7 Temmuz 2021 Çarşamba

“Yemek içmek gerçekten çok yorucu olurdu, eğer Tanrı ihtiyaç duymamızın yanı sıra bize zevk vermesini de sağlamamış olsaydı.” Voltaire


Yemekten keyif alanlarımızın bu girizgâh ile daha bir keyiflendiklerini hissedebiliyorum. Güzel bir masada dostlarla yenen gibisi elbette yok; ister balık ister rakı sofrası olsun, ister sokak kültürünün parçası olan mısır, kestane, kokoreç anları, ister evde pişen tencere yemekleri. Hepsinin yeri ayrı.

1- Yerken hem keyif alıp hem bedeninizi göz etmek mi istiyorsunuz?


“Keyif iyi güzel de, keyifle beraber gelen kalori yok mu canım”, dediğinizi duyar gibiyim. Kilo belki de keyif ile gelmiyordur, normalimiz (ki herkesin normali farklı) dışında kilo almanın altında belki başka faktörler vardır desem ve bunun için sizlere - sakın ola ha şiddetle değil- olsa olsa hararetle bir kitap tavsiye etsem, ne dersiniz? Kitabın adı SEZGİSEL YEME. Açıkçası kitabı adına yaraşır bir şekilde sezgisel seçtim, iyi ki de! Beklentilerimin hayli ötesinde bir kitap buldum karşımda. Yazarlar sezgilerimize güvenirsek hem keyif alıp hem normal kilomuzda olabileceğimizin müjdesini veriyorlar.

2- Zihniniz ve bedeniniz arasındaki ilişkiyi merak ediyor musunuz?


Biliyorum her gün yeni yeni yeme tarzlarıyla karşılaşıyoruz; vejetaryen, vegan, pesketaryen... Şimdi de “sezgisel yeme” mi çıktı diyeceksiniz. Hayır, değil. Hem de hiç değil. Bu bir yaşam biçimi, bize dayatılan birsürü sistemi -bunlara yeme içme dahil- masaya yatıran, sorgulayan bir anlayış ile karşı karşıyayız. Yazarlar yiyecek bilgeliği ve vücut farkındalığı kazandırmayı amaçlıyorlar.

3- Diyet ve diyet kültüründen bıktınız mı?

Eminim çoğumuz üzerinde kelimenin kendisinin bile olumsuz bir tınısı var. Kilo aldığım dönemlerde şahsen 2-3 kez diyetisyen eşliğinde diyet denemişliğim var, işe yarıyor ancak kısa dönem. Niyet belki iyi, ancak etkisi sınırlı. Benim için zorla, günleri saya saya, oflaya puflaya, neredeyse peygamber sabrı ile devam ettirilen bir süreçti, diyetleri brakır bırakmaz alınan kilolar cabası. Kitap diyetlerin neden çalışmadığını çeşitli bilimsel veriler eşliğinde çok güzel açıklıyor. Adeta diyet kültürünü alaşağı ediyor.

4- Yeme ile ilgili alışkanlıkları ve kalıplarınızı gözden geçirmek ister misiniz?

Hepimizin yeme alışkanlıkları farklı, kimimiz hızlı, kimimiz yavaş, kimimiz ufak lokmalar eşliğinde, kimimiz âdeta yutarcasına yiyoruz. Pekiyi sizinki nasıl ve neden böyle hiç düşündünüz mü? Kitabı okurken bayağı bir hızlı yediğimi keşfettim. Sonrasında şişkin ve hantal hissetmekle kalmayıp, öğün sonrası hızılıca acıkıyordum. Çünkü öğünleri artan hayat temposunda yapılak bir iş gibi görüyordum. Şimdi yemeğe vücut sinyalimle başlıyorum, ihtiyacıma göre; günde bazen 2 bazen 3 öğün besleniyorum. Daha bir enerjiğim.

Alışkanlıklarımızın kökeninde genelde kültürel, sosyal faktörler olsa dahi; kişisel zihin ve duygu kalıplarımız bir o kadar etkili. Üstelik bu kalıpların sıklıkla farkında bile değiliz. Misâl sosyal bir aktivite içinde değilken, neden acıkmadığımız halde yeriz?

Kendimizi sakinleştirmek için yiyebiliyoruz (Kaygı)

Gevşemek için yiyebiliyoruz (Stres)

Yemeği arkadaş olarak kullanabiliyoruz (Yalnızlık)

Yemeği avutucu olarak kullanabiliyoruz (Teselli)

Uğraş olarak yiyebiliyoruz (Can sıkıntısı)


5- Size yapılacak listeleri sunan, beylik lâflar eden kitaplardan sıkıldınız mı?

İyi haber, kitap size “yapılacaklar liste”si sunmuyor. Okurken bir koçla muhabbet ediyor hissine kapıldım sıklıkla. Çünkü bir uygulama kitabı, neredeyse 300 sayfanın yarısı uygulamalar ve güçlü sorularla dolu.

Kötü haber, biraz emek şart! Sadece siz pratikleri yaparsanız farkındalık kazanıyorsunuz. Sonrasında ne yapacağınız tamemen size kalmış. Yaşamınızın “yemeğe dair” olan sayfasını baştan sona tekrar yazabilirsiniz.

SON SORU

İtiraf edeyim, kitabın yazarlarından etkilenip, yazımı sorularla renklendirmeye çalıştım. Eğer son soruya kadar gelebildeyseniz, bravo sizlere! Bu arada ufak bir sırrımı açık etmek isterim; insanlara hiç sınır koyamadığım bir dönemde, çok az yediğim halde, taşıdığım duygusal yüklerden dolayı hayli şiş dolaştığım günlerim olmuştu. Ne zaman önceliği kendime ve ihtiyaçlarıma verdim, normal kiloma jet hızıyla geri döndüm, üstelik canımın çektiğini yiyerek. Yaşamasam inanmazdım. Gelelim sonuncu soruya;

6- Genel olarak yeme düzeniniz ve alışkanlıklarınız size iyi geliyor mu?


Eğer yanıtınız “hayır” ise, bir an önce eyleme geçin derim ben. Bu kitap iyi bir tercih olabilir. Pekiyi yanıtınız “evet” ise? Yine de bir göz atmak isteyebilirsiniz...

Özellikle uzuuun yaz öğleden sonralarınıza eşlik edebilecek harika bir eser. Yerken ve okurken keyfiniz bol, sağlığınız daim olsun!

Kitap Önerisi: “Sezgisel Yeme”

“Yemek içmek gerçekten çok yorucu olurdu, eğer Tanrı ihtiyaç duymamızın yanı sıra bize zevk vermesini de sağlamamış olsaydı.” Voltaire


Yemekten keyif alanlarımızın bu girizgâh ile daha bir keyiflendiklerini hissedebiliyorum. Güzel bir masada dostlarla yenen gibisi elbette yok; ister balık ister rakı sofrası olsun, ister sokak kültürünün parçası olan mısır, kestane, kokoreç anları, ister evde pişen tencere yemekleri. Hepsinin yeri ayrı.

1- Yerken hem keyif alıp hem bedeninizi göz etmek mi istiyorsunuz?


“Keyif iyi güzel de, keyifle beraber gelen kalori yok mu canım”, dediğinizi duyar gibiyim. Kilo belki de keyif ile gelmiyordur, normalimiz (ki herkesin normali farklı) dışında kilo almanın altında belki başka faktörler vardır desem ve bunun için sizlere - sakın ola ha şiddetle değil- olsa olsa hararetle bir kitap tavsiye etsem, ne dersiniz? Kitabın adı SEZGİSEL YEME. Açıkçası kitabı adına yaraşır bir şekilde sezgisel seçtim, iyi ki de! Beklentilerimin hayli ötesinde bir kitap buldum karşımda. Yazarlar sezgilerimize güvenirsek hem keyif alıp hem normal kilomuzda olabileceğimizin müjdesini veriyorlar.

2- Zihniniz ve bedeniniz arasındaki ilişkiyi merak ediyor musunuz?


Biliyorum her gün yeni yeni yeme tarzlarıyla karşılaşıyoruz; vejetaryen, vegan, pesketaryen... Şimdi de “sezgisel yeme” mi çıktı diyeceksiniz. Hayır, değil. Hem de hiç değil. Bu bir yaşam biçimi, bize dayatılan birsürü sistemi -bunlara yeme içme dahil- masaya yatıran, sorgulayan bir anlayış ile karşı karşıyayız. Yazarlar yiyecek bilgeliği ve vücut farkındalığı kazandırmayı amaçlıyorlar.

3- Diyet ve diyet kültüründen bıktınız mı?

Eminim çoğumuz üzerinde kelimenin kendisinin bile olumsuz bir tınısı var. Kilo aldığım dönemlerde şahsen 2-3 kez diyetisyen eşliğinde diyet denemişliğim var, işe yarıyor ancak kısa dönem. Niyet belki iyi, ancak etkisi sınırlı. Benim için zorla, günleri saya saya, oflaya puflaya, neredeyse peygamber sabrı ile devam ettirilen bir süreçti, diyetleri brakır bırakmaz alınan kilolar cabası. Kitap diyetlerin neden çalışmadığını çeşitli bilimsel veriler eşliğinde çok güzel açıklıyor. Adeta diyet kültürünü alaşağı ediyor.

4- Yeme ile ilgili alışkanlıkları ve kalıplarınızı gözden geçirmek ister misiniz?

Hepimizin yeme alışkanlıkları farklı, kimimiz hızlı, kimimiz yavaş, kimimiz ufak lokmalar eşliğinde, kimimiz âdeta yutarcasına yiyoruz. Pekiyi sizinki nasıl ve neden böyle hiç düşündünüz mü? Kitabı okurken bayağı bir hızlı yediğimi keşfettim. Sonrasında şişkin ve hantal hissetmekle kalmayıp, öğün sonrası hızılıca acıkıyordum. Çünkü öğünleri artan hayat temposunda yapılak bir iş gibi görüyordum. Şimdi yemeğe vücut sinyalimle başlıyorum, ihtiyacıma göre; günde bazen 2 bazen 3 öğün besleniyorum. Daha bir enerjiğim.

Alışkanlıklarımızın kökeninde genelde kültürel, sosyal faktörler olsa dahi; kişisel zihin ve duygu kalıplarımız bir o kadar etkili. Üstelik bu kalıpların sıklıkla farkında bile değiliz. Misâl sosyal bir aktivite içinde değilken, neden acıkmadığımız halde yeriz?

Kendimizi sakinleştirmek için yiyebiliyoruz (Kaygı)

Gevşemek için yiyebiliyoruz (Stres)

Yemeği arkadaş olarak kullanabiliyoruz (Yalnızlık)

Yemeği avutucu olarak kullanabiliyoruz (Teselli)

Uğraş olarak yiyebiliyoruz (Can sıkıntısı)


5- Size yapılacak listeleri sunan, beylik lâflar eden kitaplardan sıkıldınız mı?

İyi haber, kitap size “yapılacaklar liste”si sunmuyor. Okurken bir koçla muhabbet ediyor hissine kapıldım sıklıkla. Çünkü bir uygulama kitabı, neredeyse 300 sayfanın yarısı uygulamalar ve güçlü sorularla dolu.

Kötü haber, biraz emek şart! Sadece siz pratikleri yaparsanız farkındalık kazanıyorsunuz. Sonrasında ne yapacağınız tamemen size kalmış. Yaşamınızın “yemeğe dair” olan sayfasını baştan sona tekrar yazabilirsiniz.

SON SORU

İtiraf edeyim, kitabın yazarlarından etkilenip, yazımı sorularla renklendirmeye çalıştım. Eğer son soruya kadar gelebildeyseniz, bravo sizlere! Bu arada ufak bir sırrımı açık etmek isterim; insanlara hiç sınır koyamadığım bir dönemde, çok az yediğim halde, taşıdığım duygusal yüklerden dolayı hayli şiş dolaştığım günlerim olmuştu. Ne zaman önceliği kendime ve ihtiyaçlarıma verdim, normal kiloma jet hızıyla geri döndüm, üstelik canımın çektiğini yiyerek. Yaşamasam inanmazdım. Gelelim sonuncu soruya;

6- Genel olarak yeme düzeniniz ve alışkanlıklarınız size iyi geliyor mu?


Eğer yanıtınız “hayır” ise, bir an önce eyleme geçin derim ben. Bu kitap iyi bir tercih olabilir. Pekiyi yanıtınız “evet” ise? Yine de bir göz atmak isteyebilirsiniz...

Özellikle uzuuun yaz öğleden sonralarınıza eşlik edebilecek harika bir eser. Yerken ve okurken keyfiniz bol, sağlığınız daim olsun!

1 Haziran 2021 Salı

Yine güzel bir insanla karşınızdayım. Kendisi gibi adı “Neşe”, derinlerde bir yerlerde babasının kaybı hâlâ hissedilse dahi hep güler yüzlü, hep pozitif.


Hayat hepimizi dönüştürüyor. Bazen dersler yumuşak, bazen sert dalgalar şeklinde. Sevgili Neşe için de büyük dönüşüm babasının deneyimiyle gelmiş. Asker olan babasına hayli düşkün Neşe; onu tanımlarken “nazik, merhametli, yüreği sıcacık bir insandı” diyor. Gelgelelim babası Alzheimer hastalığına yakalanıyor, hastalığın her evresini yaşıyorlar ailecek; şok, mücadele, bazen umut, bazen hayâl kırıklığı. Sonrasındaysa babasından ayrılmak zorunda kalıyor.

Babasının kaybına kadar olan süreçte Neşe kendi içinde inanılmaz değişiklikler yaşıyor. Haberi ilk aldığında bir travma yaşıyor, o an bunun farkında bile değil. Sonrasında gittikçe artan bir çarpıntı. Anksiyete teşhisi konuyor. Gittiği psikolog “Allah’tan hafif bir anksiyete yaşıyorsunuz, nefes seansı denediniz mi hiç?” diyecek kadar holistik tıbba inanan açık görüşlü bir uzman.

Bu soruyla birçok kapı açılıyor önünde, o ise açılan kapılardan geçecek cesarette. Böylelikle hayatına nefes, nöropsikoloji, varoluş psikolojisi, kuantum, tasavvuf, nöroplastisite gibi birçok eğitim, kavram, uygulama giriyor. Gayrimenkul sektöründe alışveriş merkezleri üzerine proje yönetimi, iş geliştirme gibi alanlar ile başlayıp devam etmiş olan 20 senelik stresli iş yaşamına veda ediyor. Kendisine şifa ararken, başkalarına da şifa olma yoluna adım atıyor.

ZİHNİN İŞLEYİŞİ VE HASTALIKLAR  

Özellikle “Zihin” konusunda birçok eğitimler aldığını biliyorum, zihin konusunda bildiğimiz genel yanlışlar neler? Neler değişti bu eğitimler sonrası hayatında?

Öncelikle zihin kavramının tanımını net olarak bilmiyoruz. Nasıl işlediğini, bizim deneyimlerimizi nasıl oluşturduğunu, işleyişindeki asıl görevinin ve pozisyonunun ne olduğunu kavramakta güçlük çekiyoruz. Ben de bilmiyordum. Zihnin düşünce üreten bir motor olduğunu, ama ben bilincimi uykuda tuttuğum için beni otomatik olarak yönettiğini, bu otomatik yönetim işleyişinin, beynim ve sinir sistemim üzerindeki tetiklemelerini, bedensel olarak ürettiğim titreşimin enerji olarak yaşamla beni nasıl buluşturduğunu...

İlk olarak zihnin ne olduğuna ve ne olmadığına uyandığımda, âdeta içimden sahte biri, kabuk bir kimlik kum gibi aktı gitti. Her şeyi sevgi ve anlayış üzerine oturtan birine dönüştüm, herkesin bir hikâyesi olduğunu, her hikâyenin de o kişinin gerçeğini aramaya vesile olduğunu idrak ettiğimde, insanlarla olan ilişkilerim ve anlayış seviyem inanılmaz dönüştü. Sonrasında bedenimle, sağlığımla, kadınlığımla, doğayla ve para ile olan ilişkim dönüştü. Yaşamımın dönüşümünün, istediğim deneyimleri yaşamanın şükrüne vardım. İnançlı biriyim. Bu süreç benim inancımı büyüttü, şükretmeyi, dua etmeyi, manevi yönümle birleşmeyi, dilemeyi öğrendim.

Zihnin hastalıklar ile ilişkisi nedir? Örnekler ile gidecek olursak; anksiyete, depresyon, Alzheimer...

İnsanın sinir sistemi, farklı bölümlerden oluşur. Bunlardan bir kısmı merkezi devrelerimiz ve motor fonksiyonlarımızdan sorumludur, bir kısmı da hayatı nasıl karşılayacağımızı belirler. Yani duygularla beden arasındaki ilişki ve iletişimden sorumludur. Bu sistemin adı otonom sinir sistemidir. Otonom sinir sistemi, bedeninizin üzerinde oturan ve sürekli aşağı bakıp her tarafı durmadan “her an herşey yolunda mı” diye kontrol eden bir sistemdir. Zihin negatif bir düşünce ürettiği an, sistem “Hayati tehlike var” sinyali vermeye başlar. Yani sevgilinizin sizi terk etmesi ile bir yılanın size saldırması açısından otonom sinir sisteminin dilinde bir fark yoktur.

İşte hâl böyle olduğunda, bu sefer beyin, vücudun hormon sistemini devreye sokar ve en uzun sinir kablomuz olan vagus sinirine, vücuda yayması için “neurotransmitter” dediğimiz haberciler gönderir. Bir nevi biyokimyasal bir akış başlar vücudumuzda. İşte tehlike sinyali ile başlayan bu biyokimyasal akış, vücuttaki hücreler için yakıcı, hasta edici bir uyarandır. En zayıf hücreyi, ya da o hücrenin içinde uykuda olan bir kanser hücresi proteinini aktive eder ve hastalık başlar. Temeli bu.

Anksiyete, depresyon ve Alzheimer gibi beyin odaklı hastalıkların temelinde ise zihin dünyamızın çocukluk travmaları, en kötü senaryo ile düşünme hâli, siyah ya da beyaz düşünce kalıpları ile kalıplaşmış bir negatif bir düşünce döngüsünün beyni imha halidir. Yani yaşam akışında acılar olan bir kimsenin, bedensel bir reaksiyon olarak ya da sigaraya bağımlılık hâli geliştirmesi sonucu beyin damarlarının tıkandığını ve Alzheimer teşhisi ile karşılandığını görebiliriz. Ya da çok korku yaratan deneyimler sonucu her an bir şey olacak diye yaşayan bir insanın, bu panik döngü içinde beyindeki amigdala ve ilgili nörotransmitterleri sürekli aktive etmesi anksiyete, panik atak ve depresyon sonucu getirebilir. BİZ DÜŞÜNCELERİ İZLEYENİZ. DÜŞÜNCELERİN KENDİSİ DEĞİLİZ. BU YÜZDEN DÜŞÜNCELERİMİZİ YENİDEN OLUŞTURMAK VE BU DÖNÜŞÜMÜ KENDİMİZDE YARATMAK DURUMUNDAYIZ. AKSİ TAKDİRDE YAŞAM YOLUNU YÜRÜMEMİZ DAİMA ZORLAŞIR.

HO'OPONOPONO TEKNİĞİ  

Babanla ilgili çok ilginç bir anı var, babacığın bir yandan sizleri geride bırakmamak adına hayata sıkı sıkı tutunurken diğer yandan hastanede çok acı çekiyor. Sen bu sırada Hoʻoponopono tekniği ile tanışıyorsun. Bu teknik tam olarak ne? Sonrasını senden dinleyelim mi?

Evet bu teknik, babamın vefatından 1 ay önce başka bir koç arkadaşım tarafından hasta yatağındaki kendi babasına uyguladığı bir teknikti. Ne olduğunu sonradan anladım.

Babamın hastalığının başlangıcı ile vefatı arasında ortalama 14 yıl gibi bir süre var. Normalde Alzheimer hastaları, psikolojik ve bedensel olarak çok iyi bakılır ve sevgi ve sanat ile beslenirlerse bu kadar uzun yaşarlar. Biz de bunu yaptık aile olarak. Fakat özellikle son üç yıl içinde hiç bitmeyen hastane süreçleri içinde babamın çok yorulduğunu izleyebiliyordum ifade edememesine rağmen. Acıları vardı, sonradan öğrendik ki bağışıklığının bitmesi ile bağırsak kanseri de devreye girmişti. Ama bize her zaman çok düşkündü ve biliyorum ki bırakamıyordu. Bu sefer çok güvendiğim bir koç arkadaşımdan yardım istedim ve beni bu teknikle tanıştırdı.

Aile bireyleri, evrendeki her şeyde olduğu gibi birbiriyle enerjisel ve genetik olarak bağlıdır. Dolayısı ile atalardan ve bilinçaltı dünyalardan gelen farkında olmadıkları kodlamalar taşırlar. Hoʻoponopono, bilinç ve bilinçaltı alanlarının bu taşınan yüklerden temizlenmesinde kullanılan bir yöntem ve 4 cümlesi var:

Seni seviyorum

Senden özür dilerim

Lütfen beni affet

Teşekkür ederim.


Ben babam bu yöntemi uyguladıktan 2 hafta sonra son hastane süreci ve arkasından kurtuluşu geldi.


 Eğitim programların neler ? Bunların arasındaki farklar tam olarak ne, kimler hangisine katılabilir?

Aslında bireysel seanslarımda uyguladığım 5 adet farklı program var. Bunlar, “Anksiyeteyi Dönüştürme Programı”, “Nöroplastisite İle Zihni Dönüştürme Programı”, “Zihin ve Kadın Sağlığını Yeniden Programlama” , “Zihin, Homeostasis ve Holistik Sağlık” ve “Online Ana Diyafram Nefesi Seansları”. Pandemi sebebiyle bir süredir hepsi online.

Bunlardan ilki olan “Anksiyeteyi Dönüştürme Programı” na endişe düzeyi yüksek, anksiyete ve panik atak teşhisi konmuş olan ve destek programı isteyen herkes katılabilir. Bu program nefes koçluğu da yaptığım ve hem zihin hem beden üzerinde ana diyafram kası ile çalıştığım bir program. Bu programda kişinin yaşadığı bu illüzyon deneyimine sebep olan bilişsel kalıplarını inceliyor ve onları dönüştürme tekniklerini öğreniyoruz.

İkincisi ve ana programım olan “Nöroplastisite ile Zihni Dönüştürme Programı” na ise, bu yaşam yolculuğunda yürümekte zorlanan, mükerrer negatif deneyimlerden çıkmak isteyen, düşünce biçimini dönüştürmek ve istediği deneyime ulaşmak isteyen, gerçek bir dönüşüm yaşamak isteyen, kendini arayan bulan, bulamayan tüm yolcular için. Bu program, beyin yapınızı düşünce sistematiğiniz üzerinden tamamen dönüştüren ve deneyimlerinizi yeniden yazan bir program diyebilirim.

Diğer 2 programım kadın sağlığı ve beden sağlığı üzerine. Bu programa da beden- zihin ilişkisini baştan kurgulamak isteyen, bedenin zihinsel faaliyetlerle nasıl sağlıklı bir işleyişe kavuşturulacağını anlamak isteyen herkes katılabilir.

Online Ana Diyafram Nefesi Seansları ise hem limbik beyin, yani duygu durumu düzenlemesi ile beyin dalgalarını düzenleyen, hem lenfatik ve bağışıklık sistemi çalıştıran bir motor olmasının yanı sıra hem beyin hem vücut için çok değerli bir oksijen ve enerji kaynağı. Buna da dileyen herkes katılabilir.

Grup atölyeleri ve kurumsal eğitimlerimi ağırlıklı olarak, değerli dostlarım Eda Çarmıklı ve Markus Lehto’nun kurucusu olduğu Joint Idea ve Love Mafia etkinlikleri ile birlikte organize ediyoruz. Instagramdan @jointidea ve @i_am_lovemafia hesaplarını takip edenler, bu eğitimlerime de ulaşabilirler.

Eğitimlerine katılanlar içinde bir sürü dönüşüm hikâyesine eminim şahit olmuşsundur. Seni en etkileyeni bizlerle paylaşır mısın?

