1 Temmuz 2020 Çarşamba

Sorular sonuçları belirler mi? Soruların gücü terimini duydunuz?


Portakalın Bilgeliği

Ya size birileri gelip soruların özellikle de güçlü soruların hayatınızda büyük değişikliklere yol açabileceğinden bahsetmiş olsaydı? O yüzden sizlerle yeni bir yazı dizisi olarak; hevesle alıp bir solukta okuduğum kitaplardan birini paylaşmak isterim; “Sorularınız Değişirse Hayatınız Değişir”. Yazarı Dr. Marilee Adams.

Portakalın Bilgeliği

Aman yine bir kişisel gelişim kitabı mı demeyin, biliyorum kişisel gelişimin son derece hatalı kullanımlarından dolayı bu terimden bir hayli soğumuş olabilirsinz, bence etiketlere takılmayalım. O zaman sizin için farklı bir tabir de kullanabilirim; ‘Kişisel Ustalık’.

Deyim yerindeyse, bir kişisel ustalık kitabıyla karşı karşıyayız. Ufkunuzu genişletip size çok farklı ve yeni olasılıklar sunabilecek, sürükleyici ve alanında önemli bir başyapıttan söz ediyor olacağım. Bir çok şirketin çalışanlarına okuması için yeni yılda hediye diye verdiği bir ustalık öyküsü...

SORU SORMAK

Şimdi kendiniz için “Ben koç muyum/ eğitmen miyim arkadaş, soru sormak da neyime?” diye düşünebilirsiniz elbette. Lakin az önce bir soru sormadınız mı kendinize? Hatta bir adım ötesine gidelim, hayata her güne pekçok soru sorarak başlamaz mıyız?

“Bu gün ne giysem? Hava nasıl olacak? Neyle rahat ederim? Toplantıya kimler katılacak iş yerinde? Acaba bi ütü bassam mı bluzuma ? Kahvaltıda ne yiyeyim? İşe neyle gideyim?” Alın size bir soru demeti.

Aslında baktığımızda koca bir insanlık tarihinin sorularla şekillendiğini görüyoruz. İnsanlık için en elzem sorunlardan bi tanesi su kaynakları olmuş olmalı. İnsanlar ilk zamanlar “Nereden su bulabilirz? Nasıl suya erişebiliriz?” diye sormuş olmalılar ki bu onlara, sonradan adına “göçebelik” dediğimiz bir yaşam şekli sundu.

Arkasından yine sadece bir büyük ve önemli soruyla hayatın akışı değişmiş olmalı; “Suyu nasıl kendimize getirebiliriz?” Bu soru kuyu açma, depolama, kanallar yapma, sulama işlemlerini başlatmakla kalmayıp akabinde Tarım Çağı ile birlikte kentlerin oluşmasını sağladı.

Demek ki sorular düşünce şeklini değiştiriyor, bu ise olasılıklar dünyasına adım atmamızı, sonrasında farklı seçimler yapıp farklı sonuçlar yaratmamızı sağlıyor. Yani özetle sorular sonuçları belirliyor.

SORU VAR SORU VAR

Pekiyi bu durum her soru tipi için geçerli mi? Her soru tipi zihnimizi açıp, bizi daha tarafsız ve daha açık bir tutuma mı taşımakta?

Aşağıdaki sorulara bir göz atmanızı rica ediyor olacağım;

                                                        ÖĞRENİCİ/ YARGIÇ SORULARI
Yargıç
Öğrenici
Sorun ne?
İşe yarayan ne?
Bu kimin hatası?
Ben nelerden sorumluyum?
Benim neyim var?/ Benim neyim eksik?
Ne istiyorum?
Haklılığımı nasıl kanıtlayabilirim?
Ne öğrenebilirim?
Bu nasıl sorun olabilir?
Veriler neler?

Bu konuda yararlı olan ne var?
Neden bu kişi böylesine aptal ve sinir bozucu?
Karşımdaki kişi ne düşünüyor, hissediyor ve istiyor?
Kontrolü nasıl ele alabilirim?
Büyük resim nedir?
Neden zahmeye gireyim?
Mümkün olan nedir?
Kitabın ana eksenini yukarda adı geçen iki farklı zihin yapısı oluşturmakta; Öğrenici ve Yargıç. Bu farklı zihin yapıları farklı düşünce şekillerine ve farklı tutumlara, sonuçta farklı davranışlara yöneltmekte.

Portakalın Bilgeliği

Gelin , her beraber bu sorulara, öncelikle ‘Yargıç’ sütunundakilere bakalım. Soruları oldukça yavaş okumanızı, dilerseniz her sorudan sonra biraz içe dönmek maksatıyla gözlerinizi kapamanızı rica ediyor olacağım. Nasıl hissediyorsunuz? Eğer siz de insanların geneli gibiyseniz; korku, gerginlik, tedirgin hissetmiş olabilirsiniz.Vücudunuzda ise sıkışma, gerilme, kasılma gibi yan etkiler deneyimlemiş olabilirsiniz. Enerjiniz bile düşmüş olabilir.

Şimdi sağ sütuna geçme zamanı. Yine soruları oldukça yavaş okumanızı, dilerseniz her sorudan sonra biraz içe dönmek maksatıyla gözlerinizi kapamanızı rica ediyor olacağım. Muhtemelen daha iyimser, enerjik hissettiniz. Vücudunuza ise bir açıklık, rahatlama, gevşeme hissi eşlik etmiş olabilir.

ESAS ADAM

Sizlere kitabı paylaşmamın nedeni sanırım daha bir belirgin hale geldi, hepimiz aslında çokça ‘Yargıç’ olduk, oluyoruz ve olmaya devam edeceğiz. Neden mi? Çünkü yaşamda kalma dürtüsüyle çokça savunma mekanizması çerçevesinden dolayı hareket ettiğimiz için. Bize sistem tarafından kıtlık bilinci dayatıldığı için. Böyle eğitildiğimiz için.

Pekiyi ne yapabiliriz? Nasıl öbür tarafa geçebiliriz? Kitap buna dair. Bir yandan “Bay Cevap” diye bilinen Richard adında karakterin başından geçenlere tanık olurken, bir yandan bu değerli öğretiye aşina oluyoruz.

Öykünün detaylarına yazı dizisi boyunca pek girmeyeceğim, sadece özetle hem yeni işinde hem evliliğinde bir hayli çuvallamakta olan, sıkça Yargıç modunda olduğu için tabiri caizse “Yargıç bataklığına” batmış bir kişiden bahsediyor. Aslında oldukça bizden biri.

Bir arkadaşımın dediği gibi “Hayatın eli yok ki sana tokat atasın”. Kendimize dönüp bakmamız için yaşam bize bolca aksilik yaratır vesselam. Bol uygulamalı olan kitaptan sadece çok önemli olanları paylaşıyor olacağım. Kalanları için kitaba göz atabilirisiniz.

Uygulama 1: Gelecek yazıya kadar yukardaki tabloya aşina olabiliriz. Soru soruyor muyuz? Günlük yaşam içinde soru/ifade yüzdemiz nasıl? Soru soruyorsak, yukardaki hangi kategoriye daha uygun düşüyor? Yargılamadan, sadece o sorudan sonra olan ruh halimize azıcık dahi olsa odaklanabilir miyiz? Ne hissettiriyor böyle sormak? Hizmet ediyor mu bize?

Şimdilik bu kadar, görüşmek üzere...

SORULARINIZ DEĞİŞİRSE HAYATINIZ DEĞİŞİR -I

Sorular sonuçları belirler mi? Soruların gücü terimini duydunuz?


Portakalın Bilgeliği

Ya size birileri gelip soruların özellikle de güçlü soruların hayatınızda büyük değişikliklere yol açabileceğinden bahsetmiş olsaydı? O yüzden sizlerle yeni bir yazı dizisi olarak; hevesle alıp bir solukta okuduğum kitaplardan birini paylaşmak isterim; “Sorularınız Değişirse Hayatınız Değişir”. Yazarı Dr. Marilee Adams.

Portakalın Bilgeliği

Aman yine bir kişisel gelişim kitabı mı demeyin, biliyorum kişisel gelişimin son derece hatalı kullanımlarından dolayı bu terimden bir hayli soğumuş olabilirsinz, bence etiketlere takılmayalım. O zaman sizin için farklı bir tabir de kullanabilirim; ‘Kişisel Ustalık’.

Deyim yerindeyse, bir kişisel ustalık kitabıyla karşı karşıyayız. Ufkunuzu genişletip size çok farklı ve yeni olasılıklar sunabilecek, sürükleyici ve alanında önemli bir başyapıttan söz ediyor olacağım. Bir çok şirketin çalışanlarına okuması için yeni yılda hediye diye verdiği bir ustalık öyküsü...

SORU SORMAK

Şimdi kendiniz için “Ben koç muyum/ eğitmen miyim arkadaş, soru sormak da neyime?” diye düşünebilirsiniz elbette. Lakin az önce bir soru sormadınız mı kendinize? Hatta bir adım ötesine gidelim, hayata her güne pekçok soru sorarak başlamaz mıyız?

“Bu gün ne giysem? Hava nasıl olacak? Neyle rahat ederim? Toplantıya kimler katılacak iş yerinde? Acaba bi ütü bassam mı bluzuma ? Kahvaltıda ne yiyeyim? İşe neyle gideyim?” Alın size bir soru demeti.

Aslında baktığımızda koca bir insanlık tarihinin sorularla şekillendiğini görüyoruz. İnsanlık için en elzem sorunlardan bi tanesi su kaynakları olmuş olmalı. İnsanlar ilk zamanlar “Nereden su bulabilirz? Nasıl suya erişebiliriz?” diye sormuş olmalılar ki bu onlara, sonradan adına “göçebelik” dediğimiz bir yaşam şekli sundu.

Arkasından yine sadece bir büyük ve önemli soruyla hayatın akışı değişmiş olmalı; “Suyu nasıl kendimize getirebiliriz?” Bu soru kuyu açma, depolama, kanallar yapma, sulama işlemlerini başlatmakla kalmayıp akabinde Tarım Çağı ile birlikte kentlerin oluşmasını sağladı.

Demek ki sorular düşünce şeklini değiştiriyor, bu ise olasılıklar dünyasına adım atmamızı, sonrasında farklı seçimler yapıp farklı sonuçlar yaratmamızı sağlıyor. Yani özetle sorular sonuçları belirliyor.

SORU VAR SORU VAR

Pekiyi bu durum her soru tipi için geçerli mi? Her soru tipi zihnimizi açıp, bizi daha tarafsız ve daha açık bir tutuma mı taşımakta?

Aşağıdaki sorulara bir göz atmanızı rica ediyor olacağım;

                                                        ÖĞRENİCİ/ YARGIÇ SORULARI
Yargıç
Öğrenici
Sorun ne?
İşe yarayan ne?
Bu kimin hatası?
Ben nelerden sorumluyum?
Benim neyim var?/ Benim neyim eksik?
Ne istiyorum?
Haklılığımı nasıl kanıtlayabilirim?
Ne öğrenebilirim?
Bu nasıl sorun olabilir?
Veriler neler?

Bu konuda yararlı olan ne var?
Neden bu kişi böylesine aptal ve sinir bozucu?
Karşımdaki kişi ne düşünüyor, hissediyor ve istiyor?
Kontrolü nasıl ele alabilirim?
Büyük resim nedir?
Neden zahmeye gireyim?
Mümkün olan nedir?
Kitabın ana eksenini yukarda adı geçen iki farklı zihin yapısı oluşturmakta; Öğrenici ve Yargıç. Bu farklı zihin yapıları farklı düşünce şekillerine ve farklı tutumlara, sonuçta farklı davranışlara yöneltmekte.

Portakalın Bilgeliği

Gelin , her beraber bu sorulara, öncelikle ‘Yargıç’ sütunundakilere bakalım. Soruları oldukça yavaş okumanızı, dilerseniz her sorudan sonra biraz içe dönmek maksatıyla gözlerinizi kapamanızı rica ediyor olacağım. Nasıl hissediyorsunuz? Eğer siz de insanların geneli gibiyseniz; korku, gerginlik, tedirgin hissetmiş olabilirsiniz.Vücudunuzda ise sıkışma, gerilme, kasılma gibi yan etkiler deneyimlemiş olabilirsiniz. Enerjiniz bile düşmüş olabilir.

Şimdi sağ sütuna geçme zamanı. Yine soruları oldukça yavaş okumanızı, dilerseniz her sorudan sonra biraz içe dönmek maksatıyla gözlerinizi kapamanızı rica ediyor olacağım. Muhtemelen daha iyimser, enerjik hissettiniz. Vücudunuza ise bir açıklık, rahatlama, gevşeme hissi eşlik etmiş olabilir.

ESAS ADAM

Sizlere kitabı paylaşmamın nedeni sanırım daha bir belirgin hale geldi, hepimiz aslında çokça ‘Yargıç’ olduk, oluyoruz ve olmaya devam edeceğiz. Neden mi? Çünkü yaşamda kalma dürtüsüyle çokça savunma mekanizması çerçevesinden dolayı hareket ettiğimiz için. Bize sistem tarafından kıtlık bilinci dayatıldığı için. Böyle eğitildiğimiz için.

Pekiyi ne yapabiliriz? Nasıl öbür tarafa geçebiliriz? Kitap buna dair. Bir yandan “Bay Cevap” diye bilinen Richard adında karakterin başından geçenlere tanık olurken, bir yandan bu değerli öğretiye aşina oluyoruz.

Öykünün detaylarına yazı dizisi boyunca pek girmeyeceğim, sadece özetle hem yeni işinde hem evliliğinde bir hayli çuvallamakta olan, sıkça Yargıç modunda olduğu için tabiri caizse “Yargıç bataklığına” batmış bir kişiden bahsediyor. Aslında oldukça bizden biri.

Bir arkadaşımın dediği gibi “Hayatın eli yok ki sana tokat atasın”. Kendimize dönüp bakmamız için yaşam bize bolca aksilik yaratır vesselam. Bol uygulamalı olan kitaptan sadece çok önemli olanları paylaşıyor olacağım. Kalanları için kitaba göz atabilirisiniz.

Uygulama 1: Gelecek yazıya kadar yukardaki tabloya aşina olabiliriz. Soru soruyor muyuz? Günlük yaşam içinde soru/ifade yüzdemiz nasıl? Soru soruyorsak, yukardaki hangi kategoriye daha uygun düşüyor? Yargılamadan, sadece o sorudan sonra olan ruh halimize azıcık dahi olsa odaklanabilir miyiz? Ne hissettiriyor böyle sormak? Hizmet ediyor mu bize?

Şimdilik bu kadar, görüşmek üzere...

3 Haziran 2020 Çarşamba

Çay içmek hayatınızda ne kadar yer tutuyor? Çay mı kahve mi desem ne dersiniz?

Portakalın Bilgeliği

Ebru Erke ile bu sefer başka bir belgeseldeyiz; “Çayın Yolculuğu”. Ufkumu açan diziyi bir solukta izledim. Sanmayın kendisi ile organik bir bağım var; sadece bulmuş olduğu özgün başlıklar, ilgi alanlarıma uyup konuya dair derin araştırmalar yapmamı sağlıyor.

Türkiye çay ile ilgili konularda dünya sıralamasında hep önlerde. Tüketimde yıllardır birinciliği kimselere kaptırmazken, üretimde yeri ilk 5 ila 7 arasında değişmekte. Üretim devleri arasında Çin, Hindistan, Sri Lanka (eski İngiliz sömürgesi Seylan) gibi ülkeler var. Toplam tüketimde Çin birinciyken, kişi başına çay tüketiminde Türkiye’yi takiben İngiltere, Fas, Afganistan İrlanda, Yeni Zelanda, B.A.E gibi üretimde adı geçmeyen ülkeleri duymaktayız.

