13 Kasım 2019 Çarşamba

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı”nın bu bölümü aşağıda aynen alıntılayacağım, direkt 2 soruyla başlar:

Portakalın Bilgeliği


1- Yapabileceğiniz (şu anda yapmadığınız) ve düzenli bir biçimde yaparsanız kişisel yaşantınızda son derece olumlu bir fark yaratabilecek tek şey nedir?

2- İşinizde ya da meslek yaşamınızda benzer sonuçlar doğurabilecek tek şey nedir?

Eğer hepimiz birer bilgisayar olsaydık, 1. Alışkanlık bizlere “Programcı sensin” derken, 2. Alışkanlık “Programı yaz”, 3. ise “Programı hayatına sok, programı çalıştır” der. Bir bakıma bu alışkanlıkta bol bol hedef ve öncelik belirleyip bunları takip etmekten söz ediyor olacağız.

Bu alışkanlık için kitapta yazarın bahsetmiş olduğu, “Zamanı değil, kendinizi yönetin,” cümlesinin beni hayli etkilediğini itiraf etmeliyim. Bunun için sanıyorum “disiplin”li olmaya ihtiyacımız olacak.

DİSİPLİN

Disiplin aslen mürit veya öğrenci anlamına gelen disciple sözcüğünden türemiş. Hal böyle olunca, hepimiz kendi hayat okulumuzun birer öğrencisi olduğumuza göre, o zaman bunu gerçekleştirebilecek özgür iradeye de sahibiz.

“Başarının Ortak Paydası” kitabının yazarı E.M. Gray bütün başarılı kişilere baktığımızda, başarılarının ortak paydasının zannedilenin aksine “çalışkanlık” veya “şans”tan değil önemli işlere öncelik vermekten kaynaklandığını anlatır; “Başarılı insanların, başarısızların hoşlanmadığı şeyleri yapmak gibi bir alışkanlıkları vardır. Onlar da bu işlerden hoşlanmıyor olabilirler. Ancak hedefe varma arzularının gücü, hoşnutsuzluklarını yener,” der.

Öncelik listemdeki şeyler için ateşli bir “evet” diyebilmek, öncelik listemizde olmayan şeylere “hayır” demekten geçer. Pekiyi “hayır”ınız ne kadar güçlü? Gelin, buna bakmadan önce çokça bilinen Zaman Yönetimi Matrisi’ne bir kez daha bakalım.

Portakalın Bilgeliği


ZAMAN YÖNETİMİ MATRİSİ

Yapabileceğiniz (şu anda yapmadığınız) ve düzenli bir biçimde yaparsanız kişisel yaşantınızda son derece olumlu bir fark yaratabilecek tek şey nedir?




Acil
Acil Değil
Önemli
I
Krizler
Çözüm bekleyen sorunlar
Belli bir sürede tamamlanması gereken projeler
II
Önlem alma
Yeni fırsatları görme
Planlama, dinlence

Önemli Değil



III
Müdahaleler, bazı görüşmeler
Bazı mektuplar, bazı raporlar
Bazı toplantılar
Hemen yapılması gereken bazı işler
Popüler etkinlikler
IV
Ivır zıvır işler
Bazı mektuplar
Bazı telefon görüşmeleri
Zamanı boşa harcayan işler
Oyalayıcı etkinlikler

Yukardaki matris bilinen bir yaklaşım olmakla beraber üzerinden kısaca geçmekte yarar var diye düşünmekteyim. “Acil” bir şeyle hemen ilgilenilmesi gerektiği anlamına gelir. “Önem” ise sonuçlarla ilgilidir. Bir şey önemliyse hedeflere, göreve, değerlere hayli katkıda bulunur.

I.Kare hemen dikkat isteyen “sorun” veya “kriz” diye nitelendirdiğimiz etkinliklerdir. Ancak burada çokça vakit geçirmek, hayli stresli olduğundan kişiyi tüketir. I. Kare’de çokça vakit geçirenler, IV. Kare’nin rahatlığına sığınabilirler. Aynı şekilde, bazı insanlar önemli olduğunu varsaydıkları acil işlerle, yani III.karede bir hayli vakit geçirebilirler. Böylelikle odakları kısa vadeli olur, çünkü bu konular genelde başkalarının önceliğine dayalıdır.

Gelelim II. Kareye, burası kişisel yönetimin kalbidir. Burada vizyon, uzun dönemli odaklanma, misyon bildirgemiz, değerlerimiz, kısacası etkin bir insan olabilmenin etkinlikleri yer alır. O halde ne yapmalı? Elbette, bir insanın hayatında istisnasız tüm kareler olacak. Ancak hayatta daha etkin olmak istiyorsak, III. ve IV. Kareler’de geçirdiğimiz zamanları minimuma indirmeliyiz. Pekiyi ya I.Kare’deki krizler?

Gerçekten etkili insanlar önceden önlem alırlar, proaktif davranarak sorun öncesi hareket ederler, fırsatlara açıktırlar. Bunun sonucunda I.Kare olaylarının görece olarak sayısı azalır.

İlk baştaki iki soruya dönecek olursak; bunlar önemli mi acil mi? Zaman Yönetimi Matrisi’nin hangi alanına düşmekteler? Genelde bu soruların cevabı, insanların kullanmaktan kaçındığı veya kullanmayı pek bilmediği II.Kare etkinliklerinde yatmakta.

“HAYIR”INIZ NE KADAR GÜÇLÜ?

Maalesef okullarımızda proaktif olmak üzere yetiştirilmiyoruz. O halde ne yapmalı? II.Kare’ye ayrılacak zaman sıklıkla III. ve IV. Kare etkinliklerinden olacağı için, II.Kare etkinliklerine “evet” diyebilmek için diğerlerine “hayır” demeyi öğrenmemiz lazım.

II.Kare’de geçirelecek vakit aynı zamanda I.Kare’de harcanacak zamanı bile azaltıp dengeleyeceğinden, zaman yönetimi konusunda daha da verimli hale geliriz.

Pekiyi “özür dilermiş” gibi yapmadan cesaret ve incelikle “hayır” diyebilme cesaretimiz var mı?

UYGULAMALAR

1- Bir Zaman Yönetimi Matrisi çizin, yaklaşık her karede zamanınızın ne kadarını geçiriyor olduğunuzu hesaplayın. Üç gün kendinizi gözlemleyin, hesabınız doğru çıktı mı? Eğer çıktıysa zamanınızı harcama şeklinizden memnun musunuz? Eğer değilseniz neleri değiştirebilirsiniz?

2- İhmal ettiğinizi bildiğiniz, ancak yaparsanız hayatınınızda değer yaratacak bir etkinlik saptayın ve uygulamaya koyun, misal benim için bu düzenli bir şekilde spora başlamak olur.

3- Devredebileceğiniz sorumlulukların listesini yapın (eğer varsa). Yeni sorumlular kimler olacak, bunlar için herhangi bir eğitime/kursa ihtiyaç olacak mı? Belirleyin.

4- Misyonunuz doğrultusunda hedefler koyun kendinize ve bu hedefleri haftalık planlara indirgeyin. Şimdilik sadece gelecek haftayı planlayın. Daha sonra haftalık planlama çizelgenizi genişletebilirsiniz. (Ben ikişer aylık planlama çizelgeleri şeklinde gidiyorum şimdilik J)

Gelecek yazımda, 4.Alışkanlık'ta görüşmek üzere...


3.ALIŞKANLIK- ÖNEMLİ İŞLERE ÖNCELİK VER

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı”nın bu bölümü aşağıda aynen alıntılayacağım, direkt 2 soruyla başlar:

Portakalın Bilgeliği


1- Yapabileceğiniz (şu anda yapmadığınız) ve düzenli bir biçimde yaparsanız kişisel yaşantınızda son derece olumlu bir fark yaratabilecek tek şey nedir?

2- İşinizde ya da meslek yaşamınızda benzer sonuçlar doğurabilecek tek şey nedir?

Eğer hepimiz birer bilgisayar olsaydık, 1. Alışkanlık bizlere “Programcı sensin” derken, 2. Alışkanlık “Programı yaz”, 3. ise “Programı hayatına sok, programı çalıştır” der. Bir bakıma bu alışkanlıkta bol bol hedef ve öncelik belirleyip bunları takip etmekten söz ediyor olacağız.

Bu alışkanlık için kitapta yazarın bahsetmiş olduğu, “Zamanı değil, kendinizi yönetin,” cümlesinin beni hayli etkilediğini itiraf etmeliyim. Bunun için sanıyorum “disiplin”li olmaya ihtiyacımız olacak.

DİSİPLİN

Disiplin aslen mürit veya öğrenci anlamına gelen disciple sözcüğünden türemiş. Hal böyle olunca, hepimiz kendi hayat okulumuzun birer öğrencisi olduğumuza göre, o zaman bunu gerçekleştirebilecek özgür iradeye de sahibiz.

“Başarının Ortak Paydası” kitabının yazarı E.M. Gray bütün başarılı kişilere baktığımızda, başarılarının ortak paydasının zannedilenin aksine “çalışkanlık” veya “şans”tan değil önemli işlere öncelik vermekten kaynaklandığını anlatır; “Başarılı insanların, başarısızların hoşlanmadığı şeyleri yapmak gibi bir alışkanlıkları vardır. Onlar da bu işlerden hoşlanmıyor olabilirler. Ancak hedefe varma arzularının gücü, hoşnutsuzluklarını yener,” der.

Öncelik listemdeki şeyler için ateşli bir “evet” diyebilmek, öncelik listemizde olmayan şeylere “hayır” demekten geçer. Pekiyi “hayır”ınız ne kadar güçlü? Gelin, buna bakmadan önce çokça bilinen Zaman Yönetimi Matrisi’ne bir kez daha bakalım.

Portakalın Bilgeliği


ZAMAN YÖNETİMİ MATRİSİ

Yapabileceğiniz (şu anda yapmadığınız) ve düzenli bir biçimde yaparsanız kişisel yaşantınızda son derece olumlu bir fark yaratabilecek tek şey nedir?




Acil
Acil Değil
Önemli
I
Krizler
Çözüm bekleyen sorunlar
Belli bir sürede tamamlanması gereken projeler
II
Önlem alma
Yeni fırsatları görme
Planlama, dinlence

Önemli Değil



III
Müdahaleler, bazı görüşmeler
Bazı mektuplar, bazı raporlar
Bazı toplantılar
Hemen yapılması gereken bazı işler
Popüler etkinlikler
IV
Ivır zıvır işler
Bazı mektuplar
Bazı telefon görüşmeleri
Zamanı boşa harcayan işler
Oyalayıcı etkinlikler

Yukardaki matris bilinen bir yaklaşım olmakla beraber üzerinden kısaca geçmekte yarar var diye düşünmekteyim. “Acil” bir şeyle hemen ilgilenilmesi gerektiği anlamına gelir. “Önem” ise sonuçlarla ilgilidir. Bir şey önemliyse hedeflere, göreve, değerlere hayli katkıda bulunur.

