19 Ekim 2021 Salı

Yine uzun yıllar kurumsal alanda çalıştıktan sonra kendi deyimiyle yeni ufuklara yelken açıp eğitim, koçluk, danışmanlık alanına adım atmış bir arkadaşımla karşınızdayım. Martı Dergisi’ni yakından tanıyanlar bilir, kendisi dergimiz için yazılar yazıyor . “Annemin Ardından” yazısı halen çok okunanlar listemizde. Yaşam amaçlarından bir tanesi, bir yazısının başlığında belirttiği gibi “Hayat Boyu Öğrenci Olmak”.

saca özetlemek gerekirse; 92 yılından bu yana iş yaşamında, cep harçlığını çıkartmak için hem çalışıp hem okuyanlardan. İlkin, bir İletişim Fakültesi mezunu olarak TRT ve özel sektör dahil medya dünyasında çalışır. Aradığını bulamayınca yeni arayışlara girer. Yolu Anadolu Efes ile kesişir. Dile kolay; 20 sene aynı kurumda çalışır. Ağırlıklı satış bölümünde çalışır; her aşamasında çalışıp elemanlar yetiştirir. Güzel bir tesadüf neticesinde, Satış Bölümü’nün altında açılan Eğitim Gelişim Müdürlüğü’nün başına getirilir. Böylelikle eğitim dünyasının kapıları kendisine iyice aralanır. Yine yoluna çıkan, halen ilişkide olduğu FODER ve Uğur Böcekleri ise, Anıl’ın kişisel gelişim eğitimlerini farklı mecralara taşımasını sağlar. 

Herşeyin giderek kaotikleştiği bir zamanda, onun sakin duruşu bana hayli iyi geliyor. Sahi satış kökenli değil miydi, satışçılar genelde heyacanlı, gürültücü tipler arasından çıkmaz mıydı? (alınmasınlar ama benim çalıştığım sektörlerde böyleydi en azından ) İlk sorum doğal olarak buradan geliyor. 

Şeyda: Hoşgeldin sevgili Anıl. Satıştaki yanlış algılar neler? Uzun yıllar bu sektörde çalışmak sana neler kazandırdı?

Anıl: Hoş bulduk Şeyda:)

Satışla ilgili uluslararası yapılan bir çalışmada ankete katılanlara şunu sormuşlar. Satıcı deyince aklınıza gelen kelimeler neler? Toplamda 25 kelimede kümelenmiş ve bunları 20 tanesi olumsuz. Israrcı, çok konuşan gibi. Oysa bunca yıllık çalışma hayatımda başarılı satıcılarda şunları gördüm. Örneğin çok konuşan değil, çok iyi dinleyen insanlar bunlar. İyi dinlediği için müşterinin derdini, sıkıntısını, ihtiyacını öğrenip doğru soruları sorabiliyorlar. Ardından müşterisine çözümü öneriyorlar. Bir başka özellikleri takipçi olmaları. Müşterinin sorununu çözmeye yönelik takip ediyor, onu mutlu etmeye çalışıyorlar. Dürüstlük işin başında yer alan ve olmazsa olmaz özelliklerden biri.

Satıcılık bana ne kazandırdı? Öncelikle çok sayıda yeni insanla tanışma fırsatı buldum. Harikulade insanlarla buluştum, ömür boyu dost olduklarım oldu. İnsanları satış sürecinde daha yakından tanıma fırsatı buluyorsunuz. Satış aslında bir duygu transferidir. Siz doğru transferi yaparsanız mutlaka satışı gerçekleştirirsiniz.

Ünlü bir satış gurusunun ifade ettiği gibi “İnsanlar kendilerine bir şey satılmasından nefret ederler, ancak kendileri bir şey almaya bayılırlar”. Ben daima müşterilerimde alma isteği yaratmaya çalıştım.

Şeyda: Satıştan edindiğin tecrübelerin eğitim dünyasına katkıları neler oldu?

Anıl: Eğitim dünyasında çok büyük faydalarını gördüm. 20 yıl bir yerde çalıştıktan sonra bambaşka şirket ve kurumlarla eğitim vasıtasıyla tanıştım. İşin özünde insan olduğu için temel dinamiklerin aynı olduğunu gözlemledim. Şu ana kadar 130’un üzerinde farklı şirket ve kurumda binlerce kişiye ulaştım. Eğitim ve danışmanlık sürecinde, satıştaki deneyimlerimin ne kadar faydalı olduğunu gördüm. Satışta çalışmak beni manevi anlamda çok geliştirdi.

EĞİTİME DAİR

Şeyda: Pandemi sonrası neler değişti eğitim dünyasında? Eğitim dünyası sence nereye evrilir, gözlemlerin neler?

Anıl: Pandemide eğitimde hızlı bir online eğitim süreci gelişti. Hızla eğitimler, webinar’lar seminerler yapıldı. Bunlar adeta sağanak gibi üzerimize yağdı. Ancak geçen iki yıldan sonra gördük ki, eğitimlerin tamamen online’a geçmesi mümkün değil. Zira katılımcılar da bundan memnun değil. Sınıf ortamını yaşamak, şirketin dışında bir yerde olmak, konstantre olmak onlara da, bize de iyi geliyor. Bununla beraber online eğitimlerin getirdiği büyük bir maliyet avantajı var. Ben gelecekte hybrid (karma) bir sistemin olacağını öngörüyorum. Hem sınıf içi hem de online eğitimler olacak.

Şu an hangi eğitimleri veriyorsunuz? Senin en çok keyif aldıkların hangileri?

Anıl: Yıllardır satışta çalıştığım için satış eğitimleri ve yöneticilik eğitimleri veriyorum. Satış başlığı altında müşteri ilişkileri, müzakere ve ikna, marka yönetimi gibi başlıklar veriyorum. En keyif aldığım başlıklar Profesyonel Yönetim Becerileri ve Etkili Satış Teknikleri eğitimleri. Bir de benim üzerinde çok emek verdiğim “Verilerle Bağ Kurmak” adlı, dizayn ettiğim eğitimi vermeyi çok seviyorum. Ünlü yönetim gururu Peter Drucker; “Ölçemediğini yönetemezsin” der. Ben buna çok inanırım. Sayıların, rakamların gücüne ve rasyonel bilgiye katkısına inanırım. Bu eğitimi o yüzden de vermeyi çok seviyorum.

Bu eğitimi oluştururken başka bir firmada çalışıyordum. Tanıtım yazısı ve içeriğini ortak klasörlere yüklemiştim. Daha sonra, aynı anda orada beraber çalışmadığımız bir eğitmenin bu ortak klasörü kullanarak içeriğimi, tanıtım yazımı kelime kelimesine kullanması beni gerçekten üzdü. Hiç etik olmayan bir davranış. Bir eğitmen bunu yaparsa varın diğer örnekleri siz düşünün.  

ESAS OLAN GÖNÜLLÜLÜK

Şeyda: FODER ve Uğur Böcekleri’nden yola çıkarak sormak istiyorum. Gönüllü eğitimler verdin bu çatılar altında. Hayatının önemli alanlarından biri gönüllülük, hâli hazırda iş ve aile yaşamın dışında bu alana yoğun zaman ve emek harcıyorsun. O zamanlar neler yaptın, şimdiki gönüllü faaliyetlerin neler?

Anıl: Türkiye kaynak açısından zengin bir ülke ancak yönetsel zaafiyetler her alanda mevcut. Bizim ortalama eğitim süremiz 6.5 yıl. Yani biz eski usulde ortaokul 2’den terk bir milletiz. Dolayısıyla bilgiye ve eğitimin gelişmesine büyük ihtiyaç var. Devletin her şeye yetişmesi mümkün değil. Dünyanın en çok mülteci alan ülkesiyiz. Kendi dertlerimiz yetmezmiş gibi başka coğrafyalarda yaşanan sıkıntıların bedelini de biz ödüyoruz. O zaman ne yapmak gerekiyor? Topluma daha fazla katkıda bulunmak için gönüllü faaliyetlere destek olmak gerekiyor. Ben gönüllülüğün gücüne çok inanıyorum. Bu faaliyetlere 2000’li yıllarda başladım. FODER (Finansal Okur Yazarlık Derneği) ve Uğur Böcekleri’nde aktif gönüllü eğitmenlik yapıyorum. Bundan da büyük mutluluk duyuyorum. FODER’le çocuklara ve gençlere finansal okur yazarlıkta temel bilgileri öğretiyoruz. Uğur Böcekleri’nde ise bizim çok önemsediğimiz 5 değeri anlatıyoruz. Bunlar; yurt sevgisi, dürüstlük, iş kalitesi, girişimcilik ve hoşgörü. 

Bir diğer gönüllü faaliyetim İTÜ Çekirdek’de genç girişimcilere mentörlük yapıyorum. Harikulade fikirler duyuyorum, girişimlere şahit oluyorum. Ülkem adına çok ümitleniyorum.

Gönüllülüğün bir başka katkısı da, farklı sektörlerden dostlar ediniyorsunuz. Özverili, samimi arkadaşlar ediniyorsunuz. Network oluşturma anlamında da bu müthiş bir fırsat.

Şeyda: Yurtdışında gönüllü olmak çok önemli, Londra’da yaşadığım yıllarda gözlemlemiştim. İstisnasız toplumun çoğu bir şekilde gönüllü işinde, iş görüşmelerinde ne kadar gönüllü işlerde çalıştıkları soruluyor, hatta bazı kamu cezaları bile bu kapsamda veriliyor; huzur evlerinde yaşlılara kitap okuma  vbg. Türkçe tam karşılığını bulamadığım, “Community” kelimesi çok yaygın. Bu konuya dair neler demek istersin? Neden bir insan gönüllü olmalı? Bunun yaygın hale gelmesi bir topluma neler kazandırır? 

Anıl: Bence herkes mutlaka gönüllülüğü deneyimlemeli. Özellikle batıda gençler sürekli gönüllü faaliyete teşvik ediliyor. Topluma ne kattı, bu konuları ne kadar önemsiyor? Bu benim ruhuma iyi gelen bir etkinlik. Zaten ülkede şartlar ağır, insanlar mutsuz. Hiç olmazsa bu tarafta birbirimize destek olarak bu zor zamanları aşmak mümkün. Ülkemizde gerçekten iyi STK’lar var. Onlara destek verebilir gençler; Uğur Böcekleri, FODER, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, TEMA…

SON SÖZ

Şeyda: En son olarak senin de bünyesinde yer aldığın Martı Dergisi okuyucuları ile neler paylaşmak istersin?

Anıl: Martı okuyucuları nezih bir topluluk. Okumayı seven, aydın bir kitle. Bizim çok ama çok okumaya ihtiyacımız var. Ülkede 6 kişi 1 kitap okuyor yılda. 6 kişi birleşince kitaba, 7 kişi birleşince Kurban’da danaya giriyoruz :) Çağdaş ülkelerle aramızda farkı kapatmanın başka yolu maalesef yok. Çok okumak ve çok çalışmak zorundayız.


Sakin Güç: Martı Dergisi Yazarlarından Anıl Akın

Yine uzun yıllar kurumsal alanda çalıştıktan sonra kendi deyimiyle yeni ufuklara yelken açıp eğitim, koçluk, danışmanlık alanına adım atmış bir arkadaşımla karşınızdayım. Martı Dergisi’ni yakından tanıyanlar bilir, kendisi dergimiz için yazılar yazıyor . “Annemin Ardından” yazısı halen çok okunanlar listemizde. Yaşam amaçlarından bir tanesi, bir yazısının başlığında belirttiği gibi “Hayat Boyu Öğrenci Olmak”.

saca özetlemek gerekirse; 92 yılından bu yana iş yaşamında, cep harçlığını çıkartmak için hem çalışıp hem okuyanlardan. İlkin, bir İletişim Fakültesi mezunu olarak TRT ve özel sektör dahil medya dünyasında çalışır. Aradığını bulamayınca yeni arayışlara girer. Yolu Anadolu Efes ile kesişir. Dile kolay; 20 sene aynı kurumda çalışır. Ağırlıklı satış bölümünde çalışır; her aşamasında çalışıp elemanlar yetiştirir. Güzel bir tesadüf neticesinde, Satış Bölümü’nün altında açılan Eğitim Gelişim Müdürlüğü’nün başına getirilir. Böylelikle eğitim dünyasının kapıları kendisine iyice aralanır. Yine yoluna çıkan, halen ilişkide olduğu FODER ve Uğur Böcekleri ise, Anıl’ın kişisel gelişim eğitimlerini farklı mecralara taşımasını sağlar. 

Herşeyin giderek kaotikleştiği bir zamanda, onun sakin duruşu bana hayli iyi geliyor. Sahi satış kökenli değil miydi, satışçılar genelde heyacanlı, gürültücü tipler arasından çıkmaz mıydı? (alınmasınlar ama benim çalıştığım sektörlerde böyleydi en azından ) İlk sorum doğal olarak buradan geliyor. 

Şeyda: Hoşgeldin sevgili Anıl. Satıştaki yanlış algılar neler? Uzun yıllar bu sektörde çalışmak sana neler kazandırdı?

Anıl: Hoş bulduk Şeyda:)

Satışla ilgili uluslararası yapılan bir çalışmada ankete katılanlara şunu sormuşlar. Satıcı deyince aklınıza gelen kelimeler neler? Toplamda 25 kelimede kümelenmiş ve bunları 20 tanesi olumsuz. Israrcı, çok konuşan gibi. Oysa bunca yıllık çalışma hayatımda başarılı satıcılarda şunları gördüm. Örneğin çok konuşan değil, çok iyi dinleyen insanlar bunlar. İyi dinlediği için müşterinin derdini, sıkıntısını, ihtiyacını öğrenip doğru soruları sorabiliyorlar. Ardından müşterisine çözümü öneriyorlar. Bir başka özellikleri takipçi olmaları. Müşterinin sorununu çözmeye yönelik takip ediyor, onu mutlu etmeye çalışıyorlar. Dürüstlük işin başında yer alan ve olmazsa olmaz özelliklerden biri.

Satıcılık bana ne kazandırdı? Öncelikle çok sayıda yeni insanla tanışma fırsatı buldum. Harikulade insanlarla buluştum, ömür boyu dost olduklarım oldu. İnsanları satış sürecinde daha yakından tanıma fırsatı buluyorsunuz. Satış aslında bir duygu transferidir. Siz doğru transferi yaparsanız mutlaka satışı gerçekleştirirsiniz.

Ünlü bir satış gurusunun ifade ettiği gibi “İnsanlar kendilerine bir şey satılmasından nefret ederler, ancak kendileri bir şey almaya bayılırlar”. Ben daima müşterilerimde alma isteği yaratmaya çalıştım.

Şeyda: Satıştan edindiğin tecrübelerin eğitim dünyasına katkıları neler oldu?

Anıl: Eğitim dünyasında çok büyük faydalarını gördüm. 20 yıl bir yerde çalıştıktan sonra bambaşka şirket ve kurumlarla eğitim vasıtasıyla tanıştım. İşin özünde insan olduğu için temel dinamiklerin aynı olduğunu gözlemledim. Şu ana kadar 130’un üzerinde farklı şirket ve kurumda binlerce kişiye ulaştım. Eğitim ve danışmanlık sürecinde, satıştaki deneyimlerimin ne kadar faydalı olduğunu gördüm. Satışta çalışmak beni manevi anlamda çok geliştirdi.

EĞİTİME DAİR

Şeyda: Pandemi sonrası neler değişti eğitim dünyasında? Eğitim dünyası sence nereye evrilir, gözlemlerin neler?

Anıl: Pandemide eğitimde hızlı bir online eğitim süreci gelişti. Hızla eğitimler, webinar’lar seminerler yapıldı. Bunlar adeta sağanak gibi üzerimize yağdı. Ancak geçen iki yıldan sonra gördük ki, eğitimlerin tamamen online’a geçmesi mümkün değil. Zira katılımcılar da bundan memnun değil. Sınıf ortamını yaşamak, şirketin dışında bir yerde olmak, konstantre olmak onlara da, bize de iyi geliyor. Bununla beraber online eğitimlerin getirdiği büyük bir maliyet avantajı var. Ben gelecekte hybrid (karma) bir sistemin olacağını öngörüyorum. Hem sınıf içi hem de online eğitimler olacak.

Şu an hangi eğitimleri veriyorsunuz? Senin en çok keyif aldıkların hangileri?

Anıl: Yıllardır satışta çalıştığım için satış eğitimleri ve yöneticilik eğitimleri veriyorum. Satış başlığı altında müşteri ilişkileri, müzakere ve ikna, marka yönetimi gibi başlıklar veriyorum. En keyif aldığım başlıklar Profesyonel Yönetim Becerileri ve Etkili Satış Teknikleri eğitimleri. Bir de benim üzerinde çok emek verdiğim “Verilerle Bağ Kurmak” adlı, dizayn ettiğim eğitimi vermeyi çok seviyorum. Ünlü yönetim gururu Peter Drucker; “Ölçemediğini yönetemezsin” der. Ben buna çok inanırım. Sayıların, rakamların gücüne ve rasyonel bilgiye katkısına inanırım. Bu eğitimi o yüzden de vermeyi çok seviyorum.

Bu eğitimi oluştururken başka bir firmada çalışıyordum. Tanıtım yazısı ve içeriğini ortak klasörlere yüklemiştim. Daha sonra, aynı anda orada beraber çalışmadığımız bir eğitmenin bu ortak klasörü kullanarak içeriğimi, tanıtım yazımı kelime kelimesine kullanması beni gerçekten üzdü. Hiç etik olmayan bir davranış. Bir eğitmen bunu yaparsa varın diğer örnekleri siz düşünün.  

