15 Haziran 2019 Cumartesi

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?


Cevap veriyorum, “d” şıkkı, yani hiçbiri. Çünkü bence bilmek değil asıl mesele, deneyimlemek. Hele ki bilginin bolca fışkırdığı bu çağda hiç değil. Belki çağlar öncesinde bilgi kaynakları kıtken, bilgiye ulaşmak zorken yukardaki soru bir anlam teşkil ediyordu.

Sanmayın sakın “bilgi”yi küçümserim, asıl şunu demek isterim, günümüz dünyasında her alanda deneyimlemek az biraz öne çıkıyor gibi. Çünkü okumak sınırlı bir deneyim sunar insana, okuduğu kadarını bilebilir ve alabilir hazinesine. Oysa deneyim insanın hücrelerine kadar işler.

Misâl okursunuz, Akdeniz bölgesi çevresinde egemen iklimin Akdeniz olduğunu öğrenirsiniz, ancak deneyimle her bölgede yaşanan Akdeniz ikliminin birbirinden nüanslarla ayrılan farklarını keşfedersiniz. “Burda hava bizim Akdeniz iklimine göre daha değişken, daha nemli, daha yağmurlu, vs...” dersiniz.

Yine, bir şehrin kokusunu ancak gezerken alırsınız; yemekler tatmadan bilinmez, zira evrende her şey bir gözlemciyi bekler, her şey kendi varlığını onurlandıran bir çift göze, bir çift kulağa ihtiyaç duyar. Buna kentler dahil.

ÜÇ RENK ÜÇLEMESİ

1990’lı yıllara damgasını vurmuş bir yönetmendi Kieslowski, duyarlı ve gözlemci. İnsan ruhu ve kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşan Üç Renk Üçlemesi (Three Colors Trilogy), Fransız bayrağındaki renkleri temsil eder; mavi (özgürlük), beyaz (eşitlik), kırmızı (kardeşlik). Yıllar önce Beyoğlu'nda heves ve merakla izlemiştim tüm seriyi.

Ağırlıkla Fransızca ve Arapça konuşulan Fas’ın turistik özellikleriyle öne çıkan üç kentinin renklerinin Fransız bayrağıyla aynı renkte olması ne tesadüf ! Dünyada maviyi en çok seven şehir Şavşavan, en güzel keşmekeş kızıl Marakeş, orjinal adı İspanyolca “casa bianca” olup “beyaz ev” manasına gelen Kasablanka.

Ne yalan söyleyeyim, Şavşavan’a gitmek nasip olmadı, diğer iki kentin tadı ise hâlâ damağımda...

KIRMIZI MARAKEŞ


Toprağından dolayı kızıl renkte, baştan sona yürüyerek gezebileceğiniz düzlükte egzotik bir şehir düşünün, işte orası Marakeş. Şehirde Yves Saint Laurent’in ölümünden sonra müzeye dönüştürülmüş evini, yine müzenin içinde bulunduğu Majorelle bahçelerini ve yılan oynatıcıları, falcılarıyla tam bir şenlik alanı tadındaki pazar alanını gezebilirsiniz. Hoş bütün şehir bir bahçe ve panayır havasında.

BEYAZ KASABLANKA


Beyaz kent Kasabalanka karasal iklimin görüldüğü Marakeş’in tersine, deniz kenarında olması dolayısıyla Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bir kent. Deniz şehre ayrı bir ferahlık ve güzellik katarken, binaların katlarının yükselmesi pek hoş değil. Yine de arasıra panjurlu eski tarz binaların orjinalliğine dokunulmamış. Ne diyelim, darısı başımıza.


SON OLARAK...

Benim için Fas mutfağı, kahvaltıda içtikleri inanılmaz lezzetteki nane çayları, çok besleyici ve katı birer yumurta eşliğinde servis edilen çorbaları, küçük su bardaklarında içilen kendilerine has sütlü kahveleriyle aklımda yer etmiş bulunuyor. Bir de tipik hasır iskemleleriyle Paris’i anımsatan kafeleri. Her zaman için kafede oturup gelen geçen insanları gözlemlemek benim için ayrı bir keyif olmuştur.

Eskiden olsa çok üzülürdüm; taa 5,425 km uç, kendini bir okyanusun içindeki hissedeceğin mavi şehir Şavşavan’ı görmeden gel. Ama artık biliyorum bir gezgin için her şey o anın içindeki sonsuzluk kadar kalıcı olmasına rağmen, zaman çizelgesinde bir o kadar da geçici.

Ne demiş Herman Hesse*; “Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere kök salmayı da arzulamaz.”

Aynen öyle, niyet edelim gerisini akışa teslim edelim, olan olsun, olmayan zaten olmamış işte!


* Herman Hesse’in “Ağaçlar” adlı kitabından


FAS’IN ÜÇ RENGİ

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?


Cevap veriyorum, “d” şıkkı, yani hiçbiri. Çünkü bence bilmek değil asıl mesele, deneyimlemek. Hele ki bilginin bolca fışkırdığı bu çağda hiç değil. Belki çağlar öncesinde bilgi kaynakları kıtken, bilgiye ulaşmak zorken yukardaki soru bir anlam teşkil ediyordu.

Sanmayın sakın “bilgi”yi küçümserim, asıl şunu demek isterim, günümüz dünyasında her alanda deneyimlemek az biraz öne çıkıyor gibi. Çünkü okumak sınırlı bir deneyim sunar insana, okuduğu kadarını bilebilir ve alabilir hazinesine. Oysa deneyim insanın hücrelerine kadar işler.

Misâl okursunuz, Akdeniz bölgesi çevresinde egemen iklimin Akdeniz olduğunu öğrenirsiniz, ancak deneyimle her bölgede yaşanan Akdeniz ikliminin birbirinden nüanslarla ayrılan farklarını keşfedersiniz. “Burda hava bizim Akdeniz iklimine göre daha değişken, daha nemli, daha yağmurlu, vs...” dersiniz.

Yine, bir şehrin kokusunu ancak gezerken alırsınız; yemekler tatmadan bilinmez, zira evrende her şey bir gözlemciyi bekler, her şey kendi varlığını onurlandıran bir çift göze, bir çift kulağa ihtiyaç duyar. Buna kentler dahil.

ÜÇ RENK ÜÇLEMESİ

1990’lı yıllara damgasını vurmuş bir yönetmendi Kieslowski, duyarlı ve gözlemci. İnsan ruhu ve kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşan Üç Renk Üçlemesi (Three Colors Trilogy), Fransız bayrağındaki renkleri temsil eder; mavi (özgürlük), beyaz (eşitlik), kırmızı (kardeşlik). Yıllar önce Beyoğlu'nda heves ve merakla izlemiştim tüm seriyi.

Ağırlıkla Fransızca ve Arapça konuşulan Fas’ın turistik özellikleriyle öne çıkan üç kentinin renklerinin Fransız bayrağıyla aynı renkte olması ne tesadüf ! Dünyada maviyi en çok seven şehir Şavşavan, en güzel keşmekeş kızıl Marakeş, orjinal adı İspanyolca “casa bianca” olup “beyaz ev” manasına gelen Kasablanka.

Ne yalan söyleyeyim, Şavşavan’a gitmek nasip olmadı, diğer iki kentin tadı ise hâlâ damağımda...

KIRMIZI MARAKEŞ


Toprağından dolayı kızıl renkte, baştan sona yürüyerek gezebileceğiniz düzlükte egzotik bir şehir düşünün, işte orası Marakeş. Şehirde Yves Saint Laurent’in ölümünden sonra müzeye dönüştürülmüş evini, yine müzenin içinde bulunduğu Majorelle bahçelerini ve yılan oynatıcıları, falcılarıyla tam bir şenlik alanı tadındaki pazar alanını gezebilirsiniz. Hoş bütün şehir bir bahçe ve panayır havasında.

BEYAZ KASABLANKA


Beyaz kent Kasabalanka karasal iklimin görüldüğü Marakeş’in tersine, deniz kenarında olması dolayısıyla Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bir kent. Deniz şehre ayrı bir ferahlık ve güzellik katarken, binaların katlarının yükselmesi pek hoş değil. Yine de arasıra panjurlu eski tarz binaların orjinalliğine dokunulmamış. Ne diyelim, darısı başımıza.


SON OLARAK...