I.Kare hemen dikkat isteyen “sorun” veya “kriz” diye nitelendirdiğimiz etkinliklerdir. Ancak burada çokça vakit geçirmek, hayli stresli olduğundan kişiyi tüketir. I. Kare’de çokça vakit geçirenler, IV. Kare’nin rahatlığına sığınabilirler. Aynı şekilde, bazı insanlar önemli olduğunu varsaydıkları acil işlerle, yani III.karede bir hayli vakit geçirebilirler. Böylelikle odakları kısa vadeli olur, çünkü bu konular genelde başkalarının önceliğine dayalıdır.

Gelelim II. Kareye, burası kişisel yönetimin kalbidir. Burada vizyon, uzun dönemli odaklanma, misyon bildirgemiz, değerlerimiz, kısacası etkin bir insan olabilmenin etkinlikleri yer alır. O halde ne yapmalı? Elbette, bir insanın hayatında istisnasız tüm kareler olacak. Ancak hayatta daha etkin olmak istiyorsak, III. ve IV. Kareler’de geçirdiğimiz zamanları minimuma indirmeliyiz. Pekiyi ya I.Kare’deki krizler?

Gerçekten etkili insanlar önceden önlem alırlar, proaktif davranarak sorun öncesi hareket ederler, fırsatlara açıktırlar. Bunun sonucunda I.Kare olaylarının görece olarak sayısı azalır.

İlk baştaki iki soruya dönecek olursak; bunlar önemli mi acil mi? Zaman Yönetimi Matrisi’nin hangi alanına düşmekteler? Genelde bu soruların cevabı, insanların kullanmaktan kaçındığı veya kullanmayı pek bilmediği II.Kare etkinliklerinde yatmakta.

“HAYIR”INIZ NE KADAR GÜÇLÜ?

Maalesef okullarımızda proaktif olmak üzere yetiştirilmiyoruz. O halde ne yapmalı? II.Kare’ye ayrılacak zaman sıklıkla III. ve IV. Kare etkinliklerinden olacağı için, II.Kare etkinliklerine “evet” diyebilmek için diğerlerine “hayır” demeyi öğrenmemiz lazım.

II.Kare’de geçirelecek vakit aynı zamanda I.Kare’de harcanacak zamanı bile azaltıp dengeleyeceğinden, zaman yönetimi konusunda daha da verimli hale geliriz.

Pekiyi “özür dilermiş” gibi yapmadan cesaret ve incelikle “hayır” diyebilme cesaretimiz var mı?

UYGULAMALAR

1- Bir Zaman Yönetimi Matrisi çizin, yaklaşık her karede zamanınızın ne kadarını geçiriyor olduğunuzu hesaplayın. Üç gün kendinizi gözlemleyin, hesabınız doğru çıktı mı? Eğer çıktıysa zamanınızı harcama şeklinizden memnun musunuz? Eğer değilseniz neleri değiştirebilirsiniz?

2- İhmal ettiğinizi bildiğiniz, ancak yaparsanız hayatınınızda değer yaratacak bir etkinlik saptayın ve uygulamaya koyun, misal benim için bu düzenli bir şekilde spora başlamak olur.

3- Devredebileceğiniz sorumlulukların listesini yapın (eğer varsa). Yeni sorumlular kimler olacak, bunlar için herhangi bir eğitime/kursa ihtiyaç olacak mı? Belirleyin.

4- Misyonunuz doğrultusunda hedefler koyun kendinize ve bu hedefleri haftalık planlara indirgeyin. Şimdilik sadece gelecek haftayı planlayın. Daha sonra haftalık planlama çizelgenizi genişletebilirsiniz. (Ben ikişer aylık planlama çizelgeleri şeklinde gidiyorum şimdilik J)

Gelecek yazımda, 4.Alışkanlık'ta görüşmek üzere...


10 Kasım 2019 Pazar

"Ne aman diledik, ne aman verdik!"* Samih Rifat

Bana da lider olmak nasip olsun

Bazen gözlerimi kapar, zamanda yolculuk yaparım. Şu an hayatta olmayıp özlem duyduklarım bir bir gelir gözlerimin önüne. Misâl dedem ve anneannem. Dedem yaşasaydı şu an en sevdiği şeylerden birini yapıyor olurdu. Muhtemelen...Çok sevdiği torunlarından birini karşına oturtmuş şekilde, radyoya kulağını dayayıp hiç kaçırmadan takip ettiği ajansları dinlerken. Annneannem ise koridorda oturma odası ve mutfak arasında tüm anaçlığıyla mekik dokurdu. Malûm bakılacak konuklar var evde...

BİR LİDER Kİ

Atatürk’üm yaşasaydı, tam da fotoğrafta görmüş olduğunuz gibi olurdu hayâllerimde. Döne döne çıktığım tahta merdivenlerin sonunda, Yaveri beni kapıları yüksek ve kapalı bir odaya yönlendirirdi. Kapıyı bikaç kez tıklatıp arkasından saygıyla yana çekilirdi. Ben ve Paşa karşılıklı kalırdık. Başını hafifçe kaldırıp, nazikçe selamlar ve sonra bir yandan işine devam eder; (kuşkusuz yapılacaklar listesi hayli kabarık :) ) bir yandan sohbeti başlatırdı:

“Neyiniz var küçüğüm?”

Sahnenin ilerleyen kısımlarında ne derdim, şaşkınlıktan dilim tutulmuş vaziyette kalırdım sanki. Hayran olduğum liderime, tartışmasız Büyük Önder’e, Atatürk’üme (hemen bir parantez kendisine Ata diye hitap edilmesi hoşuna gitmezmiş) sanırım akıl danışırdım. Benim için tartışmasız dünyanın gelmiş geçmiş en müthiş dehâlarından biri neticede.

Beni- her zaman olduğu gibi- ışığıyla aydınlatırdı. Bizzat ruhundan mı yoksa engin denizler gibi olan gözlerinden mi veya alışık olmadığımız Güneş sarısı rengindeki saçlarından mı geldiğini bir türlü kestiremediğim, odayı kamaştıran aydınlığıyla ufak tez hareketlerde bulunur, masanın çevresinde dönenir, çakmak çakmak bakışlarıyla “Bakınız temkinli olmak icap eder, yalnız hiçbir şeyi fazla büyütmemek lâzım gözünüzde” derdi. Muhtemelen...Hiç bir zorluk karşısında yılmayan, her daim objektif olup sentez yapabilen bu zekâya bir kez daha minnet duyardım.

Ben ona aval aval bakarken, anlamını bildiğim ancak günlük hayatta pek kullanmadığım kelimeler serpiştirirdi cümlelerinin arasına; safderûn, müdana, sirâyet, izzetinefis, vâveylâ, muvazene...Misâl “tabi” demez de “bittabi” der, “önemli”den ziyade “mühim”i kullanırdı. Muhtemelen...Aynen çağdaşı olmasa bile sonraki nesli dedem gibi.

“Paşam vatan sana minnettar” deyip ellerine yapışmak istediğimde; “Lüzum yok, ülkenin sizler gibi ufku açık, fikri hür, okumuş lâkin kendi göreneklerini küçük görmeyen kız çocuklarına ihtiyacı var” diye yanıtlardı. Yanından ayırmadığı Çalıkuşu romanı yakınlarda bir yerlerde gözüme çarpardı. Muhtemelen...

Ben ise gözlerimde yaşlarla “Sizi mahcup etmeyeceğim, yeminim olsun” der, içimde bu anların daha uzun olamayacağını bildiğim bir burukluk, onu görüp konuşmanın verdiği büyük bir coşku ile karışık duygular içinde odayı terk ederdim. Çünkü O herkesin Atatürk’ü, daha nicelere el uzatacak, yol yordam gösterecek, dokunacak....

Kapıyı Yaveri sessizce kaparken, O’nun başka bir konuya çoktan geçmiş olduğunu fark eder, şaşırdığı bir durum karşısında, o anlarda hep kullandığı “Hayret! Hayret-i uzma!” deyimini tekrarlar şekilde bırakırdım. Yemekte -Askeri idadi’den kalma bir alışkanlığı mı olduğu bilinmez- en sevdiği menülerden kurufasulye&pilav ikilisinin olduğunu öğrenip, en azından hoş tutulduğunu bilmenin tesellisiyle ferahlardım konağı ardımda bırakırken. Köpeği Fox, yolun sonuna değin sadece çocuk ve evcil hayvanlara has bir neşeyle kuyruk sallayıp eşlik ederdi bana. Muhtemelen...

SONRASINDA...

Sonrasında ışık hızıyla günümüze dönerim. Atatürk'ümüzün sevdiği parçalardan** birini dinlemeye koyulurken, gül reçeli kâsesine, “Benim de favorim bu” diyerek yönelirim. Aramızda kimselerin bilmediği bir sırrımız varmış gibisinden gülümseyerek doyasıya kaşık sallarım.

Şunu bilmeni isterim büyük adam, hayatta her sözününün değerini yaş aldıkça daha bir derinden anladım. “Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki asil kanda mevcut”. Kesinlikle...


* Mustafa Kemal Atatürk; sofrasında güzel sanatlar, şiir ve musikiden konuşulup dem vurulmasından hayli zevk alırdı. Yukardaki dizeler okunduğunda sevda ve vefa ile gözyaşlarını tutamadığı anlatılır.

** "Cânâ rakîbi handân edersin..." Atatürk'ün sevdiği eserleden. 

İŞTE BENİM ATATÜRK'ÜM

"Ne aman diledik, ne aman verdik!"* Samih Rifat

Bana da lider olmak nasip olsun

Bazen gözlerimi kapar, zamanda yolculuk yaparım. Şu an hayatta olmayıp özlem duyduklarım bir bir gelir gözlerimin önüne. Misâl dedem ve anneannem. Dedem yaşasaydı şu an en sevdiği şeylerden birini yapıyor olurdu. Muhtemelen...Çok sevdiği torunlarından birini karşına oturtmuş şekilde, radyoya kulağını dayayıp hiç kaçırmadan takip ettiği ajansları dinlerken. Annneannem ise koridorda oturma odası ve mutfak arasında tüm anaçlığıyla mekik dokurdu. Malûm bakılacak konuklar var evde...

