29 Nisan 2015 Çarşamba

Bazı kelimeler vardır, ne kadar zor yapılır tanımları, herkes için özel anlam taşımaları kadar bir o kadar evrenseldirler. Sevgi gibi, aşk gibi. Peki dans nedir diye soracak olursam?

dans ve coşku

Genlerimde dans var, kaşık tıkırtısına dahi oynasam, bendeniz yıllarca İsmet Müftüoğlu'ndan Latin Salon Dansları eğitimi aldım, bana ve kulağıma en çok hitap ettiğini düşündüğümden. Bu dansları anlatmadan önce bir tümdengelimci olarak sorumu yinelemek isterim: Sahi nedir dans? Dans en kısa ve en genel anlamıyla ritimdir, bazen müzik bile gerekmeyebilir; bakın kabilelere, tutturdukları bir ritm eşliğinde devinir dururlar. Hatta bu içsel bir ritim bile olabilir.

Bilindiği üzere, dans çok geniş bir konu, yerel ve folklorik olup tanımadığımız ve hatta belki tanıma olanağı bulamayacağımız birsürü dans türü var hayatta. Bizim konumuz "Evrensel Danslar" başlığı altında "Latin Salon Dansları". Dansın evrensel olması demek, müziğinin de evrensel olması demek. Bilinen gerçektir, dans-müzik kankadırlar, hem de en iyisinden :) Tango; Japonya’da da çalınsa Büyük Britanya topraklarında da çalınsa istisnasız tangodur. Hemen tanır, bu tangodur deriz.

Salon dansları yarışma danslarıdır, yarışmalar salonlarda yapıldığı için adı böyle anılagelmiş. Ritmi çok belirgin olup, standardize edilmiş teknik hareketlerden oluşur. Zira buz dansından da hatırlayacağınız üzere, dansın teknik ve artistik olmak üzere iki önemli bileşeni mevcut. Mesela salsa, figür açısından zengin dahi olsa; ritmi karmaşık ve senkoplu* olduğu için salon danslarına dahil edilememiş, sosyal dans statüsünde varolagelmiş.

             SALON DANSLARI
1- MODERN                          2- LATİN
İngiliz Valsi                            Rumba
Foxtrot                                    Samba
Quickstep                              Cha cha cha
Tango                                       Jive
Viyana Valsi                          Paso Doble

Latin danslanın kökeni, bilinenin aksine Latin Amerika değil, negro kültürüdür. Latin Amerika’ya Afrika’dan göç eden köleler tarafından getirilmiş. Afrika ritimleri üzerine danslar oturtulmuş olup genelde çiftler açık konumda dans ederler. Ritimler kolay ayırdedilebilir. Hayatta herşeyde olduğu gibi; her dansın hikayesi, karakteri, ritmi, temposu var. Arjantin Tangosu’nun hikayesini duyduğumda kahkahalarla güldüğümü hatırlıyorum. Malum bu dans, başın seri bir şekilde sağa sola çevrilmesinden oluşur. Meğer, yıllar önce Tango, eşcinseller arasında çok yaygınmış. Kulüplere yapılan baskınlar neticesinde, etrafı hem kolaçan edip hem de dans etmek durumunda kalan partnerlerin hızlı baş hareketleri günümüze bir miras olarak kalmış.

Rumba: Afrika- Küba halk danslarından geliştirilmiştir.
Karakter: Erotik, şehvetli, duygusal Ritmi: 1 ölçüde 4 vuruş Standart tempo: 27 ölçü / dakika

Samba: Brezilya kökenlidir. Kalça ve (bounce) yaylanma hareketleri ön plandadır (Festivallerdeki samba dansı olmayıp, ondan bir hayli farklıdır).
Karakter: Canlı, hareketli, zevkli Ritmi: 1 ölçüde 2 vuruş Standart tempo: 50 ölçü / dakika

Cha cha cha: Meksika kökenlidir. Mambo ve rumba danslarının bir karışımıdır.
Karakter: Küstah, neşeli ve kaygısız Ritmi: 1 ölçüde 4 vuruş Standart tempo: 32 ölçü / dakika

Jive: New York, Harlem’de doğmuştur. Rock & Roll, Boogie ve Swing’den etkilenmiştir.
Karakter: Ritmik, hızlı ayak hareketleri Ritmi: 1 ölçüde 4 vuruş Standart tempo: 44 ölçü / dakika

Paso Doble: Grubunda, Zenci kültüründen gelmeyen tek dans türüdür. Kökeni İspanya olup, Flamenko ve boğa güreşi havası vardır. Diğer danslarda kadın ön planda olup figürü yaparken, bu dans erkeğin de bolca figür yapabildiği ve hatta horozlanabildiği bir çeşididir :)
Karakter: Gurur, azamet, saygınlık Ritmi: 1 ölçüde 2 vuruş Standart tempo: 62 ölçü / dakika


TANGO İKİ KİŞİLİKTİR*

Ne güzel şeydir dans etmek doyasıya, kimseler bakmamacasına...Müziksiz ve danssız bir hayat tasavvur edemiyorum. Zaten tüm evren bir ritim üzerine kurulu değil de ne? Kalbimizin atışından gezegenlerin dönüşüne kadar herşeyin bir ritmi yok mu?

Gelelim Havva ve Adem’in dansına. Havva nehir olsa, Adem nehrin yatağı olurdu kanımca. “Ak güzelim,” derdi “Ak, ben seni koruyup kollayacağım”. Zira dans yarışmalarına baktığınızda da durum farklı değildir, erkek ilgiyi üzerine çekmemek adına siyah giyer, dişisinin figür yapmasına alan tanır; tüm ilgi cafcaflı giysisi ve tabi en başta erkeğinden aldığı destekle figürleri ustalıkla sergileyen dişidedir. Yalnız destek deyip küçümsediğim sanılmasın. Bilakis, nehri nehir yapan yatağıdır. Hücreye hücre vasfı kazandıran çeperi; bizi biz yapan, diğerlerinden ayıran cildimiz misali. Hareketi başlatıp, ivme kazandıran ve zamanında bitirilmesini mümkün kılan eril enerjidir. Yaradan'ın ne güzel kurgusu, bir bütünün ayrılmaz parçası olan dişi-erkek birlikteliği...

 29 Nisan "Dünya Dans Günü"'nüz kutlu olsun...Havalar nasıl olursa olsun, dansınız karakterinize uygun olsun ;)


* Senkop (müzik); bir senkop, ritim kaybı veya beklemedik yerde ritim koymanın neden olduğu bir müzik etkisi

** It takes two to tango 


HAYDİ DANSA...

Bazı kelimeler vardır, ne kadar zor yapılır tanımları, herkes için özel anlam taşımaları kadar bir o kadar evrenseldirler. Sevgi gibi, aşk gibi. Peki dans nedir diye soracak olursam?

dans ve coşku

Genlerimde dans var, kaşık tıkırtısına dahi oynasam, bendeniz yıllarca İsmet Müftüoğlu'ndan Latin Salon Dansları eğitimi aldım, bana ve kulağıma en çok hitap ettiğini düşündüğümden. Bu dansları anlatmadan önce bir tümdengelimci olarak sorumu yinelemek isterim: Sahi nedir dans? Dans en kısa ve en genel anlamıyla ritimdir, bazen müzik bile gerekmeyebilir; bakın kabilelere, tutturdukları bir ritm eşliğinde devinir dururlar. Hatta bu içsel bir ritim bile olabilir.

Bilindiği üzere, dans çok geniş bir konu, yerel ve folklorik olup tanımadığımız ve hatta belki tanıma olanağı bulamayacağımız birsürü dans türü var hayatta. Bizim konumuz "Evrensel Danslar" başlığı altında "Latin Salon Dansları". Dansın evrensel olması demek, müziğinin de evrensel olması demek. Bilinen gerçektir, dans-müzik kankadırlar, hem de en iyisinden :) Tango; Japonya’da da çalınsa Büyük Britanya topraklarında da çalınsa istisnasız tangodur. Hemen tanır, bu tangodur deriz.

Salon dansları yarışma danslarıdır, yarışmalar salonlarda yapıldığı için adı böyle anılagelmiş. Ritmi çok belirgin olup, standardize edilmiş teknik hareketlerden oluşur. Zira buz dansından da hatırlayacağınız üzere, dansın teknik ve artistik olmak üzere iki önemli bileşeni mevcut. Mesela salsa, figür açısından zengin dahi olsa; ritmi karmaşık ve senkoplu* olduğu için salon danslarına dahil edilememiş, sosyal dans statüsünde varolagelmiş.

             SALON DANSLARI
1- MODERN                          2- LATİN
İngiliz Valsi                            Rumba
Foxtrot                                    Samba
Quickstep                              Cha cha cha
Tango                                       Jive
Viyana Valsi                          Paso Doble

Latin danslanın kökeni, bilinenin aksine Latin Amerika değil, negro kültürüdür. Latin Amerika’ya Afrika’dan göç eden köleler tarafından getirilmiş. Afrika ritimleri üzerine danslar oturtulmuş olup genelde çiftler açık konumda dans ederler. Ritimler kolay ayırdedilebilir. Hayatta herşeyde olduğu gibi; her dansın hikayesi, karakteri, ritmi, temposu var. Arjantin Tangosu’nun hikayesini duyduğumda kahkahalarla güldüğümü hatırlıyorum. Malum bu dans, başın seri bir şekilde sağa sola çevrilmesinden oluşur. Meğer, yıllar önce Tango, eşcinseller arasında çok yaygınmış. Kulüplere yapılan baskınlar neticesinde, etrafı hem kolaçan edip hem de dans etmek durumunda kalan partnerlerin hızlı baş hareketleri günümüze bir miras olarak kalmış.

Rumba: Afrika- Küba halk danslarından geliştirilmiştir.
Karakter: Erotik, şehvetli, duygusal Ritmi: 1 ölçüde 4 vuruş Standart tempo: 27 ölçü / dakika

Samba: Brezilya kökenlidir. Kalça ve (bounce) yaylanma hareketleri ön plandadır (Festivallerdeki samba dansı olmayıp, ondan bir hayli farklıdır).
Karakter: Canlı, hareketli, zevkli Ritmi: 1 ölçüde 2 vuruş Standart tempo: 50 ölçü / dakika

Cha cha cha: Meksika kökenlidir. Mambo ve rumba danslarının bir karışımıdır.
Karakter: Küstah, neşeli ve kaygısız Ritmi: 1 ölçüde 4 vuruş Standart tempo: 32 ölçü / dakika

Jive: New York, Harlem’de doğmuştur. Rock & Roll, Boogie ve Swing’den etkilenmiştir.
Karakter: Ritmik, hızlı ayak hareketleri Ritmi: 1 ölçüde 4 vuruş Standart tempo: 44 ölçü / dakika

Paso Doble: Grubunda, Zenci kültüründen gelmeyen tek dans türüdür. Kökeni İspanya olup, Flamenko ve boğa güreşi havası vardır. Diğer danslarda kadın ön planda olup figürü yaparken, bu dans erkeğin de bolca figür yapabildiği ve hatta horozlanabildiği bir çeşididir :)
Karakter: Gurur, azamet, saygınlık Ritmi: 1 ölçüde 2 vuruş Standart tempo: 62 ölçü / dakika


TANGO İKİ KİŞİLİKTİR*

Ne güzel şeydir dans etmek doyasıya, kimseler bakmamacasına...Müziksiz ve danssız bir hayat tasavvur edemiyorum. Zaten tüm evren bir ritim üzerine kurulu değil de ne? Kalbimizin atışından gezegenlerin dönüşüne kadar herşeyin bir ritmi yok mu?