Benim için Fas mutfağı, kahvaltıda içtikleri inanılmaz lezzetteki nane çayları, çok besleyici ve katı birer yumurta eşliğinde servis edilen çorbaları, küçük su bardaklarında içilen kendilerine has sütlü kahveleriyle aklımda yer etmiş bulunuyor. Bir de tipik hasır iskemleleriyle Paris’i anımsatan kafeleri. Her zaman için kafede oturup gelen geçen insanları gözlemlemek benim için ayrı bir keyif olmuştur.

Eskiden olsa çok üzülürdüm; taa 5,425 km uç, kendini bir okyanusun içindeki hissedeceğin mavi şehir Şavşavan’ı görmeden gel. Ama artık biliyorum bir gezgin için her şey o anın içindeki sonsuzluk kadar kalıcı olmasına rağmen, zaman çizelgesinde bir o kadar da geçici.

Ne demiş Herman Hesse*; “Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere kök salmayı da arzulamaz.”

Aynen öyle, niyet edelim gerisini akışa teslim edelim, olan olsun, olmayan zaten olmamış işte!


* Herman Hesse’in “Ağaçlar” adlı kitabından


16 Mart 2019 Cumartesi

Bir varmış bir yokmuş...Meğer gerçek ile kişi arasındaki en kısa mesafe hikâyeymiş...

Portakalın Bilgeliği

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmezse bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim”

Bilge yanıtlar;” Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka birşey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil,” diye yanıtlar.


TAPINAK

Vaktiyle Kral’ın biri çok ihtişamlı bir tapınak yaptırmak ister Tanrı adına. Yaptırır da, hiç bir masraftan, hiç bir emekten kaçınılmaz. Dünyanın her yerinden mimarlar, taş ustaları, heykeltraşlar getirtilir. Sonuç muazzam. Lâkin rüyasında Kral, Tanrı’nın bu tapınağın açılışına gelemeyeceği söyleyen bir melek görür, çünkü Tanrı başka bir tapınağa daha davetlidir.

Kral sukutuhayale uğrar, yalnız içini bir merak da alır. Nerdedir bu tapınak? Kim yaptırmıştır kendisinden daha görkemli bir tapınağı? Tebdili kıyafet yollara düşer.

Gel zaman git zaman yolu bir köye düşer, köylüler Kral’a haber verirler, “Bir bilge var köyün dışında yaşayan, adı Pulsalar, yıllardır Tanrı’ya bir tapınak yaptığını söyler durur, görmedik bilmedik ama kesin onundur”, diyerek Kralı tanımadan bilgeye yönlendirirler.

Kral bilgeyi gözleri kapalı dua ederken bulur, Tanrı burada bir tapınağın açılışına davetliymiş deyince, bilgenin gözünden yaşlar süzülür.

“Yıllardır, zihnimde O’na en güzle tapınağı yaptım, taşları tek tek yonttum, mermeleri cilaladım, çiçekler ektim. Ne mutlu Tanrı bana, bu tapınağı kabul ettiğini siz vasıtasıyla bildirdi...”

Kral’ın da gözleri yaşlarla dolar, “Elbette Tanrı benim gururla kibirle yapılmış tapınağıma değil, gönülden yapılmış bu tapınağa gelecekti” diyerek sarayına geri döner.

Öyküler lezzetli birer sofradır, dileyen dilediği kadarını alır :) Yaşam öykülerimiz dahil...

Portakalın Bilgeliği


MİSTİK ÖYKÜLER

Bir varmış bir yokmuş...Meğer gerçek ile kişi arasındaki en kısa mesafe hikâyeymiş...

Portakalın Bilgeliği

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmezse bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim”

Bilge yanıtlar;” Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka birşey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil,” diye yanıtlar.


TAPINAK

Vaktiyle Kral’ın biri çok ihtişamlı bir tapınak yaptırmak ister Tanrı adına. Yaptırır da, hiç bir masraftan, hiç bir emekten kaçınılmaz. Dünyanın her yerinden mimarlar, taş ustaları, heykeltraşlar getirtilir. Sonuç muazzam. Lâkin rüyasında Kral, Tanrı’nın bu tapınağın açılışına gelemeyeceği söyleyen bir melek görür, çünkü Tanrı başka bir tapınağa daha davetlidir.

Kral sukutuhayale uğrar, yalnız içini bir merak da alır. Nerdedir bu tapınak? Kim yaptırmıştır kendisinden daha görkemli bir tapınağı? Tebdili kıyafet yollara düşer.

Gel zaman git zaman yolu bir köye düşer, köylüler Kral’a haber verirler, “Bir bilge var köyün dışında yaşayan, adı Pulsalar, yıllardır Tanrı’ya bir tapınak yaptığını söyler durur, görmedik bilmedik ama kesin onundur”, diyerek Kralı tanımadan bilgeye yönlendirirler.

Kral bilgeyi gözleri kapalı dua ederken bulur, Tanrı burada bir tapınağın açılışına davetliymiş deyince, bilgenin gözünden yaşlar süzülür.

“Yıllardır, zihnimde O’na en güzle tapınağı yaptım, taşları tek tek yonttum, mermeleri cilaladım, çiçekler ektim. Ne mutlu Tanrı bana, bu tapınağı kabul ettiğini siz vasıtasıyla bildirdi...”

Kral’ın da gözleri yaşlarla dolar, “Elbette Tanrı benim gururla kibirle yapılmış tapınağıma değil, gönülden yapılmış bu tapınağa gelecekti” diyerek sarayına geri döner.

Öyküler lezzetli birer sofradır, dileyen dilediği kadarını alır :) Yaşam öykülerimiz dahil...

Portakalın Bilgeliği


8 Mart 2019 Cuma

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...

YIN-YANG

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MERT ERKEKLER :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Sen yeter ki çiçek aç, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?


KADININ FENDİ

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...

YIN-YANG

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MERT ERKEKLER :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Sen yeter ki çiçek aç, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?


24 Şubat 2019 Pazar

Kırıldım. Kime mi? Maalesef yazmaya...

Portakalın Bilgeliği

İnsan yazmaya kırılır mı demeyin, öyle böyle değil kırılıyormuş. Gönül bu, taştan değil ki. Ben de yazmaya küstüm, darıldım, gücendim. Artık ne derseniz adına.

Hoş, eskiden böyle miydi? Her bir şeyi yazmak isterdim, her konu içimde bir şeyleri tetiklerdi, bir düşünce bir duyguya, bir duygu bir kelimeye, bir kelime bir cümleye akıp giderdi. Sahi ne oldu bana? Bakıyorum; yine gördüğüm, deneyimlediğim, okuduğum, duyduğum her bir şey bir tetiklenme yaratıyor içimde, ancak elim yazmaya varmıyor bir türlü.

Cevabını bilmiyor ve herhangi bir cevap aramıyorken hayat beni yanıtlıyor. Hep öyle olmaz mı zaten? Bıraktığınız andan gelir dikilir kapınıza beklediğiniz şeyler. Yaşamın tezatlarından biri daha :) Bildiğiniz kozmik şaka.

“Nobel Adayının Karısı” filmiyle geliyor cevap. Bir sahnede duyduğum bir cümleyle irkiliyorum; “Yazar yazmak ister” diyen genç yazar adayını “Yazar okunmak da ister” şeklinde yanıtlıyor tecrübeli yazar. “Evreka, evet!” diye bağırasım geliyor. Tam olarak buydu, “Hastalığıma nihayet teşhis koydunuz,” diyen hastanın doktora duyduğu minnette benzer hislerle aktrisin kollarına atlamak istiyorum. 

Bence yazmayı konuşmaya benzetsek monolog değil, diyalog olur. Senin okuyucuya el vermen, akabinde okuyucunun sana bambaşka bir bakış açısı sunarak etkileşime girmesi. Bir dans gibi. Bazen ateşli bir tango, bazen yumuşacık bir vals... 

Yazmak eyleminin kendisi asosyal gibi görünse bile, sonrasında kendi dünyana yüzlerce insanı davet etmenle şüphesiz en sosyal aktivite hattâ kitlesel eylem ;) Okunmadığımı düşündüren gelen geri bildirimlerin azlığı (niceliksel değil niteliksel). Gelenler genelde teşekkür, şükür belirten ifadeler mahiyetinde. Oysa bilmek isterdim, neye/nerelere dokundum, neler hissettirdi, neler düşündürdü kalemimden dökülenler veya hangi konuda hemfikir/ değiller.