Elbette. Özel sektörde üst düzey yönetici olarak çalışan bir danışanım vardı. Son yıllarda aile içinde meydana gelen kaoslar, hayatın getirdiği çok yönlü maddi güç isteyen sorumluluklar ve stres dolu iş yaşamı sağlığını bozar durumdaydı ve herkesle gergin bir ilişkisi vardı artık. Yaşamda ne istediğini bilmiyor, para ve etiketini kaybetme endişesi ile problemleri yaratan düşüncelerin hepsine ısrarla tutunuyordu. Bu programla birlikte yaşam algısı tamamen değişti. Öncelikle kendi kendine yüklendiği sorumlulukları azalttı ve ailenin diğer bireylerine de sorumluluk taşımayı öğretti, böylece maddi manevi bir destek çemberi oluşturdu ailede (zaten insanın kendisi dönüşürse, çevresini de dönüştürmesi kaçınılmaz), akabinde etiketinden yani yönetici kimliğinden vazgeçmeyi seçti ve Zürih’e taşındı. Yurt dışında bir üniversitede psikoloji ve somatik deneyimlemeler üzerine eğitimler alıyor ve benim gibi koçluk yapmayı kendine amaç edindi. İnsanı öğrenmek en büyük amacı şimdi. Bundan daha iyi nasıl olur?


 İnsan geni tamamen bağlantı kurma üzerine modellenmiş, ancak dünyaya baktığımızda bunun tam tersini görüyoruz. İnsanlar doğadan ve birbirinden kopuk yaşıyor. Buna dair neler demek istersin?

Genlerimiz, DNA’mız, hayatta kalmaya odaklıdır ve hayatta kalmanın ilk şartlarından biri bağ ve bağlantı kurmaktır. Bebek olarak dünyaya geldiğimiz andan itibaren duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılaması için bir bakıcıya, anneye ihtiyaç duyarız. Doğumdan hemen sonra bebeklerin annesinin bedeni ile temas ettirilmesinin travmayı atlatması ve oksitosin yani mutluluk hormonu salgılayarak güvende hissetmesi amacıyla yapıldığını biliyor muydunuz? Bağlantı kurma hâlimiz, yazılımımız, ihtiyacımız böyle başlar ve hayat boyu insanlarla dostluk, iş ve aşk ilişkisi kurarak yaşam yolunu yürürüz.

Her kurduğumuz bağ ve bağlantının bizim büyümemizde, tekamülümüzde istisnasız bu ilk 3 yaş deneyimimiz vardır. Burada bakıcılarımızın bizimle kurdukları veya kurmadıkları bağların ve bunların çocuk bedeninde yarattığı travmanın her bir zerresi yetişkinlik ilişkilerimizde yeniden, yeniden ve yeniden hayat bulur. Bağ kurmada çözemediğimiz her konuyu, zihnimiz yetişkinlik döneminde her türlü ama özellikle aşk ilişkilerimizde çözülmesini sağlamak için karşımıza çıkarır ama mesele bu kadar basit değil.

Dünyanın bugün yaşamak zorunda kaldığı bu deneyimin, insan psikolojisi üzerinde sonuçları oldu ve olmaya da devam ediyor. Yalnızlık sendromları, depresyon, ağır uykusuzluk hâlleri neler neler... O yüzden yalnızlarımıza, hastalarımıza, çocuklarımıza ve yaşlılarımıza sahip çıkalım. El verelim.

Şu anda Kanada’da bu konuda uzman bir kuruluşun eğitimlerine katılıyorum ve iki ay sonra bağ ve bağlantı kurma ile ilgili yeni bir eğitim programının duyurusunu yapıyor olacağım. Bu duyurulardan haberdar olmak için beni instagramdan @nesemerdinler ve Facebook üzerinden takip edebilirsiniz.

Pandemi ile büyük bir ölçüde değişti ve değişmekte hayatlarımız. Değişime direnmek eskisi gibi pek de mümkün değil. Geleceğe dair neler söylemek istersin?

Yaşam yolu, insan varoluşunun sürekli bir üst versiyonuna yürümesi için gerekli deneyimleri barındırır. Hiç bir zorluk kalıcı olmadığı gibi, hiçbir mutluluk da sonsuza kadar kalıcı değildir. Yaşamı ve zihni yönetebilen insan ile yönetmeye uyanmamış insan arasındaki en büyük fark, bu değişimleri getiren deneyimlerle birleşerek ve onu içine, kalbine alarak sevgi ve sabırla karşılayabilmekte yatar. Her şey bizim için oluyor, bize olmuyor. Bir kere bunu idrak ettik mi, kendinin en üst ihtimaline atılmış bir adım daha gerçekleşmiştir ve dünya gerçekliğinde cenneti yaşarsın. RÜYADA UYANIK KALIRSIN.

Son olarak zamanı veya imkânı olmayanlar için burada ufak rahatlatıcı bir metot paylaşabilir misin?

Elbette. Eğer, zihnimiz çok faalse, stres düzeyimiz yüksek ve yaşamımız kötümser bir algı düzeyinden yürümeye başlamışsa, öncelikle nefes kullanmayı öğrenelim. Vücudun savaş ya da kaç tepkisini anlık olarak rahatlatmaya yarayan üç teknik var:

· Etrafınızdaki 5 objenin ismini sesli olarak söyleyin. Zihin dünyanızda geçmiş ya da gelecektesiniz, buraya gelin, bu yöntem bunu sağlar.

· Etrafınızdaki 5 objenin rengini sesli olarak söyleyin. Zihin dünyanızda geçmiş ya da gelecektesiniz, buraya gelin, bu yöntem bunu sağlar.

· 4-7-8 nefes tekniğini kullanın: 4 birim nefes al, 7 birim tut, 8 birim üfleyerek ve karın iyice boşalarak ver. Bu teknik, parasempatik sinir sistemini, yani sakinleştirici sistemimizi devreye sokar ve son derece rahatlatıcıdır. Youtube üzerinde videolar var. Onlarla uygulayabilirsiniz.

Teşekkürler sevgili Neşe...


Neşe Merdinler Röportajı; Babayla Gelen Kalpten Dönüşüm

Yine güzel bir insanla karşınızdayım. Kendisi gibi adı “Neşe”, derinlerde bir yerlerde babasının kaybı hâlâ hissedilse dahi hep güler yüzlü, hep pozitif.


Hayat hepimizi dönüştürüyor. Bazen dersler yumuşak, bazen sert dalgalar şeklinde. Sevgili Neşe için de büyük dönüşüm babasının deneyimiyle gelmiş. Asker olan babasına hayli düşkün Neşe; onu tanımlarken “nazik, merhametli, yüreği sıcacık bir insandı” diyor. Gelgelelim babası Alzheimer hastalığına yakalanıyor, hastalığın her evresini yaşıyorlar ailecek; şok, mücadele, bazen umut, bazen hayâl kırıklığı. Sonrasındaysa babasından ayrılmak zorunda kalıyor.

Babasının kaybına kadar olan süreçte Neşe kendi içinde inanılmaz değişiklikler yaşıyor. Haberi ilk aldığında bir travma yaşıyor, o an bunun farkında bile değil. Sonrasında gittikçe artan bir çarpıntı. Anksiyete teşhisi konuyor. Gittiği psikolog “Allah’tan hafif bir anksiyete yaşıyorsunuz, nefes seansı denediniz mi hiç?” diyecek kadar holistik tıbba inanan açık görüşlü bir uzman.

Bu soruyla birçok kapı açılıyor önünde, o ise açılan kapılardan geçecek cesarette. Böylelikle hayatına nefes, nöropsikoloji, varoluş psikolojisi, kuantum, tasavvuf, nöroplastisite gibi birçok eğitim, kavram, uygulama giriyor. Gayrimenkul sektöründe alışveriş merkezleri üzerine proje yönetimi, iş geliştirme gibi alanlar ile başlayıp devam etmiş olan 20 senelik stresli iş yaşamına veda ediyor. Kendisine şifa ararken, başkalarına da şifa olma yoluna adım atıyor.

ZİHNİN İŞLEYİŞİ VE HASTALIKLAR  

Özellikle “Zihin” konusunda birçok eğitimler aldığını biliyorum, zihin konusunda bildiğimiz genel yanlışlar neler? Neler değişti bu eğitimler sonrası hayatında?

Öncelikle zihin kavramının tanımını net olarak bilmiyoruz. Nasıl işlediğini, bizim deneyimlerimizi nasıl oluşturduğunu, işleyişindeki asıl görevinin ve pozisyonunun ne olduğunu kavramakta güçlük çekiyoruz. Ben de bilmiyordum. Zihnin düşünce üreten bir motor olduğunu, ama ben bilincimi uykuda tuttuğum için beni otomatik olarak yönettiğini, bu otomatik yönetim işleyişinin, beynim ve sinir sistemim üzerindeki tetiklemelerini, bedensel olarak ürettiğim titreşimin enerji olarak yaşamla beni nasıl buluşturduğunu...

İlk olarak zihnin ne olduğuna ve ne olmadığına uyandığımda, âdeta içimden sahte biri, kabuk bir kimlik kum gibi aktı gitti. Her şeyi sevgi ve anlayış üzerine oturtan birine dönüştüm, herkesin bir hikâyesi olduğunu, her hikâyenin de o kişinin gerçeğini aramaya vesile olduğunu idrak ettiğimde, insanlarla olan ilişkilerim ve anlayış seviyem inanılmaz dönüştü. Sonrasında bedenimle, sağlığımla, kadınlığımla, doğayla ve para ile olan ilişkim dönüştü. Yaşamımın dönüşümünün, istediğim deneyimleri yaşamanın şükrüne vardım. İnançlı biriyim. Bu süreç benim inancımı büyüttü, şükretmeyi, dua etmeyi, manevi yönümle birleşmeyi, dilemeyi öğrendim.

Zihnin hastalıklar ile ilişkisi nedir? Örnekler ile gidecek olursak; anksiyete, depresyon, Alzheimer...

İnsanın sinir sistemi, farklı bölümlerden oluşur. Bunlardan bir kısmı merkezi devrelerimiz ve motor fonksiyonlarımızdan sorumludur, bir kısmı da hayatı nasıl karşılayacağımızı belirler. Yani duygularla beden arasındaki ilişki ve iletişimden sorumludur. Bu sistemin adı otonom sinir sistemidir. Otonom sinir sistemi, bedeninizin üzerinde oturan ve sürekli aşağı bakıp her tarafı durmadan “her an herşey yolunda mı” diye kontrol eden bir sistemdir. Zihin negatif bir düşünce ürettiği an, sistem “Hayati tehlike var” sinyali vermeye başlar. Yani sevgilinizin sizi terk etmesi ile bir yılanın size saldırması açısından otonom sinir sisteminin dilinde bir fark yoktur.

İşte hâl böyle olduğunda, bu sefer beyin, vücudun hormon sistemini devreye sokar ve en uzun sinir kablomuz olan vagus sinirine, vücuda yayması için “neurotransmitter” dediğimiz haberciler gönderir. Bir nevi biyokimyasal bir akış başlar vücudumuzda. İşte tehlike sinyali ile başlayan bu biyokimyasal akış, vücuttaki hücreler için yakıcı, hasta edici bir uyarandır. En zayıf hücreyi, ya da o hücrenin içinde uykuda olan bir kanser hücresi proteinini aktive eder ve hastalık başlar. Temeli bu.

Anksiyete, depresyon ve Alzheimer gibi beyin odaklı hastalıkların temelinde ise zihin dünyamızın çocukluk travmaları, en kötü senaryo ile düşünme hâli, siyah ya da beyaz düşünce kalıpları ile kalıplaşmış bir negatif bir düşünce döngüsünün beyni imha halidir. Yani yaşam akışında acılar olan bir kimsenin, bedensel bir reaksiyon olarak ya da sigaraya bağımlılık hâli geliştirmesi sonucu beyin damarlarının tıkandığını ve Alzheimer teşhisi ile karşılandığını görebiliriz. Ya da çok korku yaratan deneyimler sonucu her an bir şey olacak diye yaşayan bir insanın, bu panik döngü içinde beyindeki amigdala ve ilgili nörotransmitterleri sürekli aktive etmesi anksiyete, panik atak ve depresyon sonucu getirebilir. BİZ DÜŞÜNCELERİ İZLEYENİZ. DÜŞÜNCELERİN KENDİSİ DEĞİLİZ. BU YÜZDEN DÜŞÜNCELERİMİZİ YENİDEN OLUŞTURMAK VE BU DÖNÜŞÜMÜ KENDİMİZDE YARATMAK DURUMUNDAYIZ. AKSİ TAKDİRDE YAŞAM YOLUNU YÜRÜMEMİZ DAİMA ZORLAŞIR.

HO'OPONOPONO TEKNİĞİ  

Babanla ilgili çok ilginç bir anı var, babacığın bir yandan sizleri geride bırakmamak adına hayata sıkı sıkı tutunurken diğer yandan hastanede çok acı çekiyor. Sen bu sırada Hoʻoponopono tekniği ile tanışıyorsun. Bu teknik tam olarak ne? Sonrasını senden dinleyelim mi?

Evet bu teknik, babamın vefatından 1 ay önce başka bir koç arkadaşım tarafından hasta yatağındaki kendi babasına uyguladığı bir teknikti. Ne olduğunu sonradan anladım.

Babamın hastalığının başlangıcı ile vefatı arasında ortalama 14 yıl gibi bir süre var. Normalde Alzheimer hastaları, psikolojik ve bedensel olarak çok iyi bakılır ve sevgi ve sanat ile beslenirlerse bu kadar uzun yaşarlar. Biz de bunu yaptık aile olarak. Fakat özellikle son üç yıl içinde hiç bitmeyen hastane süreçleri içinde babamın çok yorulduğunu izleyebiliyordum ifade edememesine rağmen. Acıları vardı, sonradan öğrendik ki bağışıklığının bitmesi ile bağırsak kanseri de devreye girmişti. Ama bize her zaman çok düşkündü ve biliyorum ki bırakamıyordu. Bu sefer çok güvendiğim bir koç arkadaşımdan yardım istedim ve beni bu teknikle tanıştırdı.

Aile bireyleri, evrendeki her şeyde olduğu gibi birbiriyle enerjisel ve genetik olarak bağlıdır. Dolayısı ile atalardan ve bilinçaltı dünyalardan gelen farkında olmadıkları kodlamalar taşırlar. Hoʻoponopono, bilinç ve bilinçaltı alanlarının bu taşınan yüklerden temizlenmesinde kullanılan bir yöntem ve 4 cümlesi var:

Seni seviyorum

Senden özür dilerim

Lütfen beni affet

Teşekkür ederim.


Ben babam bu yöntemi uyguladıktan 2 hafta sonra son hastane süreci ve arkasından kurtuluşu geldi.


 Eğitim programların neler ? Bunların arasındaki farklar tam olarak ne, kimler hangisine katılabilir?

Aslında bireysel seanslarımda uyguladığım 5 adet farklı program var. Bunlar, “Anksiyeteyi Dönüştürme Programı”, “Nöroplastisite İle Zihni Dönüştürme Programı”, “Zihin ve Kadın Sağlığını Yeniden Programlama” , “Zihin, Homeostasis ve Holistik Sağlık” ve “Online Ana Diyafram Nefesi Seansları”. Pandemi sebebiyle bir süredir hepsi online.

Bunlardan ilki olan “Anksiyeteyi Dönüştürme Programı” na endişe düzeyi yüksek, anksiyete ve panik atak teşhisi konmuş olan ve destek programı isteyen herkes katılabilir. Bu program nefes koçluğu da yaptığım ve hem zihin hem beden üzerinde ana diyafram kası ile çalıştığım bir program. Bu programda kişinin yaşadığı bu illüzyon deneyimine sebep olan bilişsel kalıplarını inceliyor ve onları dönüştürme tekniklerini öğreniyoruz.

İkincisi ve ana programım olan “Nöroplastisite ile Zihni Dönüştürme Programı” na ise, bu yaşam yolculuğunda yürümekte zorlanan, mükerrer negatif deneyimlerden çıkmak isteyen, düşünce biçimini dönüştürmek ve istediği deneyime ulaşmak isteyen, gerçek bir dönüşüm yaşamak isteyen, kendini arayan bulan, bulamayan tüm yolcular için. Bu program, beyin yapınızı düşünce sistematiğiniz üzerinden tamamen dönüştüren ve deneyimlerinizi yeniden yazan bir program diyebilirim.

Diğer 2 programım kadın sağlığı ve beden sağlığı üzerine. Bu programa da beden- zihin ilişkisini baştan kurgulamak isteyen, bedenin zihinsel faaliyetlerle nasıl sağlıklı bir işleyişe kavuşturulacağını anlamak isteyen herkes katılabilir.

Online Ana Diyafram Nefesi Seansları ise hem limbik beyin, yani duygu durumu düzenlemesi ile beyin dalgalarını düzenleyen, hem lenfatik ve bağışıklık sistemi çalıştıran bir motor olmasının yanı sıra hem beyin hem vücut için çok değerli bir oksijen ve enerji kaynağı. Buna da dileyen herkes katılabilir.

Grup atölyeleri ve kurumsal eğitimlerimi ağırlıklı olarak, değerli dostlarım Eda Çarmıklı ve Markus Lehto’nun kurucusu olduğu Joint Idea ve Love Mafia etkinlikleri ile birlikte organize ediyoruz. Instagramdan @jointidea ve @i_am_lovemafia hesaplarını takip edenler, bu eğitimlerime de ulaşabilirler.

Eğitimlerine katılanlar içinde bir sürü dönüşüm hikâyesine eminim şahit olmuşsundur. Seni en etkileyeni bizlerle paylaşır mısın?

Elbette. Özel sektörde üst düzey yönetici olarak çalışan bir danışanım vardı. Son yıllarda aile içinde meydana gelen kaoslar, hayatın getirdiği çok yönlü maddi güç isteyen sorumluluklar ve stres dolu iş yaşamı sağlığını bozar durumdaydı ve herkesle gergin bir ilişkisi vardı artık. Yaşamda ne istediğini bilmiyor, para ve etiketini kaybetme endişesi ile problemleri yaratan düşüncelerin hepsine ısrarla tutunuyordu. Bu programla birlikte yaşam algısı tamamen değişti. Öncelikle kendi kendine yüklendiği sorumlulukları azalttı ve ailenin diğer bireylerine de sorumluluk taşımayı öğretti, böylece maddi manevi bir destek çemberi oluşturdu ailede (zaten insanın kendisi dönüşürse, çevresini de dönüştürmesi kaçınılmaz), akabinde etiketinden yani yönetici kimliğinden vazgeçmeyi seçti ve Zürih’e taşındı. Yurt dışında bir üniversitede psikoloji ve somatik deneyimlemeler üzerine eğitimler alıyor ve benim gibi koçluk yapmayı kendine amaç edindi. İnsanı öğrenmek en büyük amacı şimdi. Bundan daha iyi nasıl olur?


 İnsan geni tamamen bağlantı kurma üzerine modellenmiş, ancak dünyaya baktığımızda bunun tam tersini görüyoruz. İnsanlar doğadan ve birbirinden kopuk yaşıyor. Buna dair neler demek istersin?

Genlerimiz, DNA’mız, hayatta kalmaya odaklıdır ve hayatta kalmanın ilk şartlarından biri bağ ve bağlantı kurmaktır. Bebek olarak dünyaya geldiğimiz andan itibaren duygusal ve fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılaması için bir bakıcıya, anneye ihtiyaç duyarız. Doğumdan hemen sonra bebeklerin annesinin bedeni ile temas ettirilmesinin travmayı atlatması ve oksitosin yani mutluluk hormonu salgılayarak güvende hissetmesi amacıyla yapıldığını biliyor muydunuz? Bağlantı kurma hâlimiz, yazılımımız, ihtiyacımız böyle başlar ve hayat boyu insanlarla dostluk, iş ve aşk ilişkisi kurarak yaşam yolunu yürürüz.

Her kurduğumuz bağ ve bağlantının bizim büyümemizde, tekamülümüzde istisnasız bu ilk 3 yaş deneyimimiz vardır. Burada bakıcılarımızın bizimle kurdukları veya kurmadıkları bağların ve bunların çocuk bedeninde yarattığı travmanın her bir zerresi yetişkinlik ilişkilerimizde yeniden, yeniden ve yeniden hayat bulur. Bağ kurmada çözemediğimiz her konuyu, zihnimiz yetişkinlik döneminde her türlü ama özellikle aşk ilişkilerimizde çözülmesini sağlamak için karşımıza çıkarır ama mesele bu kadar basit değil.

Dünyanın bugün yaşamak zorunda kaldığı bu deneyimin, insan psikolojisi üzerinde sonuçları oldu ve olmaya da devam ediyor. Yalnızlık sendromları, depresyon, ağır uykusuzluk hâlleri neler neler... O yüzden yalnızlarımıza, hastalarımıza, çocuklarımıza ve yaşlılarımıza sahip çıkalım. El verelim.

Şu anda Kanada’da bu konuda uzman bir kuruluşun eğitimlerine katılıyorum ve iki ay sonra bağ ve bağlantı kurma ile ilgili yeni bir eğitim programının duyurusunu yapıyor olacağım. Bu duyurulardan haberdar olmak için beni instagramdan @nesemerdinler ve Facebook üzerinden takip edebilirsiniz.

Pandemi ile büyük bir ölçüde değişti ve değişmekte hayatlarımız. Değişime direnmek eskisi gibi pek de mümkün değil. Geleceğe dair neler söylemek istersin?

Yaşam yolu, insan varoluşunun sürekli bir üst versiyonuna yürümesi için gerekli deneyimleri barındırır. Hiç bir zorluk kalıcı olmadığı gibi, hiçbir mutluluk da sonsuza kadar kalıcı değildir. Yaşamı ve zihni yönetebilen insan ile yönetmeye uyanmamış insan arasındaki en büyük fark, bu değişimleri getiren deneyimlerle birleşerek ve onu içine, kalbine alarak sevgi ve sabırla karşılayabilmekte yatar. Her şey bizim için oluyor, bize olmuyor. Bir kere bunu idrak ettik mi, kendinin en üst ihtimaline atılmış bir adım daha gerçekleşmiştir ve dünya gerçekliğinde cenneti yaşarsın. RÜYADA UYANIK KALIRSIN.

Son olarak zamanı veya imkânı olmayanlar için burada ufak rahatlatıcı bir metot paylaşabilir misin?

Elbette. Eğer, zihnimiz çok faalse, stres düzeyimiz yüksek ve yaşamımız kötümser bir algı düzeyinden yürümeye başlamışsa, öncelikle nefes kullanmayı öğrenelim. Vücudun savaş ya da kaç tepkisini anlık olarak rahatlatmaya yarayan üç teknik var:

· Etrafınızdaki 5 objenin ismini sesli olarak söyleyin. Zihin dünyanızda geçmiş ya da gelecektesiniz, buraya gelin, bu yöntem bunu sağlar.

· Etrafınızdaki 5 objenin rengini sesli olarak söyleyin. Zihin dünyanızda geçmiş ya da gelecektesiniz, buraya gelin, bu yöntem bunu sağlar.

· 4-7-8 nefes tekniğini kullanın: 4 birim nefes al, 7 birim tut, 8 birim üfleyerek ve karın iyice boşalarak ver. Bu teknik, parasempatik sinir sistemini, yani sakinleştirici sistemimizi devreye sokar ve son derece rahatlatıcıdır. Youtube üzerinde videolar var. Onlarla uygulayabilirsiniz.

Teşekkürler sevgili Neşe...


6 Mayıs 2021 Perşembe

 Bir kitap okuyarak hayatı değişenlerden misiniz?


Maalesef diye cevaplayarak yazıma başlıyorum. Hiç bir zaman bir kitap okuyarak sihirli bir değnek değmişçesine hayatı değişen insanlardan olmadım. Bunu anlatan insanlara gıpta ettiğim doğrudur, benim için geçerli olanı “Neden daha önce karşılaşmadık?” dediğim kitaplarım var başucumda. Bunlardan biri Jenn Granneman tarafından kaleme alınan “İçedönüklerin Gizli Yaşamı”.

Bu kitaba keşke 20’li yaşlarımda rastlasaymışım, aktivitelerimi ona göre planlar, kendimi çok daha iyi tanır ve akabinde daha az yargılardım. Misâl siz de bikaç gün arka arkaya etkinliğe gidince enerjiniz düşüyor mu? Daha kalabalık, daha yüzeysel sosyal aktiviteler yerine daha derin ve daha yakın bikaç insanın katıldığı etkinlikleri mi tercih edersiniz? Kötü haber (şaka!) içedönüksünüz. İyi haber, dünyanın kalan %30-%50’sinin sizin (bizim) gibi olduğu sanılıyor.