Bir de çay kültürü listesi var ki çay denince dünyada akla gelen ülkelerden oluşmakta; meşhur beş çayı hikâyesiyle İngiltere, Türkiye, Rusya ve elbette Çin, Hindistan, Japonya, Sri lanka. Kiminde sütle, kiminde limonla sunulmakta. Genelde süt gibi ilaveler daha sert çaylarda burukluğu kırıp, aromasını öne çıkartmak için kullanılmakta.

ÇAY ÇEŞİTLERİ

Tüketim olarak siyah çay daha çok Batı dünyası ile Orta Doğu’da görülürken; Çin, Japonya gibi Asya ülkelerinde yeşil çay öne çıkmakta.

Portakalın Bilgeliği

Dünyada belli başlı üç çay tipi var; siyah, yeşil ve beyaz olanı. Bütün hepsi Camellia sinensis adı verilen çay bitkisinden elde edilmekte. Beyaz olanı daha çok tomurcuk ve yapraklarından üretilmekte olup daha nadir. Siyah ve yeşil çay bitkinin yapraklarından elde edilir. Siyah çay daha yavaş kurutulur, oksijenle tepkimeye girer. Yeşil çayda ise yapraklar toplanır toplanmaz kavrulup kurutulur. Bu yüzden antioksidan miktarı daha fazla.

Hangi çay olursa olsun, yapraklar muhakkak elle toplanır. Tabi bir de aromatik çaylar var; belli aşamalarda çayın içine baharat veya meyve gibi tatların eklendiği. Bundan sonrası artık damak zevkine kalmış...

DARJEELING

Dünyanın en kaliteli çaylarından biri Darjeeling; ‘Çayların Kraliçesi’. Bazen ‘Çayların Şampanyası’ diye de anılıyor. Hindistan’da Nepal yakınlarındaki dağların doruklarından elde ediliyor. O kadar dik ki yamaçlar; nerdeyse yeryüzüyle 80 derece dik açı yapıyorlar. Yani ayakta durmanın bunca zor olduğu bir yerde gün boyunca yağmur demeden çamur demeden çay topladığınızı düşünün. Karşılığında çıkan ürün muazzam ancak bu işin geliri bir hayli düşük.

Çay toplama işlemi, dünyanın neresinde olursanız olun çoğunlukla kadınların elinde. Karşılığında genel olarak az yevmiyeler alıyorlar. Kendisiyle henüz tanışmadım, ancak Ebru’nun sevdiğim özelliklerinden birisi gittiği yerde kadınlara destek olup, Kadın Kooperatiflerini sıklıkla ekrana taşıması. 

Portakalın Bilgeliği

Çay deyip geçmeyin, öyle kolay gelmiyor sofralarımıza, her aşamasında emek var. Yeri geliyor, kalite adına günde 600 tane çayın tadına bakabiliyor eksperler. Karışmaz mı tatlar, dediğinizi duyar gibiyim. Zaman içinde damak eğitilirmiş, insan vücudu gerçekten müthiş bir organizma.

ÇAY SEREMONİSİ

Yıllar önce, kazandığım bir sınavla şahsıma Japonya yolları açıldığında sormuşlardı: “Japonya’nın nesi ilgini çekmekte?” Tereddütsüz ‘kültürü’ diye cevap vermiştim. Hâl böyle olunca, davet edildiğim etkinlikler “kültür” ekseni çerçevesinde gelişmişti.

Portakalın Bilgeliği

Bunlardan biri Japonların meşhur çay seremonisiydi. Gençtim, içeriğini pek anlamamakla beraber, her daim ritülleri sevdiğimden bana hayli eğlenceli gelmişti. Son derece yavaş olan bu seremoninin (Sadou) pek çok anlamı var elbette; ben sadece genel dokusundan bahsetmek isterim. 

Seremonin aslı son derece sade döşenmiş çay evlerinde gerçekleşir, alçakgönüllüğü simgeleyen çok alçak bir kapıdan geçerek girilir. Yaklaşık 2 saat sürebilir, konuşmanın olmadığı ritüelin esası ‘bilinçli farkındalığa’ dayanır. Yani ne yapıyorsan sadece onu yapmak ve hatta O eylemin kendisi olmak. Kökenleri Zen Budizmine dayanıp, “çaya giden yol” gibi mistik bir anlam taşır. Zaten çayın Japonya’ya girişi 12. Yüzyıl civarı Budist rahipler aracılığıyla olmuş.

Bu arada hatırlatayım çay seremonisi eğitimi yıllar boyu sürebiliyor.

ÇAY OTELİ

Biz çayı şimdilik sadece içiyoruz, bir çok ülkede çay bitkisinden dondurma, kurabiye yapılmakta; yemeklere bile baharat gibi ekleniyor. Turizmi farklılaştırmak adına çok değişik konseptler uygulayan birçok otel duydum; buzdan otel, çölde otel, hatta denizin ortasında inşa edilmiş otel. Pekiyi, Sri Lanka’daki çay oteline ne demeli? 

Portakalın Bilgeliği

Şüphesiz ilkin çay ikramıyla karşılandığınız otelde, çay üretiminin toplamayla başlayan her aşamasına tanık olup ikindin beş çayıyla güne güzel bir “es” verip, akşam çay bitkisinin yapraklarıyla yapılmış veya katkı olarak kullanılmış bir sürü lezzeti tatmanız mümkün.

Beş çayı demişken, aslında beş çayının kökeninin sandığımız gibi İngiltere değil Portekiz’dir. İngiltere sarayına gelin gelen Portekiz Kralının kızı Catherine de Braganza 1650’li yıllarda II.Charles ile evlenir. Gelinin yanında poşetler içinde olan çay zamanla popülerleşip çay partilerine dönüşür. Aristokrasinin hızla benimseyip taklit ettiği bu partilere, sonraları VII. Bedford düşesi Anna, sık sık acıktığı için küçük atıştırmalıklar ekler.

Bugün Londra’ya gittiğinizde, bir çok otelde ünlü beş çayı konsepti halen küçük sandviçler, kekler eşliğinde sunulur.

YERLİ MALI YURDUM MALI

Bizim çayımıza gelince; Türklerin çay kültürü hayli yeni. Cumhuriyet dönemi ile başlıyor, şaşırdınız değil mi? Ben bile hayret etmiştim. 1800’lü yıllarda Bursa civarında denenen çay Osmanlı topraklarında maalesef pek heyecanla karşılanmıyor. Türk kahvesi ve kahvehaneler esas olanı.

Cumhuriyet döneminde, faklı bir manzara ile karşılaşıyoruz, pek çok toprak kaybedildiği için kahve hayli pahalanmış, ayrıca Ruslar Gürcistan topraklarında çay yetiştirmeye başlamışlar ki Karadeniz bölge halkı bu bitkiyle gel zaman git zaman aşina olmaya başlamış. Zaten çay kültürümüze baktığınızda az biraz Rusya’yı andırdığını görürsünüz.

1940’larda verilen çay makinesi siparişleri araya savaş girmesiyle gecikince, ilk fabrika ancak 1947’de açılabiliyor. 1950’lerden sonra çay tüketimi hızla artıyor. Çok kısa bir sürede bizim sofraların vazgeçilmezi haline geliyor. 

Portakalın Bilgeliği

Türk çayı kalite açısından maalesef ilk sıralarda değil, aromasını hayli geç veriyor, 15 dakika kaynatılan başka çay yok dünyada. Ama kime ne. Bizim çay başka, çayın bizim için olduğu kadar anlam taşıdığı başka kültür var mı? Çay dostluk demek, misafirperverlik demek, paylaşım demek; yazın hararetinizi alır, kışın sizi ısıtır. Vapurda yalnızlığınıza eşlik eder, sabah sofraları onsuz olmaz. Her derde deva. Simit* ile de buluşmuşsa hele...Değmeyin keyfimize.

Rivayete göre çay içen ilk Türk olan Hoca Ahmet Yesevi çay için “Hastalarınıza içirin, şifa olsun,” demiş. Başka söze ne hacet. Her dem olsun. Şifa olsun...


*Simidin tarihi ise bir hayli eski. 16-17.yüzyıllarda simit üreten ayrı fırınların olduğunu yazıyor tarihçiler.

HER DEM ÇAY

Çay içmek hayatınızda ne kadar yer tutuyor? Çay mı kahve mi desem ne dersiniz?

Portakalın Bilgeliği

Ebru Erke ile bu sefer başka bir belgeseldeyiz; “Çayın Yolculuğu”. Ufkumu açan diziyi bir solukta izledim. Sanmayın kendisi ile organik bir bağım var; sadece bulmuş olduğu özgün başlıklar, ilgi alanlarıma uyup konuya dair derin araştırmalar yapmamı sağlıyor.

Türkiye çay ile ilgili konularda dünya sıralamasında hep önlerde. Tüketimde yıllardır birinciliği kimselere kaptırmazken, üretimde yeri ilk 5 ila 7 arasında değişmekte. Üretim devleri arasında Çin, Hindistan, Sri Lanka (eski İngiliz sömürgesi Seylan) gibi ülkeler var. Toplam tüketimde Çin birinciyken, kişi başına çay tüketiminde Türkiye’yi takiben İngiltere, Fas, Afganistan İrlanda, Yeni Zelanda, B.A.E gibi üretimde adı geçmeyen ülkeleri duymaktayız.

Bir de çay kültürü listesi var ki çay denince dünyada akla gelen ülkelerden oluşmakta; meşhur beş çayı hikâyesiyle İngiltere, Türkiye, Rusya ve elbette Çin, Hindistan, Japonya, Sri lanka. Kiminde sütle, kiminde limonla sunulmakta. Genelde süt gibi ilaveler daha sert çaylarda burukluğu kırıp, aromasını öne çıkartmak için kullanılmakta.

ÇAY ÇEŞİTLERİ

Tüketim olarak siyah çay daha çok Batı dünyası ile Orta Doğu’da görülürken; Çin, Japonya gibi Asya ülkelerinde yeşil çay öne çıkmakta.

Portakalın Bilgeliği

Dünyada belli başlı üç çay tipi var; siyah, yeşil ve beyaz olanı. Bütün hepsi Camellia sinensis adı verilen çay bitkisinden elde edilmekte. Beyaz olanı daha çok tomurcuk ve yapraklarından üretilmekte olup daha nadir. Siyah ve yeşil çay bitkinin yapraklarından elde edilir. Siyah çay daha yavaş kurutulur, oksijenle tepkimeye girer. Yeşil çayda ise yapraklar toplanır toplanmaz kavrulup kurutulur. Bu yüzden antioksidan miktarı daha fazla.

Hangi çay olursa olsun, yapraklar muhakkak elle toplanır. Tabi bir de aromatik çaylar var; belli aşamalarda çayın içine baharat veya meyve gibi tatların eklendiği. Bundan sonrası artık damak zevkine kalmış...

DARJEELING

Dünyanın en kaliteli çaylarından biri Darjeeling; ‘Çayların Kraliçesi’. Bazen ‘Çayların Şampanyası’ diye de anılıyor. Hindistan’da Nepal yakınlarındaki dağların doruklarından elde ediliyor. O kadar dik ki yamaçlar; nerdeyse yeryüzüyle 80 derece dik açı yapıyorlar. Yani ayakta durmanın bunca zor olduğu bir yerde gün boyunca yağmur demeden çamur demeden çay topladığınızı düşünün. Karşılığında çıkan ürün muazzam ancak bu işin geliri bir hayli düşük.

Çay toplama işlemi, dünyanın neresinde olursanız olun çoğunlukla kadınların elinde. Karşılığında genel olarak az yevmiyeler alıyorlar. Kendisiyle henüz tanışmadım, ancak Ebru’nun sevdiğim özelliklerinden birisi gittiği yerde kadınlara destek olup, Kadın Kooperatiflerini sıklıkla ekrana taşıması. 

Portakalın Bilgeliği

Çay deyip geçmeyin, öyle kolay gelmiyor sofralarımıza, her aşamasında emek var. Yeri geliyor, kalite adına günde 600 tane çayın tadına bakabiliyor eksperler. Karışmaz mı tatlar, dediğinizi duyar gibiyim. Zaman içinde damak eğitilirmiş, insan vücudu gerçekten müthiş bir organizma.

ÇAY SEREMONİSİ

Yıllar önce, kazandığım bir sınavla şahsıma Japonya yolları açıldığında sormuşlardı: “Japonya’nın nesi ilgini çekmekte?” Tereddütsüz ‘kültürü’ diye cevap vermiştim. Hâl böyle olunca, davet edildiğim etkinlikler “kültür” ekseni çerçevesinde gelişmişti.

Portakalın Bilgeliği

Bunlardan biri Japonların meşhur çay seremonisiydi. Gençtim, içeriğini pek anlamamakla beraber, her daim ritülleri sevdiğimden bana hayli eğlenceli gelmişti. Son derece yavaş olan bu seremoninin (Sadou) pek çok anlamı var elbette; ben sadece genel dokusundan bahsetmek isterim. 

Seremonin aslı son derece sade döşenmiş çay evlerinde gerçekleşir, alçakgönüllüğü simgeleyen çok alçak bir kapıdan geçerek girilir. Yaklaşık 2 saat sürebilir, konuşmanın olmadığı ritüelin esası ‘bilinçli farkındalığa’ dayanır. Yani ne yapıyorsan sadece onu yapmak ve hatta O eylemin kendisi olmak. Kökenleri Zen Budizmine dayanıp, “çaya giden yol” gibi mistik bir anlam taşır. Zaten çayın Japonya’ya girişi 12. Yüzyıl civarı Budist rahipler aracılığıyla olmuş.

Bu arada hatırlatayım çay seremonisi eğitimi yıllar boyu sürebiliyor.

ÇAY OTELİ

Biz çayı şimdilik sadece içiyoruz, bir çok ülkede çay bitkisinden dondurma, kurabiye yapılmakta; yemeklere bile baharat gibi ekleniyor. Turizmi farklılaştırmak adına çok değişik konseptler uygulayan birçok otel duydum; buzdan otel, çölde otel, hatta denizin ortasında inşa edilmiş otel. Pekiyi, Sri Lanka’daki çay oteline ne demeli? 

Portakalın Bilgeliği

Şüphesiz ilkin çay ikramıyla karşılandığınız otelde, çay üretiminin toplamayla başlayan her aşamasına tanık olup ikindin beş çayıyla güne güzel bir “es” verip, akşam çay bitkisinin yapraklarıyla yapılmış veya katkı olarak kullanılmış bir sürü lezzeti tatmanız mümkün.

Beş çayı demişken, aslında beş çayının kökeninin sandığımız gibi İngiltere değil Portekiz’dir. İngiltere sarayına gelin gelen Portekiz Kralının kızı Catherine de Braganza 1650’li yıllarda II.Charles ile evlenir. Gelinin yanında poşetler içinde olan çay zamanla popülerleşip çay partilerine dönüşür. Aristokrasinin hızla benimseyip taklit ettiği bu partilere, sonraları VII. Bedford düşesi Anna, sık sık acıktığı için küçük atıştırmalıklar ekler.

Bugün Londra’ya gittiğinizde, bir çok otelde ünlü beş çayı konsepti halen küçük sandviçler, kekler eşliğinde sunulur.

YERLİ MALI YURDUM MALI

Bizim çayımıza gelince; Türklerin çay kültürü hayli yeni. Cumhuriyet dönemi ile başlıyor, şaşırdınız değil mi? Ben bile hayret etmiştim. 1800’lü yıllarda Bursa civarında denenen çay Osmanlı topraklarında maalesef pek heyecanla karşılanmıyor. Türk kahvesi ve kahvehaneler esas olanı.

Cumhuriyet döneminde, faklı bir manzara ile karşılaşıyoruz, pek çok toprak kaybedildiği için kahve hayli pahalanmış, ayrıca Ruslar Gürcistan topraklarında çay yetiştirmeye başlamışlar ki Karadeniz bölge halkı bu bitkiyle gel zaman git zaman aşina olmaya başlamış. Zaten çay kültürümüze baktığınızda az biraz Rusya’yı andırdığını görürsünüz.

