22 Ocak 2021 Cuma

 Ne çok şikâyet ediyoruz, değil mi? 

Hiç fark ettiniz mi bilmem, gün içinde havadan sudan konulardan tutun da ciddi meselelere değin epey geniş bir şikâyet skalamız var insanlık olarak. Hoşnutsuz hissedip akabinde sıklıkla yakınıyoruz. 

Bence şikâyetin iki yüzü var; birini şikâyet etmek ve genel anlamda şikâyet. Sırasıyla gidecek olursak; birini şikâyet etme kavramıyla başlayayım ki ülkemizde maalesef bolca mevcut. Ablana kızıp annene söylersin, eşinle ilgili rahatsız olduğun konuları kız arkadaşına anlatırsın. Hele ki işyerinde yapılanı yok mu? Daha az önce öğle yemeği yediğin takım arkadaşını müdürüne bir güzel şikâyet edersin. Pekiyi ama neden? Hemen aklıma gelenler;

· Yüzleşmekten korkuyoruz (ki topraklarımız düellodan ziyade bizlere Bizans entrikalarını miras bırakmıştır)

· Hoşnutsuzluğumuzu nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz

· Karşımızdakini kaybetmekten korkuyoruz (sevgili, eş, arkadaş vbg..)

· Egomuz bir şekilde bu işten fayda görsün istiyoruz (öbürünü paspas ederek kendine pay çıkarma isteği; daha iyi evlât, daha iyi çalışan olma, göze girme, gözde olma vbg.)

Mümkün mertebe sıkı bir yüzleşme taraftarı olarak, neden bunca şikâyete başvurulduğunu pek anlamamakla beraber bu olgunun nörolojik gerçekliği hayretler içerisinde öğrenmiştim.

Incognito ve Beyin adlı kitaplarında David Eagleman, nörobilimci gözüyle bu olayı bir güzel açıklar. Meğer ortalama insan beyni ilk duyduğuna inanma eğilimi gösterirmiş ve diğer sonradan duyduklarını pek kale almazmış. Sanırım haklı çıkma gayesiyle, özellikle iş yerlerinde yaşanan sorun hemen hoşnutsuzluk yaşanan kişiden ziyade, ilk amirle pek de yapıcı olmayan bir şekilde paylaşılıyor. Neden yapıcı değil? Çünkü şikâyet edilen taraf odada yok ! Onun perspektifinden olay dinlenmiyor. Sonuç maalesef “Çamur at, izi kalsın,” gibisinden bir durum....

ŞİKAYETİN ÖBÜR TÜRLÜSÜ

Arkadaşımla pandeminin olmadığı normal günlerden birinde, bir restauranta gitmiştik. Şimdi milattan önce gibi geliyor serbestçe gezip tozabildiğimiz bu zamanlar :) Arkadaşım başladı şikâyete;

“Tamam açık havadayız da, masalar çok yakın, bu kadar da çok sigara içilmez ki, içeceksen evinde iç, ya da içeceksen nezaket gereği bir yan masaya sor....” falan filan. Hayli yakın konumlandırılmış masalarda, (biri oldukça yakın, hâttâ kendi masamızda sayılabilecek yakınlıkta) durmaksızın sigara içen 2-3 kişi. Sigara içenler alınmasınlar; böyle bir durumda içmişten beter oluyorsunuz. Ve fakat kabul etmeliyim şikâyetin ağır bir enerjisi var. Hevesle yapılan buluşmanın tadı gitgide kaçıyor. Bir yandan yemek yerken diğer yandan arkadaşımı sakinleştirmeye çalışıyorum. İçim şişiyor; şikâyetten mi yoksa hızlı yenen yemekten mi belli değil...

Dönüşte metroda içim içimi yerken buluyorum kendimi. Çaresiz hissediyorum, arkadaşıma yardım edemedim. Keyifsiz hissediyorum çünkü güzel bir zaman dilimi paylaşmadık. Üzerine karnımdaki şişlik. Konuyu enine boyuna tartıp, düşünüp dururken; açılan kapılardan sızan soğuk bende adetâ bir duş etkisi yaratıyor. İtiraf edeyim, sanki ufak yanan ampuller misâli farkındalıklar uyanıyor içimde şikâyet etmeye dair.

Arkadaşım aslında birini şikâyet etmiyordu, sigara içilmesinden dolayı genel bir şikâyeti vardı. Ve bütün bunların altında yatan bir isteği. Aslında istisnasız her şikâyet ettiğimizde altta yatan bir istek var. Bunun ardında da sıklıkla karşılanmamış bir ihtiyaç;

Çok sigara içiliyor burada. (Şikâyet)

Sigara içilmemesini arzuluyorum. (İstek)

Rahat nefes alabilmeye ihtiyacım var. (İhtiyaç)

Şikâyet ediyoruz, çünkü şikâyet kolay olanı. Bilip gördüğümüz kalıp. Kısa vadede bir götürüsü yok, belki deşarj bile olabiliyoruz. Kısa vadede diyorum çünkü uzun vadede her şikâyet ettiğimizde aslında kendi gücümü görmezden gelip kurban psikolojisine giriyoruz. Sadece gücümüzden vazgeçmekle kalmıyoruz, enerjimizi düşürüyoruz, keyfimizi kaçıyoruz. Olasılıklarımızı daraltıyoruz.

Öbürü belki zor olmasa bile bize zor geleni. Bu hız çağında öncelikle ihtiyacını fark edeceksin. Burası başlı başına bir dert zaten. Çünkü ihtiyaçlarımıza duyarlı olup onları algılayacak ve anlayacak şekilde eğitilmedik. Gelelim en az bunun kadar zahmetli olan sonrasına. Bunu ricaya/isteğe dönüştür ve karşıya dile getir, kolay mı? Hadi karar verdik, nasıl dile getireceğiz? İnsanın başına terlik yemeyeceği ne malum?

Şimdi geriye dönüp baktığımda, arkadaşımın inisiyatifi ele alıp masalara rica etmek, ihtiyacını dile getirmek, bu karşılanmıyorsa oradan kalkıp zor dahi olsa başka yere gitme gibi bir hareket alanımız olduğunu görüyorum.


BİLİNÇLİ ŞİKAYET

“İlla şikâyet edeceksen, maksatlı et, bilinçli et,” der Duyguların Dili kitabında Karla McLaren. İlk bu satırları okuduğumda hayrete düşmüştüm. Bizlere hep “şikâyet etme” denmiyor muydu ve biz de kendimizi tam aksi yönde şikâyet ederken bulmuyor muyduk? Yazarın bizi özgür bırakması nasıl da hoşuma gidiyor, bir bilseniz.

Sanıyorum hoşnutsuzlu hissi son derece insanî, sadece bizler bunu genelde yıkıcı bir şekilde kullanıyoruz. Bunu olumlu bir şekilde kullanabilir miyiz sorusunun cevabı bu satırlarda gizli olabilir miydi?

“İlk önce şikâyet edilecek sessiz, yalnız kalabileceğiniz bir mekân yaratın”, der yazar. “Şikâyetinizi dile getireceğiniz makam Tanrı olabilir, doğa olabilir, odanızın duvarı olabilir, evcil hayvanınız olabilir, üzerine olayı/kişiyi hatırlatan eşya/objenin (fotoğraf, karikatür) olduğu bir şikâyet altarı (sunak, kutsal alan) bile yaratabilirsiniz,” diye devam eder.

Sonrasında ne mi yapacaksınız? “Şimdi şikâyet ediyorum...,” diye başlıyorsunuz ve başlıyorsunuz yakınmaya, sızlanmaya, kızmaya ve hattâ haykırıp küfretmeye. Zaten yapmıyor muyuz hayat içinde! Neler mi oluyor?

İlk bunu duyduğumda hayli şaşırıp- itiraf edeyim biraz da şüpheye düşüp- meraklı bir İkizler olarak hemen uygulamaya koyulmuştum. Yazar bir müddet sonra şükredip, teşekkür edip eğlenceli bir şekilde bitirin der bu ritüeli. Ben tamamlayamadım bile. Başladım gülmeye. Şikâyet ettiğim konu bir balon misâli hafifleyerek uçtu gitti. Herşeyin sanki farklı göründü gözüme, daha bir canlı hissettim..

Şikâyet bence ateş gibi. Nasıl ateşi kapalı bir alanda harlamayıp kendi haline bırakırsanız bir müdddet sonra söner gider; şikâyet de aynen öyle. Herhangi bir karşı taraf olmadığında, dağlara vuran sesinizin yankısı gibi sadece kendinizi duyduğunuzda yani kısacası dışardan olumlu veya olumsuz herhangi bir destek gelmediğinde hoşnutsuzluk hissi gitgide zayıflıyor, hâttâ tam zıddı gülünç ögeler bile eklenebiliyor. En azından benim tecrübemde böyle oldu.

Dilerim 2021 şikâyet etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Temennim bir yana eğer bir gün gerçekten bunu yapacak isek bilinçli yakınmayı deneyin derim ben. Üstelik kimseye zararı yok. Sizinki dahil kimsenin enerjisini düşürmüyor. Belki faydası bile dokunur, kim bilir? Bakalım, ruhunuz neler hissedecek? 





ONDAN ŞİKAYET BUNDAN ŞİKAYET

 Ne çok şikâyet ediyoruz, değil mi? 

Hiç fark ettiniz mi bilmem, gün içinde havadan sudan konulardan tutun da ciddi meselelere değin epey geniş bir şikâyet skalamız var insanlık olarak. Hoşnutsuz hissedip akabinde sıklıkla yakınıyoruz. 

Bence şikâyetin iki yüzü var; birini şikâyet etmek ve genel anlamda şikâyet. Sırasıyla gidecek olursak; birini şikâyet etme kavramıyla başlayayım ki ülkemizde maalesef bolca mevcut. Ablana kızıp annene söylersin, eşinle ilgili rahatsız olduğun konuları kız arkadaşına anlatırsın. Hele ki işyerinde yapılanı yok mu? Daha az önce öğle yemeği yediğin takım arkadaşını müdürüne bir güzel şikâyet edersin. Pekiyi ama neden? Hemen aklıma gelenler;

· Yüzleşmekten korkuyoruz (ki topraklarımız düellodan ziyade bizlere Bizans entrikalarını miras bırakmıştır)

· Hoşnutsuzluğumuzu nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz

· Karşımızdakini kaybetmekten korkuyoruz (sevgili, eş, arkadaş vbg..)

· Egomuz bir şekilde bu işten fayda görsün istiyoruz (öbürünü paspas ederek kendine pay çıkarma isteği; daha iyi evlât, daha iyi çalışan olma, göze girme, gözde olma vbg.)

Mümkün mertebe sıkı bir yüzleşme taraftarı olarak, neden bunca şikâyete başvurulduğunu pek anlamamakla beraber bu olgunun nörolojik gerçekliği hayretler içerisinde öğrenmiştim.

Incognito ve Beyin adlı kitaplarında David Eagleman, nörobilimci gözüyle bu olayı bir güzel açıklar. Meğer ortalama insan beyni ilk duyduğuna inanma eğilimi gösterirmiş ve diğer sonradan duyduklarını pek kale almazmış. Sanırım haklı çıkma gayesiyle, özellikle iş yerlerinde yaşanan sorun hemen hoşnutsuzluk yaşanan kişiden ziyade, ilk amirle pek de yapıcı olmayan bir şekilde paylaşılıyor. Neden yapıcı değil? Çünkü şikâyet edilen taraf odada yok ! Onun perspektifinden olay dinlenmiyor. Sonuç maalesef “Çamur at, izi kalsın,” gibisinden bir durum....

ŞİKAYETİN ÖBÜR TÜRLÜSÜ

Arkadaşımla pandeminin olmadığı normal günlerden birinde, bir restauranta gitmiştik. Şimdi milattan önce gibi geliyor serbestçe gezip tozabildiğimiz bu zamanlar :) Arkadaşım başladı şikâyete;

“Tamam açık havadayız da, masalar çok yakın, bu kadar da çok sigara içilmez ki, içeceksen evinde iç, ya da içeceksen nezaket gereği bir yan masaya sor....” falan filan. Hayli yakın konumlandırılmış masalarda, (biri oldukça yakın, hâttâ kendi masamızda sayılabilecek yakınlıkta) durmaksızın sigara içen 2-3 kişi. Sigara içenler alınmasınlar; böyle bir durumda içmişten beter oluyorsunuz. Ve fakat kabul etmeliyim şikâyetin ağır bir enerjisi var. Hevesle yapılan buluşmanın tadı gitgide kaçıyor. Bir yandan yemek yerken diğer yandan arkadaşımı sakinleştirmeye çalışıyorum. İçim şişiyor; şikâyetten mi yoksa hızlı yenen yemekten mi belli değil...

Dönüşte metroda içim içimi yerken buluyorum kendimi. Çaresiz hissediyorum, arkadaşıma yardım edemedim. Keyifsiz hissediyorum çünkü güzel bir zaman dilimi paylaşmadık. Üzerine karnımdaki şişlik. Konuyu enine boyuna tartıp, düşünüp dururken; açılan kapılardan sızan soğuk bende adetâ bir duş etkisi yaratıyor. İtiraf edeyim, sanki ufak yanan ampuller misâli farkındalıklar uyanıyor içimde şikâyet etmeye dair.

Arkadaşım aslında birini şikâyet etmiyordu, sigara içilmesinden dolayı genel bir şikâyeti vardı. Ve bütün bunların altında yatan bir isteği. Aslında istisnasız her şikâyet ettiğimizde altta yatan bir istek var. Bunun ardında da sıklıkla karşılanmamış bir ihtiyaç;

Çok sigara içiliyor burada. (Şikâyet)

Sigara içilmemesini arzuluyorum. (İstek)

Rahat nefes alabilmeye ihtiyacım var. (İhtiyaç)

Şikâyet ediyoruz, çünkü şikâyet kolay olanı. Bilip gördüğümüz kalıp. Kısa vadede bir götürüsü yok, belki deşarj bile olabiliyoruz. Kısa vadede diyorum çünkü uzun vadede her şikâyet ettiğimizde aslında kendi gücümü görmezden gelip kurban psikolojisine giriyoruz. Sadece gücümüzden vazgeçmekle kalmıyoruz, enerjimizi düşürüyoruz, keyfimizi kaçıyoruz. Olasılıklarımızı daraltıyoruz.

Öbürü belki zor olmasa bile bize zor geleni. Bu hız çağında öncelikle ihtiyacını fark edeceksin. Burası başlı başına bir dert zaten. Çünkü ihtiyaçlarımıza duyarlı olup onları algılayacak ve anlayacak şekilde eğitilmedik. Gelelim en az bunun kadar zahmetli olan sonrasına. Bunu ricaya/isteğe dönüştür ve karşıya dile getir, kolay mı? Hadi karar verdik, nasıl dile getireceğiz? İnsanın başına terlik yemeyeceği ne malum?

Şimdi geriye dönüp baktığımda, arkadaşımın inisiyatifi ele alıp masalara rica etmek, ihtiyacını dile getirmek, bu karşılanmıyorsa oradan kalkıp zor dahi olsa başka yere gitme gibi bir hareket alanımız olduğunu görüyorum.


BİLİNÇLİ ŞİKAYET

“İlla şikâyet edeceksen, maksatlı et, bilinçli et,” der Duyguların Dili kitabında Karla McLaren. İlk bu satırları okuduğumda hayrete düşmüştüm. Bizlere hep “şikâyet etme” denmiyor muydu ve biz de kendimizi tam aksi yönde şikâyet ederken bulmuyor muyduk? Yazarın bizi özgür bırakması nasıl da hoşuma gidiyor, bir bilseniz.

Sanıyorum hoşnutsuzlu hissi son derece insanî, sadece bizler bunu genelde yıkıcı bir şekilde kullanıyoruz. Bunu olumlu bir şekilde kullanabilir miyiz sorusunun cevabı bu satırlarda gizli olabilir miydi?

“İlk önce şikâyet edilecek sessiz, yalnız kalabileceğiniz bir mekân yaratın”, der yazar. “Şikâyetinizi dile getireceğiniz makam Tanrı olabilir, doğa olabilir, odanızın duvarı olabilir, evcil hayvanınız olabilir, üzerine olayı/kişiyi hatırlatan eşya/objenin (fotoğraf, karikatür) olduğu bir şikâyet altarı (sunak, kutsal alan) bile yaratabilirsiniz,” diye devam eder.

Sonrasında ne mi yapacaksınız? “Şimdi şikâyet ediyorum...,” diye başlıyorsunuz ve başlıyorsunuz yakınmaya, sızlanmaya, kızmaya ve hattâ haykırıp küfretmeye. Zaten yapmıyor muyuz hayat içinde! Neler mi oluyor?

İlk bunu duyduğumda hayli şaşırıp- itiraf edeyim biraz da şüpheye düşüp- meraklı bir İkizler olarak hemen uygulamaya koyulmuştum. Yazar bir müddet sonra şükredip, teşekkür edip eğlenceli bir şekilde bitirin der bu ritüeli. Ben tamamlayamadım bile. Başladım gülmeye. Şikâyet ettiğim konu bir balon misâli hafifleyerek uçtu gitti. Herşeyin sanki farklı göründü gözüme, daha bir canlı hissettim..

Şikâyet bence ateş gibi. Nasıl ateşi kapalı bir alanda harlamayıp kendi haline bırakırsanız bir müdddet sonra söner gider; şikâyet de aynen öyle. Herhangi bir karşı taraf olmadığında, dağlara vuran sesinizin yankısı gibi sadece kendinizi duyduğunuzda yani kısacası dışardan olumlu veya olumsuz herhangi bir destek gelmediğinde hoşnutsuzluk hissi gitgide zayıflıyor, hâttâ tam zıddı gülünç ögeler bile eklenebiliyor. En azından benim tecrübemde böyle oldu.

Dilerim 2021 şikâyet etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Temennim bir yana eğer bir gün gerçekten bunu yapacak isek bilinçli yakınmayı deneyin derim ben. Üstelik kimseye zararı yok. Sizinki dahil kimsenin enerjisini düşürmüyor. Belki faydası bile dokunur, kim bilir? Bakalım, ruhunuz neler hissedecek? 





31 Aralık 2020 Perşembe

"Sevmek bu kadar güzelse, kim bilir sevmeyi yaratan ne kadar güzeldir." Şems-i Tebrizi 

Onu dinlemeye gelenlere Üstat: “Kıyıya sürüklenen balıklar nasıl ölüyorlarsa, maddeye saplanıp kalanlar da aynen öyle ölürler. Gerçekten yaşamak istiyorsanız, ait olduğunuz yere, kalbinize dönün” der.

Dinleyicilerden biri itiraz eder: “Ne yani, bütün işimizi gücümüzü bırakıp manastırlara kapanıp ruhaniyet ile mi ilgilenelim? Aydınlanmayı mı bekleyelim?”

Dingin gülümsemesiyle cevap verir üstat “Hayır”, der, “işinize dönün ve sevmeyi öğrenin”.

Pekiyi nasıl sevmeli? Başka bir hikâyeyle devam edelim o zaman.


Bir zamanlar ülkesini sevgiyle yönetmeyi dileyen bir hükümdar varmış. Vezirlerine akıl danışmış. Onlar da yaşlı bir bilgeye yönlendimişler. Kral günü gelmiş, tedbil-i kıyafet yola çıkmış.

Vardığında yaşlı bir adamın bahçeyi kazdığını görmüş. Sorusunu sormuş. Hiç cevap alamamış. Onun zayıf ve titrek haline dayanamayıp bütün bahçeyi var gücüyle kazmış. Bakmış bilgeden hâlâ yanıt yok; “Sorumun cevabını bilmiyorsan dönüyorum, “demiş. O sırada bahçeye yaralı bir adam gelip yığılmış. Kral hemen adamı bilgeyle beraber içeri taşımış, yaralarını iyi etmiş. Gece boyu ateşini kontrol etmiş. Ertesi sabah kendine gelen adam “Kralım beni affedin, size pusu kurmuştum, ancak adamlarınız anladı, yaralandım, kaçtım sığındım buraya, siz ise benim hayatımı kurtardınız, eski bir düşmanı affetmeye hazır mısınız?“demiş. Kral adamı affetmiş. 

Bilge gülerek yanıtlamış; “Sorularının cevabını aldın bile, “demiş. “Eğer bana yardım etmeseydin, tuzağa düşürülüp öldürülecektin, sonrasında yaralı bir adama yardım ettin. Eğer onu iyileştirmek adına geceyi burada geçirmeseydin, seninle barış yapamadan ölecekti. Gördüğün gibi, en önemli insan tam o esnada karşında olandır. Eylemlerin en mühimi de başkalarının iyiliği için yapılandır.”

O gün bu gündür kral ülkesini bilge birine yaraşır şekilde yönetmiş...