Üstelik bu bir nörolojik gerçek; beynin ödül merkezi olan dopaminin, dışadönüklerde dış uyaranlar karşısında daha fazla tepki verdiği tespit edilmiş. Olası ödüller (buna sosyal ödüller dahil- misâl popüler olmak) karşısında bir dışadönük kadar enerji ve dolayısıyla motivasyonla dolmuyor içedönük. Bu yüzden dışadönükler- içedönüğün aksine- bitkin düşmeden yabancılarla şevkle konuşabiliyorlar.

Kitabı okurken sıklıkla başımla onaylarken buluyorum kendimi;

- En iyi tek başınayken düşünebiliyorsunuz.

- İyi bir dinleyicisiniz.

- Fazla derin ve gözlemci olduğunuz söylendi.

- Düşünceleriniz söylemekten ziyade yazmakta iyisiniz.

- İnsanlarla bir arada olmak ve tek başınıza kalmak arasında gidip geliyorsunuz.

- .........

İçedönüklük elbette bir tuhaflık değil, ancak yıllarca bu kavramı bilmediğimden kendimi bazı sosyal ortamlarda pek bir eğreti pek bir çaresiz hissettim. Şimdi biliyorum aynen içten yanmalı bir motor gibi, ben bir içedönüğüm :)

JUNG

Bu tabirleri bulan ve literatüre kazandıran değerli psikolog Carl Gustav Jung’u burada anmadan geçmek olmaz. Jung’a göre insanın iki dünyası var; nesnel dünya (kişinin çevresindeki diğer insanlar, eşyalar vbg ) ve kişinin öznel dünyası dediğimiz iç dünyası (düşünceler, kavramlar vbg...). Dışadönük kişi enerjisini ve algılarını çevresine yöneltirken içedönüklüklerde enerji iç süreçlere yoğunlaşır.

Bu iki tutum, bilinç düzeyinde ve aynı zaman içinde birlikte bulunamazlar. Sürekli olarak biri diğerinin yerine geçer. Ancak, bu tutumlardan yalnızca biri yaşamı boyunca kişiye egemendir. Bu bir skaladır, Jung’a göre %100 dışadönük veya %100 içedönük bir kişi yok şu dünyada, aksi taktirde sonunun akıl hastanesinde olması kaçınılmazdı.

Önemli olan, siz hayatta genel olarak hangi tutumu daha çok göstermektesiniz?


YANLIŞ YARGILAR

İçedönüklük toplumda utangaç olmadan, asosyal olmaya veya içe kapanıklığa dair bir çok farklı kavramla özedeşleştirilmekte. Maalesef! İçe dönüklük bunlardan hiçbiri değil. Evet, bir insan hem utangaç hem içedönük olabilir veya zamanla bu iki kavram birbirini beslemiş dahi olabilir ancak bu her utangacın bir içedönük olduğunu göstermez.

Utangaç biri, insanlarla sohbet etmek zorunda kalacağı için bir yemek davetinden kaçınabilir, oysa bir içedönük evde sakin bir şekilde TV izleyerek vakit geçirmek istediği için davete katılmamayı tercih eder.

MESLEKLER VE ÜNLÜLER

İçedönüklük hakkında başka bir yargı, madem bunları fazla kalabalık ortamlar ve uyaranlar yorabiliyor; bu kişilerin yazarlık, kütüphane görevlisi gibi daha izole işler yapması gerektiği yönünde. Ancak yanılıyorlar, içedönüklerin büyük bir çoğunluğu anlamlı bir iş yapıp insanlığa dokunmak istiyor. İçlerinde birçok eğitmen, hemşire, çağrı merkezi temsilcisi var.

Gelgelelim ünlülere; kimler yok ki içlerinde: Barack Obama, Lady Gaga, Meryl Streep, Frederic Chopin, Gwyneth Paltrow, Elton John, Audrey Hepburn, Steven Spielberg, Brene Brown, Mark Zuckerberg ve daha niceleri...Henüz izlemediyseniz, kendisi de bir içedönük olan ve izlenme rekoru kıran Susan Cain’in meşhur “İçedönüklerin Gücü” konuşmasına bakmanızı hararetle tavsiye ederim (TED Konuşmaları).

SON SÖZ

Tabi, kitapta burada detayına giremeyeceğim bir sürü alt başlık var; içedönüklüğün türlerinden tutun iş ve flört yaşamında taktiklere değin. Üstelik psikolojik ve sosyal araştırmalarla desteklenmiş ve hattâ birçok içedönüğün görüşleri eşliğinde. Böylelikle yalnız hissetmediğiniz kadar, dünyanın pek çok köşesinden içedönüklerin, aynı olaya dair size bazen ilham veren bazen beyninizde ampuller yanmasına neden olan fikirlerine rastlayabiliyorsunuz.

Okumaya değer, özellikle bir içedönükseniz veya yakın çevrenizde bir içedönük varsa...


İtiraf Ediyorum; Ben Bir İçedönüğüm

 Bir kitap okuyarak hayatı değişenlerden misiniz?


Maalesef diye cevaplayarak yazıma başlıyorum. Hiç bir zaman bir kitap okuyarak sihirli bir değnek değmişçesine hayatı değişen insanlardan olmadım. Bunu anlatan insanlara gıpta ettiğim doğrudur, benim için geçerli olanı “Neden daha önce karşılaşmadık?” dediğim kitaplarım var başucumda. Bunlardan biri Jenn Granneman tarafından kaleme alınan “İçedönüklerin Gizli Yaşamı”.

Bu kitaba keşke 20’li yaşlarımda rastlasaymışım, aktivitelerimi ona göre planlar, kendimi çok daha iyi tanır ve akabinde daha az yargılardım. Misâl siz de bikaç gün arka arkaya etkinliğe gidince enerjiniz düşüyor mu? Daha kalabalık, daha yüzeysel sosyal aktiviteler yerine daha derin ve daha yakın bikaç insanın katıldığı etkinlikleri mi tercih edersiniz? Kötü haber (şaka!) içedönüksünüz. İyi haber, dünyanın kalan %30-%50’sinin sizin (bizim) gibi olduğu sanılıyor.

Üstelik bu bir nörolojik gerçek; beynin ödül merkezi olan dopaminin, dışadönüklerde dış uyaranlar karşısında daha fazla tepki verdiği tespit edilmiş. Olası ödüller (buna sosyal ödüller dahil- misâl popüler olmak) karşısında bir dışadönük kadar enerji ve dolayısıyla motivasyonla dolmuyor içedönük. Bu yüzden dışadönükler- içedönüğün aksine- bitkin düşmeden yabancılarla şevkle konuşabiliyorlar.

Kitabı okurken sıklıkla başımla onaylarken buluyorum kendimi;

- En iyi tek başınayken düşünebiliyorsunuz.

- İyi bir dinleyicisiniz.

- Fazla derin ve gözlemci olduğunuz söylendi.

- Düşünceleriniz söylemekten ziyade yazmakta iyisiniz.

- İnsanlarla bir arada olmak ve tek başınıza kalmak arasında gidip geliyorsunuz.

- .........

İçedönüklük elbette bir tuhaflık değil, ancak yıllarca bu kavramı bilmediğimden kendimi bazı sosyal ortamlarda pek bir eğreti pek bir çaresiz hissettim. Şimdi biliyorum aynen içten yanmalı bir motor gibi, ben bir içedönüğüm :)

JUNG

Bu tabirleri bulan ve literatüre kazandıran değerli psikolog Carl Gustav Jung’u burada anmadan geçmek olmaz. Jung’a göre insanın iki dünyası var; nesnel dünya (kişinin çevresindeki diğer insanlar, eşyalar vbg ) ve kişinin öznel dünyası dediğimiz iç dünyası (düşünceler, kavramlar vbg...). Dışadönük kişi enerjisini ve algılarını çevresine yöneltirken içedönüklüklerde enerji iç süreçlere yoğunlaşır.

Bu iki tutum, bilinç düzeyinde ve aynı zaman içinde birlikte bulunamazlar. Sürekli olarak biri diğerinin yerine geçer. Ancak, bu tutumlardan yalnızca biri yaşamı boyunca kişiye egemendir. Bu bir skaladır, Jung’a göre %100 dışadönük veya %100 içedönük bir kişi yok şu dünyada, aksi taktirde sonunun akıl hastanesinde olması kaçınılmazdı.

Önemli olan, siz hayatta genel olarak hangi tutumu daha çok göstermektesiniz?


YANLIŞ YARGILAR

İçedönüklük toplumda utangaç olmadan, asosyal olmaya veya içe kapanıklığa dair bir çok farklı kavramla özedeşleştirilmekte. Maalesef! İçe dönüklük bunlardan hiçbiri değil. Evet, bir insan hem utangaç hem içedönük olabilir veya zamanla bu iki kavram birbirini beslemiş dahi olabilir ancak bu her utangacın bir içedönük olduğunu göstermez.

Utangaç biri, insanlarla sohbet etmek zorunda kalacağı için bir yemek davetinden kaçınabilir, oysa bir içedönük evde sakin bir şekilde TV izleyerek vakit geçirmek istediği için davete katılmamayı tercih eder.

MESLEKLER VE ÜNLÜLER

İçedönüklük hakkında başka bir yargı, madem bunları fazla kalabalık ortamlar ve uyaranlar yorabiliyor; bu kişilerin yazarlık, kütüphane görevlisi gibi daha izole işler yapması gerektiği yönünde. Ancak yanılıyorlar, içedönüklerin büyük bir çoğunluğu anlamlı bir iş yapıp insanlığa dokunmak istiyor. İçlerinde birçok eğitmen, hemşire, çağrı merkezi temsilcisi var.

Gelgelelim ünlülere; kimler yok ki içlerinde: Barack Obama, Lady Gaga, Meryl Streep, Frederic Chopin, Gwyneth Paltrow, Elton John, Audrey Hepburn, Steven Spielberg, Brene Brown, Mark Zuckerberg ve daha niceleri...Henüz izlemediyseniz, kendisi de bir içedönük olan ve izlenme rekoru kıran Susan Cain’in meşhur “İçedönüklerin Gücü” konuşmasına bakmanızı hararetle tavsiye ederim (TED Konuşmaları).

SON SÖZ

Tabi, kitapta burada detayına giremeyeceğim bir sürü alt başlık var; içedönüklüğün türlerinden tutun iş ve flört yaşamında taktiklere değin. Üstelik psikolojik ve sosyal araştırmalarla desteklenmiş ve hattâ birçok içedönüğün görüşleri eşliğinde. Böylelikle yalnız hissetmediğiniz kadar, dünyanın pek çok köşesinden içedönüklerin, aynı olaya dair size bazen ilham veren bazen beyninizde ampuller yanmasına neden olan fikirlerine rastlayabiliyorsunuz.

Okumaya değer, özellikle bir içedönükseniz veya yakın çevrenizde bir içedönük varsa...


1 Nisan 2021 Perşembe

Arzu ile yolumuz 2005 senesinde yoga dersinde kesişti.

O zamanlar sanırım 22 yaşlarında çiçeği burnunda bir gençti. Bizlere yogayı tanıtıyor ve öğretiyordu. Bende bıraktığı ilk izlenim, öğrettiklerini yaşamaya geçirmeye olan hevesiydi. Birçok insan kişisel gelişimi (veya kişisel dönüşüm artık ne derseniz adına) meslek edinmişken, öğrettikleri ve yaşadıkları arasında dev bir mesafe bulunurken, Arzu’da hissettiğim asıl derdinin kendisi olması ve bıkmadan usanmadan sürekli bir şekilde kendi üzerinde çalışması. O kendisi ile uğraşıyor, kendine şifa arıyorken birçok insana çeşitli yollarla (koçluk, yazarlık, canlı yayınlar, sağlıklı yemekler, eğitimler) iyi gelmeye başladı.

Hiç unutmam, yine yollarımızın kesiştiği Sessizlik İnzivası’nda- adı üzerinde sessiz kalmamız beklenirken- gruplar halinde insanların doğaya çıkma bahanesiyle, kuralı bozup fısıldaştıklarına şahit olduğumda epey şaşırmıştım. O günlerde birkaç kişinin sessizliğini bozmadığını hayretler içerisinde gözlemlemiştim; kimseleri tanımayan bendeniz ile insanları tanısa bile bunun sessizliğini bozmasına fırsat vermeyen, çalışmaları son derece ciddiyetle takip eden sevgili Arzu.

Arzu, biteviye üretiyor, iyi gelmeye devam ediyor. Yakın çevresi başta olmak üzere birçok kişiye öncülük ediyor, yoga örneğinde olduğu üzere; insana şifa getirecek her türlü uygulama için gerekirse kaynağına kadar gidiyor, bulup buluşturuyor, bizzat deniyor ve uyguluyor. On parmağında on marifet olan bu güzel insanı ve kitabını yakından tanımaya ne dersiniz?

S: Sevgili Arzu öncelikle hoşgeldin. Kitabının çıkış noktası ne oldu? “Artık doldum taştım, hemen paylaşmalıyım” hissiyatı mı, “başkalarına ve özellikle yeni gelen nesillere deva olayım” isteği mi? Sadece zamanı mı gelmişti?

C: Hoşbulduk Şeyda’cım. Öncelikle, çok teşekkür ederim bu yazında bana yer verdiğin için. Aslında ben bu kitabı çok daha sonra yazmayı düşünüyordum. Ancak 2015 yılında ani bir kararla işimi bırakıp İstanbul’dan Bodrum’a taşınınca ‘vaktidir’ dedim ve yazmaya başladım. O zaman çok kızgın olduğum bir durum söz konusuydu. Aklımda sürekli dönüp duran soru işaretleri ve geçmişle hesaplaşmalar vardı. Bir gün sıcak suyun altında, aklım başıma geldi ve dedim ki ‘Kızım ya geçmişte böyle sürüneceksin, ya da yeniyi, geleceği yaratacaksın, bir yerden başlamak zorundasın!’ Duştan çıkıp kitabın başına oturdum. Ne zaman tamamlanacağını bilmiyordum. Ama ilham peşimi bırakmadı ve durmaksızın yazdım. Bir buçuk sene içinde kitap kendini tamamladı.

İNSAN İNSANIN İLACI

S: Zehirli Masallar” adı nasıl ortaya çıktı?  Toplumların ve ailelerin bizlere anlattığı en büyük zehirli masal ne? 

C: ‘Zehirli Masallar’ ismi uzun istişareler sonucu ortaya çıktı. Bir anda ‘Budur!’ dedirtti. Çünkü bize anlatılan gerçeklik çok kısıtlayıcı. Sadece kısıtlayıcı da değil, zehirli. Sağlığa değil, adeta hastalığa götüren bir kozmoloji. Bu kısıtlayıcı gerçeklik yüzünden çoğumuz depresyondan panik atağa, anksiyeteden uyku bozukluklarına kadar uzanan bir yelpazede hem fiziksel hem psikolojik sorunlar yaşıyoruz. Ruhumuzu yitiriyor, sevgiden uzaklaşıyor, robotlaşıyoruz. İnandırıldığımız bir ‘mutluluk’ masalı var. Sanırım en zehirlisi bu. Toplumun önümüze koyduğu ‘yapılacaklar listesi’ni tamamladığımızda mutlu olacağımızı zannediyoruz. Ne okullar bitiriyor, ne prestijli işlerde çalışıyoruz, dışarıdan gıpta ile bakılan hayatlar kuruyoruz ama en nihayetinde hepimiz mutsuzuz. Mutluluğu sürekli erteleyerek yaşlanıyoruz. Sonuç ise ortada: anksiyete ve depresyon…

S: Kitap yazmak içinde son derece zıtlıkları barındıran bir uğraş bence. Bir yandan kitabın yazım aşaması ki oldukça asosyal bir yaşam tarzını getiriyor beraberinde ister istemez. Diğer yandan basım aşaması ile beraber; görücülerin önüne çıkan gelinlik kız misali kendini bütün dünyaya görünür kılma. Kitap basıldıktan sonra, “Ben buyum, düşüncelerim bu, bunları kurguladım...” diye bir sürü insanın-tabiri caizse tanıdığın tanımadığın” önüne çıkıp bir nevi kendini çıplak bırakıyorsun. Hayatından kesitler sunduğun kitabında sen bunu bir adım daha öteye götürüp, son derece samimi ve son derece sahici bir eser ortaya çıkarmışsın. Kitabı yazarken neler hissettin? Kendine hiç sansür uyguladın mı, “yahu ben neler yazıyorum, bu kadar da kendimi savunmasız yapmam doğru mu” gibisinden gelgitler yaşadın mı içinde?

C: Ben savunmasızlığın güçlü bir birlik duygusu getirdiğine inanıyorum. İkinci kitap da bir o kadar savunmasız geliyor. Çoğumuz kendi köşelerimizde daha bir yalnızlaşarak kanıyoruz. Yaralarımızı saklıyor, güçlü görünmeye çalışıyoruz. Sosyal medyada hayatımızı dört dörtlük gibi göstersek de hepimiz kendi cephemizde acı bir savaş veriyoruz. Ortak insan paydası bu. Zehirli Masallar sayesinde o kadar büyük bir aileye sahip oldum ki, sana anlatamam. ‘Ben de!’ dedi pek çok kişi. Ve hep birlikte karanlıklarımızdan kurtulmanın yollarını aradık, aramaya devam ediyoruz. İnsan insanın ilacı.

S: Kitabının ana eksenlerinden biri empati ve empatlık. Sanırım empatlık da aynen içedönüklük gibi toplumda hayli eksik ve yanlış biliniyor. Bilinen en genel yanlış kanılar neler? Kısaca empati nedir ve empat kime denir?

C: Empati tanıdık olsa da, empatlık aslında fazla bilinen bir kavram değil. Empati, karşındakiyle duygu bağı kurabilmek anlamına geliyor. Bir ‘empat’ olarak doğmuş olmak ise biraz farklı. Annem beni eskiden ‘Arzu, çok fazla hissediyorsun’ diye itham ederdi. Hep çok hissettim ben. Mutluluklarım büyüktü. Mutsuzluklarım büyüktü. O kadar çok hissettim ki ortaokulda ve lisede dosyalar dolusu şiir yazdım. O günlerde kimse bana ‘empat’ olmaktan bahsetmedi. Biz, beni duygusal ve iyileştirilmesi gereken bir bozuk araba zannederdik. Meğer ben bir empatmışım…

Başkalarının duygu ve düşüncelerini hissedebilenlere ‘empat’ deniyor. Empatlar, çevresindekilerin acılarını, endişelerini, streslerini, neşelerini, enerji seviyelerini, ihtiyaçlarını, akıllarından ve kalplerinden geçen pek çok şeyi hissedebiliyorlar. Bu yüzden genellikle farkında bile olmadan başkalarının mutluluklarını kendi mutlulukları, huzursuzluklarını kendi huzursuzlukları, öfkelerini kendi öfkeleri, neşelerini kendi neşeleri zannediyorlar. Diğer insanlara göre daha maruz oldukları için stres eşikleri düşük. İnsanları, hayvanları, doğayı seviyor, güçlü bağlar kurmaya ihtiyaç duyuyorlar.


S: Ben de senin gibi yüksek derecede empatım. Ablam yine başkaları için tüm gün koşuşturup ertesi sabah hasta kalktığımda bana şunları söylemişti: “Herşeye kendini atmanı istemiyorum, önce sor bakalım kendine, istiyor musun? İhtiyacın var mı? Yorgun musun?” Bizim gibilere ve empatik çocuğu olan ebeveynlere neler tavsiye etmek istersin?

C: Ablan çok doğru söylemiş. Empatlar genellikle dünyanın acısını kendi acıları gibi içlerinde hissettikleri için kendilerini feda etmeye çok yatkınlar. Onların en çok öz şefkate ihtiyaçları var. Kendimize özen ve ilgi göstermek zorundayız. İstemediğimiz şeyleri yapmadığımızda kötü ya da bencil bir insan olduğumuz düşüncesini bırakmalıyız. Kendi sınırlarımızı ve durmamız gereken yeri iyi belirlemeliyiz. Aksi halde herkese koşma isteği yüzünden hastalanmamız ve güçten düşmemiz an meselesi.

S: Bizlere bir kitap hediye ettin. Kitabın sana hediyesi, katkısı ne oldu? Kitabı gerek kurgularken gerek yaşama geçirirken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

C: Kitap beni geniş kitlelerle buluşturdu. Yeni bir ailem olduğunu hissediyorum. Kitabı yazarken geçmişten özgürleştiğimi hissettim. İnsanı hep sevdim, kitap çıktıktan sonra daha da çok sevdim. Birlikte güzeliz. Hepimiz kendi hızımızla iyileşme yolculuğunda ve tüm savunmasızlığımızla…

HAYAT SEN BAKMAZKEN SOYUNUYOR

S: Bana göre pandeminin ortasında Brezilya’ya gittin bir şamanla çalışmaya. Böyle bir karar alıp taa oralara gitmen çok cesur bir hareketti. Bir arkadaşıma bahsettim, “Tabi ya, sizin tuzunuz kuru,” dedi. “Faturasını ödeyemeyen insanlar var, sizin için bunlarla uğraşmak kolay.” Bu ve benzeri tutumlar için neler söylemek istersin?

C: Pandeminin ortasında kalkıp Brezilya’ya gitmek benden çok Ruh’un kararıydı. Korkmadım desem yalan olur. Çok korktum ama emir içerden geldi. Bunun yanı sıra 18 senede Tanrı yolunda nakit konusunda çok mucizeler yaşadım. Benim de para kapılarım kapalıydı. Yıllarca uluslararası bir vakıfta, asgari ücretle gönüllü olarak çalıştım. Bu karmik döngüyü aşmak da aynı ilişki döngüsünü açmak kadar zorlu oldu. Maddi anlamda zorlandığım, önümü göremediğim zamanlar oldu. Bu döngüyü kırmak için de yumruğu masaya vurdum. Kuantum öğretisinden ve inançları yıkma çalışmalarından faydalandım. Hayat, sen bakmazken soyunuyor. Dünya malı dünyanın. Konu maneviyat olduğunda devreye başka güçler giriyor.

S: Bir rüya üzerine kariyerine tamamen farklı bir yön verdiğini, başka bir rüya ile kime gittiğini bile bilmeden Hindistan yollarına düştüğünü biliyorum. Senin için rüyaların anlamı ve hayatındaki rolü nedir?

C: Benim bu rüyalarım haberci rüyalardı. Uçurumlardan atlamamı, korkularımla yüzleşmemi isteyen cinsten. Hayat üzerime yapışan kimliklerden kurtulmak adına çeşitli yollarla bana haber gönderdi, bunlardan biri de rüyalar oldu. Çok rüya görmem. Gördüğüm zaman da olacakları görüyorum. Tabii ilk rüyaya güvenip hemen karar vermiyorum. Onun için birkaç rüya daha istiyorum yaratıcıdan. Teyit geldiği zaman harekete geçiyorum.

S: Can-ı gönülden teşekküler...

Toplumun önünde giden bir isim; Arzu Özev ve kitabı Zehirli Masallar

Arzu ile yolumuz 2005 senesinde yoga dersinde kesişti.

O zamanlar sanırım 22 yaşlarında çiçeği burnunda bir gençti. Bizlere yogayı tanıtıyor ve öğretiyordu. Bende bıraktığı ilk izlenim, öğrettiklerini yaşamaya geçirmeye olan hevesiydi. Birçok insan kişisel gelişimi (veya kişisel dönüşüm artık ne derseniz adına) meslek edinmişken, öğrettikleri ve yaşadıkları arasında dev bir mesafe bulunurken, Arzu’da hissettiğim asıl derdinin kendisi olması ve bıkmadan usanmadan sürekli bir şekilde kendi üzerinde çalışması. O kendisi ile uğraşıyor, kendine şifa arıyorken birçok insana çeşitli yollarla (koçluk, yazarlık, canlı yayınlar, sağlıklı yemekler, eğitimler) iyi gelmeye başladı.

Hiç unutmam, yine yollarımızın kesiştiği Sessizlik İnzivası’nda- adı üzerinde sessiz kalmamız beklenirken- gruplar halinde insanların doğaya çıkma bahanesiyle, kuralı bozup fısıldaştıklarına şahit olduğumda epey şaşırmıştım. O günlerde birkaç kişinin sessizliğini bozmadığını hayretler içerisinde gözlemlemiştim; kimseleri tanımayan bendeniz ile insanları tanısa bile bunun sessizliğini bozmasına fırsat vermeyen, çalışmaları son derece ciddiyetle takip eden sevgili Arzu.