ESAS OLAN GÖNÜLLÜLÜK

Şeyda: FODER ve Uğur Böcekleri’nden yola çıkarak sormak istiyorum. Gönüllü eğitimler verdin bu çatılar altında. Hayatının önemli alanlarından biri gönüllülük, hâli hazırda iş ve aile yaşamın dışında bu alana yoğun zaman ve emek harcıyorsun. O zamanlar neler yaptın, şimdiki gönüllü faaliyetlerin neler?

Anıl: Türkiye kaynak açısından zengin bir ülke ancak yönetsel zaafiyetler her alanda mevcut. Bizim ortalama eğitim süremiz 6.5 yıl. Yani biz eski usulde ortaokul 2’den terk bir milletiz. Dolayısıyla bilgiye ve eğitimin gelişmesine büyük ihtiyaç var. Devletin her şeye yetişmesi mümkün değil. Dünyanın en çok mülteci alan ülkesiyiz. Kendi dertlerimiz yetmezmiş gibi başka coğrafyalarda yaşanan sıkıntıların bedelini de biz ödüyoruz. O zaman ne yapmak gerekiyor? Topluma daha fazla katkıda bulunmak için gönüllü faaliyetlere destek olmak gerekiyor. Ben gönüllülüğün gücüne çok inanıyorum. Bu faaliyetlere 2000’li yıllarda başladım. FODER (Finansal Okur Yazarlık Derneği) ve Uğur Böcekleri’nde aktif gönüllü eğitmenlik yapıyorum. Bundan da büyük mutluluk duyuyorum. FODER’le çocuklara ve gençlere finansal okur yazarlıkta temel bilgileri öğretiyoruz. Uğur Böcekleri’nde ise bizim çok önemsediğimiz 5 değeri anlatıyoruz. Bunlar; yurt sevgisi, dürüstlük, iş kalitesi, girişimcilik ve hoşgörü. 

Bir diğer gönüllü faaliyetim İTÜ Çekirdek’de genç girişimcilere mentörlük yapıyorum. Harikulade fikirler duyuyorum, girişimlere şahit oluyorum. Ülkem adına çok ümitleniyorum.

Gönüllülüğün bir başka katkısı da, farklı sektörlerden dostlar ediniyorsunuz. Özverili, samimi arkadaşlar ediniyorsunuz. Network oluşturma anlamında da bu müthiş bir fırsat.

Şeyda: Yurtdışında gönüllü olmak çok önemli, Londra’da yaşadığım yıllarda gözlemlemiştim. İstisnasız toplumun çoğu bir şekilde gönüllü işinde, iş görüşmelerinde ne kadar gönüllü işlerde çalıştıkları soruluyor, hatta bazı kamu cezaları bile bu kapsamda veriliyor; huzur evlerinde yaşlılara kitap okuma  vbg. Türkçe tam karşılığını bulamadığım, “Community” kelimesi çok yaygın. Bu konuya dair neler demek istersin? Neden bir insan gönüllü olmalı? Bunun yaygın hale gelmesi bir topluma neler kazandırır? 

Anıl: Bence herkes mutlaka gönüllülüğü deneyimlemeli. Özellikle batıda gençler sürekli gönüllü faaliyete teşvik ediliyor. Topluma ne kattı, bu konuları ne kadar önemsiyor? Bu benim ruhuma iyi gelen bir etkinlik. Zaten ülkede şartlar ağır, insanlar mutsuz. Hiç olmazsa bu tarafta birbirimize destek olarak bu zor zamanları aşmak mümkün. Ülkemizde gerçekten iyi STK’lar var. Onlara destek verebilir gençler; Uğur Böcekleri, FODER, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, TEMA…

SON SÖZ

Şeyda: En son olarak senin de bünyesinde yer aldığın Martı Dergisi okuyucuları ile neler paylaşmak istersin?

Anıl: Martı okuyucuları nezih bir topluluk. Okumayı seven, aydın bir kitle. Bizim çok ama çok okumaya ihtiyacımız var. Ülkede 6 kişi 1 kitap okuyor yılda. 6 kişi birleşince kitaba, 7 kişi birleşince Kurban’da danaya giriyoruz :) Çağdaş ülkelerle aramızda farkı kapatmanın başka yolu maalesef yok. Çok okumak ve çok çalışmak zorundayız.


24 Eylül 2021 Cuma


Şeyda: Öncelikle Zeynep hoşgeldin. Hemen konuya girecek olursak; Sanat Terapisi nedir?

Zeynep: Sanat Terapisi, kişinin seans içinde terapist veya koçun yönlendirmesiyle bir ifade aracı olarak sanatı kullandığı bir metodolojidir. ‘Sanat’ derken kişiden sanatçı olması veya belli bir yetenek beklenmez.

Aslında ‘Sanat Terapisi’ dendiğinde akla ilk boya, heykel veya çeşitli görsel malzemeleri kullanarak yapılan seanslar akla gelir. Ben daha çok ‘Dışavurumcu Sanat Terapisini’ kullanıyorum. Dışavurumcu Sanat Terapisi kendini görsel sanatlarla kısıtlamaz ve pek çok modaliteyi içine alır. Boya, ses, hareket, drama, yazı, hayalgücü, şekillendirme, oyun gibi yöntemleri kullanarak kişi hem kullanmadığı kaynaklarını keşfeder, hem de duygu ve düşüncelerine daha derin bir farkındalık kazanır, sonucunda da getirdiği konulara bambaşka bir yerden bakar. Yaratma süreci terapist/koç ve danışan ile birlikte şekillendirilir. Hem ortaya çıkan, hem de süreç birlikte değerlendirilir. Fakat bu değerlendirmede koç/terapist yorum yapan ve yargılayandan ziyade meraklı bir kaşiftir. Sanat ve Dışavurumcu Sanat terapisi bu açıdan son derece fenomenolojik bir yaklaşımdır. Yani hiçbir şeyin önden belirlenmiş bir anlam ve analizi yoktur. Anlam anın içinde ve kişiye özel ‘burada ve şimdi’ üretilir.

Şeyda: Sanatın kendisinin zaten iyileştirici bir gücü yok mudur? Yani terapötik bir yanı?

Zeynep: Evet, doğru, sanatın kendisi iyileştirir. Yani sadece sanat yapmak, farklı becerilerimizi kullanmak bizi ‘burada ve şimdi’ye getirir. Bizi duygularımızın ve zihnimizin kısırdöngüsünden kurtarır. Bunun yanı sıra estetiğin ve özenerek bir şeyler üretmenin kişiyi iyileştirdiğine dair de pek çok araştırma var. Bir başka iyileştirici özelliği de kişiye farklı kaynaklarını hatırlattığı için özgüveni geliştirmesidir.

Şeyda: Sanat terapisi neden işlevseldir ve nerelerde kullanılıyor?

Zeynep: Dışavurumcu Sanat Terapisindeki hedef kişiyi içine düştüğü kısır döngüden ve sıkışmışlıktan kurtarmaktır. Bunu da kişiyi sanatın alternatif dünyasına davet ederek yapar. Kişi seansta sorununu anlatır fakat sonra bu konular park edilir ve kişi terapist/ koç tarafından sanatın alternatif dünyasına davet edilir. Burada kişiye üzerine çalışacağı yeni bir ‘challenge’* verilir fakat bu challenge gerçek hayattan çok farklıdır. Bu bir sanat misyonudur. Hareket, boya, heykel, oyun, hikaye ve daha pek çok şey olabilir. Bu sanat aktivitesi konuyla bağlantılı da olabilir, tamamen bağımsız da (‘theme-near/ theme-far’ /bu da benim okulum EGS’in geliştirdiği bir yöntem). Kişi bu malzemelerle bir şeyler üretirken konfor alanının dışına çıkar, yeni bir şeyler oluşturur ve koç/terapist bu oluşum sürecine bir gözlemci olarak (eğer danışan isterse aynı zamanda katılımcı olarak) eşlik eder. Daha sonra halen bu dünyanın içindeyken ortaya çıkan ve çıkma süreci tartışılır. Bu süreç daha sonra orjinal konuya bağlanır.

Tüm bu süreç kişinin kendi kaynaklarını hatırlamasına, konfor alanının dışında nasıl olduğu, challenge’larla nasıl başa çıktığını görmesine, konuya bambaşka bir yerden bakmasına ve en önemlisi de kısır döngüden çıkmasına (bizde buna ‘oyun alanının’ genişlemesine) yardımcı olur. Ben şahsen başka hiçbir yöntemin kişiyi bu kadar hızla bilinçaltıyla buluşturduğuna, farkındalığını derinleştirdiğine ve kelimelerin ötesini keşfetmesine yardımcı olduğuna şahit olmadım.

Ben koçlukta, takım koçluklarımda, büyük gruplarla kullanıyorum. Sınıf ortamlarından (kızımın yuvasında kullanılıyor) her türlü terapi seansında da kullanıldığına şahit oldum. Hocalarımdan Paolo Knill Birleşmiş Milletlerde İsrail Filistin konusunu konuşurken bile bir ‘mediation’** yöntemi olarak kullanmış.

KOÇLUK VE SANAT

Şeyda: Koçluktaki uygulamalarına gelecek olursak; neden kullanalım? Farkındalığa (mindfulness) katkısı nedir?

Zeynep: Pek çok konu sadece üzerinde konuşularak çözümlenemez. Özellikle de ‘hakkında konuşmak’ kişiyi aynı kısır dönünün içine kolayca sokar. Kişi şimdiden ve opsiyonlarından kopar ya geçmişle ilgili üzüntüye, ya da gelecekle ilgili endişeye gider. Koçlukta dışavurumcu sanat terapi veya daha pek çok yöntemi kullanmaktaki ana hedefimiz kişiyi ‘burada ve şimdi’ye getirmek, ona farklı deneyimler yaşatarak ‘neyi nasıl yaşadığına’ veya farklı nasıl yaşayabileceğine dair burada ve şimdi farkındalık yaşatmaktır. Bu açıdan Sanat Terapisi de son derece farkındalık odaklıdır. Gerçek dönüşüm ancak burada ve şimdi yaşanan idrak ile mümkün olur. Ve bu sadece zihni değil tüm bedeni içine alan bir deneyimdir. Sanat Terapi de farklı uygulamalarıyla bunu destekler.

Şeyda: Koç olarak diyelim ki seanslarımızda sanatın bu işlevinden faydalanmak istiyor ve kendimizi bu alanda geliştirmeyi düşünüyoruz; yetenekli olmak zorunda mıyız ve ne gibi eğitimlere katılabiliriz? İlla onca para ödeyip yurtdışına mı gitmek gerekiyor?

Zeynep: Tabi ki illa yurtdışına gitmek gerekmiyor. Türkiye’de de artık pek çok eğitim var.

Bu konuda yetenek de gerekmiyor fakat kendi üzerinizde uygulamak ve hayata geçirmek için isteklilik ve azim gerekiyor :) Yurtdışındaki eğitimler (Amerika, İsrail ve İsviçre’de) sanat terapisti olmak için bir modalitede deneyim ve uzmanlık (portfolio), malzemelere aşinalık istiyor. Ne kadar ileri gitmek ve ne kadar derinleşmek istediğiniz sizin seçiminiz. Fakat bilin ki ilk tanışma ve flört için Türkiye’de yeterli kaynaklar var.


HERKES YARATICIDIR

Şeyda: Uygulamada unutamadığın bir anın oldu mu? Örneğin, hiç açılamayan bir danışanın var ve bir sanatsal pratikle beraber içdünyasını patır patır dökmeye başlar vbg..

Zeynep: Bir kaç anım var ama ben bunlardan bir danışanımı İstanbul Modern’e götürdüğüm bir anı seçeceğim. Orada onu en çok çeken bir resmin karşısında oturmasını istedim. Resimle ‘anın içinde’ istediği kadar zaman geçirdikten sonra ona bir ‘estetik cevap’ olarak ya resim yapmasını, ya da bir şeyler yazmasını istedim. Danışanımdan çok etkileyici bir şiir çıktı ve bu şiir sayesinde uzun süredir kendine gösteremediği şefkati ve sevgiyi gösterdi. Şiir onun kendini kucaklama yöntemi oldu ve hatırlaması için onu evine astı. O seans beni çok duygulandırdı.

Şeyda: Peki, insan olarak yaratıcı yanımızı nasıl besleyebiliriz İstanbul’da? Koca metropolde doğru düzgün bir park yok ve hergün yeni, şekilsiz AVM’ler yapılmaya devam ederken?

Zeynep: Hahaha, burada sorudan çok bir serzeniş duyuyorum ve parklar, AVM’ler konusunda sana tamamen katılıyorum.

Bir yandan da İstanbul’da çok fazla imkan ve sanat aktivitesi de var. Hatta Macrocenter’da Sanat Gazeteleri olduğunu görüp şaşırdığımı bile söyleyebilirim. İşin aslı beslenmek isteyen her yerde fırsat bulabilir. Üretmek ve yaratıcılık sadece bir ilham değil, bir disiplin işi ve bunu bir alışkanlık haline getirmek apayrı bir konu, hatta üzerinde konuşmaktan çok da zevk aldığım bir konu. Bizde eksik olan park ve bahçenin yanı sıra bu disiplin ve yaratma alışkanlığı çünkü yaratım süreci kişiyi konfor alanından çıkmaya zorluyor ve belirsiz bir süreç. Bunu yapacağımıza yapacak çok daha kolay gündelik işlere boğuyoruz kendimizi… Bu şekilde de kendimizi yaratma endişesinden koruyoruz. Sonra da keşke daha yaratıcı olsam veya bana ilham gelmiyor diye şikayet ediyoruz.

Şeyda: Çok teşekkür ediyorum sevgili Zeynep...Sanatın koçluk dahil yaşamımızın her alanına daha çok nüfuz etmesini diliyorum.




Hamiş: Zeynep Evgin Eryılmaz, (PCC) yönetici koçu, eğitmen ve danışmandır. European Graduate School’da 2 yıllık Dışavurumcu 'Sanat Terapi ile Değişim' doktoroya giriş programını tamamlamıştır.

* Zorluk

** Aracılık, arabuluculuk

Koçluğa Dair Sohbetler 3- Zeynep Evgin Eryılmaz


Şeyda: Öncelikle Zeynep hoşgeldin. Hemen konuya girecek olursak; Sanat Terapisi nedir?

Zeynep: Sanat Terapisi, kişinin seans içinde terapist veya koçun yönlendirmesiyle bir ifade aracı olarak sanatı kullandığı bir metodolojidir. ‘Sanat’ derken kişiden sanatçı olması veya belli bir yetenek beklenmez.

Aslında ‘Sanat Terapisi’ dendiğinde akla ilk boya, heykel veya çeşitli görsel malzemeleri kullanarak yapılan seanslar akla gelir. Ben daha çok ‘Dışavurumcu Sanat Terapisini’ kullanıyorum. Dışavurumcu Sanat Terapisi kendini görsel sanatlarla kısıtlamaz ve pek çok modaliteyi içine alır. Boya, ses, hareket, drama, yazı, hayalgücü, şekillendirme, oyun gibi yöntemleri kullanarak kişi hem kullanmadığı kaynaklarını keşfeder, hem de duygu ve düşüncelerine daha derin bir farkındalık kazanır, sonucunda da getirdiği konulara bambaşka bir yerden bakar. Yaratma süreci terapist/koç ve danışan ile birlikte şekillendirilir. Hem ortaya çıkan, hem de süreç birlikte değerlendirilir. Fakat bu değerlendirmede koç/terapist yorum yapan ve yargılayandan ziyade meraklı bir kaşiftir. Sanat ve Dışavurumcu Sanat terapisi bu açıdan son derece fenomenolojik bir yaklaşımdır. Yani hiçbir şeyin önden belirlenmiş bir anlam ve analizi yoktur. Anlam anın içinde ve kişiye özel ‘burada ve şimdi’ üretilir.

Şeyda: Sanatın kendisinin zaten iyileştirici bir gücü yok mudur? Yani terapötik bir yanı?

Zeynep: Evet, doğru, sanatın kendisi iyileştirir. Yani sadece sanat yapmak, farklı becerilerimizi kullanmak bizi ‘burada ve şimdi’ye getirir. Bizi duygularımızın ve zihnimizin kısırdöngüsünden kurtarır. Bunun yanı sıra estetiğin ve özenerek bir şeyler üretmenin kişiyi iyileştirdiğine dair de pek çok araştırma var. Bir başka iyileştirici özelliği de kişiye farklı kaynaklarını hatırlattığı için özgüveni geliştirmesidir.

Şeyda: Sanat terapisi neden işlevseldir ve nerelerde kullanılıyor?

Zeynep: Dışavurumcu Sanat Terapisindeki hedef kişiyi içine düştüğü kısır döngüden ve sıkışmışlıktan kurtarmaktır. Bunu da kişiyi sanatın alternatif dünyasına davet ederek yapar. Kişi seansta sorununu anlatır fakat sonra bu konular park edilir ve kişi terapist/ koç tarafından sanatın alternatif dünyasına davet edilir. Burada kişiye üzerine çalışacağı yeni bir ‘challenge’* verilir fakat bu challenge gerçek hayattan çok farklıdır. Bu bir sanat misyonudur. Hareket, boya, heykel, oyun, hikaye ve daha pek çok şey olabilir. Bu sanat aktivitesi konuyla bağlantılı da olabilir, tamamen bağımsız da (‘theme-near/ theme-far’ /bu da benim okulum EGS’in geliştirdiği bir yöntem). Kişi bu malzemelerle bir şeyler üretirken konfor alanının dışına çıkar, yeni bir şeyler oluşturur ve koç/terapist bu oluşum sürecine bir gözlemci olarak (eğer danışan isterse aynı zamanda katılımcı olarak) eşlik eder. Daha sonra halen bu dünyanın içindeyken ortaya çıkan ve çıkma süreci tartışılır. Bu süreç daha sonra orjinal konuya bağlanır.

