenin gözünden yaşlar süzülür.

“Yıllardır, zihnimde O’na en güzle tapınağı yaptım, taşları tek tek yonttum, mermeleri cilaladım, çiçekler ektim. Ne mutlu Tanrı bana, bu tapınağı kabul ettiğini siz vasıtasıyla bildirdi...”

Kral’ın da gözleri yaşlarla dolar, “Elbette Tanrı benim gururla kibirle yapılmış tapınağıma değil, gönülden yapılmış bu tapınağa gelecekti” diyerek sarayına geri döner.

Öyküler lezzetli birer sofradır, dileyen dilediği kadarını alır :) Yaşam öykülerimiz dahil...

Portakalın Bilgeliği


8 Mart 2019 Cuma

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...

YIN-YANG

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MERT ERKEKLER :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Sen yeter ki çiçek aç, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?


KADININ FENDİ

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...

YIN-YANG

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MERT ERKEKLER :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Sen yeter ki çiçek aç, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?


24 Şubat 2019 Pazar

Kırıldım. Kime mi? Maalesef yazmaya...

Portakalın Bilgeliği

İnsan yazmaya kırılır mı demeyin, öyle böyle değil kırılıyormuş. Gönül bu, taştan değil ki. Ben de yazmaya küstüm, darıldım, gücendim. Artık ne derseniz adına.

Hoş, eskiden böyle miydi? Her bir şeyi yazmak isterdim, her konu içimde bir şeyleri tetiklerdi, bir düşünce bir duyguya, bir duygu bir kelimeye, bir kelime bir cümleye akıp giderdi. Sahi ne oldu bana? Bakıyorum; yine gördüğüm, deneyimlediğim, okuduğum, duyduğum her bir şey bir tetiklenme yaratıyor içimde, ancak elim yazmaya varmıyor bir türlü.

Cevabını bilmiyor ve herhangi bir cevap aramıyorken hayat beni yanıtlıyor. Hep öyle olmaz mı zaten? Bıraktığınız andan gelir dikilir kapınıza beklediğiniz şeyler. Yaşamın tezatlarından biri daha :) Bildiğiniz kozmik şaka.

“Nobel Adayının Karısı” filmiyle geliyor cevap. Bir sahnede duyduğum bir cümleyle irkiliyorum; “Yazar yazmak ister” diyen genç yazar adayını “Yazar okunmak da ister” şeklinde yanıtlıyor tecrübeli yazar. “Evreka, evet!” diye bağırasım geliyor. Tam olarak buydu, “Hastalığıma nihayet teşhis koydunuz,” diyen hastanın doktora duyduğu minnette benzer hislerle aktrisin kollarına atlamak istiyorum. 

Bence yazmayı konuşmaya benzetsek monolog değil, diyalog olur. Senin okuyucuya el vermen, akabinde okuyucunun sana bambaşka bir bakış açısı sunarak etkileşime girmesi. Bir dans gibi. Bazen ateşli bir tango, bazen yumuşacık bir vals... 

Yazmak eyleminin kendisi asosyal gibi görünse bile, sonrasında kendi dünyana yüzlerce insanı davet etmenle şüphesiz en sosyal aktivite hattâ kitlesel eylem ;) Okunmadığımı düşündüren gelen geri bildirimlerin azlığı (niceliksel değil niteliksel). Gelenler genelde teşekkür, şükür belirten ifadeler mahiyetinde. Oysa bilmek isterdim, neye/nerelere dokundum, neler hissettirdi, neler düşündürdü kalemimden dökülenler veya hangi konuda hemfikir/ değiller.

Eğer diyecek olursanız kimin zamanı var, hayat koşturması gani, katılmam bu argümana. İnsanlar en az 1-2 saatini sosyal medyada geçirecek vakti buluyorlar. Belki de geri bildirim vermeyi bilmiyoruz. Geri bildirimler ya çok abartılı olumlu ünlemler veyahut son derece katı, dayanıksız, sadece can acıtmak için yapılmış eleştiriler tadında. Sadece şahsıma değil, çevremde gözlemlediğim genel geçer şimdilik bu.


Sanırım eğitim sistemimizin payı büyük bu konuda. Londra’da LSE (London School of Economics) Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları Yönetimi bölümünde yüksek lisans dersleri alırken şu acı gerçeği fark etmiştim; İngiliz eğitim sistemi tez-antitez-sentez üçlüsüne bir hayli önem veriyor.