Eğer diyecek olursanız kimin zamanı var, hayat koşturması gani, katılmam bu argümana. İnsanlar en az 1-2 saatini sosyal medyada geçirecek vakti buluyorlar. Belki de geri bildirim vermeyi bilmiyoruz. Geri bildirimler ya çok abartılı olumlu ünlemler veyahut son derece katı, dayanıksız, sadece can acıtmak için yapılmış eleştiriler tadında. Sadece şahsıma değil, çevremde gözlemlediğim genel geçer şimdilik bu.


Sanırım eğitim sistemimizin payı büyük bu konuda. Londra’da LSE (London School of Economics) Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları Yönetimi bölümünde yüksek lisans dersleri alırken şu acı gerçeği fark etmiştim; İngiliz eğitim sistemi tez-antitez-sentez üçlüsüne bir hayli önem veriyor.

Misâl akademisyen bir soru yöneltti, konuyla ilgli farklı araştırma ve görüşmelere yer verdikten sonra muhakkak bütün bunları sentezleyip harmanlayarak kendi görüşünüzü de dile getirmeniz bekleniyor. Cevap 100’lük bile olsa olsa eğer kendi fikrinizi eklememişseniz hiç puan alamıyorsunuz. Ve bu yaklaşım nerdeyse tüm sosyal bilimler için geçerli.

O yüzden İngilizler için herhangi bir konuda kendi görüşlerini belirtebilmek oldukça kolay; hava gibi, su gibi, hayatın âdeta bir parçası.

Neyse, yazma ile ilişkim gelecekte nasıl şekil alır şimdilik bilemesem bile bildiğim yegâne şey “Eğitim şart!”


YAZMAK VEYA YAZAMAMAK ! İŞTE TÜM MESELE...

Kırıldım. Kime mi? Maalesef yazmaya...

Portakalın Bilgeliği

İnsan yazmaya kırılır mı demeyin, öyle böyle değil kırılıyormuş. Gönül bu, taştan değil ki. Ben de yazmaya küstüm, darıldım, gücendim. Artık ne derseniz adına.

Hoş, eskiden böyle miydi? Her bir şeyi yazmak isterdim, her konu içimde bir şeyleri tetiklerdi, bir düşünce bir duyguya, bir duygu bir kelimeye, bir kelime bir cümleye akıp giderdi. Sahi ne oldu bana? Bakıyorum; yine gördüğüm, deneyimlediğim, okuduğum, duyduğum her bir şey bir tetiklenme yaratıyor içimde, ancak elim yazmaya varmıyor bir türlü.

Cevabını bilmiyor ve herhangi bir cevap aramıyorken hayat beni yanıtlıyor. Hep öyle olmaz mı zaten? Bıraktığınız andan gelir dikilir kapınıza beklediğiniz şeyler. Yaşamın tezatlarından biri daha :) Bildiğiniz kozmik şaka.

“Nobel Adayının Karısı” filmiyle geliyor cevap. Bir sahnede duyduğum bir cümleyle irkiliyorum; “Yazar yazmak ister” diyen genç yazar adayını “Yazar okunmak da ister” şeklinde yanıtlıyor tecrübeli yazar. “Evreka, evet!” diye bağırasım geliyor. Tam olarak buydu, “Hastalığıma nihayet teşhis koydunuz,” diyen hastanın doktora duyduğu minnette benzer hislerle aktrisin kollarına atlamak istiyorum. 

Bence yazmayı konuşmaya benzetsek monolog değil, diyalog olur. Senin okuyucuya el vermen, akabinde okuyucunun sana bambaşka bir bakış açısı sunarak etkileşime girmesi. Bir dans gibi. Bazen ateşli bir tango, bazen yumuşacık bir vals... 

Yazmak eyleminin kendisi asosyal gibi görünse bile, sonrasında kendi dünyana yüzlerce insanı davet etmenle şüphesiz en sosyal aktivite hattâ kitlesel eylem ;) Okunmadığımı düşündüren gelen geri bildirimlerin azlığı (niceliksel değil niteliksel). Gelenler genelde teşekkür, şükür belirten ifadeler mahiyetinde. Oysa bilmek isterdim, neye/nerelere dokundum, neler hissettirdi, neler düşündürdü kalemimden dökülenler veya hangi konuda hemfikir/ değiller.

Eğer diyecek olursanız kimin zamanı var, hayat koşturması gani, katılmam bu argümana. İnsanlar en az 1-2 saatini sosyal medyada geçirecek vakti buluyorlar. Belki de geri bildirim vermeyi bilmiyoruz. Geri bildirimler ya çok abartılı olumlu ünlemler veyahut son derece katı, dayanıksız, sadece can acıtmak için yapılmış eleştiriler tadında. Sadece şahsıma değil, çevremde gözlemlediğim genel geçer şimdilik bu.


Sanırım eğitim sistemimizin payı büyük bu konuda. Londra’da LSE (London School of Economics) Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları Yönetimi bölümünde yüksek lisans dersleri alırken şu acı gerçeği fark etmiştim; İngiliz eğitim sistemi tez-antitez-sentez üçlüsüne bir hayli önem veriyor.

Misâl akademisyen bir soru yöneltti, konuyla ilgli farklı araştırma ve görüşmelere yer verdikten sonra muhakkak bütün bunları sentezleyip harmanlayarak kendi görüşünüzü de dile getirmeniz bekleniyor. Cevap 100’lük bile olsa olsa eğer kendi fikrinizi eklememişseniz hiç puan alamıyorsunuz. Ve bu yaklaşım nerdeyse tüm sosyal bilimler için geçerli.

O yüzden İngilizler için herhangi bir konuda kendi görüşlerini belirtebilmek oldukça kolay; hava gibi, su gibi, hayatın âdeta bir parçası.

Neyse, yazma ile ilişkim gelecekte nasıl şekil alır şimdilik bilemesem bile bildiğim yegâne şey “Eğitim şart!”


3 Şubat 2019 Pazar

Yelda’nın sözlük anlamı “en uzun gece” demek. Derin anlamı “hayatın kısa olduğu ve her bir anın kutlanması gerektiği...” 

Portakalın Bilgeliği

Uzun zamandır mültecilere dersler veriyorum; onların dünyalarına izin verdikleri ölçüde açılıyorum. Benim için inanılmaz bir deneyim bu.

Karşımda ülkeleri savaş veya siyasi çalkantılar içinde olduğu için başka bir toprağa istemeden adım atmış insanlar. Göçmen gibi isteyerek değil, arka plan buram buram “çaresizlik” kokmakta. Buna rağmen kendimi şanslı hissetmiyorum, biliyorum Dünya eskisi gibi bir yer değil. Değişimlerin hızı arttı, hangi ülke “Artık bana bir tehdit oluşmaz, sınırlarım değişmez” diyebilir ki? Ayrıca tehditin nereden vuracağı bile belli değil, günümüz dünyası 80’ler gibi hiç değil.

Sanmayın homojen bir topluluk bu. Bilakis, son derece heterojen. Geldikleri ülkeleri ve kültürel farklılıkları bir kenara koyacak olursam; eğitimlisi-eğitimsizi, mavi yakalısı-beyaz yakalısı, kadını-erkeği, olumlu bakanı-her türlüsünden umudunu yitirmiş olanı ...vbg her türlü çeşitlilikleriyle hayli renkli sınıflar bunlar.

Her birinin yeri ayrı, kimi öğrencilerin apayrı. Zihni ve gönlü başkalarına açık olanlar, dünyaya hümanist gözlüklerle bakanlar, içi-dışı bir olanlar, kendini “kendini geliştirmeye” adayanlar...

AFGANİSTAN

Nice Afganlı tanıdım, “Biz kötü değiliz, yönetim kötü, savaş kötü” diye sessiz çığlık atan. Başka bir ülkede hayata tutunmaya çalışan...Ekmeğe bizim gibi düşkünler, bir dansları var izlemeye doyamazsınız. Erkekler “kartal” edasıyla heybetli şekilde bir ilerleyip bir duruyorlar, bana “efe”lerimizi anımsattı, lâkin çalan müzik hayli farklı.