Arzu, biteviye üretiyor, iyi gelmeye devam ediyor. Yakın çevresi başta olmak üzere birçok kişiye öncülük ediyor, yoga örneğinde olduğu üzere; insana şifa getirecek her türlü uygulama için gerekirse kaynağına kadar gidiyor, bulup buluşturuyor, bizzat deniyor ve uyguluyor. On parmağında on marifet olan bu güzel insanı ve kitabını yakından tanımaya ne dersiniz?

S: Sevgili Arzu öncelikle hoşgeldin. Kitabının çıkış noktası ne oldu? “Artık doldum taştım, hemen paylaşmalıyım” hissiyatı mı, “başkalarına ve özellikle yeni gelen nesillere deva olayım” isteği mi? Sadece zamanı mı gelmişti?

C: Hoşbulduk Şeyda’cım. Öncelikle, çok teşekkür ederim bu yazında bana yer verdiğin için. Aslında ben bu kitabı çok daha sonra yazmayı düşünüyordum. Ancak 2015 yılında ani bir kararla işimi bırakıp İstanbul’dan Bodrum’a taşınınca ‘vaktidir’ dedim ve yazmaya başladım. O zaman çok kızgın olduğum bir durum söz konusuydu. Aklımda sürekli dönüp duran soru işaretleri ve geçmişle hesaplaşmalar vardı. Bir gün sıcak suyun altında, aklım başıma geldi ve dedim ki ‘Kızım ya geçmişte böyle sürüneceksin, ya da yeniyi, geleceği yaratacaksın, bir yerden başlamak zorundasın!’ Duştan çıkıp kitabın başına oturdum. Ne zaman tamamlanacağını bilmiyordum. Ama ilham peşimi bırakmadı ve durmaksızın yazdım. Bir buçuk sene içinde kitap kendini tamamladı.

İNSAN İNSANIN İLACI

S: Zehirli Masallar” adı nasıl ortaya çıktı?  Toplumların ve ailelerin bizlere anlattığı en büyük zehirli masal ne? 

C: ‘Zehirli Masallar’ ismi uzun istişareler sonucu ortaya çıktı. Bir anda ‘Budur!’ dedirtti. Çünkü bize anlatılan gerçeklik çok kısıtlayıcı. Sadece kısıtlayıcı da değil, zehirli. Sağlığa değil, adeta hastalığa götüren bir kozmoloji. Bu kısıtlayıcı gerçeklik yüzünden çoğumuz depresyondan panik atağa, anksiyeteden uyku bozukluklarına kadar uzanan bir yelpazede hem fiziksel hem psikolojik sorunlar yaşıyoruz. Ruhumuzu yitiriyor, sevgiden uzaklaşıyor, robotlaşıyoruz. İnandırıldığımız bir ‘mutluluk’ masalı var. Sanırım en zehirlisi bu. Toplumun önümüze koyduğu ‘yapılacaklar listesi’ni tamamladığımızda mutlu olacağımızı zannediyoruz. Ne okullar bitiriyor, ne prestijli işlerde çalışıyoruz, dışarıdan gıpta ile bakılan hayatlar kuruyoruz ama en nihayetinde hepimiz mutsuzuz. Mutluluğu sürekli erteleyerek yaşlanıyoruz. Sonuç ise ortada: anksiyete ve depresyon…

S: Kitap yazmak içinde son derece zıtlıkları barındıran bir uğraş bence. Bir yandan kitabın yazım aşaması ki oldukça asosyal bir yaşam tarzını getiriyor beraberinde ister istemez. Diğer yandan basım aşaması ile beraber; görücülerin önüne çıkan gelinlik kız misali kendini bütün dünyaya görünür kılma. Kitap basıldıktan sonra, “Ben buyum, düşüncelerim bu, bunları kurguladım...” diye bir sürü insanın-tabiri caizse tanıdığın tanımadığın” önüne çıkıp bir nevi kendini çıplak bırakıyorsun. Hayatından kesitler sunduğun kitabında sen bunu bir adım daha öteye götürüp, son derece samimi ve son derece sahici bir eser ortaya çıkarmışsın. Kitabı yazarken neler hissettin? Kendine hiç sansür uyguladın mı, “yahu ben neler yazıyorum, bu kadar da kendimi savunmasız yapmam doğru mu” gibisinden gelgitler yaşadın mı içinde?

C: Ben savunmasızlığın güçlü bir birlik duygusu getirdiğine inanıyorum. İkinci kitap da bir o kadar savunmasız geliyor. Çoğumuz kendi köşelerimizde daha bir yalnızlaşarak kanıyoruz. Yaralarımızı saklıyor, güçlü görünmeye çalışıyoruz. Sosyal medyada hayatımızı dört dörtlük gibi göstersek de hepimiz kendi cephemizde acı bir savaş veriyoruz. Ortak insan paydası bu. Zehirli Masallar sayesinde o kadar büyük bir aileye sahip oldum ki, sana anlatamam. ‘Ben de!’ dedi pek çok kişi. Ve hep birlikte karanlıklarımızdan kurtulmanın yollarını aradık, aramaya devam ediyoruz. İnsan insanın ilacı.

S: Kitabının ana eksenlerinden biri empati ve empatlık. Sanırım empatlık da aynen içedönüklük gibi toplumda hayli eksik ve yanlış biliniyor. Bilinen en genel yanlış kanılar neler? Kısaca empati nedir ve empat kime denir?

C: Empati tanıdık olsa da, empatlık aslında fazla bilinen bir kavram değil. Empati, karşındakiyle duygu bağı kurabilmek anlamına geliyor. Bir ‘empat’ olarak doğmuş olmak ise biraz farklı. Annem beni eskiden ‘Arzu, çok fazla hissediyorsun’ diye itham ederdi. Hep çok hissettim ben. Mutluluklarım büyüktü. Mutsuzluklarım büyüktü. O kadar çok hissettim ki ortaokulda ve lisede dosyalar dolusu şiir yazdım. O günlerde kimse bana ‘empat’ olmaktan bahsetmedi. Biz, beni duygusal ve iyileştirilmesi gereken bir bozuk araba zannederdik. Meğer ben bir empatmışım…

Başkalarının duygu ve düşüncelerini hissedebilenlere ‘empat’ deniyor. Empatlar, çevresindekilerin acılarını, endişelerini, streslerini, neşelerini, enerji seviyelerini, ihtiyaçlarını, akıllarından ve kalplerinden geçen pek çok şeyi hissedebiliyorlar. Bu yüzden genellikle farkında bile olmadan başkalarının mutluluklarını kendi mutlulukları, huzursuzluklarını kendi huzursuzlukları, öfkelerini kendi öfkeleri, neşelerini kendi neşeleri zannediyorlar. Diğer insanlara göre daha maruz oldukları için stres eşikleri düşük. İnsanları, hayvanları, doğayı seviyor, güçlü bağlar kurmaya ihtiyaç duyuyorlar.


S: Ben de senin gibi yüksek derecede empatım. Ablam yine başkaları için tüm gün koşuşturup ertesi sabah hasta kalktığımda bana şunları söylemişti: “Herşeye kendini atmanı istemiyorum, önce sor bakalım kendine, istiyor musun? İhtiyacın var mı? Yorgun musun?” Bizim gibilere ve empatik çocuğu olan ebeveynlere neler tavsiye etmek istersin?

C: Ablan çok doğru söylemiş. Empatlar genellikle dünyanın acısını kendi acıları gibi içlerinde hissettikleri için kendilerini feda etmeye çok yatkınlar. Onların en çok öz şefkate ihtiyaçları var. Kendimize özen ve ilgi göstermek zorundayız. İstemediğimiz şeyleri yapmadığımızda kötü ya da bencil bir insan olduğumuz düşüncesini bırakmalıyız. Kendi sınırlarımızı ve durmamız gereken yeri iyi belirlemeliyiz. Aksi halde herkese koşma isteği yüzünden hastalanmamız ve güçten düşmemiz an meselesi.

S: Bizlere bir kitap hediye ettin. Kitabın sana hediyesi, katkısı ne oldu? Kitabı gerek kurgularken gerek yaşama geçirirken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

C: Kitap beni geniş kitlelerle buluşturdu. Yeni bir ailem olduğunu hissediyorum. Kitabı yazarken geçmişten özgürleştiğimi hissettim. İnsanı hep sevdim, kitap çıktıktan sonra daha da çok sevdim. Birlikte güzeliz. Hepimiz kendi hızımızla iyileşme yolculuğunda ve tüm savunmasızlığımızla…

HAYAT SEN BAKMAZKEN SOYUNUYOR

S: Bana göre pandeminin ortasında Brezilya’ya gittin bir şamanla çalışmaya. Böyle bir karar alıp taa oralara gitmen çok cesur bir hareketti. Bir arkadaşıma bahsettim, “Tabi ya, sizin tuzunuz kuru,” dedi. “Faturasını ödeyemeyen insanlar var, sizin için bunlarla uğraşmak kolay.” Bu ve benzeri tutumlar için neler söylemek istersin?

C: Pandeminin ortasında kalkıp Brezilya’ya gitmek benden çok Ruh’un kararıydı. Korkmadım desem yalan olur. Çok korktum ama emir içerden geldi. Bunun yanı sıra 18 senede Tanrı yolunda nakit konusunda çok mucizeler yaşadım. Benim de para kapılarım kapalıydı. Yıllarca uluslararası bir vakıfta, asgari ücretle gönüllü olarak çalıştım. Bu karmik döngüyü aşmak da aynı ilişki döngüsünü açmak kadar zorlu oldu. Maddi anlamda zorlandığım, önümü göremediğim zamanlar oldu. Bu döngüyü kırmak için de yumruğu masaya vurdum. Kuantum öğretisinden ve inançları yıkma çalışmalarından faydalandım. Hayat, sen bakmazken soyunuyor. Dünya malı dünyanın. Konu maneviyat olduğunda devreye başka güçler giriyor.

S: Bir rüya üzerine kariyerine tamamen farklı bir yön verdiğini, başka bir rüya ile kime gittiğini bile bilmeden Hindistan yollarına düştüğünü biliyorum. Senin için rüyaların anlamı ve hayatındaki rolü nedir?

C: Benim bu rüyalarım haberci rüyalardı. Uçurumlardan atlamamı, korkularımla yüzleşmemi isteyen cinsten. Hayat üzerime yapışan kimliklerden kurtulmak adına çeşitli yollarla bana haber gönderdi, bunlardan biri de rüyalar oldu. Çok rüya görmem. Gördüğüm zaman da olacakları görüyorum. Tabii ilk rüyaya güvenip hemen karar vermiyorum. Onun için birkaç rüya daha istiyorum yaratıcıdan. Teyit geldiği zaman harekete geçiyorum.

S: Can-ı gönülden teşekküler...

4 Mart 2021 Perşembe

Bazı kavramları ne kadar kullansak dahi tanımını yapmak kolay değildir; aynen şefkat kelimesinde olduğu gibi. 



Şefkat nedir diye soracak olsam alıp elime mikrofonu çıkıp, eminin on kişiyle konuşsam onu da farklı şeyler söyleyecektir. Genel ve hayli derin bir kavram olduğu için...

Fark ettiniz mi bilmem, kişisel gelişim dünyasında zaman zaman bazı kelimeler ön plana çıkar; farkındalık, süreç, mindfulness (bilinçli farkındalık) misâli. Şimdilerde şefkat kelimesi hayli gündemde, bizler de bu kavramı daha iyi tanıyalım diye bu ay; Türkiye'de sadece şefkate & öz şefkate odaklanıp daha şefkatli bir toplum yaratma vizyonuyla çalışan ilk merkezinin kurucusu Sema Demirkan’ı davet ettim söyleşiye. Hem “Şefkat”e farklı bir gözle bakıp bu kavrama ilişkin bakış açımızı derinleştirmek hem de 9 Mart’ta konu hakkında düzenlediği etkinliğe dair bilgi almak adına...

S: Sevgili Sema öncelikle hoşgeldin. Şefkat genelde nasıl algılanıyor, şefkat ve öz şefkat ne demek, bizim için tanımlar mısın?

C: Teşekkür ederim öncelikle, bu nazik davetle şefkatin sesinin ülkemizde güçlenmesine verdiğiniz destek için. Şefkat kavramı aslında sadece bizim ülkemizde değil değişik kültürlerde de en çok annelik ve yumuşaklıkla birlikte anılıyor. Şefkat göstermenin iyi bir şey olduğundan, çocukluğumuzda şefkat alamadığımızdan bahsediyoruz; ama işin aslı şefkat nedir bilmiyoruz. Bilmediğimiz bu yerden başlamak – Zen’ de “başlangıç zihni” dedikleri o yerden- bizim için hayli kritik. Yoksa “şefkat yumuşaklıktır” tanımını bırakmadan işin aslı şefkatte derinleşmek mümkün olmuyor.

Bugün bilim insanları bize şefkatin bir duygu değil, fizyolojik olarak kompleks bir süreç olduğunu göstermiş durumdalar. Şefkat uyandığında bir duygu -örneğin üzüntü- eşlik edebilir de, etmeyebilir de. Şefkat acımak değil. Öz şefkat ise kendimize bakım vermek, kendimizi şımartmak, bencil olmak ve kendimizde kaybolmak değil. Peki bu yanlış anlamalar değilse şefkat nedir? Şefkat, dindirmek için yoğun bir isteğin eşlik ettiği acının derin farkındalığı anlamına geliyor. Yani şefkat acıya verilen bir cevap. Dolayısıyla öz şefkati de kendi acımıza verdiğimiz bilgece bir yanıt olarak tanımlamayı seviyorum. Şefkat yaklaşımı, ortada engellenebilir ya da dindirilebilir bir acı varsa bunların hakkında bir şeyler yapmayı, dindirilemez ve engellenemez acıların varlığında ise onlarla cesaretle kalmayı öğretiyor. Bu başlıkta tutkuyla çalışmamın sebebi de bu son cümle, çünkü hayattaysak hepimiz için farklı şekil, derece ve zamanlamalarda ama hepimiz için acı var, burada. Bunlarla nasıl yaşayacağımız konusunda çok somut beceriler ve derin bir anlayış kazandırıyor şefkat bize.

S: “Şefkat” kelimesini son 15 yılda ve özellikle son günlerde popüler yapan ne oldu? Yine şimdilerde hayli popüler olan Mindfulness (bilinçli farkındalık) kelimesiyle aralarındaki yakın bağ nedir?

C: Aslında mindfulness’tan sonra batıda ikinci dalga şefkat oldu diyebiliriz, kadim öğretilerin pozitif psikoloji ve sinirbilimle daha iyi anlaşılmaya başlanmasıyla beraber. Çağımızın altın insanları olarak gördüğüm bazı bilim insanları var; bunlar Dharma (Buda’ nın öğretisi anlamında kullanıyorum burada) öğrencileri ve kendi hayatlarında muazzam etkisini deneyimledikleri kadim bilgelik pratiklerini, akademik camiaya bilimsel araştırmalar yaparak ve yapılandırılmış standart müfredatlar yaratarak taşıdılar. Bu önce mindfulness için oldu. Hemen ardından da şefkat. Bunlar bir kuşun iki kanadı gibidir zaten, esasında ayrılamazlar. Çok basite indirgeyerek söylersek, mindfulness ile acıyı olduğu gibi – yani abartmadan, yok saymadan, varsaymadan, üzerine hikâyeler yazmadan- görmeyi, şefkatle ise ona bilgece yanıt vermeyi öğreniyoruz.

Son 15 yılda şefkat ve öz şefkate dair tonlarca araştırma yapıldı, ölçekleri oluşturuldu, şefkat terapi ekollerine adapte edildi. Neo-liberal ekonominin tüketicisi çağımız insanının çeşitli uyuşturucularla hissedemez olduğu büyük bir acısı var esasında. Çekirdek aile travma ve erken dönem zorlayıcı yaşantılar bir yana; yalnızlığın, kabileyi kaybetmiş olmanın, gerçekten yaşadığını hissedemiyor olmanın, kendini doğadan ve varoluşun geri kalanından ayrı görmenin acısı var. Bu acıyı hakikaten gören biri için artık yoga, mindfulness, meditasyon, şefkat neden popüler oldu sorusu kendi kendine yanıtlanıyor. Bu öğreti binlerce yıldır insanın acısına konuşuyordu, ancak hep sınırlı bir kitleye ulaşıyordu. İçinde yaşadığımız dönem bu açıdan ilginç. Uğruna binlerce kilometre seyahat etmeden dünyanın en iyi hocalarından dersler alabiliyor, instagram akışımızda Buda’nın öğrencilerine yedi yıl erdem çalışmadan anlatmadığı bilgileri “like” ederek geçiyoruz. Bir yüzeyde kalma ve manâdan kaybetme ile birlikte aynı pakette bu kavramların popüler hale gelmesi var. Bilgelik pratikleriydi bunlar, şimdi stres azaltmak ya da iyi hissetmek için benim kötü pazarlık dediğim bir içsel pazarlıkla da kullanılıyorlar. Doğru anlayış, aslına sadık kalmak elbette mümkün. Özetle iyi mi kötü mü bilmiyorum ama durum sadece böyle.


ACIYI BAL EYLEMEK

S: Bu günlere değin, Batı medeniyeti tüm sistemi, “öz güven”, elde etme, kazanımlar ve dolayısıyla başarılı olmak üzerine kurgulamıştı. Bunun ne gibi artısı ve eksisi oldu? Neler eksikti ve şefkatin yeri neydi?

C: Evet hepimizin istemesek de takipçisi olduğumuz Amerikan rüyası bireylere istedikleri her şeyi olabileceklerini söyledi durdu, bununla ilgili efsaneler yarattı, beceremeyene de “loser” (ezik) dedi. Öz güven onlarca yıl boyunca bu kültürün akvaryumunda herkesin sahip olması gereken en önemli nitelikti. Ana babalara öz güvenli çocuk yetiştirme eğitimleri verildi, bakarsanız bizim ülkemizde de geriden yetişerek aynı şeyleri tekrar ettiğimizi görüyoruz. Sonra gelsin yüksek ergen intiharları, gitsin okul katliamları, büyük acı... Biz daha o kısımlarını yaşamadık filmin ama sadece bireyle uğraşarak çözemeyeceğimiz kültürle alâkalı sistemik sorunlar olduğu çok açık şimdiden.

Öz güven kültürünün sahne arkasında ciddi bir değersizlik transı var. Öz güven bize hep ortalamanın üzerinde olmamız gerektiğini söylüyor, yani içerisine gömülü bir kıyas var. Oysa istatistik ve matematik ile çok net ki hepimiz ortalamanın üzerinde olamayız. İşte yine ilk olarak Amerika’ da başlayan öz şefkat bir akım olarak öz güven kültürünün panzehiri olmayı ve onun yerini almayı hedefledi. Çünkü kendimize müşfik olmamızın sebebi bir başkasından üstün, aşağıda ya da ona eşit olmamız bile değildir. Hissedebilen tüm varlıklar gibi bazen zorlanırız, canımız yanar ve sadece kalbimiz attığı için, sadece kendiliğinden nefes alıp veren bu bedende olduğumuz için canımız yandığında kendimize bir de biz eziyet etmemeyi öğrenebiliriz. Bu kadar, hepsi bu. Bizim topraklarda acıyı bal eylemek demiş erenlerimiz, henüz orada olmasak da acıdan ızdırap pişirmemeyi öğretiyor öz şefkat. Özgüven ve başarı odaklı kültürden, hissedebilen tüm varlıkların kendiliklerinden değerinin bilinmesine geçişin kapısı tam da burası.

S: Sert öz şefkat tabirini ilk kez senden duydum, biraz açalım mı?

C: Bu tabirin İngilizcesini de paylaşmamızın faydalı olacağına inanıyorum. “Fierce” kelimesini sert, azılı, ateşli olarak da çevirebiliriz. Ben şu yumuşaklık algısını kırmak için özellikle serti tercih ettim. Hakikaten de şefkat koşulları doğru okuyan bir zihinle bize gereken cevap sertse onu, yumuşaksa da onu verdiriyor. Şefkatin yumuşatıcı, yatıştırıcı olduğunu ve olan her ne ise onunla sükûnetle kalmamızı sağladığını yadsıyamayız, bu fizyolojik olarak bir gerçeklik. Memeli bakım verme sistemi şefkatle aktive oluyor ve bu saydıklarım gerçekleşiyor. Ancak şefkat bundan ibaret de değil.

Oturup her şeyi kabul mu edeceğiz diye soruyor örneğin insanlar. Hayır hiçbir aklı başında öğreti bunu tembihlemiyor insanlara. Kabul etmeyince bedenimizde ağırlayacağımız zorlayıcı duyguları kabul etmeyi öğrenebiliriz mesela pekâla, ve buradan aldığımız güçle haksızlıklar, zarar, şiddet karşısında net, kararlı, sakin ve şiddetsiz bir “hayır!” diyebiliriz. Sınır çizebilir, kendimizi korumayı öğrenebilir ve böylece güvende hissetmeye doğru yol alabiliriz. Kendimizi her seviyede doğru besinlerle beslemeyi öğrenebiliriz. Hayrımıza olacak şeyler için tembellik etmeyi bırakıp motive olup harekete geçebiliriz. İşte tüm bunlar bu sert dediğimiz şefkatin bize yol göstericilik yaptığı yerler. Taoizm’de ve Çin felsefesinde kullanılan Yin ve Yang terimlerinin şefkatte de karşılığı var. Yang şefkatten bahsediyoruz burada. Oturup sürekli keder, hüzün, öfke ağırlamaya dair stratejiler çalışacağımıza, eğer varsa yapılacak bir şeyler eşzamanlı olarak kendi acımız için ayağa kalkmayı ve sesimizi geri almayı öğrenebiliriz. Şefkat bu kadar güçlü bir kaynakken, sadece yumuşacık dediğimizde anlamından neler kaybediyor anlatamam.


ÇAMUR YOKSA ÇİÇEK DE YOK

S: Bildidiğim kadarıyla, şefkat konusunda eğitmenlik yapabilmen için bikaç sertifikan var, seni bu yola iten ne oldu? Kişisel yaşamında şefkati vizyonun yapmanı sağlayan neydi?

C: İşte aslında tüm bu anlattıklarımı önce kendim deneyimledim. Bazılarının çocukluğumdan beri birer eğilim olarak içimde karşılığı büyük. Dayanıklılık çok ilgimi çeken bir konu oldu hep. Tükenmeyen bir merakım vardı, halâ da vardır, merak ederim neden bazı insanlar acılarından yaratıcılık doğuruyor, “hayatta kalan” olmakla yetinmeyip serpilen olmaya geçiyor da bazı insan sadece örseleniyor ve yaşadığı acıların altında kalıyor? Tüm kadim öğretilerde acı en büyük öğretmendir; çamur yoksa çiçek de yoktur. Ancak acının öğretmenlik işlevini yerine getirmesi için devreye şefkatin girmesi gerekiyormuş; bunu teoriden ziyade önce deneyimle gördüm. Küçük hayatım beni bu kapılardan geçirdi, süründürdü, yürüttü biraz diyelim. Yetenekli arkadaşım şair Sinem Sal’ın dediği gibi “yara derin açıldığında, içinde çiçek yetiştiriyorsun.”

Gönülden bu işleri yapanlar için eğitmenlik aslında “ben bu yolun ölene kadar öğrencisi olmaya adanıyorum, bununla kafayı bozdum” demektir. Benim için de öyle oldu. Dünyada şefkat namına ne var ne yoksa aramaya, peşine düşmeye, dinlemeye, anlamaya adandım. Stanford Üniversitesi’nde geliştirilen bir şefkat programı var, Compassion Cultivation Training isminde. Hem onun hem de yine uluslararası Mindful Self Compassion programının eğitmeniyim. Ülkemizde de şefkat eğitiminin yaygınlaşması amacıyla ve daha şefkatli bir toplum vizyonuyla sadece şefkat ve öz şefkate odaklanan bir okul kurdum: School of Compassion. (www.schoolofcompassion.com.tr) Batının en saygın kurumlarında aldığım eğitimler bir yere kadar besleyici olsa da aslen şefkati işin köklerinden yani Lord Buda’nın öğretisinden öğrendim ve öğrenmeye devam etmekteyim. Çağımızın en aydın zihinlerinden Thich Nhat Han’ın kurduğu Zen Manastırı Plum Village’de katıldığım inziva ve devam eğitimleri ile halen çalışmakta olduğum bir Dharma Hocam var. Okulumuzda bu kavramın köklerine saygıyla güncel bilim ve farklı disiplinlerden daima beslenmesini önemsiyorum.