BİR LİDER Kİ

Atatürk’üm yaşasaydı, tam da fotoğrafta görmüş olduğunuz gibi olurdu hayâllerimde. Döne döne çıktığım tahta merdivenlerin sonunda, Yaveri beni kapıları yüksek ve kapalı bir odaya yönlendirirdi. Kapıyı bikaç kez tıklatıp arkasından saygıyla yana çekilirdi. Ben ve Paşa karşılıklı kalırdık. Başını hafifçe kaldırıp, nazikçe selamlar ve sonra bir yandan işine devam eder; (kuşkusuz yapılacaklar listesi hayli kabarık :) ) bir yandan sohbeti başlatırdı:

“Neyiniz var küçüğüm?”

Sahnenin ilerleyen kısımlarında ne derdim, şaşkınlıktan dilim tutulmuş vaziyette kalırdım sanki. Hayran olduğum liderime, tartışmasız Büyük Önder’e, Atatürk’üme (hemen bir parantez kendisine Ata diye hitap edilmesi hoşuna gitmezmiş) sanırım akıl danışırdım. Benim için tartışmasız dünyanın gelmiş geçmiş en müthiş dehâlarından biri neticede.

Beni- her zaman olduğu gibi- ışığıyla aydınlatırdı. Bizzat ruhundan mı yoksa engin denizler gibi olan gözlerinden mi veya alışık olmadığımız Güneş sarısı rengindeki saçlarından mı geldiğini bir türlü kestiremediğim, odayı kamaştıran aydınlığıyla ufak tez hareketlerde bulunur, masanın çevresinde dönenir, çakmak çakmak bakışlarıyla “Bakınız temkinli olmak icap eder, yalnız hiçbir şeyi fazla büyütmemek lâzım gözünüzde” derdi. Muhtemelen...Hiç bir zorluk karşısında yılmayan, her daim objektif olup sentez yapabilen bu zekâya bir kez daha minnet duyardım.

Ben ona aval aval bakarken, anlamını bildiğim ancak günlük hayatta pek kullanmadığım kelimeler serpiştirirdi cümlelerinin arasına; safderûn, müdana, sirâyet, izzetinefis, vâveylâ, muvazene...Misâl “tabi” demez de “bittabi” der, “önemli”den ziyade “mühim”i kullanırdı. Muhtemelen...Aynen çağdaşı olmasa bile sonraki nesli dedem gibi.

“Paşam vatan sana minnettar” deyip ellerine yapışmak istediğimde; “Lüzum yok, ülkenin sizler gibi ufku açık, fikri hür, okumuş lâkin kendi göreneklerini küçük görmeyen kız çocuklarına ihtiyacı var” diye yanıtlardı. Yanından ayırmadığı Çalıkuşu romanı yakınlarda bir yerlerde gözüme çarpardı. Muhtemelen...

Ben ise gözlerimde yaşlarla “Sizi mahcup etmeyeceğim, yeminim olsun” der, içimde bu anların daha uzun olamayacağını bildiğim bir burukluk, onu görüp konuşmanın verdiği büyük bir coşku ile karışık duygular içinde odayı terk ederdim. Çünkü O herkesin Atatürk’ü, daha nicelere el uzatacak, yol yordam gösterecek, dokunacak....

Kapıyı Yaveri sessizce kaparken, O’nun başka bir konuya çoktan geçmiş olduğunu fark eder, şaşırdığı bir durum karşısında, o anlarda hep kullandığı “Hayret! Hayret-i uzma!” deyimini tekrarlar şekilde bırakırdım. Yemekte -Askeri idadi’den kalma bir alışkanlığı mı olduğu bilinmez- en sevdiği menülerden kurufasulye&pilav ikilisinin olduğunu öğrenip, en azından hoş tutulduğunu bilmenin tesellisiyle ferahlardım konağı ardımda bırakırken. Köpeği Fox, yolun sonuna değin sadece çocuk ve evcil hayvanlara has bir neşeyle kuyruk sallayıp eşlik ederdi bana. Muhtemelen...

SONRASINDA...

Sonrasında ışık hızıyla günümüze dönerim. Atatürk'ümüzün sevdiği parçalardan** birini dinlemeye koyulurken, gül reçeli kâsesine, “Benim de favorim bu” diyerek yönelirim. Aramızda kimselerin bilmediği bir sırrımız varmış gibisinden gülümseyerek doyasıya kaşık sallarım.

Şunu bilmeni isterim büyük adam, hayatta her sözününün değerini yaş aldıkça daha bir derinden anladım. “Muhtaç olduğum kudret damarlarımdaki asil kanda mevcut”. Kesinlikle...


* Mustafa Kemal Atatürk; sofrasında güzel sanatlar, şiir ve musikiden konuşulup dem vurulmasından hayli zevk alırdı. Yukardaki dizeler okunduğunda sevda ve vefa ile gözyaşlarını tutamadığı anlatılır.

** "Cânâ rakîbi handân edersin..." Atatürk'ün sevdiği eserleden. 

17 Ekim 2019 Perşembe

portakalın bilgeliği


Stephen Covey’in “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabıyla devam ediyoruz. Bir önceki yazımda 1. Alışkanlık olan proaktif olmaya odaklanmıştık. Bu yazının konusu ise aynı zamanda 2. Alışkanlık olan, “Sonunu düşünerek işe başlama”.

Yazar, bu bölümün başında bizi bir cenazeye davet eder, cenaze töreninin birden bire bizim cenaze törenimiz olduğunu belirtir. Hakkımızda konuşacak 4 kişi vardır; yakın ailemizden birisi, arkadaşlarımızdan birisi, iş çevremizden biri ve en son olarak da hizmet verdiğimiz toplumsal kurumdan biri.

Eğer bu sizin cenaze töreniniz olsaydı; neler söylenmesini isterdiniz hakkınızda, bir eş, dost, çalışan olarak? Oradakilerin yaşamlarına ne gibi bir katkıda bulunmuş olmayı, onlarda nasıl bir katma değer yaratmayı arzulardınız? Bu konularda neler dile getirmelerini isterdiniz? 


portakalın bilgeliği

KENDİ İLK YARATICINIZ OLMAK

Yaşamda herşey iki kez yaratılmıştır, biri zihinde, diğeri fiziksel olarak. Her şeyin iki kez yaratılıyor olması bir ilkedir, ancak maalesef bütün ilk yaratımlar bilinçli bir tasarım sonucu oluşmaz. Aile, eğitim ve çocukluktan getirilen koşullanmaların veya bilinçsiz senaryoların bir ürünüdür diyebiliriz.

Cenaze törenimize dönecek olursak, bizim ardımızdan neler söylemek isteyecekleri direkt bizim nasıl bir yaşam sürmek istediğimizle alakalı değil mi? O zaman kendi hayatlarımızın ilk yaratıcısı olmamız mümkün mü? Elbette, pekiyi ama nasıl?

Gerek ilk alışkanlık proaktivite olsun, gerek ikinci alışkanlık olsun benzersiz bir yeti olan özbilince dayanır. 1. Alışkanlık “hayatının programını yazabilirsin, programcı sensin” derken, 2. Alışkanlık “ne yazacağına dair”dir yani kısacası “programı yaz,” der. Programı yazmanın ilk adımı ise herkesin birer kişisel misyonunu olması.

KİŞİSEL MİSYON BİLDİRGESİ

Bir misyon bildirgesi önemlidir, kişisel anayasınız gibi düşünebilirsiniz. Çerçeveyi belirler. Temelde değişmez, ancak ufak tefek güncellemelere ihtiyaç duyabilinir zaman içerisinde. Bir misyon bildirgesi hazırlarken odak noktanız; ne olmak istediğiniz (karakter), ne yapmak istediğiniz (katkılar ve başarılar) ve bunları yaparken yaşayıp çevrenize de yaşatacağınız ilkeler veye değerler olmalı.(Kitapta bununla ilgili pekçok örnek var).

Misyon yazarken en çok dikkat edilecek nokta, dünyayı gördüğümüz mercekten başlamamız gerektiği. Öncelikle elimizdeki haritanın araziyi doğru tanımladığından emin olmamız gerekir, değil mi? Eğer Datça’ya’ya gitmek istiyorsak, ancak harita Mardin’i işaret ediyorsa bu elimizdeki haritanın hiçbir işe yaramayacağı anlamına gelir.

Bu bahsi geçen merkezler ne olabilir? Kimi için eş, kimi için aile, bazıları için para veya iş, bazıları için ise mülkiyet, dost/ düşman, zevk, cemaat olarak sıralanabilir. Hele ki son zamanlarda çokça popüler olan “ben merkezlilik”ten bahsetmeden olmaz. Çoğu değeri hiçe sayan, diğer bireyleri ezip geçen bir bencilliktir “ben merkezlilik”te söz konusu olan.

İnsan kendi gözündeki çapağı görmezmiş derler. Çok doğru.Genelde kendi yaşam merkezlerimizi değil de, başkalarının yaşam merkezlerini daha kolay ayırt ederiz. Hepimiz bir şekilde para kazanmaya tüm enerjisini vermiş, varını yoğunu bu yönde harcayan birileriyle muhakkak tanışmışızdır. Pekiyi bu değerlerden hangisi en makbul?

İLKELER

Cevap veriyorum, E şıkkı. Yani hiçbiri. Yukarda sayılmış olan merkezlerin hepsi geçici, bunların hiçbiri bize kalıcı bir bilgelik, tutarlılık, rehberlik, mutluluk, kaynak sağlayamaz.

Gerçek güç kaynağımızı bunlara dayamamız, sahte bir güç algısı içinde olduğumuzu gösterir. Oysa gerçek güç, doğuştan gelen değer duygusundadır. En etkin mercek ise ilkelerdir.

İlkeler derin, temel gerçeklerdir. Geçerlilikleri kişi-zaman-olaya bağlı değildir. Değişmezler. Evrenseldir. Bizi boşamaz, yarı yolda bırakmaz, satmaz, bize küsmez, amaçları bizi kontrol etmek de değildir. Sadece adına hayat dediğimiz halıyı ince ince tutan ilmiklerdir. Onlara güvenebiliriz.

UYGULAMA

Daha önce bahsetmiş olmalıyım, ancak tekrarlamakta fayda var. Her alışkanlığın sonunda bir uygulama bulunmakta.

Bu bölümdeki en mühim uygulama, bir misyon bildirgesi hazırlamaya dair. İster kendiniz, ister aileniz, ister kurumunuz için olsun. Önemli bir nokta, misyonun insanın hayatındaki rolleri ve hedefleriyle uyumlu olması gerektiği. Bunu yaparken yararlanabileceğiniz unsurların başında yazmak geliyor.

Yazmak bilinç ve bilinçaltını bütünleyen faaliyetlerden biri, ayrıca bizi netleştiren bir eylem. Misyon bildirgesini yazarken aşağıdaki tablodan faydalanabilirsiniz, hatta bu işler için danışmanlık yapan birilerinden destek alabilirsiniz.