Ben de katılıyorum dansa, sonra sırasıyla diğer ülkelerden öğrenciler; Tunuslu, Iraklı, Suriyeli, Mısırlı. Venezuela’dan gelen öğrencim bile sıraya giriyor. O, mülteci statüsünde değil, sadece İstanbul aşığı. Müzik hızlanıyor. Tempo artıyor. Havada inanılmaz bir coşku ve hüzün hakim. Nasıl olur da bu kadar zıt iki duygu bir arada bulabilir? Hafiflik ve derinlik. Karışmadan, saygı içinde havada asılı durmakta.

BİR PATLAMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yemekteyiz, oldukça zeki Afganlı öğrencimle ordan burdan konuşuyoruz. Geçen sene İstanbul’daki üniversite eğitimine ara verip Pakistan ve Hindistan’ı dolaşmış tam bir sene boyunca, izlenimlerini paylaşıyor. Ne güzel. Bunu yapan kaç Türk üniversite öğrencisi vardır acaba? O esnada son derece güçlü bir patlama sesiyle irkiliyoruz. Sakın ha bomba olmasın?!

“Miss”, diyor bana. “Korkmayın, bomba değil bu. Alışkınım ben ülkemden. Bomba olsaydı biliridim, o zaman sıcak bir hava kütlesi insanın yüzüne doğru gelir, bu sarsıntı yerin altından gelmekte, ayaklarım sallandı çünkü, bu alt yapıdan kaynaklanmakta.”

O konuşuyor, ben düşünüyorum, 24 yaşında prıl pırıl bir genç aşktan, sevdadan söz edeceğine bana patlamaların çeşitlerini ve detaylarını anlatmakta. Nasıl bir dünya yaratmışız beraber? Kocaman yüreğiyle beni teskin etmeye çalışıyor, utanıyorum kendimden. Kalkıp patlamanın olduğu yere gidiyorum aniden, pek bir şey umrumda değil bu saatten sonra.

Etraf kalabalık, kimsecikler anlamıyor olanı biteni. Bir bilen yok. Beklenen açıklama bir gün sonra geliyor; görevliler incelemişler “Alt yapıdaki bir sıkışmadan dolayı oluşmuş patlama”.  Ee biz zaten bunu biliyorduk, ya alınacak tedbirler? Önlemlerden bahsetsek ya...Hattâ ışıklar da kesilmişti, karanlıkta da kalmıştık.

YELDA

Karanlık deyince aklıma 21 Aralık gecesi geliyor, Şeb-i Yelda, malumunuz en uzun gece, Kuzey yarımküre için en karanlık gün. 

Portakalın Bilgeliği

Yelda eski Fars festivallerinden biri, özellikle İran ve Afganistan’da kutlanmakta, çok eskiden Türkmenistan, Özbekistan, Ermenistan gibi bazı Kafkasya devletlerinde de kutlanmaktaymış. 

Öğrencilerimin anlattığına göre, ailenin en yaşlı kişisinin evinde, yani aile büyüğünde toplanılır, mumlar eşliğinde gün ağarana değin öyküler, masallar paylaşılırmış. Masada neler yokmuş neler. Kış meyvelerinden tutun, kuyularda saklanan karpuz gibi yaz meyvelerine; fındık, fıstık gibi kuruyemişlere kadar geniş bir yelpaze. Bildiğin bizim yılbaşı sofralarını andırırmış. Ancak narın yeri ayrıymış. Meğer nar yaşam döngüsünü simgelermiş.

Genelde kadınlar anlatırmış hikâyeleri. Böylelikle örf ve âdetlerin, ananelerin taşıyıcısı bilge kadınlar topluma da önemli bir hizmet ederlermiş kanımca. Sadece halk öyküleri veya mitolojik kahramanlar değilmiş paylaşılan, şiirler okunur, şarkılar söylenirmiş. Hatta Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup bütün nimetler için şükrederek dualar ederlermiş. Ne anlamlı!

Ne demişler “Bir lisan, bin insan”, aynı şekilde “Bir insan, bin insan”. Bir öğrencimle bir kültürün kapıları aralanıyor. 

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Bence çok paylaşan. İnsan paylaştıkça bereketi artıyor; buna bilgi-kültür dahil. Ezcümle insan paylaştıkça büyüyor...



Hamiş: Ablam Yelda, sevdiği kış gecelerinden birinde....

YELDA

Yelda’nın sözlük anlamı “en uzun gece” demek. Derin anlamı “hayatın kısa olduğu ve her bir anın kutlanması gerektiği...” 

Portakalın Bilgeliği

Uzun zamandır mültecilere dersler veriyorum; onların dünyalarına izin verdikleri ölçüde açılıyorum. Benim için inanılmaz bir deneyim bu.

Karşımda ülkeleri savaş veya siyasi çalkantılar içinde olduğu için başka bir toprağa istemeden adım atmış insanlar. Göçmen gibi isteyerek değil, arka plan buram buram “çaresizlik” kokmakta. Buna rağmen kendimi şanslı hissetmiyorum, biliyorum Dünya eskisi gibi bir yer değil. Değişimlerin hızı arttı, hangi ülke “Artık bana bir tehdit oluşmaz, sınırlarım değişmez” diyebilir ki? Ayrıca tehditin nereden vuracağı bile belli değil, günümüz dünyası 80’ler gibi hiç değil.

Sanmayın homojen bir topluluk bu. Bilakis, son derece heterojen. Geldikleri ülkeleri ve kültürel farklılıkları bir kenara koyacak olursam; eğitimlisi-eğitimsizi, mavi yakalısı-beyaz yakalısı, kadını-erkeği, olumlu bakanı-her türlüsünden umudunu yitirmiş olanı ...vbg her türlü çeşitlilikleriyle hayli renkli sınıflar bunlar.

Her birinin yeri ayrı, kimi öğrencilerin apayrı. Zihni ve gönlü başkalarına açık olanlar, dünyaya hümanist gözlüklerle bakanlar, içi-dışı bir olanlar, kendini “kendini geliştirmeye” adayanlar...

AFGANİSTAN

Nice Afganlı tanıdım, “Biz kötü değiliz, yönetim kötü, savaş kötü” diye sessiz çığlık atan. Başka bir ülkede hayata tutunmaya çalışan...Ekmeğe bizim gibi düşkünler, bir dansları var izlemeye doyamazsınız. Erkekler “kartal” edasıyla heybetli şekilde bir ilerleyip bir duruyorlar, bana “efe”lerimizi anımsattı, lâkin çalan müzik hayli farklı.

Ben de katılıyorum dansa, sonra sırasıyla diğer ülkelerden öğrenciler; Tunuslu, Iraklı, Suriyeli, Mısırlı. Venezuela’dan gelen öğrencim bile sıraya giriyor. O, mülteci statüsünde değil, sadece İstanbul aşığı. Müzik hızlanıyor. Tempo artıyor. Havada inanılmaz bir coşku ve hüzün hakim. Nasıl olur da bu kadar zıt iki duygu bir arada bulabilir? Hafiflik ve derinlik. Karışmadan, saygı içinde havada asılı durmakta.

BİR PATLAMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yemekteyiz, oldukça zeki Afganlı öğrencimle ordan burdan konuşuyoruz. Geçen sene İstanbul’daki üniversite eğitimine ara verip Pakistan ve Hindistan’ı dolaşmış tam bir sene boyunca, izlenimlerini paylaşıyor. Ne güzel. Bunu yapan kaç Türk üniversite öğrencisi vardır acaba? O esnada son derece güçlü bir patlama sesiyle irkiliyoruz. Sakın ha bomba olmasın?!

“Miss”, diyor bana. “Korkmayın, bomba değil bu. Alışkınım ben ülkemden. Bomba olsaydı biliridim, o zaman sıcak bir hava kütlesi insanın yüzüne doğru gelir, bu sarsıntı yerin altından gelmekte, ayaklarım sallandı çünkü, bu alt yapıdan kaynaklanmakta.”

O konuşuyor, ben düşünüyorum, 24 yaşında prıl pırıl bir genç aşktan, sevdadan söz edeceğine bana patlamaların çeşitlerini ve detaylarını anlatmakta. Nasıl bir dünya yaratmışız beraber? Kocaman yüreğiyle beni teskin etmeye çalışıyor, utanıyorum kendimden. Kalkıp patlamanın olduğu yere gidiyorum aniden, pek bir şey umrumda değil bu saatten sonra.