DR. KRISTIN NEFF İLE ÖZ ŞEFKAT: SERT VE HASSAS

S: Biraz da yaklaşan etkinlikten bahsedelim mi? Kimler için ne amaçla düzenleniyor?

C: Tabi, 9 Mart’ta öz şefkat konusunda dünyada belki de en öncü ismi ağırlıyoruz ülkemizde, Dr. Kristin Neff. Neff, öz şefkat ölçeğini oluşturan psikolog ve öz şefkat üzerine bilimsel araştırmaları başlatan kişi. Dünyada milyonlarca satmış bestseller kitapların yazarı, öz şefkat modelinin ve benim de eğitmeni olduğum MSC Programının eş yaratıcısı. Bu konunun akademik bacağında duayen biri yani. Webinar herkese açık ve simultane tercüme ile canlı olarak Türkçe dinlemek de mümkün. Bizim sıklıkla çalıştığımız gruplar terapistler, ruh sağlığı uzmanları, doktorlar ve sağlık çalışanları, kurumsal hayat çalışanları, avukatlar gibi bakım verme yorgunluğu yaşayan gruplar. Tabi yaşlı ve bebek bakanlar ve ebeveynleri de anmadan olmaz. Konuyu ise Neff’ten özellikle rica ederek bu sert tarafını biraz açacağımız şekilde şekillendirdik. Neff ile hem öz şefkatle yeni tanışacak kişilere hem de deneyimli seviyelere açık bir oturum gerçekleştireceğiz ve biri hassas biri sert öz şefkat için iki de uygulama yapılacak. School of Compassion olarak #COMPASSIONTALKS adıyla düzenlediğimiz bu etkinliklerde amacımız dünyadaki öncü isimleri erişilebilir ücretlerle ülkemizle buluşturmak ve dil bariyerini de ortadan kaldırmak. Doğru bir anlayışla yaygınlaştırmaya çalıştığımız şefkat kültürüne katkısı olması için, sürekli bağlantıda olduğumuz halihazırdaki topluluğumuzun ötesine de erişmeye niyet ederek bu organizasyonu yapıyoruz. Etkinlik için biletler Biletino’ da: https://biletino.com/tr/e-awq/dr-kristin-neff-ile-oz-sefkat-sert-ve-hassas/

S: Etkinliğe bir şekilde katılamayacaklar için; kendi başlarına uygulayabilecekleri ufak bir pratik paylaşır mısın konuya dair?

C: Elbette, en temel ve sade öz şefkat uygulaması olabilir, adı öz şefkat arası. Gün içerisinde canınız yandığında, bu fiziksel, duygusal, zihinsel bir acı olabilir hiç farketmez onun hakkında konuşmak yerine onunla gerçekten temasa geçmeyi araştırın. Gözünün içine bakın. Olduğundan büyük yapıp balon gibi şişirmeye mi yokmuş gibi mi yapmaya mı meylettiğinizi görün, ya da benim şu anda zikretmediğim farklı bir içsel tepki olabilir. Yani hem acıyı görün hem de acıya mevcut içsel cevabınızı, varsa direncinizi. Sonra kendinize acı çekmenin insan olmanın ortak paydalarından biri olduğunu hatırlatıp bunun içinizdeki yankısına kulak verin. Açıkçası “acı çekmek insan olmanın bir parçası” demekle buna ikna oluveren birine hiç rastlamadım, o nedenle ezbere bunu deyin iyi gelecek demiyorum da hiç değilse bunların içinizdeki karşılıklarına, mevcut gerçeğinize çıplak gözlerle bakın diyorum. Örneğin acı çekerken bir benim başıma geliyor deyip kendimi acımla daha da izole hissediyor muyum bakabilirim. Son olarak da acı çeken halimde “Şu anda neye ihtiyacım var?” diye sorabilirim. Yüksek ihtimalle ilk aşamalarda buna bir cevap da belirmeyecek, olsun. Tıpkı sevdiğimiz birinin acısına metanetle eşlik ederken ona “Neye ihtiyacın varsa ben buradayım, bil” diyen omzundaki el gibi söylemeye doğru gidiyor bu soru en nihayetinde. Tüm bu anlattıklarımı sesli yönlendirme ile yapmak isteyenler için herkese açık Spotify’da Şefkat isimli bir kanalım var, oradan ses kaydımla da yapabilirler. (Öz şefkat molası isimli kayıt)

S: Çok teşekkürler...

 

Şefkate Giden Yolda; Sema Demirkan Röportajı

Bazı kavramları ne kadar kullansak dahi tanımını yapmak kolay değildir; aynen şefkat kelimesinde olduğu gibi. 



Şefkat nedir diye soracak olsam alıp elime mikrofonu çıkıp, eminin on kişiyle konuşsam onu da farklı şeyler söyleyecektir. Genel ve hayli derin bir kavram olduğu için...

Fark ettiniz mi bilmem, kişisel gelişim dünyasında zaman zaman bazı kelimeler ön plana çıkar; farkındalık, süreç, mindfulness (bilinçli farkındalık) misâli. Şimdilerde şefkat kelimesi hayli gündemde, bizler de bu kavramı daha iyi tanıyalım diye bu ay; Türkiye'de sadece şefkate & öz şefkate odaklanıp daha şefkatli bir toplum yaratma vizyonuyla çalışan ilk merkezinin kurucusu Sema Demirkan’ı davet ettim söyleşiye. Hem “Şefkat”e farklı bir gözle bakıp bu kavrama ilişkin bakış açımızı derinleştirmek hem de 9 Mart’ta konu hakkında düzenlediği etkinliğe dair bilgi almak adına...

S: Sevgili Sema öncelikle hoşgeldin. Şefkat genelde nasıl algılanıyor, şefkat ve öz şefkat ne demek, bizim için tanımlar mısın?

C: Teşekkür ederim öncelikle, bu nazik davetle şefkatin sesinin ülkemizde güçlenmesine verdiğiniz destek için. Şefkat kavramı aslında sadece bizim ülkemizde değil değişik kültürlerde de en çok annelik ve yumuşaklıkla birlikte anılıyor. Şefkat göstermenin iyi bir şey olduğundan, çocukluğumuzda şefkat alamadığımızdan bahsediyoruz; ama işin aslı şefkat nedir bilmiyoruz. Bilmediğimiz bu yerden başlamak – Zen’ de “başlangıç zihni” dedikleri o yerden- bizim için hayli kritik. Yoksa “şefkat yumuşaklıktır” tanımını bırakmadan işin aslı şefkatte derinleşmek mümkün olmuyor.

Bugün bilim insanları bize şefkatin bir duygu değil, fizyolojik olarak kompleks bir süreç olduğunu göstermiş durumdalar. Şefkat uyandığında bir duygu -örneğin üzüntü- eşlik edebilir de, etmeyebilir de. Şefkat acımak değil. Öz şefkat ise kendimize bakım vermek, kendimizi şımartmak, bencil olmak ve kendimizde kaybolmak değil. Peki bu yanlış anlamalar değilse şefkat nedir? Şefkat, dindirmek için yoğun bir isteğin eşlik ettiği acının derin farkındalığı anlamına geliyor. Yani şefkat acıya verilen bir cevap. Dolayısıyla öz şefkati de kendi acımıza verdiğimiz bilgece bir yanıt olarak tanımlamayı seviyorum. Şefkat yaklaşımı, ortada engellenebilir ya da dindirilebilir bir acı varsa bunların hakkında bir şeyler yapmayı, dindirilemez ve engellenemez acıların varlığında ise onlarla cesaretle kalmayı öğretiyor. Bu başlıkta tutkuyla çalışmamın sebebi de bu son cümle, çünkü hayattaysak hepimiz için farklı şekil, derece ve zamanlamalarda ama hepimiz için acı var, burada. Bunlarla nasıl yaşayacağımız konusunda çok somut beceriler ve derin bir anlayış kazandırıyor şefkat bize.

S: “Şefkat” kelimesini son 15 yılda ve özellikle son günlerde popüler yapan ne oldu? Yine şimdilerde hayli popüler olan Mindfulness (bilinçli farkındalık) kelimesiyle aralarındaki yakın bağ nedir?

C: Aslında mindfulness’tan sonra batıda ikinci dalga şefkat oldu diyebiliriz, kadim öğretilerin pozitif psikoloji ve sinirbilimle daha iyi anlaşılmaya başlanmasıyla beraber. Çağımızın altın insanları olarak gördüğüm bazı bilim insanları var; bunlar Dharma (Buda’ nın öğretisi anlamında kullanıyorum burada) öğrencileri ve kendi hayatlarında muazzam etkisini deneyimledikleri kadim bilgelik pratiklerini, akademik camiaya bilimsel araştırmalar yaparak ve yapılandırılmış standart müfredatlar yaratarak taşıdılar. Bu önce mindfulness için oldu. Hemen ardından da şefkat. Bunlar bir kuşun iki kanadı gibidir zaten, esasında ayrılamazlar. Çok basite indirgeyerek söylersek, mindfulness ile acıyı olduğu gibi – yani abartmadan, yok saymadan, varsaymadan, üzerine hikâyeler yazmadan- görmeyi, şefkatle ise ona bilgece yanıt vermeyi öğreniyoruz.

Son 15 yılda şefkat ve öz şefkate dair tonlarca araştırma yapıldı, ölçekleri oluşturuldu, şefkat terapi ekollerine adapte edildi. Neo-liberal ekonominin tüketicisi çağımız insanının çeşitli uyuşturucularla hissedemez olduğu büyük bir acısı var esasında. Çekirdek aile travma ve erken dönem zorlayıcı yaşantılar bir yana; yalnızlığın, kabileyi kaybetmiş olmanın, gerçekten yaşadığını hissedemiyor olmanın, kendini doğadan ve varoluşun geri kalanından ayrı görmenin acısı var. Bu acıyı hakikaten gören biri için artık yoga, mindfulness, meditasyon, şefkat neden popüler oldu sorusu kendi kendine yanıtlanıyor. Bu öğreti binlerce yıldır insanın acısına konuşuyordu, ancak hep sınırlı bir kitleye ulaşıyordu. İçinde yaşadığımız dönem bu açıdan ilginç. Uğruna binlerce kilometre seyahat etmeden dünyanın en iyi hocalarından dersler alabiliyor, instagram akışımızda Buda’nın öğrencilerine yedi yıl erdem çalışmadan anlatmadığı bilgileri “like” ederek geçiyoruz. Bir yüzeyde kalma ve manâdan kaybetme ile birlikte aynı pakette bu kavramların popüler hale gelmesi var. Bilgelik pratikleriydi bunlar, şimdi stres azaltmak ya da iyi hissetmek için benim kötü pazarlık dediğim bir içsel pazarlıkla da kullanılıyorlar. Doğru anlayış, aslına sadık kalmak elbette mümkün. Özetle iyi mi kötü mü bilmiyorum ama durum sadece böyle.


ACIYI BAL EYLEMEK

S: Bu günlere değin, Batı medeniyeti tüm sistemi, “öz güven”, elde etme, kazanımlar ve dolayısıyla başarılı olmak üzerine kurgulamıştı. Bunun ne gibi artısı ve eksisi oldu? Neler eksikti ve şefkatin yeri neydi?

C: Evet hepimizin istemesek de takipçisi olduğumuz Amerikan rüyası bireylere istedikleri her şeyi olabileceklerini söyledi durdu, bununla ilgili efsaneler yarattı, beceremeyene de “loser” (ezik) dedi. Öz güven onlarca yıl boyunca bu kültürün akvaryumunda herkesin sahip olması gereken en önemli nitelikti. Ana babalara öz güvenli çocuk yetiştirme eğitimleri verildi, bakarsanız bizim ülkemizde de geriden yetişerek aynı şeyleri tekrar ettiğimizi görüyoruz. Sonra gelsin yüksek ergen intiharları, gitsin okul katliamları, büyük acı... Biz daha o kısımlarını yaşamadık filmin ama sadece bireyle uğraşarak çözemeyeceğimiz kültürle alâkalı sistemik sorunlar olduğu çok açık şimdiden.

Öz güven kültürünün sahne arkasında ciddi bir değersizlik transı var. Öz güven bize hep ortalamanın üzerinde olmamız gerektiğini söylüyor, yani içerisine gömülü bir kıyas var. Oysa istatistik ve matematik ile çok net ki hepimiz ortalamanın üzerinde olamayız. İşte yine ilk olarak Amerika’ da başlayan öz şefkat bir akım olarak öz güven kültürünün panzehiri olmayı ve onun yerini almayı hedefledi. Çünkü kendimize müşfik olmamızın sebebi bir başkasından üstün, aşağıda ya da ona eşit olmamız bile değildir. Hissedebilen tüm varlıklar gibi bazen zorlanırız, canımız yanar ve sadece kalbimiz attığı için, sadece kendiliğinden nefes alıp veren bu bedende olduğumuz için canımız yandığında kendimize bir de biz eziyet etmemeyi öğrenebiliriz. Bu kadar, hepsi bu. Bizim topraklarda acıyı bal eylemek demiş erenlerimiz, henüz orada olmasak da acıdan ızdırap pişirmemeyi öğretiyor öz şefkat. Özgüven ve başarı odaklı kültürden, hissedebilen tüm varlıkların kendiliklerinden değerinin bilinmesine geçişin kapısı tam da burası.

S: Sert öz şefkat tabirini ilk kez senden duydum, biraz açalım mı?

C: Bu tabirin İngilizcesini de paylaşmamızın faydalı olacağına inanıyorum. “Fierce” kelimesini sert, azılı, ateşli olarak da çevirebiliriz. Ben şu yumuşaklık algısını kırmak için özellikle serti tercih ettim. Hakikaten de şefkat koşulları doğru okuyan bir zihinle bize gereken cevap sertse onu, yumuşaksa da onu verdiriyor. Şefkatin yumuşatıcı, yatıştırıcı olduğunu ve olan her ne ise onunla sükûnetle kalmamızı sağladığını yadsıyamayız, bu fizyolojik olarak bir gerçeklik. Memeli bakım verme sistemi şefkatle aktive oluyor ve bu saydıklarım gerçekleşiyor. Ancak şefkat bundan ibaret de değil.

Oturup her şeyi kabul mu edeceğiz diye soruyor örneğin insanlar. Hayır hiçbir aklı başında öğreti bunu tembihlemiyor insanlara. Kabul etmeyince bedenimizde ağırlayacağımız zorlayıcı duyguları kabul etmeyi öğrenebiliriz mesela pekâla, ve buradan aldığımız güçle haksızlıklar, zarar, şiddet karşısında net, kararlı, sakin ve şiddetsiz bir “hayır!” diyebiliriz. Sınır çizebilir, kendimizi korumayı öğrenebilir ve böylece güvende hissetmeye doğru yol alabiliriz. Kendimizi her seviyede doğru besinlerle beslemeyi öğrenebiliriz. Hayrımıza olacak şeyler için tembellik etmeyi bırakıp motive olup harekete geçebiliriz. İşte tüm bunlar bu sert dediğimiz şefkatin bize yol göstericilik yaptığı yerler. Taoizm’de ve Çin felsefesinde kullanılan Yin ve Yang terimlerinin şefkatte de karşılığı var. Yang şefkatten bahsediyoruz burada. Oturup sürekli keder, hüzün, öfke ağırlamaya dair stratejiler çalışacağımıza, eğer varsa yapılacak bir şeyler eşzamanlı olarak kendi acımız için ayağa kalkmayı ve sesimizi geri almayı öğrenebiliriz. Şefkat bu kadar güçlü bir kaynakken, sadece yumuşacık dediğimizde anlamından neler kaybediyor anlatamam.


ÇAMUR YOKSA ÇİÇEK DE YOK

S: Bildidiğim kadarıyla, şefkat konusunda eğitmenlik yapabilmen için bikaç sertifikan var, seni bu yola iten ne oldu? Kişisel yaşamında şefkati vizyonun yapmanı sağlayan neydi?

C: İşte aslında tüm bu anlattıklarımı önce kendim deneyimledim. Bazılarının çocukluğumdan beri birer eğilim olarak içimde karşılığı büyük. Dayanıklılık çok ilgimi çeken bir konu oldu hep. Tükenmeyen bir merakım vardı, halâ da vardır, merak ederim neden bazı insanlar acılarından yaratıcılık doğuruyor, “hayatta kalan” olmakla yetinmeyip serpilen olmaya geçiyor da bazı insan sadece örseleniyor ve yaşadığı acıların altında kalıyor? Tüm kadim öğretilerde acı en büyük öğretmendir; çamur yoksa çiçek de yoktur. Ancak acının öğretmenlik işlevini yerine getirmesi için devreye şefkatin girmesi gerekiyormuş; bunu teoriden ziyade önce deneyimle gördüm. Küçük hayatım beni bu kapılardan geçirdi, süründürdü, yürüttü biraz diyelim. Yetenekli arkadaşım şair Sinem Sal’ın dediği gibi “yara derin açıldığında, içinde çiçek yetiştiriyorsun.”

Gönülden bu işleri yapanlar için eğitmenlik aslında “ben bu yolun ölene kadar öğrencisi olmaya adanıyorum, bununla kafayı bozdum” demektir. Benim için de öyle oldu. Dünyada şefkat namına ne var ne yoksa aramaya, peşine düşmeye, dinlemeye, anlamaya adandım. Stanford Üniversitesi’nde geliştirilen bir şefkat programı var, Compassion Cultivation Training isminde. Hem onun hem de yine uluslararası Mindful Self Compassion programının eğitmeniyim. Ülkemizde de şefkat eğitiminin yaygınlaşması amacıyla ve daha şefkatli bir toplum vizyonuyla sadece şefkat ve öz şefkate odaklanan bir okul kurdum: School of Compassion. (www.schoolofcompassion.com.tr) Batının en saygın kurumlarında aldığım eğitimler bir yere kadar besleyici olsa da aslen şefkati işin köklerinden yani Lord Buda’nın öğretisinden öğrendim ve öğrenmeye devam etmekteyim. Çağımızın en aydın zihinlerinden Thich Nhat Han’ın kurduğu Zen Manastırı Plum Village’de katıldığım inziva ve devam eğitimleri ile halen çalışmakta olduğum bir Dharma Hocam var. Okulumuzda bu kavramın köklerine saygıyla güncel bilim ve farklı disiplinlerden daima beslenmesini önemsiyorum.

DR. KRISTIN NEFF İLE ÖZ ŞEFKAT: SERT VE HASSAS

S: Biraz da yaklaşan etkinlikten bahsedelim mi? Kimler için ne amaçla düzenleniyor?

C: Tabi, 9 Mart’ta öz şefkat konusunda dünyada belki de en öncü ismi ağırlıyoruz ülkemizde, Dr. Kristin Neff. Neff, öz şefkat ölçeğini oluşturan psikolog ve öz şefkat üzerine bilimsel araştırmaları başlatan kişi. Dünyada milyonlarca satmış bestseller kitapların yazarı, öz şefkat modelinin ve benim de eğitmeni olduğum MSC Programının eş yaratıcısı. Bu konunun akademik bacağında duayen biri yani. Webinar herkese açık ve simultane tercüme ile canlı olarak Türkçe dinlemek de mümkün. Bizim sıklıkla çalıştığımız gruplar terapistler, ruh sağlığı uzmanları, doktorlar ve sağlık çalışanları, kurumsal hayat çalışanları, avukatlar gibi bakım verme yorgunluğu yaşayan gruplar. Tabi yaşlı ve bebek bakanlar ve ebeveynleri de anmadan olmaz. Konuyu ise Neff’ten özellikle rica ederek bu sert tarafını biraz açacağımız şekilde şekillendirdik. Neff ile hem öz şefkatle yeni tanışacak kişilere hem de deneyimli seviyelere açık bir oturum gerçekleştireceğiz ve biri hassas biri sert öz şefkat için iki de uygulama yapılacak. School of Compassion olarak #COMPASSIONTALKS adıyla düzenlediğimiz bu etkinliklerde amacımız dünyadaki öncü isimleri erişilebilir ücretlerle ülkemizle buluşturmak ve dil bariyerini de ortadan kaldırmak. Doğru bir anlayışla yaygınlaştırmaya çalıştığımız şefkat kültürüne katkısı olması için, sürekli bağlantıda olduğumuz halihazırdaki topluluğumuzun ötesine de erişmeye niyet ederek bu organizasyonu yapıyoruz. Etkinlik için biletler Biletino’ da: https://biletino.com/tr/e-awq/dr-kristin-neff-ile-oz-sefkat-sert-ve-hassas/

S: Etkinliğe bir şekilde katılamayacaklar için; kendi başlarına uygulayabilecekleri ufak bir pratik paylaşır mısın konuya dair?

C: Elbette, en temel ve sade öz şefkat uygulaması olabilir, adı öz şefkat arası. Gün içerisinde canınız yandığında, bu fiziksel, duygusal, zihinsel bir acı olabilir hiç farketmez onun hakkında konuşmak yerine onunla gerçekten temasa geçmeyi araştırın. Gözünün içine bakın. Olduğundan büyük yapıp balon gibi şişirmeye mi yokmuş gibi mi yapmaya mı meylettiğinizi görün, ya da benim şu anda zikretmediğim farklı bir içsel tepki olabilir. Yani hem acıyı görün hem de acıya mevcut içsel cevabınızı, varsa direncinizi. Sonra kendinize acı çekmenin insan olmanın ortak paydalarından biri olduğunu hatırlatıp bunun içinizdeki yankısına kulak verin. Açıkçası “acı çekmek insan olmanın bir parçası” demekle buna ikna oluveren birine hiç rastlamadım, o nedenle ezbere bunu deyin iyi gelecek demiyorum da hiç değilse bunların içinizdeki karşılıklarına, mevcut gerçeğinize çıplak gözlerle bakın diyorum. Örneğin acı çekerken bir benim başıma geliyor deyip kendimi acımla daha da izole hissediyor muyum bakabilirim. Son olarak da acı çeken halimde “Şu anda neye ihtiyacım var?” diye sorabilirim. Yüksek ihtimalle ilk aşamalarda buna bir cevap da belirmeyecek, olsun. Tıpkı sevdiğimiz birinin acısına metanetle eşlik ederken ona “Neye ihtiyacın varsa ben buradayım, bil” diyen omzundaki el gibi söylemeye doğru gidiyor bu soru en nihayetinde. Tüm bu anlattıklarımı sesli yönlendirme ile yapmak isteyenler için herkese açık Spotify’da Şefkat isimli bir kanalım var, oradan ses kaydımla da yapabilirler. (Öz şefkat molası isimli kayıt)

S: Çok teşekkürler...

 

15 Şubat 2021 Pazartesi

Heyecanlıyım. Kitabın yazarı Hasan Reyhanoğlu liseden arkadaşım. Dile kolay 6 sene aynı sınıfta okumuşluğumuz var...


Mürşid; 8. yüzyıl Bağdad’ında Harun Reşid ve çevresinde geçen, gerçek kişi ve olaylardan esinlenilmiş, mistik ögeler barındıran, masalsı diliyle, Binbir Gece Masalları tadında, öykü içinde öyküler barındıran; üzerinde çokça düşünülüp araştırılmış, entelektüel bir kurgusal eser. Bir solukta okudum.   

Kitabın ana eksenlerinden ve bence en güçlü yanlarından bir tanesi; kahramanın kendisiyle hesaplaşıp yüzleşmesini detaylı işlemesi. Bazen ‘Ruhunun en karanlık gecesi’ diye adlandırılan, Joseph Campbell’ın Kahramanın Yolculuğundaki “eşik- çile ve büyük değişim” diyebileceğimiz adımı; kendi başına apayrı bir kitap konusu olabilecek 3 aşamalı içsel yolculuğu çok dokunaklı bir şekilde vermiş.

Kitap kadar; arka planı, yazma süreci, yazarın bu zaman zarfında yaşadıkları, açıkçası bir eserin doğumu kadar sonrası ve öncesi, doğum sancıları da ilgimi çekiyor...

Hasancığım, seninle son yıllarda olan görüşmelerimizden yazdığını-çizdiğini-blog tuttuğunu biliyordum. Yalnız lise yıllarından aklımda kalan Hasan başka. Fen bilimlerine meraklı, sessiz, sakin ve çalışkan bir öğrenciydin diye anımsıyorum. İyi bir okur olmanın dışında, o yıllarda yazmak eylemiyle aran nasıldı, bir şeyler karalar mıydın? Kompozisyon yazmamız beklenirdi Edebiyat derslerinde bazen. Nasıl bulurdun kendini?