Misâl akademisyen bir soru yöneltti, konuyla ilgli farklı araştırma ve görüşmelere yer verdikten sonra muhakkak bütün bunları sentezleyip harmanlayarak kendi görüşünüzü de dile getirmeniz bekleniyor. Cevap 100’lük bile olsa olsa eğer kendi fikrinizi eklememişseniz hiç puan alamıyorsunuz. Ve bu yaklaşım nerdeyse tüm sosyal bilimler için geçerli.

O yüzden İngilizler için herhangi bir konuda kendi görüşlerini belirtebilmek oldukça kolay; hava gibi, su gibi, hayatın âdeta bir parçası.

Neyse, yazma ile ilişkim gelecekte nasıl şekil alır şimdilik bilemesem bile bildiğim yegâne şey “Eğitim şart!”


YAZMAK VEYA YAZAMAMAK ! İŞTE TÜM MESELE...

Kırıldım. Kime mi? Maalesef yazmaya...

Portakalın Bilgeliği

İnsan yazmaya kırılır mı demeyin, öyle böyle değil kırılıyormuş. Gönül bu, taştan değil ki. Ben de yazmaya küstüm, darıldım, gücendim. Artık ne derseniz adına.

Hoş, eskiden böyle miydi? Her bir şeyi yazmak isterdim, her konu içimde bir şeyleri tetiklerdi, bir düşünce bir duyguya, bir duygu bir kelimeye, bir kelime bir cümleye akıp giderdi. Sahi ne oldu bana? Bakıyorum; yine gördüğüm, deneyimlediğim, okuduğum, duyduğum her bir şey bir tetiklenme yaratıyor içimde, ancak elim yazmaya varmıyor bir türlü.

Cevabını bilmiyor ve herhangi bir cevap aramıyorken hayat beni yanıtlıyor. Hep öyle olmaz mı zaten? Bıraktığınız andan gelir dikilir kapınıza beklediğiniz şeyler. Yaşamın tezatlarından biri daha :) Bildiğiniz kozmik şaka.

“Nobel Adayının Karısı” filmiyle geliyor cevap. Bir sahnede duyduğum bir cümleyle irkiliyorum; “Yazar yazmak ister” diyen genç yazar adayını “Yazar okunmak da ister” şeklinde yanıtlıyor tecrübeli yazar. “Evreka, evet!” diye bağırasım geliyor. Tam olarak buydu, “Hastalığıma nihayet teşhis koydunuz,” diyen hastanın doktora duyduğu minnette benzer hislerle aktrisin kollarına atlamak istiyorum. 

Bence yazmayı konuşmaya benzetsek monolog değil, diyalog olur. Senin okuyucuya el vermen, akabinde okuyucunun sana bambaşka bir bakış açısı sunarak etkileşime girmesi. Bir dans gibi. Bazen ateşli bir tango, bazen yumuşacık bir vals... 

Yazmak eyleminin kendisi asosyal gibi görünse bile, sonrasında kendi dünyana yüzlerce insanı davet etmenle şüphesiz en sosyal aktivite hattâ kitlesel eylem ;) Okunmadığımı düşündüren gelen geri bildirimlerin azlığı (niceliksel değil niteliksel). Gelenler genelde teşekkür, şükür belirten ifadeler mahiyetinde. Oysa bilmek isterdim, neye/nerelere dokundum, neler hissettirdi, neler düşündürdü kalemimden dökülenler veya hangi konuda hemfikir/ değiller.

Eğer diyecek olursanız kimin zamanı var, hayat koşturması gani, katılmam bu argümana. İnsanlar en az 1-2 saatini sosyal medyada geçirecek vakti buluyorlar. Belki de geri bildirim vermeyi bilmiyoruz. Geri bildirimler ya çok abartılı olumlu ünlemler veyahut son derece katı, dayanıksız, sadece can acıtmak için yapılmış eleştiriler tadında. Sadece şahsıma değil, çevremde gözlemlediğim genel geçer şimdilik bu.


Sanırım eğitim sistemimizin payı büyük bu konuda. Londra’da LSE (London School of Economics) Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları Yönetimi bölümünde yüksek lisans dersleri alırken şu acı gerçeği fark etmiştim; İngiliz eğitim sistemi tez-antitez-sentez üçlüsüne bir hayli önem veriyor.

Misâl akademisyen bir soru yöneltti, konuyla ilgli farklı araştırma ve görüşmelere yer verdikten sonra muhakkak bütün bunları sentezleyip harmanlayarak kendi görüşünüzü de dile getirmeniz bekleniyor. Cevap 100’lük bile olsa olsa eğer kendi fikrinizi eklememişseniz hiç puan alamıyorsunuz. Ve bu yaklaşım nerdeyse tüm sosyal bilimler için geçerli.