Etraf kalabalık, kimsecikler anlamıyor olanı biteni. Bir bilen yok. Beklenen açıklama bir gün sonra geliyor; görevliler incelemişler “Alt yapıdaki bir sıkışmadan dolayı oluşmuş patlama”.  Ee biz zaten bunu biliyorduk, ya alınacak tedbirler? Önlemlerden bahsetsek ya...Hattâ ışıklar da kesilmişti, karanlıkta da kalmıştık.

YELDA

Karanlık deyince aklıma 21 Aralık gecesi geliyor, Şeb-i Yelda, malumunuz en uzun gece, Kuzey yarımküre için en karanlık gün. 

Portakalın Bilgeliği

Yelda eski Fars festivallerinden biri, özellikle İran ve Afganistan’da kutlanmakta, çok eskiden Türkmenistan, Özbekistan, Ermenistan gibi bazı Kafkasya devletlerinde de kutlanmaktaymış. 

Öğrencilerimin anlattığına göre, ailenin en yaşlı kişisinin evinde, yani aile büyüğünde toplanılır, mumlar eşliğinde gün ağarana değin öyküler, masallar paylaşılırmış. Masada neler yokmuş neler. Kış meyvelerinden tutun, kuyularda saklanan karpuz gibi yaz meyvelerine; fındık, fıstık gibi kuruyemişlere kadar geniş bir yelpaze. Bildiğin bizim yılbaşı sofralarını andırırmış. Ancak narın yeri ayrıymış. Meğer nar yaşam döngüsünü simgelermiş.

Genelde kadınlar anlatırmış hikâyeleri. Böylelikle örf ve âdetlerin, ananelerin taşıyıcısı bilge kadınlar topluma da önemli bir hizmet ederlermiş kanımca. Sadece halk öyküleri veya mitolojik kahramanlar değilmiş paylaşılan, şiirler okunur, şarkılar söylenirmiş. Hatta Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup bütün nimetler için şükrederek dualar ederlermiş. Ne anlamlı!

Ne demişler “Bir lisan, bin insan”, aynı şekilde “Bir insan, bin insan”. Bir öğrencimle bir kültürün kapıları aralanıyor. 

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Bence çok paylaşan. İnsan paylaştıkça bereketi artıyor; buna bilgi-kültür dahil. Ezcümle insan paylaştıkça büyüyor...



Hamiş: Ablam Yelda, sevdiği kış gecelerinden birinde....

27 Aralık 2018 Perşembe

2019 ile tanıştım, öyle böyle değil, tam bir dişi; zarif, narin, şen şakrak, neşeli...

Portakalın Bilgeliği

Kendimi çimdikliyorum, bu bir rüya olmasın sakın.

"Rüya değil bu boşuna çimdikleme kendini canım", diyor sesi ahenkle çınlarken. Kafamın içindekileri okuyor besbelli. "Yeni yıl yazısı için ne yazacağım, yeni yıldan neler bekliyorum diye kara kara düşünürken sen çağırdın beni...Benden beklentilerin neler cancağızım, nerde kalmıştık?" demesin mi en şuh sesiyle...

"Be ben" diye kekelerken,

"Bak canım yıllardır herkes benden birşey bekler, çalış didin onca sene, yine de makbul olma, pekiyi ben birşeyler bekler miyim diye soran kimsecikler yok. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu di mi ama. Şimdi yedi milyar tek bi yanda, ben tek bi yanda düşün yani bunca adaletsizliği..."

Doğru söylüyor, sahi ben ne verebilirim ona?

"Öyle büyük beklentilerim yok benim şekerim, herkes ne verebilirse, gönlünden gelecek vereceğin, zorlamayla değil. İsterim gönül işi olsun..."


Başım önümde düşünürken, çarpan kapı sesiyle irkiliyorum. Gitmiş besbelli, gerçekten gelmiş miydi? Hayâl gücümün oyunu muydu bütün olanlar? Ne olduğu aslında çok da mühim değil, sahi "Ben ne verebilirim 2019 sana?" 

Aklıma okumuş olduğum bir öykü geliyor.

“Bir gün Gerçek ve Yalan buluşurlar, Yalan başını gökyüzüne doğru kaldırır, ‘Ne güzel gün,’ der. Gerçek şaşırır, Yalan doğruyu söylemektedir. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte zaman geçirirler, hayret edilecek şey Yalan hep doğruyu söylemektedir.

Birazcık daha giderler, bir kuyu çıkar önlerine, ‘Su güzel, gel biraz ter atalım’ der Yalan. Gerçek bakar, su hakikaten güzel, soyunup kuyuya girerler. Tam yüzerlerken Yalan bir anda fırlar sudan, Gerçeğin kıyafetlerini de alarak kayıplara karışır. Kuyudan çıplak çıkan Gerçek çevresine bakınır, aranır taranır nafile. Yalanı bir türlü bulamaz. Dünyada gezinen Çıplak Gerçeği görenler yardım etmek şöyle dursun, onu bu hâlini ayıplayıp kınarlar.


Gerçek utanıp kuyuya geri döner ve ortadan kaybolur. O zamandan beri Yalan Gerçek gibi giyinmiş etrafta dolanmakta, kimse Çıplak Gerçeği görmeyi istememektedir...”

2019 sana verip vereceğim budur, Gerçeğe, Evrensel hakikate kendimi adayarak, O’nun herhangi bir parçasının bu dünyada daha fazla vücut bulmasını sağlamak. ete kemiğe bürünmesine aracı olmak. Kuyudan çıkmak...

Sözüm olsun. Can-ı gönülden...


Hamiş: 1 no'lu resim, neşenin rengi sarıya  ithafen, 3 no'lu resim Fransız ressam Jean-Léon Gérôme'un 'Kuyudan Çıkan Gerçek" tablosu.


2019 DEDİKLERİ

2019 ile tanıştım, öyle böyle değil, tam bir dişi; zarif, narin, şen şakrak, neşeli...

Portakalın Bilgeliği

Kendimi çimdikliyorum, bu bir rüya olmasın sakın.

"Rüya değil bu boşuna çimdikleme kendini canım", diyor sesi ahenkle çınlarken. Kafamın içindekileri okuyor besbelli. "Yeni yıl yazısı için ne yazacağım, yeni yıldan neler bekliyorum diye kara kara düşünürken sen çağırdın beni...Benden beklentilerin neler cancağızım, nerde kalmıştık?" demesin mi en şuh sesiyle...

"Be ben" diye kekelerken,

"Bak canım yıllardır herkes benden birşey bekler, çalış didin onca sene, yine de makbul olma, pekiyi ben birşeyler bekler miyim diye soran kimsecikler yok. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu di mi ama. Şimdi yedi milyar tek bi yanda, ben tek bi yanda düşün yani bunca adaletsizliği..."

Doğru söylüyor, sahi ben ne verebilirim ona?

"Öyle büyük beklentilerim yok benim şekerim, herkes ne verebilirse, gönlünden gelecek vereceğin, zorlamayla değil. İsterim gönül işi olsun..."


Başım önümde düşünürken, çarpan kapı sesiyle irkiliyorum. Gitmiş besbelli, gerçekten gelmiş miydi? Hayâl gücümün oyunu muydu bütün olanlar? Ne olduğu aslında çok da mühim değil, sahi "Ben ne verebilirim 2019 sana?" 

Aklıma okumuş olduğum bir öykü geliyor.

“Bir gün Gerçek ve Yalan buluşurlar, Yalan başını gökyüzüne doğru kaldırır, ‘Ne güzel gün,’ der. Gerçek şaşırır, Yalan doğruyu söylemektedir. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte zaman geçirirler, hayret edilecek şey Yalan hep doğruyu söylemektedir.

Birazcık daha giderler, bir kuyu çıkar önlerine, ‘Su güzel, gel biraz ter atalım’ der Yalan. Gerçek bakar, su hakikaten güzel, soyunup kuyuya girerler. Tam yüzerlerken Yalan bir anda fırlar sudan, Gerçeğin kıyafetlerini de alarak kayıplara karışır. Kuyudan çıplak çıkan Gerçek çevresine bakınır, aranır taranır nafile. Yalanı bir türlü bulamaz. Dünyada gezinen Çıplak Gerçeği görenler yardım etmek şöyle dursun, onu bu hâlini ayıplayıp kınarlar.


Gerçek utanıp kuyuya geri döner ve ortadan kaybolur. O zamandan beri Yalan Gerçek gibi giyinmiş etrafta dolanmakta, kimse Çıplak Gerçeği görmeyi istememektedir...”