Gelelim Havva ve Adem’in dansına. Havva nehir olsa, Adem nehrin yatağı olurdu kanımca. “Ak güzelim,” derdi “Ak, ben seni koruyup kollayacağım”. Zira dans yarışmalarına baktığınızda da durum farklı değildir, erkek ilgiyi üzerine çekmemek adına siyah giyer, dişisinin figür yapmasına alan tanır; tüm ilgi cafcaflı giysisi ve tabi en başta erkeğinden aldığı destekle figürleri ustalıkla sergileyen dişidedir. Yalnız destek deyip küçümsediğim sanılmasın. Bilakis, nehri nehir yapan yatağıdır. Hücreye hücre vasfı kazandıran çeperi; bizi biz yapan, diğerlerinden ayıran cildimiz misali. Hareketi başlatıp, ivme kazandıran ve zamanında bitirilmesini mümkün kılan eril enerjidir. Yaradan'ın ne güzel kurgusu, bir bütünün ayrılmaz parçası olan dişi-erkek birlikteliği...

 29 Nisan "Dünya Dans Günü"'nüz kutlu olsun...Havalar nasıl olursa olsun, dansınız karakterinize uygun olsun ;)


* Senkop (müzik); bir senkop, ritim kaybı veya beklemedik yerde ritim koymanın neden olduğu bir müzik etkisi

** It takes two to tango 


24 Nisan 2015 Cuma

“Hiç tanımamışım seni”, dedi, çekip giderken...“Hem de hiç”...Sahi insan karşısındakini tanıyabilir mi? Hatta kendini? Bu mümkün dahilinde mi?

el yazısı ve deneme

Ben şahsen bakıyorum da bazen kendimi tanıyamıyorum. Beğenilerim değişmiş, eskiden tatlıyı çook severdim, şimdi vanilyalısı dışında bile yiyemem dondurmayı. Bardak bardak turşu suyu içiyorum mesela, kim derdi bunu yapacağımı? Yaş yaş sevdiğim renkler farklılaşmış. Onsekiz yaşıma kadar hayli utangaç olan ben maviden başka renk giyemezken, şimdi bu yaşımda bir albenili renkler donanıyorum, sorma gitsin. Kırmızıdan mora gökkuşağı gibi gardırobum. Fiziksel özelliklerim bile değişmiş, öyle yaşlandım gibisinden de değil. Yirmili yaşlarımda yüzümde olmayan benler var, bazısı sevdiğim bazısı sevmediğim. İfadem değişmiş sonra. Daha mı dişlek olmuşum ne?!!

Sonra hayatımdaki önceliklerim. Birara gelecek kurma telaşındayken, kendini ifade almış en üst sırayı zaman içinde. Ne olursa olsun Öz’ümü ifadeye and içmişim, gelmiş sıra sonra kalp kırmamaya. Birgün, bir kursta, üstelik nazik bir biçimde duygularımı ifade ederken, karşımdaki arkadaşımın boncuk boncuk ağlaması bütün dünyamı değiştirmiş. Hiçbir şey gönül incitmeye değmezmiş meğer. “Kendini ifade” sloganı yerini “kalpten iletişim”e bırakmış gönül rızası ile ;)

Karşı cinse gelecek olursak; sarışınlar açık ara listede önsıralarda yer alıp nerde bi sarı kafa görsem gözlerimle takip ederken, gerçekte ciddi ciddi esmer sevdiğimi görüp hayretler içinde kalmışım. On yıl önce kızdığıma şimdi gülüp geçerken, daha dün beni tebessüm ettiren şey aybaşı dönemimde küplere bindirmiş.

Düşüncelerimden bahsetmeyeyim bile, zira tipik bir İkizler burcu olarak düşüncelerim bırakın gün ve gün, an ve an değişir, hava elementiyiz malumunuz. İkizler demek şu demek, normal bir insanın kafasında kırk tilki vardır ya, bizde dörtyüz tilki kuyrukları birbirine teğet dolanır durur. Sağolsun Merkür gezegeni böyle lutfetmiş. “Bol düşünce ve bol iletişim” bahşetmiş bizlere.


BİR GİZEMLİ SAKLAMBAÇ OYUNU 

1990’larda İstanbul sevdalısı olup, buradan başka yerde nefes alamayacağımı sanırken gün gelmiş, “Mutlu ve doğaya yakın olayım da neresi olursa olsun” demişim. Kendimi klostrofobik sanırken beş ay Londra’da kolunu uzatsan karşı duvara değecek bir odada yaşayabilmişim. Sürekli evrilmiş, değişmiş, dönüşmüş; kah gerilemiş kah ilerlemişim. Bazen bir arpa boyu yol gidemezken, bazen dere tepe düz gitmiş, yedi tepe devirmiş  hatta dağları delmişim. Kendime sürpriz üzerine sürpriz hazırlamışım. Her seferinde içimden yeni bir “ben” çıkarak diğerlerine “ce e” yapmış. Matruşkalar misali. Peki ben kimim ve neyim? Hatta neciyim? Biliçaltım- üstüm-yüksek benliğim ebe, Şeyda’yı bulan sobeeeee...

Ben kendimi böyle bilemez iken karşımdakini nasıl bilirim? Nasıl tanırım? Var mı bunun yolu yordamı, a dostlar, herhangi bir sırrı? Neeee? Hiçbir şeyin anlamı yok mu? Yaşayıp gitmek mi lazım sadece? Peki kişisel gelişim bunun neresindeeee???


DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY DEĞİŞİM

Herşey değişir, herşey. Bazı şeyler vardır, görünürde değişmese bile içerikte bir değişiklik olur. Misal Montaigne’e olan hayranlığım...Yirmili yaşlarımda da hayrandım, yirmi sene sonra da. Şöyle bir fark var ammavelakin; ilk yolum kesiştiğinde meşhur “Denemeler” kitabının konularına büyülenmiştim. Bir insan yaklaşık beş asır öncesinden; 'Aşk', 'Dostluk', 'Cinsellik' üzerine öyle bir yazılar yazsın ki bu yazılarda anlatılanlar hala genel geçer olsun. Kendini yazdğını söylese de bütün insanlığa dair şeyler anlatsın. Bir filozoftan öte bir bilgedir benim için Montaigne.

Şimdilerde ise üslubuna hayran olmamam mümkün değil. Bir insan, hikayesiz, öyle bir yazsın ki, öğretir gibi değil, anlatır gibi. Bu iş  kolay olmasa gerek. Montaigne bana çok şey öğretti ve hala öğretmeye :) devam ediyor. Meşhur kitabında dediği gibi, “Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir, sadece kendime ders veririm.” Belki kitabındaki bu üslup, gün gelir bendenize de bulaşır. Temennim o.

Güzel değişimlerin olduğu bir zaman dilimi diliyorum.





Hamiş: Bu denemem ;) ünlü üstad Montaigne’e saygıyla adanmıştır. Tek derdi ve keyfi "kendi" olduğunu söyleyen üstad, bunu yaparken aynı zamanda doğa ve evrene ilişkin müthiş gerçekleri yakalar. Hatta kendi ile uğraşmayı birara, hizmetçisine kendisini arasıra uykudan aniden uyandırmasını tembihleyerek, abarttığı bile söylenir.







KENDİMCE DENEMELER

“Hiç tanımamışım seni”, dedi, çekip giderken...“Hem de hiç”...Sahi insan karşısındakini tanıyabilir mi? Hatta kendini? Bu mümkün dahilinde mi?

el yazısı ve deneme

Ben şahsen bakıyorum da bazen kendimi tanıyamıyorum. Beğenilerim değişmiş, eskiden tatlıyı çook severdim, şimdi vanilyalısı dışında bile yiyemem dondurmayı. Bardak bardak turşu suyu içiyorum mesela, kim derdi bunu yapacağımı? Yaş yaş sevdiğim renkler farklılaşmış. Onsekiz yaşıma kadar hayli utangaç olan ben maviden başka renk giyemezken, şimdi bu yaşımda bir albenili renkler donanıyorum, sorma gitsin. Kırmızıdan mora gökkuşağı gibi gardırobum. Fiziksel özelliklerim bile değişmiş, öyle yaşlandım gibisinden de değil. Yirmili yaşlarımda yüzümde olmayan benler var, bazısı sevdiğim bazısı sevmediğim. İfadem değişmiş sonra. Daha mı dişlek olmuşum ne?!!

Sonra hayatımdaki önceliklerim. Birara gelecek kurma telaşındayken, kendini ifade almış en üst sırayı zaman içinde. Ne olursa olsun Öz’ümü ifadeye and içmişim, gelmiş sıra sonra kalp kırmamaya. Birgün, bir kursta, üstelik nazik bir biçimde duygularımı ifade ederken, karşımdaki arkadaşımın boncuk boncuk ağlaması bütün dünyamı değiştirmiş. Hiçbir şey gönül incitmeye değmezmiş meğer. “Kendini ifade” sloganı yerini “kalpten iletişim”e bırakmış gönül rızası ile ;)

Karşı cinse gelecek olursak; sarışınlar açık ara listede önsıralarda yer alıp nerde bi sarı kafa görsem gözlerimle takip ederken, gerçekte ciddi ciddi esmer sevdiğimi görüp hayretler içinde kalmışım. On yıl önce kızdığıma şimdi gülüp geçerken, daha dün beni tebessüm ettiren şey aybaşı dönemimde küplere bindirmiş.

Düşüncelerimden bahsetmeyeyim bile, zira tipik bir İkizler burcu olarak düşüncelerim bırakın gün ve gün, an ve an değişir, hava elementiyiz malumunuz. İkizler demek şu demek, normal bir insanın kafasında kırk tilki vardır ya, bizde dörtyüz tilki kuyrukları birbirine teğet dolanır durur. Sağolsun Merkür gezegeni böyle lutfetmiş. “Bol düşünce ve bol iletişim” bahşetmiş bizlere.