Temennim 2021 yılının sevmeyi hatırladığımız bir yıl olması...

Hamiş: Öyküler Işık Menderes'in "İmdat, Üstat Aranıyor!" adlı kitabından alınmıştır. 

SEVMEK...

"Sevmek bu kadar güzelse, kim bilir sevmeyi yaratan ne kadar güzeldir." Şems-i Tebrizi 

Onu dinlemeye gelenlere Üstat: “Kıyıya sürüklenen balıklar nasıl ölüyorlarsa, maddeye saplanıp kalanlar da aynen öyle ölürler. Gerçekten yaşamak istiyorsanız, ait olduğunuz yere, kalbinize dönün” der.

Dinleyicilerden biri itiraz eder: “Ne yani, bütün işimizi gücümüzü bırakıp manastırlara kapanıp ruhaniyet ile mi ilgilenelim? Aydınlanmayı mı bekleyelim?”

Dingin gülümsemesiyle cevap verir üstat “Hayır”, der, “işinize dönün ve sevmeyi öğrenin”.

Pekiyi nasıl sevmeli? Başka bir hikâyeyle devam edelim o zaman.


Bir zamanlar ülkesini sevgiyle yönetmeyi dileyen bir hükümdar varmış. Vezirlerine akıl danışmış. Onlar da yaşlı bir bilgeye yönlendimişler. Kral günü gelmiş, tedbil-i kıyafet yola çıkmış.

Vardığında yaşlı bir adamın bahçeyi kazdığını görmüş. Sorusunu sormuş. Hiç cevap alamamış. Onun zayıf ve titrek haline dayanamayıp bütün bahçeyi var gücüyle kazmış. Bakmış bilgeden hâlâ yanıt yok; “Sorumun cevabını bilmiyorsan dönüyorum, “demiş. O sırada bahçeye yaralı bir adam gelip yığılmış. Kral hemen adamı bilgeyle beraber içeri taşımış, yaralarını iyi etmiş. Gece boyu ateşini kontrol etmiş. Ertesi sabah kendine gelen adam “Kralım beni affedin, size pusu kurmuştum, ancak adamlarınız anladı, yaralandım, kaçtım sığındım buraya, siz ise benim hayatımı kurtardınız, eski bir düşmanı affetmeye hazır mısınız?“demiş. Kral adamı affetmiş. 

Bilge gülerek yanıtlamış; “Sorularının cevabını aldın bile, “demiş. “Eğer bana yardım etmeseydin, tuzağa düşürülüp öldürülecektin, sonrasında yaralı bir adama yardım ettin. Eğer onu iyileştirmek adına geceyi burada geçirmeseydin, seninle barış yapamadan ölecekti. Gördüğün gibi, en önemli insan tam o esnada karşında olandır. Eylemlerin en mühimi de başkalarının iyiliği için yapılandır.”

O gün bu gündür kral ülkesini bilge birine yaraşır şekilde yönetmiş...

Temennim 2021 yılının sevmeyi hatırladığımız bir yıl olması...

Hamiş: Öyküler Işık Menderes'in "İmdat, Üstat Aranıyor!" adlı kitabından alınmıştır. 

30 Aralık 2020 Çarşamba

Ne yazık ki çoğunlukla kadınlar, erkeklere nazaran iş hayatına “1-0” hükmen mağlup başlıyorlar.


Hem işe girerken hem zam alırken; erkeğe göre görece olarak daha şansız konumda olan kadının bu pozisyonu iş hayatı süresince bile devam edebiliyor. Evleniyor, eşlerden birinin iş konusunda fedakârlık yapması gerekiyorsa (tayin veya terfi neticesinde başka şehre ve hattâ başka ülkeye taşınma...), bu genelde kadın oluyor. Çocuk doğuruyor, gözü arkada kalıp iş hayatına ara veren yine kadın. Halihazırda 1 veya maksimum 2 çocuk doğurulan günümüz iş dünyasında, bakacak birileri bile olsa “anneliği” tatmak adına da çalışmaya ara verebiliyor kadın. 

Annelik kutsal, gel gör ki iş hayatı maalesef uzun süre ara vermeyi tolere edemeyecek kadar hızlandı. Çalışırken hamile kalan birçok hemcinsimizin yerine dönemsel eleman arayan kurumlar epeyce çoğaldı. İş garantisi yok. Hâl böyle olunca “Ben 1-2 sene işe ücretsiz ara versem,” gibi söylemler “Norveç’te mi yaşıyoruz yahu?” gibisinden espri konusu olabiliyor. O zaman kadın “ya iş” veya “ya çocuk” gibisinden katı bir tercih netice zorlanıp çaresiz hissedebiliyor. Hangisinden yana oyunu kullanırsa kullansın, öbüründen yana içi sızlıyor.

Benim “YenidenBiz” derneği ile yollarım iş arama dönemim olan 2015 senesinde kesişti. İşe ara verme nedenim gönlümdeki işi yapabilmekti. Yalnız durum pek parlak görünmüyordu, kimse kollarını açıp beni beklemediği gibi iş görüşmelerinde sık sık “Neden finansı bırakıyorsunuz, üstelik kariyerinizin parlak bir yerinde?” gibisinden beni epeyce geren sorulara maruz kalıyordum. Anlaşılmamış olmak kötü. İtiraf edeyim, ‘Uzaylı Zekiye’ gibi hissediyor, içimden “Haklısınız, benimki de iş mi, Norveç’te mi yaşıyoruz yahu”, demek geliyordu.

Bu arayış dönemimde, “kadın kadının kurdudur”dan ziyade “kadın kadının kızkardeşidir” anlayışından beslenen yakın arkadaşımlarımdan biri, beni kadın istihdamına katkıda bulunan YenidenBiz’e yönlendirdi. Ne iyi yapmış! Fırsat eşitliğinden yana olan bu derneğin faaliyetlerini o gün bugündür takip ederim.

Sevgili Göknil (Bigan), ilk YenidenBiz toplantısına geldiğimde, salonda çeşitli nedenlerle iş hayatına ara vermiş, birikimini ve tecrübesini yeniden paylaşmak için can atan birsürü kadınla karşılaşmıştım. Hattâ içlerinden bir tanesi kendisine uymayan iş ilanını can-ı gönülden benimle paylaşıp beni hayli duygulandırmıştı. Burası bana “Yalnız değilsin” duygusu aşılamış; güven ve güç vermişti. Şimdi, YenidenBiz’in fikir annelerinden biri olarak sana sormak istiyorum; YenidenBiz nasıl doğdu? Doğum sancılı mıydı?

Ne de güzel ifade ettin sevgili Şeyda. ‘Yalnız değilim’ cümlesini her duyduğumda, ne doğru bir işe kalmışmışız hissiyle mutluluğum katlanıyor. Ben ilkinde çok erken işe dönen bir anne olarak ikinci hamileliğimde ara vermeyi seçtim. Çevremde bu kararımı sorgulayan hattâ yargılayan insanlar vardı ama ben doğru kararı verdiğimi düşünüyordum. Gerçekten de, çocuklarla geçirilen zaman bana da onlara da çok iyi geldi ama aktif çalışma ve üretme temposunu da kısa sürede özlemeye başladım. Tekrar iş fırsatlarına baktığım dönemde Ayşe (Güçlü Onur) ile yollarımız kesişti. Ayşe, işe yerleştirme danışmanlığı şapkasıyla benim gibi tecrübeli ara vermiş kadınların dönüş yolculuklarında kurumların bakış açıları nedeniyle varolan önyargı ve zorluklara çözüm bulma arayışındaydı. Melek (Pulatkonak) ve Didem (Altop) ile üzerine konuştukları fikir hayata geçer mi diye birlikte düşünmeye başladık, yeni oluşum fikri beni de çok heyecanlandırdı ve yola çıktık. Sancılı diyemem ama çok kolay da değildi. Herkes fikri misyonu duyduğunda heyecanlanıyordu ama özellikle kurumlar tarafında elini taşın altına koyarak sorumluluk alacak, başarı hikâyeleri yaratacak şirketlere, bunu destekleyecek liderlere ihtiyaç vardı. Biz 4 kişi başladık ama hızla gönüllü gücüyle büyüdük. Esra (Akın) ve Özlem (Yeşildere) aramıza katıldı, güçler birleşince daha hızlı yol almaya başladık ve işe dönüş başarı hikâyeleri oluşmaya başladı.

YenidenBiz’in adı tam da olması gerektiği gibi, ne kısa ne uzun. Adeta misyonunu üzerinde taşıyor. Bu isim nasıl doğdu, isim annesi/babası kim?

Çok teşekkürler. Heyecanla çalışmaya başladığımızda hedefimiz netti, misyonu doğru anlatacak bir isme ihtiyacımız vardı. Bize inanan, gönülden destek olan kıymetli insanlarla yollarımız kesişti. Asuman Bayrak ve Muhterem İlgüner ile birlikte kurumsal kimlik çalışmamızı yaptık, isim babası Muhterem Bey demeliyiz. Hâlâ kullandığımız ilk sloganımız da ‘Ara verdik, geri geldik!’ olmuştur. 


Biraz YenidenBiz faaliyetlerinden bahsedecek olursak...Ne gibi alanlarda destekliyorsunuz adayı?

YenidenBiz olarak 7 yıl ve üzeri kurumsal hayat tecrübeli 1 yıldan fazladır çalışmayan kadınların işe dönüş yolculuklarına yoldaşlık ediyoruz. Farklı konularda eğitim, seminer ve workshop’ları içeren bir “Aday Geliştirme Programı”mız var. Hedef haritalama, mülakât çalıştayı, motivasyon, liderlik gibi kişisel gelişim temelli ve iş aramaya yönelik eğitimleri düzenli şekilde tekrarlıyoruz. Bunun yanında, günümüz iş dünyasına yönelik farklı başlıklara da yer veriyoruz. Çevik çalışma modeli, münazara teknikleri, dijital dönüşüm bunlardan bazıları. Networking buluşmaları yapıyoruz. Birbirinden öğrenen bir topluluğa dönüştük. İşe giren bir aday pozisyon açıldığında ilk dönüp bizim havuza bakıyor. Bu yıl 5. Dönemine başlayacağımız Mentorluk projemiz ile YenidenBiz adaylarına birebir mentorluk sağlıyoruz. Bu yıl ilk defa bir İstka projesiyle girişimcilik projesi yaptık. İsteyen adaylar dernek faaliyetlerinde gönüllü olarak çalışıyorlar. Gönüllülük programı YenidenBiz’in çok önemli bir kaynağı ve aynı zamanda değeri.

Sizin vasıtanızla iş bulmadım, ancak sizin yönlendirdiğiniz görüşmelere gittiğimde; işverenin “Neden ara verdin?” sorusunu sormadığı gibi; beni “neden ara verdiğimiz”, “bu açığı nasıl kapatabileceğimiz” gibi telaşlı argümanlarla boğmadıklarını fark ettim. Daha çok özgeçmişim ve tecrübemle değerlendirdiklerini gördüğümde hayli şaşırıp rahatlamıştım. Bir önyargı duvarı yoktu önümde. Sanki firma ile olan önceki görüşmenizde bu konuda onları eğitmişsiniz gibi bu duvar bizim için sizler tarafından halihazırda aşılmıştı. Firmalar kısmından bahsedelim mi biraz, firmaları nasıl bulduğunuz, onlarla nelerİ paylaştığınız, kurumları nasıl bilinçlendirdiğiniz?

Kurumlarda son yıllarda bu konuya olumlu yaklaşımların arttığını gözlemliyoruz. Çokuluslu şirketlerde sadece kadın değil, erkekler için de kariyer arası daha normal karşılanmaya başladı. Y ve özellikle Z ve sonrası kuşaklarda başlayan hayatı dengede yaşama arzusu, dolayısıyla da çalışanların işten beklentilerinin değişmesinin bunda etkisinin olduğunu düşünüyorum. İşe verilen ara bir “hak” olarak görülmeye başlandı. O zaman da aslında ara verdiğiniz dönemde ne yaptığınız önem kazanıyor.

İş hayatına ara verip geri dönmüş YenidenBiz adaylarının başarılı işe geri dönüş hikâyeleri her zaman kurumlara anlatırken çok etkili oluyor. Öte yandan, bizim kurumlara gittiğimiz kadar kurumların da bize geldiği oluyor. Örneğin kadın çalışan oranını artırmak isteyen veya kadın çalışanlara yönelik kurum içi uygulamalar konusunda proje yapmak isteyen kurumlar bize ortak proje yapma önerisiyle de geliyorlar.

Toplumsal cinsiyet eşitliği BM’in Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında; dolayısıyla da bu konu aslında tüm sektörlerin tüm farklı büyüklükteki kurumların ve liderlerin ortak sorumluğu.

Kurumlar nezdinde önemli bir konu da, bir yandan iş hayatına ara vermiş ve işe geri dönmek isteyen kadınlara destek olurken aslında çok önemli şeyin kadınların ilk başta ara vermesine sebep olan uygulamaların aza indirilesi ve kadının iş hayatında sürekliliğinin arttırılması gerekliliği. Esnek ve uzaktan çalışmanın norm haline geldiği bu dönemde araştırmalar kadınların yüklerinin arttığını gösteriyor. Kurumların esnek/uzaktan çalışmayı nasıl uyguladıkları daha da kritik hale geliyor.

Bizlere “Kadının Adı Var” dedirtecek bir dernek hediye etmiş oldun. YenidenBiz’in sana hediyesi, katkısı ne oldu? Derneği kurma ve faaliyete geçirme süreçlerinde; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Harika bir soru. Gerçekten de, YenidenBiz’in bende, hayata, iş hayatına bakışıma çok etkisi oldu. Okuldan çıkıp çalışmaya başladığım günden itibaren değil durmak yavaşlamadan neye doğru ve neden olduğunu bazen bilmediğim bir koşturma ve hayat temposu içinde buldum kendimi. Ara verdiğim dönemde kendimi yeniden tanıdım, koçluk aldım, YenidenBiz sayesinde tanıdığım farklı ve renkli hikâyelerden gelen kadınlarla tanıştım, aslında ara vermenin bazen devam etmekten daha cesur bir karar olduğunu farkettim, ara verme döneminin kıymetini anladım. Yine o döneme dair önemli bir kazanım, sosyal girişimcilik oldu benim için. Bugün markam Giyi ile kendi girişimcilik yolculuğumda ilerlerken YenidenBiz’in kuruluş döneminde edindiğim tecrübelerin ve bakış açımın değişmesinin çok faydasını görüyorum. 


Dünyada dişil enerji yükseliyor, birçok tepe noktasına kadınlar geliyor. ABD’de en güçlü ikinci kişisi bir kadın, Kamala Harris. Harris’e A.B.D.’nin gelecek Başkan adayı gözüyle bakılıyor. Kadın liderlerle yönetilen ülkelerin pandemiyle baş etmede daha iyi olduğu söyleniyor. Yeni Zelanda, İzlanda, Almaya derken “Kadın ülke liderleri krizi daha iyi yönetiyor”diye manşetler atılıyor. Bütün bu gelişmelere dair neler söylemek istersin, kadın gerçekten yükselen bir değer mi, kadının bakış açısının farkı ne?

Kadınlara dair, kadınların temsil ettikleri değerlerin ve yetkinliklerin yükselen değer olduğunu düşünüyorum. Kadın liderlerin, duygu konuşmak, empati, adalet gibi kavramlarla kurum kültürüne olumlu etki ettiğine tanık oluyoruz. Ülke yönetimi, kriz yönetimi de adapte olabilme, dayanıklılık, bütünleştirici yaklaşım ve çevik hareket etme yeteneklerini gerekiyor ve duygusal zekâ önemli bir yetkinlik olarak önplana çıkıyor.

Bir yandan iyi liderlik örneklerine tanıklık ediyoruz, bir yandan da kadınların iş hayatında eşit temsili konusunda verilen tüm emeğe rağmen ilerlemenin çok yavaş olduğunu görüyoruz. 2020 Dünya Ekonomik Forumu Global Cinsiyet Eşitliği raporuna göre önlem alınmazsa ekonomik anlamda cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının 257 yılı bulacağı tahmin ediliyor.

Kurumlarda, kadın çalışanların yüzdesinin artmasının ekonomik etkisi de araştırmalarla ortaya konmuş vaziyette. 2016 yılında TÜSİAD ve McKinsey Women Matter Türkiye çalışmasında, kadınların iş gücüne katılımını destekleyecek güçlü politikalarla, Türkiye'nin GSYİH'sinin 2025’te yaklaşık %20 arttırma potansiyeline sahip olduğunun altı çizilmişti.

Dolayısıyla hayatın her alanında ‘fırsat eşitliği’ toplumlara refah ve mutluluk getiriyor. Daha eşitlikçi bir dünya için çalışmaya devam diyorum.

Çok teşekkür ediyorum…


İş Hayatına Ara Vermiş Kadınlar İçin Duvarları Yıkan Dernek: Yenidenbiz

Ne yazık ki çoğunlukla kadınlar, erkeklere nazaran iş hayatına “1-0” hükmen mağlup başlıyorlar.


Hem işe girerken hem zam alırken; erkeğe göre görece olarak daha şansız konumda olan kadının bu pozisyonu iş hayatı süresince bile devam edebiliyor. Evleniyor, eşlerden birinin iş konusunda fedakârlık yapması gerekiyorsa (tayin veya terfi neticesinde başka şehre ve hattâ başka ülkeye taşınma...), bu genelde kadın oluyor. Çocuk doğuruyor, gözü arkada kalıp iş hayatına ara veren yine kadın. Halihazırda 1 veya maksimum 2 çocuk doğurulan günümüz iş dünyasında, bakacak birileri bile olsa “anneliği” tatmak adına da çalışmaya ara verebiliyor kadın. 

Annelik kutsal, gel gör ki iş hayatı maalesef uzun süre ara vermeyi tolere edemeyecek kadar hızlandı. Çalışırken hamile kalan birçok hemcinsimizin yerine dönemsel eleman arayan kurumlar epeyce çoğaldı. İş garantisi yok. Hâl böyle olunca “Ben 1-2 sene işe ücretsiz ara versem,” gibi söylemler “Norveç’te mi yaşıyoruz yahu?” gibisinden espri konusu olabiliyor. O zaman kadın “ya iş” veya “ya çocuk” gibisinden katı bir tercih netice zorlanıp çaresiz hissedebiliyor. Hangisinden yana oyunu kullanırsa kullansın, öbüründen yana içi sızlıyor.

Benim “YenidenBiz” derneği ile yollarım iş arama dönemim olan 2015 senesinde kesişti. İşe ara verme nedenim gönlümdeki işi yapabilmekti. Yalnız durum pek parlak görünmüyordu, kimse kollarını açıp beni beklemediği gibi iş görüşmelerinde sık sık “Neden finansı bırakıyorsunuz, üstelik kariyerinizin parlak bir yerinde?” gibisinden beni epeyce geren sorulara maruz kalıyordum. Anlaşılmamış olmak kötü. İtiraf edeyim, ‘Uzaylı Zekiye’ gibi hissediyor, içimden “Haklısınız, benimki de iş mi, Norveç’te mi yaşıyoruz yahu”, demek geliyordu.

Bu arayış dönemimde, “kadın kadının kurdudur”dan ziyade “kadın kadının kızkardeşidir” anlayışından beslenen yakın arkadaşımlarımdan biri, beni kadın istihdamına katkıda bulunan YenidenBiz’e yönlendirdi. Ne iyi yapmış! Fırsat eşitliğinden yana olan bu derneğin faaliyetlerini o gün bugündür takip ederim.

Sevgili Göknil (Bigan), ilk YenidenBiz toplantısına geldiğimde, salonda çeşitli nedenlerle iş hayatına ara vermiş, birikimini ve tecrübesini yeniden paylaşmak için can atan birsürü kadınla karşılaşmıştım. Hattâ içlerinden bir tanesi kendisine uymayan iş ilanını can-ı gönülden benimle paylaşıp beni hayli duygulandırmıştı. Burası bana “Yalnız değilsin” duygusu aşılamış; güven ve güç vermişti. Şimdi, YenidenBiz’in fikir annelerinden biri olarak sana sormak istiyorum; YenidenBiz nasıl doğdu? Doğum sancılı mıydı?