2019 sana verip vereceğim budur, Gerçeğe, Evrensel hakikate kendimi adayarak, O’nun herhangi bir parçasının bu dünyada daha fazla vücut bulmasını sağlamak. ete kemiğe bürünmesine aracı olmak. Kuyudan çıkmak...

Sözüm olsun. Can-ı gönülden...


Hamiş: 1 no'lu resim, neşenin rengi sarıya  ithafen, 3 no'lu resim Fransız ressam Jean-Léon Gérôme'un 'Kuyudan Çıkan Gerçek" tablosu.


24 Kasım 2018 Cumartesi

"Açıklama gerekli değil. Sadece heyecan ve şaşkınlıkla arayan, bakan; uyanmış, her an yaşamın gizemini hissedip, deneyimleyebilen bir kalp gerekli olan. Ve sadece o zaman, hakikati öğreneceksin." Osho

"Memur bir babanın en küçük kızıydı, hep öğretmen olmak istiyordu. Ne olmak istiyorsun sorusuna cevaben; ortaokul yıllarında “İngilizce” lise yıllarında “Sosyal bilimler”, diye cevap verirdi. Dönemine göre etkilendiği hocaların branşlarını söylüyor olmalıydı.

Birilerine birşey aktarmak, hayatına dokunma arzusu o kadar hakimdi ki gözde bir üniversitenin havalı bir bölümünde okuması bile birşey değiştirmedi. Şirketlerin ayaklarına iş görüşmesine geldiği yıllarda bile, gözü başka birşey görmeyip, hiçbir iş görüşmesine girmeyip “Akademisyen” olmak istediğini söyleyecekti.

Ne var ki ailesinin maddi-manevi zorlu yıllarıydı, kendini bir anda, ruhen çok uzak olduğu banka dünyasında takımlar içinde çalışır buldu. Kimseye gücenmedi azimle çalışmaya devam etti. Sadece büyük ablasının köy öğrencilerini şehir tiyatrosuna veya operasına götürdüğünü duyduğunda, ablasının Öğretmenler Günü’nü kutladığında içi cız ederdi.”


Yukarda anlatmış olduğum kişi benim. Yıllar içinde biriktirmiş olduğum parayla, kariyerimi elimin tersiyle itip gönül verdiğim eğitmenliğime kavuştum. Her günün sonunda bazen katılımcılar mı beni ben mi onları eğitiyorum diye şaşırır, her birine minnet duyarım. Ufacık bir notla günüme anlam katarlar. Biliyorum katedeceğim daha hayli yolum var.


Eskiden ne hocalarım vardı. Sırf annesi babası boşanan Yıldırım Yıldırım için saatlerce ağlayan ilkokul öğretmenim Nazife Nişan gibi. Bana bir voleybolcu kadar iyi pas atmanın ince tekniklerini öğreten beden eğitimi hocam İbrahim Gündemli gibi. O kadar iyiydi ki paslarım Eczacıbaşı takımının profesyonel oyuncuları bile şaşırmıştı.


Hele ki Matematiğin mantığını anlatıp, bize sonsuzluk kavramını iliklerimize kadar kavramamızı sağlatmak için “Sonsuzu düşünebiliyor musunuz?” derken kürsüden uçan dershane hocamız İbrahim Hoca gibi. Dershanede burslu okudum ben, gelecek vaadediyorum diye hiç para almadılar. Yarım puandan az bir farkla İşletme bölümünü kaçırdığımda duyduğum üzüntüyü yine hocam hafifletti; “Sana İktisat yakışır, İktisat bilimi bilgi işidir”.

Başta Atatürk, bizi eğiten ilk kişi annelerimiz, ilkokul öğretmenlerimiz olmak üzere; Öğretmenler Günümüz kutlu ve mutlu olsun. Ellerinizden öperim...

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

"Açıklama gerekli değil. Sadece heyecan ve şaşkınlıkla arayan, bakan; uyanmış, her an yaşamın gizemini hissedip, deneyimleyebilen bir kalp gerekli olan. Ve sadece o zaman, hakikati öğreneceksin." Osho

"Memur bir babanın en küçük kızıydı, hep öğretmen olmak istiyordu. Ne olmak istiyorsun sorusuna cevaben; ortaokul yıllarında “İngilizce” lise yıllarında “Sosyal bilimler”, diye cevap verirdi. Dönemine göre etkilendiği hocaların branşlarını söylüyor olmalıydı.

Birilerine birşey aktarmak, hayatına dokunma arzusu o kadar hakimdi ki gözde bir üniversitenin havalı bir bölümünde okuması bile birşey değiştirmedi. Şirketlerin ayaklarına iş görüşmesine geldiği yıllarda bile, gözü başka birşey görmeyip, hiçbir iş görüşmesine girmeyip “Akademisyen” olmak istediğini söyleyecekti.

Ne var ki ailesinin maddi-manevi zorlu yıllarıydı, kendini bir anda, ruhen çok uzak olduğu banka dünyasında takımlar içinde çalışır buldu. Kimseye gücenmedi azimle çalışmaya devam etti. Sadece büyük ablasının köy öğrencilerini şehir tiyatrosuna veya operasına götürdüğünü duyduğunda, ablasının Öğretmenler Günü’nü kutladığında içi cız ederdi.”


Yukarda anlatmış olduğum kişi benim. Yıllar içinde biriktirmiş olduğum parayla, kariyerimi elimin tersiyle itip gönül verdiğim eğitmenliğime kavuştum. Her günün sonunda bazen katılımcılar mı beni ben mi onları eğitiyorum diye şaşırır, her birine minnet duyarım. Ufacık bir notla günüme anlam katarlar. Biliyorum katedeceğim daha hayli yolum var.


Eskiden ne hocalarım vardı. Sırf annesi babası boşanan Yıldırım Yıldırım için saatlerce ağlayan ilkokul öğretmenim Nazife Nişan gibi. Bana bir voleybolcu kadar iyi pas atmanın ince tekniklerini öğreten beden eğitimi hocam İbrahim Gündemli gibi. O kadar iyiydi ki paslarım Eczacıbaşı takımının profesyonel oyuncuları bile şaşırmıştı.


Hele ki Matematiğin mantığını anlatıp, bize sonsuzluk kavramını iliklerimize kadar kavramamızı sağlatmak için “Sonsuzu düşünebiliyor musunuz?” derken kürsüden uçan dershane hocamız İbrahim Hoca gibi. Dershanede burslu okudum ben, gelecek vaadediyorum diye hiç para almadılar. Yarım puandan az bir farkla İşletme bölümünü kaçırdığımda duyduğum üzüntüyü yine hocam hafifletti; “Sana İktisat yakışır, İktisat bilimi bilgi işidir”.

Başta Atatürk, bizi eğiten ilk kişi annelerimiz, ilkokul öğretmenlerimiz olmak üzere; Öğretmenler Günümüz kutlu ve mutlu olsun. Ellerinizden öperim...

23 Kasım 2018 Cuma

“Vazifeniz pek mühim ve hayatidir.”

Portakalın Bilgeliği

Yıl 1921. Sakarya Savaşı öncesi. Milli bağımsızlık henüz kazanılmamış. Yunanlı işgalciler Ankara yakınlarında. Meclis’in Kayseri’ye taşınılmasını düşünüp teklif edenler bile var. Pekiyi ne yapar bu şartlarda Atatürk?

“Cahillikle savaş düşmanla savaştan daha az önemli değildir,” diyerek Maarif Kongresi’ni toplar. Anadolu’nun dört bir yanından 40’ı kadın 180 eğitimci katılır. Ankara öğretmen evinde düzenlenen kongre için Mustafa Kemal bir günlüğüne cepheden ayrılır. Açılış konuşmasında;

“...Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur...Vazifeniz pek mühim ve hayatidir,” diyerek ünlü sözlerini sarf eder.

Kongreden hemen sonra, İsmail Hakkı Tonguç gibi öğretmenleri Almanya’ya gönderir, herkesin bildiği üzere bu adam ilerde pek çok kişinin hayatına dokunacak olan Köy Enstitüleri’nin kurucusu olur.