Etkinlik alanı
Karakter
Katkılar
Başarılar
Aile



Arkadaşlar



İş



Cemaat/ Sosyal Hizmet vb.




Vizyonum ve değerlerim ışığında misyonumu belirlemek bana çok şey kattı. Hayatta ne yapmak, neye odaklanmak istediğimi bulmakla kalmayıp; zamanım ve enerjimi nasıl yönetmem gerektiği konusunda da düşüncelerim hayli berraklaştı. Bu 3.Alışkanlıkta da göreceğimiz üzere, zaman ve hatta kendimi yönetmedeki etkinliğimi artırdı.

Denemeye değer, ya sizce?


2.ALIŞKANLIK- SONUNU DÜŞÜNEREK İŞE BAŞLA

portakalın bilgeliği


Stephen Covey’in “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabıyla devam ediyoruz. Bir önceki yazımda 1. Alışkanlık olan proaktif olmaya odaklanmıştık. Bu yazının konusu ise aynı zamanda 2. Alışkanlık olan, “Sonunu düşünerek işe başlama”.

Yazar, bu bölümün başında bizi bir cenazeye davet eder, cenaze töreninin birden bire bizim cenaze törenimiz olduğunu belirtir. Hakkımızda konuşacak 4 kişi vardır; yakın ailemizden birisi, arkadaşlarımızdan birisi, iş çevremizden biri ve en son olarak da hizmet verdiğimiz toplumsal kurumdan biri.

Eğer bu sizin cenaze töreniniz olsaydı; neler söylenmesini isterdiniz hakkınızda, bir eş, dost, çalışan olarak? Oradakilerin yaşamlarına ne gibi bir katkıda bulunmuş olmayı, onlarda nasıl bir katma değer yaratmayı arzulardınız? Bu konularda neler dile getirmelerini isterdiniz? 


portakalın bilgeliği

KENDİ İLK YARATICINIZ OLMAK

Yaşamda herşey iki kez yaratılmıştır, biri zihinde, diğeri fiziksel olarak. Her şeyin iki kez yaratılıyor olması bir ilkedir, ancak maalesef bütün ilk yaratımlar bilinçli bir tasarım sonucu oluşmaz. Aile, eğitim ve çocukluktan getirilen koşullanmaların veya bilinçsiz senaryoların bir ürünüdür diyebiliriz.

Cenaze törenimize dönecek olursak, bizim ardımızdan neler söylemek isteyecekleri direkt bizim nasıl bir yaşam sürmek istediğimizle alakalı değil mi? O zaman kendi hayatlarımızın ilk yaratıcısı olmamız mümkün mü? Elbette, pekiyi ama nasıl?

Gerek ilk alışkanlık proaktivite olsun, gerek ikinci alışkanlık olsun benzersiz bir yeti olan özbilince dayanır. 1. Alışkanlık “hayatının programını yazabilirsin, programcı sensin” derken, 2. Alışkanlık “ne yazacağına dair”dir yani kısacası “programı yaz,” der. Programı yazmanın ilk adımı ise herkesin birer kişisel misyonunu olması.

KİŞİSEL MİSYON BİLDİRGESİ

Bir misyon bildirgesi önemlidir, kişisel anayasınız gibi düşünebilirsiniz. Çerçeveyi belirler. Temelde değişmez, ancak ufak tefek güncellemelere ihtiyaç duyabilinir zaman içerisinde. Bir misyon bildirgesi hazırlarken odak noktanız; ne olmak istediğiniz (karakter), ne yapmak istediğiniz (katkılar ve başarılar) ve bunları yaparken yaşayıp çevrenize de yaşatacağınız ilkeler veye değerler olmalı.(Kitapta bununla ilgili pekçok örnek var).

Misyon yazarken en çok dikkat edilecek nokta, dünyayı gördüğümüz mercekten başlamamız gerektiği. Öncelikle elimizdeki haritanın araziyi doğru tanımladığından emin olmamız gerekir, değil mi? Eğer Datça’ya’ya gitmek istiyorsak, ancak harita Mardin’i işaret ediyorsa bu elimizdeki haritanın hiçbir işe yaramayacağı anlamına gelir.

Bu bahsi geçen merkezler ne olabilir? Kimi için eş, kimi için aile, bazıları için para veya iş, bazıları için ise mülkiyet, dost/ düşman, zevk, cemaat olarak sıralanabilir. Hele ki son zamanlarda çokça popüler olan “ben merkezlilik”ten bahsetmeden olmaz. Çoğu değeri hiçe sayan, diğer bireyleri ezip geçen bir bencilliktir “ben merkezlilik”te söz konusu olan.

İnsan kendi gözündeki çapağı görmezmiş derler. Çok doğru.Genelde kendi yaşam merkezlerimizi değil de, başkalarının yaşam merkezlerini daha kolay ayırt ederiz. Hepimiz bir şekilde para kazanmaya tüm enerjisini vermiş, varını yoğunu bu yönde harcayan birileriyle muhakkak tanışmışızdır. Pekiyi bu değerlerden hangisi en makbul?

İLKELER

Cevap veriyorum, E şıkkı. Yani hiçbiri. Yukarda sayılmış olan merkezlerin hepsi geçici, bunların hiçbiri bize kalıcı bir bilgelik, tutarlılık, rehberlik, mutluluk, kaynak sağlayamaz.

Gerçek güç kaynağımızı bunlara dayamamız, sahte bir güç algısı içinde olduğumuzu gösterir. Oysa gerçek güç, doğuştan gelen değer duygusundadır. En etkin mercek ise ilkelerdir.

İlkeler derin, temel gerçeklerdir. Geçerlilikleri kişi-zaman-olaya bağlı değildir. Değişmezler. Evrenseldir. Bizi boşamaz, yarı yolda bırakmaz, satmaz, bize küsmez, amaçları bizi kontrol etmek de değildir. Sadece adına hayat dediğimiz halıyı ince ince tutan ilmiklerdir. Onlara güvenebiliriz.

UYGULAMA

Daha önce bahsetmiş olmalıyım, ancak tekrarlamakta fayda var. Her alışkanlığın sonunda bir uygulama bulunmakta.

Bu bölümdeki en mühim uygulama, bir misyon bildirgesi hazırlamaya dair. İster kendiniz, ister aileniz, ister kurumunuz için olsun. Önemli bir nokta, misyonun insanın hayatındaki rolleri ve hedefleriyle uyumlu olması gerektiği. Bunu yaparken yararlanabileceğiniz unsurların başında yazmak geliyor.

Yazmak bilinç ve bilinçaltını bütünleyen faaliyetlerden biri, ayrıca bizi netleştiren bir eylem. Misyon bildirgesini yazarken aşağıdaki tablodan faydalanabilirsiniz, hatta bu işler için danışmanlık yapan birilerinden destek alabilirsiniz.

Etkinlik alanı
Karakter
Katkılar
Başarılar
Aile



Arkadaşlar



İş



Cemaat/ Sosyal Hizmet vb.




Vizyonum ve değerlerim ışığında misyonumu belirlemek bana çok şey kattı. Hayatta ne yapmak, neye odaklanmak istediğimi bulmakla kalmayıp; zamanım ve enerjimi nasıl yönetmem gerektiği konusunda da düşüncelerim hayli berraklaştı. Bu 3.Alışkanlıkta da göreceğimiz üzere, zaman ve hatta kendimi yönetmedeki etkinliğimi artırdı.

Denemeye değer, ya sizce?


30 Eylül 2019 Pazartesi


Stephen Covey’in o çok ünlü kitabını okuyorum, bir çok insana ve eğitmen ilham olmuş, alanında çığır açmış “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabını. Birisine anlatabilecek şekilde okumamızı öğütlüyor, Ancak o zaman derinden okurmuşuz. Bu söz hayli etkiliyor beni, öyle ya “öğrenmenin en iyi yolu öğretmekmiş” derler.

Derinden okumak ! Ne güzel ve yerinde bir deyim, okumayan bir toplumken, neyi derinden okuyacak vakte sahibiz aslında?

Neyse, konudan çok uzaklaşmayayım, Covey kitabında bizi bir yaşam boyu mutlu kılacak 7 temel alışkanlıktan bahseder, bu bir kurum olabilir, bir insan veya aile olsun. Hiç fark etmez. Çünkü bu alışkanlıklar evrensel ilkelerden beslenen, doğal gelişim yasalarıyla uyum halinde bütün oluşturan bir yaklaşım bütünü. Naçizane çabam her bir yazıda bir alışkanlığı sizlerle beraber irdeleyip, kendi hayatıma da katmak veya halihazırda hayatımda ise daha da pekiştirmek üzerine olacak.


1.ALIŞKANLIK- PROAKTİF OL

Proaktivitenin en temelde anlamı, inisiyatif almak olarak düşünülür. Halbuki burada bahsedilen, çok daha ötesi, kendi yaşantımızın tam sorumluluğunu almak. Etki ve tepki arasında bir yerlerde, insanın özbilincini kullanarak yani bilinçli seçimler yaparak eylemlerini seçmesi ve buna göre yanıt vermesi.

Proaktif demek etkin olmak demek, edilgen değil. Ancak bu her aklımıza geleni yapacağız anlamına gelmiyor, temelinde değerlerin olduğu bilinçli seçimlere ihtiyacımız olacağı anlamına gelmekte. Elbette her eylemin bir sonucu olacak, misal emek çalışarak terfi etmekten ziyade arkadaşımızızn ayağına çelme takarak yükselmeyi seçiyorsak, bunun da bir sonucu, bedeli muhakkak olacak. Yani eylemlerimizi seçebilmemiz, eylemlerin sonuçlarını da seçebildiğimiz anlamına gelmiyor.

Sonuçları doğal yasalar yönetiyor, bir şekilde ne ekersek onu biçeriz. Yazarın deyimiyle “Değneğin bir ucunu kaldırıyorsak, otomatik olarak öbür ucu da kalkar”.

Çoğu zaman insan her zaman seçebileceğimiz olgusunu duygusal olarak bunu kabul etmekte zorlanır, ya başımıza haksızlık gelmişse, ne yapabiliriz? Bunun gibi çok büyük, üzerinde hiçbir etkimiz olmayan olaylara “denetim dışı” sorunlar der, Yazar. Bunlara “olsaydı-olmasaydı” yerine “olabilirim” diye bakarak sorunların bizi denetlemesine izin vermeyiz.

Buna dair paylaştığı öykülerden biri Hz.Yusuf’un hikayesidir. Bilinen öyküdür, ancak anlatılanlara daha önve hiç “proaktivite” çerçevesinden bakmadığımı itiraf etmeliyim.