Ne de güzel ifade ettin sevgili Şeyda. ‘Yalnız değilim’ cümlesini her duyduğumda, ne doğru bir işe kalmışmışız hissiyle mutluluğum katlanıyor. Ben ilkinde çok erken işe dönen bir anne olarak ikinci hamileliğimde ara vermeyi seçtim. Çevremde bu kararımı sorgulayan hattâ yargılayan insanlar vardı ama ben doğru kararı verdiğimi düşünüyordum. Gerçekten de, çocuklarla geçirilen zaman bana da onlara da çok iyi geldi ama aktif çalışma ve üretme temposunu da kısa sürede özlemeye başladım. Tekrar iş fırsatlarına baktığım dönemde Ayşe (Güçlü Onur) ile yollarımız kesişti. Ayşe, işe yerleştirme danışmanlığı şapkasıyla benim gibi tecrübeli ara vermiş kadınların dönüş yolculuklarında kurumların bakış açıları nedeniyle varolan önyargı ve zorluklara çözüm bulma arayışındaydı. Melek (Pulatkonak) ve Didem (Altop) ile üzerine konuştukları fikir hayata geçer mi diye birlikte düşünmeye başladık, yeni oluşum fikri beni de çok heyecanlandırdı ve yola çıktık. Sancılı diyemem ama çok kolay da değildi. Herkes fikri misyonu duyduğunda heyecanlanıyordu ama özellikle kurumlar tarafında elini taşın altına koyarak sorumluluk alacak, başarı hikâyeleri yaratacak şirketlere, bunu destekleyecek liderlere ihtiyaç vardı. Biz 4 kişi başladık ama hızla gönüllü gücüyle büyüdük. Esra (Akın) ve Özlem (Yeşildere) aramıza katıldı, güçler birleşince daha hızlı yol almaya başladık ve işe dönüş başarı hikâyeleri oluşmaya başladı.

YenidenBiz’in adı tam da olması gerektiği gibi, ne kısa ne uzun. Adeta misyonunu üzerinde taşıyor. Bu isim nasıl doğdu, isim annesi/babası kim?

Çok teşekkürler. Heyecanla çalışmaya başladığımızda hedefimiz netti, misyonu doğru anlatacak bir isme ihtiyacımız vardı. Bize inanan, gönülden destek olan kıymetli insanlarla yollarımız kesişti. Asuman Bayrak ve Muhterem İlgüner ile birlikte kurumsal kimlik çalışmamızı yaptık, isim babası Muhterem Bey demeliyiz. Hâlâ kullandığımız ilk sloganımız da ‘Ara verdik, geri geldik!’ olmuştur. 


Biraz YenidenBiz faaliyetlerinden bahsedecek olursak...Ne gibi alanlarda destekliyorsunuz adayı?

YenidenBiz olarak 7 yıl ve üzeri kurumsal hayat tecrübeli 1 yıldan fazladır çalışmayan kadınların işe dönüş yolculuklarına yoldaşlık ediyoruz. Farklı konularda eğitim, seminer ve workshop’ları içeren bir “Aday Geliştirme Programı”mız var. Hedef haritalama, mülakât çalıştayı, motivasyon, liderlik gibi kişisel gelişim temelli ve iş aramaya yönelik eğitimleri düzenli şekilde tekrarlıyoruz. Bunun yanında, günümüz iş dünyasına yönelik farklı başlıklara da yer veriyoruz. Çevik çalışma modeli, münazara teknikleri, dijital dönüşüm bunlardan bazıları. Networking buluşmaları yapıyoruz. Birbirinden öğrenen bir topluluğa dönüştük. İşe giren bir aday pozisyon açıldığında ilk dönüp bizim havuza bakıyor. Bu yıl 5. Dönemine başlayacağımız Mentorluk projemiz ile YenidenBiz adaylarına birebir mentorluk sağlıyoruz. Bu yıl ilk defa bir İstka projesiyle girişimcilik projesi yaptık. İsteyen adaylar dernek faaliyetlerinde gönüllü olarak çalışıyorlar. Gönüllülük programı YenidenBiz’in çok önemli bir kaynağı ve aynı zamanda değeri.

Sizin vasıtanızla iş bulmadım, ancak sizin yönlendirdiğiniz görüşmelere gittiğimde; işverenin “Neden ara verdin?” sorusunu sormadığı gibi; beni “neden ara verdiğimiz”, “bu açığı nasıl kapatabileceğimiz” gibi telaşlı argümanlarla boğmadıklarını fark ettim. Daha çok özgeçmişim ve tecrübemle değerlendirdiklerini gördüğümde hayli şaşırıp rahatlamıştım. Bir önyargı duvarı yoktu önümde. Sanki firma ile olan önceki görüşmenizde bu konuda onları eğitmişsiniz gibi bu duvar bizim için sizler tarafından halihazırda aşılmıştı. Firmalar kısmından bahsedelim mi biraz, firmaları nasıl bulduğunuz, onlarla nelerİ paylaştığınız, kurumları nasıl bilinçlendirdiğiniz?

Kurumlarda son yıllarda bu konuya olumlu yaklaşımların arttığını gözlemliyoruz. Çokuluslu şirketlerde sadece kadın değil, erkekler için de kariyer arası daha normal karşılanmaya başladı. Y ve özellikle Z ve sonrası kuşaklarda başlayan hayatı dengede yaşama arzusu, dolayısıyla da çalışanların işten beklentilerinin değişmesinin bunda etkisinin olduğunu düşünüyorum. İşe verilen ara bir “hak” olarak görülmeye başlandı. O zaman da aslında ara verdiğiniz dönemde ne yaptığınız önem kazanıyor.

İş hayatına ara verip geri dönmüş YenidenBiz adaylarının başarılı işe geri dönüş hikâyeleri her zaman kurumlara anlatırken çok etkili oluyor. Öte yandan, bizim kurumlara gittiğimiz kadar kurumların da bize geldiği oluyor. Örneğin kadın çalışan oranını artırmak isteyen veya kadın çalışanlara yönelik kurum içi uygulamalar konusunda proje yapmak isteyen kurumlar bize ortak proje yapma önerisiyle de geliyorlar.

Toplumsal cinsiyet eşitliği BM’in Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında; dolayısıyla da bu konu aslında tüm sektörlerin tüm farklı büyüklükteki kurumların ve liderlerin ortak sorumluğu.

Kurumlar nezdinde önemli bir konu da, bir yandan iş hayatına ara vermiş ve işe geri dönmek isteyen kadınlara destek olurken aslında çok önemli şeyin kadınların ilk başta ara vermesine sebep olan uygulamaların aza indirilesi ve kadının iş hayatında sürekliliğinin arttırılması gerekliliği. Esnek ve uzaktan çalışmanın norm haline geldiği bu dönemde araştırmalar kadınların yüklerinin arttığını gösteriyor. Kurumların esnek/uzaktan çalışmayı nasıl uyguladıkları daha da kritik hale geliyor.

Bizlere “Kadının Adı Var” dedirtecek bir dernek hediye etmiş oldun. YenidenBiz’in sana hediyesi, katkısı ne oldu? Derneği kurma ve faaliyete geçirme süreçlerinde; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Harika bir soru. Gerçekten de, YenidenBiz’in bende, hayata, iş hayatına bakışıma çok etkisi oldu. Okuldan çıkıp çalışmaya başladığım günden itibaren değil durmak yavaşlamadan neye doğru ve neden olduğunu bazen bilmediğim bir koşturma ve hayat temposu içinde buldum kendimi. Ara verdiğim dönemde kendimi yeniden tanıdım, koçluk aldım, YenidenBiz sayesinde tanıdığım farklı ve renkli hikâyelerden gelen kadınlarla tanıştım, aslında ara vermenin bazen devam etmekten daha cesur bir karar olduğunu farkettim, ara verme döneminin kıymetini anladım. Yine o döneme dair önemli bir kazanım, sosyal girişimcilik oldu benim için. Bugün markam Giyi ile kendi girişimcilik yolculuğumda ilerlerken YenidenBiz’in kuruluş döneminde edindiğim tecrübelerin ve bakış açımın değişmesinin çok faydasını görüyorum. 


Dünyada dişil enerji yükseliyor, birçok tepe noktasına kadınlar geliyor. ABD’de en güçlü ikinci kişisi bir kadın, Kamala Harris. Harris’e A.B.D.’nin gelecek Başkan adayı gözüyle bakılıyor. Kadın liderlerle yönetilen ülkelerin pandemiyle baş etmede daha iyi olduğu söyleniyor. Yeni Zelanda, İzlanda, Almaya derken “Kadın ülke liderleri krizi daha iyi yönetiyor”diye manşetler atılıyor. Bütün bu gelişmelere dair neler söylemek istersin, kadın gerçekten yükselen bir değer mi, kadının bakış açısının farkı ne?

Kadınlara dair, kadınların temsil ettikleri değerlerin ve yetkinliklerin yükselen değer olduğunu düşünüyorum. Kadın liderlerin, duygu konuşmak, empati, adalet gibi kavramlarla kurum kültürüne olumlu etki ettiğine tanık oluyoruz. Ülke yönetimi, kriz yönetimi de adapte olabilme, dayanıklılık, bütünleştirici yaklaşım ve çevik hareket etme yeteneklerini gerekiyor ve duygusal zekâ önemli bir yetkinlik olarak önplana çıkıyor.

Bir yandan iyi liderlik örneklerine tanıklık ediyoruz, bir yandan da kadınların iş hayatında eşit temsili konusunda verilen tüm emeğe rağmen ilerlemenin çok yavaş olduğunu görüyoruz. 2020 Dünya Ekonomik Forumu Global Cinsiyet Eşitliği raporuna göre önlem alınmazsa ekonomik anlamda cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının 257 yılı bulacağı tahmin ediliyor.

Kurumlarda, kadın çalışanların yüzdesinin artmasının ekonomik etkisi de araştırmalarla ortaya konmuş vaziyette. 2016 yılında TÜSİAD ve McKinsey Women Matter Türkiye çalışmasında, kadınların iş gücüne katılımını destekleyecek güçlü politikalarla, Türkiye'nin GSYİH'sinin 2025’te yaklaşık %20 arttırma potansiyeline sahip olduğunun altı çizilmişti.

Dolayısıyla hayatın her alanında ‘fırsat eşitliği’ toplumlara refah ve mutluluk getiriyor. Daha eşitlikçi bir dünya için çalışmaya devam diyorum.

Çok teşekkür ediyorum…


 Eda toplumda bilinen bir soyadına sahip. Ancak köşesine geçip oturmuyor. “Kendi şansını kullanarak başkaları adına hizmet etmek” gayesi ve gayretiyle yola çıkarak sosyal kabileler inşa ediyor.


İlkin yolumuz nefes ve yaşama dair bir kursta kesişti. Sessizlik inzivası, Yaşama Sanatı Derneği’ni kurma çalışmaları derken araya seneler girdi. İstanbul’un farklı köşelerinde yaşama anlam katmaya çabalarken; yıllar sonra başka bir vesileyle tekrar karşılaştık. Elbette bu yol bitmez, yol biz nefes almaya devam ettiğimiz müddetçe sürer. Yol arkadaşlıkları da...

Sevgili Eda öncelikle hoşgeldin. Yukarda bahsetmiş olduğum bu gelişim yolculuğuna seni iten ne oldu? Hep dersin “Hayatın eli yok ki sana tokat atsın; başına olaylar gelir”.

Canım Şeyda’cığım hoş bulduk. Bizlerin yollarını defalarca kesiştiren bu yolculuğa minnetlerimi ileterek başlamak isterim. Yaşamın bu sürprizlerini çok seviyorum. Ve, kendine niyet etmişlerin bu sürprizleri özenle işlemesi sonucu defalarca yollarımızın kesiştiğine inanıyorum. Bugün seninle olma şansı edinmiş olmam da bunun eseri sanırım.

Beni gelişim yolculuğuna iten aslında bu dünyaya gelmiş olan “Eda”yı toplumsal tanımların ve kısıtlamaların ötesinde keşfetme arzum oldu sanırım. Amerika’ya okula gittiğimde bütün bu tanımların ötesindeki Eda kim ve bireysel olarak dünyaya katmak üzere getirdiği becerileri, yaratıcılığı nedir?’i keşfe çıktım. Kendime niyet etmemdeki sebep benim yaşamı anlama arzumdu. Hepimizin yaratıcı gücüne inanıyorum ben. Yaratanın parçalarını taşıyorsak eğer, ki ben öyle olduğunu kendi küçük bedenimde deneyimliyorum, o zaman bizlerin de içinde yaratma arzusunda olan bir parça var demektir.

Fark edersen, kendini arama veya kişisel farkındalık yerine kendine niyet etmek terimini kullanıyorum. Kendine niyet etmek, birey olarak bu dünyaya gelişini, bu bireysel tercihini onurlandırmak demek kanımca. Ol’mak üzere geldiğin bu yaşamın biricikliğine, olabileceğin en üst versiyonu olmaya korkularına rağmen kendine niyet etmek demek. Beğeni ile izlediğim konuşmacılardan sevgili Mahatria bir konuşmasında şöyle dedi “This is the only chance you get to be you, Please do not miss yourself.” Bugün bu bilinçle, varlığımızın bu versiyonu ile yaşamakta olduğumuz bu yaşamımız yegane. Bir tekrarı yok. “Lütfen kendinizi teğet geçmeyin” diyor. Gerçek potansiyelimizi yaşamaktan kendimizi geri koyan sadece bizleriz. Kalıplarımız, kendimize dair yargılarımız. İşte kısıtlı perspektifimize rağmen kendi hikayemizi onurlandırıp, olmak üzere geldiğimiz insan olma şansını yaşama geçirdiğimizde kendimizi teğet geçmeme imkanımız doğabiliyor. Kendimize korkusuzca, şefkatle ayna tutup, kabul edip, sevgimizi sunduğumuzda kabımızı genişletme, kendimizi gerçekleştirme imkanımız doğuyor.

Ve yine de, belki de bunu bugün böyle tanımlayabiliyorum. O günlerdeki Eda muhtemelen yaşamın içinde es alabileceği, zihnini susturduğunda kendi içsel sesini duyabileceği ve yaşamı anlamlandırabileceği araçları arama sevdası ile yola çıktı. Yolculuk ilk yoga ile başladı ve akabinde Art of Living ile devam ederken seninle yolum kesişti. Ardından bu yaşam yolculuğum ne şanslıyım ki birbirinden güzel bilgiyle, teknikle, ruhlarla yollarımı defalarca kesiştirdi. Her birinden kendime dair çok şey öğrendim. Minettarım. Bugün ise Joint Idea’nın kurucu ortağı olarak yoluma devam etmekteyim, hala insanlığımızın bir üst versiyonuna yoğun inancımla değer katmaya niyet etmekteyim.

Ve fakat, benim tabirime gelince… “Hayatın eli yok ki sana tokat atsın; başına olaylar gelir”. İşte o daha çok Joint Idea ile yollarımın kesişmesini anlatan bir tabir oluyor. Yaşamımdaki taşların oynamaya başladığı bir dönemde, ben bu taşları dönüştürmeye direnirken ve belki de ertelerken bir kanser geçirdim. Kanımca o yaşamın tokadıydı bana atılan. Şefkatli bir tokattı ama yine de sarsılmama, kendi yaşamıma ayna tutmama vesile oldu. Ve işte o noktadan sonra yaşamın kısalığına, gelip geçiciliğine uyandım diyebiliriz ve kendi yolumu korkusuzca çizmeye, kendimi gerçekleştirmeye niyet ettim.

Bu gelişim yolculuğunun bir yerinde artık sen topluluklar, platformlar inşa eden tabiri caizse bir sosyal mimar (topluluk mimarı) oldun. Yanılıyorsam düzelt lütfen; sanki daha kişisel bir yolculuktayken, daha aktif olup daha dışa açıldığın bir dönem başladı hayatında. Biraz bunlardan bahseder misin, neydi seni buna iten?

Evet haklısın, Joint Idea’dan önce kendi gelişimimin kabında yaşamımı sürdürmekteydim ve kanserden sonra ise içimde sözlenmek istenenlerin önündeki duvar ile yüzleştim. Kabul ettim kendime dair önyargılarımı. İçimdeki korkuya rağmen sözlendirmeye başladım içimde doğan sözleri.

Sözler ile dünyayı değiştirebileceğimize inanıyorum ben. Kelimelerin şifa gücüne inanıyorum. Ver her şeyden öte, iş yaşamının içine sevgi lisanın girmesi gerektiğine inanıyorum gönülden. Samimi, içten, dürüst, maskesiz, yalın, net, sorgusuz ilişkilerin geleceğimizi şekillendirmesini ümit ediyorum. İnsanlığımızın derin potansiyeline inanıyor ve dünyamızda Utopia’nın (Cambridge Sözlüğü Ütopya’yı “insanların ahenk içinde çalıştığı ve mutlu olduğu mükemmel bir topluluk (fikri)” olarak tanımlıyor.) yeşerdiği günleri ümit ediyorum. İşte bu yüzden her gün, yeniden yenide kendime niyet edişim. Bu yüzden her gün Joint Idea’da Love Mafia ile dünyaya değer katma çabam.

Joint Idea öncesinde bana dikte edilen bir yaşamı yaşıyordum. Kurumsal yaşamın prestijli olduğu bir dünyada “Ben farklı değerler katmak istiyorum. İnsanların içinde yaşama dair bir umut, bir heyecan uyanmasına vesile olmak istiyorum.” demek pek de kabul gören ve desteklenen bir patika değildi. 2001 yılındaki ilk inziva tecrübemden sonra içimde uyanan dokunma, dönüştürme ve ilham verme arzuma rağmen geleneksel iş yaşamındaki varlığıma devam ettim. Ama bir gün geldi ve ben kendime nasıl yaşamak istediğimi sordum.

Yukarıda da bahsettiğim üzere kanser hastalığımdı beni bu yola çeken. İnsan sağlığını böylesine ciddi şekilde tehdit eden bir hastalıkla yüz yüze geldiğinde pamuk ipliğinde bir yaşam yaşadığı gerçekliğine uyanıyor. Bugün varız, ama bir adım sonramızı hiçbirimiz bilmiyoruz. Çok sevdiğim bir laf var “İçinde müziğinle ölme“ diye. Hepimizin içinde hayata gelmek üzere bekleyen kendimize has bir müziğimiz olduğuna inanıyorum. Yaşama veda etmeden bu müziği keşfetmenin ve icra etmenin bireysel yolculuğumuzun sebebi diye hissediyorum. Kendime dair, yıllara sair, bildiğim bir şey var ki; o da insanları bir araya getirme ve bir arada tutma içsel yetisine sahip olduğum. Belki de senin ifade ettiğin topluluk mimarı olmak benim sanatım, içimde yaşam bulmayı bekleyen müziğimdi. Ama tabi o zamanlar böylesine bir iş tanımı hayal bile edilemezdi. Ve kader bu ya, işte tam da bu bilinmezin, bu arayışın ve arzunun tam içindeyken ortağım Markus Lehto ile yollarımız seneler sonra tekrar kesişti ve bugün sevgiyle ve inançla, topluma değer katmak niyetiyle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Benim bildiğim kurucusu olduğun üç değerli platform (veya sosyal kabile) var; Joint Idea, Life Works Labs ve benim de üyesi olduğum Love Mafia. Üç tane olması bende kafa karışıklığı yaratıyor. Kimler hangisine katılıp nasıl katkıda bulunabilir? Her birinin fonksiyonu ve eğer varsa biribiri ile ilişkisi ne?

Canım Şeyda’cım öylesine kıymetli bir soru ki bu… biliyorum her birinin İngilizce olması da aynı zamanda kafaları karıştırıyor. Ama biz, Joint Idea olarak, çizilmiş sınırların ötesine, dünyanın global vatandaşlarına hitap eden bir platform olmak niyetiyle yola çıktık. Kendimizi bir toprağın vatandaşları olmaktan öte, bu kıymetli gezegenimizin bir vatandaşı olarak görmemizden, geleceğin birlik bilinci ile tasarlanması gerektiğine inancımızdan kaynaklanıyor. Bu yüzden girişimlerimize ve yaratımlarımıza verdiğimiz isimler de hepimizin ortak lisanı olan İngilizce olarak doğdu. Aynı zamanda bazı deyimleri Türkçe’de ifade etmek oldukça zor oluyor. Ne yazık ki, kültürümüzde bazı kelimelerin içi eski algı ile dolu ve tepki çekebiliyor. Mesela kabile kelimesini algı şeklimiz eski bilgiler doğrultusunda şekillendiği için “sosyal kabile” tabiri daha anlamlı gözüküyor. En heyeaclı kısmı ise bu tanımların içini boşaltıp bugün, yeni bilinç ile, yeniden tanımlamak.