Atatürk, dolaylı veya dolaysız birçok yoldan eğitime katkı sağlar. Gelecek vaat eden 750 genci yurtdışına yollar, misâl Ekrem Akurgal arkeolojide, Cahit Arf matematikte hocaların hocası (ordinaryüs) olur. Arf matematik bilimine “Arf Değişmezleri” ve “Arf Halkaları” gibi iki teorem hediye eder.

Yetmez, 1936 yılında "Geometri" adında 44 sayfalık bir kitap yazıp, Arapça ve Farsça geometri terimlerine ana dilimizde karşılıklar bulur; boyut, yay, yatay, çember, köşegen, eşkenar, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, paralel, çizgi, teori, teorem gibi pekçok kelime türetir.


Cumhuriyet’in beşinci yılında cehalete darbe vuracak asıl hareketi gerçekleştirir. Alfabeyi değiştirir. Bir yıl gibi kısa sürede 2 milyon kişi okuma yazma öğrenir. Toplam nüfusun o sıralarda 13 milyon civarında olduğu düşünülürse...

Her devrimde, her yenilikte farklı bir kesimden dirençle karşılanan Atatürk’e, bu sefer cahil diye nitelendirdiği okuma yazma bilmeyen halkla aynı kefeye konmak istemeyen sözde aydın! ve ulema kesimden itirazlar yükselir. Ancak yeni alfabenin önü alınabilir gibi değildir, bilen bilmeyene öğretir, hâttâ Latin harflerini kullanan yabancılar dahil öğrenir...

Bir insanın bir ömürde yapabileceği bir devrimi yıllar, üstelik aylar içinde yapabiliyor olması. Ne kadar minnet duysak az...

Eğitime katkılarını bir kenara koyacak olursak; Atatürk bize gündelik hayatın içinde bile her sözüyle hareketiyle, tavrıyla birşeyler öğretmiştir. Bulunduğu çağa göre tartışmasız bilinç olarak hayli önde olağanüstü bir lider olduğu için...

Başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere, bizi eğiten ilk kişi annelerimiz, ilkokul öğretmenlerimiz, emeği geçen bütün öğretmenlerimize kocaman yürek dolusu teşekkürler...


BAŞÖĞRETMEN

“Vazifeniz pek mühim ve hayatidir.”

Portakalın Bilgeliği

Yıl 1921. Sakarya Savaşı öncesi. Milli bağımsızlık henüz kazanılmamış. Yunanlı işgalciler Ankara yakınlarında. Meclis’in Kayseri’ye taşınılmasını düşünüp teklif edenler bile var. Pekiyi ne yapar bu şartlarda Atatürk?

“Cahillikle savaş düşmanla savaştan daha az önemli değildir,” diyerek Maarif Kongresi’ni toplar. Anadolu’nun dört bir yanından 40’ı kadın 180 eğitimci katılır. Ankara öğretmen evinde düzenlenen kongre için Mustafa Kemal bir günlüğüne cepheden ayrılır. Açılış konuşmasında;

“...Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur...Vazifeniz pek mühim ve hayatidir,” diyerek ünlü sözlerini sarf eder.

Kongreden hemen sonra, İsmail Hakkı Tonguç gibi öğretmenleri Almanya’ya gönderir, herkesin bildiği üzere bu adam ilerde pek çok kişinin hayatına dokunacak olan Köy Enstitüleri’nin kurucusu olur.

Atatürk, dolaylı veya dolaysız birçok yoldan eğitime katkı sağlar. Gelecek vaat eden 750 genci yurtdışına yollar, misâl Ekrem Akurgal arkeolojide, Cahit Arf matematikte hocaların hocası (ordinaryüs) olur. Arf matematik bilimine “Arf Değişmezleri” ve “Arf Halkaları” gibi iki teorem hediye eder.

Yetmez, 1936 yılında "Geometri" adında 44 sayfalık bir kitap yazıp, Arapça ve Farsça geometri terimlerine ana dilimizde karşılıklar bulur; boyut, yay, yatay, çember, köşegen, eşkenar, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, paralel, çizgi, teori, teorem gibi pekçok kelime türetir.


Cumhuriyet’in beşinci yılında cehalete darbe vuracak asıl hareketi gerçekleştirir. Alfabeyi değiştirir. Bir yıl gibi kısa sürede 2 milyon kişi okuma yazma öğrenir. Toplam nüfusun o sıralarda 13 milyon civarında olduğu düşünülürse...

Her devrimde, her yenilikte farklı bir kesimden dirençle karşılanan Atatürk’e, bu sefer cahil diye nitelendirdiği okuma yazma bilmeyen halkla aynı kefeye konmak istemeyen sözde aydın! ve ulema kesimden itirazlar yükselir. Ancak yeni alfabenin önü alınabilir gibi değildir, bilen bilmeyene öğretir, hâttâ Latin harflerini kullanan yabancılar dahil öğrenir...

Bir insanın bir ömürde yapabileceği bir devrimi yıllar, üstelik aylar içinde yapabiliyor olması. Ne kadar minnet duysak az...

Eğitime katkılarını bir kenara koyacak olursak; Atatürk bize gündelik hayatın içinde bile her sözüyle hareketiyle, tavrıyla birşeyler öğretmiştir. Bulunduğu çağa göre tartışmasız bilinç olarak hayli önde olağanüstü bir lider olduğu için...

Başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere, bizi eğiten ilk kişi annelerimiz, ilkokul öğretmenlerimiz, emeği geçen bütün öğretmenlerimize kocaman yürek dolusu teşekkürler...


Bahsedeceğim tarihi veya mitolojik bir kavram değil...

Portakalın Bilgeliği

Mavi gözleri boncuk boncuk, güneşi andıran bir delikanlı. “Köylüyüm ben”, diyor. “Dağ köyünden. Selanik’te bir sene Matematik okudum, burada dört sene öğretmenlik. Tam beş sene okudum, öğretmen olamıyorum, iş yok güç yok, garson oldum, ne yapayım?”

Yanlış anlaşılmasın, işini asla küçümsemiyor, istediği işi yapamama telâşında. Oysa gönlü açık, zihni açık, “Ne güzel öğretmen olur senden Pashalis,” diyesim geliyor. Daha neler neler geliyor, demiyorum, sadece dinliyorum. Anlatmak, paylaşmak istiyor, dolmuş, çok belli.

Neler mi söylerdim; “Anlıyorum hayâl kırıklıklarını, ben istediği işi yapabilmek için tam yirmi sene bekledim, umarım sen bu kadar beklemezsin. Pişman mıyım, asla, daha önceki işler beni pişirdi, bu kıvama getirdi, finansın bile eğitmenlikle alâkası varmış desem inanır mısın, bilirim bilmesine ancak dilim dönmez anlatmaya...

“Dedikodudan, kim ne giymiş gibi laflardan hoşlanmıyorum, Evren beni çekiyor, sonra neden burdayız, Dünya nasıl bu hâle geldi, Big Bang, hep okuyorum kendim için, İngilizce öğreniyorum kendim için, bu kadar zamandır burdayım bunları konuşabildiğim ender kişilerdensiniz...”

Ben de Pashalis, yıllarca topluluklarda eğreti durdum sırf bu yüzden, dedikodular, laf taşımalar, gruplaşmalar saçma gelirdi bana. Senin gibi bizden büyük, bizi biz yapan konuları konuşmak isterdim, kimseleri bulamazdım, ne mi yaptım, kitaplar oldu en iyi dostum....

“Hayatta yalnız olmayı, sadece kendi gücüme güvenmeyi öğrendim. Dünyayı yönetenler hep kontrol peşinde. Yanlış yapıyorlar. Oysa iyi olmayı seçebilirler. Biz gibilerin hiç mi yükselme şansı olmayacak?”

Olacak, kendine güven. İyi ki senin gibi gençler var. Biraz sabır, biraz emek, biraz tecrübe. Evrenin adaletine güven. Ne ekersen onu biçersin, umarım tez vakitte biçersin...

Dedeağaç’ta gün batıyor, yeni umutlar doğuyor ufukta...


PASHALIS

Bahsedeceğim tarihi veya mitolojik bir kavram değil...

Portakalın Bilgeliği

Mavi gözleri boncuk boncuk, güneşi andıran bir delikanlı. “Köylüyüm ben”, diyor. “Dağ köyünden. Selanik’te bir sene Matematik okudum, burada dört sene öğretmenlik. Tam beş sene okudum, öğretmen olamıyorum, iş yok güç yok, garson oldum, ne yapayım?”