Şeydacığım, hatırladıkların doğru. Zaten sonrasında üniversitede mühendislik okudum. Ancak o dönemde yakın çevremdeki kimi arkadaşlarım edebiyat ilgimi de hatırlayacaklardır. Tabii o dönemler roman yazmak yoktu planlarım arasında ama her zaman iyi ve meraklı bir okuyucuydum. Gene de belirtmem gerek; erken dönem ilgi alanlarının ve becerilerinin üzerine gitmek gerekiyor. Herkesin belirli konulardaki olgunlaşma dönemi farklı, herkesin bir zamanı var, bir gün kafana dank ediyor, belirli bir konunun nasıl işlediğini, iç yüzünü görüp anlayabiliyorsun, belki bir ipucu yakalayıp, belki ustasından öğrenip.  

Malcolm Gladwell’in fenomen bir kitabı var: Outliars. Bu kitapta “on bin saat kuralı” diye bir kuraldan söz eder. İnsanların belirli alanlarda ustalaşmaları için o alana merak duymaları ve başlangıçta belirli bir beceri göstermeleri faydalıdır elbet ama yeterli değil. İşin temelinde çalışmak, elinden geleni değil işin gereğini yapmak var. Bunun için de “yaratım ya da ustalaşma yolunda asgari on bin saat çalışmak gerekir,” der Gladwell, elbette isteyerek, anlayarak, kendini vererek, deneyerek.

Itzhak Perlman’a “Muhtemelen siz dünyanın keman çalmadaki kutbusunuz,” derler. “Çok naziksiniz,” der Perlman. “Ya Jascha Heifetz,” derler… “Ben tanrının işine karışmam,” der Perlman.

İşte o Heifetz’e bir hanım bir gün, “Sizin gibi keman çalmak için ömrümü verirdim,” deyince Heifetz “Ben verdim,” der, bu kadar kısa, net ve yalın.

Yazmanın temeli önce okumak, sonra okudukların üzerine konuşmak, tartışmak, yazma denemeleri yapmak. Okuduklarını nasıl yazıldığı gözüyle incelemek. Nasıl daha doğru, daha sade, daha etkili yazabileceğine dair kafa yormak, denemeler yapmak, ipuçlarını araştırmak, öğrenmek.

Basit bir öykü yazarken hatta bir olayı anlatırken dahi çok fazla tercih yapıyoruz. Kahramanları, dili, ifade tarzı, anlatının hangi zamanda nasıl bir mekânda geçeceği, ne zaman anlatılacağı, kimin anlatacağı, kurgusu… Sonra diyalogları, anlatımı, sahnelerin kurgulanması. Her bir paragrafı sahne olarak mı ele almalı, yoksa düz mü anlatmalı? Bunların her birini ayrı ayrı geliştirmek mümkün. Geliştirmek içinse yönlendirilmiş okumalar yapmak, yazarlarıyla konuşmak, tartışmak önemli bir adım. Bu konuda şanslı olduğumu düşünüyorum. Okumalarım dışında anlatan, dinleyen, eleştiren, okur yazarlığın hakkını veren bir çevrem oldu. Evet, çok önce de yazardım ama kurgulu ve biraz daha nitelikli yazmaya lise son sınıfta başladım diyebilirim. 

Kitap yazmak düşüncesi aklının bir köşesinde var mıydı o yıllarda? Ne zaman ve nasıl gelişti?

Kitap yazmayı ilk olarak yirmili yaşlarımda düşündüm. Yazdıklarım çevremde ilgi çekiyor, paylaşılıyordu. Bir ifade, anlatım tarzı tutturmuştum. Herkes en başta anılarını yazmayı düşünür, yazmada aşılması gereken bir eşiktir. Bilmiyordum tabii. Ben komik fıkralar yazıyordum anılarımdan. Hala mektup gönderme diye bir şey vardı hayatımızda, ben de yazdıklarımın arasına kendi yazdığım fıkraları, anekdotları sıkıştırıyordum. İlk olarak onları bir kurguda birleştirmeyi düşündüm. Bir yazar sözüdür: “Herkesin ilk kitabı kendi çocukluğudur.”

Kitaptaki ana temalardan biri adalet. İlk kitabının “adalet” konusu çerçevesinde şekillenmesinin herhangi özel bir nedeni var mı?

Adalet için çabalarım, ancak başkasının, özellikle beraber çalıştığım, yaşadığım, ilişki içinde bulunduğum insanların ne düşündüğü daha önemli tabii. Adaleti sağlamak kolay değil. Hukuk ile adalet de aynı şey değil. Hukuk, sözcük anlamıyla haklar demek. Adaletse bu haklar arasında dengeyi sağlayabilmek. Bunun için her meseleyi en ince ayrıntısına kadar irdelemek gerekiyor. Eksik bilgi ve değerlendirmeyle adalet sağlanamaz.

Hepimiz kendi seçimimiz olmadan bir yerde doğduk. Doğar doğmaz etrafımızda bir dünya vardı. İbni Haldun’un dediği gibi coğrafya kader oldu da onunla sınırlı mı kaldı. Bazen aile kader oldu, bazen zaman. O ailede o gün doğduk diye birileri bize dost, birileri düşman oldu. Bunun neresi adalet? Ya adalet dediğimiz şey zamana, mekâna göre farklılık göstermez mi?  

Ben adalet kadar mülkiyet konusunu da irdeledim kitapta. Eğer bir ortamda azınlık çok zenginken çoğunluk açsa, bu durum yetenekle, iş bilmekle açıklanamaz. Sebebi adaletsizliktir. Mürşid’de bu soru ve meselelerin tümüne ilişkin uzun sorgulamalar var kahramanlarımız arasında.

“Spoiler” etkisi gibi olacak ama; kitap çok güzel bir şekilde Harun Reşid için “adalet” döngüsünü tamamlarken, karısı Zübeyde bundan muaf kaldı diye hissettim. “Ettiğini bulmadı” gibi geldi. Bunu tercih etmenin nedeni ne oldu?

Kitabın en çok eleştiri aldığı konulardan biriydi bu. Açıklamaya çalışayım. Birincisi Harun asıl yetki sahibi olduğu için dolaylı olarak Zübeyde de Harun’un kararlarından etkileniyor. Sonuçta Zübeyde’nin istediği olmuyor, şikâyeti sonuç bulmuyor. Harun meselenin esasını anlayınca Zübeyde için nasıl bir karar alacağı, onu nasıl idare edeceği Harun’un meselesi.

İlaveten pratik olarak şöyle de bir durum var. Zübeyde zamanın en güçlü kadını, Harun’un yaşadığı fikrî dönüşümü yaşamış, atladığı eşiği atlamış değil. Doğrudan cezalandırılması Zübeyde’yi hırslandırır, intikama yönlendirir. Bunun herkese zararı var. Ben Zübeyde’yi bir anti kahraman ya da romanın kötü kişisi olarak tasarlamadım. Zübeyde Bağdad’ın karış toprağı üzerinde aşırı hassas. Bu şehir çok sevdiği, onu el üstünde tutan dedesinin eseri ve şehri aile yadigarı olarak görüyor. Kendince lüzumunu yapıyordu Zübeyde.

Güç zehirlenmesi tarihin her anında, her idare biçiminde yaşanmış bir sorun. Tepede manevi bir güce dayanan ve her şeyin başı olup denetlenemeyen bir yöneticinin kendini hukukla eşdeğer tutması da uygarlık tarihi kadar eski bir konu. Zübeyde bir an için böyle bir yanılgıya düşüyor. O aşamadaysa kışkırtılması değil idare edilmesi gerekiyor. O da Behlül’ün değil, Harun’un derdi.    

Kitabında sıklıkla rastladığımız başka bir öge, bize mistik havayı sıkça solumamızı sağlayan rüyalar. Eskiden rüya yorumcuları bile varmış. Kitabın için rüyaların anlamı ve rolüyle senin için rüyaların anlamı ve hayatındaki rolü nedir?

Rüyaların benim hayatımda alışılmışın dışında olağanüstü bir rolü yok ama hatırladığım rüyalarımla çok ilgiliyimdir. Hatırlamak için çabalarım, kalkıp not alırım, ilk fırsatta unutmamak için yazarım. Çok da gülerim rüyalarıma, üzerine düşünürüm. Bununla beraber rüya konusuna daha bilimsel bakıyorum. Bilinçaltında birbiriyle ilişkisi olmayan nöronların tuhaf bir biçimde coşup ilgi kurduğu bir oyun alanı rüyalar, müthiş yaratıcı bir hal. Daha fazla hatırlamak mümkün olsaydı, daha fazla beslenirdik rüyalarımızdan. Bilinçaltımızı daha iyi değerlendirir, daha az hastalanırdık. Daha kolay çözüm bulurduk birçok sorunumuza.   

Kitapta öyle değil. O dönem için rüyalar hayli önemli ve değerli. Rüya tabirciliği muteber bir meslek. Kitap dönemin ruhunu hakkıyla yansıtabilmek için o dönemin önemsediği konuları, değeri ölçüsünde önemsemeye çalışıyor. İrrasyonel uygarlık tarihinin İslam’ın payına düşen ciddi bir yansıması var. Olağanüstü ya da mistik dediğimiz çokça olay var sözü edilen, mucizeler, olağanüstü varlıklar, insanüstü becerilere sahip şahıslar. Dönemin özellikle sözlü anlatımlarında yer bularak, tarihi arşınlayarak bugüne kadar gelmiş fevkalade hikayeleri bunlar. Her zaman ziyadesiyle ilgimi çekmişti.

Gelelim kitabı yazma sürecine. Annelik kavramı veya arketipi dünyada genel geçer bile olsa, her annenin çocuğuyla yaşadığı süreç farklı. Her annenin her bir çocuğuyla yaşadığı süreç bile farklı. Benzer şey bence yazmak için de geçerli. Her yazarın kitabıyla ilişkisi eskilerin deyimiyle nevi şahsına münhasır olsa gerek. Bazı yazarlar karakterlerinin kendisini sürüklemesine izin veriyor, bazıları karakterleriyle kavga ediyor. Kimileri ilham geldikçe yazarken kimileri düzenli. Orhan Pamuk bir röportajında, her gün düzenli ofise gidip sabah 9-akşam 5 yazdığını belirtmişti. Senin kitabı yazma sürecin nasıldı?

Ben yazdıklarımın, kurgumun beni sürüklemesine izin veririm ama kahramanların beni sürüklemesine çok da izin vermem. Kurgu, yan hikayeler ve kahramana dair ilk fikirler ilhamla ilişkili tabii. Ancak kahramanı iyice işlemek, onunla beraber yolculuk etmek şart benim için. En kolay düşülen tuzaklardandır kahramanı uçurmak. Hâkim olmazsanız uçar. Uçarsa roman elinizden uçar gider, tutarlılığı yitirirsiniz.

Romanı tutarlı kulvarlarda tutabilmenin bana göre üç şartı var. Birincisi analitik düşünme becerisi, ilk ve olmazsa olmaz şart. İkincisi kurgulama aşamasında kahramanın sadece yazdığınız değil, yazmadığınız hallerine de yeterince kafa yormanız. Ana eksende olmayan, sonradan kurguladığınız bir yan hikâyede yer verdiniz kahramanınıza, nasıl davranacak, ne diyecek? Romanda yer almayan, anlatmadığınız geçmişinden, deneyimlerinden, ilişkilerinden güç alacak tabii. Üçüncüsü silmeyi bilmek, bu konuda acımasız olmalısınız. Romana hizmet etmeyen her ne varsa -ne kadar iyi olursa olsun, bağlansanız da sevseniz de- kahraman, yan hikâye, paragraf; acımadan, gözünüzü kırpmadan hunharca silebilmelisiniz.

Yazma sürecime gelince, ben yaklaşık beş yıl uğraştım bu romanla. Düzenli olarak araştırma, okuma yaptım. Okuyup araştırdıkça hem kurgu hem konu derinleşti, dallanıp budaklandı. Hafta sonlarımı yazarak geçirdim. Haftanın belirli günlerinde akşamları 3-4 saat yazdım mutlaka. Yazımın bitmesi ile düzeltmelerin, yeniden okumaların bitmesi arasında da bir yıl var. İhtimamdan, özenden ödün veremezdim. Olabildiğince temiz ve tutarlı bir metin oluşturmaya çalıştım. Bunun için bıkmadan, usanmadan çalışmak, çabalamak şart.

İlham demişken; bazıları ilham perisine inanıyor, bazıları yazma faaliyetini biteviye yapmanın ilhamı getireceğine. Elizabet Gilbert mesela, yazma süreci tıkandığında Einstein’ın “birleşimsel oyun”* taktiğine başvurup bir çizim kursuna gidiyor. İlham senin için ne demek? Kitabı yazarken tıkandığın noktalar olduysa nasıl aştın?

Şeyda bu çok derin bir soru ve bu soru üzerine yazılmış kitaplar var belirttiğin ayrımı irdeleyen. Sanattaki önemli tartışmalardan birine parmak bastın.

Rollo May, Yaratma Cesareti kitabında bu soruyu enine boyuna farklı biçimleriyle baştan sona irdeler; en eskiden, ilk örneklerinden; hatta ikisi de yaratıcığın farklı türlerini temsil eden Apollon & Dionysos ikiliğinden başlayarak. Yunan Mitolojisinde Apollon akılcılığın, eğitimin, çalışmanın, disiplinin getirdiği maharetin, sanatsal ustalığın simgesidir. Dionysos ise esrikliğin, aşkınlığın, coşkunun, sarhoşluğun, kendinden geçmenin getirdiği zihinsel halle gelen yaratıcılığın simgesidir. Peki, sadece eğitimle, disiplinle, ustalaşmayla ama esin olmadan yaratım olur mu sorusuna gene Apollon yanıt verir aslında, belki sözle değil ama davranışlarıyla, yaptıklarıyla.

Apollon’un en yakın dostları, hayat arkadaşları kimdir? Yunan kozmolojisine göre Zeus, dünyadaki düzeni sağladığında yeterli bulmaz düzeni; sıkıcıdır dünya, sanat eksiktir. Bunun için Titanlardan birini, belleği ve incelikli düşünceyi simgeleyen Mnemosyne’i ziyaret eder, onunla dokuz gün geçirir. Bu birliktelikten, her biri sanatın farklı bir alanını temsil eden dokuz esin perisi (muse: esin perisi) doğar.  Bugün müzik, mozaik, mızıka, müze gibi sözcükleri bu esin perilerine borçluyuz. İşte Apollon’un daima beraber gezdiği, ikisinden çocuk sahibi olduğu en yakınları bu esin perileridir. Apollon, kendisi akılcılığın, disiplinin, çalışkanlığın simgesiyken esin perilerini sürekli yanında taşır.

İlham hikâye kurmak için gerekli elbette; yaratıcılığı, yaratma hevesini, cesareti ve çalışma motivasyonunu artırıyor kuşkusuz. Herkesin ilham kaynağı farklıdır. Kişinin bu yanını beslemesi şart; seyahat ederek, okuyarak, enstrüman çalarak, tamamıyla farklı bir meşgale edinerek, doğayı gözleyerek, sohbetlere karışarak, oyun oynayarak. Ben bunların tümünü keyifle yapıyorum, hayatımda olabildiğince yer vermeye çalışıyorum. Senin belirttiğin gibi özellikle farklı alanlarda geliştirilen beceriler farklı bakış açılarını besliyor, tıkanıklıkları aşmada önemli katkılar sağlıyor. Ancak sonuçta yazmak için bir masanın başına oturmak da şart ve hepimiz o kadar çok hikâye biriktiriyoruz ki zaman içinde, yazmaya başlayınca dökülüyor sözcükler.

İlham olmadan yazmak ayağınıza dolanmış bir doktora tezi yazmak gibi bir şey.   

Aslında yazarın kitabıyla ilişkisi yazıp yayınlandıktan sonra bitmiyor sanırım. Bu çerçevede çok değişik öyküler var. Bir yazara, kitabını imzalatmaya gelen okur “kahramanınız gibi ben de boşandım” der. Oysa kitaptaki esas kadın boşanmamış bile. Yazar okuru düzeltmez, çünkü kitap basıldıktan sonra artık hikâyenin okura ait olduğunu düşünüyor. Kitap basıldıktan sonra okura mı yoksa yazara mı aittir?

Verdiğin örnek çok güzel. Her okur her kitapta kendisinden bir şey bulabilir, kendi ruhuna dokunan bir cümle, tavır, davranış, fikir, kahraman, öykü… Bu yüzden her okuruyla yeniden yazılıyor her kitap. Bence yazar bir noktada vedalaşıyor kitabıyla. Ne kadar sahiplenici, koruyucu olsa da bir noktadan sonra yapamıyor. O noktadan sonra kitap okurun oluyor. Ben de bunu kitabın matbaaya girdiğini öğrendiğim gün yaptım, kitabıma bir veda yazısı yazdım ve vedalaştım. Artık ben de o kitabın bir okuruyum.

En etkilendiğim karakterlerin başında yaşsız vakanüvis Vakkas Dede geliyor. Kullandığı dil takdire şayan. Edebi bir tat bırakıyor damaklarda. Kitabın sonunda bir iki kelam etmesini dilerdim. Tam bir yaratıcılık ürünü. Karakteri yaratma sebebini, karakterin nasıl ortaya çıktığını okurlarımız da duysun istersen...

Mürşid sekizinci yüzyılın sonlarında geçen, tarihe kaydı düşülmüş kişiler ve olaylar üzerine kurulu, kurgusal bir roman. Bağdat’ta geçtiği, dönemin yaşamını, inanışlarını, meselelerini ve adalet anlayışını konu ettiği ve irrasyonel İslam tarihinden beslendiği için, arka planın doğru yansıtılabilmesi maksadıyla, anlaşılır olmaktan hiç ödün vermeden biraz eskitilmiş bir dil kullanmak gerektiğini düşündüm. Hikâye eğer günümüzde anlatıp yazan bir anlatıcı/yazarın dilinden çıkarsa dil romanda yapay duracaktı. Dolayısıyla hikâyeyi halihazırda farklı bir dil yazıp konuşan, vaktin diline hâkim ve bunu kullanması bir sakillik olarak görülmeyecek bir karaktere anlattırmayı tercih ettim. Bu tercih bambaşka kapılar açtı, zira anlatımı bütünüyle sekizinci yüzyıla sıkıştırmak, sonrasında bilinen, öğrenilen bilgi, söyleniş, ifade ve edebiyat külliyatını bir kenara atıp hiçbirinden faydalanmamak manasına gelecekti. Oysa anlatıcıyı sonraki dönemi yaşayıp bilen biri olarak kurmak, ihtiyaç halinde dönem sonrası öğrenilen tüm bilgilerden yararlanmak, anlatımı o dönem sonrasında gelişen türler, anlatım yolları ve ifadelerle zenginleştirmek, daha yeni tarihli referansları verebilmek noktalarında eşsiz bir fırsat sağlıyordu.  

İkinci bir önemli nokta daha var. Tarihte yer aldığı haliyle ve özellikle sözlü anlatımla aktarılanlar olağanüstü zengin olmakla birlikte tutarlı değildir, çeşitli ve çelişkilidir. Bu çelişkiyi çözmenin kısa ve kesin yolu, hikâyeyi dönemin bir şahidine anlattırmaktır. Nitekim Vakkas Dede de “Gördüklerimi, yaşadıklarımı, işittiklerimi anlatsam bazı tarih kitaplarını yeniden yazmak şart olur. Zira ne vakanüvisler tanıdım nefesi üfürükçüden kuvvetli, hayal dünyası müneccimden âlâ, lisanı meddahtan tatlı ama mübalağası da. Bazen nice kalem erbabının satırlarında kendi yaşadıklarıma rasgelip de okuyunca şüpheye düştüm hafızamdan, yazılanda mı hata var hatıramda mı diye. Hakikatin kaydını en tarafsızca en alasından tutan da var ama. Mukayese şart!” diyerek bu noktaya parmak basar.

Bu mukayeseyi ben bilimsel sorgulamalarla ve araştırmalarımla yaptım, çokça da çelişki yakaladım. Birine söyletmem gerekiyordu, o da Vakanüvis Vakkas Dede oldu. Nitekim Vakkas Dede esasen sözlü anlatımın tümünün romandaki vicdanı, aklı ve tezahürü oldu.

Mürşid’i bizlere hediye ettin. Mürşid’in sana hediyesi, katkısı ne oldu? Kitabı yazarken veya kurgularken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Saymakla bitmez. Elbette Mürşid’e başladığım kişi olarak kalmadım. Hayat her anında bize çok şey öğretiyor. Öncelikle romana bu kadar özeneceğimi, üzerine titreyeceğimi bilmiyordum. Her cümlesine, noktasına virgülüne o kadar özendim ki, dönüp dönüp okudum, düzelttim. Sabırlı olduğumu biliyordum ama sabrın tek başına işe yaramayacağını da yakından görmüş oldum. Araştırman, masaya oturman, sayfalarca yazman, yeniden okuman, yeniden yazman gerekiyor.

Yazmak çok asosyal bir uğraş. Dış dünyanın her türlü uyarıcısından soyutlanarak, kapanarak, tek başına yapman gereken bir etkinlik. Ne bu kadar asosyal kalmam gerekeceğini ne de gerekince kalabileceğimi biliyordum.

Harper Lee ikinci romanını Bülbül’ü Öldürmek’ten 55 sene sonra yayımlatıyor. Jack Gilbert, hem eleştirmenlerin hem okurların kalbini kazanan eserlerden sonra “şöhret sıkıcıdır” diyerek ortadan kaybolup, bir Yunan adasında adeta inzivaya çekiliyormuş. Bundan sonrası için, yazma ve okurlarla buluşma sürecin nasıl gelişir sence? Herhangi bir planın var mı?

Şöhretin sıkıcı olduğu fikrine katılıyorum ve açıkçası bu fikir beni ürkütüyor. Özgürlüğüme hayli düşkünüm ve tanınmak özgürlüğün önündeki en büyük engel bence. Söylediklerine ilaveten çok bilinen bir örnek de J.D. Salinger’dir. Tamamen inzivaya çekiliyor. Tanınmak istemiyor.

Ülkemizin yayın piyasasında durum genel olarak bunun tam tersi ama. Şöhretli bir yayınevinden tanıyıp bildiğim bir editöre dosyamı göndermek istemiştim. Bana yanıt olarak: “Kitabını basarız, İstiklal’de cadde boyunca çıplak koşarsan,” demişti. Kısaca bana önce şöhret ol sonra gel, öyle bakalım dosyana dedi. Maalesef ülkemizde eserin niteliğinden çok, yayımın eser ya da yazar üzerinden bir tartışma başlatıp başlatmayacağı ön planda tutuluyor. Bir de günün moda konuları var. Kimi popüler kişiler yazarlığa bu moda konular üzerine yazarak adım atıyor, yayınevleri o kitapların tanıtımına ağırlık veriyorlar. Bu da nitelikli edebi eserleri önce yayınevinde sonra yayım piyasasında boğuyor. Dostoyevski bugünün yayın dünyasında yer alabilir miydi, fark edilir miydi, emin değilim. Herhangi bir eser için nitelikli bir değerlendirme sonrasında yayımlanıp yayımlanmama kararı alınması nadirdir. Kitabın getirdiği şöhret değil de şöhretin getirdiği çağındayız.

Öte yandan kendi durumuma gelirsem, beni tanıyan bilen, yazdıklarımı bekleyen okurlarım olması onur verir tabii. Tanımadığım okurlardan Mürşid üzerine çok sayıda ve hayli nitelikli iletiler aldım, alıyorum. Düzenli olarak yazışıp birbirimize hâl hatır sorduğumuz yeni arkadaşlarım oldu. Romanın irdelediği zamana, konulara meraklı bir kitle var. Sadece tarih kitaplarıyla, sözlü anlatımlarla yetinmeleri doğru değil, dönemin farklı biçimlerde işlenmesi gerekiyormuş.

Elimde uzun zamana yayılarak yazılmış ciddi bir öykü dosyası var, birden fazla öykü kitabına dönüşebilir. Bunun dışında mitolojik temelli ama günümüzde geçen bir romana başlamıştım, taslağı hazır ama yazmam lazım, kolay bir konu değil. Onu ilerletebilirim. Bir başka bitmemiş çalışmam gökyüzü hikayeleriyle ilgiliydi. İnsan tarih boyunca gökyüzüne bakınca ne düşünmüş gibi bir soruya yanıt aradım, epeyce karalamıştım. Bitmemişti. 