Tüm bu süreç kişinin kendi kaynaklarını hatırlamasına, konfor alanının dışında nasıl olduğu, challenge’larla nasıl başa çıktığını görmesine, konuya bambaşka bir yerden bakmasına ve en önemlisi de kısır döngüden çıkmasına (bizde buna ‘oyun alanının’ genişlemesine) yardımcı olur. Ben şahsen başka hiçbir yöntemin kişiyi bu kadar hızla bilinçaltıyla buluşturduğuna, farkındalığını derinleştirdiğine ve kelimelerin ötesini keşfetmesine yardımcı olduğuna şahit olmadım.

Ben koçlukta, takım koçluklarımda, büyük gruplarla kullanıyorum. Sınıf ortamlarından (kızımın yuvasında kullanılıyor) her türlü terapi seansında da kullanıldığına şahit oldum. Hocalarımdan Paolo Knill Birleşmiş Milletlerde İsrail Filistin konusunu konuşurken bile bir ‘mediation’** yöntemi olarak kullanmış.

KOÇLUK VE SANAT

Şeyda: Koçluktaki uygulamalarına gelecek olursak; neden kullanalım? Farkındalığa (mindfulness) katkısı nedir?

Zeynep: Pek çok konu sadece üzerinde konuşularak çözümlenemez. Özellikle de ‘hakkında konuşmak’ kişiyi aynı kısır dönünün içine kolayca sokar. Kişi şimdiden ve opsiyonlarından kopar ya geçmişle ilgili üzüntüye, ya da gelecekle ilgili endişeye gider. Koçlukta dışavurumcu sanat terapi veya daha pek çok yöntemi kullanmaktaki ana hedefimiz kişiyi ‘burada ve şimdi’ye getirmek, ona farklı deneyimler yaşatarak ‘neyi nasıl yaşadığına’ veya farklı nasıl yaşayabileceğine dair burada ve şimdi farkındalık yaşatmaktır. Bu açıdan Sanat Terapisi de son derece farkındalık odaklıdır. Gerçek dönüşüm ancak burada ve şimdi yaşanan idrak ile mümkün olur. Ve bu sadece zihni değil tüm bedeni içine alan bir deneyimdir. Sanat Terapi de farklı uygulamalarıyla bunu destekler.

Şeyda: Koç olarak diyelim ki seanslarımızda sanatın bu işlevinden faydalanmak istiyor ve kendimizi bu alanda geliştirmeyi düşünüyoruz; yetenekli olmak zorunda mıyız ve ne gibi eğitimlere katılabiliriz? İlla onca para ödeyip yurtdışına mı gitmek gerekiyor?

Zeynep: Tabi ki illa yurtdışına gitmek gerekmiyor. Türkiye’de de artık pek çok eğitim var.

Bu konuda yetenek de gerekmiyor fakat kendi üzerinizde uygulamak ve hayata geçirmek için isteklilik ve azim gerekiyor :) Yurtdışındaki eğitimler (Amerika, İsrail ve İsviçre’de) sanat terapisti olmak için bir modalitede deneyim ve uzmanlık (portfolio), malzemelere aşinalık istiyor. Ne kadar ileri gitmek ve ne kadar derinleşmek istediğiniz sizin seçiminiz. Fakat bilin ki ilk tanışma ve flört için Türkiye’de yeterli kaynaklar var.


HERKES YARATICIDIR

Şeyda: Uygulamada unutamadığın bir anın oldu mu? Örneğin, hiç açılamayan bir danışanın var ve bir sanatsal pratikle beraber içdünyasını patır patır dökmeye başlar vbg..

Zeynep: Bir kaç anım var ama ben bunlardan bir danışanımı İstanbul Modern’e götürdüğüm bir anı seçeceğim. Orada onu en çok çeken bir resmin karşısında oturmasını istedim. Resimle ‘anın içinde’ istediği kadar zaman geçirdikten sonra ona bir ‘estetik cevap’ olarak ya resim yapmasını, ya da bir şeyler yazmasını istedim. Danışanımdan çok etkileyici bir şiir çıktı ve bu şiir sayesinde uzun süredir kendine gösteremediği şefkati ve sevgiyi gösterdi. Şiir onun kendini kucaklama yöntemi oldu ve hatırlaması için onu evine astı. O seans beni çok duygulandırdı.

Şeyda: Peki, insan olarak yaratıcı yanımızı nasıl besleyebiliriz İstanbul’da? Koca metropolde doğru düzgün bir park yok ve hergün yeni, şekilsiz AVM’ler yapılmaya devam ederken?

Zeynep: Hahaha, burada sorudan çok bir serzeniş duyuyorum ve parklar, AVM’ler konusunda sana tamamen katılıyorum.

Bir yandan da İstanbul’da çok fazla imkan ve sanat aktivitesi de var. Hatta Macrocenter’da Sanat Gazeteleri olduğunu görüp şaşırdığımı bile söyleyebilirim. İşin aslı beslenmek isteyen her yerde fırsat bulabilir. Üretmek ve yaratıcılık sadece bir ilham değil, bir disiplin işi ve bunu bir alışkanlık haline getirmek apayrı bir konu, hatta üzerinde konuşmaktan çok da zevk aldığım bir konu. Bizde eksik olan park ve bahçenin yanı sıra bu disiplin ve yaratma alışkanlığı çünkü yaratım süreci kişiyi konfor alanından çıkmaya zorluyor ve belirsiz bir süreç. Bunu yapacağımıza yapacak çok daha kolay gündelik işlere boğuyoruz kendimizi… Bu şekilde de kendimizi yaratma endişesinden koruyoruz. Sonra da keşke daha yaratıcı olsam veya bana ilham gelmiyor diye şikayet ediyoruz.

Şeyda: Çok teşekkür ediyorum sevgili Zeynep...Sanatın koçluk dahil yaşamımızın her alanına daha çok nüfuz etmesini diliyorum.




Hamiş: Zeynep Evgin Eryılmaz, (PCC) yönetici koçu, eğitmen ve danışmandır. European Graduate School’da 2 yıllık Dışavurumcu 'Sanat Terapi ile Değişim' doktoroya giriş programını tamamlamıştır.

* Zorluk

** Aracılık, arabuluculuk

Şeyda: Hoşgeldin Gila. Aynı zamanda bir psikolog olarak bize koçluk ve terapinin farkını en iyi anlatabilecek kişilerden biri senmişsin gibime geliyor. Sahi nedir farkı?

Gila: Şeyda'cığım öncelikle bu keyifli sohbet için ve beni bloguna misafir ettiğin için çok teşekkürler. Meslektaşlarımla bu sohbetleri yapmak hep çok keyifli olmuştur benim için.

Terapi klinik bir altyapıya göre hareket eder. Kişinin alt yapısında olası patoloji odaklı bir bakış açısıyla yol alır. Bu sebeple çalışma daha çok geçmişte, problemi ve duygusal ve psikolojik içeriği iyileştirmeye ve nedenlerini keşfetmeye yöneliktir. Terapist ile danışan arasında hiyerarşik bir bağ vardır.

Koçluk bireyi bütünsel bir yaklaşımla ele alarak kişinin potansiyelinin keşfine ve farkındalığını yaratmaya odaklıdır. Geçmis yaşantıları, varolan an'ı ve geleceği yeniden yapılandırmak için kullanır. Neden yerine, 'ne- nasıl- ne zaman' sorularına odaklanır. Koç ile danışan arasında eşit bir varoluş şekli vardır.

Şeyda: Bir psikolog olarak koçluğa nasıl ve niçin yöneldiğini öğrenebilir miyiz?

Gila: Psikolog olarak bireylerle çalışmaya başladığımda aslında 3 sene kadar terapist olarak çalıştım. Eğitimim terapi odaklı bir alt yapıydı. Ancak bu süre zarfında kalbimin patoloji ve klinik odaklı değil aslında bireylerin keşfedilmemiş potansiyelini ortaya çıkarmak için attığını farkettiğimde, bir an bile terreddüt etmeden koçluk dünyasına adım attım. Beni heyecanlandıran ve bazen bir çocuk gibi sevindiren şey her danışanımla çıktığım bu yolculukta o bilinmezin içine girerek yeni farkındalıkların bir hediye gibi ortaya çıkmasına tanıklık ve eşlik etmek. Tabi bu süreçte psikoloji eğitimim ve terapist bakış açımın da katkısını yadsıyamam. Artık bir terapist değilim; bir koç'um ancak bu sürecin kendisinin çok terapötik olduğunu, kişiyi dönüştürüp farklı bir boyuta taşıdığını her deneyimimde bir kez daha yaşıyorum.

Şeyda: Koçlukta birsürü ekol var, bir kişi koç olmaya karar verdi, hangi ekol kendine uygun nasıl bilebilir?

Gila: Evet bir çok ekol var koçlukta. Bunlar farklı teori ve görüşlerden yola çıkarak kendini uzun yıllar boyunca var etmiş bakış açıları. Birbirini tamamlayan ekoller. Seçeceğimiz ekol bana göre bizimle ilgili. Hayatta varoluş seklimiz, inanç, değer yargılarımız, yaşamı bir yetişkin olarak nasıl sürdüğümüz ile ilgili. En azından benim için bu seçim böyle gerçekleşti.

Şeyda: Sen Gestalt’a dayalı koçluk eğitimi de veriyorsun. Bir yazını okumuştum. “Gestalt, bir psikolojik yaklaşım. Sanıldığı gibi, Gestalt isimli bir adam tarafından bulunmamış. Bütünleşik yapı demek olan bir kelime. Almanca’nın o oyuncaklı, tek kelimeyle çevrilemeyen güçlü kelimelerinden biri sanırım,” diyordun. Gestalt ekolü koçluğun diğerlerinden farkı ne? Ne katar bir koça ya da insana bunu öğrenmek?

Gila: Gestalt yaklaşımı bütünsel bir yaklaşım. Yani kişiyi olduğu gibi bir bütün olarak algılayan varoluşcu bir ekol. Zihin- beden ve ruhaniyeti ( spirituality) i harmanlayan bir yaklaşım. Bu parçaları güçlü bir eşit kaynak olarak değerlendirip kişinin varoluşunda an'daki farkındalıkla fark ve değişim yaratmaya çalışan bir bakış açısı.

ŞİMDİ VE BURADA

Şeyda: Meşhur “şimdi ve buradayım”a gelecek olursak, tam olarak ne demek bu? Bir koç kendini bu aşamada tutmak için neler yapabilir/ ne gibi eğitimlere katılabilir?

Gila: Şimdi ve burada olmak Gestalt yaklaşımının kalbi aslında çünkü farkındalık ve değişim sadece an' da olduğumuzda gerçekleşir. Burada temel olan koç'un kendisinin anda olması ve danışanını da bu farkındalıkla çalıştırmasıdır. An'da olmak bedenimiz, zihnimiz ve duygularımızla temasta olmayı gerektirir. Böylece kişi kendine objektif ve gerçek bir pencereden bakarak temas kurar ve ihtiyacı doğrultusunda istediği adımları atabilir. Bu sebeble bir koç olarak öncelikle kendimizle çalışmak ve gereken kişisel çalışmayı yapmak, danışanlarımızla çalıştığımızda kendimizi nasıl kullandığımız ve var ettiğimiz açısından önemlidir.

Şeyda: Gestalt koçlukta beden farkındalığının önemi nedir diye soracak olsam? Sanırım bedenimiz de, zihnimiz gibi geçmiş ve gelecekten ziyade, şimdi ve burada olan tek şey değil mi?

Gila: Evet aynen öyle. Bedende olmak 'an'ın' , 'nefes'in farkında olmaktır. Tüm potansiyelimizin kaynağı olan 'merkez' imize kendimizi geri getirebilme becerisine sahip olmaktır. Bu her an mümkün değildir. Yaşadığımız evren bizi sürekli olaylarla merkezimizin dışına çıkartır. Burada önemli olan kendimizi yeniden merkezimize getirecek farkındalığı yakalamak ve sürekli yöntemlerle bu süreci kısaltmaktır. Bu anlamda bedenimizle kurduğumuz güçlü temas sayesinde gücümüz, kaynaklarımız ve potansiyelimizle daha yakın olabiliriz. Çeşitli somatik egzersizler, meditasyon ve benzeri yöntemler beden farkındalığını sürekliliği oluşturmak adına önemlidir.

Şeyda: Bir insan ne zaman “koç oldum” diyebilir? Yoksa ucu başı-sonu yok mu?

Gila: Bana göre gelişim yaşam boyu süregelen, heyecan dolu, sonsuz bir kendini keşfetme ve gerçekleştirme sürecidir. Koç olmanın tabi ki belli gereklilikleri ve ön şartları vardır. Kilometre yapmak gerekir bu meslekte, bir çok spor dalında başarıya ulaşmak, iyi olmak için yapıldığı gibi. Ama hiç bir zaman oldum diyemezsiniz çünkü herzaman keşfedilecek yeni bir şey vardır bana göre. Benim için bu süreç hayatımda kaynaklarıma her gün yaşadığım yeni deneyimler aracılığıyla farklı izler bırakan ve beni büyüten sonu olmayan tutku ve heyecan dolu bir yol.


Hamiş: Gila Şeritçioğlu, (MCC) yönetici koçu, eğitmen, danışman ve bir değişim lideridir.

Koçluğa Dair Sohbetler 2- Gila Şeritçioğlu


Şeyda: Hoşgeldin Gila. Aynı zamanda bir psikolog olarak bize koçluk ve terapinin farkını en iyi anlatabilecek kişilerden biri senmişsin gibime geliyor. Sahi nedir farkı?

Gila: Şeyda'cığım öncelikle bu keyifli sohbet için ve beni bloguna misafir ettiğin için çok teşekkürler. Meslektaşlarımla bu sohbetleri yapmak hep çok keyifli olmuştur benim için.

Terapi klinik bir altyapıya göre hareket eder. Kişinin alt yapısında olası patoloji odaklı bir bakış açısıyla yol alır. Bu sebeple çalışma daha çok geçmişte, problemi ve duygusal ve psikolojik içeriği iyileştirmeye ve nedenlerini keşfetmeye yöneliktir. Terapist ile danışan arasında hiyerarşik bir bağ vardır.

Koçluk bireyi bütünsel bir yaklaşımla ele alarak kişinin potansiyelinin keşfine ve farkındalığını yaratmaya odaklıdır. Geçmis yaşantıları, varolan an'ı ve geleceği yeniden yapılandırmak için kullanır. Neden yerine, 'ne- nasıl- ne zaman' sorularına odaklanır. Koç ile danışan arasında eşit bir varoluş şekli vardır.

Şeyda: Bir psikolog olarak koçluğa nasıl ve niçin yöneldiğini öğrenebilir miyiz?

Gila: Psikolog olarak bireylerle çalışmaya başladığımda aslında 3 sene kadar terapist olarak çalıştım. Eğitimim terapi odaklı bir alt yapıydı. Ancak bu süre zarfında kalbimin patoloji ve klinik odaklı değil aslında bireylerin keşfedilmemiş potansiyelini ortaya çıkarmak için attığını farkettiğimde, bir an bile terreddüt etmeden koçluk dünyasına adım attım. Beni heyecanlandıran ve bazen bir çocuk gibi sevindiren şey her danışanımla çıktığım bu yolculukta o bilinmezin içine girerek yeni farkındalıkların bir hediye gibi ortaya çıkmasına tanıklık ve eşlik etmek. Tabi bu süreçte psikoloji eğitimim ve terapist bakış açımın da katkısını yadsıyamam. Artık bir terapist değilim; bir koç'um ancak bu sürecin kendisinin çok terapötik olduğunu, kişiyi dönüştürüp farklı bir boyuta taşıdığını her deneyimimde bir kez daha yaşıyorum.

Şeyda: Koçlukta birsürü ekol var, bir kişi koç olmaya karar verdi, hangi ekol kendine uygun nasıl bilebilir?

Gila: Evet bir çok ekol var koçlukta. Bunlar farklı teori ve görüşlerden yola çıkarak kendini uzun yıllar boyunca var etmiş bakış açıları. Birbirini tamamlayan ekoller. Seçeceğimiz ekol bana göre bizimle ilgili. Hayatta varoluş seklimiz, inanç, değer yargılarımız, yaşamı bir yetişkin olarak nasıl sürdüğümüz ile ilgili. En azından benim için bu seçim böyle gerçekleşti.

Şeyda: Sen Gestalt’a dayalı koçluk eğitimi de veriyorsun. Bir yazını okumuştum. “Gestalt, bir psikolojik yaklaşım. Sanıldığı gibi, Gestalt isimli bir adam tarafından bulunmamış. Bütünleşik yapı demek olan bir kelime. Almanca’nın o oyuncaklı, tek kelimeyle çevrilemeyen güçlü kelimelerinden biri sanırım,” diyordun. Gestalt ekolü koçluğun diğerlerinden farkı ne? Ne katar bir koça ya da insana bunu öğrenmek?

Gila: Gestalt yaklaşımı bütünsel bir yaklaşım. Yani kişiyi olduğu gibi bir bütün olarak algılayan varoluşcu bir ekol. Zihin- beden ve ruhaniyeti ( spirituality) i harmanlayan bir yaklaşım. Bu parçaları güçlü bir eşit kaynak olarak değerlendirip kişinin varoluşunda an'daki farkındalıkla fark ve değişim yaratmaya çalışan bir bakış açısı.