Yanlış anlaşılmasın, işini asla küçümsemiyor, istediği işi yapamama telâşında. Oysa gönlü açık, zihni açık, “Ne güzel öğretmen olur senden Pashalis,” diyesim geliyor. Daha neler neler geliyor, demiyorum, sadece dinliyorum. Anlatmak, paylaşmak istiyor, dolmuş, çok belli.

Neler mi söylerdim; “Anlıyorum hayâl kırıklıklarını, ben istediği işi yapabilmek için tam yirmi sene bekledim, umarım sen bu kadar beklemezsin. Pişman mıyım, asla, daha önceki işler beni pişirdi, bu kıvama getirdi, finansın bile eğitmenlikle alâkası varmış desem inanır mısın, bilirim bilmesine ancak dilim dönmez anlatmaya...

“Dedikodudan, kim ne giymiş gibi laflardan hoşlanmıyorum, Evren beni çekiyor, sonra neden burdayız, Dünya nasıl bu hâle geldi, Big Bang, hep okuyorum kendim için, İngilizce öğreniyorum kendim için, bu kadar zamandır burdayım bunları konuşabildiğim ender kişilerdensiniz...”

Ben de Pashalis, yıllarca topluluklarda eğreti durdum sırf bu yüzden, dedikodular, laf taşımalar, gruplaşmalar saçma gelirdi bana. Senin gibi bizden büyük, bizi biz yapan konuları konuşmak isterdim, kimseleri bulamazdım, ne mi yaptım, kitaplar oldu en iyi dostum....

“Hayatta yalnız olmayı, sadece kendi gücüme güvenmeyi öğrendim. Dünyayı yönetenler hep kontrol peşinde. Yanlış yapıyorlar. Oysa iyi olmayı seçebilirler. Biz gibilerin hiç mi yükselme şansı olmayacak?”

Olacak, kendine güven. İyi ki senin gibi gençler var. Biraz sabır, biraz emek, biraz tecrübe. Evrenin adaletine güven. Ne ekersen onu biçersin, umarım tez vakitte biçersin...

Dedeağaç’ta gün batıyor, yeni umutlar doğuyor ufukta...


19 Kasım 2018 Pazartesi

"Herkes Kemalini Söyler
İncinme Gönül İncinme" ANONİM

Portakalın Bilgeliği

Başkomutanlık Kanunu oylanıyordu.

177 Evet, 11 Hayır, 13 Çekimser oy vardı.

Haksız eleştirilere alışkındı, asılsız suçlamaları bile yadırgamazdı, mecliste konuşurken kendisine daktilo fırlatılması karşısında bile soğunkanlılığını yitirmemişti. Ama ya komutanlığına ret oyu verilmesi? Çok kırılmıştı, kabullenemiyordu.

Atatürk ömründe belki de ilk kez bu kadar üzgün görünüyordu. “İnsan çiğ süt emmiş derler, bu atasözünün değerini, ne anlama geldiğini maalesef bugün mecliste anladım,” dedi.

ÇALIŞMA

Ne zaman şahsıma hak etmediğim bir söz söylense yukarda bahsetmiş olduklarım gelir aklıma. Kimlere hak etmedikleri neler neler yapılıyor dünya tarihinde. Acım yok olmaz ancak hayli azalır.

Haksızlıklara karşı nötr durabilmemde, yıllar içinde yaptığım çalışmaların da etkisi oldu şüphesiz. Misâl yanlış anlamanın da yanlış anlaşılmanın da bedelleri var elbette, ancak biri size “bilgili, kültürlü” yerine “bilgiç” diyorsa bunun pek yanlış anlaşılacak tarafı yok kanımca :)

Sizlerle bir çalışmayı paylaşmak isterim. Debbie Ford “Işığı Arayanların Karanlık Yanı” adlı kitabında, “Sarı Otobüs” adını verdiği bir meditasyondan bahseder. Kitabı karıştırıp detaylı öğrenebilirisiniz, şimdilik paylaşmak istediğim ön bilgi mahiyetinde. Madem ademoğlu ışığıyla ve karanlığıyla bir bütün, çalışma her bir karanlık veçhemizi sahiplenmekle ilgili.

Diyelim biri size “pasaklı” dedi ve siz son derece “temiz-düzenli” bir insansınız. Şaşırıp üzüldünüz, bu dünyada binde bir bile olsa pasaklı davranma ihtimâliniz yok mu pekiyi? Günün birinde zorunlu olarak bir kampa gönderilebilirsiniz, orada titiz ve temiz olma şansınız pek kalmaz. Yahut sizi 180 derece değiştirecek bir olay yaşayabilirsiniz.

“Pasaklı” kelimesine yüklediğiniz anlam ne? Onu bulup benimseyebilirsiniz. “Pasaklı” yanınızı veya o kavrama dair ittirdiğiniz yanı kabul ettiğinizde değişir herşey. Biraz inanç, güven, eylem...

ATATÜRK

Atatürk’ü bugüne getirelim, elbette, Atatürk’ün sayısız niteliği ve yetkinliğini saymakla bitiremeyiz, ancak herkesin birleştiği bir şey olsa gerek Atatürk eylem adamıydı...

Bu gibi lâflara cevabını yine eylemle verecekti...

Anlamak ve uygulamak nasip olsun....

LAF OLA BERİ GELE

"Herkes Kemalini Söyler
İncinme Gönül İncinme" ANONİM

Portakalın Bilgeliği

Başkomutanlık Kanunu oylanıyordu.

177 Evet, 11 Hayır, 13 Çekimser oy vardı.

Haksız eleştirilere alışkındı, asılsız suçlamaları bile yadırgamazdı, mecliste konuşurken kendisine daktilo fırlatılması karşısında bile soğunkanlılığını yitirmemişti. Ama ya komutanlığına ret oyu verilmesi? Çok kırılmıştı, kabullenemiyordu.

Atatürk ömründe belki de ilk kez bu kadar üzgün görünüyordu. “İnsan çiğ süt emmiş derler, bu atasözünün değerini, ne anlama geldiğini maalesef bugün mecliste anladım,” dedi.

ÇALIŞMA

Ne zaman şahsıma hak etmediğim bir söz söylense yukarda bahsetmiş olduklarım gelir aklıma. Kimlere hak etmedikleri neler neler yapılıyor dünya tarihinde. Acım yok olmaz ancak hayli azalır.

Haksızlıklara karşı nötr durabilmemde, yıllar içinde yaptığım çalışmaların da etkisi oldu şüphesiz. Misâl yanlış anlamanın da yanlış anlaşılmanın da bedelleri var elbette, ancak biri size “bilgili, kültürlü” yerine “bilgiç” diyorsa bunun pek yanlış anlaşılacak tarafı yok kanımca :)

Sizlerle bir çalışmayı paylaşmak isterim. Debbie Ford “Işığı Arayanların Karanlık Yanı” adlı kitabında, “Sarı Otobüs” adını verdiği bir meditasyondan bahseder. Kitabı karıştırıp detaylı öğrenebilirisiniz, şimdilik paylaşmak istediğim ön bilgi mahiyetinde. Madem ademoğlu ışığıyla ve karanlığıyla bir bütün, çalışma her bir karanlık veçhemizi sahiplenmekle ilgili.

Diyelim biri size “pasaklı” dedi ve siz son derece “temiz-düzenli” bir insansınız. Şaşırıp üzüldünüz, bu dünyada binde bir bile olsa pasaklı davranma ihtimâliniz yok mu pekiyi? Günün birinde zorunlu olarak bir kampa gönderilebilirsiniz, orada titiz ve temiz olma şansınız pek kalmaz. Yahut sizi 180 derece değiştirecek bir olay yaşayabilirsiniz.

“Pasaklı” kelimesine yüklediğiniz anlam ne? Onu bulup benimseyebilirsiniz. “Pasaklı” yanınızı veya o kavrama dair ittirdiğiniz yanı kabul ettiğinizde değişir herşey. Biraz inanç, güven, eylem...

ATATÜRK

Atatürk’ü bugüne getirelim, elbette, Atatürk’ün sayısız niteliği ve yetkinliğini saymakla bitiremeyiz, ancak herkesin birleştiği bir şey olsa gerek Atatürk eylem adamıydı...

Bu gibi lâflara cevabını yine eylemle verecekti...

Anlamak ve uygulamak nasip olsun....