1940’larda verilen çay makinesi siparişleri araya savaş girmesiyle gecikince, ilk fabrika ancak 1947’de açılabiliyor. 1950’lerden sonra çay tüketimi hızla artıyor. Çok kısa bir sürede bizim sofraların vazgeçilmezi haline geliyor. 

Portakalın Bilgeliği

Türk çayı kalite açısından maalesef ilk sıralarda değil, aromasını hayli geç veriyor, 15 dakika kaynatılan başka çay yok dünyada. Ama kime ne. Bizim çay başka, çayın bizim için olduğu kadar anlam taşıdığı başka kültür var mı? Çay dostluk demek, misafirperverlik demek, paylaşım demek; yazın hararetinizi alır, kışın sizi ısıtır. Vapurda yalnızlığınıza eşlik eder, sabah sofraları onsuz olmaz. Her derde deva. Simit* ile de buluşmuşsa hele...Değmeyin keyfimize.

Rivayete göre çay içen ilk Türk olan Hoca Ahmet Yesevi çay için “Hastalarınıza içirin, şifa olsun,” demiş. Başka söze ne hacet. Her dem olsun. Şifa olsun...


*Simidin tarihi ise bir hayli eski. 16-17.yüzyıllarda simit üreten ayrı fırınların olduğunu yazıyor tarihçiler.

30 Mayıs 2020 Cumartesi

Baharatlarla aranız nasıl?

Portakalın Bilgeliği

Baharat denince tuz-karabiber-kırmızıbiber üçlüsünden başkasını tanımayıp yolunuz Baharat Çarşısı’na düşünce aklına gelenlerden misiniz? Yoksa değişik tatlar peşinde her yerden ve her çeşitten baharat toplayanlardan mı? Hiç fark etmez, Ebru Erke’nin Baharat Yolculuğu belgeselini hararetle tavsiye ederim.

Programda, dünyada baharat yetiştirmesi veya kullanmasıyla ünlü yerleri görmekle kalmayıp, birçok baharatın öyküsüne bile tanık oluyorsunuz. İçinde seyahat, baharat ve dolayısıyla yemek var, daha ne olsun?

BAHARAT YOLU

Baharat bu, tarih boyunca uğruna yollara düşülmüş, hatta güç savaşlarına yol açmış. Bilinen tarihte, Doğu’da sofraları çok uzun yıllardır süslemesine karşın, Batı’ya girişi Orta Çağ zamanında olmuş. Hayli pahalı olan baharat Orta Çağ’da sadece soylu sofralarını süslüyormuş. Bir kolu İpek Yolu olarak da anılan Baharat Yolu, Hindistan’dan Avrupa’ya uzanarak baharat ticaretini mümkün kılıyormuş. Ta ki Batının baharat üreten ülkelere denizler aracılığıyla farklı yolları keşfetmesine değin.

İnsanoğlu bilgi biriktiren ve aktaran muhteşem bir varlık. Baharat dünyasına şöyle bir detaylı girince girince atalarımıza çok şey borçlu olduğumuzu gördüm. Kimi bitkilerin meyvesini (vanilya, kırmızıbiber, karabiber...), kimilerinin yapraklarını (biberiye, fesleğen, kekik, nane...), kimi bitkilerin köklerini (zerdeçal, zencefil...), kimi bitkilerin gövdelerini (tarçın...), kimi bitkilerin ise tohumlarını (çörek otu, susam...) baharat olarak kullanıyoruz.

İnsanlar yüzyıllar içinde deneye yanıla bu bilgilere erişmişler, bazen karanfil örneğinde olduğu gibi; bir bitkinin hem çiçekli tomurcuğu hem dalından ayrı ayrı faydalanılabiliyor. Ne müthiş. Bizim sofralarımızda gördüğümüz karanfil, daha çok çiçekli tomurcuğun kurutularak çeşitli işlemlerden geçtikten sonraki hali. Bazılarını ise hem bitki hem bitkiden elde edilen toz olarak kullanabiliyoruz (zerdeçal, zencefil, tarçın...)

Bazı baharatların soframıza kadar olan yolculukları sadece topraktan toplamak kadar basit bir işlem olabiliyorken (çeşitli otlar), tarçın gibilerinin hayli meşakkatli olabiliyor. Ağaç gövdesinden elde edilen tarçının her bir işlemi (kesmek, bağlamak, kurutmak....) hayli zahmetli ve özel bir uzmanlık alanı gerektiriyor.

Portakalın Bilgeliği

ÖNEMLİ BAHARAT NOKTALARI

Tanzanya’nın hemen karşısındaki Pemba adası karanfilleriyle, Sri Lanka tarçınlarıyla, Fas beş çeşit nane ve diğer baharatlarıyla, Hindistan’ın Kerela bölgesi pek çok baharatıyla dünyada öne çıkan noktalar. Elbette Anadolu’nun birçok yeri bu konuda oldukça zengin. Zahter, sumak, birden fazla çeşidiyle fesleğen, nane, kekik, defne, biber ...Say say bitmez.

Genelde yemekleri tatlandırmak için kullanırız baharatları, doğru. Sıcak bölgelerde vücudun nemini muhafaza ederler, aynen Güneydoğu bölgemizde sıklıkla tüketilen isot gibi. Çok eskiden buzdolabı yokken, yemeği daha uzun süreli muhafaza etmemizi sağlarmış. Bu konunun uzmanı Hintli bir kadının aktarmış oldukları hayli ilginç; “Baharat var yemeği güçlendirir, baharat var yemeğin gücünü keser. Bir yemeği yedi farklı baharatla her gün pişirebilirim, her gün başka yemek yemiş gibi olursunuz. Herşeyden önce ilaç...”

Evet, herşeyden önce ilaçtı, ancak endüstriyel ilaçlarla biz bu değerli bilgiyi unuttuk. Çocukken hatırlarım soğun algınlığında adaçayı-nane, mide sancısında dağ kekiği verirlerdi bize. Nasıl katkısızdı güzelim Toros’lardan gelen bu bitkiler. Şimdilerde Ayurvedanın kapsamlı uygulandığı Sri Lanka gibi ülkelerde halen birçok rahatsızlıkta baharatlara sıklıkla başvurulmakta.

BİR TUTAM BAHARAT

“Gastronom sözcüğünün içinde astronom saklıdır...” der çok sevdiğim ‘Bir Tutam Baharat’ filminin önemli sahnelerinin birinde. Film; İstanbul’dan Atina’ya taşınmak zorunda kalan, yıllar geçtikçe ünlü bir ahçı olan Fanis’in öyküsünü anlatır. Fanis büyükbabasından aldığı bilgelikle müşterileri için yemekleri baharatlarla tatlandırır, ancak ya kendi yaşamının tuzu biberi? Yıllar sonra İstanbul’a döndüğünde bu sorunun cevabını bulmaya çalışır.

Yukardaki sözler şöyle devam eder;

“Biber sıcaktır ve yakar, Güneş’tir,

Yaşamımızın ve yemeğimizin lezzeti için tuza ihtiyacı var, Dünya tuzdur,

Tarçın hem tatlı hem acıdır, tıpkı bütün kadınlar ve onların en güzeli olan Venüs gibi...”


BİR TARİF

Kan şekerini dengeleyen tarçınlı bir tarifle bitireyim. Normal zamanlarda sabah-öğlen-akşam her öğün tüketebileceğiniz, hazırlaması son derece kolay, sağlıklı bir atıştırmalık.

200 ml (yaklaşık 1 bardak) yoğurdun içine tercihe göre bir veya iki muzu ezin (püre haline de getirebilirsiniz), içine 1 kaşık bal, 1 kaşık aloe vera suyu (bitkisi satılıyor birçok yerde) ve 1 çay kaşığı tarçın ekleyin. Karıştırıp afiyetle yiyin. 5 aydır yaklaşık her gün yediğim bu karışımın, tatlıya karşı olan aşırı iştahımı azaltıp dengelediğini belirtebilirim.

Bana kalırsa baharat kullanımı damak tadına göre değişir; ancak esas olan miktar. Ana yemeğin tadını bastırmaktansa desteklemeli diye düşünmekteyim. Bazen baharat çokluğundan veya yoğunluğundan ne yediğinizi bile anlayamayabiliyorsunuz; et mi tavuk mu balık mı? Yani uzun lafın kısası baharatı baharat yapan bence dozu. Bir tutam olması.

Belgesel ve kendi bilgilerimden derlediğim bu yazı umarım sizin şahsi baharat yolunuzu açar, keyifli yolculuklar...

BİR TUTAM BAHARAT

Baharatlarla aranız nasıl?

Portakalın Bilgeliği

Baharat denince tuz-karabiber-kırmızıbiber üçlüsünden başkasını tanımayıp yolunuz Baharat Çarşısı’na düşünce aklına gelenlerden misiniz? Yoksa değişik tatlar peşinde her yerden ve her çeşitten baharat toplayanlardan mı? Hiç fark etmez, Ebru Erke’nin Baharat Yolculuğu belgeselini hararetle tavsiye ederim.

Programda, dünyada baharat yetiştirmesi veya kullanmasıyla ünlü yerleri görmekle kalmayıp, birçok baharatın öyküsüne bile tanık oluyorsunuz. İçinde seyahat, baharat ve dolayısıyla yemek var, daha ne olsun?

BAHARAT YOLU

Baharat bu, tarih boyunca uğruna yollara düşülmüş, hatta güç savaşlarına yol açmış. Bilinen tarihte, Doğu’da sofraları çok uzun yıllardır süslemesine karşın, Batı’ya girişi Orta Çağ zamanında olmuş. Hayli pahalı olan baharat Orta Çağ’da sadece soylu sofralarını süslüyormuş. Bir kolu İpek Yolu olarak da anılan Baharat Yolu, Hindistan’dan Avrupa’ya uzanarak baharat ticaretini mümkün kılıyormuş. Ta ki Batının baharat üreten ülkelere denizler aracılığıyla farklı yolları keşfetmesine değin.

İnsanoğlu bilgi biriktiren ve aktaran muhteşem bir varlık. Baharat dünyasına şöyle bir detaylı girince girince atalarımıza çok şey borçlu olduğumuzu gördüm. Kimi bitkilerin meyvesini (vanilya, kırmızıbiber, karabiber...), kimilerinin yapraklarını (biberiye, fesleğen, kekik, nane...), kimi bitkilerin köklerini (zerdeçal, zencefil...), kimi bitkilerin gövdelerini (tarçın...), kimi bitkilerin ise tohumlarını (çörek otu, susam...) baharat olarak kullanıyoruz.

İnsanlar yüzyıllar içinde deneye yanıla bu bilgilere erişmişler, bazen karanfil örneğinde olduğu gibi; bir bitkinin hem çiçekli tomurcuğu hem dalından ayrı ayrı faydalanılabiliyor. Ne müthiş. Bizim sofralarımızda gördüğümüz karanfil, daha çok çiçekli tomurcuğun kurutularak çeşitli işlemlerden geçtikten sonraki hali. Bazılarını ise hem bitki hem bitkiden elde edilen toz olarak kullanabiliyoruz (zerdeçal, zencefil, tarçın...)

Bazı baharatların soframıza kadar olan yolculukları sadece topraktan toplamak kadar basit bir işlem olabiliyorken (çeşitli otlar), tarçın gibilerinin hayli meşakkatli olabiliyor. Ağaç gövdesinden elde edilen tarçının her bir işlemi (kesmek, bağlamak, kurutmak....) hayli zahmetli ve özel bir uzmanlık alanı gerektiriyor.

Portakalın Bilgeliği

ÖNEMLİ BAHARAT NOKTALARI

Tanzanya’nın hemen karşısındaki Pemba adası karanfilleriyle, Sri Lanka tarçınlarıyla, Fas beş çeşit nane ve diğer baharatlarıyla, Hindistan’ın Kerela bölgesi pek çok baharatıyla dünyada öne çıkan noktalar. Elbette Anadolu’nun birçok yeri bu konuda oldukça zengin. Zahter, sumak, birden fazla çeşidiyle fesleğen, nane, kekik, defne, biber ...Say say bitmez.

Genelde yemekleri tatlandırmak için kullanırız baharatları, doğru. Sıcak bölgelerde vücudun nemini muhafaza ederler, aynen Güneydoğu bölgemizde sıklıkla tüketilen isot gibi. Çok eskiden buzdolabı yokken, yemeği daha uzun süreli muhafaza etmemizi sağlarmış. Bu konunun uzmanı Hintli bir kadının aktarmış oldukları hayli ilginç; “Baharat var yemeği güçlendirir, baharat var yemeğin gücünü keser. Bir yemeği yedi farklı baharatla her gün pişirebilirim, her gün başka yemek yemiş gibi olursunuz. Herşeyden önce ilaç...”

Evet, herşeyden önce ilaçtı, ancak endüstriyel ilaçlarla biz bu değerli bilgiyi unuttuk. Çocukken hatırlarım soğun algınlığında adaçayı-nane, mide sancısında dağ kekiği verirlerdi bize. Nasıl katkısızdı güzelim Toros’lardan gelen bu bitkiler. Şimdilerde Ayurvedanın kapsamlı uygulandığı Sri Lanka gibi ülkelerde halen birçok rahatsızlıkta baharatlara sıklıkla başvurulmakta.

BİR TUTAM BAHARAT

“Gastronom sözcüğünün içinde astronom saklıdır...” der çok sevdiğim ‘Bir Tutam Baharat’ filminin önemli sahnelerinin birinde. Film; İstanbul’dan Atina’ya taşınmak zorunda kalan, yıllar geçtikçe ünlü bir ahçı olan Fanis’in öyküsünü anlatır. Fanis büyükbabasından aldığı bilgelikle müşterileri için yemekleri baharatlarla tatlandırır, ancak ya kendi yaşamının tuzu biberi? Yıllar sonra İstanbul’a döndüğünde bu sorunun cevabını bulmaya çalışır.

Yukardaki sözler şöyle devam eder;

“Biber sıcaktır ve yakar, Güneş’tir,

Yaşamımızın ve yemeğimizin lezzeti için tuza ihtiyacı var, Dünya tuzdur,

Tarçın hem tatlı hem acıdır, tıpkı bütün kadınlar ve onların en güzeli olan Venüs gibi...”


BİR TARİF

Kan şekerini dengeleyen tarçınlı bir tarifle bitireyim. Normal zamanlarda sabah-öğlen-akşam her öğün tüketebileceğiniz, hazırlaması son derece kolay, sağlıklı bir atıştırmalık.

200 ml (yaklaşık 1 bardak) yoğurdun içine tercihe göre bir veya iki muzu ezin (püre haline de getirebilirsiniz), içine 1 kaşık bal, 1 kaşık aloe vera suyu (bitkisi satılıyor birçok yerde) ve 1 çay kaşığı tarçın ekleyin. Karıştırıp afiyetle yiyin. 5 aydır yaklaşık her gün yediğim bu karışımın, tatlıya karşı olan aşırı iştahımı azaltıp dengelediğini belirtebilirim.

Bana kalırsa baharat kullanımı damak tadına göre değişir; ancak esas olan miktar. Ana yemeğin tadını bastırmaktansa desteklemeli diye düşünmekteyim. Bazen baharat çokluğundan veya yoğunluğundan ne yediğinizi bile anlayamayabiliyorsunuz; et mi tavuk mu balık mı? Yani uzun lafın kısası baharatı baharat yapan bence dozu. Bir tutam olması.

Belgesel ve kendi bilgilerimden derlediğim bu yazı umarım sizin şahsi baharat yolunuzu açar, keyifli yolculuklar...