Joint Idea ana çatı diyebiliriz. Türkçe’ye çevirdiğimizde Ortak Fikir anlamına geliyor. Joint Idea’nun kuruluş sebebi bir sinerji platformu olmak. Doğru insanların, insan algortiması ile, bir araya geldiği ve insanlığımıza fayda sağlayacak projeleri bir arada yaşama geçirdiği bir platform olmak. Bir artı bir iki etmesin, bireylerin toplamından çok daha ötesinde fayda sağlayacak dalgalar, ürünler, hizmetler yaratsın ümidiyle yaşama geldi. Şu anda Joint Idea çatısında dünyada başka bir gerçekliğin mümkünatını araştıran sosyal kabileler ile iş birliği yapmaktayız. Bunların hepsine Joint Idea web sitemizde Love Mafia’nın altından ulaşabilirsiniz. Hepsi kıymetli organizasyonlar ve çok değerli birlikteliklere imza atıyorlar. Bizler de bu kurumlarla olan iş birliklerimizle gurur duyuyoruz. Buradaki iş birliklerimiz sayesinde gelişiyoruz, söylemimizi derinleştiriyoruz ve her şeyden öte yol arkadaşları ediniyoruz.

Life Works Labs ise bizim gelişim laboratuvarı olarak nitelendirdiğimiz programlarımız. Hem kurumlara hem de bireylere yönelik, Love Mafia ile birlikte geliştirmekte olduğumuz içeriklere yer veriyoruz. Eğitim tanımının dönüştüğü günümüzde, gelecekte var olabilmek istiyorsak, kendi gelişimimizi de daimi kılmamız gerekliliğine inancımızla laboratuvar programı olarak nitelendirmeyi tercih ediyoruz. Artık ölçülebilir verilerin ötesinde, daimi gelişim zihniyetinin uyandırılması gerekiyor. Life Works Labs nefesten blockchain’e, geniş bir yelpazeden seslendiğimiz, okullarda öğretilmeyen ve yeni dünyada ihtiyacımız olan donatıları hem kurumlara hem de bireylere ulaştırdığımız gelişim platformumuz. Eğer kurumunuzda gerçekleştirebileceğimiz eğitimlere dair bilgi edinmek istiyorsanız bizlerle info@jointidea.com adresinden iletişime geçmenizi rica ediyorum. Jenerik yaklaşımların ötesinde anda anında günümüzün ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde eğitim yolcuklarının kürasyonunu yapmaktayız. O yüzden sizleri tanımak ve ihtiyaçlarınızı dinlemek isteriz.

Ve Love Mafia, göz bebeğimiz. Tercih edip birbirimize çekildiğimiz ailemiz. Sözlerinde ve özlerinde birlik bilincinde olan, yaşamda icra ettikleri her şeyi bütüne (dünyamız ve içinde, üstünde, etrafında var olan tüm eko sisteme) değer katmak üzere yaşama geçiren kıymetli dostlarımızdan oluşan çekirdek sosyal kabilemiz. Joint Idea’daki iş birliklerimizde, Life Works Labs’deki içeriklerimizin yaratımında ve sözlenmesinde birlikte var olduğumuz dostlarımız, yol arkadaşlarımız. Love Mafia, Joint Idea’nın çekirdeği ve kaynağı. “We are more together than alone” (Birlikte daha fazlayız) diye bir laf var çok beğendiğim. Bizler beraber olduğumuzda güçlenen sosyal varlıklarız, birlikteyken yaratım ve etki gücümüz katlanıyor. İşte bizde, Love Mafia ile, olabileceğimizin ötesinde var olabiliyoruz, üretebiliyoruz, hayal edebiliyoruz. Bu çekirdek kabilemiz insan algortiması ile yaşama geliyor. Kendine niyet etmiş insanlar birbirine çekiliyor diyebiliriz.

Bir de pandemi döneminde online olarak yarattığımız Love Mafia platformumuz var. Oradaki niyetimiz ise, sosyal medyanın kirliliğinden arınmış, üst bilince çağrı yapan içerikleri, etkinlikleri, yazıları paylaşmak. Birlikte inançta kalıp, insanlığımız için bir üst bilinç ile geleceğin yaratımına inanan online bir sosyal kabile olmak. Birbirimizden ilham almak ve gelişmek. Dileyen herkesi online platformumuza davet etmek istiyorum. Düzenli olarak bir araya geldiğimiz online birliktelikler, eğitimler, oturumlar ve sohbetler düzenlemekteyiz. Sizleri aramızda görmek ve yaşamı birlikte anlamlandırmak bizlere keyif verecektir.

                                                                 

Takip ettiğim bir usta şöyle demişti: “Birliği (oneness) deneyimleyecek sosyal kabileleriniz olmadığı için, hayat arkadaşınız olan “O kişi” (the One) çok daha önemli bir hale geliyor, Hollywood filmlerinde gördüğümüz türden aşırı anlam yükleniyor, o kişiyi bulamayan ise hayli eksik, garip, yalnız hissediyor”. Ne düşünürsün? Sosyal kabilenin önemi sence ne?

Çok da güzel söylemiş Şeyda’cığım. Bence de sosyal kabilelerimizin özenli seçimi bizleri dünyaya olmak üzere geldiğimiz insanı gerçekleştirme imkanı sağlıyor. Burada özen kelimesinin altını çizmek isterim. Yaşamımızda her gün, en yoğun olarak gördüğümüz ve iletişimde olduğumuz kişiler zaman içinde bizleri tanımlamaya başlıyor. Bizler, istesek de istemesek de zaman içinde onlar gibi olmaya başlıyoruz. İşte özen kelimesi burada devreye giriyor. Eninde sonunda sosyal kabilemiz diye nitelendirdiğimiz insanlar olmaya başlayacaksak eğer, o zaman sanırım benzeyeceğimiz bu kişileri daha özenle seçmemiz bizler için en hayırlısı olacaktır.

Kim olmak istiyorsun? Nasıl bir erdemle yaşama hitap etmek ve karşılık vermek istiyorsun? Kendini ol’mak istediğin kişilerle çevrelersen sen de zaman içinde onlar gibi olmaya başlıyorsun.

Değerlerinde örtüştüğün bir sosyal kabilen olduğunda ise, yaşamın iniş ve çıkışları, zıtlıkları sana eskiden olduğu kadar derin dokunmamaya başlıyor. Yaşamda hepimiz zorluklar karşısında sarsılırız ve bazen de düşeriz. İnsanlığımızın evrimsel yolculuğunun bir parçası dualite. İşte öylesine özenle seçtiğin bir sosyal kabile ile sarmalandığında, düştüğünde pamukların üzerine düşüyorsun ve şefkatle anlamlandırıp, büyüyerek geçiyorsun o sınırlarını zorlayan tecrübenin içinden. Yaşamı suçlamadan, geleni erdemle gelişimin için anlamlandırarak, teşekkür ederek, büyüyerek geçmen mümkün oluyor o zorluğun içinden.

Benim gelişim yolculuğumdaki sosyal kabilem Love Mafia’m. Sadece Türkiye değil dünya çapında küresel birliğe ve insanlığa inanan, bu uğurda emek veren kıymetli dostlarım. Şu anda dünyada eminim hepimiz kendi değerlerimizle örtüşecek ve ortak bir amaç doğrultusunda birlikte hizmet sunabileceğimiz sosyal kabileler bulabiliriz. Gönülden dilerim ki böylesine kıymetli birlikteliklere, eğer henüz değilseniz, dahil olmanızı. 

“İyiliği ilet” (pay it forward) diyebileceğimiz bu ifadeyi pek sık kullanırsın. İyiliğin gücüne ve bunu yaymaya ben de inanırım. Biri gelse, “yahu ben faturamı dahi ödeyemiyorum, hangi iyilik, ne iletmesi” dese (ki ben arasıra maruz kalıyorum); ne söylersin?

İyiliği iletmek çok kıymetli bir kavram benim için, haklısın. Gönülden dilerim ki izlememiş olanlar Kevin Spacey’nin “Pay it Forward” isimli filmini izlesinler. İyiliği iletmek nedense hep maddi anlamda anlaşılıyor. Halbuki, öylesine çekirdek bir yerden başlıyor ki; bir halden bahsediyoruz.

Bizlere bahşedilen bu kıymetli hayatı onurlandırmak. Bir başkasının gözlerine bakarken onu gerçekten görmek ve kabul etmek. Sokakta yürürken tanımadığımız birine gülümsemek. Zorda olduğunu hissettiğimiz birini dinlemek. Ya da ihtiyaç halinde birine kucak açmak. Hepimiz iyiliği, niyet edersek, kendi küçük yaşamımızda ufak nazik dokunuşlarla defalarca iletebilme şansına sahibiz. Ha, maddi imkanımız el verirse, maddi olarak yardım etmek insani görevimiz. Ama ben en ufak adımların, niyetlerin, kabulün iyiliği iletmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum. O yüzden küçük çemberimizde ağzımızdan çıkan sözlerin yargısız ve şefkatli bir yerden çıkmasına özen gösterelim. Yaptığımız işlerimizin insanlığımıza ve dünyamızın devamlılığına hizmet edecek şekilde tasarlanmasına özen gösterelim. Ve kendi rahatlık alanımızın dışına cesaretle adım atarak iyiliği iletelim yaşamın her anında.

Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Programı’nda da sözlendiği gibi; kimseyi arkada bırakmayacağımız (leave noone behind) sistemler üretelim. İnsanoğlu olarak bu kıymetli gezegende bolluk ve bereket içinde, ahenkle üretebileceğimiz ve değer katabileceğimiz sistemler geliştirelim. İşte 2020 yılında gerçekleştirmiş olduğumuz Uni.verse festivali ve Global Reset Summit bu iyiliği iletmek üzere tasarlanmış etkinlikler. 5-6 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştireceğimiz Global Reset Summit, bizler dünya çapında ilham veren konuşmacıların içerikleri ile yaşamımızı zenginleştirirken, ihtiyacı olanlara da buradan elde gelir vasıtasıyla kaynak yaratmak üzere yaşama geçirildi. Türkiye’de elde ettiğimiz gelirler Türkiye’nin dört köşesinde gıda bankacılığı ile ürünleri ihtiyaç sahiplerine ulaştıran Temel İhtiyaç Derneği’ne (TIDER) bağışlanmakta. Diyorum ya küçük adımlar. Bizler kendi ilgi alanımız olan gelişim yolculukları tasarımı ile toplumumuzda ihtiyacı olanlara iyiliği iletiyoruz. Hepimizin böylesine kıymet katabileceği bir yetisi ve ilgi alanı vardır sanırım.

“Üstel insan” kavramını ilk senden duymuştum. Sıkça kullandığın bu tabir bende biraz teknolojik bir algı yaratmıştı ne yalan söyleyeyim. Sanki sürüm güncelliyor ve insanlık 1.0’den insanlık 2.0’ye geçiyor gibi. Üstel insan kimdir ve nasıl yaşar? Yaşadığımız dönemin, pandeminin üstel insanlığa sivrilmemizde sence rolü ne?

Haklısın, teknoloji konusunda çok kapsamlı bilgisi olmayan bana da ilk başlarda çok robotik geliyordu bu terim. Yine kelimelere yüklediğimiz algıdan sanırım, üstel teknoloji çağında bu terimden bahsedince o da çok teknolojik geliyor kulağa. Aslında birbirleri ile derin bir bağlantıları var. Şu anda içinden geçmekte olduğumuz dönem olan üstel teknoloji çağında en kıymetli hazinemiz olan cep telefonumuz bile bizlere haber vermeden haftada en az bir kez kendini günceller halde. Ama ne yazık ki, bu gezegende yaşayan en gelişmiş teknoloji olan biz insanlar, kendimizi, kalıplarımızı, yargılarımızı ve becerilerimizi aynı hızda güncellemiyoruz. Bu daha çok bizlere dikte edilen yaşamı yaşama telaşımızdan kaynaklanıyor sanırım.

Bugün ise bizlere eskiden hizmet eden modellerin, sistemlerin, düşüncelerin ve tanımların artık geçerliliğini yitirdiğini kolektif olarak tecrübe etmekteyiz. Üstel insanlık tanımı işte bu noktada hayata geliyor. Böyle geldi ama böyle gitmemeli. Bana göre, insan olarak bu dünyaya gelmiş olmamız bir tesadüf değil. Üstel insan, insanlık oyunun ötesine, kendi gerçekliğine ve kendi yetilerini uyandırmaya 100%’ü ile adanmış olmak demek. Defalarca yeniden öğrenmeye, öğretilenleri unutup bir çocuğun merakı ve saf niyeti ile kendimizi defalarca keşfe çıkmaya niyet etmiş olmak demek.

“Reincarnation without dying” diye bir tanım var; ölmeden yaşam içinde ölmek. Üstel insan kendi andaki gerçekliğinin içinde defalarca ölüp küllerinden daha otantik bir şekilde doğmak demek. Ve pandeminin üstel insanlık kavramının zaruriyetini kolektif olarak idrak etmemize vesile olduğu hissediyorum. Hepimiz, evlerimizin güvenli ortamında, neyi niye yaptığımızı tekrar sorgular hale geldik. Sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz işleyiş şekillerinin dönüştüğü bir dönemdeyiz ve birtakım kavramlar da aynı hızda şekil değiştirmekte. Başlangıç zihniyeti ile her şeyi tekrar gözden geçirebilmek için ise önce kendi işleyiş sistemlerimizi güncellememiz gerekiyor. Bu pandemi sayesinde bir çoğumuz hayatlarımıza ve kararlarımızı tekrar bakıyor, insanlığımızı yeniden tasarlıyoruz.

Biz Üstel İnsanlık (#exponential humanity) kavramını üç kolda tanımlıyoruz; Bilinç (Conciousness), Bağlantı (Connectivity) ve Yaratıcılık (Creativity). Bize göre, bu üç içsel yeti insanları diğer varlıklardan ayıran en temel özellikler. Kendimize ettiğimiz niyeti güncel egzersizlerle düzenli olarak beslediğimizde (#practice becoming) insan algortimamız (#human algortihm) ile doğru insanlara doğru çekilmeye başlıyoruz ve kendi sosyal kabilelerimizi buluyoruz. İşte o noktada yaşamın tesadüflerini işlemeye başlıyoruz (#cultivate serendipity), gönülden bağlandığımız iş birliklerine dahil olabiliyoruz.

Bizlere üç tane topluluk hediye ettin. Bunların sana hediyesi, katkısı ne oldu? Bütün bunları gerek kurgularken gerek yaşama geçirirken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Bu 3 topluluğu ortağım Markus Lehto ile birlikte derin bir inançla yaşama geçirdik. Onun vizyonu benim inancımın eseri diyebiliriz bunlara. Kendisi ile çıktığım bu yolculukta sesimi, niyetimi, katabileceğim değerleri, beraber büyüyebileceğim sosyal kabileleri bulma imkanı edindim. Çok bencil sebeplerle başladım bu yolculuğa aslında. Başka bir gerçekliğin mümkünatına inancı Markus ile yakaladım. Ümidim bu inançta birleştiğim insanlarla çevrelenmek ve inancımı pekiştirmekti. John Lennon’ın kıymetli bir lafı var. “Tek başına gördüğün rüya rüya olarak kalacaktır. Birlikte hayal ettiklerin gerçek olacaktır.” Birlikte hayal etmenin kıymetine inançla iş yapma tanımını dönüştürmekteyiz bugün. Sevgi lisanını iş yaşamına sokma misyonu edindik biz bu yolculukla. Daha içten, otantik, samimi, kırılgan ve şeffaf bağlar yaratmanın kıymetine inancımızla bütün iletişim sistemlerimizi güncelledik.

Kendime uyanıyorum her gün diyebiliriz. Kalpten kalbe iş birlikleri ile her gün büyüyorum, gelişiyorum, öğreniyorum. Cesaretle kendimi ifade edebileceğimi ve kendi şarkımı söyleyebileceğimi keşfediyorum. Ve her şeyden öte, bunu topluluklar önünde yapabilecek cesareti buluyorum kendimde. Açıkçası, bundan 4 sene önce, bunların hiçbirini yapabileceğimi hayal bile edemezdim. Senin anlayacağın, insanların önünde varlığıma tanıklık ediyorum.

Aynı zamanda, o kendime çok uzak bulduğum teknolojik yenilikler de heyecanlandırmaya başladı beni. Threefold gibi teknolojik firmalar ile insanlığımız için tanımlayabileceğimiz yeni değer kavramının arayışında olmak, yeni işleyiş sistemlerini hayal etmek ümit veriyor bana.

Hayatı ve hayattaki varlığını sorgulamayı seven bir insan olarak; kendine bu röportajda hangi sorunun sorulmasını isterdin? Ve cevabın ne olurdu?

“Eda sen en çok hangi konularda zorlanıyorsun?” sorusu doğdu içimde. Hep güçlü olduğumuz taraflarımızı aktarma eğilimi gösteriyoruz ve fakat bence kırılganlıklarımız ve onlara karşı tepkilerimiz de çok kıymetli. Güç teriminin anlamını da dönüştürmeliyiz belki. Belki de güçlü tanımı kırılganlığını kucaklamak demek yeni dünyada. Kendini olduğun gibi, maskelerin ötesinde tüm çıplaklığın ve gerçekliğinle ortaya koymak.

Ve ben aslında en çok bu güç kavramında zorlanıyorum. İçine doğduğumuz kapitalist sistemde ölçümün para ile yapıldığı gerçeklikte, para ile ölçülemeyen değerlerin de değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Başarılı olma teriminin kazandığımız para ile ölçüldüğü günümüzde, olmayı tercih ettiğimiz üst versiyonumuz ile yaşama kattığımız değerlerin ölçülemiyor olması beni en çok zorlayan konu. Bu hem kendi yaşamım için hem de Love Mafia olmaya niyet etmiş olanlar için dönüştürmek istediğim bir kavram. Yeni bir değer ölçüm mekanizması ihtiyacı içindeyim anlayacağın. Hatta ülkelerin bile değerlendirilirken yeni kavramlarla ve yeni anlayışlarla ölçülmesi gerektiğini düşünüyorum.

En son olarak; bir yerlerde okumuştum. Dünyada mülteci sayısı, 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyesindeymiş (70 milyonu aşmış). Ve bu gidişe dur denmez ise; bırak savaşları kuraklık, küresel ısınma, yanlış tarım politikaları ile bu sayının katlanarak artacağı söyleniyor. Ademoğlu kolay ders almıyor gibi. Biliyorum, sen benim gibi insanlığa olan inancınla iflah olmaz bir iyimsersin. Bütün bu gelişmeler ışığında sence neler mümkün?

Şeyda’cım bugünün gerçeklerinde bu soruya cevap verecek olan ben değilim, kolektif olarak hepimiziz. Hepimiz teknoloji sayesinde bir dünya olarak birbirimiz ile bağ halindeyiz, bir dünyanın vatandaşları olarak bu dünyadaki işleyiş şeklimizi yeniden tasarlama gücüne sahibiz. Bunu yapabilmenin tek yolu ise sanırım BİR olduğumuza uyanmak, aradaki sınırların, ırkların ve dinlerin eridiği bir dünyaya hizmet edecek yepyeni sistemler tasarlamanın tam zamanı olduğunu düşünüyorum. Mucizeler mümkün demek istiyorum ve ben Utopya’ya inanan insanlarla bu yolda emek vermeye devam ediyorum.

Sohbet için kucak dolusu teşekkürler...

Ben çok teşekkür ederim…Herkese sevdikleri ile sağlıklı, huzurlu, sevgi dolu bir dönem diliyorum.


Röportaj Martı Dergisi'ndeki yayınlanmış hali için; 


Eda Çarmıklı Röportajı: İyiliği İlet

 Eda toplumda bilinen bir soyadına sahip. Ancak köşesine geçip oturmuyor. “Kendi şansını kullanarak başkaları adına hizmet etmek” gayesi ve gayretiyle yola çıkarak sosyal kabileler inşa ediyor.


İlkin yolumuz nefes ve yaşama dair bir kursta kesişti. Sessizlik inzivası, Yaşama Sanatı Derneği’ni kurma çalışmaları derken araya seneler girdi. İstanbul’un farklı köşelerinde yaşama anlam katmaya çabalarken; yıllar sonra başka bir vesileyle tekrar karşılaştık. Elbette bu yol bitmez, yol biz nefes almaya devam ettiğimiz müddetçe sürer. Yol arkadaşlıkları da...

Sevgili Eda öncelikle hoşgeldin. Yukarda bahsetmiş olduğum bu gelişim yolculuğuna seni iten ne oldu? Hep dersin “Hayatın eli yok ki sana tokat atsın; başına olaylar gelir”.

Canım Şeyda’cığım hoş bulduk. Bizlerin yollarını defalarca kesiştiren bu yolculuğa minnetlerimi ileterek başlamak isterim. Yaşamın bu sürprizlerini çok seviyorum. Ve, kendine niyet etmişlerin bu sürprizleri özenle işlemesi sonucu defalarca yollarımızın kesiştiğine inanıyorum. Bugün seninle olma şansı edinmiş olmam da bunun eseri sanırım.