Hz. Yusuf ağabeylerinin kıskançlığına maruz kalıp, köle diye satıldığında; kendi kendine kederlenip kin tutmaz. Onun yerine proaktif yaklaşım ve tutumlarla evsahibinin güvenini kazanıp evi idare bile etmeye başlar. Zaman içinde evsahibinin tüm malı mülkünden sorumlu olur. İftiraya uğrayıp yine haksız yere onüç yıl hapis yattığında da kişisel bütünlüğünden ödün vermez, hapishanede kendi iç alanı üzerinde çalışır. Yani, her durumda ve her koşulda muhakkak proaktif olabileceğimiz bir alan olduğunun altını çizer Covey.


PRATİK ALANI

Pekiyi nasıl proaktif olduğumuzu bileceğiz? Kullandığımız dile bakarak. Malum günlük hayatımızda kullandığımız sözcükler iç dünyamızın birer aynası...Kitaptan birebir alıntılıyorum.

Bakalım hangisi sizlere tanıdık gelecek?


Reaktif Dil
Proaktif Dil

Yapabileceğim hiçbir şey yok
Seçeneklerimize bir bakalım
İşte ben böyleyim
Farklı bir yaklaşım seçebilirim
Beni öyle bir kızdırıyor ki
Duygularımı kontrol edebilirim
Bunu yapmak zorundayım          
Uygun bir yanıt seçeceğim
Buna izin vermezler                                                       
Etkin bir sunum hazırlayacağım
Yapamam
Seçerim
Yapmalıyım        
Yeğliyorum
Keşke   
Yapacağım          

UYGULAMALAR

Peki nasıl proaktif olacağız? Uygulamalı kitaplara bayılıyorum. Sadece “ne” yapmamız gerektiğinden ziyade, “nasıl” yapacağımızın yol haritasını bile paylaşıyorlar.

Uzun uzun bahsetmeyeceğim, ancak kendime de seçmiş olduğum birkaç öneriyi paylaşıyorum:

1- Kendimize verdiğimiz sözleri tutarak ve ufak hedefler saptayıp buna erişerek. Bu bize kendi yaşamlarımızda daha etkin olmamız yönünde adımlar atmamızı kolaylaştıracak

2- Otuz gün boyunca, yukarda paylaşmış olduğum tabloya göre, kullandığımız dile dikkat ederek

3- Ufak dahi olsa, reaktif davrandığımız/ davranacağımız bir durumda proaktif davranarak

Söylemesi kolay, ya uygulaması? Zor değil, ancak günlük hayatta çok alışık olduğumuz bir davranış modeli değil. Ben bu listeyi hayatımda pekiştirmeye çalışırken sıklıkla gördüğüm, özellikle ikili ilişkilerde yapılacak birşeyler var ve eğer yapmıyorsam, bazen adına “gurur” dediğimiz “ego”mun buna engel olduğu. Demek bu uygulamalarla bir şekilde egomozu da yumuşatıp, eğitiyor olacağız. Bana uyar :)

Söylemesi kolay, denemesi bedava....

ETKİLİ İNSANLARIN 7 ALIŞKANLIĞI- 1


Stephen Covey’in o çok ünlü kitabını okuyorum, bir çok insana ve eğitmen ilham olmuş, alanında çığır açmış “Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabını. Birisine anlatabilecek şekilde okumamızı öğütlüyor, Ancak o zaman derinden okurmuşuz. Bu söz hayli etkiliyor beni, öyle ya “öğrenmenin en iyi yolu öğretmekmiş” derler.

Derinden okumak ! Ne güzel ve yerinde bir deyim, okumayan bir toplumken, neyi derinden okuyacak vakte sahibiz aslında?

Neyse, konudan çok uzaklaşmayayım, Covey kitabında bizi bir yaşam boyu mutlu kılacak 7 temel alışkanlıktan bahseder, bu bir kurum olabilir, bir insan veya aile olsun. Hiç fark etmez. Çünkü bu alışkanlıklar evrensel ilkelerden beslenen, doğal gelişim yasalarıyla uyum halinde bütün oluşturan bir yaklaşım bütünü. Naçizane çabam her bir yazıda bir alışkanlığı sizlerle beraber irdeleyip, kendi hayatıma da katmak veya halihazırda hayatımda ise daha da pekiştirmek üzerine olacak.


1.ALIŞKANLIK- PROAKTİF OL

Proaktivitenin en temelde anlamı, inisiyatif almak olarak düşünülür. Halbuki burada bahsedilen, çok daha ötesi, kendi yaşantımızın tam sorumluluğunu almak. Etki ve tepki arasında bir yerlerde, insanın özbilincini kullanarak yani bilinçli seçimler yaparak eylemlerini seçmesi ve buna göre yanıt vermesi.

Proaktif demek etkin olmak demek, edilgen değil. Ancak bu her aklımıza geleni yapacağız anlamına gelmiyor, temelinde değerlerin olduğu bilinçli seçimlere ihtiyacımız olacağı anlamına gelmekte. Elbette her eylemin bir sonucu olacak, misal emek çalışarak terfi etmekten ziyade arkadaşımızızn ayağına çelme takarak yükselmeyi seçiyorsak, bunun da bir sonucu, bedeli muhakkak olacak. Yani eylemlerimizi seçebilmemiz, eylemlerin sonuçlarını da seçebildiğimiz anlamına gelmiyor.

Sonuçları doğal yasalar yönetiyor, bir şekilde ne ekersek onu biçeriz. Yazarın deyimiyle “Değneğin bir ucunu kaldırıyorsak, otomatik olarak öbür ucu da kalkar”.

Çoğu zaman insan her zaman seçebileceğimiz olgusunu duygusal olarak bunu kabul etmekte zorlanır, ya başımıza haksızlık gelmişse, ne yapabiliriz? Bunun gibi çok büyük, üzerinde hiçbir etkimiz olmayan olaylara “denetim dışı” sorunlar der, Yazar. Bunlara “olsaydı-olmasaydı” yerine “olabilirim” diye bakarak sorunların bizi denetlemesine izin vermeyiz.

Buna dair paylaştığı öykülerden biri Hz.Yusuf’un hikayesidir. Bilinen öyküdür, ancak anlatılanlara daha önve hiç “proaktivite” çerçevesinden bakmadığımı itiraf etmeliyim.

Hz. Yusuf ağabeylerinin kıskançlığına maruz kalıp, köle diye satıldığında; kendi kendine kederlenip kin tutmaz. Onun yerine proaktif yaklaşım ve tutumlarla evsahibinin güvenini kazanıp evi idare bile etmeye başlar. Zaman içinde evsahibinin tüm malı mülkünden sorumlu olur. İftiraya uğrayıp yine haksız yere onüç yıl hapis yattığında da kişisel bütünlüğünden ödün vermez, hapishanede kendi iç alanı üzerinde çalışır. Yani, her durumda ve her koşulda muhakkak proaktif olabileceğimiz bir alan olduğunun altını çizer Covey.


PRATİK ALANI

Pekiyi nasıl proaktif olduğumuzu bileceğiz? Kullandığımız dile bakarak. Malum günlük hayatımızda kullandığımız sözcükler iç dünyamızın birer aynası...Kitaptan birebir alıntılıyorum.

Bakalım hangisi sizlere tanıdık gelecek?


Reaktif Dil
Proaktif Dil

Yapabileceğim hiçbir şey yok
Seçeneklerimize bir bakalım
İşte ben böyleyim
Farklı bir yaklaşım seçebilirim
Beni öyle bir kızdırıyor ki
Duygularımı kontrol edebilirim
Bunu yapmak zorundayım          
Uygun bir yanıt seçeceğim
Buna izin vermezler                                                       
Etkin bir sunum hazırlayacağım
Yapamam
Seçerim
Yapmalıyım        
Yeğliyorum
Keşke   
Yapacağım          

UYGULAMALAR

Peki nasıl proaktif olacağız? Uygulamalı kitaplara bayılıyorum. Sadece “ne” yapmamız gerektiğinden ziyade, “nasıl” yapacağımızın yol haritasını bile paylaşıyorlar.

Uzun uzun bahsetmeyeceğim, ancak kendime de seçmiş olduğum birkaç öneriyi paylaşıyorum:

1- Kendimize verdiğimiz sözleri tutarak ve ufak hedefler saptayıp buna erişerek. Bu bize kendi yaşamlarımızda daha etkin olmamız yönünde adımlar atmamızı kolaylaştıracak

2- Otuz gün boyunca, yukarda paylaşmış olduğum tabloya göre, kullandığımız dile dikkat ederek

3- Ufak dahi olsa, reaktif davrandığımız/ davranacağımız bir durumda proaktif davranarak

Söylemesi kolay, ya uygulaması? Zor değil, ancak günlük hayatta çok alışık olduğumuz bir davranış modeli değil. Ben bu listeyi hayatımda pekiştirmeye çalışırken sıklıkla gördüğüm, özellikle ikili ilişkilerde yapılacak birşeyler var ve eğer yapmıyorsam, bazen adına “gurur” dediğimiz “ego”mun buna engel olduğu. Demek bu uygulamalarla bir şekilde egomozu da yumuşatıp, eğitiyor olacağız. Bana uyar :)

Söylemesi kolay, denemesi bedava....

6 Eylül 2019 Cuma

The biggest obstacle in being a “leader” is that we think ourselves as being fixed. We all have a say about ourselves such as “I am shy”, “I am sociable”, “I am easy-going, I am…”

Portakalın Bilgeliği

Moreover, we also label others, “she is from that college, thus she must be arrogant”. However, we are NOT fixed. We have endless possibilities to choose, somehow we forget them. Sometimes, even in movies, we see characters so coward, but takes one bold action and changes the whole course of the events.

Where does this come from if he were just to be “shy”? From the infinite possibilities each one of us have. We all have a say who we can be, in what areas of life we are to a take a stand, in other words to be a “leader”!!! Then why do we believe the opposite to be the case?

Mainly from the so-called reality in the world. We were taught to do, told to be, since the beginning of childhood from our parents. Mostly “in a negative manner and a negative way.” “Don’t do this, don’t be that…” What is more, majority of the education systems throughout the world support and take this to a further level.

Well, how do we come over this annoying fact? One thing should be not to listen to our self-talk. Have you noticed there, there is a little voice in your head talking to you all the time wherever you go and whatever you do. If you say, what voice to yourself, hello, welcome, this is the voice I am talking about right now. Some experts say this is the voice of the first authority in the house, some say this is the voice created to be able to have an identity in the world, to have some kind of certainty, basically to survive. Whatever the reason, if the voice serves you, simply keep it.