Bir şeyler yazıyorum, elim kalem tuttuğunca yazacağım. İyi bir hikâye kendini yazdırır zaten, kuşkum yok.

Bir yerlerde okumuştum; “Hikâye kurgulamak, roman yazmak insan zihninin en komplike ve en üstün seviyelerinden biriymiş”, ne düşünürsün? Geleceğin romanı sence nereye evrilir?

Hikâye kurgulamak için ne derece söylenebilir bilmiyorum. Bir insan tipidir hikâye anlatıcı. Bazıları anlatsınlar istersin, sıkılmadan dinlersin. Roman öyle değil ama. Zordur roman gerçekten. Romanın sonunda bir kahramana söyleteceğin söz için tüm romanı bilmen, aklında tutmuş olman, dönüp gerekli sayfalarda değişiklik yapman gerekir. Her bir kahramanın sadece yazdığın sahnelerine, betimlediğin özelliklerine değil, betimlemediğin taraflarına da hâkim olman gerekir. İster istemez ciddi bir zihin egzersizi oluyor ve bu egzersiz her zaman amaçlanan güzel esere dönüşmeyebiliyor.

Günümüzde teknik imkanlar nedeniyle roman yazmak daha kolay elbette. Bu da daha nitelikli eserlerin çıkmasını kolaylaştırıyor. Yayın piyasası ise nitelikli eser peşinde değil. Arz talep meselesi.

Geleceğin romanını okuyucu şekillendirecek. Nitelikli eserler okumak istiyorsak önce okuyucuyu eğitmeliyiz. Ama kitap basımının ve yayınevlerinin bir noktada sona ereceğini düşünüyorum. Bu konudaki gelecek kitap okuma ve dinleme platformlarının olacak.

Roman ve sohbet için teşekkürler...

https://www.martidergisi.com/hasan-reyhanoglu-roportaji-mursid/ 

*Birleşimsel oyun: Zihinsel faaliyetlerde bir kanal tıkandığında; meşgul olunan alandan başka bir alana geçilmesi. Bir matematik problemi çözerken zorlanan insanın bir müddet ara verip keman çalması vbg.


Hasan Reyhanoğlu Röportajı: MÜRŞİD

Heyecanlıyım. Kitabın yazarı Hasan Reyhanoğlu liseden arkadaşım. Dile kolay 6 sene aynı sınıfta okumuşluğumuz var...


Mürşid; 8. yüzyıl Bağdad’ında Harun Reşid ve çevresinde geçen, gerçek kişi ve olaylardan esinlenilmiş, mistik ögeler barındıran, masalsı diliyle, Binbir Gece Masalları tadında, öykü içinde öyküler barındıran; üzerinde çokça düşünülüp araştırılmış, entelektüel bir kurgusal eser. Bir solukta okudum.   

Kitabın ana eksenlerinden ve bence en güçlü yanlarından bir tanesi; kahramanın kendisiyle hesaplaşıp yüzleşmesini detaylı işlemesi. Bazen ‘Ruhunun en karanlık gecesi’ diye adlandırılan, Joseph Campbell’ın Kahramanın Yolculuğundaki “eşik- çile ve büyük değişim” diyebileceğimiz adımı; kendi başına apayrı bir kitap konusu olabilecek 3 aşamalı içsel yolculuğu çok dokunaklı bir şekilde vermiş.

Kitap kadar; arka planı, yazma süreci, yazarın bu zaman zarfında yaşadıkları, açıkçası bir eserin doğumu kadar sonrası ve öncesi, doğum sancıları da ilgimi çekiyor...

Hasancığım, seninle son yıllarda olan görüşmelerimizden yazdığını-çizdiğini-blog tuttuğunu biliyordum. Yalnız lise yıllarından aklımda kalan Hasan başka. Fen bilimlerine meraklı, sessiz, sakin ve çalışkan bir öğrenciydin diye anımsıyorum. İyi bir okur olmanın dışında, o yıllarda yazmak eylemiyle aran nasıldı, bir şeyler karalar mıydın? Kompozisyon yazmamız beklenirdi Edebiyat derslerinde bazen. Nasıl bulurdun kendini?

Şeydacığım, hatırladıkların doğru. Zaten sonrasında üniversitede mühendislik okudum. Ancak o dönemde yakın çevremdeki kimi arkadaşlarım edebiyat ilgimi de hatırlayacaklardır. Tabii o dönemler roman yazmak yoktu planlarım arasında ama her zaman iyi ve meraklı bir okuyucuydum. Gene de belirtmem gerek; erken dönem ilgi alanlarının ve becerilerinin üzerine gitmek gerekiyor. Herkesin belirli konulardaki olgunlaşma dönemi farklı, herkesin bir zamanı var, bir gün kafana dank ediyor, belirli bir konunun nasıl işlediğini, iç yüzünü görüp anlayabiliyorsun, belki bir ipucu yakalayıp, belki ustasından öğrenip.  

Malcolm Gladwell’in fenomen bir kitabı var: Outliars. Bu kitapta “on bin saat kuralı” diye bir kuraldan söz eder. İnsanların belirli alanlarda ustalaşmaları için o alana merak duymaları ve başlangıçta belirli bir beceri göstermeleri faydalıdır elbet ama yeterli değil. İşin temelinde çalışmak, elinden geleni değil işin gereğini yapmak var. Bunun için de “yaratım ya da ustalaşma yolunda asgari on bin saat çalışmak gerekir,” der Gladwell, elbette isteyerek, anlayarak, kendini vererek, deneyerek.

Itzhak Perlman’a “Muhtemelen siz dünyanın keman çalmadaki kutbusunuz,” derler. “Çok naziksiniz,” der Perlman. “Ya Jascha Heifetz,” derler… “Ben tanrının işine karışmam,” der Perlman.

İşte o Heifetz’e bir hanım bir gün, “Sizin gibi keman çalmak için ömrümü verirdim,” deyince Heifetz “Ben verdim,” der, bu kadar kısa, net ve yalın.

Yazmanın temeli önce okumak, sonra okudukların üzerine konuşmak, tartışmak, yazma denemeleri yapmak. Okuduklarını nasıl yazıldığı gözüyle incelemek. Nasıl daha doğru, daha sade, daha etkili yazabileceğine dair kafa yormak, denemeler yapmak, ipuçlarını araştırmak, öğrenmek.

Basit bir öykü yazarken hatta bir olayı anlatırken dahi çok fazla tercih yapıyoruz. Kahramanları, dili, ifade tarzı, anlatının hangi zamanda nasıl bir mekânda geçeceği, ne zaman anlatılacağı, kimin anlatacağı, kurgusu… Sonra diyalogları, anlatımı, sahnelerin kurgulanması. Her bir paragrafı sahne olarak mı ele almalı, yoksa düz mü anlatmalı? Bunların her birini ayrı ayrı geliştirmek mümkün. Geliştirmek içinse yönlendirilmiş okumalar yapmak, yazarlarıyla konuşmak, tartışmak önemli bir adım. Bu konuda şanslı olduğumu düşünüyorum. Okumalarım dışında anlatan, dinleyen, eleştiren, okur yazarlığın hakkını veren bir çevrem oldu. Evet, çok önce de yazardım ama kurgulu ve biraz daha nitelikli yazmaya lise son sınıfta başladım diyebilirim. 

Kitap yazmak düşüncesi aklının bir köşesinde var mıydı o yıllarda? Ne zaman ve nasıl gelişti?

Kitap yazmayı ilk olarak yirmili yaşlarımda düşündüm. Yazdıklarım çevremde ilgi çekiyor, paylaşılıyordu. Bir ifade, anlatım tarzı tutturmuştum. Herkes en başta anılarını yazmayı düşünür, yazmada aşılması gereken bir eşiktir. Bilmiyordum tabii. Ben komik fıkralar yazıyordum anılarımdan. Hala mektup gönderme diye bir şey vardı hayatımızda, ben de yazdıklarımın arasına kendi yazdığım fıkraları, anekdotları sıkıştırıyordum. İlk olarak onları bir kurguda birleştirmeyi düşündüm. Bir yazar sözüdür: “Herkesin ilk kitabı kendi çocukluğudur.”

Kitaptaki ana temalardan biri adalet. İlk kitabının “adalet” konusu çerçevesinde şekillenmesinin herhangi özel bir nedeni var mı?

Adalet için çabalarım, ancak başkasının, özellikle beraber çalıştığım, yaşadığım, ilişki içinde bulunduğum insanların ne düşündüğü daha önemli tabii. Adaleti sağlamak kolay değil. Hukuk ile adalet de aynı şey değil. Hukuk, sözcük anlamıyla haklar demek. Adaletse bu haklar arasında dengeyi sağlayabilmek. Bunun için her meseleyi en ince ayrıntısına kadar irdelemek gerekiyor. Eksik bilgi ve değerlendirmeyle adalet sağlanamaz.

Hepimiz kendi seçimimiz olmadan bir yerde doğduk. Doğar doğmaz etrafımızda bir dünya vardı. İbni Haldun’un dediği gibi coğrafya kader oldu da onunla sınırlı mı kaldı. Bazen aile kader oldu, bazen zaman. O ailede o gün doğduk diye birileri bize dost, birileri düşman oldu. Bunun neresi adalet? Ya adalet dediğimiz şey zamana, mekâna göre farklılık göstermez mi?  

Ben adalet kadar mülkiyet konusunu da irdeledim kitapta. Eğer bir ortamda azınlık çok zenginken çoğunluk açsa, bu durum yetenekle, iş bilmekle açıklanamaz. Sebebi adaletsizliktir. Mürşid’de bu soru ve meselelerin tümüne ilişkin uzun sorgulamalar var kahramanlarımız arasında.

“Spoiler” etkisi gibi olacak ama; kitap çok güzel bir şekilde Harun Reşid için “adalet” döngüsünü tamamlarken, karısı Zübeyde bundan muaf kaldı diye hissettim. “Ettiğini bulmadı” gibi geldi. Bunu tercih etmenin nedeni ne oldu?

Kitabın en çok eleştiri aldığı konulardan biriydi bu. Açıklamaya çalışayım. Birincisi Harun asıl yetki sahibi olduğu için dolaylı olarak Zübeyde de Harun’un kararlarından etkileniyor. Sonuçta Zübeyde’nin istediği olmuyor, şikâyeti sonuç bulmuyor. Harun meselenin esasını anlayınca Zübeyde için nasıl bir karar alacağı, onu nasıl idare edeceği Harun’un meselesi.

İlaveten pratik olarak şöyle de bir durum var. Zübeyde zamanın en güçlü kadını, Harun’un yaşadığı fikrî dönüşümü yaşamış, atladığı eşiği atlamış değil. Doğrudan cezalandırılması Zübeyde’yi hırslandırır, intikama yönlendirir. Bunun herkese zararı var. Ben Zübeyde’yi bir anti kahraman ya da romanın kötü kişisi olarak tasarlamadım. Zübeyde Bağdad’ın karış toprağı üzerinde aşırı hassas. Bu şehir çok sevdiği, onu el üstünde tutan dedesinin eseri ve şehri aile yadigarı olarak görüyor. Kendince lüzumunu yapıyordu Zübeyde.

Güç zehirlenmesi tarihin her anında, her idare biçiminde yaşanmış bir sorun. Tepede manevi bir güce dayanan ve her şeyin başı olup denetlenemeyen bir yöneticinin kendini hukukla eşdeğer tutması da uygarlık tarihi kadar eski bir konu. Zübeyde bir an için böyle bir yanılgıya düşüyor. O aşamadaysa kışkırtılması değil idare edilmesi gerekiyor. O da Behlül’ün değil, Harun’un derdi.    

Kitabında sıklıkla rastladığımız başka bir öge, bize mistik havayı sıkça solumamızı sağlayan rüyalar. Eskiden rüya yorumcuları bile varmış. Kitabın için rüyaların anlamı ve rolüyle senin için rüyaların anlamı ve hayatındaki rolü nedir?

Rüyaların benim hayatımda alışılmışın dışında olağanüstü bir rolü yok ama hatırladığım rüyalarımla çok ilgiliyimdir. Hatırlamak için çabalarım, kalkıp not alırım, ilk fırsatta unutmamak için yazarım. Çok da gülerim rüyalarıma, üzerine düşünürüm. Bununla beraber rüya konusuna daha bilimsel bakıyorum. Bilinçaltında birbiriyle ilişkisi olmayan nöronların tuhaf bir biçimde coşup ilgi kurduğu bir oyun alanı rüyalar, müthiş yaratıcı bir hal. Daha fazla hatırlamak mümkün olsaydı, daha fazla beslenirdik rüyalarımızdan. Bilinçaltımızı daha iyi değerlendirir, daha az hastalanırdık. Daha kolay çözüm bulurduk birçok sorunumuza.   

Kitapta öyle değil. O dönem için rüyalar hayli önemli ve değerli. Rüya tabirciliği muteber bir meslek. Kitap dönemin ruhunu hakkıyla yansıtabilmek için o dönemin önemsediği konuları, değeri ölçüsünde önemsemeye çalışıyor. İrrasyonel uygarlık tarihinin İslam’ın payına düşen ciddi bir yansıması var. Olağanüstü ya da mistik dediğimiz çokça olay var sözü edilen, mucizeler, olağanüstü varlıklar, insanüstü becerilere sahip şahıslar. Dönemin özellikle sözlü anlatımlarında yer bularak, tarihi arşınlayarak bugüne kadar gelmiş fevkalade hikayeleri bunlar. Her zaman ziyadesiyle ilgimi çekmişti.

Gelelim kitabı yazma sürecine. Annelik kavramı veya arketipi dünyada genel geçer bile olsa, her annenin çocuğuyla yaşadığı süreç farklı. Her annenin her bir çocuğuyla yaşadığı süreç bile farklı. Benzer şey bence yazmak için de geçerli. Her yazarın kitabıyla ilişkisi eskilerin deyimiyle nevi şahsına münhasır olsa gerek. Bazı yazarlar karakterlerinin kendisini sürüklemesine izin veriyor, bazıları karakterleriyle kavga ediyor. Kimileri ilham geldikçe yazarken kimileri düzenli. Orhan Pamuk bir röportajında, her gün düzenli ofise gidip sabah 9-akşam 5 yazdığını belirtmişti. Senin kitabı yazma sürecin nasıldı?

Ben yazdıklarımın, kurgumun beni sürüklemesine izin veririm ama kahramanların beni sürüklemesine çok da izin vermem. Kurgu, yan hikayeler ve kahramana dair ilk fikirler ilhamla ilişkili tabii. Ancak kahramanı iyice işlemek, onunla beraber yolculuk etmek şart benim için. En kolay düşülen tuzaklardandır kahramanı uçurmak. Hâkim olmazsanız uçar. Uçarsa roman elinizden uçar gider, tutarlılığı yitirirsiniz.

Romanı tutarlı kulvarlarda tutabilmenin bana göre üç şartı var. Birincisi analitik düşünme becerisi, ilk ve olmazsa olmaz şart. İkincisi kurgulama aşamasında kahramanın sadece yazdığınız değil, yazmadığınız hallerine de yeterince kafa yormanız. Ana eksende olmayan, sonradan kurguladığınız bir yan hikâyede yer verdiniz kahramanınıza, nasıl davranacak, ne diyecek? Romanda yer almayan, anlatmadığınız geçmişinden, deneyimlerinden, ilişkilerinden güç alacak tabii. Üçüncüsü silmeyi bilmek, bu konuda acımasız olmalısınız. Romana hizmet etmeyen her ne varsa -ne kadar iyi olursa olsun, bağlansanız da sevseniz de- kahraman, yan hikâye, paragraf; acımadan, gözünüzü kırpmadan hunharca silebilmelisiniz.

Yazma sürecime gelince, ben yaklaşık beş yıl uğraştım bu romanla. Düzenli olarak araştırma, okuma yaptım. Okuyup araştırdıkça hem kurgu hem konu derinleşti, dallanıp budaklandı. Hafta sonlarımı yazarak geçirdim. Haftanın belirli günlerinde akşamları 3-4 saat yazdım mutlaka. Yazımın bitmesi ile düzeltmelerin, yeniden okumaların bitmesi arasında da bir yıl var. İhtimamdan, özenden ödün veremezdim. Olabildiğince temiz ve tutarlı bir metin oluşturmaya çalıştım. Bunun için bıkmadan, usanmadan çalışmak, çabalamak şart.

İlham demişken; bazıları ilham perisine inanıyor, bazıları yazma faaliyetini biteviye yapmanın ilhamı getireceğine. Elizabet Gilbert mesela, yazma süreci tıkandığında Einstein’ın “birleşimsel oyun”* taktiğine başvurup bir çizim kursuna gidiyor. İlham senin için ne demek? Kitabı yazarken tıkandığın noktalar olduysa nasıl aştın?

Şeyda bu çok derin bir soru ve bu soru üzerine yazılmış kitaplar var belirttiğin ayrımı irdeleyen. Sanattaki önemli tartışmalardan birine parmak bastın.

Rollo May, Yaratma Cesareti kitabında bu soruyu enine boyuna farklı biçimleriyle baştan sona irdeler; en eskiden, ilk örneklerinden; hatta ikisi de yaratıcığın farklı türlerini temsil eden Apollon & Dionysos ikiliğinden başlayarak. Yunan Mitolojisinde Apollon akılcılığın, eğitimin, çalışmanın, disiplinin getirdiği maharetin, sanatsal ustalığın simgesidir. Dionysos ise esrikliğin, aşkınlığın, coşkunun, sarhoşluğun, kendinden geçmenin getirdiği zihinsel halle gelen yaratıcılığın simgesidir. Peki, sadece eğitimle, disiplinle, ustalaşmayla ama esin olmadan yaratım olur mu sorusuna gene Apollon yanıt verir aslında, belki sözle değil ama davranışlarıyla, yaptıklarıyla.

Apollon’un en yakın dostları, hayat arkadaşları kimdir? Yunan kozmolojisine göre Zeus, dünyadaki düzeni sağladığında yeterli bulmaz düzeni; sıkıcıdır dünya, sanat eksiktir. Bunun için Titanlardan birini, belleği ve incelikli düşünceyi simgeleyen Mnemosyne’i ziyaret eder, onunla dokuz gün geçirir. Bu birliktelikten, her biri sanatın farklı bir alanını temsil eden dokuz esin perisi (muse: esin perisi) doğar.  Bugün müzik, mozaik, mızıka, müze gibi sözcükleri bu esin perilerine borçluyuz. İşte Apollon’un daima beraber gezdiği, ikisinden çocuk sahibi olduğu en yakınları bu esin perileridir. Apollon, kendisi akılcılığın, disiplinin, çalışkanlığın simgesiyken esin perilerini sürekli yanında taşır.

İlham hikâye kurmak için gerekli elbette; yaratıcılığı, yaratma hevesini, cesareti ve çalışma motivasyonunu artırıyor kuşkusuz. Herkesin ilham kaynağı farklıdır. Kişinin bu yanını beslemesi şart; seyahat ederek, okuyarak, enstrüman çalarak, tamamıyla farklı bir meşgale edinerek, doğayı gözleyerek, sohbetlere karışarak, oyun oynayarak. Ben bunların tümünü keyifle yapıyorum, hayatımda olabildiğince yer vermeye çalışıyorum. Senin belirttiğin gibi özellikle farklı alanlarda geliştirilen beceriler farklı bakış açılarını besliyor, tıkanıklıkları aşmada önemli katkılar sağlıyor. Ancak sonuçta yazmak için bir masanın başına oturmak da şart ve hepimiz o kadar çok hikâye biriktiriyoruz ki zaman içinde, yazmaya başlayınca dökülüyor sözcükler.

İlham olmadan yazmak ayağınıza dolanmış bir doktora tezi yazmak gibi bir şey.   

Aslında yazarın kitabıyla ilişkisi yazıp yayınlandıktan sonra bitmiyor sanırım. Bu çerçevede çok değişik öyküler var. Bir yazara, kitabını imzalatmaya gelen okur “kahramanınız gibi ben de boşandım” der. Oysa kitaptaki esas kadın boşanmamış bile. Yazar okuru düzeltmez, çünkü kitap basıldıktan sonra artık hikâyenin okura ait olduğunu düşünüyor. Kitap basıldıktan sonra okura mı yoksa yazara mı aittir?

Verdiğin örnek çok güzel. Her okur her kitapta kendisinden bir şey bulabilir, kendi ruhuna dokunan bir cümle, tavır, davranış, fikir, kahraman, öykü… Bu yüzden her okuruyla yeniden yazılıyor her kitap. Bence yazar bir noktada vedalaşıyor kitabıyla. Ne kadar sahiplenici, koruyucu olsa da bir noktadan sonra yapamıyor. O noktadan sonra kitap okurun oluyor. Ben de bunu kitabın matbaaya girdiğini öğrendiğim gün yaptım, kitabıma bir veda yazısı yazdım ve vedalaştım. Artık ben de o kitabın bir okuruyum.

En etkilendiğim karakterlerin başında yaşsız vakanüvis Vakkas Dede geliyor. Kullandığı dil takdire şayan. Edebi bir tat bırakıyor damaklarda. Kitabın sonunda bir iki kelam etmesini dilerdim. Tam bir yaratıcılık ürünü. Karakteri yaratma sebebini, karakterin nasıl ortaya çıktığını okurlarımız da duysun istersen...

Mürşid sekizinci yüzyılın sonlarında geçen, tarihe kaydı düşülmüş kişiler ve olaylar üzerine kurulu, kurgusal bir roman. Bağdat’ta geçtiği, dönemin yaşamını, inanışlarını, meselelerini ve adalet anlayışını konu ettiği ve irrasyonel İslam tarihinden beslendiği için, arka planın doğru yansıtılabilmesi maksadıyla, anlaşılır olmaktan hiç ödün vermeden biraz eskitilmiş bir dil kullanmak gerektiğini düşündüm. Hikâye eğer günümüzde anlatıp yazan bir anlatıcı/yazarın dilinden çıkarsa dil romanda yapay duracaktı. Dolayısıyla hikâyeyi halihazırda farklı bir dil yazıp konuşan, vaktin diline hâkim ve bunu kullanması bir sakillik olarak görülmeyecek bir karaktere anlattırmayı tercih ettim. Bu tercih bambaşka kapılar açtı, zira anlatımı bütünüyle sekizinci yüzyıla sıkıştırmak, sonrasında bilinen, öğrenilen bilgi, söyleniş, ifade ve edebiyat külliyatını bir kenara atıp hiçbirinden faydalanmamak manasına gelecekti. Oysa anlatıcıyı sonraki dönemi yaşayıp bilen biri olarak kurmak, ihtiyaç halinde dönem sonrası öğrenilen tüm bilgilerden yararlanmak, anlatımı o dönem sonrasında gelişen türler, anlatım yolları ve ifadelerle zenginleştirmek, daha yeni tarihli referansları verebilmek noktalarında eşsiz bir fırsat sağlıyordu.  

İkinci bir önemli nokta daha var. Tarihte yer aldığı haliyle ve özellikle sözlü anlatımla aktarılanlar olağanüstü zengin olmakla birlikte tutarlı değildir, çeşitli ve çelişkilidir. Bu çelişkiyi çözmenin kısa ve kesin yolu, hikâyeyi dönemin bir şahidine anlattırmaktır. Nitekim Vakkas Dede de “Gördüklerimi, yaşadıklarımı, işittiklerimi anlatsam bazı tarih kitaplarını yeniden yazmak şart olur. Zira ne vakanüvisler tanıdım nefesi üfürükçüden kuvvetli, hayal dünyası müneccimden âlâ, lisanı meddahtan tatlı ama mübalağası da. Bazen nice kalem erbabının satırlarında kendi yaşadıklarıma rasgelip de okuyunca şüpheye düştüm hafızamdan, yazılanda mı hata var hatıramda mı diye. Hakikatin kaydını en tarafsızca en alasından tutan da var ama. Mukayese şart!” diyerek bu noktaya parmak basar.

Bu mukayeseyi ben bilimsel sorgulamalarla ve araştırmalarımla yaptım, çokça da çelişki yakaladım. Birine söyletmem gerekiyordu, o da Vakanüvis Vakkas Dede oldu. Nitekim Vakkas Dede esasen sözlü anlatımın tümünün romandaki vicdanı, aklı ve tezahürü oldu.