ŞİMDİ VE BURADA

Şeyda: Meşhur “şimdi ve buradayım”a gelecek olursak, tam olarak ne demek bu? Bir koç kendini bu aşamada tutmak için neler yapabilir/ ne gibi eğitimlere katılabilir?

Gila: Şimdi ve burada olmak Gestalt yaklaşımının kalbi aslında çünkü farkındalık ve değişim sadece an' da olduğumuzda gerçekleşir. Burada temel olan koç'un kendisinin anda olması ve danışanını da bu farkındalıkla çalıştırmasıdır. An'da olmak bedenimiz, zihnimiz ve duygularımızla temasta olmayı gerektirir. Böylece kişi kendine objektif ve gerçek bir pencereden bakarak temas kurar ve ihtiyacı doğrultusunda istediği adımları atabilir. Bu sebeble bir koç olarak öncelikle kendimizle çalışmak ve gereken kişisel çalışmayı yapmak, danışanlarımızla çalıştığımızda kendimizi nasıl kullandığımız ve var ettiğimiz açısından önemlidir.

Şeyda: Gestalt koçlukta beden farkındalığının önemi nedir diye soracak olsam? Sanırım bedenimiz de, zihnimiz gibi geçmiş ve gelecekten ziyade, şimdi ve burada olan tek şey değil mi?

Gila: Evet aynen öyle. Bedende olmak 'an'ın' , 'nefes'in farkında olmaktır. Tüm potansiyelimizin kaynağı olan 'merkez' imize kendimizi geri getirebilme becerisine sahip olmaktır. Bu her an mümkün değildir. Yaşadığımız evren bizi sürekli olaylarla merkezimizin dışına çıkartır. Burada önemli olan kendimizi yeniden merkezimize getirecek farkındalığı yakalamak ve sürekli yöntemlerle bu süreci kısaltmaktır. Bu anlamda bedenimizle kurduğumuz güçlü temas sayesinde gücümüz, kaynaklarımız ve potansiyelimizle daha yakın olabiliriz. Çeşitli somatik egzersizler, meditasyon ve benzeri yöntemler beden farkındalığını sürekliliği oluşturmak adına önemlidir.

Şeyda: Bir insan ne zaman “koç oldum” diyebilir? Yoksa ucu başı-sonu yok mu?

Gila: Bana göre gelişim yaşam boyu süregelen, heyecan dolu, sonsuz bir kendini keşfetme ve gerçekleştirme sürecidir. Koç olmanın tabi ki belli gereklilikleri ve ön şartları vardır. Kilometre yapmak gerekir bu meslekte, bir çok spor dalında başarıya ulaşmak, iyi olmak için yapıldığı gibi. Ama hiç bir zaman oldum diyemezsiniz çünkü herzaman keşfedilecek yeni bir şey vardır bana göre. Benim için bu süreç hayatımda kaynaklarıma her gün yaşadığım yeni deneyimler aracılığıyla farklı izler bırakan ve beni büyüten sonu olmayan tutku ve heyecan dolu bir yol.


Hamiş: Gila Şeritçioğlu, (MCC) yönetici koçu, eğitmen, danışman ve bir değişim lideridir.


Şeyda: Hoşgeldin Dost. İlkler beni hep etkilemiştir. 1999 yılında bankacılığı bırakıp insan psikolojisi ile ilgilenirken; bir kitapta rastladığın Thomas Leonard’ın okulu Graduate of School Coachville’ne kaydınla başlıyor koçluğun. Gerçekten çok merak ediyorum. Hep böyle cesur muydun? Ne düşünüp neye güvendin?

Dost: Hikâyenin aslını anlatayım; bankacılığı koçluk yapmak üzere bırakmadım. 1999 yılında bıraktığımda Fon yöneticisi olarak hayatıma devam edecektim. Hedge Fund kuracaktım (bir çeşit fon). 2002 yılına kadar kendim birtakım kişisel gelişim faaliyetlerinde bulundum, eğitim ve seminerlere katıldım. O süreç içinde ne yapsam diye düşünürken, odağımı nereye çevireyim derken Internette bir şekilde rastladım Coachville’e…

Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak; deli cesareti diyelim (Kahkahalar). Bu kısma nasıl cevap verebileceğimi de tam olarak bilemiyorum aslında. Korkak olduğum alanlar var. Bu çok doğallıkla gelişti. Cesaret söz konusu olmadı bu durumda. Her zaman böyle midir? Hayır, kesinlikle değildir. Kendi üzerimde çalışırken; cesaret konusunda, korkuların üzerine gitmede o dönem bile çalışmış olabilirim ve hala çalışıyorum. Bu vakada, yani koçluğa başlamada “Cesaret” konu değildi. Doğallıkla oldu. “Aa ne güzel bir şeymiş, dur lan ben bunu istiyorum, nasıl oluyor , ne kadarmış fiyatı” gibisinden. Hatta 1 Mayıs’ta fiyatı iki katına çıkıyordu ve ben bir günle kaçırmışım, mail attım durumu açıklayan ve kabul edildi. Cesurca gözüküyor, onu kabul ediyorum. Ancak konu o değildi.

Şeyda: Peki konu koçluk yapmak mıydı?

Dost: Bu güzel bir şeymiş. Bu benim yapmak istediğime uyuyor şeklindeydi diyebilirim. İnsanlarla çalışmak, başkalarına destek olma konusunda baktım psikoloji olsun başka şeyler olsun yol çok daha uzun, psikopatoloji ile de uğraşmak istemiyorum, yeni baştan psikoloji okumak istemiyorum, yeni baştan terapist olmak üzere çalışmak istemiyorum, artı onlar benim konum da değil. İş dünyasından, üretkenliğin içinden geliyorum, tercihim de bu yönde dolayısıyla. İş dünyasındaki insanların daha etkin olmasına destek olmak, birtakım insanların kendilerini gerçekleştirmelerine ya da hayallerine ilerlemeye destek olmak diye ifade ettiğim alana bu yol daha yakın geldi. Bu taraf daha mantıklı geldi. Yola çıkış noktam buydu. Hedefim buydu. Bu yol olmasa, bu meslek olmasa, psikolog mu olmak lazım, terapist mi olmak lazım, master veya doktora ile çözebilir miyim gibi kısımlara bakacaktım muhtemelen. Bir şekilde bir anda içinde buldum kendimi. Siyah ve beyaz gibi oldu açıkçası.

Şeyda: Gittiğin terapist seni yoga, meditasyona yönlendirdiğinde kendini kişisel gelişim dünyasında bulmuşsun. Koçluk okuluna internette rastlaman. Marefidelis yöneteceğin fonun adı iken, şirketinin adı olmuş. Hayatında tesadüflerin önemi ne? Su akar yolunu bulur mu?

Dost: Nereden baktığına bağlı…Tamam bu konuların içindeyim hatta dibine kadar da bir yandan da mühendisim (Kahkahalar). İnsan bir yola girdiğinde, bir yola kendini doğru harekete geçirdiğinde, tesadüfler midir, bir mekanizmanın sana destek olması mıdır, algıda seçicilik midir, olan şeyleri daha fazla görmek midir, nedir, benim için en azından birçok koşul biraraya geldi. Sonuçta şöyle diyeyim, bir şekilde ben harekete geçtiğimde, her zaman tam böyle olmamakla beraber, birtakım içsel koşullar - kim olduğum, geçmişim, felsefem, zihin yapım, güçlü yanlarım, kabiliyetlerim, o anki durumum, kültürüm- ile dışsal koşullar biraraya geldiğinde benim ilerlemem iyi oldu. Herşey herzaman kolay olmadı, özellikle ilk 1.5 sene bayağı zorlu zamanlar geçirdim, hatta hala olabiliyor, ilk seneden başka zorluklar geliyor mutlaka her işte olduğu gibi.

Bana uygun birşey yapmaya başladığımı gördüm. O adımları attıkça insanın önüne daha başka fırsatlar da çıkıyor. Altını çizmek lazım. Sadece dış koşullar ile birşey olmuyor. İç koşulların da iyi olması gerekiyor. Herkes herşeyi yapabilir, tamam, ancak herkes herşeyi çok iyi yapmıyor. Herkesin formu başka birşeye uygun. Benim formum demek bu işe uygunmuş ki iyi gitti işler. Gökten zembille mi indi, peri değneği mi değdi bilemem. Sadece bitakım doğru koşullar biraraya geldi, onu biliyorum.

KOÇLUKTAN DOST’A KALAN

Şeyda: Koçluk sana neler öğretti? Kendine dair neler keşfettin bu süreçte?

Dost: Haddimi bilmeyi en başta. Ben kendimle uğraşmaz isem kimseye faydam olamayacağını öğretti. Herşeyin benimle alakalı olduğunu öğretti. Kimsenin kimseye yardım edemeyeceğini öğretti. Öncelikle herkes kendi için birşeyler yapabilir. Ben başkasına destek olurken kendime destek oluyorum bir parça. Bunu öğretti. Bu sayede inanılmaz insanlar, büyük hocalarla tanıştım. Bireysel veya kitaplar vasıtasıyla. Onlardan çok şey öğrendim. Yolun sonu olmadığını öğretti. Sadece koçluk değil, bütün içine girdiğim yol, insanın, yani benim, ne kadar deli olduğumu, ne kadar gerçeklerden tamamen kopuk bir şekilde yaşadığımı ve hala buna devam ettiğimi öğretti. Hakikati bulmuş değilim, açıklıkla söyleyebilirim. Hakikati bulduğunu iddia eden insanların çoğunun da en fazla illüzyon içinde olduğunu görüyorum.

Yine dönüp dolaşacak olursam, haddimi bilmeyi öğretti. Hala aşıyor olsam da zaman zaman. İnsanlar, ben, sen hepimiz bunu yapıyoruz. Yanlış bir şey, hak etmiyoruz anlamında söylemiyorum. Olduğumuz gibi görmüyoruz kendimizi. En çarpıcı olan bu.

Şeyda: Hiç unutamadığın bir seansın oldu mu? Vay anasını dedirten cinsten, üzerinden yıllar geçse de hatırladığın..

Dost: Vay anası değil de bir çok çeşitli güzel, keyifli seanslar olmuştur anıları bende kalan. Spesifik anlatmayayım. İnsanların gerçek olan ve gerçek demedikleri birşeye, yani görmezlikten geldikleri gerçeğe, seans sonunda, ne kadar can acıtıcı olsa da, ne kadar hoşlanmasalar da, “Ben böyleyim, durum böyle, ya gerçek böyleymiş”, dediklerindeki rahatlama, özgürlük ve tüm bunların getirdiği eylemdir beni etkileyen. Gerçeğe “gerçek” demedikten sonra hiçbirşey olmuyor. Çoğunlukla başımızı bu şekilde belaya sokuyoruz. Bu bardak mesela, bardak demiyoruz ve bardak dememek için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz. Aklımda kalan seanslar bu tür açılımlarla ilgili seanslar oldu.

Şeyda: Bir seansıma mentorluk yapmadan önce “Yıldırım düşse ben mi tutacağım?” demiştin ve bana inanılmaz iyi gelmişti. Var mı başka totemlerin ;) ya da kendine kendini hatırlatma babında şeyler?

Dost: Mutlaka var, genelde durumsal ortaya çıkıyor (kahkahalar). En çok kullandığım şeylerden biri danışanlarım “Allah kahretsin bu bana olmamalıydı” gibisinden şeyler söylediğinde, onlara “Dünyanın bana adalet borcu yok” dedirtmek ve “Bir bak bakalım içinde neler oluyor,” demek. Adalet demek aslında dünya bana istediğimi vermedi demek. O yüzden zaman zaman “Dünyanın bana istediğimi verme borcu” yok da dedirtirim zaman zaman. Bi bak bakalım nasıl etki yaratıyor içinde derim.

Aslında adalet denen birşeyden genelde söz edemeyiz. Adalet benim istediğim oldu mu demek. Benim istediğim olduğunda başkasının istediği olmayabiliyor. Adalet subjektif bir kavram ki adaletin iddiası objektif olduğu. Bir şey zaten subjektifse nasıl adil olabilsin? Bunu insanların fark etmesi, İngilizce “entitlement” denen, insanların kendine herşeyi hak görmesi denen şeyden çıkması. Bunun kadar rahatlatıcı birşey yok.

Başka? Durumsal birçok şey var demiştim başta da; bir totemden çok. Danışanın zaten bir şekilde bildiği, ancak kendisine söyleyemediği, kabullenmediği ve bu yüzden kendilerini tutsak eden gerçeklikleri ifade etmesini sağlamak. Nasıl “Yıldırım düşse ben mi tutacağım” demek “Ben herşeye muktedir değilim, tamam sorumluluklarım var, ancak yapabileceğim şeylerin sınırı var. Boyumu aşar demek” ise ve bu ifade etmek beni rahatlatıyorsa, danışanlar için de benzer şey sözkonusu.

Şeyda: “Koçluğu anlatmayı bırakmalı, yaşamalıyız” dediğini hatırlıyorum. Neden? Cılkı çıkmadı mı koçluğun? Her önüne gelen koç. Hem anlatıp hem yaşasak?

Dost: İyi olanlar-kötü olanlar, eskiler-yeni başlayanlar. Bir yandan herkes koçluk anlatma telaşında. Bir yandan bunu yapmalıyız. OK. Bir yandan doğru tanıtmalıyız mesleğimizi. Bir yandan şöyle birşey; müşteriyle karşı karşıya isek, benim hiçbir müşterimin koçlukla işi yoktu. Bir derdi vardı ve çözüm arıyordu. Gelişmek istiyordu ya da. Koçluk ekolüyle, koçluğun tanımıyla kimse ilgilenmiyordu. Elbette koçluk camiası olarak, Uluslararası Koçluk Federasyonu olarak tabi ki tanıtımda bulunmalıyız. Bireysel olarak yapmamız gereken şey koçluğun tanımlarını kurmayı bırakıp, insanlara nasıl destek olacağımızı anlatmak. Hatta bunu bile anlatmak değil. Destek olmak. “Abicim derdin ne diye sormak”. O çerçeveden yaklaşabilmek.

Danışanın karşına oturup koçluk ne, ben sana ne yapacağımı anlatmaktan ziyade, yapmak. Koçluk yaşanmaz. Yaşam yaşanır. Birisine destek olmak var, ismi koçluk ya da değil, kimin umurunda?

Şeyda: Koçluk için geleceğin mesleği deniyor, ne dersin?

Dost: Belki abartılı. Koçluk çerçevesinde olan şey dünya üzerinde hep vardı. Birinin daha verimli olması için öbür kişinin destek olması. Temelde bu var. İlk ateşi yakan kişi diğerine bunu öğrettiği andan itibaren var. Zamandan bağımsız bir destek faaliyeti. Süreç içinde ismi değişebilir, teknikler gelişebilir ancak faaliyet aynen devam ediyor. Fatih- Akşemseddin geyiği yapılır ya çoğu zaman, bir yandan da doğru. Mentorluk koçluktan farklıdır; danışmanlık şudur. Evet katılıyorum. Çok iyi Örgütsel Gelişim danışmanlarından, aynı zamanda benim eski hocalarımdan birinin dediği bir laf vardı- örgütlerle, takımlarla, kişilerle de çalışıyordu- benim kurumlarda yaptığımı işin bir kısmı alındı ve buna ad takılıp pazarlanmaya başlandı, biz bunu yapıyorduk zaten diyor ki koçluk için doğru. Koçluk yeni bir meslek değil. İnsanoğlunun bilgi birikimini ve becerilerini geliştirme çabası sürdükçe, bu olacak.

Açık sistem bilgi yaratabilir, gelişebilir. Kapalı sistemler değil. Her insan sıfır noktasında doğar. Bir önceki neslin tüm potansiyeline ulaşmış olarak gelemez dünyaya. Belirli proseslerden geçmesi gerekir. Yazmayı-konuşmayı ve en başta insan olmayı öğrenir. Yürümeyi, aile içindeki sosyal yapıyı, kültürü, motor becerilerini, hayatta kalma becerilerini. Sonra birtakım teknik bilgileri. Belli yaşa geldiğinde bu becerileri ortaya çıkarabilmek için ekstra desteğe ihtiyaç duyabiliyor. Bazen ismi koçluk, bazen ismi abilik-ablalık, bazen ismi yöneticilik olabiliyor. Böyle bir faaliyet her zaman vardı ve olacak.

Koçluk şu andaki mevcut teknoloji ile bizim bunu yapmanın daha iyi yolunu bulup çerçevelediğimiz hali. Psikoloji gelişti, insan zihnini, nörolojiyi daha iyi anlıyoruz. Çerçevesi değişebilir, genişletilebilir. Tamamen tanımla alakalı birşey. Bundan sonra biz birtakım faaliyetlere koçluk diyelim dediğimiz için. Konvansiyonel birşey koçluk, kendiliğinden var olan birşey değil. Baktığında bundan 30 sene önce bakarsan sporcular için koçluk vardı. Biz onu tekrar tanımlıyoruz.

Özünde insana destek olma faaliyeti. Kategori ya da tanım çizgisini nereye çizdiğine bağlı. Bir takım insanlar biraraya gelip, buna koçluk, bu sertifika programını alanlara da koç diyelim dedik. Yoksa koçluk herşeyin ilacı da değil. Bazı insanlar için disipline eden yöneticiye ihtiyaç var, bazıları için koça. Bazıları için öğretmene.

ÇİÇEĞİ BURNUNDA KOÇ

Şeyda: Koç olduk, sertifikamızı aldık, çok da iyi bir sosyal medya kullanıcısıyız. Her türlü websitemiz/ hesabımız mevcut. Şimdi sıra neyde? Ne yapsın çiçeği burnunda koç?