BİR GİZEMLİ SAKLAMBAÇ OYUNU 

1990’larda İstanbul sevdalısı olup, buradan başka yerde nefes alamayacağımı sanırken gün gelmiş, “Mutlu ve doğaya yakın olayım da neresi olursa olsun” demişim. Kendimi klostrofobik sanırken beş ay Londra’da kolunu uzatsan karşı duvara değecek bir odada yaşayabilmişim. Sürekli evrilmiş, değişmiş, dönüşmüş; kah gerilemiş kah ilerlemişim. Bazen bir arpa boyu yol gidemezken, bazen dere tepe düz gitmiş, yedi tepe devirmiş  hatta dağları delmişim. Kendime sürpriz üzerine sürpriz hazırlamışım. Her seferinde içimden yeni bir “ben” çıkarak diğerlerine “ce e” yapmış. Matruşkalar misali. Peki ben kimim ve neyim? Hatta neciyim? Biliçaltım- üstüm-yüksek benliğim ebe, Şeyda’yı bulan sobeeeee...

Ben kendimi böyle bilemez iken karşımdakini nasıl bilirim? Nasıl tanırım? Var mı bunun yolu yordamı, a dostlar, herhangi bir sırrı? Neeee? Hiçbir şeyin anlamı yok mu? Yaşayıp gitmek mi lazım sadece? Peki kişisel gelişim bunun neresindeeee???


DEĞİŞMEYEN TEK ŞEY DEĞİŞİM

Herşey değişir, herşey. Bazı şeyler vardır, görünürde değişmese bile içerikte bir değişiklik olur. Misal Montaigne’e olan hayranlığım...Yirmili yaşlarımda da hayrandım, yirmi sene sonra da. Şöyle bir fark var ammavelakin; ilk yolum kesiştiğinde meşhur “Denemeler” kitabının konularına büyülenmiştim. Bir insan yaklaşık beş asır öncesinden; 'Aşk', 'Dostluk', 'Cinsellik' üzerine öyle bir yazılar yazsın ki bu yazılarda anlatılanlar hala genel geçer olsun. Kendini yazdğını söylese de bütün insanlığa dair şeyler anlatsın. Bir filozoftan öte bir bilgedir benim için Montaigne.

Şimdilerde ise üslubuna hayran olmamam mümkün değil. Bir insan, hikayesiz, öyle bir yazsın ki, öğretir gibi değil, anlatır gibi. Bu iş  kolay olmasa gerek. Montaigne bana çok şey öğretti ve hala öğretmeye :) devam ediyor. Meşhur kitabında dediği gibi, “Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir, sadece kendime ders veririm.” Belki kitabındaki bu üslup, gün gelir bendenize de bulaşır. Temennim o.

Güzel değişimlerin olduğu bir zaman dilimi diliyorum.





Hamiş: Bu denemem ;) ünlü üstad Montaigne’e saygıyla adanmıştır. Tek derdi ve keyfi "kendi" olduğunu söyleyen üstad, bunu yaparken aynı zamanda doğa ve evrene ilişkin müthiş gerçekleri yakalar. Hatta kendi ile uğraşmayı birara, hizmetçisine kendisini arasıra uykudan aniden uyandırmasını tembihleyerek, abarttığı bile söylenir.







23 Nisan 2015 Perşembe

Şehirlerin de kimliği olur, burcu ve hatta tipi. Nasıl mı? Müsaadenizle anlatayım.

şehirlerin karakterleri

Londra tam anlamıyla bir beyefendidir. Onların deyimiyle “sir”. Zira inince o şehre duyduğun iki kelimeden biri sir. “Excuse me, sir”. “Sorry, sir”*. Bu cümleleri anlayamazsan da telaş etme şimdiden, zamanla hemen öğrenirsin. İngilizler yardım eder sana. Vaktiyle dünyayı sömürmenin vicdan azabı mı yoksa centilmenliğin kitabını yazdıklarından mı pek kibardırlar. Aynen bizim beyimiz Mr. Londra gibi. Şöyle bir adam düşün 30-40 yaşları arasında, şehrin puslu havasında, elinde şemsiyesi, trençkotuyla yürüyen, belki başında şapkası kumral kızıl saçlarının üzerinde. Oldukça mesafeli. Sen sormazsan söylemez, sen başlatmaz isen konuşmaz; bizdeki gibi değil, kimse kimsenin işine karışmaz, banal ayıptır hatta. Tavsiyem, konuşunca da çok yakınında durma, tükürük sıçrayabilir zira :) Bu da dilin azizliği olsa gerek. Şenliklidir Mr. Londra, aynen romantik komedi filmelerindeki Hugh Grant'ın oynamış olduğu karakterler gibi. Efendi, çokça asil ve kültürlü, az biraz da beceriksiz. Olur o kadar, bu kadarı bizim kadı kızında da var. Burcu İkizler olduğundan mı ne, oldukça esprili ve keyifli. Pub’da takıl Mr.Londra’yla, biriki muhabbet, bir bira. Bundan ala eğlence yok insana.

Paris mi dedin? İşte orada duracaksın. 40-45’li yaşlarında, bir şarap misali, yaşlandıkça güzelleşen bir kadındır, kadından öte Tanrıça. Aynen Catherine Deneuve misali. Ona yaklaşabilmen için iyi yemek ve iyi şaraptan anlaman lazım. Işıltılıdır, parfüm kokar buram buram, dişiliğiyle baş döndürür. Çoook insan görüp geçirmiştir, seni zor benimser. Mr. Londra ukala ise Ms. Paris de müşkülpesent. Mesela, sanattan anlıyor musun? Anlamıyorsan yaklaşma bile, diyeyim şimdiden ben sana. Daracık sanat dolu sokaklarında gezmeye doyamaz insan. Güzel bir yemekten sonra ayakkabını çıkarıp, kaldırımlarda hafif serserilik de yapabileceksin O’na eşlik edebilmek adına. Nehir kenarında ünlü bir şiirden bir dörtlük alıntılayabiliyor musun? O tatta bir kadın düşün. Şık ve alımlı. Burcu Terazi olduğundan mı ne, her daim güzel ve de bakımlı. Kaldırımlara taşmış cafelerde oturup onunla felsefeden ve Fransızların dünyaya katkısından söz edebilecek misin? Biraz da milliyetçi olur kendisi. “Enchante madame”** diyeceksin manikürlü ve kırmızı ojeli ellerini nazikçe dudaklarına götürürken. Çapkın olacaksın da bir Kazanova tadında değil elbette.


O İSTANBUL Kİ...

Ahh İstanbul ahh...İstanbul bir kadının en güzel olduğu yaş, 30’ların başında bir dilber. O dilber ki Fahriye Abla tadında. O hatun ki etine dolgun, buğday tenli, kara saçlı-kara gözlü tam bir esmer güzeli. İki katlı cumbalı evin pencerelerini silerken basma entarisi havalansın diye bekler gizliden gizliye mahallenin tekmil delikanlıları ve de esnafı. Bir yosmadır İstanbul. Aklını başından alır, sürprizlerle doludur, hergünün onunla geçsin istersin. Zihninde tek bir an bile yoktur ki onun ne yaptığını düşünmeyesin? İnsanın kanına işler. Doğal güzellik onda; makyaja gerek yok, saçını tarasın çıksın yeter. Tarih desen onda; oturur türlü antika eşyaların arasına sana ninesinden dinlemiş olduğu mistik hikayeler anlatır. Her köşebaşında bir hediye saklı. Bu kadar canlı ve kaotik bir şehir olur mu ya? Bir anı diğerine uymaz; seni delirtir, kudurtur ve dahi küplere bindirir. Verilen sözler tutulmaz, zamanında hiiiç bir yere yetişilmez. Yine de onsuz yapamazsın. Özlersin, hasretlik olursun.

En güzel yeri de boğazı. Bir gerdan vardır onda. Ak ak, koynunda yatasın, beşibiryerdeler alasın gelir. İşte böyledir bizim Akrep burcu kızımız, buram buram cinsellik kokar, kıskandırmaya da gelmez, baştan söyleyeyim. Sokar, alaşağı eder insanı.

Ya işte böyle, şehir deyip de geçmemek, sonuna kadar yaşamak lazım...



* Affedersiniz, üzgünüm bayım

** Tanıştığımıza memnun oldum madam


ÜÇ ŞEHİR ÜÇ KİMLİK

Şehirlerin de kimliği olur, burcu ve hatta tipi. Nasıl mı? Müsaadenizle anlatayım.

şehirlerin karakterleri

Londra tam anlamıyla bir beyefendidir. Onların deyimiyle “sir”. Zira inince o şehre duyduğun iki kelimeden biri sir. “Excuse me, sir”. “Sorry, sir”*. Bu cümleleri anlayamazsan da telaş etme şimdiden, zamanla hemen öğrenirsin. İngilizler yardım eder sana. Vaktiyle dünyayı sömürmenin vicdan azabı mı yoksa centilmenliğin kitabını yazdıklarından mı pek kibardırlar. Aynen bizim beyimiz Mr. Londra gibi. Şöyle bir adam düşün 30-40 yaşları arasında, şehrin puslu havasında, elinde şemsiyesi, trençkotuyla yürüyen, belki başında şapkası kumral kızıl saçlarının üzerinde. Oldukça mesafeli. Sen sormazsan söylemez, sen başlatmaz isen konuşmaz; bizdeki gibi değil, kimse kimsenin işine karışmaz, banal ayıptır hatta. Tavsiyem, konuşunca da çok yakınında durma, tükürük sıçrayabilir zira :) Bu da dilin azizliği olsa gerek. Şenliklidir Mr. Londra, aynen romantik komedi filmelerindeki Hugh Grant'ın oynamış olduğu karakterler gibi. Efendi, çokça asil ve kültürlü, az biraz da beceriksiz. Olur o kadar, bu kadarı bizim kadı kızında da var. Burcu İkizler olduğundan mı ne, oldukça esprili ve keyifli. Pub’da takıl Mr.Londra’yla, biriki muhabbet, bir bira. Bundan ala eğlence yok insana.

Paris mi dedin? İşte orada duracaksın. 40-45’li yaşlarında, bir şarap misali, yaşlandıkça güzelleşen bir kadındır, kadından öte Tanrıça. Aynen Catherine Deneuve misali. Ona yaklaşabilmen için iyi yemek ve iyi şaraptan anlaman lazım. Işıltılıdır, parfüm kokar buram buram, dişiliğiyle baş döndürür. Çoook insan görüp geçirmiştir, seni zor benimser. Mr. Londra ukala ise Ms. Paris de müşkülpesent. Mesela, sanattan anlıyor musun? Anlamıyorsan yaklaşma bile, diyeyim şimdiden ben sana. Daracık sanat dolu sokaklarında gezmeye doyamaz insan. Güzel bir yemekten sonra ayakkabını çıkarıp, kaldırımlarda hafif serserilik de yapabileceksin O’na eşlik edebilmek adına. Nehir kenarında ünlü bir şiirden bir dörtlük alıntılayabiliyor musun? O tatta bir kadın düşün. Şık ve alımlı. Burcu Terazi olduğundan mı ne, her daim güzel ve de bakımlı. Kaldırımlara taşmış cafelerde oturup onunla felsefeden ve Fransızların dünyaya katkısından söz edebilecek misin? Biraz da milliyetçi olur kendisi. “Enchante madame”** diyeceksin manikürlü ve kırmızı ojeli ellerini nazikçe dudaklarına götürürken. Çapkın olacaksın da bir Kazanova tadında değil elbette.