Beni gelişim yolculuğuna iten aslında bu dünyaya gelmiş olan “Eda”yı toplumsal tanımların ve kısıtlamaların ötesinde keşfetme arzum oldu sanırım. Amerika’ya okula gittiğimde bütün bu tanımların ötesindeki Eda kim ve bireysel olarak dünyaya katmak üzere getirdiği becerileri, yaratıcılığı nedir?’i keşfe çıktım. Kendime niyet etmemdeki sebep benim yaşamı anlama arzumdu. Hepimizin yaratıcı gücüne inanıyorum ben. Yaratanın parçalarını taşıyorsak eğer, ki ben öyle olduğunu kendi küçük bedenimde deneyimliyorum, o zaman bizlerin de içinde yaratma arzusunda olan bir parça var demektir.

Fark edersen, kendini arama veya kişisel farkındalık yerine kendine niyet etmek terimini kullanıyorum. Kendine niyet etmek, birey olarak bu dünyaya gelişini, bu bireysel tercihini onurlandırmak demek kanımca. Ol’mak üzere geldiğin bu yaşamın biricikliğine, olabileceğin en üst versiyonu olmaya korkularına rağmen kendine niyet etmek demek. Beğeni ile izlediğim konuşmacılardan sevgili Mahatria bir konuşmasında şöyle dedi “This is the only chance you get to be you, Please do not miss yourself.” Bugün bu bilinçle, varlığımızın bu versiyonu ile yaşamakta olduğumuz bu yaşamımız yegane. Bir tekrarı yok. “Lütfen kendinizi teğet geçmeyin” diyor. Gerçek potansiyelimizi yaşamaktan kendimizi geri koyan sadece bizleriz. Kalıplarımız, kendimize dair yargılarımız. İşte kısıtlı perspektifimize rağmen kendi hikayemizi onurlandırıp, olmak üzere geldiğimiz insan olma şansını yaşama geçirdiğimizde kendimizi teğet geçmeme imkanımız doğabiliyor. Kendimize korkusuzca, şefkatle ayna tutup, kabul edip, sevgimizi sunduğumuzda kabımızı genişletme, kendimizi gerçekleştirme imkanımız doğuyor.

Ve yine de, belki de bunu bugün böyle tanımlayabiliyorum. O günlerdeki Eda muhtemelen yaşamın içinde es alabileceği, zihnini susturduğunda kendi içsel sesini duyabileceği ve yaşamı anlamlandırabileceği araçları arama sevdası ile yola çıktı. Yolculuk ilk yoga ile başladı ve akabinde Art of Living ile devam ederken seninle yolum kesişti. Ardından bu yaşam yolculuğum ne şanslıyım ki birbirinden güzel bilgiyle, teknikle, ruhlarla yollarımı defalarca kesiştirdi. Her birinden kendime dair çok şey öğrendim. Minettarım. Bugün ise Joint Idea’nın kurucu ortağı olarak yoluma devam etmekteyim, hala insanlığımızın bir üst versiyonuna yoğun inancımla değer katmaya niyet etmekteyim.

Ve fakat, benim tabirime gelince… “Hayatın eli yok ki sana tokat atsın; başına olaylar gelir”. İşte o daha çok Joint Idea ile yollarımın kesişmesini anlatan bir tabir oluyor. Yaşamımdaki taşların oynamaya başladığı bir dönemde, ben bu taşları dönüştürmeye direnirken ve belki de ertelerken bir kanser geçirdim. Kanımca o yaşamın tokadıydı bana atılan. Şefkatli bir tokattı ama yine de sarsılmama, kendi yaşamıma ayna tutmama vesile oldu. Ve işte o noktadan sonra yaşamın kısalığına, gelip geçiciliğine uyandım diyebiliriz ve kendi yolumu korkusuzca çizmeye, kendimi gerçekleştirmeye niyet ettim.

Bu gelişim yolculuğunun bir yerinde artık sen topluluklar, platformlar inşa eden tabiri caizse bir sosyal mimar (topluluk mimarı) oldun. Yanılıyorsam düzelt lütfen; sanki daha kişisel bir yolculuktayken, daha aktif olup daha dışa açıldığın bir dönem başladı hayatında. Biraz bunlardan bahseder misin, neydi seni buna iten?

Evet haklısın, Joint Idea’dan önce kendi gelişimimin kabında yaşamımı sürdürmekteydim ve kanserden sonra ise içimde sözlenmek istenenlerin önündeki duvar ile yüzleştim. Kabul ettim kendime dair önyargılarımı. İçimdeki korkuya rağmen sözlendirmeye başladım içimde doğan sözleri.

Sözler ile dünyayı değiştirebileceğimize inanıyorum ben. Kelimelerin şifa gücüne inanıyorum. Ver her şeyden öte, iş yaşamının içine sevgi lisanın girmesi gerektiğine inanıyorum gönülden. Samimi, içten, dürüst, maskesiz, yalın, net, sorgusuz ilişkilerin geleceğimizi şekillendirmesini ümit ediyorum. İnsanlığımızın derin potansiyeline inanıyor ve dünyamızda Utopia’nın (Cambridge Sözlüğü Ütopya’yı “insanların ahenk içinde çalıştığı ve mutlu olduğu mükemmel bir topluluk (fikri)” olarak tanımlıyor.) yeşerdiği günleri ümit ediyorum. İşte bu yüzden her gün, yeniden yenide kendime niyet edişim. Bu yüzden her gün Joint Idea’da Love Mafia ile dünyaya değer katma çabam.

Joint Idea öncesinde bana dikte edilen bir yaşamı yaşıyordum. Kurumsal yaşamın prestijli olduğu bir dünyada “Ben farklı değerler katmak istiyorum. İnsanların içinde yaşama dair bir umut, bir heyecan uyanmasına vesile olmak istiyorum.” demek pek de kabul gören ve desteklenen bir patika değildi. 2001 yılındaki ilk inziva tecrübemden sonra içimde uyanan dokunma, dönüştürme ve ilham verme arzuma rağmen geleneksel iş yaşamındaki varlığıma devam ettim. Ama bir gün geldi ve ben kendime nasıl yaşamak istediğimi sordum.

Yukarıda da bahsettiğim üzere kanser hastalığımdı beni bu yola çeken. İnsan sağlığını böylesine ciddi şekilde tehdit eden bir hastalıkla yüz yüze geldiğinde pamuk ipliğinde bir yaşam yaşadığı gerçekliğine uyanıyor. Bugün varız, ama bir adım sonramızı hiçbirimiz bilmiyoruz. Çok sevdiğim bir laf var “İçinde müziğinle ölme“ diye. Hepimizin içinde hayata gelmek üzere bekleyen kendimize has bir müziğimiz olduğuna inanıyorum. Yaşama veda etmeden bu müziği keşfetmenin ve icra etmenin bireysel yolculuğumuzun sebebi diye hissediyorum. Kendime dair, yıllara sair, bildiğim bir şey var ki; o da insanları bir araya getirme ve bir arada tutma içsel yetisine sahip olduğum. Belki de senin ifade ettiğin topluluk mimarı olmak benim sanatım, içimde yaşam bulmayı bekleyen müziğimdi. Ama tabi o zamanlar böylesine bir iş tanımı hayal bile edilemezdi. Ve kader bu ya, işte tam da bu bilinmezin, bu arayışın ve arzunun tam içindeyken ortağım Markus Lehto ile yollarımız seneler sonra tekrar kesişti ve bugün sevgiyle ve inançla, topluma değer katmak niyetiyle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Benim bildiğim kurucusu olduğun üç değerli platform (veya sosyal kabile) var; Joint Idea, Life Works Labs ve benim de üyesi olduğum Love Mafia. Üç tane olması bende kafa karışıklığı yaratıyor. Kimler hangisine katılıp nasıl katkıda bulunabilir? Her birinin fonksiyonu ve eğer varsa biribiri ile ilişkisi ne?

Canım Şeyda’cım öylesine kıymetli bir soru ki bu… biliyorum her birinin İngilizce olması da aynı zamanda kafaları karıştırıyor. Ama biz, Joint Idea olarak, çizilmiş sınırların ötesine, dünyanın global vatandaşlarına hitap eden bir platform olmak niyetiyle yola çıktık. Kendimizi bir toprağın vatandaşları olmaktan öte, bu kıymetli gezegenimizin bir vatandaşı olarak görmemizden, geleceğin birlik bilinci ile tasarlanması gerektiğine inancımızdan kaynaklanıyor. Bu yüzden girişimlerimize ve yaratımlarımıza verdiğimiz isimler de hepimizin ortak lisanı olan İngilizce olarak doğdu. Aynı zamanda bazı deyimleri Türkçe’de ifade etmek oldukça zor oluyor. Ne yazık ki, kültürümüzde bazı kelimelerin içi eski algı ile dolu ve tepki çekebiliyor. Mesela kabile kelimesini algı şeklimiz eski bilgiler doğrultusunda şekillendiği için “sosyal kabile” tabiri daha anlamlı gözüküyor. En heyeaclı kısmı ise bu tanımların içini boşaltıp bugün, yeni bilinç ile, yeniden tanımlamak.

Joint Idea ana çatı diyebiliriz. Türkçe’ye çevirdiğimizde Ortak Fikir anlamına geliyor. Joint Idea’nun kuruluş sebebi bir sinerji platformu olmak. Doğru insanların, insan algortiması ile, bir araya geldiği ve insanlığımıza fayda sağlayacak projeleri bir arada yaşama geçirdiği bir platform olmak. Bir artı bir iki etmesin, bireylerin toplamından çok daha ötesinde fayda sağlayacak dalgalar, ürünler, hizmetler yaratsın ümidiyle yaşama geldi. Şu anda Joint Idea çatısında dünyada başka bir gerçekliğin mümkünatını araştıran sosyal kabileler ile iş birliği yapmaktayız. Bunların hepsine Joint Idea web sitemizde Love Mafia’nın altından ulaşabilirsiniz. Hepsi kıymetli organizasyonlar ve çok değerli birlikteliklere imza atıyorlar. Bizler de bu kurumlarla olan iş birliklerimizle gurur duyuyoruz. Buradaki iş birliklerimiz sayesinde gelişiyoruz, söylemimizi derinleştiriyoruz ve her şeyden öte yol arkadaşları ediniyoruz.

Life Works Labs ise bizim gelişim laboratuvarı olarak nitelendirdiğimiz programlarımız. Hem kurumlara hem de bireylere yönelik, Love Mafia ile birlikte geliştirmekte olduğumuz içeriklere yer veriyoruz. Eğitim tanımının dönüştüğü günümüzde, gelecekte var olabilmek istiyorsak, kendi gelişimimizi de daimi kılmamız gerekliliğine inancımızla laboratuvar programı olarak nitelendirmeyi tercih ediyoruz. Artık ölçülebilir verilerin ötesinde, daimi gelişim zihniyetinin uyandırılması gerekiyor. Life Works Labs nefesten blockchain’e, geniş bir yelpazeden seslendiğimiz, okullarda öğretilmeyen ve yeni dünyada ihtiyacımız olan donatıları hem kurumlara hem de bireylere ulaştırdığımız gelişim platformumuz. Eğer kurumunuzda gerçekleştirebileceğimiz eğitimlere dair bilgi edinmek istiyorsanız bizlerle info@jointidea.com adresinden iletişime geçmenizi rica ediyorum. Jenerik yaklaşımların ötesinde anda anında günümüzün ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde eğitim yolcuklarının kürasyonunu yapmaktayız. O yüzden sizleri tanımak ve ihtiyaçlarınızı dinlemek isteriz.

Ve Love Mafia, göz bebeğimiz. Tercih edip birbirimize çekildiğimiz ailemiz. Sözlerinde ve özlerinde birlik bilincinde olan, yaşamda icra ettikleri her şeyi bütüne (dünyamız ve içinde, üstünde, etrafında var olan tüm eko sisteme) değer katmak üzere yaşama geçiren kıymetli dostlarımızdan oluşan çekirdek sosyal kabilemiz. Joint Idea’daki iş birliklerimizde, Life Works Labs’deki içeriklerimizin yaratımında ve sözlenmesinde birlikte var olduğumuz dostlarımız, yol arkadaşlarımız. Love Mafia, Joint Idea’nın çekirdeği ve kaynağı. “We are more together than alone” (Birlikte daha fazlayız) diye bir laf var çok beğendiğim. Bizler beraber olduğumuzda güçlenen sosyal varlıklarız, birlikteyken yaratım ve etki gücümüz katlanıyor. İşte bizde, Love Mafia ile, olabileceğimizin ötesinde var olabiliyoruz, üretebiliyoruz, hayal edebiliyoruz. Bu çekirdek kabilemiz insan algortiması ile yaşama geliyor. Kendine niyet etmiş insanlar birbirine çekiliyor diyebiliriz.

Bir de pandemi döneminde online olarak yarattığımız Love Mafia platformumuz var. Oradaki niyetimiz ise, sosyal medyanın kirliliğinden arınmış, üst bilince çağrı yapan içerikleri, etkinlikleri, yazıları paylaşmak. Birlikte inançta kalıp, insanlığımız için bir üst bilinç ile geleceğin yaratımına inanan online bir sosyal kabile olmak. Birbirimizden ilham almak ve gelişmek. Dileyen herkesi online platformumuza davet etmek istiyorum. Düzenli olarak bir araya geldiğimiz online birliktelikler, eğitimler, oturumlar ve sohbetler düzenlemekteyiz. Sizleri aramızda görmek ve yaşamı birlikte anlamlandırmak bizlere keyif verecektir.

                                                                 

Takip ettiğim bir usta şöyle demişti: “Birliği (oneness) deneyimleyecek sosyal kabileleriniz olmadığı için, hayat arkadaşınız olan “O kişi” (the One) çok daha önemli bir hale geliyor, Hollywood filmlerinde gördüğümüz türden aşırı anlam yükleniyor, o kişiyi bulamayan ise hayli eksik, garip, yalnız hissediyor”. Ne düşünürsün? Sosyal kabilenin önemi sence ne?

Çok da güzel söylemiş Şeyda’cığım. Bence de sosyal kabilelerimizin özenli seçimi bizleri dünyaya olmak üzere geldiğimiz insanı gerçekleştirme imkanı sağlıyor. Burada özen kelimesinin altını çizmek isterim. Yaşamımızda her gün, en yoğun olarak gördüğümüz ve iletişimde olduğumuz kişiler zaman içinde bizleri tanımlamaya başlıyor. Bizler, istesek de istemesek de zaman içinde onlar gibi olmaya başlıyoruz. İşte özen kelimesi burada devreye giriyor. Eninde sonunda sosyal kabilemiz diye nitelendirdiğimiz insanlar olmaya başlayacaksak eğer, o zaman sanırım benzeyeceğimiz bu kişileri daha özenle seçmemiz bizler için en hayırlısı olacaktır.

Kim olmak istiyorsun? Nasıl bir erdemle yaşama hitap etmek ve karşılık vermek istiyorsun? Kendini ol’mak istediğin kişilerle çevrelersen sen de zaman içinde onlar gibi olmaya başlıyorsun.

Değerlerinde örtüştüğün bir sosyal kabilen olduğunda ise, yaşamın iniş ve çıkışları, zıtlıkları sana eskiden olduğu kadar derin dokunmamaya başlıyor. Yaşamda hepimiz zorluklar karşısında sarsılırız ve bazen de düşeriz. İnsanlığımızın evrimsel yolculuğunun bir parçası dualite. İşte öylesine özenle seçtiğin bir sosyal kabile ile sarmalandığında, düştüğünde pamukların üzerine düşüyorsun ve şefkatle anlamlandırıp, büyüyerek geçiyorsun o sınırlarını zorlayan tecrübenin içinden. Yaşamı suçlamadan, geleni erdemle gelişimin için anlamlandırarak, teşekkür ederek, büyüyerek geçmen mümkün oluyor o zorluğun içinden.

Benim gelişim yolculuğumdaki sosyal kabilem Love Mafia’m. Sadece Türkiye değil dünya çapında küresel birliğe ve insanlığa inanan, bu uğurda emek veren kıymetli dostlarım. Şu anda dünyada eminim hepimiz kendi değerlerimizle örtüşecek ve ortak bir amaç doğrultusunda birlikte hizmet sunabileceğimiz sosyal kabileler bulabiliriz. Gönülden dilerim ki böylesine kıymetli birlikteliklere, eğer henüz değilseniz, dahil olmanızı. 

“İyiliği ilet” (pay it forward) diyebileceğimiz bu ifadeyi pek sık kullanırsın. İyiliğin gücüne ve bunu yaymaya ben de inanırım. Biri gelse, “yahu ben faturamı dahi ödeyemiyorum, hangi iyilik, ne iletmesi” dese (ki ben arasıra maruz kalıyorum); ne söylersin?

İyiliği iletmek çok kıymetli bir kavram benim için, haklısın. Gönülden dilerim ki izlememiş olanlar Kevin Spacey’nin “Pay it Forward” isimli filmini izlesinler. İyiliği iletmek nedense hep maddi anlamda anlaşılıyor. Halbuki, öylesine çekirdek bir yerden başlıyor ki; bir halden bahsediyoruz.

Bizlere bahşedilen bu kıymetli hayatı onurlandırmak. Bir başkasının gözlerine bakarken onu gerçekten görmek ve kabul etmek. Sokakta yürürken tanımadığımız birine gülümsemek. Zorda olduğunu hissettiğimiz birini dinlemek. Ya da ihtiyaç halinde birine kucak açmak. Hepimiz iyiliği, niyet edersek, kendi küçük yaşamımızda ufak nazik dokunuşlarla defalarca iletebilme şansına sahibiz. Ha, maddi imkanımız el verirse, maddi olarak yardım etmek insani görevimiz. Ama ben en ufak adımların, niyetlerin, kabulün iyiliği iletmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum. O yüzden küçük çemberimizde ağzımızdan çıkan sözlerin yargısız ve şefkatli bir yerden çıkmasına özen gösterelim. Yaptığımız işlerimizin insanlığımıza ve dünyamızın devamlılığına hizmet edecek şekilde tasarlanmasına özen gösterelim. Ve kendi rahatlık alanımızın dışına cesaretle adım atarak iyiliği iletelim yaşamın her anında.

Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Programı’nda da sözlendiği gibi; kimseyi arkada bırakmayacağımız (leave noone behind) sistemler üretelim. İnsanoğlu olarak bu kıymetli gezegende bolluk ve bereket içinde, ahenkle üretebileceğimiz ve değer katabileceğimiz sistemler geliştirelim. İşte 2020 yılında gerçekleştirmiş olduğumuz Uni.verse festivali ve Global Reset Summit bu iyiliği iletmek üzere tasarlanmış etkinlikler. 5-6 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştireceğimiz Global Reset Summit, bizler dünya çapında ilham veren konuşmacıların içerikleri ile yaşamımızı zenginleştirirken, ihtiyacı olanlara da buradan elde gelir vasıtasıyla kaynak yaratmak üzere yaşama geçirildi. Türkiye’de elde ettiğimiz gelirler Türkiye’nin dört köşesinde gıda bankacılığı ile ürünleri ihtiyaç sahiplerine ulaştıran Temel İhtiyaç Derneği’ne (TIDER) bağışlanmakta. Diyorum ya küçük adımlar. Bizler kendi ilgi alanımız olan gelişim yolculukları tasarımı ile toplumumuzda ihtiyacı olanlara iyiliği iletiyoruz. Hepimizin böylesine kıymet katabileceği bir yetisi ve ilgi alanı vardır sanırım.

“Üstel insan” kavramını ilk senden duymuştum. Sıkça kullandığın bu tabir bende biraz teknolojik bir algı yaratmıştı ne yalan söyleyeyim. Sanki sürüm güncelliyor ve insanlık 1.0’den insanlık 2.0’ye geçiyor gibi. Üstel insan kimdir ve nasıl yaşar? Yaşadığımız dönemin, pandeminin üstel insanlığa sivrilmemizde sence rolü ne?

Haklısın, teknoloji konusunda çok kapsamlı bilgisi olmayan bana da ilk başlarda çok robotik geliyordu bu terim. Yine kelimelere yüklediğimiz algıdan sanırım, üstel teknoloji çağında bu terimden bahsedince o da çok teknolojik geliyor kulağa. Aslında birbirleri ile derin bir bağlantıları var. Şu anda içinden geçmekte olduğumuz dönem olan üstel teknoloji çağında en kıymetli hazinemiz olan cep telefonumuz bile bizlere haber vermeden haftada en az bir kez kendini günceller halde. Ama ne yazık ki, bu gezegende yaşayan en gelişmiş teknoloji olan biz insanlar, kendimizi, kalıplarımızı, yargılarımızı ve becerilerimizi aynı hızda güncellemiyoruz. Bu daha çok bizlere dikte edilen yaşamı yaşama telaşımızdan kaynaklanıyor sanırım.