Dost: Koçluk yapsın. Bol bol. Dağa, taşa. Gerçekten tecrübe ve kilometre işi. Bütün koçluk fırsatlarını kullansın. Bir yandan da kendi ile ciddi bir şekilde uğraşmaya devam etsin. Çünkü hepimiz deliyiz. Deliliğimizi ne kadar azaltırsak, o kadar etkili olabiliyoruz karşıdakine. Ben dahil koçluk yaparken kendimizin iyi olduğumuzu, ne kadar işe yarar olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. Aslında deli olmadığımızı kanıtlamaya çalışıyoruz. O ihtiyaç ne kadar azalırsa istediğimiz sonuca ulaşıyoruz.

Kendimi kanıtlama çabamdan ne kadar uzaklaşabilirsem o kadar kanıtlayabiliyorum gibi bir delilik söz konusu yani. Saçmalık var orada.

İlki, artan dozda kendimizle uğraşmak ve de yüzleşmek ki koçluk yapma da ciddi anlamda kendimizle yüzleşmek demek. Sonra koçluk yapmaya devam etmek. İkincisi; o websitesini kurduk da onlar kendi başlarına birşeyler üretmiyorlar, onları kullanmak önemli. Yazmak-çizmek ve bunları paylaşmak. Ve yılmamak. Ava çıktık, attığımız her kurşunla birşey avlamak gibi umudumuz varsa öyle birşey olmaz. Uzun süreli belli faaliyetleri yapmaya devam etmek hiçbir fayda sağlamıyor gibi gözükse de. Adım adım. Bazen 1- 1.5 sene sürse bile. Benim vakamda; haftalık e-dergi yazıyordum. Her hafta Salı günü o yazı yazıldı. Canım istemese de yazıldı. Yazacak birşey bulamasam da yazıldı. Bir şekilde yazıldı. Ne bileyim, bir kitaptan cümle buldum, üzerinde düşündüm, genişlettim ve yazdım. Bir şekilde yazdım. Bazen o yazı güzel oldu, bazen olmadı. Yine de yazıldı. Disiplin çok önemli.

5 ayda olmuyor, 6 ayda da olmayabiliyor, kendi hikayemde 1.5-2 sene geçti, kitap falan çıktı, “Allah’ım bu iş olacak mı? Devam ettirebilecek miyim maddi olarak?” diye sorguladığımı hatırlarım. Dezavantajım ve avantajım vardı. İlklerdendim, bikaç kişi vardı. Ancak mesleği bilen yoktu. Tanıtıyordum. Şimdi meslek biliniyor ancak çok koç var. O zamankinden çok da farklı değil. Benzer çaba söz konusu. Görünür olmaya çalışmak önemli. Söyleyebileceklerim bunlar.

Birincil olarak, kendi üzerinde çalışıp kendi kendine nasıl engel olduğunu bulman temel çerçeve. Bu genel klasmanın içerisinde yukarda anlatmış olduklarımın hepsi.

Şeyda: Zengin bir kütüphanen olduğunu biliyoruz. Son olarak bir başucu kitabın var mı sürekli kendini tekrar tekrar bakarken bulduğun? Ya da sana çok şey katan, “İyi ki okumuşum, vaktim olsa tekrar okurum” dediğin?

Dost: Çok fazla kitap var konunun ne olduğuna bağlı olarak. “Leadership on the Line” kurumlarla ve liderlerle çalışıyorsan. Yine aynı çerçeve içinde “Seeing Systems” . Temelde ikisi. Özellikle kendinle uğraşıyorsan, meditasyonu kendini rahatlatmak için değil de; gerçekten kendini ve hakikati anlamak için yapıyorsan “Aydınlanma Çılgınlığı”. Goa yayınlarından çıktı da baskısı kalmadı. Jack Kornfield’ın kitaplarını severim. Herman Hesse’den Siddharta da başucu kitaplarımdan diyebilirim.

Şeyda: Çook çok teşekkürler...

Koçluğa Dair Sohbetler I- Dost Can Deniz


Şeyda: Hoşgeldin Dost. İlkler beni hep etkilemiştir. 1999 yılında bankacılığı bırakıp insan psikolojisi ile ilgilenirken; bir kitapta rastladığın Thomas Leonard’ın okulu Graduate of School Coachville’ne kaydınla başlıyor koçluğun. Gerçekten çok merak ediyorum. Hep böyle cesur muydun? Ne düşünüp neye güvendin?

Dost: Hikâyenin aslını anlatayım; bankacılığı koçluk yapmak üzere bırakmadım. 1999 yılında bıraktığımda Fon yöneticisi olarak hayatıma devam edecektim. Hedge Fund kuracaktım (bir çeşit fon). 2002 yılına kadar kendim birtakım kişisel gelişim faaliyetlerinde bulundum, eğitim ve seminerlere katıldım. O süreç içinde ne yapsam diye düşünürken, odağımı nereye çevireyim derken Internette bir şekilde rastladım Coachville’e…

Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak; deli cesareti diyelim (Kahkahalar). Bu kısma nasıl cevap verebileceğimi de tam olarak bilemiyorum aslında. Korkak olduğum alanlar var. Bu çok doğallıkla gelişti. Cesaret söz konusu olmadı bu durumda. Her zaman böyle midir? Hayır, kesinlikle değildir. Kendi üzerimde çalışırken; cesaret konusunda, korkuların üzerine gitmede o dönem bile çalışmış olabilirim ve hala çalışıyorum. Bu vakada, yani koçluğa başlamada “Cesaret” konu değildi. Doğallıkla oldu. “Aa ne güzel bir şeymiş, dur lan ben bunu istiyorum, nasıl oluyor , ne kadarmış fiyatı” gibisinden. Hatta 1 Mayıs’ta fiyatı iki katına çıkıyordu ve ben bir günle kaçırmışım, mail attım durumu açıklayan ve kabul edildi. Cesurca gözüküyor, onu kabul ediyorum. Ancak konu o değildi.

Şeyda: Peki konu koçluk yapmak mıydı?

Dost: Bu güzel bir şeymiş. Bu benim yapmak istediğime uyuyor şeklindeydi diyebilirim. İnsanlarla çalışmak, başkalarına destek olma konusunda baktım psikoloji olsun başka şeyler olsun yol çok daha uzun, psikopatoloji ile de uğraşmak istemiyorum, yeni baştan psikoloji okumak istemiyorum, yeni baştan terapist olmak üzere çalışmak istemiyorum, artı onlar benim konum da değil. İş dünyasından, üretkenliğin içinden geliyorum, tercihim de bu yönde dolayısıyla. İş dünyasındaki insanların daha etkin olmasına destek olmak, birtakım insanların kendilerini gerçekleştirmelerine ya da hayallerine ilerlemeye destek olmak diye ifade ettiğim alana bu yol daha yakın geldi. Bu taraf daha mantıklı geldi. Yola çıkış noktam buydu. Hedefim buydu. Bu yol olmasa, bu meslek olmasa, psikolog mu olmak lazım, terapist mi olmak lazım, master veya doktora ile çözebilir miyim gibi kısımlara bakacaktım muhtemelen. Bir şekilde bir anda içinde buldum kendimi. Siyah ve beyaz gibi oldu açıkçası.

Şeyda: Gittiğin terapist seni yoga, meditasyona yönlendirdiğinde kendini kişisel gelişim dünyasında bulmuşsun. Koçluk okuluna internette rastlaman. Marefidelis yöneteceğin fonun adı iken, şirketinin adı olmuş. Hayatında tesadüflerin önemi ne? Su akar yolunu bulur mu?

Dost: Nereden baktığına bağlı…Tamam bu konuların içindeyim hatta dibine kadar da bir yandan da mühendisim (Kahkahalar). İnsan bir yola girdiğinde, bir yola kendini doğru harekete geçirdiğinde, tesadüfler midir, bir mekanizmanın sana destek olması mıdır, algıda seçicilik midir, olan şeyleri daha fazla görmek midir, nedir, benim için en azından birçok koşul biraraya geldi. Sonuçta şöyle diyeyim, bir şekilde ben harekete geçtiğimde, her zaman tam böyle olmamakla beraber, birtakım içsel koşullar - kim olduğum, geçmişim, felsefem, zihin yapım, güçlü yanlarım, kabiliyetlerim, o anki durumum, kültürüm- ile dışsal koşullar biraraya geldiğinde benim ilerlemem iyi oldu. Herşey herzaman kolay olmadı, özellikle ilk 1.5 sene bayağı zorlu zamanlar geçirdim, hatta hala olabiliyor, ilk seneden başka zorluklar geliyor mutlaka her işte olduğu gibi.

Bana uygun birşey yapmaya başladığımı gördüm. O adımları attıkça insanın önüne daha başka fırsatlar da çıkıyor. Altını çizmek lazım. Sadece dış koşullar ile birşey olmuyor. İç koşulların da iyi olması gerekiyor. Herkes herşeyi yapabilir, tamam, ancak herkes herşeyi çok iyi yapmıyor. Herkesin formu başka birşeye uygun. Benim formum demek bu işe uygunmuş ki iyi gitti işler. Gökten zembille mi indi, peri değneği mi değdi bilemem. Sadece bitakım doğru koşullar biraraya geldi, onu biliyorum.

KOÇLUKTAN DOST’A KALAN

Şeyda: Koçluk sana neler öğretti? Kendine dair neler keşfettin bu süreçte?

Dost: Haddimi bilmeyi en başta. Ben kendimle uğraşmaz isem kimseye faydam olamayacağını öğretti. Herşeyin benimle alakalı olduğunu öğretti. Kimsenin kimseye yardım edemeyeceğini öğretti. Öncelikle herkes kendi için birşeyler yapabilir. Ben başkasına destek olurken kendime destek oluyorum bir parça. Bunu öğretti. Bu sayede inanılmaz insanlar, büyük hocalarla tanıştım. Bireysel veya kitaplar vasıtasıyla. Onlardan çok şey öğrendim. Yolun sonu olmadığını öğretti. Sadece koçluk değil, bütün içine girdiğim yol, insanın, yani benim, ne kadar deli olduğumu, ne kadar gerçeklerden tamamen kopuk bir şekilde yaşadığımı ve hala buna devam ettiğimi öğretti. Hakikati bulmuş değilim, açıklıkla söyleyebilirim. Hakikati bulduğunu iddia eden insanların çoğunun da en fazla illüzyon içinde olduğunu görüyorum.

Yine dönüp dolaşacak olursam, haddimi bilmeyi öğretti. Hala aşıyor olsam da zaman zaman. İnsanlar, ben, sen hepimiz bunu yapıyoruz. Yanlış bir şey, hak etmiyoruz anlamında söylemiyorum. Olduğumuz gibi görmüyoruz kendimizi. En çarpıcı olan bu.

Şeyda: Hiç unutamadığın bir seansın oldu mu? Vay anasını dedirten cinsten, üzerinden yıllar geçse de hatırladığın..

Dost: Vay anası değil de bir çok çeşitli güzel, keyifli seanslar olmuştur anıları bende kalan. Spesifik anlatmayayım. İnsanların gerçek olan ve gerçek demedikleri birşeye, yani görmezlikten geldikleri gerçeğe, seans sonunda, ne kadar can acıtıcı olsa da, ne kadar hoşlanmasalar da, “Ben böyleyim, durum böyle, ya gerçek böyleymiş”, dediklerindeki rahatlama, özgürlük ve tüm bunların getirdiği eylemdir beni etkileyen. Gerçeğe “gerçek” demedikten sonra hiçbirşey olmuyor. Çoğunlukla başımızı bu şekilde belaya sokuyoruz. Bu bardak mesela, bardak demiyoruz ve bardak dememek için elimizden gelen herşeyi yapıyoruz. Aklımda kalan seanslar bu tür açılımlarla ilgili seanslar oldu.

Şeyda: Bir seansıma mentorluk yapmadan önce “Yıldırım düşse ben mi tutacağım?” demiştin ve bana inanılmaz iyi gelmişti. Var mı başka totemlerin ;) ya da kendine kendini hatırlatma babında şeyler?

Dost: Mutlaka var, genelde durumsal ortaya çıkıyor (kahkahalar). En çok kullandığım şeylerden biri danışanlarım “Allah kahretsin bu bana olmamalıydı” gibisinden şeyler söylediğinde, onlara “Dünyanın bana adalet borcu yok” dedirtmek ve “Bir bak bakalım içinde neler oluyor,” demek. Adalet demek aslında dünya bana istediğimi vermedi demek. O yüzden zaman zaman “Dünyanın bana istediğimi verme borcu” yok da dedirtirim zaman zaman. Bi bak bakalım nasıl etki yaratıyor içinde derim.

Aslında adalet denen birşeyden genelde söz edemeyiz. Adalet benim istediğim oldu mu demek. Benim istediğim olduğunda başkasının istediği olmayabiliyor. Adalet subjektif bir kavram ki adaletin iddiası objektif olduğu. Bir şey zaten subjektifse nasıl adil olabilsin? Bunu insanların fark etmesi, İngilizce “entitlement” denen, insanların kendine herşeyi hak görmesi denen şeyden çıkması. Bunun kadar rahatlatıcı birşey yok.

Başka? Durumsal birçok şey var demiştim başta da; bir totemden çok. Danışanın zaten bir şekilde bildiği, ancak kendisine söyleyemediği, kabullenmediği ve bu yüzden kendilerini tutsak eden gerçeklikleri ifade etmesini sağlamak. Nasıl “Yıldırım düşse ben mi tutacağım” demek “Ben herşeye muktedir değilim, tamam sorumluluklarım var, ancak yapabileceğim şeylerin sınırı var. Boyumu aşar demek” ise ve bu ifade etmek beni rahatlatıyorsa, danışanlar için de benzer şey sözkonusu.

Şeyda: “Koçluğu anlatmayı bırakmalı, yaşamalıyız” dediğini hatırlıyorum. Neden? Cılkı çıkmadı mı koçluğun? Her önüne gelen koç. Hem anlatıp hem yaşasak?

Dost: İyi olanlar-kötü olanlar, eskiler-yeni başlayanlar. Bir yandan herkes koçluk anlatma telaşında. Bir yandan bunu yapmalıyız. OK. Bir yandan doğru tanıtmalıyız mesleğimizi. Bir yandan şöyle birşey; müşteriyle karşı karşıya isek, benim hiçbir müşterimin koçlukla işi yoktu. Bir derdi vardı ve çözüm arıyordu. Gelişmek istiyordu ya da. Koçluk ekolüyle, koçluğun tanımıyla kimse ilgilenmiyordu. Elbette koçluk camiası olarak, Uluslararası Koçluk Federasyonu olarak tabi ki tanıtımda bulunmalıyız. Bireysel olarak yapmamız gereken şey koçluğun tanımlarını kurmayı bırakıp, insanlara nasıl destek olacağımızı anlatmak. Hatta bunu bile anlatmak değil. Destek olmak. “Abicim derdin ne diye sormak”. O çerçeveden yaklaşabilmek.

Danışanın karşına oturup koçluk ne, ben sana ne yapacağımı anlatmaktan ziyade, yapmak. Koçluk yaşanmaz. Yaşam yaşanır. Birisine destek olmak var, ismi koçluk ya da değil, kimin umurunda?

Şeyda: Koçluk için geleceğin mesleği deniyor, ne dersin?

Dost: Belki abartılı. Koçluk çerçevesinde olan şey dünya üzerinde hep vardı. Birinin daha verimli olması için öbür kişinin destek olması. Temelde bu var. İlk ateşi yakan kişi diğerine bunu öğrettiği andan itibaren var. Zamandan bağımsız bir destek faaliyeti. Süreç içinde ismi değişebilir, teknikler gelişebilir ancak faaliyet aynen devam ediyor. Fatih- Akşemseddin geyiği yapılır ya çoğu zaman, bir yandan da doğru. Mentorluk koçluktan farklıdır; danışmanlık şudur. Evet katılıyorum. Çok iyi Örgütsel Gelişim danışmanlarından, aynı zamanda benim eski hocalarımdan birinin dediği bir laf vardı- örgütlerle, takımlarla, kişilerle de çalışıyordu- benim kurumlarda yaptığımı işin bir kısmı alındı ve buna ad takılıp pazarlanmaya başlandı, biz bunu yapıyorduk zaten diyor ki koçluk için doğru. Koçluk yeni bir meslek değil. İnsanoğlunun bilgi birikimini ve becerilerini geliştirme çabası sürdükçe, bu olacak.

Açık sistem bilgi yaratabilir, gelişebilir. Kapalı sistemler değil. Her insan sıfır noktasında doğar. Bir önceki neslin tüm potansiyeline ulaşmış olarak gelemez dünyaya. Belirli proseslerden geçmesi gerekir. Yazmayı-konuşmayı ve en başta insan olmayı öğrenir. Yürümeyi, aile içindeki sosyal yapıyı, kültürü, motor becerilerini, hayatta kalma becerilerini. Sonra birtakım teknik bilgileri. Belli yaşa geldiğinde bu becerileri ortaya çıkarabilmek için ekstra desteğe ihtiyaç duyabiliyor. Bazen ismi koçluk, bazen ismi abilik-ablalık, bazen ismi yöneticilik olabiliyor. Böyle bir faaliyet her zaman vardı ve olacak.

Koçluk şu andaki mevcut teknoloji ile bizim bunu yapmanın daha iyi yolunu bulup çerçevelediğimiz hali. Psikoloji gelişti, insan zihnini, nörolojiyi daha iyi anlıyoruz. Çerçevesi değişebilir, genişletilebilir. Tamamen tanımla alakalı birşey. Bundan sonra biz birtakım faaliyetlere koçluk diyelim dediğimiz için. Konvansiyonel birşey koçluk, kendiliğinden var olan birşey değil. Baktığında bundan 30 sene önce bakarsan sporcular için koçluk vardı. Biz onu tekrar tanımlıyoruz.