O İSTANBUL Kİ...

Ahh İstanbul ahh...İstanbul bir kadının en güzel olduğu yaş, 30’ların başında bir dilber. O dilber ki Fahriye Abla tadında. O hatun ki etine dolgun, buğday tenli, kara saçlı-kara gözlü tam bir esmer güzeli. İki katlı cumbalı evin pencerelerini silerken basma entarisi havalansın diye bekler gizliden gizliye mahallenin tekmil delikanlıları ve de esnafı. Bir yosmadır İstanbul. Aklını başından alır, sürprizlerle doludur, hergünün onunla geçsin istersin. Zihninde tek bir an bile yoktur ki onun ne yaptığını düşünmeyesin? İnsanın kanına işler. Doğal güzellik onda; makyaja gerek yok, saçını tarasın çıksın yeter. Tarih desen onda; oturur türlü antika eşyaların arasına sana ninesinden dinlemiş olduğu mistik hikayeler anlatır. Her köşebaşında bir hediye saklı. Bu kadar canlı ve kaotik bir şehir olur mu ya? Bir anı diğerine uymaz; seni delirtir, kudurtur ve dahi küplere bindirir. Verilen sözler tutulmaz, zamanında hiiiç bir yere yetişilmez. Yine de onsuz yapamazsın. Özlersin, hasretlik olursun.

En güzel yeri de boğazı. Bir gerdan vardır onda. Ak ak, koynunda yatasın, beşibiryerdeler alasın gelir. İşte böyledir bizim Akrep burcu kızımız, buram buram cinsellik kokar, kıskandırmaya da gelmez, baştan söyleyeyim. Sokar, alaşağı eder insanı.

Ya işte böyle, şehir deyip de geçmemek, sonuna kadar yaşamak lazım...



* Affedersiniz, üzgünüm bayım

** Tanıştığımıza memnun oldum madam


22 Nisan 2015 Çarşamba

Hiç tanımadığınız insanların hayatınızın akışını değiştirdiği oldu mu? Ünlü Matrix filminin senaristleri Wachowski kardeşlerin hayatıma dokunuşlarının hikayesidir…

Londra

Matrix filmini bilmeyenimiz yoktur. “Unutulmaz Filmler” listesine adını başarıyla yazdıran 1999 tarihli film; aynı zamanda geceleri Neo nickname'li çok usta bir "hacker" olan bilgisayar programcısı Thomas Anderson’ın başından geçenleri anlatır. Esrarengiz bir şekilde yolları Trinity ve Morpheus ile kesişen Neo, yaşadığı dünyanın aslında sadece beyinde gerçekleşen bir simülasyon olduğunun farkına varır. Ekibe katılan Neo’nun artık tek bir hedefi vardır; Matrix’e geri dönerek insanları aldatıcı dünyadan kurtarmak. Filmde, sezgisel bilgiyi canlandıran Kahin’in mutfak kapısında asılı duran Delphi tapınağının ünlü yazısı “Kendini Bil” adeta filmin özetini yapar. Zira film, insanoğlunun ebedi ve ezeli iki varoluşsal sorusunu irdeler; “Ben kimim?” ve “Niçin burdayım?”

Filmi izledikten tam 11 sene sonra; Londra’da puslu bir akşam, kuzeydeki eğitim merkezine giderken, “Neden telefon kulübeleri ve otobüsleri kırmızı?” sorusunun cevabının kafama dank etme mutluluğu içerisindeydim. Zira, bu koyu griliği ancak ve ancak kırmızı gibi iddialı bir renk kırabilir, aksi taktirde otobüsü kaçırmanız işten bile değil !!! Netice iyi olmuş, bol sisli şehre kırmızı çok yakışıyor, çocuksu bir muziplik katıyor kanımca. Sıra zihnimi meşgul eden öbür soruda; "Hücreden hallice odamda kalmaya devam edip 'Kendini İfade' kursuna mı yazılmalıyım, yoksa İstanbul’daki ferah odama bir an önce kavuşmalı mı?"

Kurs çerçevesinde gönüllülük esasına dayalı bir proje yapacağımızı duyunca ibre memleketimden yana kayıverse de, kahve molasında hocalardan pahabiçilmez bilgiler ediniyorum. Proje sayesinde; kendini ifade esnasındaki sınırlarını bir bir keşfedip aşman ve hatta inanılmaz işler çıkarabilmen mümkün. Bu eğitimi daha önce kimler mi almış? Matrix filminin senaristleri Wachowski kardeşler. Peki projeleri? Tabi ki de, ünlü filme ait senaryonun bizzat ta kendisi ;)

Aklıma Morpheus’un ünlü deyişi geliyor; “Ne yazik ki, Matrix'in ne olduğu anlatılamaz. Mavi hapi alırsan hikaye biter. Kırmızı hapı alırsan Mucize Ülkesi’nde kalırsın.” Ve ben kırmızı hapı, yani Londra kırmızısını seçiyorum.


KENDİNİ İFADE’DEN KALPTEN İLETİŞİM’E

Kursla beraber neler girmiyor ki hayatıma? Helen Keller’lar, Benjamin-Rosamund Zander çifti, olasılıklar dünyası, üst seviyede iletişim, sözün yaratıcı gücü, liderlik…Ve gerçek hayatta pek karşılaşma fırsatı bulamayacağım insanlar. Katılımcı olarak eski bir uyuşturucu satıcısı mikrofonda paylaşım yaparken, dışardan polis sirenleri duyuluyor. “Polisler beni hissetti mi ne?” diye espriyi patlatıyor. İngilizler alem, ülkenin burcu İkizler olduğu için mi nedir, mizah anlayışı* hayli önemli. Kendileriyle dalga geçmesini iyi biliyorlar. Geçenlerde Prens William Afganistan’daki İngiliz askerlerini cesaret ve kahramanlıklarının yanında espri anlayışları için de taktir etmedi miydi? Bakış açısı :)

“Kendini ifade”nin İngilizcesi “Self-Expression”. “Öz”’ümüzü ifade etmek demek, egomuzu değil. Gerçekte Öz’ümüz ne? O kadar uzak düşmüşüz ki. Proje dışında her hafta sınıfa gidiyoruz, paylaşımlar, egzersizler. Bu bilinç denilen şey hayli ilginç. Zira kursun adının çağrıştırdığı gibi sahne şovları ya da gösteri türünden şeyler hiç yok. Sen 3.5 ay düzenli kursa git, bir sandalye üzerinde oturduğunu düşün, insanın ifadesi değişir mi? Meğer değişirmiş.

Kursun bittiği gün, çoğunluğu İngiliz yaklaşık 150 kişinin karşısına çıkıp bütün iç dünyamı açıyorum. 3.5 ay önce bunu yapacağımı söyleseler, “Adam sende”, der geçerdim. Şunu fark ediyorum, gönülden konuşunca elin İngiliz’i “Kol kırılır yen içinde kalır”ın bile bozuk tercümesini anlıyor, ama ne zaman ki “Bu kursun değerini bilin ben ta Türkiye’de geldim” gibi karşıdakini etkilemek için bişeyler gevelesem, hiçbir etkileşim yok. Gönülden konuşunca herkes senin acı çeken kalbini taa derinlerden hissediyor. Konuşma bitiminde davet üstüne davet, tebrik üstüne tebrik alıyorum. 

Böyle çıkıyor işte benim hayatımın vizyonu; “Kalpten İletişim”. Wachowski kardeşlerin ufak bir dokunuşuyla...


* Sense of humour

LONDRA KIRMIZISINDA MATRIX’İN ÜÇ MODERN SİLAHŞÖRÜ

Hiç tanımadığınız insanların hayatınızın akışını değiştirdiği oldu mu? Ünlü Matrix filminin senaristleri Wachowski kardeşlerin hayatıma dokunuşlarının hikayesidir…

Londra

Matrix filmini bilmeyenimiz yoktur. “Unutulmaz Filmler” listesine adını başarıyla yazdıran 1999 tarihli film; aynı zamanda geceleri Neo nickname'li çok usta bir "hacker" olan bilgisayar programcısı Thomas Anderson’ın başından geçenleri anlatır. Esrarengiz bir şekilde yolları Trinity ve Morpheus ile kesişen Neo, yaşadığı dünyanın aslında sadece beyinde gerçekleşen bir simülasyon olduğunun farkına varır. Ekibe katılan Neo’nun artık tek bir hedefi vardır; Matrix’e geri dönerek insanları aldatıcı dünyadan kurtarmak. Filmde, sezgisel bilgiyi canlandıran Kahin’in mutfak kapısında asılı duran Delphi tapınağının ünlü yazısı “Kendini Bil” adeta filmin özetini yapar. Zira film, insanoğlunun ebedi ve ezeli iki varoluşsal sorusunu irdeler; “Ben kimim?” ve “Niçin burdayım?”

Filmi izledikten tam 11 sene sonra; Londra’da puslu bir akşam, kuzeydeki eğitim merkezine giderken, “Neden telefon kulübeleri ve otobüsleri kırmızı?” sorusunun cevabının kafama dank etme mutluluğu içerisindeydim. Zira, bu koyu griliği ancak ve ancak kırmızı gibi iddialı bir renk kırabilir, aksi taktirde otobüsü kaçırmanız işten bile değil !!! Netice iyi olmuş, bol sisli şehre kırmızı çok yakışıyor, çocuksu bir muziplik katıyor kanımca. Sıra zihnimi meşgul eden öbür soruda; "Hücreden hallice odamda kalmaya devam edip 'Kendini İfade' kursuna mı yazılmalıyım, yoksa İstanbul’daki ferah odama bir an önce kavuşmalı mı?"

Kurs çerçevesinde gönüllülük esasına dayalı bir proje yapacağımızı duyunca ibre memleketimden yana kayıverse de, kahve molasında hocalardan pahabiçilmez bilgiler ediniyorum. Proje sayesinde; kendini ifade esnasındaki sınırlarını bir bir keşfedip aşman ve hatta inanılmaz işler çıkarabilmen mümkün. Bu eğitimi daha önce kimler mi almış? Matrix filminin senaristleri Wachowski kardeşler. Peki projeleri? Tabi ki de, ünlü filme ait senaryonun bizzat ta kendisi ;)

Aklıma Morpheus’un ünlü deyişi geliyor; “Ne yazik ki, Matrix'in ne olduğu anlatılamaz. Mavi hapi alırsan hikaye biter. Kırmızı hapı alırsan Mucize Ülkesi’nde kalırsın.” Ve ben kırmızı hapı, yani Londra kırmızısını seçiyorum.