15 Nisan 2020 Çarşamba

Bir ilişki istediğinizden emin misiniz?
Bekâr olmak yanlış bir şey mi?
İlişkiniz varsa nasıl gitmeli?

Portakalın Bilgeliği

İlişki konusu malumunuz Adem ve Havva’dan beri olageldi, hayli eskise bile güncelliğini popülerliğini hiç yitirmedi ve insanoğlu var oldukça yitirmeyecek gibi.

Sizinle bu konuya dair yazılmış bir kitap paylaşmak isterim. İlişkinizin var/ yok olması, ilişkide mutlu/ mutsuz olmanız fark etmez, bu cesur kitabı hararetle tavsiye ederim. Çünkü kitap ilişkilere dair birçok önyargımızı sarsacak ilginç bir hikâye anlatmakta.

Öykü, aynı zamanda kitabın yazarları olan Simone Milasas & Brendon Watt* arasında geçiyor. Adı “İLİŞKİ”. Öncelikle kitabın sıcacık bir yazım dili var, iki kişi belli konu başlıkları altında karşılıklı görüşlerini paylaşırken, aynı zamanda ilişkilerinin nasıl başlayıp nasıl ilerlediğine tanık oluyoruz. Her bölümün sonunda “Araçlar” kısmı var (araç dediğim şey, bazen değerli sorular bazen bir uygulama olabiliyor). Araçlar hayatımızın her alanında uygulanabilir. Hoş gerek işimizle olsun, gerek kendimizle olsun zaten her an her şeyle ilişki halinde değil miyiz?

AYNAYA BAK

Dışarda kaç tane harika ilişki görüyorsunuz? Çok olmasa gerek. Kitabın en çarpıcı cümlelerinden biri bence şu; “Harika bir ilişki yaratmak, bırakın başkalarıyla olmasını, kendileriyle bile olmasına çok az kişinin gönüllü olacağı seviyede bir yakınlık gerektirir”. Özetle şunu diyor yazarlar, “Siz kendinize yakın oluncaya kadar, başkasıyla yakınlık kuramazsınız.

Hayda geldik mi yine kendimize dediğinizi duyar gibiyim. Aynen öyle, aslında başkası yok, hiç olmadı. İçerde ne varsa dışarıya yansıyandı ilişki dediğimiz bağ. Aynen kitaptan alıntılıyorum:

Eğer gerçekten bir ilişki yaratmayı arzuluyorsanız, bakmanız gereken ilk şey şu:
Bu sizin için ne anlama geliyor?
Bu sizi bir şeyden mi çıkartacak?
Bu sizi bir şeyin içine mi sokacak?
Sizi kurtaracak mı?
Kısıtlama yaratacak mı?
Daralma yaratacak mı?


Her an sizin için neyin gerçek ve doğru olduğuna bakmaya gönüllü iseniz, buyrun deneyimlemeye...

İZİN VERMEK VE BİRLİKTE YARATMAK

Çoğu çift tanışır, evlenir, çocuk-ev-köpek sahibi olup hayatı durağanlaşmaya bırakır. Yani yaratmayı bırakır, o ana kadar yarattıklarının sonucunu sürer.

Yani ilişki “Sen süpersin, bir tanesinden” ziyade “Sen ve ben bilirlikte ayrıyken yarattığımızdan daha büyük ve farklı ne yaratabiliriz ve bundan coşku duyabiliriz?”dir. Yani sevdik, evlendik bitti değil. Sürekli yaratıma hazır mısınız? Her an mı? Doğru duydunuz her an. Pekiyi sürekli yaratmak nasıl birşey olurdu? Bir sonraki anı bilmeden, sizden uzaklaşmayan, sizi daraltmayan, size katkı veren enerjiyi izlemek?

Eğer bir ilişkideyseniz ilk başta “Bu ilişkide olmayı arzuluyor muyum?” diye sorabilirsiniz. Pek çoğumuz bu soruyu bile sormaktan kaçınır. Çünkü beklemediğimiz sonuçlar çıkabilir ortaya, iş ayrılmaya kadar gidebilir. Pekiyi ya ayrılık da evlilik gibiyse, ona da gereksiz pek çok anlam ve beklenti yüklemişsek? Dünyada ayrılmayı birbirini kutlayarak yapan çiftler varsa?

Yazarlar tam bu noktada, daha fazla soru sormamamızı tavsiye ediyorlar; “Bunu değiştirmeyi arzuluyor muyum? Bunu değiştirmem için ne gerekecek? Nasıl katkı yaratabilirim? ” Değişmesi gereken belki bizim olaya bakışımız. Böylece yeni bir olasılık belirebilir, ilişki farklı bir yön alabilir. İllâ sonlanması gerekmiyor.

Yineleyeceğim, dışarda kaç tane harika ilişki görüyorsunuz? Uzun süren değil. İnsanların kendileri olabildiği, birbirini güçlendirdiği, özen gösterdiği, bulundukları hâli seçmelerine izin verildiği. İzin vermek kapı paspası olmamakla beraber ancak hayli cesaret gerektirir, çünkü karşı tarafa seçimleri için izin vermek kaos hâli yaratabilir.

KAOS

Kaos kelimesinin çoğunluk için algısı maalesef olumsuz. Kaos kötüdür, düzen iyidir diyebilir miyiz? Tam tersi de geçerli olabilir mi?

Ya kaos bütün olasılıkların yaratıcı enerjisini içeriyorsa? Hatırlarım, hayatımda iş kaybı-taşınma gibi kaotik dönemler aynı zamanda en yaratıcı olduğum durumları yaratmıştır. Misâl bir taşınma sonrası o ilk fırtınayı atlattıktan sonra gereksiz bütün birikimlerden (giysi-aksesuar...) arınıp daha bir sade olmuş ve daha bana hizmet eden yeni bir düzen oturtmuşumdur.

O zaman güzel olanı sanırım ikisi arasındaki ahenk.


DÜNYA DEĞİŞİYOR

Dünya gerçek anlamda değişiyor, arkadaşlarımdan biri karısıyla her evlilik yıl dönümünde ciddi bir iç gözlem eşliğinde, birlikte olmaya devam edip etmeyeceklerine baktıklarını söylemişti.

Belki bundan sonra bir ilişki haberi aldığımızda soracağımız sorular “Nereli, mesleği ne, yaşı kaç, ailesi nasıl, boyu-bosu-dili-dini-rengi...?” dan ziyade “Mutlu musun? Beraber yaratıyor musunuz? Herşeyden önce iyi bir oyun arkadaşı mı? Hayat onun yanında daha eğlenceli, daha bir hafif mi?” gibisinden olacak :)

VİRÜS

Virüs sayesinde hayatımıza kaos aşılanmış olmadı mı? Virüs hakkında yazmak istemesem dahi konu geldi ona dayandı. “Biz insanlık kollektif olarak neyi yaratmayı seçtik bu güne kadar?” sorusunun cevabını sanırım hepimiz az çok biliyoruz.

Her seçim yaratır, her seçim farkındalıkla yapılmasa bile yaratır. Sonuçtan mutlu oluruz olmayız o ayrı. Kendimizi dövmeye lüzûm yok, bütün bu seçimler bizi biz yapmadı mı sonuçta! Seçimi güzel kılan ise farkındalıkla yapılması. O zaman yazarların dediği gibi sormaya devam; “Bu realitenin ötesinde olasılıkları görebilmek için sistemde ne kadar kaos yaşamamız gerekecek?” “Hayatımızı genişletecek seçimler neler olurdu?” “Bundan sonra insanlık olarak neyi yaratmayı seçiyoruz?”

Ve “Virüsle ilişkiniz nasıl?”

Yine başa, “İlişkilere” dönecek olursak, her ne kadar sizlerle kitaptan pekçok başlık paylaşamasam dahi; nihai amacım seçenek sepetinize atabileceğiniz tadımlık değişik bir tat sunmaktı.

Sağlıcakla kalın,


*Yazarların ikisi de Access Consciousness kolaylaştırıcılarıdır. 

İLİŞKİ

Bir ilişki istediğinizden emin misiniz?
Bekâr olmak yanlış bir şey mi?
İlişkiniz varsa nasıl gitmeli?

Portakalın Bilgeliği

İlişki konusu malumunuz Adem ve Havva’dan beri olageldi, hayli eskise bile güncelliğini popülerliğini hiç yitirmedi ve insanoğlu var oldukça yitirmeyecek gibi.

Sizinle bu konuya dair yazılmış bir kitap paylaşmak isterim. İlişkinizin var/ yok olması, ilişkide mutlu/ mutsuz olmanız fark etmez, bu cesur kitabı hararetle tavsiye ederim. Çünkü kitap ilişkilere dair birçok önyargımızı sarsacak ilginç bir hikâye anlatmakta.

Öykü, aynı zamanda kitabın yazarları olan Simone Milasas & Brendon Watt* arasında geçiyor. Adı “İLİŞKİ”. Öncelikle kitabın sıcacık bir yazım dili var, iki kişi belli konu başlıkları altında karşılıklı görüşlerini paylaşırken, aynı zamanda ilişkilerinin nasıl başlayıp nasıl ilerlediğine tanık oluyoruz. Her bölümün sonunda “Araçlar” kısmı var (araç dediğim şey, bazen değerli sorular bazen bir uygulama olabiliyor). Araçlar hayatımızın her alanında uygulanabilir. Hoş gerek işimizle olsun, gerek kendimizle olsun zaten her an her şeyle ilişki halinde değil miyiz?

AYNAYA BAK

Dışarda kaç tane harika ilişki görüyorsunuz? Çok olmasa gerek. Kitabın en çarpıcı cümlelerinden biri bence şu; “Harika bir ilişki yaratmak, bırakın başkalarıyla olmasını, kendileriyle bile olmasına çok az kişinin gönüllü olacağı seviyede bir yakınlık gerektirir”. Özetle şunu diyor yazarlar, “Siz kendinize yakın oluncaya kadar, başkasıyla yakınlık kuramazsınız.

Hayda geldik mi yine kendimize dediğinizi duyar gibiyim. Aynen öyle, aslında başkası yok, hiç olmadı. İçerde ne varsa dışarıya yansıyandı ilişki dediğimiz bağ. Aynen kitaptan alıntılıyorum:

Eğer gerçekten bir ilişki yaratmayı arzuluyorsanız, bakmanız gereken ilk şey şu:
Bu sizin için ne anlama geliyor?
Bu sizi bir şeyden mi çıkartacak?
Bu sizi bir şeyin içine mi sokacak?
Sizi kurtaracak mı?
Kısıtlama yaratacak mı?
Daralma yaratacak mı?


Her an sizin için neyin gerçek ve doğru olduğuna bakmaya gönüllü iseniz, buyrun deneyimlemeye...

İZİN VERMEK VE BİRLİKTE YARATMAK

Çoğu çift tanışır, evlenir, çocuk-ev-köpek sahibi olup hayatı durağanlaşmaya bırakır. Yani yaratmayı bırakır, o ana kadar yarattıklarının sonucunu sürer.

Yani ilişki “Sen süpersin, bir tanesinden” ziyade “Sen ve ben bilirlikte ayrıyken yarattığımızdan daha büyük ve farklı ne yaratabiliriz ve bundan coşku duyabiliriz?”dir. Yani sevdik, evlendik bitti değil. Sürekli yaratıma hazır mısınız? Her an mı? Doğru duydunuz her an. Pekiyi sürekli yaratmak nasıl birşey olurdu? Bir sonraki anı bilmeden, sizden uzaklaşmayan, sizi daraltmayan, size katkı veren enerjiyi izlemek?

Eğer bir ilişkideyseniz ilk başta “Bu ilişkide olmayı arzuluyor muyum?” diye sorabilirsiniz. Pek çoğumuz bu soruyu bile sormaktan kaçınır. Çünkü beklemediğimiz sonuçlar çıkabilir ortaya, iş ayrılmaya kadar gidebilir. Pekiyi ya ayrılık da evlilik gibiyse, ona da gereksiz pek çok anlam ve beklenti yüklemişsek? Dünyada ayrılmayı birbirini kutlayarak yapan çiftler varsa?

Yazarlar tam bu noktada, daha fazla soru sormamamızı tavsiye ediyorlar; “Bunu değiştirmeyi arzuluyor muyum? Bunu değiştirmem için ne gerekecek? Nasıl katkı yaratabilirim? ” Değişmesi gereken belki bizim olaya bakışımız. Böylece yeni bir olasılık belirebilir, ilişki farklı bir yön alabilir. İllâ sonlanması gerekmiyor.

Yineleyeceğim, dışarda kaç tane harika ilişki görüyorsunuz? Uzun süren değil. İnsanların kendileri olabildiği, birbirini güçlendirdiği, özen gösterdiği, bulundukları hâli seçmelerine izin verildiği. İzin vermek kapı paspası olmamakla beraber ancak hayli cesaret gerektirir, çünkü karşı tarafa seçimleri için izin vermek kaos hâli yaratabilir.

KAOS

Kaos kelimesinin çoğunluk için algısı maalesef olumsuz. Kaos kötüdür, düzen iyidir diyebilir miyiz? Tam tersi de geçerli olabilir mi?

Ya kaos bütün olasılıkların yaratıcı enerjisini içeriyorsa? Hatırlarım, hayatımda iş kaybı-taşınma gibi kaotik dönemler aynı zamanda en yaratıcı olduğum durumları yaratmıştır. Misâl bir taşınma sonrası o ilk fırtınayı atlattıktan sonra gereksiz bütün birikimlerden (giysi-aksesuar...) arınıp daha bir sade olmuş ve daha bana hizmet eden yeni bir düzen oturtmuşumdur.

O zaman güzel olanı sanırım ikisi arasındaki ahenk.


DÜNYA DEĞİŞİYOR

Dünya gerçek anlamda değişiyor, arkadaşlarımdan biri karısıyla her evlilik yıl dönümünde ciddi bir iç gözlem eşliğinde, birlikte olmaya devam edip etmeyeceklerine baktıklarını söylemişti.

Belki bundan sonra bir ilişki haberi aldığımızda soracağımız sorular “Nereli, mesleği ne, yaşı kaç, ailesi nasıl, boyu-bosu-dili-dini-rengi...?” dan ziyade “Mutlu musun? Beraber yaratıyor musunuz? Herşeyden önce iyi bir oyun arkadaşı mı? Hayat onun yanında daha eğlenceli, daha bir hafif mi?” gibisinden olacak :)

VİRÜS

Virüs sayesinde hayatımıza kaos aşılanmış olmadı mı? Virüs hakkında yazmak istemesem dahi konu geldi ona dayandı. “Biz insanlık kollektif olarak neyi yaratmayı seçtik bu güne kadar?” sorusunun cevabını sanırım hepimiz az çok biliyoruz.

Her seçim yaratır, her seçim farkındalıkla yapılmasa bile yaratır. Sonuçtan mutlu oluruz olmayız o ayrı. Kendimizi dövmeye lüzûm yok, bütün bu seçimler bizi biz yapmadı mı sonuçta! Seçimi güzel kılan ise farkındalıkla yapılması. O zaman yazarların dediği gibi sormaya devam; “Bu realitenin ötesinde olasılıkları görebilmek için sistemde ne kadar kaos yaşamamız gerekecek?” “Hayatımızı genişletecek seçimler neler olurdu?” “Bundan sonra insanlık olarak neyi yaratmayı seçiyoruz?”

Ve “Virüsle ilişkiniz nasıl?”

Yine başa, “İlişkilere” dönecek olursak, her ne kadar sizlerle kitaptan pekçok başlık paylaşamasam dahi; nihai amacım seçenek sepetinize atabileceğiniz tadımlık değişik bir tat sunmaktı.

Sağlıcakla kalın,


*Yazarların ikisi de Access Consciousness kolaylaştırıcılarıdır. 

9 Mart 2020 Pazartesi

Yıllar önce Hürriyet İK’da “Şaşırtan Adaylar” başlığı altında bir yazı okumuştum...