Özünde insana destek olma faaliyeti. Kategori ya da tanım çizgisini nereye çizdiğine bağlı. Bir takım insanlar biraraya gelip, buna koçluk, bu sertifika programını alanlara da koç diyelim dedik. Yoksa koçluk herşeyin ilacı da değil. Bazı insanlar için disipline eden yöneticiye ihtiyaç var, bazıları için koça. Bazıları için öğretmene.

ÇİÇEĞİ BURNUNDA KOÇ

Şeyda: Koç olduk, sertifikamızı aldık, çok da iyi bir sosyal medya kullanıcısıyız. Her türlü websitemiz/ hesabımız mevcut. Şimdi sıra neyde? Ne yapsın çiçeği burnunda koç?

Dost: Koçluk yapsın. Bol bol. Dağa, taşa. Gerçekten tecrübe ve kilometre işi. Bütün koçluk fırsatlarını kullansın. Bir yandan da kendi ile ciddi bir şekilde uğraşmaya devam etsin. Çünkü hepimiz deliyiz. Deliliğimizi ne kadar azaltırsak, o kadar etkili olabiliyoruz karşıdakine. Ben dahil koçluk yaparken kendimizin iyi olduğumuzu, ne kadar işe yarar olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz. Aslında deli olmadığımızı kanıtlamaya çalışıyoruz. O ihtiyaç ne kadar azalırsa istediğimiz sonuca ulaşıyoruz.

Kendimi kanıtlama çabamdan ne kadar uzaklaşabilirsem o kadar kanıtlayabiliyorum gibi bir delilik söz konusu yani. Saçmalık var orada.

İlki, artan dozda kendimizle uğraşmak ve de yüzleşmek ki koçluk yapma da ciddi anlamda kendimizle yüzleşmek demek. Sonra koçluk yapmaya devam etmek. İkincisi; o websitesini kurduk da onlar kendi başlarına birşeyler üretmiyorlar, onları kullanmak önemli. Yazmak-çizmek ve bunları paylaşmak. Ve yılmamak. Ava çıktık, attığımız her kurşunla birşey avlamak gibi umudumuz varsa öyle birşey olmaz. Uzun süreli belli faaliyetleri yapmaya devam etmek hiçbir fayda sağlamıyor gibi gözükse de. Adım adım. Bazen 1- 1.5 sene sürse bile. Benim vakamda; haftalık e-dergi yazıyordum. Her hafta Salı günü o yazı yazıldı. Canım istemese de yazıldı. Yazacak birşey bulamasam da yazıldı. Bir şekilde yazıldı. Ne bileyim, bir kitaptan cümle buldum, üzerinde düşündüm, genişlettim ve yazdım. Bir şekilde yazdım. Bazen o yazı güzel oldu, bazen olmadı. Yine de yazıldı. Disiplin çok önemli.

5 ayda olmuyor, 6 ayda da olmayabiliyor, kendi hikayemde 1.5-2 sene geçti, kitap falan çıktı, “Allah’ım bu iş olacak mı? Devam ettirebilecek miyim maddi olarak?” diye sorguladığımı hatırlarım. Dezavantajım ve avantajım vardı. İlklerdendim, bikaç kişi vardı. Ancak mesleği bilen yoktu. Tanıtıyordum. Şimdi meslek biliniyor ancak çok koç var. O zamankinden çok da farklı değil. Benzer çaba söz konusu. Görünür olmaya çalışmak önemli. Söyleyebileceklerim bunlar.

Birincil olarak, kendi üzerinde çalışıp kendi kendine nasıl engel olduğunu bulman temel çerçeve. Bu genel klasmanın içerisinde yukarda anlatmış olduklarımın hepsi.

Şeyda: Zengin bir kütüphanen olduğunu biliyoruz. Son olarak bir başucu kitabın var mı sürekli kendini tekrar tekrar bakarken bulduğun? Ya da sana çok şey katan, “İyi ki okumuşum, vaktim olsa tekrar okurum” dediğin?

Dost: Çok fazla kitap var konunun ne olduğuna bağlı olarak. “Leadership on the Line” kurumlarla ve liderlerle çalışıyorsan. Yine aynı çerçeve içinde “Seeing Systems” . Temelde ikisi. Özellikle kendinle uğraşıyorsan, meditasyonu kendini rahatlatmak için değil de; gerçekten kendini ve hakikati anlamak için yapıyorsan “Aydınlanma Çılgınlığı”. Goa yayınlarından çıktı da baskısı kalmadı. Jack Kornfield’ın kitaplarını severim. Herman Hesse’den Siddharta da başucu kitaplarımdan diyebilirim.

Şeyda: Çook çok teşekkürler...

Sahi koçlukta ortaklık ne demek?


“Koçluk, müşterilerin kişisel ve profesyonel potansiyellerini maksimize etmek amacıyla düşünce doğurucu ve yaratıcı bir süreçte onlarla ortaklık yapmaktır.”

Potansiyel bir önceki yazımın konusuydu. Sıra ortaklık yapmaya geldi :) ve de ortaklığın temeli olan göz hizasındaki ilişkilere.

Çok eskilerde bir bilgenin hikâyesini dinlemiştim:

“Annesi ve babası çocuklarında bir farklılık olduğunu hissederek onu bir tapınağa gönderirler. Delikanlı, olma yolunda, hızla kendisine öğretilen uygulamaları, kadim bilgileri yutarcasına hatmeder ve manevi mertebeleri birer birer aşar. Yıllar su gibi akıp gider, gün gelir tapınağın başındaki rahip yerini kendisine bırakır. Birsüre tapınağın sorumluluğunu çok güzel taşır ve yönetir. Günlerden birgün kralın yolu o bölgeye düşer, tapınağı ziyaret edecektir. Hazırlıklar günler öncesinden yapılır ve bilge kralın karşısına çıkar. Ziyaretin ardından öğrencilerini toplayıp;

- Ayrılıyorum tapınaktan, der. Birsüre başınızın çaresine bakacaksınız.

Öğrencileri şaşkındır;

- Sizlere öğrettiklerimi uygulayamadım, kralın karşısında fazlasıyla heyecanlandım. Ne zaman, kendime en az bir kral kadar değer veririm; ne zaman gökyüzündeki bir bulut ile yeryüzündeki bir karıncanın ya da bir dilenci ile bir soylunun herhangi bir farkı kalmaz nazarımda, o zaman beni bulursunuz karşınızda. Çıkarım tekrar huzurlarınıza.

Bu sözlerden sonra bilge ormanın girişinde gözlerden kaybolup gider…”

İşte bu anlayıştır, göz seviyesinde ilişkilere esas olan. Bir zamanlar Avusturyalı CEO’mun sürekli hatırlattığı gibi, hayatın her alanında bu ilişkiler insan olma yolunda çook önemlidir. Görünürde değil, beynimizin ve hayatın içinde ne kadar eşit hissedip davranıyoruz? Kadın-erkek, çoluk-çocuk, ast-üst, canlı-cansız ayırdetmeden.

GÖZ SEVİYESİNDE ORTAKLIK


Koçlukta ortaklık, koçun sandalyesinin danışanın sandalyesi ile aynı seviyede olması demek. Sıkça kullanılan tabirdeki gibi, “işin uzmanı” değildir ki koç, “sürecin ortağı”dır. Böylece koç; uzman, danışman, eğitmen ve terapistten ayrılır. Konu hakkında tecrübesi artı olmakla beraber, elzem değildir. Bu kıstasla mentorluktan da ayrı bir yere sahiptir. Beraber çıkılan yolda, yol arkadaşıdır. Yolun, yoldaki tabelaların, varılacak olan noktanın farkındalığını güzel sorularla karşıya yansıtır; sorunları üstlenip çare bulmaya çalışmaz.

Koçluğunuzun ve hayatınızın her aşamasında keyifli ortaklıklar diliyorum sizlere…


* Eye-level

Koçluk ve Ortaklık

Sahi koçlukta ortaklık ne demek?


“Koçluk, müşterilerin kişisel ve profesyonel potansiyellerini maksimize etmek amacıyla düşünce doğurucu ve yaratıcı bir süreçte onlarla ortaklık yapmaktır.”

Potansiyel bir önceki yazımın konusuydu. Sıra ortaklık yapmaya geldi :) ve de ortaklığın temeli olan göz hizasındaki ilişkilere.

Çok eskilerde bir bilgenin hikâyesini dinlemiştim:

“Annesi ve babası çocuklarında bir farklılık olduğunu hissederek onu bir tapınağa gönderirler. Delikanlı, olma yolunda, hızla kendisine öğretilen uygulamaları, kadim bilgileri yutarcasına hatmeder ve manevi mertebeleri birer birer aşar. Yıllar su gibi akıp gider, gün gelir tapınağın başındaki rahip yerini kendisine bırakır. Birsüre tapınağın sorumluluğunu çok güzel taşır ve yönetir. Günlerden birgün kralın yolu o bölgeye düşer, tapınağı ziyaret edecektir. Hazırlıklar günler öncesinden yapılır ve bilge kralın karşısına çıkar. Ziyaretin ardından öğrencilerini toplayıp;

- Ayrılıyorum tapınaktan, der. Birsüre başınızın çaresine bakacaksınız.

Öğrencileri şaşkındır;

- Sizlere öğrettiklerimi uygulayamadım, kralın karşısında fazlasıyla heyecanlandım. Ne zaman, kendime en az bir kral kadar değer veririm; ne zaman gökyüzündeki bir bulut ile yeryüzündeki bir karıncanın ya da bir dilenci ile bir soylunun herhangi bir farkı kalmaz nazarımda, o zaman beni bulursunuz karşınızda. Çıkarım tekrar huzurlarınıza.

Bu sözlerden sonra bilge ormanın girişinde gözlerden kaybolup gider…”

İşte bu anlayıştır, göz seviyesinde ilişkilere esas olan. Bir zamanlar Avusturyalı CEO’mun sürekli hatırlattığı gibi, hayatın her alanında bu ilişkiler insan olma yolunda çook önemlidir. Görünürde değil, beynimizin ve hayatın içinde ne kadar eşit hissedip davranıyoruz? Kadın-erkek, çoluk-çocuk, ast-üst, canlı-cansız ayırdetmeden.

GÖZ SEVİYESİNDE ORTAKLIK


Koçlukta ortaklık, koçun sandalyesinin danışanın sandalyesi ile aynı seviyede olması demek. Sıkça kullanılan tabirdeki gibi, “işin uzmanı” değildir ki koç, “sürecin ortağı”dır. Böylece koç; uzman, danışman, eğitmen ve terapistten ayrılır. Konu hakkında tecrübesi artı olmakla beraber, elzem değildir. Bu kıstasla mentorluktan da ayrı bir yere sahiptir. Beraber çıkılan yolda, yol arkadaşıdır. Yolun, yoldaki tabelaların, varılacak olan noktanın farkındalığını güzel sorularla karşıya yansıtır; sorunları üstlenip çare bulmaya çalışmaz.

Koçluğunuzun ve hayatınızın her aşamasında keyifli ortaklıklar diliyorum sizlere…


* Eye-level

Koçluğa uluslararası arenada standartlar getirmiş olan bir kurum açısından bakalım mı? 


ICF* Türkiye’nin bu bağlamda yapmış olduğu tanıma göre; “Koçluk, müşterilerin kişisel ve profesyonel potansiyellerini maksimize etmek amacıyla düşünce doğurucu ve yaratıcı bir süreçte onlarla ortaklık yapmaktır.”

Koçluk bakış açısının dünyaya hediye etmiş olduğu, yukarıdaki tanımda altını ısrarla çizmiş olduğum iki önemli değer var: Potansiyel ve ortaklık.

Birincisi her insan eşsiz ve her insan ihtiyaç duyduğu potansiyele sahip. İnsanları geçmişlerine ya da mevcut performanslarına göre değil potansiyellerine göre değerlendirmek esas olan. Bence "potansiyel" kadar sihirli olup, oldukça sıradan bir şekilde kullanılan kelime az olsa gerek.

POTANSİYELE GİDEN YOLDA

Pekiyi, potansiyel ne demek?

Potansiyel fizik dersinden hatırlayacak olursak; gizli, görünemeyen güç, henüz ortaya çıkmamış güç demek. Çevremizde politika, bilim veya sanat gibi uğraşlarda o işin erbabı diye nitelendirdiğimiz, imrendiğimiz bazen rol modeli bazen lider dediğimiz insanlar vardır ya, işte onlar potansiyellerini hayata geçirebilmiş kişiler, yani bir nevi hayat ustaları veyahut üstadlarıdır. Zaten “Usta” kelimesinin anlamı; potansiyelini açığa çıkarmış, bunu kullanan ve çevresine bu yolla fayda sağlayan, değer yaratan insan demek değil midir? Aynen Mimar Sinan, Chopin, Michalengelo ve sayamadığım daha niceleri gibi.

Şimdi yine gelin fizik dersine dönelim; enerji kaybolmaz, sadece dönüşür. Annelerimiz çayımız hızla soğusun diye bir başka bardağa dökerken, aslında ısı enerjisini belki de bilmeden kinetik enerjiye (hareket enerjisi) çeviriyorlardı. Potansiyel enerji bir cismin yerden yüksekliğinden dolayı oluşan enerjisini temsil eder. 200 m. yüksekliğinde duran bir saksıyı ele alalım. Saksı yerinde sabit olsa bile 200 m. yukarıda olduğu için çok yüksek bir potansiyel enerjisi vardır. Saksıyı o yükseklikten bıraktığınız anda POTANSİYEL enerji, KİNETİK enerjiye dönüşür ve gitgide hızlanarak saatte 130 km hızla çarpar.** Saksı elbette potansiyelinin farkında değildir.

Peki, bizler saksı mıyız? Hayır elbette :), bizim hayallerimiz var, en azından çocukken vardı, şu an sorsam yarın ölecek olsanız ne yapmaya karar verirdiniz, sizi yataktan çıkaran ne olurdu?Felix Baumgartner’ı hatırlıyor musunuz? Hani 39,000 m. yükseklikten atlayan Avusturyalı paraşütçü ve yüksek atlamacı. Bir röportajını dinlemiştim, ilginç bir şekilde uzay aracı ve atlama sahnesini taa çocukken resmettiğini fark etmiş. Nerden nereye? Demem o ki asla çocukluk hayallerinizi küçümsemeyin. Belki potansiyele götüren yoldur.

Ortaklık yapma tanımını gelecek yazımda netleştirmeye çalışacağım...



* International Coach Federation

** Saksı örneği arkadaşım Timur Tiryaki'nin "Budha mı olsam? Ceo mu olsam?" kitabından alıntıdır.

Koçluk ve Potansiyel

Koçluğa uluslararası arenada standartlar getirmiş olan bir kurum açısından bakalım mı? 


ICF* Türkiye’nin bu bağlamda yapmış olduğu tanıma göre; “Koçluk, müşterilerin kişisel ve profesyonel potansiyellerini maksimize etmek amacıyla düşünce doğurucu ve yaratıcı bir süreçte onlarla ortaklık yapmaktır.”

Koçluk bakış açısının dünyaya hediye etmiş olduğu, yukarıdaki tanımda altını ısrarla çizmiş olduğum iki önemli değer var: Potansiyel ve ortaklık.

Birincisi her insan eşsiz ve her insan ihtiyaç duyduğu potansiyele sahip. İnsanları geçmişlerine ya da mevcut performanslarına göre değil potansiyellerine göre değerlendirmek esas olan. Bence "potansiyel" kadar sihirli olup, oldukça sıradan bir şekilde kullanılan kelime az olsa gerek.

POTANSİYELE GİDEN YOLDA

Pekiyi, potansiyel ne demek?

Potansiyel fizik dersinden hatırlayacak olursak; gizli, görünemeyen güç, henüz ortaya çıkmamış güç demek. Çevremizde politika, bilim veya sanat gibi uğraşlarda o işin erbabı diye nitelendirdiğimiz, imrendiğimiz bazen rol modeli bazen lider dediğimiz insanlar vardır ya, işte onlar potansiyellerini hayata geçirebilmiş kişiler, yani bir nevi hayat ustaları veyahut üstadlarıdır. Zaten “Usta” kelimesinin anlamı; potansiyelini açığa çıkarmış, bunu kullanan ve çevresine bu yolla fayda sağlayan, değer yaratan insan demek değil midir? Aynen Mimar Sinan, Chopin, Michalengelo ve sayamadığım daha niceleri gibi.

Şimdi yine gelin fizik dersine dönelim; enerji kaybolmaz, sadece dönüşür. Annelerimiz çayımız hızla soğusun diye bir başka bardağa dökerken, aslında ısı enerjisini belki de bilmeden kinetik enerjiye (hareket enerjisi) çeviriyorlardı. Potansiyel enerji bir cismin yerden yüksekliğinden dolayı oluşan enerjisini temsil eder. 200 m. yüksekliğinde duran bir saksıyı ele alalım. Saksı yerinde sabit olsa bile 200 m. yukarıda olduğu için çok yüksek bir potansiyel enerjisi vardır. Saksıyı o yükseklikten bıraktığınız anda POTANSİYEL enerji, KİNETİK enerjiye dönüşür ve gitgide hızlanarak saatte 130 km hızla çarpar.** Saksı elbette potansiyelinin farkında değildir.

Peki, bizler saksı mıyız? Hayır elbette :), bizim hayallerimiz var, en azından çocukken vardı, şu an sorsam yarın ölecek olsanız ne yapmaya karar verirdiniz, sizi yataktan çıkaran ne olurdu?Felix Baumgartner’ı hatırlıyor musunuz? Hani 39,000 m. yükseklikten atlayan Avusturyalı paraşütçü ve yüksek atlamacı. Bir röportajını dinlemiştim, ilginç bir şekilde uzay aracı ve atlama sahnesini taa çocukken resmettiğini fark etmiş. Nerden nereye? Demem o ki asla çocukluk hayallerinizi küçümsemeyin. Belki potansiyele götüren yoldur.