Bugün ise bizlere eskiden hizmet eden modellerin, sistemlerin, düşüncelerin ve tanımların artık geçerliliğini yitirdiğini kolektif olarak tecrübe etmekteyiz. Üstel insanlık tanımı işte bu noktada hayata geliyor. Böyle geldi ama böyle gitmemeli. Bana göre, insan olarak bu dünyaya gelmiş olmamız bir tesadüf değil. Üstel insan, insanlık oyunun ötesine, kendi gerçekliğine ve kendi yetilerini uyandırmaya 100%’ü ile adanmış olmak demek. Defalarca yeniden öğrenmeye, öğretilenleri unutup bir çocuğun merakı ve saf niyeti ile kendimizi defalarca keşfe çıkmaya niyet etmiş olmak demek.

“Reincarnation without dying” diye bir tanım var; ölmeden yaşam içinde ölmek. Üstel insan kendi andaki gerçekliğinin içinde defalarca ölüp küllerinden daha otantik bir şekilde doğmak demek. Ve pandeminin üstel insanlık kavramının zaruriyetini kolektif olarak idrak etmemize vesile olduğu hissediyorum. Hepimiz, evlerimizin güvenli ortamında, neyi niye yaptığımızı tekrar sorgular hale geldik. Sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz işleyiş şekillerinin dönüştüğü bir dönemdeyiz ve birtakım kavramlar da aynı hızda şekil değiştirmekte. Başlangıç zihniyeti ile her şeyi tekrar gözden geçirebilmek için ise önce kendi işleyiş sistemlerimizi güncellememiz gerekiyor. Bu pandemi sayesinde bir çoğumuz hayatlarımıza ve kararlarımızı tekrar bakıyor, insanlığımızı yeniden tasarlıyoruz.

Biz Üstel İnsanlık (#exponential humanity) kavramını üç kolda tanımlıyoruz; Bilinç (Conciousness), Bağlantı (Connectivity) ve Yaratıcılık (Creativity). Bize göre, bu üç içsel yeti insanları diğer varlıklardan ayıran en temel özellikler. Kendimize ettiğimiz niyeti güncel egzersizlerle düzenli olarak beslediğimizde (#practice becoming) insan algortimamız (#human algortihm) ile doğru insanlara doğru çekilmeye başlıyoruz ve kendi sosyal kabilelerimizi buluyoruz. İşte o noktada yaşamın tesadüflerini işlemeye başlıyoruz (#cultivate serendipity), gönülden bağlandığımız iş birliklerine dahil olabiliyoruz.

Bizlere üç tane topluluk hediye ettin. Bunların sana hediyesi, katkısı ne oldu? Bütün bunları gerek kurgularken gerek yaşama geçirirken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Bu 3 topluluğu ortağım Markus Lehto ile birlikte derin bir inançla yaşama geçirdik. Onun vizyonu benim inancımın eseri diyebiliriz bunlara. Kendisi ile çıktığım bu yolculukta sesimi, niyetimi, katabileceğim değerleri, beraber büyüyebileceğim sosyal kabileleri bulma imkanı edindim. Çok bencil sebeplerle başladım bu yolculuğa aslında. Başka bir gerçekliğin mümkünatına inancı Markus ile yakaladım. Ümidim bu inançta birleştiğim insanlarla çevrelenmek ve inancımı pekiştirmekti. John Lennon’ın kıymetli bir lafı var. “Tek başına gördüğün rüya rüya olarak kalacaktır. Birlikte hayal ettiklerin gerçek olacaktır.” Birlikte hayal etmenin kıymetine inançla iş yapma tanımını dönüştürmekteyiz bugün. Sevgi lisanını iş yaşamına sokma misyonu edindik biz bu yolculukla. Daha içten, otantik, samimi, kırılgan ve şeffaf bağlar yaratmanın kıymetine inancımızla bütün iletişim sistemlerimizi güncelledik.

Kendime uyanıyorum her gün diyebiliriz. Kalpten kalbe iş birlikleri ile her gün büyüyorum, gelişiyorum, öğreniyorum. Cesaretle kendimi ifade edebileceğimi ve kendi şarkımı söyleyebileceğimi keşfediyorum. Ve her şeyden öte, bunu topluluklar önünde yapabilecek cesareti buluyorum kendimde. Açıkçası, bundan 4 sene önce, bunların hiçbirini yapabileceğimi hayal bile edemezdim. Senin anlayacağın, insanların önünde varlığıma tanıklık ediyorum.

Aynı zamanda, o kendime çok uzak bulduğum teknolojik yenilikler de heyecanlandırmaya başladı beni. Threefold gibi teknolojik firmalar ile insanlığımız için tanımlayabileceğimiz yeni değer kavramının arayışında olmak, yeni işleyiş sistemlerini hayal etmek ümit veriyor bana.

Hayatı ve hayattaki varlığını sorgulamayı seven bir insan olarak; kendine bu röportajda hangi sorunun sorulmasını isterdin? Ve cevabın ne olurdu?

“Eda sen en çok hangi konularda zorlanıyorsun?” sorusu doğdu içimde. Hep güçlü olduğumuz taraflarımızı aktarma eğilimi gösteriyoruz ve fakat bence kırılganlıklarımız ve onlara karşı tepkilerimiz de çok kıymetli. Güç teriminin anlamını da dönüştürmeliyiz belki. Belki de güçlü tanımı kırılganlığını kucaklamak demek yeni dünyada. Kendini olduğun gibi, maskelerin ötesinde tüm çıplaklığın ve gerçekliğinle ortaya koymak.

Ve ben aslında en çok bu güç kavramında zorlanıyorum. İçine doğduğumuz kapitalist sistemde ölçümün para ile yapıldığı gerçeklikte, para ile ölçülemeyen değerlerin de değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Başarılı olma teriminin kazandığımız para ile ölçüldüğü günümüzde, olmayı tercih ettiğimiz üst versiyonumuz ile yaşama kattığımız değerlerin ölçülemiyor olması beni en çok zorlayan konu. Bu hem kendi yaşamım için hem de Love Mafia olmaya niyet etmiş olanlar için dönüştürmek istediğim bir kavram. Yeni bir değer ölçüm mekanizması ihtiyacı içindeyim anlayacağın. Hatta ülkelerin bile değerlendirilirken yeni kavramlarla ve yeni anlayışlarla ölçülmesi gerektiğini düşünüyorum.

En son olarak; bir yerlerde okumuştum. Dünyada mülteci sayısı, 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyesindeymiş (70 milyonu aşmış). Ve bu gidişe dur denmez ise; bırak savaşları kuraklık, küresel ısınma, yanlış tarım politikaları ile bu sayının katlanarak artacağı söyleniyor. Ademoğlu kolay ders almıyor gibi. Biliyorum, sen benim gibi insanlığa olan inancınla iflah olmaz bir iyimsersin. Bütün bu gelişmeler ışığında sence neler mümkün?

Şeyda’cım bugünün gerçeklerinde bu soruya cevap verecek olan ben değilim, kolektif olarak hepimiziz. Hepimiz teknoloji sayesinde bir dünya olarak birbirimiz ile bağ halindeyiz, bir dünyanın vatandaşları olarak bu dünyadaki işleyiş şeklimizi yeniden tasarlama gücüne sahibiz. Bunu yapabilmenin tek yolu ise sanırım BİR olduğumuza uyanmak, aradaki sınırların, ırkların ve dinlerin eridiği bir dünyaya hizmet edecek yepyeni sistemler tasarlamanın tam zamanı olduğunu düşünüyorum. Mucizeler mümkün demek istiyorum ve ben Utopya’ya inanan insanlarla bu yolda emek vermeye devam ediyorum.

Sohbet için kucak dolusu teşekkürler...

Ben çok teşekkür ederim…Herkese sevdikleri ile sağlıklı, huzurlu, sevgi dolu bir dönem diliyorum.


Röportaj Martı Dergisi'ndeki yayınlanmış hali için; 


17 Kasım 2020 Salı

İhtiyaç dendiğinde aklınıza ne geliyor?

Portakalın Bilgeliği

Hatırlarsanız, bu yazımda duyguların kökeni ihtiyaçlara bakacağımdan bahsetmiştik. Sahi, ihtiyaçlar dendiğinde aklınıza  ne geliyor? Yemek-içmek? Temel ihtiyaçlar? Maslow’un ünlü “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” piramidi?

Şu bir gerçek, ihtiyaçlar doğrultusunda düşünmeyi öğrenmedik. İhtiyaçlarımız karşılanmadığında otomatik olarak çoğunlukla diğerlerinin hatası olduğunu düşündük, belki de sözel olarak saldırdık (laf soktuk, iğneledik, aşağıladık, küstük, kendimizi geri çektik...) Açıkça dile getirirsek, belki aciz-çaresiz-muhtaç şeklinde algılanırız diye çekindik. İhtiyaçlarımız neler, karşılanmadığında neler hissederiz (muhtemelen olumsuz), karşılamak için nasıl ifade ederiz, nasıl sorumluluk alırız; maalesef bütün bunlar öğretilmedi.

İhtiyacımızı ifade etmek yerine sıklıkla inkâr ettik, bastırdık, halbuki ihtiyaçları bastırınca bir yerlere gitmiyorlar. Özellikle biz dişiler. Fazla verici olup, ihtiyaçlarımızı karşılamamayı "erdem" olarak görebildik. İhtiyaçlarımıza biz “değer” vermezsek, başkaları ne kadar değer verebilir?

İHTİYAÇLARIMIZ NELER?

Gelin, aşağıdaki ihtiyaçlarımıza bir göz atalım. Önemi ve hayatlarımızdaki payı kişiden kişiye değişmekle beraber; bunlar evrensel, genel geçer ihtiyaçlar. Genel anlamda bütün ihtiyaçların karşılanması, sıklıkla temel ihtiyaçların (beslenme-barınma-güvenlik...) tatmin edilmesine bağlı. Maalesef dünyamız bu konuda bile hala yetkin değil. Sonrasında niye bu kadar çatışma, anlaşmazlık var diye şaşıp duruyoruz?!

Fiziksel

Hava, Su, Besin, Hareket/egzersiz, Yaşamı tehdit eden canlılardan korunma, Dinlenme

Üreme, Barınma, Dokunma/ temas/ cinsellik

Özerklik

Kendi hayallerini, hedeflerini ve değerlerini seçmek

Kendi hayallerini, hedeflerini ve değerlerini gerçekleştirme planlarını seçmek

Kutlama /Anma

Hayatın yaratılmasını ve hayallerin gerçekleştirmesini kutlamak

Sevdiklerimizin, hayallerimizin ve başka kayıplarımızın yasını tutmak

Bütünlük

Yaratıcılık, Anlam, Kendine değer vermek, Gerçeklik

Karşılıklı Bağlılık ve Dayanışma

Kabul, Taktir, Yakınlık, Topluluk/camia/cemaat, Özenli olmak/ Gözetmek-gözetilmek

Hayatın zenginleşmesine katkıda bulunmak 

Duygusal güvenlik, Maddi güvenlik, Empati, Dürüstlük, Sevgi, Şefkat, Önemsemek, 

Güven vermek, Dikkate almak/ alınmak, Saygı, Destek, Güvenmek, Karşılıklı Anlayış, İçtenlik, 

Sıcaklık, Kolaylık, Rahatlık, Alan, Eşit değerlilik, Bağlantı, Netlik, Denge, İstikrar, 

Sürdürülebilirlik

Oyun

Eğlenmek, Gülmek, Şakalaşmak/ Mizah

Manevi Birlik/ İçsel Bağlılık

Güzellik, Uyum, İlham, Düzen, Barış, İç huzuru

İFADE

İhtiyaçlarımızın farkına vardığımıza göre, ikinci aşama bunları ifade etmek olabilir. “Niye kendimizi ifade etmiyoruz?” sorusunun cevabı sanırım kendimizi “kırılgan-savunmasız” yapmaktan kaçınmamızda saklı. İlk başlarda bu son derece ürkütücü olabilir, koca bir bilinmezlik. Nasıl algılanacağız? Eleştirip etiketlenecek, hatta yargılanacak mıyız?

Portakalın Bilgeliği

Aslında çok aradığımız “gerçek yakınlık” ancak bu şekilde oluyor. Tamam, “dünya böyle değil, henüz hazır değilim” dediğinizi duyar gibiyim; ilk etapta sadece kendimize ve çook yakın hissettiklerimizle başlamaya ne dersiniz? Aksi taktirde şu sarmaldan çıkamayız; ya kendimiz, suçlarız, yakınırız, dövünür dururuz veya karşıdakini suçlar durur, küser, laf sokar, iğneler, aşağılar, çemkirir, hatta bağırır çağırırız.

Aşağıdaki ifadelere bakalım mı beraber? Size söylense neler hissedersiniz? Neler değişiyor sizde? İlk cümle ve son cümleler arasında ne farklar var? Başkasına ifade etseniz, neler değişir?

Ufak tefek laflarla canımı sıkıyorsun, çok anlayışsız birisin (durum+yargı)

Ufak tefek laflarla canımı sıkıyorsun (durum)

Söylediğin küçük şeyler bazen acı veriyor, üzülüyorum (duygunun sorumluluğunu üstlenmek)

Söylediğin küçük şeyler bazen acı veriyor, üzülüyorum; çünkü seninle yakınlık kurmaya ihtiyacım var (duygunun+ihtiyacın sorumluluğunu üstlenmek)

Söylediğin küçük şeyler bazen acı veriyor, üzülüyorum; çünkü eleştirilmek değil, taktir edilmek istiyorum (duygunun+ihtiyacın sorumluluğunu üstlenmeye dair başka bir örnek)

BİTİRİRKEN

Gençlerin deyimiyle “Kendi duygu ve ihtiyaçlarımızı anlamanın” bir “tık” ötesi “; “başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını sezmek” olurdu. Bu sanırım empati... Yine gençlerin deyimiyle; en tatlışı da “Başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını sezmekle kalmayıp; onlara alan açmak, fırsat tanımak” olurdu...Bu  ise, dünyada barışa gidecek yol olmaz mıydı? 


*İhtiyaçlar tablosu Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim” kitabından aynen alınmıştır.

NASILSIN? -2

İhtiyaç dendiğinde aklınıza ne geliyor?

Portakalın Bilgeliği

Hatırlarsanız, bu yazımda duyguların kökeni ihtiyaçlara bakacağımdan bahsetmiştik. Sahi, ihtiyaçlar dendiğinde aklınıza  ne geliyor? Yemek-içmek? Temel ihtiyaçlar? Maslow’un ünlü “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” piramidi?

Şu bir gerçek, ihtiyaçlar doğrultusunda düşünmeyi öğrenmedik. İhtiyaçlarımız karşılanmadığında otomatik olarak çoğunlukla diğerlerinin hatası olduğunu düşündük, belki de sözel olarak saldırdık (laf soktuk, iğneledik, aşağıladık, küstük, kendimizi geri çektik...) Açıkça dile getirirsek, belki aciz-çaresiz-muhtaç şeklinde algılanırız diye çekindik. İhtiyaçlarımız neler, karşılanmadığında neler hissederiz (muhtemelen olumsuz), karşılamak için nasıl ifade ederiz, nasıl sorumluluk alırız; maalesef bütün bunlar öğretilmedi.

İhtiyacımızı ifade etmek yerine sıklıkla inkâr ettik, bastırdık, halbuki ihtiyaçları bastırınca bir yerlere gitmiyorlar. Özellikle biz dişiler. Fazla verici olup, ihtiyaçlarımızı karşılamamayı "erdem" olarak görebildik. İhtiyaçlarımıza biz “değer” vermezsek, başkaları ne kadar değer verebilir?

İHTİYAÇLARIMIZ NELER?

Gelin, aşağıdaki ihtiyaçlarımıza bir göz atalım. Önemi ve hayatlarımızdaki payı kişiden kişiye değişmekle beraber; bunlar evrensel, genel geçer ihtiyaçlar. Genel anlamda bütün ihtiyaçların karşılanması, sıklıkla temel ihtiyaçların (beslenme-barınma-güvenlik...) tatmin edilmesine bağlı. Maalesef dünyamız bu konuda bile hala yetkin değil. Sonrasında niye bu kadar çatışma, anlaşmazlık var diye şaşıp duruyoruz?!

Fiziksel

Hava, Su, Besin, Hareket/egzersiz, Yaşamı tehdit eden canlılardan korunma, Dinlenme

Üreme, Barınma, Dokunma/ temas/ cinsellik

Özerklik

Kendi hayallerini, hedeflerini ve değerlerini seçmek

Kendi hayallerini, hedeflerini ve değerlerini gerçekleştirme planlarını seçmek

Kutlama /Anma

Hayatın yaratılmasını ve hayallerin gerçekleştirmesini kutlamak

Sevdiklerimizin, hayallerimizin ve başka kayıplarımızın yasını tutmak

Bütünlük

Yaratıcılık, Anlam, Kendine değer vermek, Gerçeklik

Karşılıklı Bağlılık ve Dayanışma

Kabul, Taktir, Yakınlık, Topluluk/camia/cemaat, Özenli olmak/ Gözetmek-gözetilmek

Hayatın zenginleşmesine katkıda bulunmak 

Duygusal güvenlik, Maddi güvenlik, Empati, Dürüstlük, Sevgi, Şefkat, Önemsemek, 

Güven vermek, Dikkate almak/ alınmak, Saygı, Destek, Güvenmek, Karşılıklı Anlayış, İçtenlik, 

Sıcaklık, Kolaylık, Rahatlık, Alan, Eşit değerlilik, Bağlantı, Netlik, Denge, İstikrar, 

Sürdürülebilirlik

Oyun

Eğlenmek, Gülmek, Şakalaşmak/ Mizah

Manevi Birlik/ İçsel Bağlılık

Güzellik, Uyum, İlham, Düzen, Barış, İç huzuru

İFADE

İhtiyaçlarımızın farkına vardığımıza göre, ikinci aşama bunları ifade etmek olabilir. “Niye kendimizi ifade etmiyoruz?” sorusunun cevabı sanırım kendimizi “kırılgan-savunmasız” yapmaktan kaçınmamızda saklı. İlk başlarda bu son derece ürkütücü olabilir, koca bir bilinmezlik. Nasıl algılanacağız? Eleştirip etiketlenecek, hatta yargılanacak mıyız?

Portakalın Bilgeliği

Aslında çok aradığımız “gerçek yakınlık” ancak bu şekilde oluyor. Tamam, “dünya böyle değil, henüz hazır değilim” dediğinizi duyar gibiyim; ilk etapta sadece kendimize ve çook yakın hissettiklerimizle başlamaya ne dersiniz? Aksi taktirde şu sarmaldan çıkamayız; ya kendimiz, suçlarız, yakınırız, dövünür dururuz veya karşıdakini suçlar durur, küser, laf sokar, iğneler, aşağılar, çemkirir, hatta bağırır çağırırız.

Aşağıdaki ifadelere bakalım mı beraber? Size söylense neler hissedersiniz? Neler değişiyor sizde? İlk cümle ve son cümleler arasında ne farklar var? Başkasına ifade etseniz, neler değişir?

Ufak tefek laflarla canımı sıkıyorsun, çok anlayışsız birisin (durum+yargı)

Ufak tefek laflarla canımı sıkıyorsun (durum)

Söylediğin küçük şeyler bazen acı veriyor, üzülüyorum (duygunun sorumluluğunu üstlenmek)

Söylediğin küçük şeyler bazen acı veriyor, üzülüyorum; çünkü seninle yakınlık kurmaya ihtiyacım var (duygunun+ihtiyacın sorumluluğunu üstlenmek)

Söylediğin küçük şeyler bazen acı veriyor, üzülüyorum; çünkü eleştirilmek değil, taktir edilmek istiyorum (duygunun+ihtiyacın sorumluluğunu üstlenmeye dair başka bir örnek)

BİTİRİRKEN

Gençlerin deyimiyle “Kendi duygu ve ihtiyaçlarımızı anlamanın” bir “tık” ötesi “; “başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını sezmek” olurdu. Bu sanırım empati... Yine gençlerin deyimiyle; en tatlışı da “Başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını sezmekle kalmayıp; onlara alan açmak, fırsat tanımak” olurdu...Bu  ise, dünyada barışa gidecek yol olmaz mıydı? 


*İhtiyaçlar tablosu Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim” kitabından aynen alınmıştır.

16 Kasım 2020 Pazartesi

Fotoğrafta görmüş olduğunuz anneannem ve dedem...

Anneannem ve dedem rahmetli
Kalbimin has odasında olan ender isimlerden. Sadece aile çemberinde yakın halka içinde olduklarından değil; hayata karşı duruşları, yaptıkları ve katkılarıdır beni etkileyen. Döneminin çok önünde iki sessiz ve olgun ruh olarak gelip geçtiler bu diyarlardan. Yaşar Kemal'in dediği gibi “O iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler...