O yüzden İngilizler için herhangi bir konuda kendi görüşlerini belirtebilmek oldukça kolay; hava gibi, su gibi, hayatın âdeta bir parçası.

Neyse, yazma ile ilişkim gelecekte nasıl şekil alır şimdilik bilemesem bile bildiğim yegâne şey “Eğitim şart!”


3 Şubat 2019 Pazar

Yelda’nın sözlük anlamı “en uzun gece” demek. Derin anlamı “hayatın kısa olduğu ve her bir anın kutlanması gerektiği...” 

Portakalın Bilgeliği

Uzun zamandır mültecilere dersler veriyorum; onların dünyalarına izin verdikleri ölçüde açılıyorum. Benim için inanılmaz bir deneyim bu.

Karşımda ülkeleri savaş veya siyasi çalkantılar içinde olduğu için başka bir toprağa istemeden adım atmış insanlar. Göçmen gibi isteyerek değil, arka plan buram buram “çaresizlik” kokmakta. Buna rağmen kendimi şanslı hissetmiyorum, biliyorum Dünya eskisi gibi bir yer değil. Değişimlerin hızı arttı, hangi ülke “Artık bana bir tehdit oluşmaz, sınırlarım değişmez” diyebilir ki? Ayrıca tehditin nereden vuracağı bile belli değil, günümüz dünyası 80’ler gibi hiç değil.

Sanmayın homojen bir topluluk bu. Bilakis, son derece heterojen. Geldikleri ülkeleri ve kültürel farklılıkları bir kenara koyacak olursam; eğitimlisi-eğitimsizi, mavi yakalısı-beyaz yakalısı, kadını-erkeği, olumlu bakanı-her türlüsünden umudunu yitirmiş olanı ...vbg her türlü çeşitlilikleriyle hayli renkli sınıflar bunlar.

Her birinin yeri ayrı, kimi öğrencilerin apayrı. Zihni ve gönlü başkalarına açık olanlar, dünyaya hümanist gözlüklerle bakanlar, içi-dışı bir olanlar, kendini “kendini geliştirmeye” adayanlar...

AFGANİSTAN

Nice Afganlı tanıdım, “Biz kötü değiliz, yönetim kötü, savaş kötü” diye sessiz çığlık atan. Başka bir ülkede hayata tutunmaya çalışan...Ekmeğe bizim gibi düşkünler, bir dansları var izlemeye doyamazsınız. Erkekler “kartal” edasıyla heybetli şekilde bir ilerleyip bir duruyorlar, bana “efe”lerimizi anımsattı, lâkin çalan müzik hayli farklı.

Ben de katılıyorum dansa, sonra sırasıyla diğer ülkelerden öğrenciler; Tunuslu, Iraklı, Suriyeli, Mısırlı. Venezuela’dan gelen öğrencim bile sıraya giriyor. O, mülteci statüsünde değil, sadece İstanbul aşığı. Müzik hızlanıyor. Tempo artıyor. Havada inanılmaz bir coşku ve hüzün hakim. Nasıl olur da bu kadar zıt iki duygu bir arada bulabilir? Hafiflik ve derinlik. Karışmadan, saygı içinde havada asılı durmakta.

BİR PATLAMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yemekteyiz, oldukça zeki Afganlı öğrencimle ordan burdan konuşuyoruz. Geçen sene İstanbul’daki üniversite eğitimine ara verip Pakistan ve Hindistan’ı dolaşmış tam bir sene boyunca, izlenimlerini paylaşıyor. Ne güzel. Bunu yapan kaç Türk üniversite öğrencisi vardır acaba? O esnada son derece güçlü bir patlama sesiyle irkiliyoruz. Sakın ha bomba olmasın?!

“Miss”, diyor bana. “Korkmayın, bomba değil bu. Alışkınım ben ülkemden. Bomba olsaydı biliridim, o zaman sıcak bir hava kütlesi insanın yüzüne doğru gelir, bu sarsıntı yerin altından gelmekte, ayaklarım sallandı çünkü, bu alt yapıdan kaynaklanmakta.”

O konuşuyor, ben düşünüyorum, 24 yaşında prıl pırıl bir genç aşktan, sevdadan söz edeceğine bana patlamaların çeşitlerini ve detaylarını anlatmakta. Nasıl bir dünya yaratmışız beraber? Kocaman yüreğiyle beni teskin etmeye çalışıyor, utanıyorum kendimden. Kalkıp patlamanın olduğu yere gidiyorum aniden, pek bir şey umrumda değil bu saatten sonra.