Portakalın Bilgeliği

Hayli eğlenceli ve şaşırtıcı olan yazıda; İK şirketi Robert Half çalıştığı şirketlere iş görüşmelerindeki en ilginç adayları sormuş, almış olduğu cevaplar başlıklar ve hemen altında kısa olaylar şeklinde listelenmişti.

Görüşmede kahvaltı eden adaydan tutun da, referansını yanında getirmeye çalışan ve hatta mülâkâta köpeği ile bile geleni var. Bence en komiği özgeçmişinde yalan söyleyip, yakalanınca, “Dikkatinizi çekmesine sevindim, aslen ordan mezun olmadım” diyeni.

Malûm temponun hızla arttığı iş dünyasında elbette benim de pek çok sayıda tecrübem oldu, ancak masanın öbür ucunda, yani ADAY olarak. Sonra kendime gazetedeki soruyu tersine çevirip sordum, “Beni en çok hangi şirketler şaşırtmıştı?” İşte, size kişisel albümümden seçmeler;

Soğukta Bekleten Şirket: Karlı bir günde, kalorifer peteği olmayan ve yerleri mermer kaplı bir girişte neredeyse 1 saati aşkın bekletilmem, sıcak birşeylerin ikram edilmesini bir kenara bırakın, beklettiği için İK görevlisinin özür bile dilememesi ve donmuş!!! bir şekilde görüşmeye girmem. İşin ilginci, firmanın faaliyet alanının Sağlık Sektörü olması.

Yüzüme Bakmayan İK Görevlisi: Sektöründe öncü bir firmada İK görevlisinin, görüşme boyunca yüzüme bakmaması, "Hay Allah acaba ne yapmalı, çıkıp gitmek ve kendine güven sergilemek mi test ediliyor yoksa dikkatini çekmem mi gerekiyor," diye sürekli düşünüp dururken 45 dakikalık gergin görüşmenin sona ermesi.

Sigara Yasağını Önemsemeyen Şirket: Sigara yasağına rağmen şirkette kaba tabiri ile fosur fosur sigara içildiğine görüşme esnasında bizzat şahit olmam, şaşırdığımı görünce, “Ee biz Türkler böyleyiz” denmesi ile kendimi “Onlar Türk ise pekiyi ben neciyim?” diye düşünerekten biran için çok uzak diyarlardan gelmiş bir turist gibi hissetmem.

Elimi Dakikalarca Sıkan Yönetici: Yöneticinin yeni “Vücut Dili” eğitiminden çıkmış olup bunu test etmek istiyor gibi davranması. Aynen koyun alıp-sattım misâli bir 5-10 dakika, elime göre oldukça iri elleriyle sertçe tokalaşıp durmamız ve dışarı çıktığımda ellerimin bir hayli morarmış olduğunu tecrübe etmem.

Görüşme Anında Pozisyon Değişmesi: Pazarlama Uzmanı olarak başvurduğum şirkette tam da görüşmeye girecekken, “Elimizde pazarlamada değil araştırmada pozisyon kaldı” denmesi, “ancak bu şekilde görüşmeye devam edebileceğiz” diye de eklenmesi. Doğru muydu yoksa esneklik mi test ediliyordu, hâlâ benim için bir muammadır.

Habersiz Sınav: Görüşmeye gittiğimde, 3 saatlik yabancı dil sınavına alınacağımı o esnada öğrenmem, ajandamın görüşmeden çıktıktan sonra havaalanına yetişecek olmam nedeniyle dolu olması, bunun için “Önce görüşün, testi başka gün yaparsınız” şeklinde yapmış olduğum spontane B planıma İK görevlisinin hayretler içerisinde bakıp “Ya bugün hepsini yaparız ya da hiç” diye karşılık vermesi ve hakkımı kaybetmem.

Portakalın Bilgeliği

Sonuçta tüm bunlar, bende gülümseten birer anı olarak kaldılar. Bizde “Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” diye bilinen atasözünün günümüz iş dünyasına uyarlaması sanırım “Şirketi tanımak istiyorsan nasıl ve kimlerle görüşme yaptığına bak” şeklinde olurdu.

Kaliteli ve keyifli mülâkâtlar diliyorum masanın her iki ucunda oturanlara...


ŞAŞIRTAN ŞİRKETLER (MÜLAKATLAR)

Yıllar önce Hürriyet İK’da “Şaşırtan Adaylar” başlığı altında bir yazı okumuştum...

Portakalın Bilgeliği

Hayli eğlenceli ve şaşırtıcı olan yazıda; İK şirketi Robert Half çalıştığı şirketlere iş görüşmelerindeki en ilginç adayları sormuş, almış olduğu cevaplar başlıklar ve hemen altında kısa olaylar şeklinde listelenmişti.

Görüşmede kahvaltı eden adaydan tutun da, referansını yanında getirmeye çalışan ve hatta mülâkâta köpeği ile bile geleni var. Bence en komiği özgeçmişinde yalan söyleyip, yakalanınca, “Dikkatinizi çekmesine sevindim, aslen ordan mezun olmadım” diyeni.

Malûm temponun hızla arttığı iş dünyasında elbette benim de pek çok sayıda tecrübem oldu, ancak masanın öbür ucunda, yani ADAY olarak. Sonra kendime gazetedeki soruyu tersine çevirip sordum, “Beni en çok hangi şirketler şaşırtmıştı?” İşte, size kişisel albümümden seçmeler;

Soğukta Bekleten Şirket: Karlı bir günde, kalorifer peteği olmayan ve yerleri mermer kaplı bir girişte neredeyse 1 saati aşkın bekletilmem, sıcak birşeylerin ikram edilmesini bir kenara bırakın, beklettiği için İK görevlisinin özür bile dilememesi ve donmuş!!! bir şekilde görüşmeye girmem. İşin ilginci, firmanın faaliyet alanının Sağlık Sektörü olması.

Yüzüme Bakmayan İK Görevlisi: Sektöründe öncü bir firmada İK görevlisinin, görüşme boyunca yüzüme bakmaması, "Hay Allah acaba ne yapmalı, çıkıp gitmek ve kendine güven sergilemek mi test ediliyor yoksa dikkatini çekmem mi gerekiyor," diye sürekli düşünüp dururken 45 dakikalık gergin görüşmenin sona ermesi.

Sigara Yasağını Önemsemeyen Şirket: Sigara yasağına rağmen şirkette kaba tabiri ile fosur fosur sigara içildiğine görüşme esnasında bizzat şahit olmam, şaşırdığımı görünce, “Ee biz Türkler böyleyiz” denmesi ile kendimi “Onlar Türk ise pekiyi ben neciyim?” diye düşünerekten biran için çok uzak diyarlardan gelmiş bir turist gibi hissetmem.

Elimi Dakikalarca Sıkan Yönetici: Yöneticinin yeni “Vücut Dili” eğitiminden çıkmış olup bunu test etmek istiyor gibi davranması. Aynen koyun alıp-sattım misâli bir 5-10 dakika, elime göre oldukça iri elleriyle sertçe tokalaşıp durmamız ve dışarı çıktığımda ellerimin bir hayli morarmış olduğunu tecrübe etmem.

Görüşme Anında Pozisyon Değişmesi: Pazarlama Uzmanı olarak başvurduğum şirkette tam da görüşmeye girecekken, “Elimizde pazarlamada değil araştırmada pozisyon kaldı” denmesi, “ancak bu şekilde görüşmeye devam edebileceğiz” diye de eklenmesi. Doğru muydu yoksa esneklik mi test ediliyordu, hâlâ benim için bir muammadır.

Habersiz Sınav: Görüşmeye gittiğimde, 3 saatlik yabancı dil sınavına alınacağımı o esnada öğrenmem, ajandamın görüşmeden çıktıktan sonra havaalanına yetişecek olmam nedeniyle dolu olması, bunun için “Önce görüşün, testi başka gün yaparsınız” şeklinde yapmış olduğum spontane B planıma İK görevlisinin hayretler içerisinde bakıp “Ya bugün hepsini yaparız ya da hiç” diye karşılık vermesi ve hakkımı kaybetmem.

Portakalın Bilgeliği

Sonuçta tüm bunlar, bende gülümseten birer anı olarak kaldılar. Bizde “Ayinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz” diye bilinen atasözünün günümüz iş dünyasına uyarlaması sanırım “Şirketi tanımak istiyorsan nasıl ve kimlerle görüşme yaptığına bak” şeklinde olurdu.

Kaliteli ve keyifli mülâkâtlar diliyorum masanın her iki ucunda oturanlara...


“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabının son alışkanlığına geldik bile... 

Portakalın Bilgeliği

Bu alışkanlık “Baltayı bilemeye zaman ayırma”ya dair. “Baltayı bilemek ne ola ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Gelin bu alışkanlığın arka planını paylaşayım...

Koruda ağaç kesmeye çalışan birini görüyorsunuz, “Ne yapıyorsun arkadaşım?” diyorsunuz. Adam ağacı kesmeye çalıştığını ve bunu son 5 saattir yapmaya çalıştığını söylüyor. Ne dersiniz? Olay nasıl sizce nasıl daha etkili hale gelir? İşe bikaç dakika ara verip, baltayı bilemesini, böylelikle daha hızlı ve verimli yol alacağını söylemez misiniz? Pekiyi hayatta bunu ne kadar sık yapıyoruz? Baltayı bilemeye gerçekten zaman ayırıyor muyuz? Ve bu hangi vasıtalarla mümkün olabilir?

Portakalın Bilgeliği

YENİLENMENİN DÖRT BOYUTU

Covey yenilenmek için dört boyuttan bahseder; bazı diğer araştırmacılar ve felsefeciler daha farklı isimler dahi vermiş olsalar, temelde kategori adlarından ziyade o başlıklar altında ne yaptığımız daha mühim.

Sahip olduğumuz en değerli kaynak ne? Kendimiz elbette. Öncelikle bunu korumak, daha sonra da geliştirmek gerek. Nasıl olacak bu?

1- Fiziksel (Egzersiz, beslenme, stres yönetimi)

2- Sosyal/Duygusal (Hizmet, empati, enerji, sinerji, iç güvenlik)

3- Zihinsel (Okuma, hayal etme, planlama, yazma)

4- Ruhsal (Değer belirleyip bağlanma, inceleme ve meditasyon)

Bunların detaylarına girip, uzun uzadıya bahsetmeyi düşünmüyorum. Çünkü her birimiz eşsiz ve biricik, o yüzden her birimizin yukardaki yöntemleri hayli farklı olacak. Misâl, kimi fiziksel düzeyde kendine yüzmeyi seçerken, kimi koşuya yönelecek. Bu diğer kategoriler için de geçerli elbette.

Size bir soru yöneltecek olursam, baltayı bilemek kaçıncı kare etkinliği diye, ne dersiniz? Evet, 2.Kare etkinliği diyenler bildi (Bakınız 3.Alışkanlık). Baltayı bilemek zaman ister. Ancak kendimize yatırım en büyük yatırımdır. Ayrıca bu, hayli proaktif olmayı gerektirir.

SIKÇA SORULAN SORULAR

Bitirirken altını önemle çizmek istediğim bikaç konu var; bu kitapta “Sıkça Sorulan Sorular” kısmında yer almakta.

* Sakın olan alışkanlıkları “İlk önce 1.de acaip iyi bir yetkinlik kazanayım, sonra 2.ye geçerim,” diye düşünmeyin. Alışkanlıkları uygularken hepsinin birbiri ile içiçe olduğunu göreceksiniz. Yukarda az önce gördüğümüz üzere, ne kadar proaktif olursanız (1.Alışkanlık), o kadar baltayı bilemeye zaman ayırısınız (7.Alışkanlık). Aynı şekilde birini etkili dinlemeden (5.Alışkanlık), ne sinerji yaratabilirsiniz (6.Alışkanlık) ne de Kazan/ Kazan çözümlere ulaşabilirsiniz (4.Alışkanlık). Pekiyi nerden başlayalım o zaman? Koçlukta bir tabir kullanırız “En iyi yer, bulunduğunuz yerdir, oradan başlayın” diye.

Bunu yukarı tırmanan bir sarmal gibi düşünebilirsiniz. Yapıp , öğrenip, hayata adapte edip, bir basamak daha yukarı çıkmak şeklinde. Elbette daha yüksel proaktivite düzeyleri diğer alışkanlıkları da daha etkin ve kaliteli kılar. Yani yüksek düzeydeki 1.Alışkanlık, düşük düzeydeki 1.Alışkanlıktan hayli farklıdır. İlkinde bu, sadece etki tepki arasındaki boşluğun farkına varmak olabilir, diğerinde ise tüm bir hayatın sorumluluğunu alıp ona uygun davranmak gibi. Ancak, az önce söylediğim gibi bulunduğunuz yer başlamak için her zaman en iyisidir. Herşeyde ustalaşmak zaman ve sabır ister. 

* Esasen en önemli alışkanlık diye bir şey yok, eğer olacaksa bu, en zorlandığımız alışkanlık olmalı Covey’e göre. Yazar en çok 5.Alışkanlıkta zorlanırken, benim en çok mücadale ettiğim 1.Alışkanlık.

* İlk 3 alışkanlık “bir söz ver ve sözünü tut” derken, sonraki 3 alışkanlık “sorunun içine başkalarını da dahil et ve birlikte çözüme ulaşın” der. Yani ilk üçü kişisel bütünlüğü, diğer üçü ise sadakati temsil eder.

* İlla yeni bir alışkanlığı listeye dahil etmek isterseniz (alışkanlık haline getirmek istediğiniz herhangi bir özellik), bunu çalıştığımız değerlerin biri olarak 2.Alışkanlığın altına yazmamızın yeterli olacağını söylüyor Covey.

* En son nokta, ilkeler ve değerler arasındaki fark. İlkeler evrenseldir. İlkeler “yerçekimi kanunu” gibi değişmez prensiplerdir. Özetle, “Ne ekersek onu biçeriz”, istisnasız zaman ve mekanı aşan prensiplerdir burada bahsettiğimiz.

Değerler ise kişiseldir. Adı üzerinde; önem verdiğimiz, davranışlarımızı yöneten bir nevi kişisel anayasamız diye tanımlayabiliriz değerleri. Bir mafyanın bile değerleri olabilir; sadakat, kazanç gibi. Ancak davranışlarımızın sonuçlarını belirleyen ilkelerdir, değerler değil. “Değneğin bir ucunu tutarsanız, diğeri de otomatik kalkar”, demişti Covey kitabın başlangıcında hatırlarsanız. İlkeler bu şekilde işler. Bütün ilkelerin anasını “alçakgönüllülük” olarak betimler Yazar.

UYGULAMALAR

1- Fiziksel açıdan sizi güçlendirecek, esnetecek veya dayanıklılığınızı artıracak bir etkinlik seçin ve bunu uygulamaya koyun.

2- Aynı şeyi ruhsal ve zihinsel boyutlarınız için de yapın. Sosyal alan için ise iyileştirmek veya daha yakın olmak istediğiniz ilişkilerin listesini yapın. Uygulamaya geçin.

3- Kendinizi değrlendirin, bu alanlarda etkinliğiniz nasıl, arttı mı, listeye birer ek madde daha eklemeye ne dersiniz?

Şu an hayatta olmayan Covey’e, böylesine anlamlı bir kitabı bizlere sunduğu için minnettarlığımı ifade ederek bitirmek istiyorum bu yazı dizisini. O zamanlar kitabın bir çığır açmamasına şaşırmamalı. Biliyorum, günümüz dünyası için bazı kavramlar yeni olmayabilir. Ancak kitabın ilk baskısının 1989 yılında yapılmış olduğunu hatırlatmak isterim.

Benim için önemli olan, Covey’in; çok yalın, basit ve sistematik bir şekilde elimize yüzyıllara meydan okuyacak bir pusula vermesi. Alışkanlıkları değerli yapan her daim geçerli olması, etkili kılacak şey ise biran evvel hayatımıza katıyor olmamız...