Dedem rahmetli o yörenin önde gelen bir ağasıydı, eşrâftan hatırı sayılır bir isimdi. Tarlalarında ortakçıları olur, yetiştirdiklerinin ticaretini yapardı. Her sabah yinelenen ritüeli vardı; sabah ezanıyla kalkar, bir tane Yasîn suresi okur, sonrasında sade Türk kahvesi eşliğinde Cumhuriyet gazetesini okuyup kahvaltıya otururdu. 1960’lar Türkiye’sinde bir kızını arkeolog yapmak, bir diğerini okutmak için taa Amerika’lara göndermeye niyetlenecek kadar modern ve uzak görüşlüydü. Hayat elbette, şaka seviyor malumunuz, kızları için farklı planlar yapmıştı bile.

Ağaydı ağa olmasına, refah içinde doğmuştu, varlık içinde büyümüştü, başka türlüsünü bilmedi. Lâkin bütün bunlara rağmen sosyal devlete inandı, fırsat eşitliğinden yanaydı. Bunun için didindi, çalıştı, köy meydanlarında insanları aydınlatmaya uğraştı. Kapımıza gelenler hiç geri çevrilmezdi. Benim de doğmuş olduğum iki katlı, cumbalı evlerinin kapısı herkese ardına kadar açıktı. Sabah açılan kapı akşam ezanından sonra kapanırdı. Kimi bir “merhaba”ya uğrar, kimi sohbetimize ortak olur, kimi aşımıza kaşık sallardı. Kimsenin eli boş, gönlü kırgın gönderilmezdi.

Sakın ola kolay sanılmasın, ‘Oh ne rahat bir yaşamı varmış’ denmesin, öncelikle bir beldeye örnek olmanın getirdiği bir yük vardı omuzlarında; her düğün, nişan davetine icabet etmek vardı; köylüler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek, adil olmak adına ucunda ölüm tehditlerini göğüslemek vardı. Hiç unutmam radyodan ajansları dinlerken, ince kemikli parmaklarını ileri geri hareket ettirmesini, “Cennet de cehennem de yeryüzünde a kızım,” demesini. Çocuklara bayılır, öpe koklaya severdi. Her bir torunun doğumgünü, sınav gününü atlamaz, muhakak arardı. Anasının adını taşıdığımdan mı bilinmez bendenizin yanında apayrı bir yeri vardı.

ANNEANNEM

Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır misâli, benim anneannem de öyle bir kadındı. Anadolu kadını. Vefakâr ve cefakâr, becerikli. Yeri gelip ekmek atan, yeri gelip salonunda milletvekili ağırlayan. Su böreğini onun elinden yemeliydiniz. Sevecen, eli bol, dili komik. Bir evlat, bir torun acısına metanetle göğüs gerdi. Kalbini kıranın yüzü gülmezdi, bizzat şahidim.

Hani bu evrende iyi-kötü yok deniyor ya, yok be cancağızım, iyi yürekli olmak var, haktan, doğrudan yana olmak var, evrensel değerler var. Güzel şey iyi insan olup iyi anılmak... Nerden mi biliyorum? Yirmi sene sonra dedemlerin evini açmak için yaptığımız ziyaretten. Yöre halkının onları hasretle yâd edip bizi minnetle ağırlamasından...

SEVGİNİN DİLİ

Birbirlerini sevdiler, bunu herkes bildi. Biri olmadan yapamazsanız ona muhtaçsınızdır derler. Lâkin biri olmadan yapabiliyor ama her yerde gözleriniz onu arıyor, herşeyi onunla paylaşmak istiyorsanız onu seviyorsunuzdur; “O da yeseydi bu yemekten, o da görseydi bu manzarayı” dersiniz. Hep yanınızda taşırsınız gönlünüzün tacı gibi. Onlarınki öyleydi.

Aşk-hoşlanma-tutku gibi ayrımlara hiç inanmadım. Birine ya gönlünüz kayar onu benimser seversiniz veyahut aksi olur. Bunu çocukluktan beri içsel biliriz. İnsan sevdiğinden sıkılır mı? Aynen çocuğu veya ailesi gibi sıkılmaz elbette...Bu yüzden gönül hayatı boyunca çok kişiyi sevmez, istese de sevemez, insanın doğasına ters, sevince kıymetini bilmeli.

KUMRULAR

Anneannemin kendine has bir bilgeliği vardı, eskilerin orçun dediklerinden. Değişik hikâyeler anlatırdı. Evlerinin tepesinde kumru yuvaları olurdu. Bayılırdım onları izlemeye ve dinlemeye. Bir gün dayanamayıp sordum; “Neden bazı kumruların boynunda siyah bir çizgi var anane?”

Dur anlatayım, o çizgi değil kuşak. Bir zamanlar birbirini çook seven Yusuf ve sevgilisi varmış. Bir gün gök gürlemiş, fırtına çıkmış, sular yavaş yavaş yükselmeye başlamış. Halk yükünü toplamaya başlamış. O kadar yükselmiş ki, herkesi bir korku almış. Demiş ki Yusuf:

- Korkma, bu kuşakları boynumuza dolayalım, birbirimizi kaybetmeyiz.

Ne olduysa olmuş, göz gözü görmez olmuş, bir mucize olmuş, iyi kalpli olanlar kumru olarak yükselmişler gökyüzüne, başlamış sevgili Yusuf'u ararken ötmeye;

Gu guuuk guk/ Yusufçuk/ Çay taştı / El göçtü/ Gu guuk guk


Onlardan üreyenler boynunda siyah bir kuşakla doğmuşlar...

Siz kumrular sadece guk guk mu der sansınız? Rast gelirseniz bir yerlerde, gidin dinleyin hele, hâlâ bu türkü tüm dillerde, sevgileri dilden dile dolaşsın diye.

Kim sevdi? Kim sevildi? Gu guuuk guk...


Hamiş: Şarkıyı Ayşe ve Besim Torin'e ithâf ediyorum...Dedem, yeni duydum; paylaşayım isterim senle, bir şekilde ulaşır eminim, "Cehennem yeryüzünde sevmeyi becerememenin acısıymış..."

BİR ÇİFT KUMRUYDULAR...

Fotoğrafta görmüş olduğunuz anneannem ve dedem...

Anneannem ve dedem rahmetli
Kalbimin has odasında olan ender isimlerden. Sadece aile çemberinde yakın halka içinde olduklarından değil; hayata karşı duruşları, yaptıkları ve katkılarıdır beni etkileyen. Döneminin çok önünde iki sessiz ve olgun ruh olarak gelip geçtiler bu diyarlardan. Yaşar Kemal'in dediği gibi “O iyi insanlar o güzel atlara binip gittiler...

Dedem rahmetli o yörenin önde gelen bir ağasıydı, eşrâftan hatırı sayılır bir isimdi. Tarlalarında ortakçıları olur, yetiştirdiklerinin ticaretini yapardı. Her sabah yinelenen ritüeli vardı; sabah ezanıyla kalkar, bir tane Yasîn suresi okur, sonrasında sade Türk kahvesi eşliğinde Cumhuriyet gazetesini okuyup kahvaltıya otururdu. 1960’lar Türkiye’sinde bir kızını arkeolog yapmak, bir diğerini okutmak için taa Amerika’lara göndermeye niyetlenecek kadar modern ve uzak görüşlüydü. Hayat elbette, şaka seviyor malumunuz, kızları için farklı planlar yapmıştı bile.

Ağaydı ağa olmasına, refah içinde doğmuştu, varlık içinde büyümüştü, başka türlüsünü bilmedi. Lâkin bütün bunlara rağmen sosyal devlete inandı, fırsat eşitliğinden yanaydı. Bunun için didindi, çalıştı, köy meydanlarında insanları aydınlatmaya uğraştı. Kapımıza gelenler hiç geri çevrilmezdi. Benim de doğmuş olduğum iki katlı, cumbalı evlerinin kapısı herkese ardına kadar açıktı. Sabah açılan kapı akşam ezanından sonra kapanırdı. Kimi bir “merhaba”ya uğrar, kimi sohbetimize ortak olur, kimi aşımıza kaşık sallardı. Kimsenin eli boş, gönlü kırgın gönderilmezdi.

Sakın ola kolay sanılmasın, ‘Oh ne rahat bir yaşamı varmış’ denmesin, öncelikle bir beldeye örnek olmanın getirdiği bir yük vardı omuzlarında; her düğün, nişan davetine icabet etmek vardı; köylüler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek, adil olmak adına ucunda ölüm tehditlerini göğüslemek vardı. Hiç unutmam radyodan ajansları dinlerken, ince kemikli parmaklarını ileri geri hareket ettirmesini, “Cennet de cehennem de yeryüzünde a kızım,” demesini. Çocuklara bayılır, öpe koklaya severdi. Her bir torunun doğumgünü, sınav gününü atlamaz, muhakak arardı. Anasının adını taşıdığımdan mı bilinmez bendenizin yanında apayrı bir yeri vardı.

ANNEANNEM

Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır misâli, benim anneannem de öyle bir kadındı. Anadolu kadını. Vefakâr ve cefakâr, becerikli. Yeri gelip ekmek atan, yeri gelip salonunda milletvekili ağırlayan. Su böreğini onun elinden yemeliydiniz. Sevecen, eli bol, dili komik. Bir evlat, bir torun acısına metanetle göğüs gerdi. Kalbini kıranın yüzü gülmezdi, bizzat şahidim.

Hani bu evrende iyi-kötü yok deniyor ya, yok be cancağızım, iyi yürekli olmak var, haktan, doğrudan yana olmak var, evrensel değerler var. Güzel şey iyi insan olup iyi anılmak... Nerden mi biliyorum? Yirmi sene sonra dedemlerin evini açmak için yaptığımız ziyaretten. Yöre halkının onları hasretle yâd edip bizi minnetle ağırlamasından...

SEVGİNİN DİLİ

Birbirlerini sevdiler, bunu herkes bildi. Biri olmadan yapamazsanız ona muhtaçsınızdır derler. Lâkin biri olmadan yapabiliyor ama her yerde gözleriniz onu arıyor, herşeyi onunla paylaşmak istiyorsanız onu seviyorsunuzdur; “O da yeseydi bu yemekten, o da görseydi bu manzarayı” dersiniz. Hep yanınızda taşırsınız gönlünüzün tacı gibi. Onlarınki öyleydi.

Aşk-hoşlanma-tutku gibi ayrımlara hiç inanmadım. Birine ya gönlünüz kayar onu benimser seversiniz veyahut aksi olur. Bunu çocukluktan beri içsel biliriz. İnsan sevdiğinden sıkılır mı? Aynen çocuğu veya ailesi gibi sıkılmaz elbette...Bu yüzden gönül hayatı boyunca çok kişiyi sevmez, istese de sevemez, insanın doğasına ters, sevince kıymetini bilmeli.

KUMRULAR

Anneannemin kendine has bir bilgeliği vardı, eskilerin orçun dediklerinden. Değişik hikâyeler anlatırdı. Evlerinin tepesinde kumru yuvaları olurdu. Bayılırdım onları izlemeye ve dinlemeye. Bir gün dayanamayıp sordum; “Neden bazı kumruların boynunda siyah bir çizgi var anane?”

Dur anlatayım, o çizgi değil kuşak. Bir zamanlar birbirini çook seven Yusuf ve sevgilisi varmış. Bir gün gök gürlemiş, fırtına çıkmış, sular yavaş yavaş yükselmeye başlamış. Halk yükünü toplamaya başlamış. O kadar yükselmiş ki, herkesi bir korku almış. Demiş ki Yusuf:

- Korkma, bu kuşakları boynumuza dolayalım, birbirimizi kaybetmeyiz.

Ne olduysa olmuş, göz gözü görmez olmuş, bir mucize olmuş, iyi kalpli olanlar kumru olarak yükselmişler gökyüzüne, başlamış sevgili Yusuf'u ararken ötmeye;

Gu guuuk guk/ Yusufçuk/ Çay taştı / El göçtü/ Gu guuk guk


Onlardan üreyenler boynunda siyah bir kuşakla doğmuşlar...

Siz kumrular sadece guk guk mu der sansınız? Rast gelirseniz bir yerlerde, gidin dinleyin hele, hâlâ bu türkü tüm dillerde, sevgileri dilden dile dolaşsın diye.

Kim sevdi? Kim sevildi? Gu guuuk guk...


Hamiş: Şarkıyı Ayşe ve Besim Torin'e ithâf ediyorum...Dedem, yeni duydum; paylaşayım isterim senle, bir şekilde ulaşır eminim, "Cehennem yeryüzünde sevmeyi becerememenin acısıymış..."

29 Ekim 2020 Perşembe

Cumhuriyetimizin 97.yılında bu müthiş lideri biraz daha yakından tanımaya hazır mısınız?


ÇOCUK SEVGİSİ

Çocukları çok severdi. Nerede gözüne bir çocuk ilişse, yorgun bile olsa, sıkılmadan ilgilenirdi. Ömrü boyunca gerek cephelerde gerek çevresinde rastladığı çoğu kimsesiz çocukları evlat edinmiştir. 9 tane olup biz daha çok 6.sıradaki Bursa'da tanıdığı Sabiha Gökçen ile en sonuncusu Ülkü'yü biliriz.


Kendi çocuğunun olmamasına dair "Belki çocuğumun olmamasının bir hikmeti vardır. Bir tayımın ölümünden o kadar üzüntü duydum ki günlerce acısını unutamadım" diyebilecek kadar açık yüreklidir de..."Bütün millet benim çocuğum, bununla teselli buluyorum" diyebilecek kadar engin yürekliydi aynı zamanda...

NEŞE

Atatürk'ü yakından tanıyanlar; O'nu her daim hayattan keyif almasını bilen, neşeli bir insan olarak tasvir ederler. Evet, şüphesiz hayatı cephelerde savaşarak geçmişti, bunu bilirdik, bir de devlet adamı yönünü. Bize genelde derslerde insani yönlerinden maalesef pek bahsedilmedi...

Atatürk neşeli olmayan kişilerden iki türlü şüphe edermiş; "Ya hastadır, veya o insanın başkalarına bildirmek istemediği bir derdi vardır" diye. Afet İnan'dan alıntıyla...

YEMEK

Yemek meraklısı değildi. Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi.Yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanin üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini sigarasını içerdi.

Öğle yemekleri bazen bir dilim ekmekle bir bardak ayran veya limonatadan oluşurdu. Ekmeğini bu ikisine batırarak yerdi. Sevdiği yemeklerin başında sade yağlı kuru fasulye ve pilav gelirdi. Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayatı boyunca en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya düşkün değildi, canı istediğinde gül reçelini tercih ederdi.

NEZAKET


O kadar nazik ve ince düşünceliydi ki, yabancı konuklarla gezerken kendisine itibar eden, iltifat eden, alkışlayan halka her zamankinin aksine biraz mesafeli davranırdı." Böylelikle bu gösteriler bana değil, sana” demek isterdi. Halk onun bu nezaketini anlar, daha da coşardı. İstisnasız her konuğuyla böyleydi ve canla başla ilgilenirdi; İngiltere Kralı VIII.Edward ya da 1 haftalığına gelip 1 ay kalan İran Şahı Rıza Pehlevi gibi.

Dedikodu, küfür ve dalkavukluktan haz etmezdi. “Ben de sizler gibi insanım, lütfen beni doğaüstü bir yaratık gibi görmeyin” der kendisine Büyük Atatürk diye hitap edildiğinde eklerdi; “İsmime böyle yalancı kelimeler karıştırmayınız,” diye eklerdi.

MUZİPLİK



Atatürk'ün bu yanı pek bilinmez. Lâkin ben bu yanını pek bi sevdim. Şah'ın ziyareti sırasında "Aman çocuklar, Acem kelimesini kullanmayın, İranlılar bu sözden hoşlanmazlar, İrani veya İranlı demek" lazım diye uyardiktan sonra Şah'a resmi geçit töreninde eşlik edemeyen askerler için "Askerlerimizin bir kısmı acemidir" demesi ve akabinde yanındakilere dönüp "Öyle bir pot kırdık ki" diye gülümseyen Atatürk...

Hasan Ali Yücel'e "Siz felsefe okumuşsunuz, bize sıfırı tasvir eder misiniz?" diye sorup Yücel'i sonrasında "Sıfır yokluk demek midir? Sıfırla yokluk arasında ne fark vardır? Hayat sonsuzsa yokluk sonsuz değil mi?" diye tatlı tatlı zekice sıkıştıran Atatürk...

VE CUMHURİYET...

Cumhuriyet hakkında en güzel sözü bence yine Atatürk söylemiş: "Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir". Az ve öz ve ne kadar çok şey anlatıyor aynı zamanda.

Cumhuriyet'imizin ilk kurulduğu yıllardaki fotoğraflarda gözüme çarpan duygu "umut" olur. Adeta ışıldar yüzler kızlı-erkekli. Fırsat eşitliğinden yana, sosyal devleti esas alan bir oluşuma şahit olmanın haklı gururu.

Cumhuriyet bayramımız kutlu ve mutlu olsun...

Olağanüstü bir lider gelip geçti bu topraklardan...Eserleri yaşamaya devam edecek...

BİR LİDER GEÇTİ BU TOPRAKLARDAN...

Cumhuriyetimizin 97.yılında bu müthiş lideri biraz daha yakından tanımaya hazır mısınız?


ÇOCUK SEVGİSİ

Çocukları çok severdi. Nerede gözüne bir çocuk ilişse, yorgun bile olsa, sıkılmadan ilgilenirdi. Ömrü boyunca gerek cephelerde gerek çevresinde rastladığı çoğu kimsesiz çocukları evlat edinmiştir. 9 tane olup biz daha çok 6.sıradaki Bursa'da tanıdığı Sabiha Gökçen ile en sonuncusu Ülkü'yü biliriz.


Kendi çocuğunun olmamasına dair "Belki çocuğumun olmamasının bir hikmeti vardır. Bir tayımın ölümünden o kadar üzüntü duydum ki günlerce acısını unutamadım" diyebilecek kadar açık yüreklidir de..."Bütün millet benim çocuğum, bununla teselli buluyorum" diyebilecek kadar engin yürekliydi aynı zamanda...

NEŞE

Atatürk'ü yakından tanıyanlar; O'nu her daim hayattan keyif almasını bilen, neşeli bir insan olarak tasvir ederler. Evet, şüphesiz hayatı cephelerde savaşarak geçmişti, bunu bilirdik, bir de devlet adamı yönünü. Bize genelde derslerde insani yönlerinden maalesef pek bahsedilmedi...

Atatürk neşeli olmayan kişilerden iki türlü şüphe edermiş; "Ya hastadır, veya o insanın başkalarına bildirmek istemediği bir derdi vardır" diye. Afet İnan'dan alıntıyla...

YEMEK

Yemek meraklısı değildi. Sabah kahvaltılarıyla arası hiç hoş değildi.Yataktan kalkar kalkmaz odasındaki divanin üzerine bağdaş kurarak oturur, günün ilk kahvesini sigarasını içerdi.

Öğle yemekleri bazen bir dilim ekmekle bir bardak ayran veya limonatadan oluşurdu. Ekmeğini bu ikisine batırarak yerdi. Sevdiği yemeklerin başında sade yağlı kuru fasulye ve pilav gelirdi. Manastır Askeri Lisesi yıllarından kalan bir alışkanlıkla hayatı boyunca en sevdiği yemek kuru fasulye ve pilav olarak kaldı. Tatlıya düşkün değildi, canı istediğinde gül reçelini tercih ederdi.

NEZAKET


O kadar nazik ve ince düşünceliydi ki, yabancı konuklarla gezerken kendisine itibar eden, iltifat eden, alkışlayan halka her zamankinin aksine biraz mesafeli davranırdı." Böylelikle bu gösteriler bana değil, sana” demek isterdi. Halk onun bu nezaketini anlar, daha da coşardı. İstisnasız her konuğuyla böyleydi ve canla başla ilgilenirdi; İngiltere Kralı VIII.Edward ya da 1 haftalığına gelip 1 ay kalan İran Şahı Rıza Pehlevi gibi.

Dedikodu, küfür ve dalkavukluktan haz etmezdi. “Ben de sizler gibi insanım, lütfen beni doğaüstü bir yaratık gibi görmeyin” der kendisine Büyük Atatürk diye hitap edildiğinde eklerdi; “İsmime böyle yalancı kelimeler karıştırmayınız,” diye eklerdi.

MUZİPLİK



Atatürk'ün bu yanı pek bilinmez. Lâkin ben bu yanını pek bi sevdim. Şah'ın ziyareti sırasında "Aman çocuklar, Acem kelimesini kullanmayın, İranlılar bu sözden hoşlanmazlar, İrani veya İranlı demek" lazım diye uyardiktan sonra Şah'a resmi geçit töreninde eşlik edemeyen askerler için "Askerlerimizin bir kısmı acemidir" demesi ve akabinde yanındakilere dönüp "Öyle bir pot kırdık ki" diye gülümseyen Atatürk...