Etraf kalabalık, kimsecikler anlamıyor olanı biteni. Bir bilen yok. Beklenen açıklama bir gün sonra geliyor; görevliler incelemişler “Alt yapıdaki bir sıkışmadan dolayı oluşmuş patlama”.  Ee biz zaten bunu biliyorduk, ya alınacak tedbirler? Önlemlerden bahsetsek ya...Hattâ ışıklar da kesilmişti, karanlıkta da kalmıştık.

YELDA

Karanlık deyince aklıma 21 Aralık gecesi geliyor, Şeb-i Yelda, malumunuz en uzun gece, Kuzey yarımküre için en karanlık gün. 

Portakalın Bilgeliği

Yelda eski Fars festivallerinden biri, özellikle İran ve Afganistan’da kutlanmakta, çok eskiden Türkmenistan, Özbekistan, Ermenistan gibi bazı Kafkasya devletlerinde de kutlanmaktaymış. 

Öğrencilerimin anlattığına göre, ailenin en yaşlı kişisinin evinde, yani aile büyüğünde toplanılır, mumlar eşliğinde gün ağarana değin öyküler, masallar paylaşılırmış. Masada neler yokmuş neler. Kış meyvelerinden tutun, kuyularda saklanan karpuz gibi yaz meyvelerine; fındık, fıstık gibi kuruyemişlere kadar geniş bir yelpaze. Bildiğin bizim yılbaşı sofralarını andırırmış. Ancak narın yeri ayrıymış. Meğer nar yaşam döngüsünü simgelermiş.

Genelde kadınlar anlatırmış hikâyeleri. Böylelikle örf ve âdetlerin, ananelerin taşıyıcısı bilge kadınlar topluma da önemli bir hizmet ederlermiş kanımca. Sadece halk öyküleri veya mitolojik kahramanlar değilmiş paylaşılan, şiirler okunur, şarkılar söylenirmiş. Hatta Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup bütün nimetler için şükrederek dualar ederlermiş. Ne anlamlı!

Ne demişler “Bir lisan, bin insan”, aynı şekilde “Bir insan, bin insan”. Bir öğrencimle bir kültürün kapıları aralanıyor. 

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Bence çok paylaşan. İnsan paylaştıkça bereketi artıyor; buna bilgi-kültür dahil. Ezcümle insan paylaştıkça büyüyor...



Hamiş: Ablam Yelda, sevdiği kış gecelerinden birinde....

YELDA

Yelda’nın sözlük anlamı “en uzun gece” demek. Derin anlamı “hayatın kısa olduğu ve her bir anın kutlanması gerektiği...” 

Portakalın Bilgeliği

Uzun zamandır mültecilere dersler veriyorum; onların dünyalarına izin verdikleri ölçüde açılıyorum. Benim için inanılmaz bir deneyim bu.

Karşımda ülkeleri savaş veya siyasi çalkantılar içinde olduğu için başka bir toprağa istemeden adım atmış insanlar. Göçmen gibi isteyerek değil, arka plan buram buram “çaresizlik” kokmakta. Buna rağmen kendimi şanslı hissetmiyorum, biliyorum Dünya eskisi gibi bir yer değil. Değişimlerin hızı arttı, hangi ülke “Artık bana bir tehdit oluşmaz, sınırlarım değişmez” diyebilir ki? Ayrıca tehditin nereden vuracağı bile belli değil, günümüz dünyası 80’ler gibi hiç değil.

Sanmayın homojen bir topluluk bu. Bilakis, son derece heterojen. Geldikleri ülkeleri ve kültürel farklılıkları bir kenara koyacak olursam; eğitimlisi-eğitimsizi, mavi yakalısı-beyaz yakalısı, kadını-erkeği, olumlu bakanı-her türlüsünden umudunu yitirmiş olanı ...vbg her türlü çeşitlilikleriyle hayli renkli sınıflar bunlar.

Her birinin yeri ayrı, kimi öğrencilerin apayrı. Zihni ve gönlü başkalarına açık olanlar, dünyaya hümanist gözlüklerle bakanlar, içi-dışı bir olanlar, kendini “kendini geliştirmeye” adayanlar...

AFGANİSTAN

Nice Afganlı tanıdım, “Biz kötü değiliz, yönetim kötü, savaş kötü” diye sessiz çığlık atan. Başka bir ülkede hayata tutunmaya çalışan...Ekmeğe bizim gibi düşkünler, bir dansları var izlemeye doyamazsınız. Erkekler “kartal” edasıyla heybetli şekilde bir ilerleyip bir duruyorlar, bana “efe”lerimizi anımsattı, lâkin çalan müzik hayli farklı.