İnşallah bu kitabı inceleme yolculuğundan benim kadar keyif almışsınızdır. E ne diyeyim o zaman, yeni bir yolculukta buluşmak üzere...



7.ALIŞKANLIK- BALTAYI BİLE

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabının son alışkanlığına geldik bile... 

Portakalın Bilgeliği

Bu alışkanlık “Baltayı bilemeye zaman ayırma”ya dair. “Baltayı bilemek ne ola ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Gelin bu alışkanlığın arka planını paylaşayım...

Koruda ağaç kesmeye çalışan birini görüyorsunuz, “Ne yapıyorsun arkadaşım?” diyorsunuz. Adam ağacı kesmeye çalıştığını ve bunu son 5 saattir yapmaya çalıştığını söylüyor. Ne dersiniz? Olay nasıl sizce nasıl daha etkili hale gelir? İşe bikaç dakika ara verip, baltayı bilemesini, böylelikle daha hızlı ve verimli yol alacağını söylemez misiniz? Pekiyi hayatta bunu ne kadar sık yapıyoruz? Baltayı bilemeye gerçekten zaman ayırıyor muyuz? Ve bu hangi vasıtalarla mümkün olabilir?

Portakalın Bilgeliği

YENİLENMENİN DÖRT BOYUTU

Covey yenilenmek için dört boyuttan bahseder; bazı diğer araştırmacılar ve felsefeciler daha farklı isimler dahi vermiş olsalar, temelde kategori adlarından ziyade o başlıklar altında ne yaptığımız daha mühim.

Sahip olduğumuz en değerli kaynak ne? Kendimiz elbette. Öncelikle bunu korumak, daha sonra da geliştirmek gerek. Nasıl olacak bu?

1- Fiziksel (Egzersiz, beslenme, stres yönetimi)

2- Sosyal/Duygusal (Hizmet, empati, enerji, sinerji, iç güvenlik)

3- Zihinsel (Okuma, hayal etme, planlama, yazma)

4- Ruhsal (Değer belirleyip bağlanma, inceleme ve meditasyon)

Bunların detaylarına girip, uzun uzadıya bahsetmeyi düşünmüyorum. Çünkü her birimiz eşsiz ve biricik, o yüzden her birimizin yukardaki yöntemleri hayli farklı olacak. Misâl, kimi fiziksel düzeyde kendine yüzmeyi seçerken, kimi koşuya yönelecek. Bu diğer kategoriler için de geçerli elbette.

Size bir soru yöneltecek olursam, baltayı bilemek kaçıncı kare etkinliği diye, ne dersiniz? Evet, 2.Kare etkinliği diyenler bildi (Bakınız 3.Alışkanlık). Baltayı bilemek zaman ister. Ancak kendimize yatırım en büyük yatırımdır. Ayrıca bu, hayli proaktif olmayı gerektirir.

SIKÇA SORULAN SORULAR

Bitirirken altını önemle çizmek istediğim bikaç konu var; bu kitapta “Sıkça Sorulan Sorular” kısmında yer almakta.

* Sakın olan alışkanlıkları “İlk önce 1.de acaip iyi bir yetkinlik kazanayım, sonra 2.ye geçerim,” diye düşünmeyin. Alışkanlıkları uygularken hepsinin birbiri ile içiçe olduğunu göreceksiniz. Yukarda az önce gördüğümüz üzere, ne kadar proaktif olursanız (1.Alışkanlık), o kadar baltayı bilemeye zaman ayırısınız (7.Alışkanlık). Aynı şekilde birini etkili dinlemeden (5.Alışkanlık), ne sinerji yaratabilirsiniz (6.Alışkanlık) ne de Kazan/ Kazan çözümlere ulaşabilirsiniz (4.Alışkanlık). Pekiyi nerden başlayalım o zaman? Koçlukta bir tabir kullanırız “En iyi yer, bulunduğunuz yerdir, oradan başlayın” diye.

Bunu yukarı tırmanan bir sarmal gibi düşünebilirsiniz. Yapıp , öğrenip, hayata adapte edip, bir basamak daha yukarı çıkmak şeklinde. Elbette daha yüksel proaktivite düzeyleri diğer alışkanlıkları da daha etkin ve kaliteli kılar. Yani yüksek düzeydeki 1.Alışkanlık, düşük düzeydeki 1.Alışkanlıktan hayli farklıdır. İlkinde bu, sadece etki tepki arasındaki boşluğun farkına varmak olabilir, diğerinde ise tüm bir hayatın sorumluluğunu alıp ona uygun davranmak gibi. Ancak, az önce söylediğim gibi bulunduğunuz yer başlamak için her zaman en iyisidir. Herşeyde ustalaşmak zaman ve sabır ister. 

* Esasen en önemli alışkanlık diye bir şey yok, eğer olacaksa bu, en zorlandığımız alışkanlık olmalı Covey’e göre. Yazar en çok 5.Alışkanlıkta zorlanırken, benim en çok mücadale ettiğim 1.Alışkanlık.

* İlk 3 alışkanlık “bir söz ver ve sözünü tut” derken, sonraki 3 alışkanlık “sorunun içine başkalarını da dahil et ve birlikte çözüme ulaşın” der. Yani ilk üçü kişisel bütünlüğü, diğer üçü ise sadakati temsil eder.

* İlla yeni bir alışkanlığı listeye dahil etmek isterseniz (alışkanlık haline getirmek istediğiniz herhangi bir özellik), bunu çalıştığımız değerlerin biri olarak 2.Alışkanlığın altına yazmamızın yeterli olacağını söylüyor Covey.

* En son nokta, ilkeler ve değerler arasındaki fark. İlkeler evrenseldir. İlkeler “yerçekimi kanunu” gibi değişmez prensiplerdir. Özetle, “Ne ekersek onu biçeriz”, istisnasız zaman ve mekanı aşan prensiplerdir burada bahsettiğimiz.

Değerler ise kişiseldir. Adı üzerinde; önem verdiğimiz, davranışlarımızı yöneten bir nevi kişisel anayasamız diye tanımlayabiliriz değerleri. Bir mafyanın bile değerleri olabilir; sadakat, kazanç gibi. Ancak davranışlarımızın sonuçlarını belirleyen ilkelerdir, değerler değil. “Değneğin bir ucunu tutarsanız, diğeri de otomatik kalkar”, demişti Covey kitabın başlangıcında hatırlarsanız. İlkeler bu şekilde işler. Bütün ilkelerin anasını “alçakgönüllülük” olarak betimler Yazar.

UYGULAMALAR

1- Fiziksel açıdan sizi güçlendirecek, esnetecek veya dayanıklılığınızı artıracak bir etkinlik seçin ve bunu uygulamaya koyun.

2- Aynı şeyi ruhsal ve zihinsel boyutlarınız için de yapın. Sosyal alan için ise iyileştirmek veya daha yakın olmak istediğiniz ilişkilerin listesini yapın. Uygulamaya geçin.

3- Kendinizi değrlendirin, bu alanlarda etkinliğiniz nasıl, arttı mı, listeye birer ek madde daha eklemeye ne dersiniz?

Şu an hayatta olmayan Covey’e, böylesine anlamlı bir kitabı bizlere sunduğu için minnettarlığımı ifade ederek bitirmek istiyorum bu yazı dizisini. O zamanlar kitabın bir çığır açmamasına şaşırmamalı. Biliyorum, günümüz dünyası için bazı kavramlar yeni olmayabilir. Ancak kitabın ilk baskısının 1989 yılında yapılmış olduğunu hatırlatmak isterim.

Benim için önemli olan, Covey’in; çok yalın, basit ve sistematik bir şekilde elimize yüzyıllara meydan okuyacak bir pusula vermesi. Alışkanlıkları değerli yapan her daim geçerli olması, etkili kılacak şey ise biran evvel hayatımıza katıyor olmamız...

İnşallah bu kitabı inceleme yolculuğundan benim kadar keyif almışsınızdır. E ne diyeyim o zaman, yeni bir yolculukta buluşmak üzere...



5 Şubat 2020 Çarşamba


“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabında yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz. 6. Alışkanlık Covey tarafından tüm diğer alışkanlıkların gerçek sınavı ve ifadesi olarak değerlendirilmiş. 


Portakalın Bilgeliği

Churchill Büyük Britanya’nın savaş faaliyetlerini yönetmeye çağrıldığında, tüm yaşamının kendisini sanki bu olaya hazırladığını söyler. Bunun gibi tüm diğer alışkanlıklar bizi sinerjiye hazırlar. Dilerseniz önceki alışkanlıkları sırasıyla hatırşayalım;

1. Alışkanlık: Proaktif Ol
2. Alışkanlık: Sonunu Düşünerek İşe Başla
3. Alışkanlık: Önemli İşlere Öncelik Ver
4. Alışkanlık: Kazan-Kazan Şeklinde Düşün
5. Alışkanlık: Önce Anla Sonra Anlaşılmayı Bekle 

Gelin önce sinerjinin tanımını yapalım, sinerji nedir? En basit anlamıyla, bütünün parçalarından daha büyük olması demek. Sinerji doğanın her yerinde var; bir erkekle bir kadının dünyaya bir çocuk getirmesi; iki tahtanın biraraya getirildiğinde, ayrı ayrı taşıyabileceklerinden daha fazla ağırlık kaldırabilmeleri; iki farklı bitkiyi yanyana ekersek toprağın niteliğinin artırması gibi.

Yani özetle, yukarda kitapta verilen örnekleri bir kenara alacak olursak, 1+1’in 5, 10, hatta 1,500 olmasıdır sinerji. Sinerjinin tetiklenmesi için en başta güven ortamı şart. Burada kullanılmayan potansiyel enerjinin devreye girmesiyle sonucun büyüklüğü hakkında birşey kestirmek baştan pek mümkün değil. Yaratma sürecine gelince; keyifli olabilir, serüven dolu olabilir. Ancak konfor alanı arayan zihinlerimiz için kesin olan tek şey, yaratma sürecinin dehşet verici olması. İşin başından sonunun nereye varacağı kestirmek hayli zor olduğundan.

SİNERJİNİN ALTIN KURALLARI

Portakalın Bilgeliği

Kişiler arasındaki sinerji, kişinin içindeki sinerji ile oluşur. Kişinin içindeki sinerjinin kaynağıysa, ilk 3 alışkanlıkta sıkça vurgulanan, yerçekimi kanunu gibi “değişmez ilkeler”. Çünkü ancak bu ilkeler sayesinde açık ve savunmasız olmanın riskleriyle baş etmemizi sağlayacak gerçek güvenlik duygusunu elde ederiz. İlkeler olmadan Kazan/Kazan’daki bolluk bilincini yaratmak mümkün olmadığı gibi, etkili bir şekilde dinleyemez ve bütün bunların sonucunda sinerjik bir durum yaratamayız.

Bütün alışkanlıklar nasıl da içiçe değil mi? Ayrıca ilk 3 Alışkanlığa sadık kalarak ilke merkezli olmanın, sağ beynin görselliği ile sol beynin mantıksal yanını birleştiren bir sonucu var. Nasıl mı? Sol beynin faaliyetlerine sıkça başvuran kişiler; özellikle yaratıcılık gerektiren durumlarda bunun yetersiz kaldığını görürler. Sağ beyin kaslarına daha sık başvurmaya başlarlar. Kişinin her iki beyin lobunun da çalışması, kendi içinde psişik sinerjiyi yaratmaya başladığının en önemli göstergesi. “Soldan yönet, sağdan lidelik et” diye bir sloganı bile var Covey’in. Bu da içimizdeki sinerjinin bir örneği...

Sinerjide ikinci altın kural; farklılıkları onore edebilmek. Zihinsel, sosyal, duygusal farklılıklar yeni, heyecan verici yaşam biçimleri yaratamaz mı? Unutmayalım ki, herkes dünyayı olduğu gibi değil, kendilerinin olduğu gibi görür. Her birimiz dünyayı farklı algılıyorsak, kendi algısal sınırlılığımızı ne kadar erken fark edersek, başkalarının kaynaklarından da o kadar erken yararlanmaz mıyız? Sinerji ‘benim alternatifim’, ‘senin alternatifin’ yerine; ‘ üçüncü bir alternatif’ olabilir der ve neredeyse her zaman bir üçüncü alternatif vardır.

Bana göre dünyada yaratılmış en büyük sinerjilerden biri Çanakkale destanımız. Mesela Yahya Çavuş’un hikayesi. Çanakkale savaşında komutasındaki 67 kişi ile 3000 kişiye karşı 48 saat boyunca direnmesi. Amansız mücadelenin sonunda hepsi şehit düşerler. Düşmanlar kıyıya çıktıklarında inanamazlar karşılarındaki sayının azlığına. Aynı şekilde Seyit Onbaşı 276 kiloluk top mermisini tek başına kaldırmasına ne demeli?

Hala akıl ile açıklanamayan birçok olayın olduğu bu muhteşem işbirliğinin biricik lideri Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü burada anmadan olmaz. Hiç Çanakkale Savaşı’nın yapılmış olduğu o bölgeye gittiniz mi bilmiyorum, bence gitmeyenler gitsinler, çok özel bir bölge. Ben tam 3 kez gittim ve üçünde de çok duygulandım.

SİNERJİ VE İLETİŞİM

İletişim dünyasında sinerjiye kısaca göz atacak olursak; güvenin çok az olduğu durumlarda, kişilerin veya grupların pozisyonlarını korumaya yönelik savunmacı veya saldırgan tutumlarda bulunduğunu görürüz. Hal böyle olunca, üretilen sonuç düşük işbirliğiyle gelinen Kazan/Kaybet veya tam tersi Kaybet/Kazan olur. Bir üst konum, saygılı iletişimdir. Kişiler veya gruplar çatışmadan kaçınırlar, ancak iletişim savunmacı olmadığı gibi yaratıcı da değildir. Taraflar genelde hem alır, hem de verir. 1+1= 1,5 anlamına gelir. Karşılıklı bağlılığın olduğu durumlarda işe yarayabilir.

Sinerjide, başlangıçtaki yüksek güvenli durumdan yola çıkılarak, ilk alternatiflerden bile daha iyi çözümlere ulaşılır. Kazan/Kazan ilkesi geçerlidir. Yaratıcı sürecin zevkini çıkarır insanlar. Bazı yüksek güvenli durumlarda halen sinerji yaratılamayabilir, “Anlaşma Yok” pozisyonu bile uygun düşmeyebilir. Ancak bu süreçler ilerisi için daha içten etkileşimlere kapı açabilirler.

UYGULAMALAR

1- Sizi sinirlendiren ve farklı görüşleri temsil eden insanların bir listesini yapın. İçinizdeki güvenlik duygusu daha fazla olsaydı, onlarla sinerjik sonuçlar yaratabilmek adına, yaratıcı bir işbirliğine oturabilir miydiniz?

2- Daha çok ekip çalışması ve sinerji gerektiren bir durum saptayın. Sinerjinin desteklenmesi için neye ihtiyaç var, siz nasıl destek olabilirsiniz?

3- Birisiyle bir çatışmaya veya fikir ayrılığına düştüğünüz ilk anda, onun tutumunu anlamaya çalışın. Arka planda ne gibi kaygılar veya endişeler besliyor olabilir? Tepkisel davranmak yerine daha fazla işbirlikçi olabilir misiniz? Nasıl?

Bu arada buraya kadar olan uygulamaların nasıl gittiğine, nerelerde zorlandığınıza dair geribildirimlerinizi paylaşabilirseniz çok mutlu olurum.

Gelecek yazımda, 7. yani son alışkanlıkta görüşmek üzere...


6.ALIŞKANLIK- SİNERJİ YARAT


“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabında yavaş yavaş sona yaklaşıyoruz. 6. Alışkanlık Covey tarafından tüm diğer alışkanlıkların gerçek sınavı ve ifadesi olarak değerlendirilmiş. 