Hasan Ali Yücel'e "Siz felsefe okumuşsunuz, bize sıfırı tasvir eder misiniz?" diye sorup Yücel'i sonrasında "Sıfır yokluk demek midir? Sıfırla yokluk arasında ne fark vardır? Hayat sonsuzsa yokluk sonsuz değil mi?" diye tatlı tatlı zekice sıkıştıran Atatürk...

VE CUMHURİYET...

Cumhuriyet hakkında en güzel sözü bence yine Atatürk söylemiş: "Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir". Az ve öz ve ne kadar çok şey anlatıyor aynı zamanda.

Cumhuriyet'imizin ilk kurulduğu yıllardaki fotoğraflarda gözüme çarpan duygu "umut" olur. Adeta ışıldar yüzler kızlı-erkekli. Fırsat eşitliğinden yana, sosyal devleti esas alan bir oluşuma şahit olmanın haklı gururu.

Cumhuriyet bayramımız kutlu ve mutlu olsun...

Olağanüstü bir lider gelip geçti bu topraklardan...Eserleri yaşamaya devam edecek...

3 Ekim 2020 Cumartesi

 

Çoğumuz bu soruya “İyi/ kötü/ fena değil/ idare eder” bağlamında geçiştiren bir cevap veririz, soru en yakınlarımız tarafından sorulsa hatta zamanımız olsa dahi. Acaba “iyi” demekle neyi kastediyoruzdur? Olumlu, umutlu, mutlu, huzurlu? Pekiyi “kötü” demekle? Kaygılı, öfkeli, hüzünlü? Belki hepsi belki hiçbiri. Pekiyi ya diğerleri? Onlar ne kadar bizi anlatıyor?

Sahi neden bu kadar kısıtlı kelimelerle konuşuyoruz? İfademiz neden limitli? Bence iki ana sebebi var; ilki kelime kapasitemizin oldukça sınırlı olması ki okumuyoruz, eğitim sistemimiz ezbere dayalı vs. İkincisi ve benim bu yazıda daha detaylıca vurgulayacağım; ne hissettiğimizi maalesef çokça kendimiz bile bilmiyoruz.

HİSLER/ DUYGULAR

Duygularımızı bilmiyoruz, çünkü bizlere hayatımızın herhangi bir  aşamasında öğretilmemiş, altı çizilmemiş, vurgulanmamış. Ayrıca günümüz “zihin” dünyasında duygular nedense “öcü” gibi gösterilmiş. Duygunu gösterirsen zayıfsın, güçsüzsün, manipüle edilirsin. Hele ki olumsuz duygularını asla paylaşma!!! Sahiden öyle mi? Aslında duyguların olumlusu olumsuzu yok, istisnasız her duygunun bir mesajı var. Olumlu-olumsuz diye ayırıp kategorize eden bizleriz.

Duyguları yok saymakla onlar bir yerlere gitmiyor, çünkü her duygu bir enerji (e-motion, energy in motion). Ya yansıtıyoruz ya bastırıyoruz. Ortalık öfkesini doğru kişiye doğru şekilde kanalize edemediği için en ufak şeylere bağırıp çağıran insanlarla doldu, fark etmiş olmalısınız. Sonuç duygulara tutunmadan yaşamak yani akmak yerine; sıkça duyguları ittirdiğimiz kaktırdığımız yani kendi kendimizle savaşa girdiğimiz bir durum yarattık. Elbirliğiyle. Kazanan mı? Elbette bu savaşın kazananı yok, her durumda kaybeden sadece bizleriz.

Misâl üzüntü; üzüntüye “Neyin serbest bırakılması/ geride bırakılması gerekiyor? Yenilenmesi gereken nedir?” soruları eşliğinde derinden baktığımızda bize ıstırap vermekten çok, bir şeyler işaret etmek üzere geldiğini görürüz. Madem hayatımızı daha anlamlı kılıp, daha yüksek bir seviyeden oynamak istiyoruz, madem Öz’ümüzün gerçek mutlu haline erişmek istiyoruz; o halde duyguların farkındalığını arttırmaya ne dersiniz? Az biraz cesaret J

HİS/ DUYGU TABLOSU

O zaman ilk etapta duygularımız için söz dağarcığı oluşturalım, ne dersiniz?

Aşağıdaki duygu listesi, durumu net bir şekilde tanımlamanıza ve bunu dile getirme kapasitemizi artırmak için tasarlanmış. Unutmayalım, dile getirilen şey farkındalığa çıkarılmış olur. Farkında olmak ise; kurban bilincinden çıkıp gücümüzü ele almaya dair ilk adım....

 Öncelikle “ihtiyaçlarımız karşılanmadığında”* neler hissederiz gelin beraber bakalım;

Acı içinde

Durgunlaşmış

Kafası karışmış

Rahatı kaçmış

Acımasız

Dürtülmüş/uyarılmış

Kalbi kırılmış

Rahatsız

Ağır

Düş kırıklığına uğramış

Karamsar

Ruhsuz

Aklı karışmış

Düşkün

Kararsız

Sabırsız

Aksi

Düşmanlık içinde

Karmakarışık

Sabrı taşmış

Alınmış

Efkarlı

Kasvetli

Sarsılmış

Allak bullak

Elemli

Kaygılı

Sıkılmış

Alçak

Endişeli

Kayıtsız

Sıkıntılı

Asabi

Gamlı

Kederli

Sıkkın

Asi

Gergin

Kırgın

Sinirli/sinirlenmiş

Atıl

Gocunmuş

Kıskanç

Soğuk

Ayrı

Gücenmiş

Kin dolu

Suçlu

Bedbaht

Güveni sarsılmış

Kopuk

Şaşkın

Bedbin

Halsiz

Korkmuş

Şevki kırılmış

Berbat

Hassas

Korkunç bulmuş

Şoke olmuş

Bezgin

Hayret içinde

Kötü

Şüpheci

Bıkkın

Hevesi kaçmış

Kötümser

Tatsız

Bitkin

Hevesi kırılmış

Kuşkucu

Tedirgin

Bozulmuş

Hoşnutsuz

Küplere binmiş

Telaşlı

Bunalmış

Huylanmış

Küskün

Tereddütlü

Buruk

Husursuz

Mahcup

Ters

Canı sıkkın

Huzuru kaçmış

Mahzun

Tetikte

Canı yanmış

Hüsran içinde

Mat olmuş

Tiksinmiş

Cesareti kırılmış

Hüzünlü

Memnuniyetsiz

Tükenmiş

Çaresiz

Ilımlı

Mesafeli

Umursamaz

Çekimser

Istırap içinde

Mızmız

Umutsuz

Çıldırmak üzere

İçerlemiş

Miskin

Usanmış

Çılgına dönmüş

İçi acımış

Morali bozuk

Utanmış

Çileden çıkmış

İçi daralmış

Mutsuz

Uyanık/kurnaz

Daralmış

İçi titremiş

Nutku tutulmuş

Uykulu

Dargın

İçine kapanık

Öfekli

Uyuşuk

Dehşete düşmüş

İlgisini yitirmiş

Özlem dolu

Uzak

Delirmiş

İnancını yitirmiş

Paniğe kapılmış

 

Depresif

İncinmiş

Pasif

 

Dertli

İrkilmiş

Perişan

 

Donup kalmış

İsteksiz

Pişman

 



Şimdi de “ihtiyaçlarımız karşılandığında”* neler hissederiz, bakalım mı?

Açık

Gayretli

Kendinin farkında

Sevgi dolu

Ateşli

Genişlemiş

Keyifli

Sevinçli

Aydınlık

Gevşemiş

Kıpır kıpır

Sıcakkanlı

Barışçıl

Gururlu

Kıvançlı

Soğukkanlı

Beğenmiş

Güçlü

Kıvrak

Şaşırmış

Bütünlenmiş

Güleç

Konuyla ilgili

Şefkatli

Büyülenmiş

Güvenli/ güvende

Latif

Şen şakrak

Candan

Güven duyan

Lezzetli

Şerefli

Canlanmış

Hafif

Maceraya hazır

Şevkli

Canlı

Halinden memnun

Memnun

Şükran dolu

Cesaretlenmiş

Hararetli

Merak içinde

Takdir dolu

Cin gibi

Harika

Merakı uyanmış

Tasasız

Coşkulu

Hassas

Mest olmuş

Tazelenmiş

Çılgınca sevinmiş

Hayat dolu

Meşgul

Uçan

Cüretli

Hayran

Muhteşem

Uyanmış

Çok mutlu

Hayret içinde

Muradına ermiş

Uyarılmış

Çok sevinçli

Haz almış

Mutlu

Yardıma hazır

Dalmış

Hevesli

Müşfik

Yerinde duramaz

Derinlenmiş

Heyecan içinde

Müteşekkir

Yoğun

Dertsiz

Heyecanlı

Nefesi kesilmiş

Yönelmiş

Dingin

Hoş

Neşeli

Yüreği yumuşamış

Dostça

Hoşnut

Odaklanmış

Yüreklenmiş

Doygun/ doyumlu

Huzurlu

Olgun

Zevk almış

Duyarlı

Işıltılı

Olmuş/oturmuş

Zinde

Duygulanmış

İçi içine sığmayan

Olumlu/iyimser

 

Eğlenceli

İçi rahatlamış

Ölçülü

 

Emin

İlgili

Özgür

 

Enerjik

İstekli

Parlak

 

Engin

İşin içinde

Pırırl prıl

 

Esinlenmiş

İyimser

Rahat

 

Esnek

Katılımcı

Sakin

 

Etkilenmiş

Kaygısız

Samimi

 

Farkında/ dikkatli

Kendinden emin

Serinkanlı

 

Ferah

Kendinden geçmiş

Sessiz

 

Fevkalade

Kendine gelmiş

Sevecen

 

 “Şeyda bütün bunlar iyi güzel , ihtiyaç dediğimiz tam olarak ne, neyi kastediyorsun, anlayamadım?” derseniz, ben de “Hakkınız var, gelecek yazının konusu belli oldu desenize,” diye yanıtlarım sizleri. Öncelikle duygularımızın/ hislerimizin çeşitliliğini hazmetmeye ne dersiniz? 

NASILSIN?

Bir yerlerde okumuştım, bir kişi seninle “eşya” düzleminde ilgleniyorsa, nasıl olduğundan ziyade neler  yaptığına odaklanırmış (eşya dediysem eşya olduğumuz için değil elbette J, sadece o kişinin ne kadar işine gelirsek, hayatında o kadar yer aldığımızdan dolayı öyle söyledim). Oysa bir kişi seninle “insan” düzleminde ilgileniyorsa, seni gerçekten seviyorsa; acısıyla-tatlısıyla, eğrisiyle-doğrusuyla sana hayatında yer veriyorsa, nasıl olduğun sorusu ön plana çıkarmış.

Öyleyse, gerçekten nasılsın?


*Duygu/his tabloları Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim” kitabından aynen alınmıştır.

NASILSIN? -1

 

Çoğumuz bu soruya “İyi/ kötü/ fena değil/ idare eder” bağlamında geçiştiren bir cevap veririz, soru en yakınlarımız tarafından sorulsa hatta zamanımız olsa dahi. Acaba “iyi” demekle neyi kastediyoruzdur? Olumlu, umutlu, mutlu, huzurlu? Pekiyi “kötü” demekle? Kaygılı, öfkeli, hüzünlü? Belki hepsi belki hiçbiri. Pekiyi ya diğerleri? Onlar ne kadar bizi anlatıyor?

Sahi neden bu kadar kısıtlı kelimelerle konuşuyoruz? İfademiz neden limitli? Bence iki ana sebebi var; ilki kelime kapasitemizin oldukça sınırlı olması ki okumuyoruz, eğitim sistemimiz ezbere dayalı vs. İkincisi ve benim bu yazıda daha detaylıca vurgulayacağım; ne hissettiğimizi maalesef çokça kendimiz bile bilmiyoruz.

HİSLER/ DUYGULAR

Duygularımızı bilmiyoruz, çünkü bizlere hayatımızın herhangi bir  aşamasında öğretilmemiş, altı çizilmemiş, vurgulanmamış. Ayrıca günümüz “zihin” dünyasında duygular nedense “öcü” gibi gösterilmiş. Duygunu gösterirsen zayıfsın, güçsüzsün, manipüle edilirsin. Hele ki olumsuz duygularını asla paylaşma!!! Sahiden öyle mi? Aslında duyguların olumlusu olumsuzu yok, istisnasız her duygunun bir mesajı var. Olumlu-olumsuz diye ayırıp kategorize eden bizleriz.

Duyguları yok saymakla onlar bir yerlere gitmiyor, çünkü her duygu bir enerji (e-motion, energy in motion). Ya yansıtıyoruz ya bastırıyoruz. Ortalık öfkesini doğru kişiye doğru şekilde kanalize edemediği için en ufak şeylere bağırıp çağıran insanlarla doldu, fark etmiş olmalısınız. Sonuç duygulara tutunmadan yaşamak yani akmak yerine; sıkça duyguları ittirdiğimiz kaktırdığımız yani kendi kendimizle savaşa girdiğimiz bir durum yarattık. Elbirliğiyle. Kazanan mı? Elbette bu savaşın kazananı yok, her durumda kaybeden sadece bizleriz.

Misâl üzüntü; üzüntüye “Neyin serbest bırakılması/ geride bırakılması gerekiyor? Yenilenmesi gereken nedir?” soruları eşliğinde derinden baktığımızda bize ıstırap vermekten çok, bir şeyler işaret etmek üzere geldiğini görürüz. Madem hayatımızı daha anlamlı kılıp, daha yüksek bir seviyeden oynamak istiyoruz, madem Öz’ümüzün gerçek mutlu haline erişmek istiyoruz; o halde duyguların farkındalığını arttırmaya ne dersiniz? Az biraz cesaret J

HİS/ DUYGU TABLOSU

O zaman ilk etapta duygularımız için söz dağarcığı oluşturalım, ne dersiniz?

Aşağıdaki duygu listesi, durumu net bir şekilde tanımlamanıza ve bunu dile getirme kapasitemizi artırmak için tasarlanmış. Unutmayalım, dile getirilen şey farkındalığa çıkarılmış olur. Farkında olmak ise; kurban bilincinden çıkıp gücümüzü ele almaya dair ilk adım....

 Öncelikle “ihtiyaçlarımız karşılanmadığında”* neler hissederiz gelin beraber bakalım;

Acı içinde

Durgunlaşmış

Kafası karışmış

Rahatı kaçmış

Acımasız

Dürtülmüş/uyarılmış

Kalbi kırılmış

Rahatsız

Ağır

Düş kırıklığına uğramış

Karamsar

Ruhsuz

Aklı karışmış

Düşkün

Kararsız

Sabırsız

Aksi

Düşmanlık içinde

Karmakarışık

Sabrı taşmış

Alınmış

Efkarlı

Kasvetli

Sarsılmış

Allak bullak

Elemli

Kaygılı

Sıkılmış

Alçak

Endişeli

Kayıtsız

Sıkıntılı

Asabi

Gamlı

Kederli

Sıkkın

Asi

Gergin

Kırgın

Sinirli/sinirlenmiş

Atıl

Gocunmuş

Kıskanç

Soğuk

Ayrı

Gücenmiş

Kin dolu

Suçlu

Bedbaht

Güveni sarsılmış

Kopuk

Şaşkın

Bedbin

Halsiz

Korkmuş

Şevki kırılmış

Berbat

Hassas

Korkunç bulmuş

Şoke olmuş

Bezgin

Hayret içinde

Kötü

Şüpheci

Bıkkın

Hevesi kaçmış

Kötümser

Tatsız

Bitkin

Hevesi kırılmış

Kuşkucu

Tedirgin

Bozulmuş

Hoşnutsuz

Küplere binmiş

Telaşlı

Bunalmış

Huylanmış

Küskün

Tereddütlü

Buruk

Husursuz

Mahcup

Ters

Canı sıkkın

Huzuru kaçmış

Mahzun

Tetikte

Canı yanmış

Hüsran içinde

Mat olmuş

Tiksinmiş

Cesareti kırılmış

Hüzünlü

Memnuniyetsiz

Tükenmiş

Çaresiz

Ilımlı

Mesafeli

Umursamaz

Çekimser

Istırap içinde

Mızmız

Umutsuz

Çıldırmak üzere

İçerlemiş

Miskin

Usanmış

Çılgına dönmüş

İçi acımış

Morali bozuk

Utanmış

Çileden çıkmış

İçi daralmış

Mutsuz

Uyanık/kurnaz

Daralmış

İçi titremiş

Nutku tutulmuş

Uykulu

Dargın

İçine kapanık

Öfekli

Uyuşuk

Dehşete düşmüş

İlgisini yitirmiş

Özlem dolu

Uzak

Delirmiş

İnancını yitirmiş

Paniğe kapılmış

 

Depresif

İncinmiş

Pasif

 

Dertli

İrkilmiş

Perişan

 

Donup kalmış

İsteksiz

Pişman

 



Şimdi de “ihtiyaçlarımız karşılandığında”* neler hissederiz, bakalım mı?

Açık

Gayretli

Kendinin farkında

Sevgi dolu

Ateşli

Genişlemiş

Keyifli

Sevinçli

Aydınlık

Gevşemiş

Kıpır kıpır

Sıcakkanlı

Barışçıl

Gururlu

Kıvançlı

Soğukkanlı

Beğenmiş

Güçlü

Kıvrak

Şaşırmış

Bütünlenmiş

Güleç

Konuyla ilgili

Şefkatli

Büyülenmiş

Güvenli/ güvende

Latif

Şen şakrak

Candan

Güven duyan

Lezzetli

Şerefli

Canlanmış

Hafif

Maceraya hazır

Şevkli

Canlı

Halinden memnun

Memnun

Şükran dolu

Cesaretlenmiş

Hararetli

Merak içinde

Takdir dolu

Cin gibi

Harika

Merakı uyanmış

Tasasız

Coşkulu

Hassas

Mest olmuş

Tazelenmiş

Çılgınca sevinmiş

Hayat dolu

Meşgul

Uçan

Cüretli

Hayran

Muhteşem

Uyanmış

Çok mutlu

Hayret içinde

Muradına ermiş

Uyarılmış

Çok sevinçli

Haz almış

Mutlu

Yardıma hazır

Dalmış

Hevesli

Müşfik

Yerinde duramaz

Derinlenmiş

Heyecan içinde

Müteşekkir

Yoğun

Dertsiz

Heyecanlı

Nefesi kesilmiş

Yönelmiş

Dingin

Hoş

Neşeli

Yüreği yumuşamış

Dostça

Hoşnut

Odaklanmış

Yüreklenmiş

Doygun/ doyumlu

Huzurlu

Olgun

Zevk almış

Duyarlı

Işıltılı

Olmuş/oturmuş

Zinde

Duygulanmış

İçi içine sığmayan

Olumlu/iyimser

 

Eğlenceli

İçi rahatlamış

Ölçülü

 

Emin

İlgili

Özgür

 

Enerjik

İstekli

Parlak

 

Engin

İşin içinde

Pırırl prıl

 

Esinlenmiş

İyimser

Rahat

 

Esnek

Katılımcı

Sakin

 

Etkilenmiş

Kaygısız

Samimi

 

Farkında/ dikkatli

Kendinden emin

Serinkanlı

 

Ferah

Kendinden geçmiş

Sessiz

 

Fevkalade

Kendine gelmiş

Sevecen

 

 “Şeyda bütün bunlar iyi güzel , ihtiyaç dediğimiz tam olarak ne, neyi kastediyorsun, anlayamadım?” derseniz, ben de “Hakkınız var, gelecek yazının konusu belli oldu desenize,” diye yanıtlarım sizleri. Öncelikle duygularımızın/ hislerimizin çeşitliliğini hazmetmeye ne dersiniz? 

NASILSIN?

Bir yerlerde okumuştım, bir kişi seninle “eşya” düzleminde ilgleniyorsa, nasıl olduğundan ziyade neler  yaptığına odaklanırmış (eşya dediysem eşya olduğumuz için değil elbette J, sadece o kişinin ne kadar işine gelirsek, hayatında o kadar yer aldığımızdan dolayı öyle söyledim). Oysa bir kişi seninle “insan” düzleminde ilgileniyorsa, seni gerçekten seviyorsa; acısıyla-tatlısıyla, eğrisiyle-doğrusuyla sana hayatında yer veriyorsa, nasıl olduğun sorusu ön plana çıkarmış.

Öyleyse, gerçekten nasılsın?


*Duygu/his tabloları Marshall Rosenberg’in “Şiddetsiz İletişim” kitabından aynen alınmıştır.