Ortaklık yapma tanımını gelecek yazımda netleştirmeye çalışacağım...



* International Coach Federation

** Saksı örneği arkadaşım Timur Tiryaki'nin "Budha mı olsam? Ceo mu olsam?" kitabından alıntıdır.

Gelin tersten başlayalım; “Koçluk nedir?”den ziyade “Koçluk ne değildir?”


Neden mi tersten başladık? Konuyu daha net ve anlaşılır kılmak için elbette.

Bazı tür tanımlarda; öncelikle varlığın veya nesnenin özellikleri ile onu benzerlerinden ayıran yönleri belirtilir. Böylelikle varlığın/ nesnenin sınırları ve çerçevesi net olarak çizilir. Felsefe gibi alanlarda “değilleme” denen bu yönteme çok sık başvurulur. Örneğin “Ben kimim?” sorusunun cevabına da pek çok mistik okul bu şekilde yaklaşır; öncelikle "Ben ne değilim? sorusuna cevap ararlar: “Ben düşüncelerim değilim,” “Ben duygularım değilim”...

O zaman konumuza dönüp bakmaya devam edelim mi? Koç ne değildir? Koç; mentor, terapist, danışman ya da eğitmen değildir.

Koçluk:

Süreci kişiden daha iyi bilmek gerekmez.

Herhangi bir bilgi aktarımı söz konusu değildir.

Gelişim bazlı bir süreçtir, uzun veya kısa vadeli kişisel gelişim sürecidir.

Seans;

Şimdiye ve geleceğe odaklanır.

Çözümü bulmaya yöneliktir.

“Nasıl?” diye sorar.

Müşteri aktiftir.

Değişim söz konusudur.

Mentorlük:

Süreci kişiden daha iyi bilir.

Gereken araç, yapı, bilgi ve deneyim aktarımını, kişinin kendi yolunu ve rengi bulmasına engel olmadan yapar (Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “lalalık” sistemi gibi).

Gelişim bazlı bir süreçtir, uzun vadeli gelişim sürecinde yolculuk ortağıdır.

Mentor ve mentee arasında karşılıklı bir akış vardır.

Terapi:

Geçmişe odaklanır.

Sorun üzerine yoğunlaşır.

“Neden?” diye sorar.

Müşteri pasiftir.

İyileşme söz konusudur.

Danışmanlık:

Bilgi satar; konuyu danışan kişiden daha iyi bilmelidir, uzmanlık gerektirir.

Danışmandan danışana doğru bir akış vardır.

Sorun çözme odaklıdır.

Eğitim:

Hedeflenen bilgiyi öğretmek amacıyla bilgi ve deneyim paylaşır.

Eğitmenden katılımcıya doğru bir akış vardır.

Bir program doğrultusunda hareket eder.

Öğrenmeyi ve uygulamayı kolaylaştıracak yöntemler uygular.

Tabi, herşeyden önce koçluk bir meslek olduğu kadar bakış açısıdır ve yukarda saymış olduğum her süreçte koçluk becerileri kullanılabilir. Mesela satışta, yöneticilikte...

Gelecek yazımda; Koçluğun tanımına bakmaya devam ediyor olacağız.




Hamiş: Koçluğun diğer hizmetlerden farkını tespit ederken, notlarından faydalandığım deneyimli meslekdaşım ve aynı zamanda arkadaşım Dilek Serimoğlu’na sonsuz teşekkürler...

Koçluk Ne Değildir?

Gelin tersten başlayalım; “Koçluk nedir?”den ziyade “Koçluk ne değildir?”


Neden mi tersten başladık? Konuyu daha net ve anlaşılır kılmak için elbette.

Bazı tür tanımlarda; öncelikle varlığın veya nesnenin özellikleri ile onu benzerlerinden ayıran yönleri belirtilir. Böylelikle varlığın/ nesnenin sınırları ve çerçevesi net olarak çizilir. Felsefe gibi alanlarda “değilleme” denen bu yönteme çok sık başvurulur. Örneğin “Ben kimim?” sorusunun cevabına da pek çok mistik okul bu şekilde yaklaşır; öncelikle "Ben ne değilim? sorusuna cevap ararlar: “Ben düşüncelerim değilim,” “Ben duygularım değilim”...

O zaman konumuza dönüp bakmaya devam edelim mi? Koç ne değildir? Koç; mentor, terapist, danışman ya da eğitmen değildir.

Koçluk:

Süreci kişiden daha iyi bilmek gerekmez.

Herhangi bir bilgi aktarımı söz konusu değildir.

Gelişim bazlı bir süreçtir, uzun veya kısa vadeli kişisel gelişim sürecidir.

Seans;

Şimdiye ve geleceğe odaklanır.

Çözümü bulmaya yöneliktir.

“Nasıl?” diye sorar.

Müşteri aktiftir.

Değişim söz konusudur.

Mentorlük:

Süreci kişiden daha iyi bilir.

Gereken araç, yapı, bilgi ve deneyim aktarımını, kişinin kendi yolunu ve rengi bulmasına engel olmadan yapar (Osmanlı İmparatorluğu’ndaki “lalalık” sistemi gibi).

Gelişim bazlı bir süreçtir, uzun vadeli gelişim sürecinde yolculuk ortağıdır.

Mentor ve mentee arasında karşılıklı bir akış vardır.

Terapi:

Geçmişe odaklanır.

Sorun üzerine yoğunlaşır.

“Neden?” diye sorar.

Müşteri pasiftir.

İyileşme söz konusudur.

Danışmanlık:

Bilgi satar; konuyu danışan kişiden daha iyi bilmelidir, uzmanlık gerektirir.

Danışmandan danışana doğru bir akış vardır.

Sorun çözme odaklıdır.

Eğitim:

Hedeflenen bilgiyi öğretmek amacıyla bilgi ve deneyim paylaşır.

Eğitmenden katılımcıya doğru bir akış vardır.

Bir program doğrultusunda hareket eder.

Öğrenmeyi ve uygulamayı kolaylaştıracak yöntemler uygular.

Tabi, herşeyden önce koçluk bir meslek olduğu kadar bakış açısıdır ve yukarda saymış olduğum her süreçte koçluk becerileri kullanılabilir. Mesela satışta, yöneticilikte...

Gelecek yazımda; Koçluğun tanımına bakmaya devam ediyor olacağız.




Hamiş: Koçluğun diğer hizmetlerden farkını tespit ederken, notlarından faydalandığım deneyimli meslekdaşım ve aynı zamanda arkadaşım Dilek Serimoğlu’na sonsuz teşekkürler...

Çok sevdiğim mistik bir hikâye vardır.


“Tanrı insanı yaratmış ve yeryüzüne göndermiş, ancak yeryüzünden ne bir ayna var ne de bir su damlası..

İnsanoğlu meraklı, ee durur mu, kendinin neye benzediğini keşfetmek için onca yol arıyor, nâfile. En sonunda Tanrı’ya yalvarıp yakarıyor, ey Tanrım ben neye benziyorum, nasıl bir şeyim? Tanrı okyanusları, denizleri, gölleri ve de akarsuları yaratıyor..İnsanoğlu hemen fırlıyor, kendini bir gölde uzun uzun seyrediyor..

Ne var ki bizim ademoğlunun içindeki merak bir nebze duruluyor, lâkin şimdi de içine başka türlü bir kurt düşüyor. Varıyor bizimki yine Tanrı’nın huzuruna; ‘Tanrım demiş, ben neye benziyorum?’ Tanrı cevap vermiş ‘Görmedin mi neye benzediğini bunca doğal güzelllik içerisinde ey yarattığım?’

Bizim Ademoğlu dile gelmiş, ‘Gördüm görmesine dışsal olarak neye benzediğimi de ben içsel olarak da merak etmekteyim, kimim ben, neciyim ve de neye benzerim?’

Ve Tanrı diğer insanları yaratmış..”

Bu hikâyeyi ilk duyduğumda hep düşünmüşümdür, hakikaten başka biri olmasa çevrede, ilişkiye girmesek bilebilir miydik kim olup olmadığımızı? Neye benzeyip benzemediğimizi?

Üstad Krisnamurti’nin dediği gibi ”Yaşam ilişkidir, ilişki yaşama verilen yanıttır. İlişkilere girmemizin tek nedeni KİM OLDUĞUMUZU keşfetmektir.”*


İLİŞKİLER VE AYNA

Tabi özünde hepimiz birbirimizin aynasıyız..Özellikle yakın ilişkilerde bulunduğumuz aile, eş, sevgili ve de dostlarımız sürekli bize bizi yansıtarak mükemmel bir ayna görevi üstlenirler.

Şimdi bütün bu hik âyenin koçlukla ne alâkası var diyebilirsiniz? Çok alâkası var. Bence koçlar, doğru sorularla bize bizi o kadar güzel yansıtırlar ki bazen bir ömür fark edemediğimiz veya bir arpa boyu yol alamadığımız konularda bizi meşgul eden, zihnimizi kurcalayan noktaları - bir başka deyişle kör noktalarımızı- gün gelir bir saatin sonunda yakalarız. Bir nevi olabildiğince berrak bir su misyonunu üstlenerek.

Hevesli ve yeniliğe açık bir İkizler burcu olarak 2005 yılından bu yana naçizane bisürü koçluk aldım. Kiminden memnun kaldım. Öncelikle müthiş koçlarla tanıştım, keşke insanlar bu kadar önyargılı olmasalar mesleğe karşı, elbette işe yarıyor koçluk. İnsan insanın aynası ve dahi şifası. Kiminden memnun kalmadım ki onlar bile bana çok şey kattı; misâl neyin neden yapılmaması gerektiğini anladım onlar sayesinde.

Zamanla işi o derece ileriye götürdüm ki, iç sesimi dinleyerek Gestalt Koçluk Eğitimi ve sertifikası aldım. İyi ki de...Şimdi ICF (Interntional Coaching Federation) bünyesinde PCC (Professional Certified Coach) seviyesinde koçum. Biliyorum daha katedeceğim kilometrelerim, dönüştereceğim yönlerim mevcut.

İtiraf edeyim, masanın her iki ucunda da oturmak halâ hoşuma gidiyor. Masanın bir ucunda danışan olarak; hayata açılan penceremi her seferinde biraz daha genişleterek yaşam oyunumun kalitesini bir tık yukarıya taşıyorum. Diğer ucunda bir koç olarak birinin hayatına dokunarak amacının gerçekleşmesine vesile oluyorum.

Hayatında hiç ıslanmamış birine “ıslaklık” terimi nasıl anlatılabilir? Sözün özü tarifi bir dereceye kadar mümkün. En iyisi yaşayıp görmeli...



*J.Krisnamurti (1895-1986), dersleri ve yazılarıyla binlerce kişiye ilham veren dünyaca ünlü bir tinsel öğretemendi. Yukardaki alıntı “İlişki Üzerine” adlı kitabındandır.


Ey Koç Ben Kimim?

Çok sevdiğim mistik bir hikâye vardır.


“Tanrı insanı yaratmış ve yeryüzüne göndermiş, ancak yeryüzünden ne bir ayna var ne de bir su damlası..

İnsanoğlu meraklı, ee durur mu, kendinin neye benzediğini keşfetmek için onca yol arıyor, nâfile. En sonunda Tanrı’ya yalvarıp yakarıyor, ey Tanrım ben neye benziyorum, nasıl bir şeyim? Tanrı okyanusları, denizleri, gölleri ve de akarsuları yaratıyor..İnsanoğlu hemen fırlıyor, kendini bir gölde uzun uzun seyrediyor..

Ne var ki bizim ademoğlunun içindeki merak bir nebze duruluyor, lâkin şimdi de içine başka türlü bir kurt düşüyor. Varıyor bizimki yine Tanrı’nın huzuruna; ‘Tanrım demiş, ben neye benziyorum?’ Tanrı cevap vermiş ‘Görmedin mi neye benzediğini bunca doğal güzelllik içerisinde ey yarattığım?’

Bizim Ademoğlu dile gelmiş, ‘Gördüm görmesine dışsal olarak neye benzediğimi de ben içsel olarak da merak etmekteyim, kimim ben, neciyim ve de neye benzerim?’

Ve Tanrı diğer insanları yaratmış..”

Bu hikâyeyi ilk duyduğumda hep düşünmüşümdür, hakikaten başka biri olmasa çevrede, ilişkiye girmesek bilebilir miydik kim olup olmadığımızı? Neye benzeyip benzemediğimizi?

Üstad Krisnamurti’nin dediği gibi ”Yaşam ilişkidir, ilişki yaşama verilen yanıttır. İlişkilere girmemizin tek nedeni KİM OLDUĞUMUZU keşfetmektir.”*


İLİŞKİLER VE AYNA

Tabi özünde hepimiz birbirimizin aynasıyız..Özellikle yakın ilişkilerde bulunduğumuz aile, eş, sevgili ve de dostlarımız sürekli bize bizi yansıtarak mükemmel bir ayna görevi üstlenirler.

Şimdi bütün bu hik âyenin koçlukla ne alâkası var diyebilirsiniz? Çok alâkası var. Bence koçlar, doğru sorularla bize bizi o kadar güzel yansıtırlar ki bazen bir ömür fark edemediğimiz veya bir arpa boyu yol alamadığımız konularda bizi meşgul eden, zihnimizi kurcalayan noktaları - bir başka deyişle kör noktalarımızı- gün gelir bir saatin sonunda yakalarız. Bir nevi olabildiğince berrak bir su misyonunu üstlenerek.

Hevesli ve yeniliğe açık bir İkizler burcu olarak 2005 yılından bu yana naçizane bisürü koçluk aldım. Kiminden memnun kaldım. Öncelikle müthiş koçlarla tanıştım, keşke insanlar bu kadar önyargılı olmasalar mesleğe karşı, elbette işe yarıyor koçluk. İnsan insanın aynası ve dahi şifası. Kiminden memnun kalmadım ki onlar bile bana çok şey kattı; misâl neyin neden yapılmaması gerektiğini anladım onlar sayesinde.

Zamanla işi o derece ileriye götürdüm ki, iç sesimi dinleyerek Gestalt Koçluk Eğitimi ve sertifikası aldım. İyi ki de...Şimdi ICF (Interntional Coaching Federation) bünyesinde PCC (Professional Certified Coach) seviyesinde koçum. Biliyorum daha katedeceğim kilometrelerim, dönüştereceğim yönlerim mevcut.

İtiraf edeyim, masanın her iki ucunda da oturmak halâ hoşuma gidiyor. Masanın bir ucunda danışan olarak; hayata açılan penceremi her seferinde biraz daha genişleterek yaşam oyunumun kalitesini bir tık yukarıya taşıyorum. Diğer ucunda bir koç olarak birinin hayatına dokunarak amacının gerçekleşmesine vesile oluyorum.

Hayatında hiç ıslanmamış birine “ıslaklık” terimi nasıl anlatılabilir? Sözün özü tarifi bir dereceye kadar mümkün. En iyisi yaşayıp görmeli...



*J.Krisnamurti (1895-1986), dersleri ve yazılarıyla binlerce kişiye ilham veren dünyaca ünlü bir tinsel öğretemendi. Yukardaki alıntı “İlişki Üzerine” adlı kitabındandır.


7 Ağustos 2021 Cumartesi

Ağaçlarla büyüdüm ben, bir nevi ağaçlarla paylaştım hayatımı ve babamı.

Babam emekli Orman Bölge Şefi. Orman sevgisini ondan aldım, taa damarlarıma işledi. Elleriyle diktiği fidanları “Evlatlarım benim” diye sever, fotoğraflarını çekerdi. Ne yalan söyleyeyim çocuk aklımla az biraz kıskanırdım. Zaman zaman arazi aracı ile ormanın derinliklerine giderdik beraber. Ağaçları sayardı tek tek, hepsinin faydalarını ve karakteristik özelliklerini. Vakti gelir canını dişine takarak orman yangınlarının içine dalardı.

İlkokul yıllarımdan “Ormanlar yurdun akciğerleridir” sözünü hatırlarım. Ciğerim yanıyor denir ya ciddi kayıplar karşısında, şimdi gerçekten ciğerlerimiz yanıyor. Bu deyim iki kat anlam ve ağırlık kazanıyor yüreğimde.

Evet, doğal felaketler hep olacak. Tarih boyunca oldu. Elbette öncesinde önlem de alacağız, sonrasında hatalarımızdan dersler de çıkaracağız. Maalesef insanoğlu kendi eliyle bile isteyerek veya istemeyerek felaket yaratabiliyor. Gelin gerçek bir hikâyeyi babamdan dinleyelim;

“Vaktiyle köyde babası müebbet hapse çarptırılmış bir delikanlı vardı, babasının yaşadığı durum nedeniyle kendisine istediği kız verilmeyince haince bir plan yapmış. Köyün ilgisini başka bir yöne çekecek. Nasıl mı? Orman yakarak. Nasıl olsa ağaçların dili yok ya. Karşı koyamaz ya. Köylüler orman yangınına koşarken o da kızı kaçıracak aklınca”. Bu talihsiz ve vicdansız hareket ne yazık ki çokça orman arazisinin yanmasına yol açmış, Allah’tan bu cahil eylemin faili yakalanmış.

Gel de Yunus Emre inceliğini arama. Taptuk Emre dergâhı için kurumuş ağaçlardan odun keseceği zaman kesmeyeceği yeşil canlı ağaçlar yüksünmesin diye baltasının keskin yerini kumaşa sararmış sevgili Yunus.