However, most of us have a negative talk. One of my Londoner friends used the metaphor that I like very much “Şeyda, my voice is like the back streets of Beyoğlu; dark, naughty and complicated”. Well-known author Eckhart Tolle states, “We are all a bit crazy, the only thing we don’t speak to ourselves in public but keep it to ourselves”.

MEDITATION

You must have recognized the cute Kermit in the photo above. Usually inner-talks of us are not that pretty and charming as little green frog. Could we be as still as the big wooden frog in the picture and let Kermit do the talk and not be affected by it?

One thing to break this vicious cycle is to meditate. Simply focus on your breath and allow your ideas flow in front of you, as clouds in the sky. Let your thoughts be whatever they are. If you let them just “be”, they will be pacified. If you see yourself judging or reacting in any way, it means you are in your thoughts and with the voice. In other words, don’t travel with the clouds. Then stop and again, without any internal comments, allow yourself watch your thoughts kindly and beware of them.

Eventually you will see that you have the ability to choose from your ideas not that the ideas pick you. Hence, you will discover the freedom not to listen to the voice.

Interestingly, if you practice regularly enough, the voice will become more and more silent in time. Enjoy :)

LEADERSHIP AND NEGATIVE SELF-TALK

The biggest obstacle in being a “leader” is that we think ourselves as being fixed. We all have a say about ourselves such as “I am shy”, “I am sociable”, “I am easy-going, I am…”

Portakalın Bilgeliği

Moreover, we also label others, “she is from that college, thus she must be arrogant”. However, we are NOT fixed. We have endless possibilities to choose, somehow we forget them. Sometimes, even in movies, we see characters so coward, but takes one bold action and changes the whole course of the events.

Where does this come from if he were just to be “shy”? From the infinite possibilities each one of us have. We all have a say who we can be, in what areas of life we are to a take a stand, in other words to be a “leader”!!! Then why do we believe the opposite to be the case?

Mainly from the so-called reality in the world. We were taught to do, told to be, since the beginning of childhood from our parents. Mostly “in a negative manner and a negative way.” “Don’t do this, don’t be that…” What is more, majority of the education systems throughout the world support and take this to a further level.

Well, how do we come over this annoying fact? One thing should be not to listen to our self-talk. Have you noticed there, there is a little voice in your head talking to you all the time wherever you go and whatever you do. If you say, what voice to yourself, hello, welcome, this is the voice I am talking about right now. Some experts say this is the voice of the first authority in the house, some say this is the voice created to be able to have an identity in the world, to have some kind of certainty, basically to survive. Whatever the reason, if the voice serves you, simply keep it.

However, most of us have a negative talk. One of my Londoner friends used the metaphor that I like very much “Şeyda, my voice is like the back streets of Beyoğlu; dark, naughty and complicated”. Well-known author Eckhart Tolle states, “We are all a bit crazy, the only thing we don’t speak to ourselves in public but keep it to ourselves”.

MEDITATION

You must have recognized the cute Kermit in the photo above. Usually inner-talks of us are not that pretty and charming as little green frog. Could we be as still as the big wooden frog in the picture and let Kermit do the talk and not be affected by it?

One thing to break this vicious cycle is to meditate. Simply focus on your breath and allow your ideas flow in front of you, as clouds in the sky. Let your thoughts be whatever they are. If you let them just “be”, they will be pacified. If you see yourself judging or reacting in any way, it means you are in your thoughts and with the voice. In other words, don’t travel with the clouds. Then stop and again, without any internal comments, allow yourself watch your thoughts kindly and beware of them.

Eventually you will see that you have the ability to choose from your ideas not that the ideas pick you. Hence, you will discover the freedom not to listen to the voice.

Interestingly, if you practice regularly enough, the voice will become more and more silent in time. Enjoy :)

28 Ağustos 2019 Çarşamba

"Fotoğraf objektifi, tarihe bu kadar canlı bir eser bırakmamıştır."

Portakalın Bilgeliği

Demiş Falih Rıfkı Atay yukardaki fotoraf için. Bence haklı. Fotoğrafı bilmeyenimiz yok. Film karesi gibi olan bu sahne, Atatürk’ümüzü hayli düşünceli gördüğümüz ender anlardan biri. Fotoğraf Büyük Taarruz’un başladığı gün çekilmiş. 26 Ağustos 1922’de. Acaba aklından neler geçmekteydi? Bilenimiz yok maalesef. Ancak hikâyesini paylaşabilirim...

Gün biraz zor başlar, İngilizler’in Yunanlılar için kurduğu ve o dönem için gerçekten çok güçlü olan savunma hattı bir yana, aniden başlatılması planlanan saldırı sabahtan çöken sis nedeniyle bir türlü gerçekleşemez. Savaşın gidişatı için başlangıcı çok mühimdir zira. “Ya İstiklâl ya Ölüm”dür mevzubahis olan. Neyse ki sis bir müddet sonra dağlılır.

Dilerseniz bundan sonrasını, Atatürk’ün fotoğrafçısı Etem Tem anlatsın:
“O sabah Kocatepe'de bulunuyorduk. Taaruz, şafak vakti saat 5’te başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor... Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı.... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi.... Hemen objektifimi çevirdim, âdeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di.... Ahır bozması bir yerde bir kaç film yıkadım. Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde gezdirdi ve çekti: ‘Çok güzel,' dedi.

Sonrası hayli ilginç. 9 Eylül'de İzmir’e girilir. Çektiği sekiz on rulo filmi hemen bir fotoğrafçıya veren Etem Ten, döndüğünde fotoğrafçı dükkânının yandığını görür. İzmir alevler içindedir. Kala kala elinde Uşak'ta o ahır bozması yerde yıkayabildiği birkaç film kalmıştır. Bir tanesi de sadece beynimizde değil, gönlümüzde bile yer edinen yukardaki efsanevî fotoğraf. İyi ki de! Fotoğrafın çekildiği an kadar, elimize ulaşması da bir mucize. 

Aradan geçen koskocaman 97 yıl...

30 Ağustos Zafer Bayramımız heep kutlu olsun. Hep mutlu olsun...Vatan sizlere minnettar...

30 AĞUSTOS YAKLAŞIRKEN

"Fotoğraf objektifi, tarihe bu kadar canlı bir eser bırakmamıştır."

Portakalın Bilgeliği

Demiş Falih Rıfkı Atay yukardaki fotoraf için. Bence haklı. Fotoğrafı bilmeyenimiz yok. Film karesi gibi olan bu sahne, Atatürk’ümüzü hayli düşünceli gördüğümüz ender anlardan biri. Fotoğraf Büyük Taarruz’un başladığı gün çekilmiş. 26 Ağustos 1922’de. Acaba aklından neler geçmekteydi? Bilenimiz yok maalesef. Ancak hikâyesini paylaşabilirim...

Gün biraz zor başlar, İngilizler’in Yunanlılar için kurduğu ve o dönem için gerçekten çok güçlü olan savunma hattı bir yana, aniden başlatılması planlanan saldırı sabahtan çöken sis nedeniyle bir türlü gerçekleşemez. Savaşın gidişatı için başlangıcı çok mühimdir zira. “Ya İstiklâl ya Ölüm”dür mevzubahis olan. Neyse ki sis bir müddet sonra dağlılır.

Dilerseniz bundan sonrasını, Atatürk’ün fotoğrafçısı Etem Tem anlatsın:
“O sabah Kocatepe'de bulunuyorduk. Taaruz, şafak vakti saat 5’te başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor... Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı.... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi.... Hemen objektifimi çevirdim, âdeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11’di.... Ahır bozması bir yerde bir kaç film yıkadım. Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde gezdirdi ve çekti: ‘Çok güzel,' dedi.

Sonrası hayli ilginç. 9 Eylül'de İzmir’e girilir. Çektiği sekiz on rulo filmi hemen bir fotoğrafçıya veren Etem Ten, döndüğünde fotoğrafçı dükkânının yandığını görür. İzmir alevler içindedir. Kala kala elinde Uşak'ta o ahır bozması yerde yıkayabildiği birkaç film kalmıştır. Bir tanesi de sadece beynimizde değil, gönlümüzde bile yer edinen yukardaki efsanevî fotoğraf. İyi ki de! Fotoğrafın çekildiği an kadar, elimize ulaşması da bir mucize. 

Aradan geçen koskocaman 97 yıl...

30 Ağustos Zafer Bayramımız heep kutlu olsun. Hep mutlu olsun...Vatan sizlere minnettar...

21 Ağustos 2019 Çarşamba

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.” Ram Dass

Portakalın Bilgeliği

Bir yerlerde okumuştum, İslam’da kıskançlığın mertebeleri varmış. Tabi hepsinin kökeninde bir şeylerin yetersiz olduğu, eksik olduğu duygusu var aslında. Yani her türlüsünden kıyaslama.

Zaten insan belli başlı şu iki şeyden çok çeker; ya sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusundan veya istek ve arzularına sahip olamama endişesinden.

Gelin şimdi lâfı daha fazla uzatmayayım, bu mertebelere bakalım;
1. Hased: Bende yoksa onda da olmasın.
2. Buhûl: Bende var ama onda olmasın.
3. Şuhl: Benim yok, onunki benim olsun.
4. Gıpta: Onda varsa bende de olsun.

Bundan sonra işlerin rengi biraz değişip, sanki daha olumlu bir havaya bürünmekte.
5. Sehavet: Benim varsa onun da olsun.
6. İsar: Benim değil de onun olsun.
7. Cud: Bende yoksa bari onun olsun (yokluk mertebesi)
8. Fakr: Onda yoksa bende de olmasın.

Buraya kadar herşey iyi güzel, beni çok etkileyen bundan sonraki kısmı aynen alıntılıyorum.

“Bu mertebeler her ne kadar kötüden iyiye doğru sıralanıyor gibi görünse de, ahlâk düşüncesine göre hepsi inanç açısından sorunludur. Çünkü Tanrı’nın malı, serveti ve ilmi dengesiz dağıttığını, yanlışlık yaptığını imâ eder."

Nasıl derin bir manâ, nasıl 'her şeyin yerli yerinde tam da olması gerektiği gibi olduğu' inancının altını çizmekte, gel de Merkez Efendi’yi anımsama :) Bunun yanında “Abi ben kıskanmam, olsa olsa gıpta ederim” lâfı bile havada kalıyor.

Öbür türlüsü yani her gün yaptıklarımız ne büyük bir kibir, nasıl farkında veya olmadan başkalarını sahip olduklarına bakarak yargılayıp, sahip oldukları üzerinde hak iddia ederek başkalarının yaşam döngülerine düşünsel, duygusal, enerjik ve hattâ bazen fiziksel olarak müdahale edebiliyoruz?