Portakalın Bilgeliği

Churchill Büyük Britanya’nın savaş faaliyetlerini yönetmeye çağrıldığında, tüm yaşamının kendisini sanki bu olaya hazırladığını söyler. Bunun gibi tüm diğer alışkanlıklar bizi sinerjiye hazırlar. Dilerseniz önceki alışkanlıkları sırasıyla hatırşayalım;

1. Alışkanlık: Proaktif Ol
2. Alışkanlık: Sonunu Düşünerek İşe Başla
3. Alışkanlık: Önemli İşlere Öncelik Ver
4. Alışkanlık: Kazan-Kazan Şeklinde Düşün
5. Alışkanlık: Önce Anla Sonra Anlaşılmayı Bekle 

Gelin önce sinerjinin tanımını yapalım, sinerji nedir? En basit anlamıyla, bütünün parçalarından daha büyük olması demek. Sinerji doğanın her yerinde var; bir erkekle bir kadının dünyaya bir çocuk getirmesi; iki tahtanın biraraya getirildiğinde, ayrı ayrı taşıyabileceklerinden daha fazla ağırlık kaldırabilmeleri; iki farklı bitkiyi yanyana ekersek toprağın niteliğinin artırması gibi.

Yani özetle, yukarda kitapta verilen örnekleri bir kenara alacak olursak, 1+1’in 5, 10, hatta 1,500 olmasıdır sinerji. Sinerjinin tetiklenmesi için en başta güven ortamı şart. Burada kullanılmayan potansiyel enerjinin devreye girmesiyle sonucun büyüklüğü hakkında birşey kestirmek baştan pek mümkün değil. Yaratma sürecine gelince; keyifli olabilir, serüven dolu olabilir. Ancak konfor alanı arayan zihinlerimiz için kesin olan tek şey, yaratma sürecinin dehşet verici olması. İşin başından sonunun nereye varacağı kestirmek hayli zor olduğundan.

SİNERJİNİN ALTIN KURALLARI

Portakalın Bilgeliği

Kişiler arasındaki sinerji, kişinin içindeki sinerji ile oluşur. Kişinin içindeki sinerjinin kaynağıysa, ilk 3 alışkanlıkta sıkça vurgulanan, yerçekimi kanunu gibi “değişmez ilkeler”. Çünkü ancak bu ilkeler sayesinde açık ve savunmasız olmanın riskleriyle baş etmemizi sağlayacak gerçek güvenlik duygusunu elde ederiz. İlkeler olmadan Kazan/Kazan’daki bolluk bilincini yaratmak mümkün olmadığı gibi, etkili bir şekilde dinleyemez ve bütün bunların sonucunda sinerjik bir durum yaratamayız.

Bütün alışkanlıklar nasıl da içiçe değil mi? Ayrıca ilk 3 Alışkanlığa sadık kalarak ilke merkezli olmanın, sağ beynin görselliği ile sol beynin mantıksal yanını birleştiren bir sonucu var. Nasıl mı? Sol beynin faaliyetlerine sıkça başvuran kişiler; özellikle yaratıcılık gerektiren durumlarda bunun yetersiz kaldığını görürler. Sağ beyin kaslarına daha sık başvurmaya başlarlar. Kişinin her iki beyin lobunun da çalışması, kendi içinde psişik sinerjiyi yaratmaya başladığının en önemli göstergesi. “Soldan yönet, sağdan lidelik et” diye bir sloganı bile var Covey’in. Bu da içimizdeki sinerjinin bir örneği...

Sinerjide ikinci altın kural; farklılıkları onore edebilmek. Zihinsel, sosyal, duygusal farklılıklar yeni, heyecan verici yaşam biçimleri yaratamaz mı? Unutmayalım ki, herkes dünyayı olduğu gibi değil, kendilerinin olduğu gibi görür. Her birimiz dünyayı farklı algılıyorsak, kendi algısal sınırlılığımızı ne kadar erken fark edersek, başkalarının kaynaklarından da o kadar erken yararlanmaz mıyız? Sinerji ‘benim alternatifim’, ‘senin alternatifin’ yerine; ‘ üçüncü bir alternatif’ olabilir der ve neredeyse her zaman bir üçüncü alternatif vardır.

Bana göre dünyada yaratılmış en büyük sinerjilerden biri Çanakkale destanımız. Mesela Yahya Çavuş’un hikayesi. Çanakkale savaşında komutasındaki 67 kişi ile 3000 kişiye karşı 48 saat boyunca direnmesi. Amansız mücadelenin sonunda hepsi şehit düşerler. Düşmanlar kıyıya çıktıklarında inanamazlar karşılarındaki sayının azlığına. Aynı şekilde Seyit Onbaşı 276 kiloluk top mermisini tek başına kaldırmasına ne demeli?

Hala akıl ile açıklanamayan birçok olayın olduğu bu muhteşem işbirliğinin biricik lideri Mustafa Kemal Atatürk’ümüzü burada anmadan olmaz. Hiç Çanakkale Savaşı’nın yapılmış olduğu o bölgeye gittiniz mi bilmiyorum, bence gitmeyenler gitsinler, çok özel bir bölge. Ben tam 3 kez gittim ve üçünde de çok duygulandım.

SİNERJİ VE İLETİŞİM

İletişim dünyasında sinerjiye kısaca göz atacak olursak; güvenin çok az olduğu durumlarda, kişilerin veya grupların pozisyonlarını korumaya yönelik savunmacı veya saldırgan tutumlarda bulunduğunu görürüz. Hal böyle olunca, üretilen sonuç düşük işbirliğiyle gelinen Kazan/Kaybet veya tam tersi Kaybet/Kazan olur. Bir üst konum, saygılı iletişimdir. Kişiler veya gruplar çatışmadan kaçınırlar, ancak iletişim savunmacı olmadığı gibi yaratıcı da değildir. Taraflar genelde hem alır, hem de verir. 1+1= 1,5 anlamına gelir. Karşılıklı bağlılığın olduğu durumlarda işe yarayabilir.

Sinerjide, başlangıçtaki yüksek güvenli durumdan yola çıkılarak, ilk alternatiflerden bile daha iyi çözümlere ulaşılır. Kazan/Kazan ilkesi geçerlidir. Yaratıcı sürecin zevkini çıkarır insanlar. Bazı yüksek güvenli durumlarda halen sinerji yaratılamayabilir, “Anlaşma Yok” pozisyonu bile uygun düşmeyebilir. Ancak bu süreçler ilerisi için daha içten etkileşimlere kapı açabilirler.

UYGULAMALAR

1- Sizi sinirlendiren ve farklı görüşleri temsil eden insanların bir listesini yapın. İçinizdeki güvenlik duygusu daha fazla olsaydı, onlarla sinerjik sonuçlar yaratabilmek adına, yaratıcı bir işbirliğine oturabilir miydiniz?

2- Daha çok ekip çalışması ve sinerji gerektiren bir durum saptayın. Sinerjinin desteklenmesi için neye ihtiyaç var, siz nasıl destek olabilirsiniz?

3- Birisiyle bir çatışmaya veya fikir ayrılığına düştüğünüz ilk anda, onun tutumunu anlamaya çalışın. Arka planda ne gibi kaygılar veya endişeler besliyor olabilir? Tepkisel davranmak yerine daha fazla işbirlikçi olabilir misiniz? Nasıl?

Bu arada buraya kadar olan uygulamaların nasıl gittiğine, nerelerde zorlandığınıza dair geribildirimlerinizi paylaşabilirseniz çok mutlu olurum.

Gelecek yazımda, 7. yani son alışkanlıkta görüşmek üzere...


20 Ocak 2020 Pazartesi


Yeni yıl malumunuz...İçimizde ikilemler yaratır. Bir polariteden öbürüne savrulur dururuz. 

Portakalın Bilgeliği

Aynen kış rüzgârlarında âdeta son yapraklarını dökmeye zorlanırcasına sallanan ağaçlar gibi. Bir yanda kapanan döngülerin, biten senenin vermiş olduğu burukluk-hüzün-özlem, ilâveten tamamlanamamış veya hiç başlanmamış projelerin-işlerin yarattığı hayalkırıklığı-hüsran-pişmanlık; diğer yandaysa yeni senenin havada yarattığı iyimser duygular; umut-heves-merak...

Sanırım hepimiz yeni seneden benzer şeyler beklemesek bile, benzer bir şey isteriz; hayatlarımızda ufak veya büyük fark etmez :) herhangi olumlu bir fark yaratmayı...

Buraya kadar herşey iyi güzel de, pekiyi fark yaratmaya açık mıyız?

FARKA AÇIK OLMAK

“Fark yaratabilmek” için farkındalık şart.

Bir eğitimci olarak sıklıkla karşılaştığım sorulardan biri şudur :”Hocam hayatımda fark yaratmak istiyorum. Farklı bir vizyon edinmek ihtiyacındayım. Değişmek arzusundayım vs...Bu eğitime/kursa katılayım mı? Ne tavsiye edersiniz?”

O zaman onlarla şu hikâyeyi paylaşırım; “Öğrenciler avluda toplanmış büyük bir merakla Üstadın söyleyeceklerini beklerler. Bugünkü dersin hayli önemli olduğunu duymuşlardır çünkü. Üstad ise gözleri kapalı vaziyette huşu içinde bekler. Minik bir kuş çıkar gelir avlunun ortasına. Şakır da şakır. Üstad hiç istifini bozmaz. Ne zaman ki kuş ötmesini bitirir ve havalanıp çıkar gider; Üstad konuşmaya başlar: ‘Bugünkü ders bitmiştir.’ Öğrenciler şaşkın bir vaziyette birbirlerine bakakalırlar.”

Ne kadar derin bir manâsı var öykünün, değil mi? Bizler almaya-derinleşmeye açık isek eğer, bir kuşun ötüşü bile hayatımızda fark yaratabilir.

Öğrencilerime naçizane tavsiyem şu olur; “Eğer bir fark yaratmaya açıksanız, algınızın kapılarını sonuna kadar açmaya hazırsanız hayatınızda ufacık birşey bunu sağlayabilir. Ancak kapılar sıkı skı kapalıysa; ister dünyadaki en güçlü kurs olsun, ister etkin bir eğitim olsun, hiçbiri işe yaramayacaktır, önce kapılarınız açmaya karar verin. Bu karardan sonra dilediğiniz ölçüde iç sesinize-eğitim hakkında referanslara-dost tavsiyelerine kulak verebilirsiniz elbette.”

FARKLILIKLAR

“Fark yaratabilmek” için farklılıklara kapıyı açmak şart.

Portakalın Bilgeliği

Asıl farklılıklardan beslenmez mi insan? Misâl Londra’da geçirdiğim 2 sene, hayatımızın herhangi 10 senelik bir kesitinden daha çok fark yaratmıştır bende ve dolayısıyla hayatımda.

Batı’da iş dünyasında şu sıralar sıklıkla rastlanan bir durum; takım çalışmalarının sayısının hayli artması ve bu takımları oluştururken kişileri farklı kuşaklardan (X-Y-Z), farklı yaşlardan, farklı ırklardan, farklı ülkelerden, farklı sosyokültürlerden oluşturmaları.

Hızla değişen ve ayağımızın altından kayıp gider hissi veren günümüz koşullarında (VUCA*), kurumlarda takım çalışmarının payı ve önemi giderek artmakta. Birincisi, sanırım geç de olsa fark etti dünya; birlikten kuvvet doğar. İkincisi, farklı geçmişlerinden dolayı farklı yaklaşımlara sahip bu takımlar, belirsizlikle baş edebilmek için daha kapsamlı, tek bir şahsın veya bakış açısının öngöremeyeceği kalitede sonuçlar üretebilirler. Bu ise sanırım göz ardı edilemeyecek bir potansiyel güç sağlar kurumlara.

Ne diyeyim, darısı tez vakitte başımıza...



* İlk kez ABD ordusu tarafından ortaya atılan VUCA kavramı, aşağıdaki kelimelerin baş harflerinden oluşmakta; Volatile (değişken), Uncertain (belirsiz), Complex (Karmaşık) ve Ambigous (Muğlak).  Özellikle günümüzde tüm dünya; artan teknolojik ve dijital dönüşümler, ekonomik dalgalanmalar ve siyasi belirsizlikler nedeniyle bir türlü öngörü yapılamayan bir VUCA döneminden geçmekte.


YENİ YILDA FARK YARATMAK


Yeni yıl malumunuz...İçimizde ikilemler yaratır. Bir polariteden öbürüne savrulur dururuz. 

Portakalın Bilgeliği

Aynen kış rüzgârlarında âdeta son yapraklarını dökmeye zorlanırcasına sallanan ağaçlar gibi. Bir yanda kapanan döngülerin, biten senenin vermiş olduğu burukluk-hüzün-özlem, ilâveten tamamlanamamış veya hiç başlanmamış projelerin-işlerin yarattığı hayalkırıklığı-hüsran-pişmanlık; diğer yandaysa yeni senenin havada yarattığı iyimser duygular; umut-heves-merak...

Sanırım hepimiz yeni seneden benzer şeyler beklemesek bile, benzer bir şey isteriz; hayatlarımızda ufak veya büyük fark etmez :) herhangi olumlu bir fark yaratmayı...

Buraya kadar herşey iyi güzel de, pekiyi fark yaratmaya açık mıyız?

FARKA AÇIK OLMAK

“Fark yaratabilmek” için farkındalık şart.

Bir eğitimci olarak sıklıkla karşılaştığım sorulardan biri şudur :”Hocam hayatımda fark yaratmak istiyorum. Farklı bir vizyon edinmek ihtiyacındayım. Değişmek arzusundayım vs...Bu eğitime/kursa katılayım mı? Ne tavsiye edersiniz?”

O zaman onlarla şu hikâyeyi paylaşırım; “Öğrenciler avluda toplanmış büyük bir merakla Üstadın söyleyeceklerini beklerler. Bugünkü dersin hayli önemli olduğunu duymuşlardır çünkü. Üstad ise gözleri kapalı vaziyette huşu içinde bekler. Minik bir kuş çıkar gelir avlunun ortasına. Şakır da şakır. Üstad hiç istifini bozmaz. Ne zaman ki kuş ötmesini bitirir ve havalanıp çıkar gider; Üstad konuşmaya başlar: ‘Bugünkü ders bitmiştir.’ Öğrenciler şaşkın bir vaziyette birbirlerine bakakalırlar.”

Ne kadar derin bir manâsı var öykünün, değil mi? Bizler almaya-derinleşmeye açık isek eğer, bir kuşun ötüşü bile hayatımızda fark yaratabilir.

Öğrencilerime naçizane tavsiyem şu olur; “Eğer bir fark yaratmaya açıksanız, algınızın kapılarını sonuna kadar açmaya hazırsanız hayatınızda ufacık birşey bunu sağlayabilir. Ancak kapılar sıkı skı kapalıysa; ister dünyadaki en güçlü kurs olsun, ister etkin bir eğitim olsun, hiçbiri işe yaramayacaktır, önce kapılarınız açmaya karar verin. Bu karardan sonra dilediğiniz ölçüde iç sesinize-eğitim hakkında referanslara-dost tavsiyelerine kulak verebilirsiniz elbette.”

FARKLILIKLAR

“Fark yaratabilmek” için farklılıklara kapıyı açmak şart.

Portakalın Bilgeliği

Asıl farklılıklardan beslenmez mi insan? Misâl Londra’da geçirdiğim 2 sene, hayatımızın herhangi 10 senelik bir kesitinden daha çok fark yaratmıştır bende ve dolayısıyla hayatımda.

Batı’da iş dünyasında şu sıralar sıklıkla rastlanan bir durum; takım çalışmalarının sayısının hayli artması ve bu takımları oluştururken kişileri farklı kuşaklardan (X-Y-Z), farklı yaşlardan, farklı ırklardan, farklı ülkelerden, farklı sosyokültürlerden oluşturmaları.