Bugün “bir” olma zamanı. UNESCO, 2021 yılını Hacı Bektaş Veli yılı ilan etti; “Elden gelen her iyiliği herkese yapınız” der büyük gönül adamı. Kimin elinden ne geliyorsa (maddi-manevi, bireysel-kurumsal) ortaya koyma zamanı. Yardım etmek istiyorsanız ve nereye dair yardım edeceğinize dair kafanız karışıksa bir adres paylaşmak istiyorum. Üstelik şahsen de dahil olabileceğiniz (yanan yerler için sonrasında su tesisatı döşeyerek veya bina boyayarak bile destek olup çalışabilirsiniz) bir platform;http://birdestekbiryuva.com/

Umarım yaralarımızı derhal sararız.  Umarım bu günler tez vakitte geride kalır...

Hamiş: Kampanya, İhtiyaç Haritası (https://ihtiyacharitasi.org/) ve NEF Vakfı (http://www.nefvakfi.org/)  işbirliğinde hayata geçirilmiştir. Proje, Afet Platformu ve ilgili kamu kuruluşları işbirliği ile yürütülecektir.Kampanya 2 ana alanda destek sağlayacaktır:

1. Yaşam Alanlarının Yeniden Tesis Edilmesi

2. Geçim Kaynaklarının Yeniden Tesis Edilmesi

Detay bilgiye yukarda paylaşmış olduğum web sitesinden ulaşabilirsiniz.

Ağacı Sev, Yeşili Koru

Ağaçlarla büyüdüm ben, bir nevi ağaçlarla paylaştım hayatımı ve babamı.

Babam emekli Orman Bölge Şefi. Orman sevgisini ondan aldım, taa damarlarıma işledi. Elleriyle diktiği fidanları “Evlatlarım benim” diye sever, fotoğraflarını çekerdi. Ne yalan söyleyeyim çocuk aklımla az biraz kıskanırdım. Zaman zaman arazi aracı ile ormanın derinliklerine giderdik beraber. Ağaçları sayardı tek tek, hepsinin faydalarını ve karakteristik özelliklerini. Vakti gelir canını dişine takarak orman yangınlarının içine dalardı.

İlkokul yıllarımdan “Ormanlar yurdun akciğerleridir” sözünü hatırlarım. Ciğerim yanıyor denir ya ciddi kayıplar karşısında, şimdi gerçekten ciğerlerimiz yanıyor. Bu deyim iki kat anlam ve ağırlık kazanıyor yüreğimde.

Evet, doğal felaketler hep olacak. Tarih boyunca oldu. Elbette öncesinde önlem de alacağız, sonrasında hatalarımızdan dersler de çıkaracağız. Maalesef insanoğlu kendi eliyle bile isteyerek veya istemeyerek felaket yaratabiliyor. Gelin gerçek bir hikâyeyi babamdan dinleyelim;

“Vaktiyle köyde babası müebbet hapse çarptırılmış bir delikanlı vardı, babasının yaşadığı durum nedeniyle kendisine istediği kız verilmeyince haince bir plan yapmış. Köyün ilgisini başka bir yöne çekecek. Nasıl mı? Orman yakarak. Nasıl olsa ağaçların dili yok ya. Karşı koyamaz ya. Köylüler orman yangınına koşarken o da kızı kaçıracak aklınca”. Bu talihsiz ve vicdansız hareket ne yazık ki çokça orman arazisinin yanmasına yol açmış, Allah’tan bu cahil eylemin faili yakalanmış.

Gel de Yunus Emre inceliğini arama. Taptuk Emre dergâhı için kurumuş ağaçlardan odun keseceği zaman kesmeyeceği yeşil canlı ağaçlar yüksünmesin diye baltasının keskin yerini kumaşa sararmış sevgili Yunus.

Bugün “bir” olma zamanı. UNESCO, 2021 yılını Hacı Bektaş Veli yılı ilan etti; “Elden gelen her iyiliği herkese yapınız” der büyük gönül adamı. Kimin elinden ne geliyorsa (maddi-manevi, bireysel-kurumsal) ortaya koyma zamanı. Yardım etmek istiyorsanız ve nereye dair yardım edeceğinize dair kafanız karışıksa bir adres paylaşmak istiyorum. Üstelik şahsen de dahil olabileceğiniz (yanan yerler için sonrasında su tesisatı döşeyerek veya bina boyayarak bile destek olup çalışabilirsiniz) bir platform;http://birdestekbiryuva.com/

Umarım yaralarımızı derhal sararız.  Umarım bu günler tez vakitte geride kalır...

Hamiş: Kampanya, İhtiyaç Haritası (https://ihtiyacharitasi.org/) ve NEF Vakfı (http://www.nefvakfi.org/)  işbirliğinde hayata geçirilmiştir. Proje, Afet Platformu ve ilgili kamu kuruluşları işbirliği ile yürütülecektir.Kampanya 2 ana alanda destek sağlayacaktır:

1. Yaşam Alanlarının Yeniden Tesis Edilmesi

2. Geçim Kaynaklarının Yeniden Tesis Edilmesi

Detay bilgiye yukarda paylaşmış olduğum web sitesinden ulaşabilirsiniz.

7 Temmuz 2021 Çarşamba

“Yemek içmek gerçekten çok yorucu olurdu, eğer Tanrı ihtiyaç duymamızın yanı sıra bize zevk vermesini de sağlamamış olsaydı.” Voltaire


Yemekten keyif alanlarımızın bu girizgâh ile daha bir keyiflendiklerini hissedebiliyorum. Güzel bir masada dostlarla yenen gibisi elbette yok; ister balık ister rakı sofrası olsun, ister sokak kültürünün parçası olan mısır, kestane, kokoreç anları, ister evde pişen tencere yemekleri. Hepsinin yeri ayrı.

1- Yerken hem keyif alıp hem bedeninizi göz etmek mi istiyorsunuz?


“Keyif iyi güzel de, keyifle beraber gelen kalori yok mu canım”, dediğinizi duyar gibiyim. Kilo belki de keyif ile gelmiyordur, normalimiz (ki herkesin normali farklı) dışında kilo almanın altında belki başka faktörler vardır desem ve bunun için sizlere - sakın ola ha şiddetle değil- olsa olsa hararetle bir kitap tavsiye etsem, ne dersiniz? Kitabın adı SEZGİSEL YEME. Açıkçası kitabı adına yaraşır bir şekilde sezgisel seçtim, iyi ki de! Beklentilerimin hayli ötesinde bir kitap buldum karşımda. Yazarlar sezgilerimize güvenirsek hem keyif alıp hem normal kilomuzda olabileceğimizin müjdesini veriyorlar.

2- Zihniniz ve bedeniniz arasındaki ilişkiyi merak ediyor musunuz?


Biliyorum her gün yeni yeni yeme tarzlarıyla karşılaşıyoruz; vejetaryen, vegan, pesketaryen... Şimdi de “sezgisel yeme” mi çıktı diyeceksiniz. Hayır, değil. Hem de hiç değil. Bu bir yaşam biçimi, bize dayatılan birsürü sistemi -bunlara yeme içme dahil- masaya yatıran, sorgulayan bir anlayış ile karşı karşıyayız. Yazarlar yiyecek bilgeliği ve vücut farkındalığı kazandırmayı amaçlıyorlar.

3- Diyet ve diyet kültüründen bıktınız mı?

Eminim çoğumuz üzerinde kelimenin kendisinin bile olumsuz bir tınısı var. Kilo aldığım dönemlerde şahsen 2-3 kez diyetisyen eşliğinde diyet denemişliğim var, işe yarıyor ancak kısa dönem. Niyet belki iyi, ancak etkisi sınırlı. Benim için zorla, günleri saya saya, oflaya puflaya, neredeyse peygamber sabrı ile devam ettirilen bir süreçti, diyetleri brakır bırakmaz alınan kilolar cabası. Kitap diyetlerin neden çalışmadığını çeşitli bilimsel veriler eşliğinde çok güzel açıklıyor. Adeta diyet kültürünü alaşağı ediyor.

4- Yeme ile ilgili alışkanlıkları ve kalıplarınızı gözden geçirmek ister misiniz?

Hepimizin yeme alışkanlıkları farklı, kimimiz hızlı, kimimiz yavaş, kimimiz ufak lokmalar eşliğinde, kimimiz âdeta yutarcasına yiyoruz. Pekiyi sizinki nasıl ve neden böyle hiç düşündünüz mü? Kitabı okurken bayağı bir hızlı yediğimi keşfettim. Sonrasında şişkin ve hantal hissetmekle kalmayıp, öğün sonrası hızılıca acıkıyordum. Çünkü öğünleri artan hayat temposunda yapılacak bir iş gibi görüyordum. Şimdi yemeğe vücut sinyalimle başlıyorum, ihtiyacıma göre; günde bazen 2 bazen 3 öğün besleniyorum. Daha bir enerjiğim.

Alışkanlıklarımızın kökeninde genelde kültürel, sosyal faktörler olsa dahi; kişisel zihin ve duygu kalıplarımız bir o kadar etkili. Üstelik bu kalıpların sıklıkla farkında bile değiliz. Misâl sosyal bir aktivite içinde değilken, neden acıkmadığımız halde yeriz?

Kendimizi sakinleştirmek için yiyebiliyoruz (Kaygı)

Gevşemek için yiyebiliyoruz (Stres)

Yemeği arkadaş olarak kullanabiliyoruz (Yalnızlık)

Yemeği avutucu olarak kullanabiliyoruz (Teselli)

Uğraş olarak yiyebiliyoruz (Can sıkıntısı)


5- Size yapılacak listeleri sunan, beylik lâflar eden kitaplardan sıkıldınız mı?

İyi haber, kitap size “yapılacaklar liste”si sunmuyor. Okurken bir koçla muhabbet ediyor hissine kapıldım sıklıkla. Çünkü bir uygulama kitabı, neredeyse 300 sayfanın yarısı uygulamalar ve güçlü sorularla dolu.

Kötü haber, biraz emek şart! Sadece siz pratikleri yaparsanız farkındalık kazanıyorsunuz. Sonrasında ne yapacağınız tamemen size kalmış. Yaşamınızın “yemeğe dair” olan sayfasını baştan sona tekrar yazabilirsiniz.

SON SORU

İtiraf edeyim, kitabın yazarlarından etkilenip, yazımı sorularla renklendirmeye çalıştım. Eğer son soruya kadar gelebildeyseniz, bravo sizlere! Bu arada ufak bir sırrımı açık etmek isterim; insanlara hiç sınır koyamadığım bir dönemde, çok az yediğim halde, taşıdığım duygusal yüklerden dolayı hayli şiş dolaştığım günlerim olmuştu. Ne zaman önceliği kendime ve ihtiyaçlarıma verdim, normal kiloma jet hızıyla geri döndüm, üstelik canımın çektiğini yiyerek. Yaşamasam inanmazdım. Gelelim sonuncu soruya;

6- Genel olarak yeme düzeniniz ve alışkanlıklarınız size iyi geliyor mu?


Eğer yanıtınız “hayır” ise, bir an önce eyleme geçin derim ben. Bu kitap iyi bir tercih olabilir. Pekiyi yanıtınız “evet” ise? Yine de bir göz atmak isteyebilirsiniz...

Özellikle uzuuun yaz öğleden sonralarınıza eşlik edebilecek harika bir eser. Yerken ve okurken keyfiniz bol, sağlığınız daim olsun!

Kitap Önerisi: “Sezgisel Yeme”

“Yemek içmek gerçekten çok yorucu olurdu, eğer Tanrı ihtiyaç duymamızın yanı sıra bize zevk vermesini de sağlamamış olsaydı.” Voltaire


Yemekten keyif alanlarımızın bu girizgâh ile daha bir keyiflendiklerini hissedebiliyorum. Güzel bir masada dostlarla yenen gibisi elbette yok; ister balık ister rakı sofrası olsun, ister sokak kültürünün parçası olan mısır, kestane, kokoreç anları, ister evde pişen tencere yemekleri. Hepsinin yeri ayrı.

1- Yerken hem keyif alıp hem bedeninizi göz etmek mi istiyorsunuz?


“Keyif iyi güzel de, keyifle beraber gelen kalori yok mu canım”, dediğinizi duyar gibiyim. Kilo belki de keyif ile gelmiyordur, normalimiz (ki herkesin normali farklı) dışında kilo almanın altında belki başka faktörler vardır desem ve bunun için sizlere - sakın ola ha şiddetle değil- olsa olsa hararetle bir kitap tavsiye etsem, ne dersiniz? Kitabın adı SEZGİSEL YEME. Açıkçası kitabı adına yaraşır bir şekilde sezgisel seçtim, iyi ki de! Beklentilerimin hayli ötesinde bir kitap buldum karşımda. Yazarlar sezgilerimize güvenirsek hem keyif alıp hem normal kilomuzda olabileceğimizin müjdesini veriyorlar.

2- Zihniniz ve bedeniniz arasındaki ilişkiyi merak ediyor musunuz?


Biliyorum her gün yeni yeni yeme tarzlarıyla karşılaşıyoruz; vejetaryen, vegan, pesketaryen... Şimdi de “sezgisel yeme” mi çıktı diyeceksiniz. Hayır, değil. Hem de hiç değil. Bu bir yaşam biçimi, bize dayatılan birsürü sistemi -bunlara yeme içme dahil- masaya yatıran, sorgulayan bir anlayış ile karşı karşıyayız. Yazarlar yiyecek bilgeliği ve vücut farkındalığı kazandırmayı amaçlıyorlar.

3- Diyet ve diyet kültüründen bıktınız mı?

Eminim çoğumuz üzerinde kelimenin kendisinin bile olumsuz bir tınısı var. Kilo aldığım dönemlerde şahsen 2-3 kez diyetisyen eşliğinde diyet denemişliğim var, işe yarıyor ancak kısa dönem. Niyet belki iyi, ancak etkisi sınırlı. Benim için zorla, günleri saya saya, oflaya puflaya, neredeyse peygamber sabrı ile devam ettirilen bir süreçti, diyetleri brakır bırakmaz alınan kilolar cabası. Kitap diyetlerin neden çalışmadığını çeşitli bilimsel veriler eşliğinde çok güzel açıklıyor. Adeta diyet kültürünü alaşağı ediyor.

4- Yeme ile ilgili alışkanlıkları ve kalıplarınızı gözden geçirmek ister misiniz?

Hepimizin yeme alışkanlıkları farklı, kimimiz hızlı, kimimiz yavaş, kimimiz ufak lokmalar eşliğinde, kimimiz âdeta yutarcasına yiyoruz. Pekiyi sizinki nasıl ve neden böyle hiç düşündünüz mü? Kitabı okurken bayağı bir hızlı yediğimi keşfettim. Sonrasında şişkin ve hantal hissetmekle kalmayıp, öğün sonrası hızılıca acıkıyordum. Çünkü öğünleri artan hayat temposunda yapılacak bir iş gibi görüyordum. Şimdi yemeğe vücut sinyalimle başlıyorum, ihtiyacıma göre; günde bazen 2 bazen 3 öğün besleniyorum. Daha bir enerjiğim.

Alışkanlıklarımızın kökeninde genelde kültürel, sosyal faktörler olsa dahi; kişisel zihin ve duygu kalıplarımız bir o kadar etkili. Üstelik bu kalıpların sıklıkla farkında bile değiliz. Misâl sosyal bir aktivite içinde değilken, neden acıkmadığımız halde yeriz?

Kendimizi sakinleştirmek için yiyebiliyoruz (Kaygı)

Gevşemek için yiyebiliyoruz (Stres)

Yemeği arkadaş olarak kullanabiliyoruz (Yalnızlık)

Yemeği avutucu olarak kullanabiliyoruz (Teselli)

Uğraş olarak yiyebiliyoruz (Can sıkıntısı)


5- Size yapılacak listeleri sunan, beylik lâflar eden kitaplardan sıkıldınız mı?

İyi haber, kitap size “yapılacaklar liste”si sunmuyor. Okurken bir koçla muhabbet ediyor hissine kapıldım sıklıkla. Çünkü bir uygulama kitabı, neredeyse 300 sayfanın yarısı uygulamalar ve güçlü sorularla dolu.

Kötü haber, biraz emek şart! Sadece siz pratikleri yaparsanız farkındalık kazanıyorsunuz. Sonrasında ne yapacağınız tamemen size kalmış. Yaşamınızın “yemeğe dair” olan sayfasını baştan sona tekrar yazabilirsiniz.

SON SORU

İtiraf edeyim, kitabın yazarlarından etkilenip, yazımı sorularla renklendirmeye çalıştım. Eğer son soruya kadar gelebildeyseniz, bravo sizlere! Bu arada ufak bir sırrımı açık etmek isterim; insanlara hiç sınır koyamadığım bir dönemde, çok az yediğim halde, taşıdığım duygusal yüklerden dolayı hayli şiş dolaştığım günlerim olmuştu. Ne zaman önceliği kendime ve ihtiyaçlarıma verdim, normal kiloma jet hızıyla geri döndüm, üstelik canımın çektiğini yiyerek. Yaşamasam inanmazdım. Gelelim sonuncu soruya;

6- Genel olarak yeme düzeniniz ve alışkanlıklarınız size iyi geliyor mu?


Eğer yanıtınız “hayır” ise, bir an önce eyleme geçin derim ben. Bu kitap iyi bir tercih olabilir. Pekiyi yanıtınız “evet” ise? Yine de bir göz atmak isteyebilirsiniz...

Özellikle uzuuun yaz öğleden sonralarınıza eşlik edebilecek harika bir eser. Yerken ve okurken keyfiniz bol, sağlığınız daim olsun!