PARADOKS

Yukarda yazmış olduklarım, aklıma başka bir üstatın ünlü bir sözünü getiriyor;

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.”
~ Ram Dass

Ne kadar az ve öz ancak hakikatin sırlarını aralayan bir cümle. Oysa sanırız ki, bizler birşeylere sahip oldukça, sıkı sıkıya tutundukça o şeyi derinlemesine bilebiliriz. Hayat tezatlarla dolu, bir şey ne sadece iyi ne sadece kötü, hem iyi hem kötü, aynen hem karanlık hem aydınlık, hem dişil hem eril olduğu gibi. Bunun gibi bir şeyi derinden yaşamak için illâ sahip olmak, bağlı olmak gerekmiyor, bilâkis bağlı olmak o şeye prangalarla bağlar bizi. Özgürlük alanının olmadığı yerde derinleşmek ne kadar olası?

Maalesef ömrümüz “sahip olma” ekseninde geçiyor. Bütün enerjimiz, zamanımız onun çevresinde dönüyor. Oysa hiçbir şeye gerçek anlamda sahip değiliz, verilen her şey (doğa, vücut, mal-mülk, aile,  zekâ...) bize sadece birer emânet.

Her şeye bu çerçeveden bakabilsek yani “emânet” oldukları bilinciyle, gidecek olanlara (mal, eşya, kişi, iş, aşk...) sanırım daha kolay izin verirdik. Eğer tam anlamıyla güvenseydik yaşama ve onun getirecek olduklarına; yeni gelenlere yer açmak için bunca direnmezdik. Yani gerçek anlamda akışta olurduk.

Hoş zaten biz izin versek de vermesek de hayat bildiğini okuyor; gelen geliyor, gidecek olan gidiyor, bizler sadece gereksiz yere çırpınıyoruz son demine kadar; ruhumuza, bedenimize ve zihnimize ilâve yükler çıkararak...

Pekiyi, bir yandan bu bağlılığı (attachment) azaltıp öte yandan giderek hayata karşı derinleşmek nasıl mümkün? Farkındalıkla. Derinlik zannnettiğimiz gibi bağlanmaktan ileri gelmiyor, derinlik farkındalıktan ileri geliyor. Gelen her ne ise onunla geçirdiğimiz zaman boyunca onu anlayış ve sevgiyle onurlandırarak oluyor (bu dinlemekten özen göstermeye, söz tutmadan özveride bulunmaya, güzel kullanmaya, karşılıklı beslenmeye kadar birçok eylemi içerebilir).

Ne diyelim nasip olsun dileyenlere. Nazar etme ne olur, yürekten dile senin de olur :)


NAZAR ETME NE OLUR

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.” Ram Dass

Portakalın Bilgeliği

Bir yerlerde okumuştum, İslam’da kıskançlığın mertebeleri varmış. Tabi hepsinin kökeninde bir şeylerin yetersiz olduğu, eksik olduğu duygusu var aslında. Yani her türlüsünden kıyaslama.

Zaten insan belli başlı şu iki şeyden çok çeker; ya sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusundan veya istek ve arzularına sahip olamama endişesinden.

Gelin şimdi lâfı daha fazla uzatmayayım, bu mertebelere bakalım;
1. Hased: Bende yoksa onda da olmasın.
2. Buhûl: Bende var ama onda olmasın.
3. Şuhl: Benim yok, onunki benim olsun.
4. Gıpta: Onda varsa bende de olsun.

Bundan sonra işlerin rengi biraz değişip, sanki daha olumlu bir havaya bürünmekte.
5. Sehavet: Benim varsa onun da olsun.
6. İsar: Benim değil de onun olsun.
7. Cud: Bende yoksa bari onun olsun (yokluk mertebesi)
8. Fakr: Onda yoksa bende de olmasın.

Buraya kadar herşey iyi güzel, beni çok etkileyen bundan sonraki kısmı aynen alıntılıyorum.

“Bu mertebeler her ne kadar kötüden iyiye doğru sıralanıyor gibi görünse de, ahlâk düşüncesine göre hepsi inanç açısından sorunludur. Çünkü Tanrı’nın malı, serveti ve ilmi dengesiz dağıttığını, yanlışlık yaptığını imâ eder."

Nasıl derin bir manâ, nasıl 'her şeyin yerli yerinde tam da olması gerektiği gibi olduğu' inancının altını çizmekte, gel de Merkez Efendi’yi anımsama :) Bunun yanında “Abi ben kıskanmam, olsa olsa gıpta ederim” lâfı bile havada kalıyor.

Öbür türlüsü yani her gün yaptıklarımız ne büyük bir kibir, nasıl farkında veya olmadan başkalarını sahip olduklarına bakarak yargılayıp, sahip oldukları üzerinde hak iddia ederek başkalarının yaşam döngülerine düşünsel, duygusal, enerjik ve hattâ bazen fiziksel olarak müdahale edebiliyoruz?

PARADOKS

Yukarda yazmış olduklarım, aklıma başka bir üstatın ünlü bir sözünü getiriyor;

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.”
~ Ram Dass

Ne kadar az ve öz ancak hakikatin sırlarını aralayan bir cümle. Oysa sanırız ki, bizler birşeylere sahip oldukça, sıkı sıkıya tutundukça o şeyi derinlemesine bilebiliriz. Hayat tezatlarla dolu, bir şey ne sadece iyi ne sadece kötü, hem iyi hem kötü, aynen hem karanlık hem aydınlık, hem dişil hem eril olduğu gibi. Bunun gibi bir şeyi derinden yaşamak için illâ sahip olmak, bağlı olmak gerekmiyor, bilâkis bağlı olmak o şeye prangalarla bağlar bizi. Özgürlük alanının olmadığı yerde derinleşmek ne kadar olası?

Maalesef ömrümüz “sahip olma” ekseninde geçiyor. Bütün enerjimiz, zamanımız onun çevresinde dönüyor. Oysa hiçbir şeye gerçek anlamda sahip değiliz, verilen her şey (doğa, vücut, mal-mülk, aile,  zekâ...) bize sadece birer emânet.

Her şeye bu çerçeveden bakabilsek yani “emânet” oldukları bilinciyle, gidecek olanlara (mal, eşya, kişi, iş, aşk...) sanırım daha kolay izin verirdik. Eğer tam anlamıyla güvenseydik yaşama ve onun getirecek olduklarına; yeni gelenlere yer açmak için bunca direnmezdik. Yani gerçek anlamda akışta olurduk.

Hoş zaten biz izin versek de vermesek de hayat bildiğini okuyor; gelen geliyor, gidecek olan gidiyor, bizler sadece gereksiz yere çırpınıyoruz son demine kadar; ruhumuza, bedenimize ve zihnimize ilâve yükler çıkararak...

Pekiyi, bir yandan bu bağlılığı (attachment) azaltıp öte yandan giderek hayata karşı derinleşmek nasıl mümkün? Farkındalıkla. Derinlik zannnettiğimiz gibi bağlanmaktan ileri gelmiyor, derinlik farkındalıktan ileri geliyor. Gelen her ne ise onunla geçirdiğimiz zaman boyunca onu anlayış ve sevgiyle onurlandırarak oluyor (bu dinlemekten özen göstermeye, söz tutmadan özveride bulunmaya, güzel kullanmaya, karşılıklı beslenmeye kadar birçok eylemi içerebilir).

Ne diyelim nasip olsun dileyenlere. Nazar etme ne olur, yürekten dile senin de olur :)


15 Haziran 2019 Cumartesi

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?


Cevap veriyorum, “d” şıkkı, yani hiçbiri. Çünkü bence bilmek değil asıl mesele, deneyimlemek. Hele ki bilginin bolca fışkırdığı bu çağda hiç değil. Belki çağlar öncesinde bilgi kaynakları kıtken, bilgiye ulaşmak zorken yukardaki soru bir anlam teşkil ediyordu.

Sanmayın sakın “bilgi”yi küçümserim, asıl şunu demek isterim, günümüz dünyasında her alanda deneyimlemek az biraz öne çıkıyor gibi. Çünkü okumak sınırlı bir deneyim sunar insana, okuduğu kadarını bilebilir ve alabilir hazinesine. Oysa deneyim insanın hücrelerine kadar işler.

Misâl okursunuz, Akdeniz bölgesi çevresinde egemen iklimin Akdeniz olduğunu öğrenirsiniz, ancak deneyimle her bölgede yaşanan Akdeniz ikliminin birbirinden nüanslarla ayrılan farklarını keşfedersiniz. “Burda hava bizim Akdeniz iklimine göre daha değişken, daha nemli, daha yağmurlu, vs...” dersiniz.

Yine, bir şehrin kokusunu ancak gezerken alırsınız; yemekler tatmadan bilinmez, zira evrende her şey bir gözlemciyi bekler, her şey kendi varlığını onurlandıran bir çift göze, bir çift kulağa ihtiyaç duyar. Buna kentler dahil.

ÜÇ RENK ÜÇLEMESİ

1990’lı yıllara damgasını vurmuş bir yönetmendi Kieslowski, duyarlı ve gözlemci. İnsan ruhu ve kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşan Üç Renk Üçlemesi (Three Colors Trilogy), Fransız bayrağındaki renkleri temsil eder; mavi (özgürlük), beyaz (eşitlik), kırmızı (kardeşlik). Yıllar önce Beyoğlu'nda heves ve merakla izlemiştim tüm seriyi.

Ağırlıkla Fransızca ve Arapça konuşulan Fas’ın turistik özellikleriyle öne çıkan üç kentinin renklerinin Fransız bayrağıyla aynı renkte olması ne tesadüf ! Dünyada maviyi en çok seven şehir Şavşavan, en güzel keşmekeş kızıl Marakeş, orjinal adı İspanyolca “casa bianca” olup “beyaz ev” manasına gelen Kasablanka.

Ne yalan söyleyeyim, Şavşavan’a gitmek nasip olmadı, diğer iki kentin tadı ise hâlâ damağımda...

KIRMIZI MARAKEŞ


Toprağından dolayı kızıl renkte, baştan sona yürüyerek gezebileceğiniz düzlükte egzotik bir şehir düşünün, işte orası Marakeş. Şehirde Yves Saint Laurent’in ölümünden sonra müzeye dönüştürülmüş evini, yine müzenin içinde bulunduğu Majorelle bahçelerini ve yılan oynatıcıları, falcılarıyla tam bir şenlik alanı tadındaki pazar alanını gezebilirsiniz. Hoş bütün şehir bir bahçe ve panayır havasında.

BEYAZ KASABLANKA


Beyaz kent Kasabalanka karasal iklimin görüldüğü Marakeş’in tersine, deniz kenarında olması dolayısıyla Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bir kent. Deniz şehre ayrı bir ferahlık ve güzellik katarken, binaların katlarının yükselmesi pek hoş değil. Yine de arasıra panjurlu eski tarz binaların orjinalliğine dokunulmamış. Ne diyelim, darısı başımıza.