KENDİNİ İFADE’DEN KALPTEN İLETİŞİM’E

Kursla beraber neler girmiyor ki hayatıma? Helen Keller’lar, Benjamin-Rosamund Zander çifti, olasılıklar dünyası, üst seviyede iletişim, sözün yaratıcı gücü, liderlik…Ve gerçek hayatta pek karşılaşma fırsatı bulamayacağım insanlar. Katılımcı olarak eski bir uyuşturucu satıcısı mikrofonda paylaşım yaparken, dışardan polis sirenleri duyuluyor. “Polisler beni hissetti mi ne?” diye espriyi patlatıyor. İngilizler alem, ülkenin burcu İkizler olduğu için mi nedir, mizah anlayışı* hayli önemli. Kendileriyle dalga geçmesini iyi biliyorlar. Geçenlerde Prens William Afganistan’daki İngiliz askerlerini cesaret ve kahramanlıklarının yanında espri anlayışları için de taktir etmedi miydi? Bakış açısı :)

“Kendini ifade”nin İngilizcesi “Self-Expression”. “Öz”’ümüzü ifade etmek demek, egomuzu değil. Gerçekte Öz’ümüz ne? O kadar uzak düşmüşüz ki. Proje dışında her hafta sınıfa gidiyoruz, paylaşımlar, egzersizler. Bu bilinç denilen şey hayli ilginç. Zira kursun adının çağrıştırdığı gibi sahne şovları ya da gösteri türünden şeyler hiç yok. Sen 3.5 ay düzenli kursa git, bir sandalye üzerinde oturduğunu düşün, insanın ifadesi değişir mi? Meğer değişirmiş.

Kursun bittiği gün, çoğunluğu İngiliz yaklaşık 150 kişinin karşısına çıkıp bütün iç dünyamı açıyorum. 3.5 ay önce bunu yapacağımı söyleseler, “Adam sende”, der geçerdim. Şunu fark ediyorum, gönülden konuşunca elin İngiliz’i “Kol kırılır yen içinde kalır”ın bile bozuk tercümesini anlıyor, ama ne zaman ki “Bu kursun değerini bilin ben ta Türkiye’de geldim” gibi karşıdakini etkilemek için bişeyler gevelesem, hiçbir etkileşim yok. Gönülden konuşunca herkes senin acı çeken kalbini taa derinlerden hissediyor. Konuşma bitiminde davet üstüne davet, tebrik üstüne tebrik alıyorum. 

Böyle çıkıyor işte benim hayatımın vizyonu; “Kalpten İletişim”. Wachowski kardeşlerin ufak bir dokunuşuyla...


* Sense of humour

21 Nisan 2015 Salı

Heyecanlıyım, hem de çok. Sayısız konferansa katıldım, ancak farklı perspektifler edineceğim "Koçluk" konferansına ilk defa. Tema "Hayatımıza liderlik etmek."*

koçluk ve perspektif

Hayatımda olmak istediğim mesleklere bir tanesini daha eklemenin heyecanı içerisindeyim. Ömür boyu öğrenci olabilirim ben, o kurs senin bu konferans benim…Ne çok öğrenilecek şeyler var hayatta…Hele bilinç-bilinçaltı, zihnin işleyişi, algı, iletişim gibi konularda nefesim kesiliyor adeta; sınıftan çıkmadan yaşayabilirmişim gibi geliyor.

Koçluk konferansının ilk gününde atölyeler, ikinci gününde çeşitli konuşmacılar var. İkinci güne katılmadığım için bilemeyeceğim, ancak atölyeler çok renkli geçiyor. İkinci atölye ile başlamak istiyorum hemen, çünkü beni çok heyecanlandıran bir konu. Farkında mısınız ya da bana öyle geliyor, eşzamanlılıklar ve tesadüfler artmaya başladı son zamanlarda. Tam da ben İngilizce “mindfulness” dedikleri, güzel Türkçe’mize “odaklı farkındalık” diye çevirebileceğimiz konu üzerinde odaklanmışken :), böyle bir atölyenin üstelik sevgili hocamdan** önüme düşüvermesi kaderin cilvesi değil de ne???

ODAKLI FARKINDALIK

Geçenlerde Karate Kid’in yeni versiyonunu izliyordum, “Zihnini boşaltıp odaklanırsan, yapamayacağın şey yoktur” diyordu. Tabi bu zihnin boşalacağı yok, zira çok meşgul kendileri. Boş olduğu tek an “şimdi”. Hocamın güzel benzetmesi, zihnimiz aynen bir bayrak gibiyse, odaklı farkındalık bayrağın direği. “Bırakın bayrak dalgalansın, bayrağın işi bu” diyor. “siz bakın, direk ne kadar yerinde ve sağlam?”

Hocam söylüyor, doğru söylüyor da bunu yapabilmek? Kolay ya da zor demeyeceğim. En azından alışık olmadığımız bir şey. “Dikkat içeren farkındalık” konumuna gelmek. Şimdi ve burada, yargısız olabilmek. Söyleyince kolay da, uygulamaya koyun hele, göreceksiniz, ne kadar hazırız savrulmalara. Zaten maymun zihin demiyorlar mı? Ancak iyi haber; zihin eğitilebiliyor.

Nöroplastisiteyi duydunuz mu? Sinir sisteminin çevresel değişikliklere ve hasarlanmaya karşı nörofiziksel ve nörokimyasal uyum geliştirme yetisi. Hasarlanmış nöronların iyileşmesinden tutun da, beynin öğrenme ve bellek gibi yeteneklerini geliştirmesini bile kapsıyor. Uzun dönemli meditasyon yapanlarda, beynin önkısmındaki kortikal kalınlığın arttığı deneylerle sabit. Dalai Lama'yla işbirliği halinde yürütülen bu çalışmalar neticesinde; yine uzun süreli meditasyon yapanlarda; dikkat, depresyon, öfke ile başedebilme, bu uyaranlara tepki verme kalitelerinde ciddi iyileşmeler gözlemlenmiş. Meditasyon, aynı zamanda, nasıl odaklanacağızın da bir cevabı aslında. Atölyenin kalan 2 saatinde aralıklarla meditasyon yapıyoruz. Bakıyorum da, çoğu kişi sandalyeden inip yere bağdaş kurmuş bile.

YİNE VE YİNE MEDİTASYON

Meditasyon gözlemci olmayı deneyimlemek demek. Gözlemleyebileceğimiz birsürü şey var hayatta, misal bedenimiz, düşünceler, duygular ve de dünya. Bence en kolay ve bilinen yolu nefes. Çünkü nefes düşünceler gibi değil, düşüncelerin içine atlamaya hazırızdır zira. Nefesin zaten kendisi “anda”. Mistik bir kitapta okumuştum; 60 dk zihnini anda tutabilen insan aydınlanırmış diye.

Meditasyon öğrenmek için onca para vermeye, oraya buraya gitmeye gerek yok, benden size basit ve bedava bir yöntem: Uyumayacağınız kadar rahatsız, vücudunuza takılmayacağınız kadar rahat herhangi bir konumda nefesinizi izleyin, sadece ve sadece tanık olun, gelen olumlu ya da olumsuz her düşünceye gülümseyin ve nefese dönün. İşte bu kadar! Gülümsemek önemli, ego yine yapamadım, Allah kahretsin gibisinden kendini dövmeye başlamaya hazırdır, emin olabilirsiniz. Bilin ki, kendini dövmenin getirdiği utanç ve suçluluk frekansı en düşük duygular.

Hatta meditasyon yapmak için gözleri kapatmaya bile gerek yok, başlarda uyaran sayısını azaltmak ve daha kolay içe dönmek için gerekse de zamanla metroda, vapurda sadece nefesinizi izlemeye başlayın. Benim düzenli meditasyon deneyimi sonucu gördüğüm şu; dikkatimi neye veriyorsam ben oyum, öfkeye ise öfke, pişmanlığa ise pişmanlık, endişeye ise endişe. An’da ise sadece boşluk ve gerçek huzur var. Ve Şimdi’de maalesef ;) mutsuz olma olasılığı yok. Yine de hal böyleyken, bu noktada uzun zaman zihnin kalamaması hala benim için bir muamma...

Peki düşündüğümüzü nasıl anlarız diye sorarsanız şunu derim; eğer nesne konumundaysanız hala düşünüyorsunuz, özne konumundaysanız gözlemleyen oldunuz demektir. Bir de gözlemciyi gözlemleyen konumunda olmak var ki o da farklı bir yazımın konusu.

Bol meditasyonlu günler…



* Lead your life

** Dost Can Deniz 

















































































































































































* Lead your life





KOÇLUK KONFERANSINDAN KARELER

Heyecanlıyım, hem de çok. Sayısız konferansa katıldım, ancak farklı perspektifler edineceğim "Koçluk" konferansına ilk defa. Tema "Hayatımıza liderlik etmek."*

koçluk ve perspektif

Hayatımda olmak istediğim mesleklere bir tanesini daha eklemenin heyecanı içerisindeyim. Ömür boyu öğrenci olabilirim ben, o kurs senin bu konferans benim…Ne çok öğrenilecek şeyler var hayatta…Hele bilinç-bilinçaltı, zihnin işleyişi, algı, iletişim gibi konularda nefesim kesiliyor adeta; sınıftan çıkmadan yaşayabilirmişim gibi geliyor.

Koçluk konferansının ilk gününde atölyeler, ikinci gününde çeşitli konuşmacılar var. İkinci güne katılmadığım için bilemeyeceğim, ancak atölyeler çok renkli geçiyor. İkinci atölye ile başlamak istiyorum hemen, çünkü beni çok heyecanlandıran bir konu. Farkında mısınız ya da bana öyle geliyor, eşzamanlılıklar ve tesadüfler artmaya başladı son zamanlarda. Tam da ben İngilizce “mindfulness” dedikleri, güzel Türkçe’mize “odaklı farkındalık” diye çevirebileceğimiz konu üzerinde odaklanmışken :), böyle bir atölyenin üstelik sevgili hocamdan** önüme düşüvermesi kaderin cilvesi değil de ne???

ODAKLI FARKINDALIK

Geçenlerde Karate Kid’in yeni versiyonunu izliyordum, “Zihnini boşaltıp odaklanırsan, yapamayacağın şey yoktur” diyordu. Tabi bu zihnin boşalacağı yok, zira çok meşgul kendileri. Boş olduğu tek an “şimdi”. Hocamın güzel benzetmesi, zihnimiz aynen bir bayrak gibiyse, odaklı farkındalık bayrağın direği. “Bırakın bayrak dalgalansın, bayrağın işi bu” diyor. “siz bakın, direk ne kadar yerinde ve sağlam?”