Hızla değişen ve ayağımızın altından kayıp gider hissi veren günümüz koşullarında (VUCA*), kurumlarda takım çalışmarının payı ve önemi giderek artmakta. Birincisi, sanırım geç de olsa fark etti dünya; birlikten kuvvet doğar. İkincisi, farklı geçmişlerinden dolayı farklı yaklaşımlara sahip bu takımlar, belirsizlikle baş edebilmek için daha kapsamlı, tek bir şahsın veya bakış açısının öngöremeyeceği kalitede sonuçlar üretebilirler. Bu ise sanırım göz ardı edilemeyecek bir potansiyel güç sağlar kurumlara.

Ne diyeyim, darısı tez vakitte başımıza...



* İlk kez ABD ordusu tarafından ortaya atılan VUCA kavramı, aşağıdaki kelimelerin baş harflerinden oluşmakta; Volatile (değişken), Uncertain (belirsiz), Complex (Karmaşık) ve Ambigous (Muğlak).  Özellikle günümüzde tüm dünya; artan teknolojik ve dijital dönüşümler, ekonomik dalgalanmalar ve siyasi belirsizlikler nedeniyle bir türlü öngörü yapılamayan bir VUCA döneminden geçmekte.


10 Ocak 2020 Cuma

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabının 5. Alışkanlığı empatik dinlemeye dair... 

Portakalın Bilgeliği

Empatik dinleme hakkında sayısız şey okumuş olabilirsiniz benim gibi. Ancak ben, insanların gerçekten neden dinlemeye bu kadar az gönüllüğü olduğunu, Stephen Covey’in kitabı sayesinde keşfettim. 

Portakalın Bilgeliği

Çoğumuz iletişimin konuşmayla başladığını sanırız. Halbuki tam tersi, bir eğitmen olarak buna dair sınıflarda oyun bile oynatıyorum; karşısında dinleyen biri olmadığında insanın konuşamadığına dair. Kozmik şakalardan biri olsa gerek, dinlemek bu kadar önemliyken; okullarda yıllarca okuma-yazma-konuşma öğretilsin, ancak sıra dinlemeye gelince ayrılan süre ise maalesef bunun yüzde biri bile olmasın.

GÖZ DOKTORU HİKAYESİ

“Diyelim ki gözleriniz ağrıyor ve bir doktora gidiyorsunuz, doktora derdinizi anlatıyorsunuz, o da çıkarıp kendi gözlüğünü veriyor size, ben 10 yıldır bunu takıyorum, hiçbir şikayetim kalmadı, diyor. Siz bu gözlüğü takabilir misiniz? Hatta bir adım ötesi bu doktora bir daha gider misiniz?”

Kitapta daha uzun şekliyle geçen, yukardaki “teşhisten önce tedaviyi veren doktor” öyküsüne bayıldım. Hiç birimiz sanırım teşhisten önce tedavi veren bir doktora gitmek istemeyiz ve gitmeyiz. Ancak iletişim kurarken bunu ne kadar sık yapıyoruz maalesef! Gerçekten dinlemeden öneride bulunmaya, tavsiye vermeye bayılıyoruz.

EMPATİK DİNLEME

Kitapta empatik dinleme ile kastedilen gerçekten anlama niyetiyle dinleme. Günlük hayatta anlama dürtüsünden öte yanıtlamak için dinliyoruz, bazen de seçerek dinliyoruz, bir nevi sıranın kendimize gelmesini bekliyoruz. Bunun da ötesi kontrol etme dürtüsü ile dinlemek.

Hepimizin bir şekilde karşıyı tam dinlemeden değerlendirdiği, yorumladığı, akıl verdiği durumlar olmuşur. Kontrol etme dürtüsünün davranışımızdaki görünür halleri bunlar.

Pekiyi nasıl empatik dinleyeceğiz? Empatik dinleme “aktif dinleme”, “ayna tutma” gibi metodları kullansa da bu uygulamalardan fazlası. Karşıdakini derinlemesine, duygusal-fiziksel-zihinsel ve hatta söylenenmeyenlerle beraber bir bütün olarak anlama.

Bu kolay bir iş değil, benim gibi naçizane koçluk yapanlar bilir. Zor da demeyeceğim genelde alışık olmadığımız bir dinleme şekli. Tam odaklanarak sağlanan. Varsaymak yerine sorarsınız, dünyayı karşıdakinin merceğinden görürseniz eğer kolaylıkla yaparsınız. Sempatideki gibi bir onaylama yoktur işin içinde (onaylama da bir tür yargı olacağı için), çok nötr bir halde dinlersiniz. Sonuç ise inanılmazdır bence, ilk kez ailem dışında biri beni böyle dinlediğinde gözlerim dolmuştu.

Şu an içinizde bulunduğunuz odanın havası tükenmekte olsa, eminim elinizdeki tablet veya bilgisayarı bırakıp koşa koşa kaçardınız, bu yazı umrunuzda bile olmazdı. Soluk alıp verebilmek tek motivasyon kaynağınız olurdu. İşte empatik dinlemek de karşıdaki kişiye psikolojik soluma olanağı sağlayan benzersiz ve paha biçilmez bir deneyim.

Dinlemek bu kadar önemliyken o halde neden dinleyemiyoruz? Kitabın bu kısmı çok can alıcı, gerçekten dinlediğimizde etkilenebilir hale geliyoruz da ondan. İnsanoğlu hayli kırılgan bir varlık, etkilebilir olmak, kırılgan olmak maalesef hala güçsüzlük ve zayıflık gibi algılanmakta günümüz dünyasında. Oysa insan sandığından daha güçlü ve hayat paradoksal; kırılganlığımızı kabul ettiğimizde otantik gücümüze kavuşuruz. Gerçekten etkilenebilir olduğumuzda başkalarını etkileyebiliriz.

SONRA “ANLAŞILMAYA” ÇALIŞ

Portakalın Bilgeliği

Bir önceki alışkanlıkta olgunluğu cesaret ve düşüncelilik arasındaki denge olarak tanımlamıştık. Anlamaya çalışmak düşünceli olmayı gerektirirken, anlaşılmak ise cesaret ister.

Anlaşılmayı sağlamak 5.Alışkanlığın yarısıdır. Anlaşılmayı sağlamak, Kazan/Kazan çözümleri için anlamaya çalışmak kadar önemlidir.

Zaten önce anladığımız için karşıyı ve kaygılarını, anlaşılmak otomatik olarak kolaylaşır, kendi meselemize saplanıp kalmaktan ziyade bazen başlangıçta düşündüğümüzden farklı şeyler söylerken bile bulabiliriz kendimizi. Görüşlerimiz zaman içinde değişebilir çünkü. Yine karşının söylediklerimizi tam olarak anladığından emin olmamızı cesur davranarak (soru sorarak, inisiyatif alarak, açık ve güvenli tavırla) sağlayabiliriz.

UYGULAMALAR

1- Birisiyle konuşurken kendinizi onun sözüklerine bikaç dakikalığına kapatın. Yalnızca seyredin, karşısı sözcüklere dökülemeyen ne gibi duygular iletiyor? Bu uygulama duygusal seviyede dinlemenizi kolaylaştır.

2- Ailenizden veya çok yakın bulduğunuz biriyle empati kavramını paylaşın ve onu gerçekten dinlemeye çalışacağınızı belirtin. Bir hafta sonra ondan geri bildirim isteyin. İlişkinizde ne gibi değişiklikler gözlemlediniz?

3- Bundan sonraki iletişimlerinizde kendiniz arasıra yoklayın, ne kadar akıl veriyorsunuz, dinlemeden değerlendirip yorum kısmına geçiyorsunuz? Bunu fark ettiğinzde durun ve karşınızdakine “Kusura bakma tam dinleyemediğimi fark ettim, yeniden başlayabilir misin?” deyin. Böylelikle ortamın farkındalığını artırmakla kalmaz, aynı zamanda ilişkinize yatırım yaparsınız.

Gelecek yazımda, 6.Alışkanlıkta görüşmek üzere...


5.ALIŞKANLIK- ÖNCE ANLAMAYA ÇALIŞ SONRA ANLAŞILMAYA

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabının 5. Alışkanlığı empatik dinlemeye dair... 

Portakalın Bilgeliği

Empatik dinleme hakkında sayısız şey okumuş olabilirsiniz benim gibi. Ancak ben, insanların gerçekten neden dinlemeye bu kadar az gönüllüğü olduğunu, Stephen Covey’in kitabı sayesinde keşfettim. 

Portakalın Bilgeliği

Çoğumuz iletişimin konuşmayla başladığını sanırız. Halbuki tam tersi, bir eğitmen olarak buna dair sınıflarda oyun bile oynatıyorum; karşısında dinleyen biri olmadığında insanın konuşamadığına dair. Kozmik şakalardan biri olsa gerek, dinlemek bu kadar önemliyken; okullarda yıllarca okuma-yazma-konuşma öğretilsin, ancak sıra dinlemeye gelince ayrılan süre ise maalesef bunun yüzde biri bile olmasın.

GÖZ DOKTORU HİKAYESİ

“Diyelim ki gözleriniz ağrıyor ve bir doktora gidiyorsunuz, doktora derdinizi anlatıyorsunuz, o da çıkarıp kendi gözlüğünü veriyor size, ben 10 yıldır bunu takıyorum, hiçbir şikayetim kalmadı, diyor. Siz bu gözlüğü takabilir misiniz? Hatta bir adım ötesi bu doktora bir daha gider misiniz?”

Kitapta daha uzun şekliyle geçen, yukardaki “teşhisten önce tedaviyi veren doktor” öyküsüne bayıldım. Hiç birimiz sanırım teşhisten önce tedavi veren bir doktora gitmek istemeyiz ve gitmeyiz. Ancak iletişim kurarken bunu ne kadar sık yapıyoruz maalesef! Gerçekten dinlemeden öneride bulunmaya, tavsiye vermeye bayılıyoruz.

EMPATİK DİNLEME

Kitapta empatik dinleme ile kastedilen gerçekten anlama niyetiyle dinleme. Günlük hayatta anlama dürtüsünden öte yanıtlamak için dinliyoruz, bazen de seçerek dinliyoruz, bir nevi sıranın kendimize gelmesini bekliyoruz. Bunun da ötesi kontrol etme dürtüsü ile dinlemek.

Hepimizin bir şekilde karşıyı tam dinlemeden değerlendirdiği, yorumladığı, akıl verdiği durumlar olmuşur. Kontrol etme dürtüsünün davranışımızdaki görünür halleri bunlar.

Pekiyi nasıl empatik dinleyeceğiz? Empatik dinleme “aktif dinleme”, “ayna tutma” gibi metodları kullansa da bu uygulamalardan fazlası. Karşıdakini derinlemesine, duygusal-fiziksel-zihinsel ve hatta söylenenmeyenlerle beraber bir bütün olarak anlama.

Bu kolay bir iş değil, benim gibi naçizane koçluk yapanlar bilir. Zor da demeyeceğim genelde alışık olmadığımız bir dinleme şekli. Tam odaklanarak sağlanan. Varsaymak yerine sorarsınız, dünyayı karşıdakinin merceğinden görürseniz eğer kolaylıkla yaparsınız. Sempatideki gibi bir onaylama yoktur işin içinde (onaylama da bir tür yargı olacağı için), çok nötr bir halde dinlersiniz. Sonuç ise inanılmazdır bence, ilk kez ailem dışında biri beni böyle dinlediğinde gözlerim dolmuştu.

Şu an içinizde bulunduğunuz odanın havası tükenmekte olsa, eminim elinizdeki tablet veya bilgisayarı bırakıp koşa koşa kaçardınız, bu yazı umrunuzda bile olmazdı. Soluk alıp verebilmek tek motivasyon kaynağınız olurdu. İşte empatik dinlemek de karşıdaki kişiye psikolojik soluma olanağı sağlayan benzersiz ve paha biçilmez bir deneyim.

Dinlemek bu kadar önemliyken o halde neden dinleyemiyoruz? Kitabın bu kısmı çok can alıcı, gerçekten dinlediğimizde etkilenebilir hale geliyoruz da ondan. İnsanoğlu hayli kırılgan bir varlık, etkilebilir olmak, kırılgan olmak maalesef hala güçsüzlük ve zayıflık gibi algılanmakta günümüz dünyasında. Oysa insan sandığından daha güçlü ve hayat paradoksal; kırılganlığımızı kabul ettiğimizde otantik gücümüze kavuşuruz. Gerçekten etkilenebilir olduğumuzda başkalarını etkileyebiliriz.

SONRA “ANLAŞILMAYA” ÇALIŞ

Portakalın Bilgeliği

Bir önceki alışkanlıkta olgunluğu cesaret ve düşüncelilik arasındaki denge olarak tanımlamıştık. Anlamaya çalışmak düşünceli olmayı gerektirirken, anlaşılmak ise cesaret ister.

Anlaşılmayı sağlamak 5.Alışkanlığın yarısıdır. Anlaşılmayı sağlamak, Kazan/Kazan çözümleri için anlamaya çalışmak kadar önemlidir.

Zaten önce anladığımız için karşıyı ve kaygılarını, anlaşılmak otomatik olarak kolaylaşır, kendi meselemize saplanıp kalmaktan ziyade bazen başlangıçta düşündüğümüzden farklı şeyler söylerken bile bulabiliriz kendimizi. Görüşlerimiz zaman içinde değişebilir çünkü. Yine karşının söylediklerimizi tam olarak anladığından emin olmamızı cesur davranarak (soru sorarak, inisiyatif alarak, açık ve güvenli tavırla) sağlayabiliriz.

UYGULAMALAR

1- Birisiyle konuşurken kendinizi onun sözüklerine bikaç dakikalığına kapatın. Yalnızca seyredin, karşısı sözcüklere dökülemeyen ne gibi duygular iletiyor? Bu uygulama duygusal seviyede dinlemenizi kolaylaştır.

2- Ailenizden veya çok yakın bulduğunuz biriyle empati kavramını paylaşın ve onu gerçekten dinlemeye çalışacağınızı belirtin. Bir hafta sonra ondan geri bildirim isteyin. İlişkinizde ne gibi değişiklikler gözlemlediniz?

3- Bundan sonraki iletişimlerinizde kendiniz arasıra yoklayın, ne kadar akıl veriyorsunuz, dinlemeden değerlendirip yorum kısmına geçiyorsunuz? Bunu fark ettiğinzde durun ve karşınızdakine “Kusura bakma tam dinleyemediğimi fark ettim, yeniden başlayabilir misin?” deyin. Böylelikle ortamın farkındalığını artırmakla kalmaz, aynı zamanda ilişkinize yatırım yaparsınız.

Gelecek yazımda, 6.Alışkanlıkta görüşmek üzere...


31 Aralık 2019 Salı

Hoca öğrencisine sorar;

Portakalın Bilgeliği

“ Uyanmak için yapabileceğim herhangi bir şey var mı?”

Hoca yanıtlar:

“Güneşin doğması için yapman gereken kadar!”

Öğrenciyi alır bir merak;

“O zaman bu yaptığımız tüm spiritüel çalışmaların ne anlamı var?”

“Güneş doğarken uykuda olmaman için...”

ALINTI


Bol güneşli bir 2020 diliyorum...

HOŞGELDİN 2020

Hoca öğrencisine sorar;

Portakalın Bilgeliği

“ Uyanmak için yapabileceğim herhangi bir şey var mı?”

Hoca yanıtlar:

“Güneşin doğması için yapman gereken kadar!”

Öğrenciyi alır bir merak;

“O zaman bu yaptığımız tüm spiritüel çalışmaların ne anlamı var?”

“Güneş doğarken uykuda olmaman için...”

ALINTI


Bol güneşli bir 2020 diliyorum...