SON OLARAK...

Benim için Fas mutfağı, kahvaltıda içtikleri inanılmaz lezzetteki nane çayları, çok besleyici ve katı birer yumurta eşliğinde servis edilen çorbaları, küçük su bardaklarında içilen kendilerine has sütlü kahveleriyle aklımda yer etmiş bulunuyor. Bir de tipik hasır iskemleleriyle Paris’i anımsatan kafeleri. Her zaman için kafede oturup gelen geçen insanları gözlemlemek benim için ayrı bir keyif olmuştur.

Eskiden olsa çok üzülürdüm; taa 5,425 km uç, kendini bir okyanusun içindeki hissedeceğin mavi şehir Şavşavan’ı görmeden gel. Ama artık biliyorum bir gezgin için her şey o anın içindeki sonsuzluk kadar kalıcı olmasına rağmen, zaman çizelgesinde bir o kadar da geçici.

Ne demiş Herman Hesse*; “Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere kök salmayı da arzulamaz.”

Aynen öyle, niyet edelim gerisini akışa teslim edelim, olan olsun, olmayan zaten olmamış işte!


* Herman Hesse’in “Ağaçlar” adlı kitabından


FAS’IN ÜÇ RENGİ

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?


Cevap veriyorum, “d” şıkkı, yani hiçbiri. Çünkü bence bilmek değil asıl mesele, deneyimlemek. Hele ki bilginin bolca fışkırdığı bu çağda hiç değil. Belki çağlar öncesinde bilgi kaynakları kıtken, bilgiye ulaşmak zorken yukardaki soru bir anlam teşkil ediyordu.

Sanmayın sakın “bilgi”yi küçümserim, asıl şunu demek isterim, günümüz dünyasında her alanda deneyimlemek az biraz öne çıkıyor gibi. Çünkü okumak sınırlı bir deneyim sunar insana, okuduğu kadarını bilebilir ve alabilir hazinesine. Oysa deneyim insanın hücrelerine kadar işler.

Misâl okursunuz, Akdeniz bölgesi çevresinde egemen iklimin Akdeniz olduğunu öğrenirsiniz, ancak deneyimle her bölgede yaşanan Akdeniz ikliminin birbirinden nüanslarla ayrılan farklarını keşfedersiniz. “Burda hava bizim Akdeniz iklimine göre daha değişken, daha nemli, daha yağmurlu, vs...” dersiniz.

Yine, bir şehrin kokusunu ancak gezerken alırsınız; yemekler tatmadan bilinmez, zira evrende her şey bir gözlemciyi bekler, her şey kendi varlığını onurlandıran bir çift göze, bir çift kulağa ihtiyaç duyar. Buna kentler dahil.

ÜÇ RENK ÜÇLEMESİ

1990’lı yıllara damgasını vurmuş bir yönetmendi Kieslowski, duyarlı ve gözlemci. İnsan ruhu ve kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşan Üç Renk Üçlemesi (Three Colors Trilogy), Fransız bayrağındaki renkleri temsil eder; mavi (özgürlük), beyaz (eşitlik), kırmızı (kardeşlik). Yıllar önce Beyoğlu'nda heves ve merakla izlemiştim tüm seriyi.

Ağırlıkla Fransızca ve Arapça konuşulan Fas’ın turistik özellikleriyle öne çıkan üç kentinin renklerinin Fransız bayrağıyla aynı renkte olması ne tesadüf ! Dünyada maviyi en çok seven şehir Şavşavan, en güzel keşmekeş kızıl Marakeş, orjinal adı İspanyolca “casa bianca” olup “beyaz ev” manasına gelen Kasablanka.

Ne yalan söyleyeyim, Şavşavan’a gitmek nasip olmadı, diğer iki kentin tadı ise hâlâ damağımda...

KIRMIZI MARAKEŞ


Toprağından dolayı kızıl renkte, baştan sona yürüyerek gezebileceğiniz düzlükte egzotik bir şehir düşünün, işte orası Marakeş. Şehirde Yves Saint Laurent’in ölümünden sonra müzeye dönüştürülmüş evini, yine müzenin içinde bulunduğu Majorelle bahçelerini ve yılan oynatıcıları, falcılarıyla tam bir şenlik alanı tadındaki pazar alanını gezebilirsiniz. Hoş bütün şehir bir bahçe ve panayır havasında.

BEYAZ KASABLANKA


Beyaz kent Kasabalanka karasal iklimin görüldüğü Marakeş’in tersine, deniz kenarında olması dolayısıyla Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bir kent. Deniz şehre ayrı bir ferahlık ve güzellik katarken, binaların katlarının yükselmesi pek hoş değil. Yine de arasıra panjurlu eski tarz binaların orjinalliğine dokunulmamış. Ne diyelim, darısı başımıza.


SON OLARAK...

Benim için Fas mutfağı, kahvaltıda içtikleri inanılmaz lezzetteki nane çayları, çok besleyici ve katı birer yumurta eşliğinde servis edilen çorbaları, küçük su bardaklarında içilen kendilerine has sütlü kahveleriyle aklımda yer etmiş bulunuyor. Bir de tipik hasır iskemleleriyle Paris’i anımsatan kafeleri. Her zaman için kafede oturup gelen geçen insanları gözlemlemek benim için ayrı bir keyif olmuştur.

Eskiden olsa çok üzülürdüm; taa 5,425 km uç, kendini bir okyanusun içindeki hissedeceğin mavi şehir Şavşavan’ı görmeden gel. Ama artık biliyorum bir gezgin için her şey o anın içindeki sonsuzluk kadar kalıcı olmasına rağmen, zaman çizelgesinde bir o kadar da geçici.

Ne demiş Herman Hesse*; “Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere kök salmayı da arzulamaz.”

Aynen öyle, niyet edelim gerisini akışa teslim edelim, olan olsun, olmayan zaten olmamış işte!


* Herman Hesse’in “Ağaçlar” adlı kitabından


16 Mart 2019 Cumartesi

Bir varmış bir yokmuş...Meğer gerçek ile kişi arasındaki en kısa mesafe hikâyeymiş...

Portakalın Bilgeliği

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmezse bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim”

Bilge yanıtlar;” Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka birşey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil,” diye yanıtlar.


TAPINAK

Vaktiyle Kral’ın biri çok ihtişamlı bir tapınak yaptırmak ister Tanrı adına. Yaptırır da, hiç bir masraftan, hiç bir emekten kaçınılmaz. Dünyanın her yerinden mimarlar, taş ustaları, heykeltraşlar getirtilir. Sonuç muazzam. Lâkin rüyasında Kral, Tanrı’nın bu tapınağın açılışına gelemeyeceği söyleyen bir melek görür, çünkü Tanrı başka bir tapınağa daha davetlidir.

Kral sukutuhayale uğrar, yalnız içini bir merak da alır. Nerdedir bu tapınak? Kim yaptırmıştır kendisinden daha görkemli bir tapınağı? Tebdili kıyafet yollara düşer.

Gel zaman git zaman yolu bir köye düşer, köylüler Kral’a haber verirler, “Bir bilge var köyün dışında yaşayan, adı Pulsalar, yıllardır Tanrı’ya bir tapınak yaptığını söyler durur, görmedik bilmedik ama kesin onundur”, diyerek Kralı tanımadan bilgeye yönlendirirler.

Kral bilgeyi gözleri kapalı dua ederken bulur, Tanrı burada bir tapınağın açılışına davetliymiş deyince, bilgenin gözünden yaşlar süzülür.

“Yıllardır, zihnimde O’na en güzle tapınağı yaptım, taşları tek tek yonttum, mermeleri cilaladım, çiçekler ektim. Ne mutlu Tanrı bana, bu tapınağı kabul ettiğini siz vasıtasıyla bildirdi...”

Kral’ın da gözleri yaşlarla dolar, “Elbette Tanrı benim gururla kibirle yapılmış tapınağıma değil, gönülden yapılmış bu tapınağa gelecekti” diyerek sarayına geri döner.

Öyküler lezzetli birer sofradır, dileyen dilediği kadarını alır :) Yaşam öykülerimiz dahil...

Portakalın Bilgeliği


MİSTİK ÖYKÜLER

Bir varmış bir yokmuş...Meğer gerçek ile kişi arasındaki en kısa mesafe hikâyeymiş...

Portakalın Bilgeliği

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmezse bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim”

Bilge yanıtlar;” Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka birşey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil,” diye yanıtlar.


TAPINAK

Vaktiyle Kral’ın biri çok ihtişamlı bir tapınak yaptırmak ister Tanrı adına. Yaptırır da, hiç bir masraftan, hiç bir emekten kaçınılmaz. Dünyanın her yerinden mimarlar, taş ustaları, heykeltraşlar getirtilir. Sonuç muazzam. Lâkin rüyasında Kral, Tanrı’nın bu tapınağın açılışına gelemeyeceği söyleyen bir melek görür, çünkü Tanrı başka bir tapınağa daha davetlidir.

Kral sukutuhayale uğrar, yalnız içini bir merak da alır. Nerdedir bu tapınak? Kim yaptırmıştır kendisinden daha görkemli bir tapınağı? Tebdili kıyafet yollara düşer.

Gel zaman git zaman yolu bir köye düşer, köylüler Kral’a haber verirler, “Bir bilge var köyün dışında yaşayan, adı Pulsalar, yıllardır Tanrı’ya bir tapınak yaptığını söyler durur, görmedik bilmedik ama kesin onundur”, diyerek Kralı tanımadan bilgeye yönlendirirler.

Kral bilgeyi gözleri kapalı dua ederken bulur, Tanrı burada bir tapınağın açılışına davetliymiş deyince, bilgenin gözünden yaşlar süzülür.

“Yıllardır, zihnimde O’na en güzle tapınağı yaptım, taşları tek tek yonttum, mermeleri cilaladım, çiçekler ektim. Ne mutlu Tanrı bana, bu tapınağı kabul ettiğini siz vasıtasıyla bildirdi...”

Kral’ın da gözleri yaşlarla dolar, “Elbette Tanrı benim gururla kibirle yapılmış tapınağıma değil, gönülden yapılmış bu tapınağa gelecekti” diyerek sarayına geri döner.

Öyküler lezzetli birer sofradır, dileyen dilediği kadarını alır :) Yaşam öykülerimiz dahil...

Portakalın Bilgeliği


8 Mart 2019 Cuma

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...

YIN-YANG

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MERT ERKEKLER :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Sen yeter ki çiçek aç, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?


KADININ FENDİ

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...

YIN-YANG

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MERT ERKEKLER :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Sen yeter ki çiçek aç, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?