Ben de katılıyorum dansa, sonra sırasıyla diğer ülkelerden öğrenciler; Tunuslu, Iraklı, Suriyeli, Mısırlı. Venezuela’dan gelen öğrencim bile sıraya giriyor. O, mülteci statüsünde değil, sadece İstanbul aşığı. Müzik hızlanıyor. Tempo artıyor. Havada inanılmaz bir coşku ve hüzün hakim. Nasıl olur da bu kadar zıt iki duygu bir arada bulabilir? Hafiflik ve derinlik. Karışmadan, saygı içinde havada asılı durmakta.

BİR PATLAMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yemekteyiz, oldukça zeki Afganlı öğrencimle ordan burdan konuşuyoruz. Geçen sene İstanbul’daki üniversite eğitimine ara verip Pakistan ve Hindistan’ı dolaşmış tam bir sene boyunca, izlenimlerini paylaşıyor. Ne güzel. Bunu yapan kaç Türk üniversite öğrencisi vardır acaba? O esnada son derece güçlü bir patlama sesiyle irkiliyoruz. Sakın ha bomba olmasın?!

“Miss”, diyor bana. “Korkmayın, bomba değil bu. Alışkınım ben ülkemden. Bomba olsaydı biliridim, o zaman sıcak bir hava kütlesi insanın yüzüne doğru gelir, bu sarsıntı yerin altından gelmekte, ayaklarım sallandı çünkü, bu alt yapıdan kaynaklanmakta.”

O konuşuyor, ben düşünüyorum, 24 yaşında prıl pırıl bir genç aşktan, sevdadan söz edeceğine bana patlamaların çeşitlerini ve detaylarını anlatmakta. Nasıl bir dünya yaratmışız beraber? Kocaman yüreğiyle beni teskin etmeye çalışıyor, utanıyorum kendimden. Kalkıp patlamanın olduğu yere gidiyorum aniden, pek bir şey umrumda değil bu saatten sonra.

Etraf kalabalık, kimsecikler anlamıyor olanı biteni. Bir bilen yok. Beklenen açıklama bir gün sonra geliyor; görevliler incelemişler “Alt yapıdaki bir sıkışmadan dolayı oluşmuş patlama”.  Ee biz zaten bunu biliyorduk, ya alınacak tedbirler? Önlemlerden bahsetsek ya...Hattâ ışıklar da kesilmişti, karanlıkta da kalmıştık.

YELDA

Karanlık deyince aklıma 21 Aralık gecesi geliyor, Şeb-i Yelda, malumunuz en uzun gece, Kuzey yarımküre için en karanlık gün. 

Portakalın Bilgeliği

Yelda eski Fars festivallerinden biri, özellikle İran ve Afganistan’da kutlanmakta, çok eskiden Türkmenistan, Özbekistan, Ermenistan gibi bazı Kafkasya devletlerinde de kutlanmaktaymış. 

Öğrencilerimin anlattığına göre, ailenin en yaşlı kişisinin evinde, yani aile büyüğünde toplanılır, mumlar eşliğinde gün ağarana değin öyküler, masallar paylaşılırmış. Masada neler yokmuş neler. Kış meyvelerinden tutun, kuyularda saklanan karpuz gibi yaz meyvelerine; fındık, fıstık gibi kuruyemişlere kadar geniş bir yelpaze. Bildiğin bizim yılbaşı sofralarını andırırmış. Ancak narın yeri ayrıymış. Meğer nar yaşam döngüsünü simgelermiş.

Genelde kadınlar anlatırmış hikâyeleri. Böylelikle örf ve âdetlerin, ananelerin taşıyıcısı bilge kadınlar topluma da önemli bir hizmet ederlermiş kanımca. Sadece halk öyküleri veya mitolojik kahramanlar değilmiş paylaşılan, şiirler okunur, şarkılar söylenirmiş. Hatta Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup bütün nimetler için şükrederek dualar ederlermiş. Ne anlamlı!

Ne demişler “Bir lisan, bin insan”, aynı şekilde “Bir insan, bin insan”. Bir öğrencimle bir kültürün kapıları aralanıyor. 

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Bence çok paylaşan. İnsan paylaştıkça bereketi artıyor; buna bilgi-kültür dahil. Ezcümle insan paylaştıkça büyüyor...



Hamiş: Ablam Yelda, sevdiği kış gecelerinden birinde....