Hocam söylüyor, doğru söylüyor da bunu yapabilmek? Kolay ya da zor demeyeceğim. En azından alışık olmadığımız bir şey. “Dikkat içeren farkındalık” konumuna gelmek. Şimdi ve burada, yargısız olabilmek. Söyleyince kolay da, uygulamaya koyun hele, göreceksiniz, ne kadar hazırız savrulmalara. Zaten maymun zihin demiyorlar mı? Ancak iyi haber; zihin eğitilebiliyor.

Nöroplastisiteyi duydunuz mu? Sinir sisteminin çevresel değişikliklere ve hasarlanmaya karşı nörofiziksel ve nörokimyasal uyum geliştirme yetisi. Hasarlanmış nöronların iyileşmesinden tutun da, beynin öğrenme ve bellek gibi yeteneklerini geliştirmesini bile kapsıyor. Uzun dönemli meditasyon yapanlarda, beynin önkısmındaki kortikal kalınlığın arttığı deneylerle sabit. Dalai Lama'yla işbirliği halinde yürütülen bu çalışmalar neticesinde; yine uzun süreli meditasyon yapanlarda; dikkat, depresyon, öfke ile başedebilme, bu uyaranlara tepki verme kalitelerinde ciddi iyileşmeler gözlemlenmiş. Meditasyon, aynı zamanda, nasıl odaklanacağızın da bir cevabı aslında. Atölyenin kalan 2 saatinde aralıklarla meditasyon yapıyoruz. Bakıyorum da, çoğu kişi sandalyeden inip yere bağdaş kurmuş bile.

YİNE VE YİNE MEDİTASYON

Meditasyon gözlemci olmayı deneyimlemek demek. Gözlemleyebileceğimiz birsürü şey var hayatta, misal bedenimiz, düşünceler, duygular ve de dünya. Bence en kolay ve bilinen yolu nefes. Çünkü nefes düşünceler gibi değil, düşüncelerin içine atlamaya hazırızdır zira. Nefesin zaten kendisi “anda”. Mistik bir kitapta okumuştum; 60 dk zihnini anda tutabilen insan aydınlanırmış diye.

Meditasyon öğrenmek için onca para vermeye, oraya buraya gitmeye gerek yok, benden size basit ve bedava bir yöntem: Uyumayacağınız kadar rahatsız, vücudunuza takılmayacağınız kadar rahat herhangi bir konumda nefesinizi izleyin, sadece ve sadece tanık olun, gelen olumlu ya da olumsuz her düşünceye gülümseyin ve nefese dönün. İşte bu kadar! Gülümsemek önemli, ego yine yapamadım, Allah kahretsin gibisinden kendini dövmeye başlamaya hazırdır, emin olabilirsiniz. Bilin ki, kendini dövmenin getirdiği utanç ve suçluluk frekansı en düşük duygular.

Hatta meditasyon yapmak için gözleri kapatmaya bile gerek yok, başlarda uyaran sayısını azaltmak ve daha kolay içe dönmek için gerekse de zamanla metroda, vapurda sadece nefesinizi izlemeye başlayın. Benim düzenli meditasyon deneyimi sonucu gördüğüm şu; dikkatimi neye veriyorsam ben oyum, öfkeye ise öfke, pişmanlığa ise pişmanlık, endişeye ise endişe. An’da ise sadece boşluk ve gerçek huzur var. Ve Şimdi’de maalesef ;) mutsuz olma olasılığı yok. Yine de hal böyleyken, bu noktada uzun zaman zihnin kalamaması hala benim için bir muamma...

Peki düşündüğümüzü nasıl anlarız diye sorarsanız şunu derim; eğer nesne konumundaysanız hala düşünüyorsunuz, özne konumundaysanız gözlemleyen oldunuz demektir. Bir de gözlemciyi gözlemleyen konumunda olmak var ki o da farklı bir yazımın konusu.

Bol meditasyonlu günler…



* Lead your life

** Dost Can Deniz 

















































































































































































* Lead your life





20 Nisan 2015 Pazartesi

Akşemseddin’i bilmeyeniniz var mıdır? İstanbul’u fethetme şanına eren Fatih Sultan Mehmet‘in hocası. Mürit zeki ve derin olur da peki Mürşit’e ne demeli?

kırmızı bilge

Böyle anlatır eskiler; Akşemseddin öğrenimini Şam’da yapmış, özellikle hekimlik konusunda kimse onun bilgisine yetişemez. Hastalıkların teşhisini Allah vergisi koyar, ilacını yine kendi elleriyle hazırlarmış. Dağa çıktığında bitkiler dile gelir, “Ben şuna devayım” derlermiş. Beden hastalıklarının olduğu kadar “ruhların tabibi” denecek kadar ruhları da iyi tanırmış. Ancak bir tek eksiği var, o da huzur.

Daha tecrübeli olanlar “İlmini aşkla, akıl vergini kalp vergisi ile bütünlemen lazım, güzelliklerin bir usta tarafından yola konulmalı, sana bir hoca gerek” diye onu Hacı Bayram Veli’ye, Ankara’ya gönderirler. Ankara’ya pazar yerine geldiğinde Akşemseddin hayli şaşırır, Hacı Bayram Veli dedikleri zat müritleriyle beraber su dağıtıp ilahiler okuyarak dolanırlarken, müritlerinden biri arkadan dağıtılan paraları toplar. Akşemseddin’i bir düşüncedir alır “Hocası bu şahıs mıdır? Aleme el açan bir şeyhten ne öğrenebilir ki?” Çevredekiler Hacı Bayram Veli’nin bu paraları almayacak kadar tok gönüllü olduğunu, ihtiyaç sahiplerine dağıttığını aktarsa da; Akşemseddin “Bana mürşit mi yok” diyerek kerametiyle ünlü hocaların olduğu Şam yollarına düşer.

Halep yakınlarında bir kervansarayda konaklar. Rüyasında boynunda bir zincir olduğunu ve bu upuzun zincirin bir ucunun taa Hacı Bayram Veli’ye Ankara'ya dek uzandığını görür. Rüya ayan beyan ortadır. Anlayışsızlığına ve gafletine yanan Akşemseddin’e dönüş yolu görünür.

Kıssadan hisse; biz biz olalım, gönül gözü ile bakalım olaylara, su dağıtmanın irfana ve ilme zararı yoktur, ancak önyargının ve kibrin ise hayli fazla.

Yıllar geçer. Fatih gözüpek bir komutan olur. Akşemseddin ise seçkin ve saygın bir mürşit. Kaderleri çoook önceden kesişmiştir. Daha Fatih beşikteyken İstanbul’un fethinin O’na nasip olacağı ve bu çetin vazifeyi bir hocanın manevi yoldaşlığı eşliğinde gerçekleştireceği söylenmiştir ki bu Akşemseddin’den başkası değildir.

Yine yıllar geçer. Surlar aşılır, İstanbul fethedilir. Zaferden sonra Fatih Sultan Mehmet her deha sahibinin, hep büyük işler çıkaran seçilmiş insanların halet-i ruhiyesindedir. İstanbul’un fethi İlahların karı bir iş değil midir? Peki kendisi nedir o zaman? Bu kafa ve gönül karışıklığının cevabı bilir ki hocası Akşemseddin’dedir.

Fatih hocasının çadırına girdiğinde, fetih esnasından onu her daim destekleyen hocasının, bu fakir fukara kılıklı dervişin ayağa bile kalkmadan, yattığı yerden el uzatmasına hayli şaşırır ve de dertlenir. Bu nasıl iştir? Yüzyıllar önce muştulanan olayı bizzat gerçekleştiren devletli kendisi değil midir? Çıkışta dostu şair Ahmet Paşa’ya dert yanar. Ahmet Paşa padişaha “Gurura ve kibre kapılmayasınız diye bu muameleyi size layık görmüşlerdir hünkarım,” diyerek onu teselli etmeye çalışır.

Kıssadan hisse; biz biz olalım, insanüstü işler yaptığınızda bile insan olduğunuzu unutmayalım; beşerin aşabileceği imkan sınırlarını dahi aşsak, insan olarak kalmayı, sınırlarımızı bilmeyi öğrenmemiz icap eder.


KİMİ MALİK KİMİ SALİK OLARAK GELİR DÜNYAYA

Fatih arasıra sorun ve sorumluluklarından sıkılır Hocası’na dert yanarmış, bir gün onun huzuruna varıp; “Beni halvete* koyup irşa eyleyin” diye niyaz eyler ve hatta biraz terslenir: “Herhangi bir Türk dese hemen halvete koyarsın da ben nicedir söylerim kabul etmezsin”. Hoca yanıt verir. “Senin salik olman (sufilik yoluna girmen) değil, malik (mülkün sahibi olmak) olman gerekir. Bu sufilik yolunda bir lezzet vardır, bir kere onu tadınca dünya saltanatı gözünden düşer. Ahvali alem bozulur. Halbuki sen vazifelisin. Nefsini toplumun nefsini yolunda kullanarak saltanatını gereğince icra eyle, yeter”.

Kıssadan hisse; dünyada hepimizin vazifesi farklı farklı. İşimizi layıkıyla yapıp adil ve insaflı olmamız yeterli.

Bizim üç kıssadan hisse gibi, gökten bu seferlik üç elma değil de üç ayva düşsün :) Sofralarımıza ayva reçeli olsun. Annelerimizin içine sevgisini katarak pişirdiklerinden...Ee daha ne olsun? Afiyet olsun!!!





Hamiş: İstanbul’un manevi fatihi diye bilinen Akşemseddin 1459 yılına kadar Göynük’te yaşamış olup, bilgeliğini buradan gönül sahiplerine dağıtmaya devam etmiştir. Hikayenin orjinal ve uzun metnini Nezihe Araz’ın yorumuyla “Anadolu Evliyaları” adlı kitabında bulabilirsiniz.


* Halvet: Arapça tenhaya çekilme, yalnız kalma anlamına gelir. Halvete girmek ise halvethane denilen tenha bir odada zihni boşaltmak üzere tüm vaktini; ibadet, zikir ve murakabe ile geçirmektir. Genelde 40 gün sürer.




AKŞEMSEDDİN’DEN AK HİSSELER…

Akşemseddin’i bilmeyeniniz var mıdır? İstanbul’u fethetme şanına eren Fatih Sultan Mehmet‘in hocası. Mürit zeki ve derin olur da peki Mürşit’e ne demeli?

kırmızı bilge

Böyle anlatır eskiler; Akşemseddin öğrenimini Şam’da yapmış, özellikle hekimlik konusunda kimse onun bilgisine yetişemez. Hastalıkların teşhisini Allah vergisi koyar, ilacını yine kendi elleriyle hazırlarmış. Dağa çıktığında bitkiler dile gelir, “Ben şuna devayım” derlermiş. Beden hastalıklarının olduğu kadar “ruhların tabibi” denecek kadar ruhları da iyi tanırmış. Ancak bir tek eksiği var, o da huzur.