Mürşid’i bizlere hediye ettin. Mürşid’in sana hediyesi, katkısı ne oldu? Kitabı yazarken veya kurgularken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Saymakla bitmez. Elbette Mürşid’e başladığım kişi olarak kalmadım. Hayat her anında bize çok şey öğretiyor. Öncelikle romana bu kadar özeneceğimi, üzerine titreyeceğimi bilmiyordum. Her cümlesine, noktasına virgülüne o kadar özendim ki, dönüp dönüp okudum, düzelttim. Sabırlı olduğumu biliyordum ama sabrın tek başına işe yaramayacağını da yakından görmüş oldum. Araştırman, masaya oturman, sayfalarca yazman, yeniden okuman, yeniden yazman gerekiyor.

Yazmak çok asosyal bir uğraş. Dış dünyanın her türlü uyarıcısından soyutlanarak, kapanarak, tek başına yapman gereken bir etkinlik. Ne bu kadar asosyal kalmam gerekeceğini ne de gerekince kalabileceğimi biliyordum.

Harper Lee ikinci romanını Bülbül’ü Öldürmek’ten 55 sene sonra yayımlatıyor. Jack Gilbert, hem eleştirmenlerin hem okurların kalbini kazanan eserlerden sonra “şöhret sıkıcıdır” diyerek ortadan kaybolup, bir Yunan adasında adeta inzivaya çekiliyormuş. Bundan sonrası için, yazma ve okurlarla buluşma sürecin nasıl gelişir sence? Herhangi bir planın var mı?

Şöhretin sıkıcı olduğu fikrine katılıyorum ve açıkçası bu fikir beni ürkütüyor. Özgürlüğüme hayli düşkünüm ve tanınmak özgürlüğün önündeki en büyük engel bence. Söylediklerine ilaveten çok bilinen bir örnek de J.D. Salinger’dir. Tamamen inzivaya çekiliyor. Tanınmak istemiyor.

Ülkemizin yayın piyasasında durum genel olarak bunun tam tersi ama. Şöhretli bir yayınevinden tanıyıp bildiğim bir editöre dosyamı göndermek istemiştim. Bana yanıt olarak: “Kitabını basarız, İstiklal’de cadde boyunca çıplak koşarsan,” demişti. Kısaca bana önce şöhret ol sonra gel, öyle bakalım dosyana dedi. Maalesef ülkemizde eserin niteliğinden çok, yayımın eser ya da yazar üzerinden bir tartışma başlatıp başlatmayacağı ön planda tutuluyor. Bir de günün moda konuları var. Kimi popüler kişiler yazarlığa bu moda konular üzerine yazarak adım atıyor, yayınevleri o kitapların tanıtımına ağırlık veriyorlar. Bu da nitelikli edebi eserleri önce yayınevinde sonra yayım piyasasında boğuyor. Dostoyevski bugünün yayın dünyasında yer alabilir miydi, fark edilir miydi, emin değilim. Herhangi bir eser için nitelikli bir değerlendirme sonrasında yayımlanıp yayımlanmama kararı alınması nadirdir. Kitabın getirdiği şöhret değil de şöhretin getirdiği çağındayız.

Öte yandan kendi durumuma gelirsem, beni tanıyan bilen, yazdıklarımı bekleyen okurlarım olması onur verir tabii. Tanımadığım okurlardan Mürşid üzerine çok sayıda ve hayli nitelikli iletiler aldım, alıyorum. Düzenli olarak yazışıp birbirimize hâl hatır sorduğumuz yeni arkadaşlarım oldu. Romanın irdelediği zamana, konulara meraklı bir kitle var. Sadece tarih kitaplarıyla, sözlü anlatımlarla yetinmeleri doğru değil, dönemin farklı biçimlerde işlenmesi gerekiyormuş.

Elimde uzun zamana yayılarak yazılmış ciddi bir öykü dosyası var, birden fazla öykü kitabına dönüşebilir. Bunun dışında mitolojik temelli ama günümüzde geçen bir romana başlamıştım, taslağı hazır ama yazmam lazım, kolay bir konu değil. Onu ilerletebilirim. Bir başka bitmemiş çalışmam gökyüzü hikayeleriyle ilgiliydi. İnsan tarih boyunca gökyüzüne bakınca ne düşünmüş gibi bir soruya yanıt aradım, epeyce karalamıştım. Bitmemişti. 

Bir şeyler yazıyorum, elim kalem tuttuğunca yazacağım. İyi bir hikâye kendini yazdırır zaten, kuşkum yok.

Bir yerlerde okumuştum; “Hikâye kurgulamak, roman yazmak insan zihninin en komplike ve en üstün seviyelerinden biriymiş”, ne düşünürsün? Geleceğin romanı sence nereye evrilir?

Hikâye kurgulamak için ne derece söylenebilir bilmiyorum. Bir insan tipidir hikâye anlatıcı. Bazıları anlatsınlar istersin, sıkılmadan dinlersin. Roman öyle değil ama. Zordur roman gerçekten. Romanın sonunda bir kahramana söyleteceğin söz için tüm romanı bilmen, aklında tutmuş olman, dönüp gerekli sayfalarda değişiklik yapman gerekir. Her bir kahramanın sadece yazdığın sahnelerine, betimlediğin özelliklerine değil, betimlemediğin taraflarına da hâkim olman gerekir. İster istemez ciddi bir zihin egzersizi oluyor ve bu egzersiz her zaman amaçlanan güzel esere dönüşmeyebiliyor.

Günümüzde teknik imkanlar nedeniyle roman yazmak daha kolay elbette. Bu da daha nitelikli eserlerin çıkmasını kolaylaştırıyor. Yayın piyasası ise nitelikli eser peşinde değil. Arz talep meselesi.

Geleceğin romanını okuyucu şekillendirecek. Nitelikli eserler okumak istiyorsak önce okuyucuyu eğitmeliyiz. Ama kitap basımının ve yayınevlerinin bir noktada sona ereceğini düşünüyorum. Bu konudaki gelecek kitap okuma ve dinleme platformlarının olacak.

Roman ve sohbet için teşekkürler...

https://www.martidergisi.com/hasan-reyhanoglu-roportaji-mursid/ 

*Birleşimsel oyun: Zihinsel faaliyetlerde bir kanal tıkandığında; meşgul olunan alandan başka bir alana geçilmesi. Bir matematik problemi çözerken zorlanan insanın bir müddet ara verip keman çalması vbg.


22 Ocak 2021 Cuma

 Ne çok şikâyet ediyoruz, değil mi? 

Hiç fark ettiniz mi bilmem, gün içinde havadan sudan konulardan tutun da ciddi meselelere değin epey geniş bir şikâyet skalamız var insanlık olarak. Hoşnutsuz hissedip akabinde sıklıkla yakınıyoruz. 

Bence şikâyetin iki yüzü var; birini şikâyet etmek ve genel anlamda şikâyet. Sırasıyla gidecek olursak; birini şikâyet etme kavramıyla başlayayım ki ülkemizde maalesef bolca mevcut. Ablana kızıp annene söylersin, eşinle ilgili rahatsız olduğun konuları kız arkadaşına anlatırsın. Hele ki işyerinde yapılanı yok mu? Daha az önce öğle yemeği yediğin takım arkadaşını müdürüne bir güzel şikâyet edersin. Pekiyi ama neden? Hemen aklıma gelenler;

· Yüzleşmekten korkuyoruz (ki topraklarımız düellodan ziyade bizlere Bizans entrikalarını miras bırakmıştır)

· Hoşnutsuzluğumuzu nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz

· Karşımızdakini kaybetmekten korkuyoruz (sevgili, eş, arkadaş vbg..)

· Egomuz bir şekilde bu işten fayda görsün istiyoruz (öbürünü paspas ederek kendine pay çıkarma isteği; daha iyi evlât, daha iyi çalışan olma, göze girme, gözde olma vbg.)

Mümkün mertebe sıkı bir yüzleşme taraftarı olarak, neden bunca şikâyete başvurulduğunu pek anlamamakla beraber bu olgunun nörolojik gerçekliği hayretler içerisinde öğrenmiştim.

Incognito ve Beyin adlı kitaplarında David Eagleman, nörobilimci gözüyle bu olayı bir güzel açıklar. Meğer ortalama insan beyni ilk duyduğuna inanma eğilimi gösterirmiş ve diğer sonradan duyduklarını pek kale almazmış. Sanırım haklı çıkma gayesiyle, özellikle iş yerlerinde yaşanan sorun hemen hoşnutsuzluk yaşanan kişiden ziyade, ilk amirle pek de yapıcı olmayan bir şekilde paylaşılıyor. Neden yapıcı değil? Çünkü şikâyet edilen taraf odada yok ! Onun perspektifinden olay dinlenmiyor. Sonuç maalesef “Çamur at, izi kalsın,” gibisinden bir durum....

ŞİKAYETİN ÖBÜR TÜRLÜSÜ

Arkadaşımla pandeminin olmadığı normal günlerden birinde, bir restauranta gitmiştik. Şimdi milattan önce gibi geliyor serbestçe gezip tozabildiğimiz bu zamanlar :) Arkadaşım başladı şikâyete;

“Tamam açık havadayız da, masalar çok yakın, bu kadar da çok sigara içilmez ki, içeceksen evinde iç, ya da içeceksen nezaket gereği bir yan masaya sor....” falan filan. Hayli yakın konumlandırılmış masalarda, (biri oldukça yakın, hâttâ kendi masamızda sayılabilecek yakınlıkta) durmaksızın sigara içen 2-3 kişi. Sigara içenler alınmasınlar; böyle bir durumda içmişten beter oluyorsunuz. Ve fakat kabul etmeliyim şikâyetin ağır bir enerjisi var. Hevesle yapılan buluşmanın tadı gitgide kaçıyor. Bir yandan yemek yerken diğer yandan arkadaşımı sakinleştirmeye çalışıyorum. İçim şişiyor; şikâyetten mi yoksa hızlı yenen yemekten mi belli değil...

Dönüşte metroda içim içimi yerken buluyorum kendimi. Çaresiz hissediyorum, arkadaşıma yardım edemedim. Keyifsiz hissediyorum çünkü güzel bir zaman dilimi paylaşmadık. Üzerine karnımdaki şişlik. Konuyu enine boyuna tartıp, düşünüp dururken; açılan kapılardan sızan soğuk bende adetâ bir duş etkisi yaratıyor. İtiraf edeyim, sanki ufak yanan ampuller misâli farkındalıklar uyanıyor içimde şikâyet etmeye dair.

Arkadaşım aslında birini şikâyet etmiyordu, sigara içilmesinden dolayı genel bir şikâyeti vardı. Ve bütün bunların altında yatan bir isteği. Aslında istisnasız her şikâyet ettiğimizde altta yatan bir istek var. Bunun ardında da sıklıkla karşılanmamış bir ihtiyaç;

Çok sigara içiliyor burada. (Şikâyet)

Sigara içilmemesini arzuluyorum. (İstek)

Rahat nefes alabilmeye ihtiyacım var. (İhtiyaç)

Şikâyet ediyoruz, çünkü şikâyet kolay olanı. Bilip gördüğümüz kalıp. Kısa vadede bir götürüsü yok, belki deşarj bile olabiliyoruz. Kısa vadede diyorum çünkü uzun vadede her şikâyet ettiğimizde aslında kendi gücümü görmezden gelip kurban psikolojisine giriyoruz. Sadece gücümüzden vazgeçmekle kalmıyoruz, enerjimizi düşürüyoruz, keyfimizi kaçıyoruz. Olasılıklarımızı daraltıyoruz.

Öbürü belki zor olmasa bile bize zor geleni. Bu hız çağında öncelikle ihtiyacını fark edeceksin. Burası başlı başına bir dert zaten. Çünkü ihtiyaçlarımıza duyarlı olup onları algılayacak ve anlayacak şekilde eğitilmedik. Gelelim en az bunun kadar zahmetli olan sonrasına. Bunu ricaya/isteğe dönüştür ve karşıya dile getir, kolay mı? Hadi karar verdik, nasıl dile getireceğiz? İnsanın başına terlik yemeyeceği ne malum?

Şimdi geriye dönüp baktığımda, arkadaşımın inisiyatifi ele alıp masalara rica etmek, ihtiyacını dile getirmek, bu karşılanmıyorsa oradan kalkıp zor dahi olsa başka yere gitme gibi bir hareket alanımız olduğunu görüyorum.


BİLİNÇLİ ŞİKAYET

“İlla şikâyet edeceksen, maksatlı et, bilinçli et,” der Duyguların Dili kitabında Karla McLaren. İlk bu satırları okuduğumda hayrete düşmüştüm. Bizlere hep “şikâyet etme” denmiyor muydu ve biz de kendimizi tam aksi yönde şikâyet ederken bulmuyor muyduk? Yazarın bizi özgür bırakması nasıl da hoşuma gidiyor, bir bilseniz.

Sanıyorum hoşnutsuzlu hissi son derece insanî, sadece bizler bunu genelde yıkıcı bir şekilde kullanıyoruz. Bunu olumlu bir şekilde kullanabilir miyiz sorusunun cevabı bu satırlarda gizli olabilir miydi?

“İlk önce şikâyet edilecek sessiz, yalnız kalabileceğiniz bir mekân yaratın”, der yazar. “Şikâyetinizi dile getireceğiniz makam Tanrı olabilir, doğa olabilir, odanızın duvarı olabilir, evcil hayvanınız olabilir, üzerine olayı/kişiyi hatırlatan eşya/objenin (fotoğraf, karikatür) olduğu bir şikâyet altarı (sunak, kutsal alan) bile yaratabilirsiniz,” diye devam eder.

Sonrasında ne mi yapacaksınız? “Şimdi şikâyet ediyorum...,” diye başlıyorsunuz ve başlıyorsunuz yakınmaya, sızlanmaya, kızmaya ve hattâ haykırıp küfretmeye. Zaten yapmıyor muyuz hayat içinde! Neler mi oluyor?

İlk bunu duyduğumda hayli şaşırıp- itiraf edeyim biraz da şüpheye düşüp- meraklı bir İkizler olarak hemen uygulamaya koyulmuştum. Yazar bir müddet sonra şükredip, teşekkür edip eğlenceli bir şekilde bitirin der bu ritüeli. Ben tamamlayamadım bile. Başladım gülmeye. Şikâyet ettiğim konu bir balon misâli hafifleyerek uçtu gitti. Herşeyin sanki farklı göründü gözüme, daha bir canlı hissettim..

Şikâyet bence ateş gibi. Nasıl ateşi kapalı bir alanda harlamayıp kendi haline bırakırsanız bir müdddet sonra söner gider; şikâyet de aynen öyle. Herhangi bir karşı taraf olmadığında, dağlara vuran sesinizin yankısı gibi sadece kendinizi duyduğunuzda yani kısacası dışardan olumlu veya olumsuz herhangi bir destek gelmediğinde hoşnutsuzluk hissi gitgide zayıflıyor, hâttâ tam zıddı gülünç ögeler bile eklenebiliyor. En azından benim tecrübemde böyle oldu.

Dilerim 2021 şikâyet etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Temennim bir yana eğer bir gün gerçekten bunu yapacak isek bilinçli yakınmayı deneyin derim ben. Üstelik kimseye zararı yok. Sizinki dahil kimsenin enerjisini düşürmüyor. Belki faydası bile dokunur, kim bilir? Bakalım, ruhunuz neler hissedecek? 





Ondan Şikâyet Bundan Şikâyet

 Ne çok şikâyet ediyoruz, değil mi? 

Hiç fark ettiniz mi bilmem, gün içinde havadan sudan konulardan tutun da ciddi meselelere değin epey geniş bir şikâyet skalamız var insanlık olarak. Hoşnutsuz hissedip akabinde sıklıkla yakınıyoruz. 

Bence şikâyetin iki yüzü var; birini şikâyet etmek ve genel anlamda şikâyet. Sırasıyla gidecek olursak; birini şikâyet etme kavramıyla başlayayım ki ülkemizde maalesef bolca mevcut. Ablana kızıp annene söylersin, eşinle ilgili rahatsız olduğun konuları kız arkadaşına anlatırsın. Hele ki işyerinde yapılanı yok mu? Daha az önce öğle yemeği yediğin takım arkadaşını müdürüne bir güzel şikâyet edersin. Pekiyi ama neden? Hemen aklıma gelenler;

· Yüzleşmekten korkuyoruz (ki topraklarımız düellodan ziyade bizlere Bizans entrikalarını miras bırakmıştır)

· Hoşnutsuzluğumuzu nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz

· Karşımızdakini kaybetmekten korkuyoruz (sevgili, eş, arkadaş vbg..)

· Egomuz bir şekilde bu işten fayda görsün istiyoruz (öbürünü paspas ederek kendine pay çıkarma isteği; daha iyi evlât, daha iyi çalışan olma, göze girme, gözde olma vbg.)

Mümkün mertebe sıkı bir yüzleşme taraftarı olarak, neden bunca şikâyete başvurulduğunu pek anlamamakla beraber bu olgunun nörolojik gerçekliği hayretler içerisinde öğrenmiştim.

Incognito ve Beyin adlı kitaplarında David Eagleman, nörobilimci gözüyle bu olayı bir güzel açıklar. Meğer ortalama insan beyni ilk duyduğuna inanma eğilimi gösterirmiş ve diğer sonradan duyduklarını pek kale almazmış. Sanırım haklı çıkma gayesiyle, özellikle iş yerlerinde yaşanan sorun hemen hoşnutsuzluk yaşanan kişiden ziyade, ilk amirle pek de yapıcı olmayan bir şekilde paylaşılıyor. Neden yapıcı değil? Çünkü şikâyet edilen taraf odada yok ! Onun perspektifinden olay dinlenmiyor. Sonuç maalesef “Çamur at, izi kalsın,” gibisinden bir durum....

ŞİKAYETİN ÖBÜR TÜRLÜSÜ

Arkadaşımla pandeminin olmadığı normal günlerden birinde, bir restauranta gitmiştik. Şimdi milattan önce gibi geliyor serbestçe gezip tozabildiğimiz bu zamanlar :) Arkadaşım başladı şikâyete;

“Tamam açık havadayız da, masalar çok yakın, bu kadar da çok sigara içilmez ki, içeceksen evinde iç, ya da içeceksen nezaket gereği bir yan masaya sor....” falan filan. Hayli yakın konumlandırılmış masalarda, (biri oldukça yakın, hâttâ kendi masamızda sayılabilecek yakınlıkta) durmaksızın sigara içen 2-3 kişi. Sigara içenler alınmasınlar; böyle bir durumda içmişten beter oluyorsunuz. Ve fakat kabul etmeliyim şikâyetin ağır bir enerjisi var. Hevesle yapılan buluşmanın tadı gitgide kaçıyor. Bir yandan yemek yerken diğer yandan arkadaşımı sakinleştirmeye çalışıyorum. İçim şişiyor; şikâyetten mi yoksa hızlı yenen yemekten mi belli değil...

Dönüşte metroda içim içimi yerken buluyorum kendimi. Çaresiz hissediyorum, arkadaşıma yardım edemedim. Keyifsiz hissediyorum çünkü güzel bir zaman dilimi paylaşmadık. Üzerine karnımdaki şişlik. Konuyu enine boyuna tartıp, düşünüp dururken; açılan kapılardan sızan soğuk bende adetâ bir duş etkisi yaratıyor. İtiraf edeyim, sanki ufak yanan ampuller misâli farkındalıklar uyanıyor içimde şikâyet etmeye dair.

Arkadaşım aslında birini şikâyet etmiyordu, sigara içilmesinden dolayı genel bir şikâyeti vardı. Ve bütün bunların altında yatan bir isteği. Aslında istisnasız her şikâyet ettiğimizde altta yatan bir istek var. Bunun ardında da sıklıkla karşılanmamış bir ihtiyaç;

Çok sigara içiliyor burada. (Şikâyet)

Sigara içilmemesini arzuluyorum. (İstek)

Rahat nefes alabilmeye ihtiyacım var. (İhtiyaç)

Şikâyet ediyoruz, çünkü şikâyet kolay olanı. Bilip gördüğümüz kalıp. Kısa vadede bir götürüsü yok, belki deşarj bile olabiliyoruz. Kısa vadede diyorum çünkü uzun vadede her şikâyet ettiğimizde aslında kendi gücümü görmezden gelip kurban psikolojisine giriyoruz. Sadece gücümüzden vazgeçmekle kalmıyoruz, enerjimizi düşürüyoruz, keyfimizi kaçıyoruz. Olasılıklarımızı daraltıyoruz.

Öbürü belki zor olmasa bile bize zor geleni. Bu hız çağında öncelikle ihtiyacını fark edeceksin. Burası başlı başına bir dert zaten. Çünkü ihtiyaçlarımıza duyarlı olup onları algılayacak ve anlayacak şekilde eğitilmedik. Gelelim en az bunun kadar zahmetli olan sonrasına. Bunu ricaya/isteğe dönüştür ve karşıya dile getir, kolay mı? Hadi karar verdik, nasıl dile getireceğiz? İnsanın başına terlik yemeyeceği ne malum?

Şimdi geriye dönüp baktığımda, arkadaşımın inisiyatifi ele alıp masalara rica etmek, ihtiyacını dile getirmek, bu karşılanmıyorsa oradan kalkıp zor dahi olsa başka yere gitme gibi bir hareket alanımız olduğunu görüyorum.


BİLİNÇLİ ŞİKAYET

“İlla şikâyet edeceksen, maksatlı et, bilinçli et,” der Duyguların Dili kitabında Karla McLaren. İlk bu satırları okuduğumda hayrete düşmüştüm. Bizlere hep “şikâyet etme” denmiyor muydu ve biz de kendimizi tam aksi yönde şikâyet ederken bulmuyor muyduk? Yazarın bizi özgür bırakması nasıl da hoşuma gidiyor, bir bilseniz.

Sanıyorum hoşnutsuzlu hissi son derece insanî, sadece bizler bunu genelde yıkıcı bir şekilde kullanıyoruz. Bunu olumlu bir şekilde kullanabilir miyiz sorusunun cevabı bu satırlarda gizli olabilir miydi?

“İlk önce şikâyet edilecek sessiz, yalnız kalabileceğiniz bir mekân yaratın”, der yazar. “Şikâyetinizi dile getireceğiniz makam Tanrı olabilir, doğa olabilir, odanızın duvarı olabilir, evcil hayvanınız olabilir, üzerine olayı/kişiyi hatırlatan eşya/objenin (fotoğraf, karikatür) olduğu bir şikâyet altarı (sunak, kutsal alan) bile yaratabilirsiniz,” diye devam eder.

Sonrasında ne mi yapacaksınız? “Şimdi şikâyet ediyorum...,” diye başlıyorsunuz ve başlıyorsunuz yakınmaya, sızlanmaya, kızmaya ve hattâ haykırıp küfretmeye. Zaten yapmıyor muyuz hayat içinde! Neler mi oluyor?

İlk bunu duyduğumda hayli şaşırıp- itiraf edeyim biraz da şüpheye düşüp- meraklı bir İkizler olarak hemen uygulamaya koyulmuştum. Yazar bir müddet sonra şükredip, teşekkür edip eğlenceli bir şekilde bitirin der bu ritüeli. Ben tamamlayamadım bile. Başladım gülmeye. Şikâyet ettiğim konu bir balon misâli hafifleyerek uçtu gitti. Herşeyin sanki farklı göründü gözüme, daha bir canlı hissettim..

Şikâyet bence ateş gibi. Nasıl ateşi kapalı bir alanda harlamayıp kendi haline bırakırsanız bir müdddet sonra söner gider; şikâyet de aynen öyle. Herhangi bir karşı taraf olmadığında, dağlara vuran sesinizin yankısı gibi sadece kendinizi duyduğunuzda yani kısacası dışardan olumlu veya olumsuz herhangi bir destek gelmediğinde hoşnutsuzluk hissi gitgide zayıflıyor, hâttâ tam zıddı gülünç ögeler bile eklenebiliyor. En azından benim tecrübemde böyle oldu.

Dilerim 2021 şikâyet etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Temennim bir yana eğer bir gün gerçekten bunu yapacak isek bilinçli yakınmayı deneyin derim ben. Üstelik kimseye zararı yok. Sizinki dahil kimsenin enerjisini düşürmüyor. Belki faydası bile dokunur, kim bilir? Bakalım, ruhunuz neler hissedecek?