Daha tecrübeli olanlar “İlmini aşkla, akıl vergini kalp vergisi ile bütünlemen lazım, güzelliklerin bir usta tarafından yola konulmalı, sana bir hoca gerek” diye onu Hacı Bayram Veli’ye, Ankara’ya gönderirler. Ankara’ya pazar yerine geldiğinde Akşemseddin hayli şaşırır, Hacı Bayram Veli dedikleri zat müritleriyle beraber su dağıtıp ilahiler okuyarak dolanırlarken, müritlerinden biri arkadan dağıtılan paraları toplar. Akşemseddin’i bir düşüncedir alır “Hocası bu şahıs mıdır? Aleme el açan bir şeyhten ne öğrenebilir ki?” Çevredekiler Hacı Bayram Veli’nin bu paraları almayacak kadar tok gönüllü olduğunu, ihtiyaç sahiplerine dağıttığını aktarsa da; Akşemseddin “Bana mürşit mi yok” diyerek kerametiyle ünlü hocaların olduğu Şam yollarına düşer.

Halep yakınlarında bir kervansarayda konaklar. Rüyasında boynunda bir zincir olduğunu ve bu upuzun zincirin bir ucunun taa Hacı Bayram Veli’ye Ankara'ya dek uzandığını görür. Rüya ayan beyan ortadır. Anlayışsızlığına ve gafletine yanan Akşemseddin’e dönüş yolu görünür.

Kıssadan hisse; biz biz olalım, gönül gözü ile bakalım olaylara, su dağıtmanın irfana ve ilme zararı yoktur, ancak önyargının ve kibrin ise hayli fazla.

Yıllar geçer. Fatih gözüpek bir komutan olur. Akşemseddin ise seçkin ve saygın bir mürşit. Kaderleri çoook önceden kesişmiştir. Daha Fatih beşikteyken İstanbul’un fethinin O’na nasip olacağı ve bu çetin vazifeyi bir hocanın manevi yoldaşlığı eşliğinde gerçekleştireceği söylenmiştir ki bu Akşemseddin’den başkası değildir.

Yine yıllar geçer. Surlar aşılır, İstanbul fethedilir. Zaferden sonra Fatih Sultan Mehmet her deha sahibinin, hep büyük işler çıkaran seçilmiş insanların halet-i ruhiyesindedir. İstanbul’un fethi İlahların karı bir iş değil midir? Peki kendisi nedir o zaman? Bu kafa ve gönül karışıklığının cevabı bilir ki hocası Akşemseddin’dedir.

Fatih hocasının çadırına girdiğinde, fetih esnasından onu her daim destekleyen hocasının, bu fakir fukara kılıklı dervişin ayağa bile kalkmadan, yattığı yerden el uzatmasına hayli şaşırır ve de dertlenir. Bu nasıl iştir? Yüzyıllar önce muştulanan olayı bizzat gerçekleştiren devletli kendisi değil midir? Çıkışta dostu şair Ahmet Paşa’ya dert yanar. Ahmet Paşa padişaha “Gurura ve kibre kapılmayasınız diye bu muameleyi size layık görmüşlerdir hünkarım,” diyerek onu teselli etmeye çalışır.

Kıssadan hisse; biz biz olalım, insanüstü işler yaptığınızda bile insan olduğunuzu unutmayalım; beşerin aşabileceği imkan sınırlarını dahi aşsak, insan olarak kalmayı, sınırlarımızı bilmeyi öğrenmemiz icap eder.


KİMİ MALİK KİMİ SALİK OLARAK GELİR DÜNYAYA

Fatih arasıra sorun ve sorumluluklarından sıkılır Hocası’na dert yanarmış, bir gün onun huzuruna varıp; “Beni halvete* koyup irşa eyleyin” diye niyaz eyler ve hatta biraz terslenir: “Herhangi bir Türk dese hemen halvete koyarsın da ben nicedir söylerim kabul etmezsin”. Hoca yanıt verir. “Senin salik olman (sufilik yoluna girmen) değil, malik (mülkün sahibi olmak) olman gerekir. Bu sufilik yolunda bir lezzet vardır, bir kere onu tadınca dünya saltanatı gözünden düşer. Ahvali alem bozulur. Halbuki sen vazifelisin. Nefsini toplumun nefsini yolunda kullanarak saltanatını gereğince icra eyle, yeter”.

Kıssadan hisse; dünyada hepimizin vazifesi farklı farklı. İşimizi layıkıyla yapıp adil ve insaflı olmamız yeterli.

Bizim üç kıssadan hisse gibi, gökten bu seferlik üç elma değil de üç ayva düşsün :) Sofralarımıza ayva reçeli olsun. Annelerimizin içine sevgisini katarak pişirdiklerinden...Ee daha ne olsun? Afiyet olsun!!!





Hamiş: İstanbul’un manevi fatihi diye bilinen Akşemseddin 1459 yılına kadar Göynük’te yaşamış olup, bilgeliğini buradan gönül sahiplerine dağıtmaya devam etmiştir. Hikayenin orjinal ve uzun metnini Nezihe Araz’ın yorumuyla “Anadolu Evliyaları” adlı kitabında bulabilirsiniz.


* Halvet: Arapça tenhaya çekilme, yalnız kalma anlamına gelir. Halvete girmek ise halvethane denilen tenha bir odada zihni boşaltmak üzere tüm vaktini; ibadet, zikir ve murakabe ile geçirmektir. Genelde 40 gün sürer.




19 Nisan 2015 Pazar

Biliyorum, gitmesem de görmesem de orda bir yazlık var uzaklarda beni bekleyen...

Egede yazlık

Bir yazlığı olmalı insanın, bahçe içerisinde, bahçesi küçük ya da büyük hiiç fark etmez, sadece kendi elleriyle diktiği bitki, ağaç ve çiçeklerden oluşan. Öyle ikiz ev falan hak getire, bahçe evi çepeçevre sarmalı. Özgür olmalı insan...Yellense ya da banyoda avazı çıktığı kadar şarkı söylese birileri duyacak diye telaş etmemeli. Hanımelleri ve yasemin kokuları karşılamalı insanı. Bahçe duvarları taştan değil, konsolos çiçeklerinden oluşmalı çitlere sardırılmış. Çitlerin arasından yörenin kedisi köpeği sızmalı bahçeye. Bazen sevmeli bazen şakacıktan kovalamalı onları, olur da çiçeklere zarar verirler diye. Karam yağı tenekelerine dikilmiş fesleğenler bir yandan. Malum Akdeniz iklimi, sivrisineklere önlem almak lazım. Peki ya sardunyalar? Olmaz mı be ablam, hem de en afillisinden her renginden...

Tulumba olmalı bahçede, tam orta yerinde. Çekmelisin tulumbayı esmerleşmiş kollarınla, su fazladan taşmalı, ayaklarını ıslatmalı. Bahçedeki domatesin için, biberin için, salatalığın için su taşımalı. Alnından ter akmalı. Emek olmalı, emek..Sevgi emek değil miydi? Sahi sevgi neydi?

Yalınayak dolaşmalısın bahçende. Yerler toprak olmalı, tahta olmalı, en önemlisi doğal olmalı. Sade olmalı, mobilyaların divandan ve tahta sandalyelerden ibaret olmalı, sandalyeler Ege mavisine boyanıp, üzerlerine kabalar rahat etsin diye minderler dikilmeli. Kumaşlar Eminönü'nden sıkı bir pazarlık sonucu alınmalı. Herşey usulüne ve adabına uygun olmalı. Divanlar rengarenk olmalı, kah üzerlerinde oturup sohbet edilmeli kah yatılı gelen konuklara yatak olmalı. Sahi divan yapan usta kaldı mı Anadolu’da bugünlerde?

İlla denize yakın olması da gerekmiyor, uzaktan görse bile yeter, atlanıp gidilir denize nihayetinde. Maksat doğayı yaşamak olmalı. Sabahları kuş cıvıltıları eşliğinde uyanmalı, kendi ellerinle yetiştirip kopardıkların konmalı kahvaltı sofrana. Belki bikaç komşu damlar sabah kahvesine, fallar bakılıp iyiniyetler dilenmeli. Ardından koşa koşa denize inilmeli. Mısırcıdan mısır, dondurmacıdan dondurma alınıp ayaküstü halhatır sorulmalı. Deniz ile kucaklaşmalı, onunla sevişecek kadar bir aşık ya da kumsalında oynayacak kadar tekrar çocuk olmalı. Eve yüzün gözün tuz içinde, deniz ve sahil kokarak dönmeli. Bahçe girişinde ayaklar kovadan su dökülerek yıkanmalı, “Önce ben duşa giricem” nidaları ve kapışmaları olmalı hafiften.

Öğleden sonra ağacın altında hamakta bi o yana bi bu yana salınmalı, meltem ile oynaşmalı, belki bikaç kitap karıştırmalı, belki biriki bişeyler çizikitirmeli, uzuuuun uzun esnemeli, hafiften kestirmeli. Zamansızlığın tadını çıkarmalı.

YAZ AKŞAMLARI KEYFİ; DOST MECLİSLERİ

Misafirlerin gelmeli akşam bahçene. Herkes biriki çeşit zeytinyağlısı ile birlikte. Allah ne verdiyse yenmeli beraber kahkahalar eşliğinde. Yemekten sonra belki sesi güzel birileri bişeyler mırıldanır, buna can mı dayanır. Yemeğin adı “paylaşmak”, içkinin adı “samimiyet”, tatlının adı “candan ilgi” olmalı. Kalanlar hayvanlara dağıtılmalı. Yemek sonrası çocuklar koşturmalı avluda, kimisi anasının kucağında uyuklamalı. Beyler politikadan konuşmalı, malum daha memleket kurtarılacak. Hanımlar kış için kuracakları turşulardan, kaynatacakları reçellerden bahsetmeli. Tarifler alınmalı, tarifler verilmeli. Biriki dedikodu fısıldanmalı, öyle zararsızından. Kikirdenmeli, beyler “Hayırdır hanımlar neşeniz hayli yerinde” demeli. Hanımefendiler “Beyler çayınız bitmiş tazeleyelim mi” diye lafı geçiştirmeli.

En önemlisi de büyük üstad Nazım’ın dediği gibi basit yaşamalı basit. Sıradan ve basitin içine serpiştirilmiş ince ve rafine zevkler bulunmalı, sonuna kadar paylaşılmalı...Sahi samimi bir sohbet kaç para, ya da canayakın olmanın borsa değeri ne oldu? Ruhun ederi ne kadar? HERŞEYDEN ÖNCE İNSAN OLUNMALI...

Basit yaşayacaksın. Basit
Mesela susayınca su içecek kadar basit...
Sevince lafı dolandırmadan soylediğin
'seni seviyorum' gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana...
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
'Bilmiyorum' diyebileceksin bilmediğinde ve
Çok normal olacak 'onu da' bilemeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir 'istemiyorum' diyebilmeye,
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit*
... Nazım Hikmet Ran


Hamiş: Bu yazım 1970’ler Türkiye’sini özleyenlere gelsin. Bir de samimiyete aç olup, kendisi bunu gösteremeyip heeeep karşıdan bekleyenlere...


* Şiirin en sevdiğim mısralarını paylaşmayı tercih ettim.


HAYALİMDEKİ YAZLIK

Biliyorum, gitmesem de görmesem de orda bir yazlık var uzaklarda beni bekleyen...

Egede yazlık

Bir yazlığı olmalı insanın, bahçe içerisinde, bahçesi küçük ya da büyük hiiç fark etmez, sadece kendi elleriyle diktiği bitki, ağaç ve çiçeklerden oluşan. Öyle ikiz ev falan hak getire, bahçe evi çepeçevre sarmalı. Özgür olmalı insan...Yellense ya da banyoda avazı çıktığı kadar şarkı söylese birileri duyacak diye telaş etmemeli. Hanımelleri ve yasemin kokuları karşılamalı insanı. Bahçe duvarları taştan değil, konsolos çiçeklerinden oluşmalı çitlere sardırılmış. Çitlerin arasından yörenin kedisi köpeği sızmalı bahçeye. Bazen sevmeli bazen şakacıktan kovalamalı onları, olur da çiçeklere zarar verirler diye. Karam yağı tenekelerine dikilmiş fesleğenler bir yandan. Malum Akdeniz iklimi, sivrisineklere önlem almak lazım. Peki ya sardunyalar? Olmaz mı be ablam, hem de en afillisinden her renginden...

Tulumba olmalı bahçede, tam orta yerinde. Çekmelisin tulumbayı esmerleşmiş kollarınla, su fazladan taşmalı, ayaklarını ıslatmalı. Bahçedeki domatesin için, biberin için, salatalığın için su taşımalı. Alnından ter akmalı. Emek olmalı, emek..Sevgi emek değil miydi? Sahi sevgi neydi?

Yalınayak dolaşmalısın bahçende. Yerler toprak olmalı, tahta olmalı, en önemlisi doğal olmalı. Sade olmalı, mobilyaların divandan ve tahta sandalyelerden ibaret olmalı, sandalyeler Ege mavisine boyanıp, üzerlerine kabalar rahat etsin diye minderler dikilmeli. Kumaşlar Eminönü'nden sıkı bir pazarlık sonucu alınmalı. Herşey usulüne ve adabına uygun olmalı. Divanlar rengarenk olmalı, kah üzerlerinde oturup sohbet edilmeli kah yatılı gelen konuklara yatak olmalı. Sahi divan yapan usta kaldı mı Anadolu’da bugünlerde?

İlla denize yakın olması da gerekmiyor, uzaktan görse bile yeter, atlanıp gidilir denize nihayetinde. Maksat doğayı yaşamak olmalı. Sabahları kuş cıvıltıları eşliğinde uyanmalı, kendi ellerinle yetiştirip kopardıkların konmalı kahvaltı sofrana. Belki bikaç komşu damlar sabah kahvesine, fallar bakılıp iyiniyetler dilenmeli. Ardından koşa koşa denize inilmeli. Mısırcıdan mısır, dondurmacıdan dondurma alınıp ayaküstü halhatır sorulmalı. Deniz ile kucaklaşmalı, onunla sevişecek kadar bir aşık ya da kumsalında oynayacak kadar tekrar çocuk olmalı. Eve yüzün gözün tuz içinde, deniz ve sahil kokarak dönmeli. Bahçe girişinde ayaklar kovadan su dökülerek yıkanmalı, “Önce ben duşa giricem” nidaları ve kapışmaları olmalı hafiften.

Öğleden sonra ağacın altında hamakta bi o yana bi bu yana salınmalı, meltem ile oynaşmalı, belki bikaç kitap karıştırmalı, belki biriki bişeyler çizikitirmeli, uzuuuun uzun esnemeli, hafiften kestirmeli. Zamansızlığın tadını çıkarmalı.

YAZ AKŞAMLARI KEYFİ; DOST MECLİSLERİ

Misafirlerin gelmeli akşam bahçene. Herkes biriki çeşit zeytinyağlısı ile birlikte. Allah ne verdiyse yenmeli beraber kahkahalar eşliğinde. Yemekten sonra belki sesi güzel birileri bişeyler mırıldanır, buna can mı dayanır. Yemeğin adı “paylaşmak”, içkinin adı “samimiyet”, tatlının adı “candan ilgi” olmalı. Kalanlar hayvanlara dağıtılmalı. Yemek sonrası çocuklar koşturmalı avluda, kimisi anasının kucağında uyuklamalı. Beyler politikadan konuşmalı, malum daha memleket kurtarılacak. Hanımlar kış için kuracakları turşulardan, kaynatacakları reçellerden bahsetmeli. Tarifler alınmalı, tarifler verilmeli. Biriki dedikodu fısıldanmalı, öyle zararsızından. Kikirdenmeli, beyler “Hayırdır hanımlar neşeniz hayli yerinde” demeli. Hanımefendiler “Beyler çayınız bitmiş tazeleyelim mi” diye lafı geçiştirmeli.

En önemlisi de büyük üstad Nazım’ın dediği gibi basit yaşamalı basit. Sıradan ve basitin içine serpiştirilmiş ince ve rafine zevkler bulunmalı, sonuna kadar paylaşılmalı...Sahi samimi bir sohbet kaç para, ya da canayakın olmanın borsa değeri ne oldu? Ruhun ederi ne kadar? HERŞEYDEN ÖNCE İNSAN OLUNMALI...

Basit yaşayacaksın. Basit
Mesela susayınca su içecek kadar basit...
Sevince lafı dolandırmadan soylediğin
'seni seviyorum' gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana...
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
'Bilmiyorum' diyebileceksin bilmediğinde ve
Çok normal olacak 'onu da' bilemeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir 'istemiyorum' diyebilmeye,
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit*
... Nazım Hikmet Ran


Hamiş: Bu yazım 1970’ler Türkiye’sini özleyenlere gelsin. Bir de samimiyete aç olup, kendisi bunu gösteremeyip heeeep karşıdan bekleyenlere...


* Şiirin en sevdiğim mısralarını paylaşmayı tercih ettim.


18 Nisan 2015 Cumartesi

Hemen herkesin “tabi ki” dediğini duyar gibiyim...“kendisini sevmeyen, başkasını nasıl sevsin?” Elbette severiz. Hatta herkes pazardan yine kendi aklını seçmiş deyişindeki gibi kendimize hayattan sıkı bir pay biçeriz.

kendimizi şımartmak

Hadi gelin “kendimizle” olan ilişkimize bakalım. Kendimizi 'gerçekte' seviyor muyuz? Kendini sevmek kayıtsız şartsız kendini kabullenmekle başlar diye düşünüyorum. İtiraf edelim; kaçımız bunu yapabiliyoruz? Sözlerimi daha iyi anlatabilmek için gelin en basiti olan fiziksel özellikler ile başlayalım işe. Evet, nerde bir ayna ya da ayna işlevi gören bişey görsek, erkek ya da kadın istisnasız hepimizin gözü kayıverir. Şöyle bir saç düzeltme bahanesi ile de olsa kendimizi doya doya seyrederiz. Ancak, kaçımız kendi şekli şemalini tamamıyla onaylamakta? “Saçım keşke düz olaydı ya da birazcık daha az basenli olsaydım, söyleyiversene arkadaşım yoldan geçen bayan benden daha mı uzun duruyor?” Daha sayayım mı?

Beylerin “İyi de bunlardan bize ne” dediğini duyar gibiyim. Evet beyler, sizin üzerinde zaman daha insaflı, medyanın da bizde olduğu kadar baskısı yok, belki gururunuza yediremediğinizden dolayı kendi aranızda böyle şeyleri konuşmazsınız ama ben yakın çevremdeki erkeklerin kendilerine yönelik öylesine acımasız eleştirilerine şahit oldum ki. Kendi tipi ya da görüntüsü ile barışık olmamanın sadece bir cinse ithaf edilemeyeceği görüşündeyim.

Kendimizi olduğu gibi kabul etsek bunca estetik merakı da olmazdı kanımca. Tarih boyunca insanoğlu fark edilmek ve beğenilmek dürtüsüyle yaşamış olup arasıra kuaföre gitmek hepimize iyi gelir. Bunlar tamam. Ancak, bahsetmek istediğim o değil. Çevremde gözlemlediğim, özellikle son yıllarda artarak yapılanların ufak tefek değişiklikler olmaktan çıktığı. Kendini, lanse edilen yeni bir tiple değiştirmek istiyor insanlar. Hem de vücutlarına hoyratça davranarak. Hoyratça diyorum, çünkü 5 kez burnunu kaldıran birinin haberini okuduğumda içimde şevkat-acıma-merak karışımı bir his uyanıyor. Bu nasıl bir psikoloji acaba, sormak isterdim o kişiye bunun nedenini. Gerçekten rahatsızlığının sebebi burnu mu?

Ben Tanrı’nın herkesi bir o kadar benzer, bir o kadar da nev'i şahsına münhasır özelliklerle yarattığını düşünenlerdenim. Ve yine Tanrı'nın herkesi bu hayatta yaşayacağı deneyimlere eşlik edecek şekilde melikelerle donattığını. Vücut da bunlardan bir tanesi ve bu mekanizma o kadar muhteşem ki. Bizim onu çeşitli nedenlerle (kötü beslenme, içki-sigara, aşırı makyaj, sağlıksız giyecek-ayakkabı seçimi, hareketsizlik) ihmal etmemize ve her fırsatta sesini dinlemeyip bastırmamıza rağmen, ‘O’ son demimize kadar hep yanımızda.


ZİHİN-VÜCUT BİRLİKTELİĞİ

Şaşırdınız mı? Vücudumuzun da sesi var, insanı aslında vücut ve zihin olarak bölmek abes. Hindular insanın zihin-vücuttan oluştuğunu söylerler. Nitekim vücutta oluşan rahatsızlıkların zihinde, tam tersinin de vücutta tahribat yaratması bunun en güzel örneği. Canımız makarna ister, salata yiyin diyorlar diye es geçeriz. Böylelikle o sırada karbonhidrata olan ihtiyacımızı görmezlikten geliriz. Böbreklemizin fonksiyonunu tehdit edene kadar su içeriz. Susarız ama 3 lt. suyu da mideye devirmek istemeyiz aslında. CANIMIZ istemese de bunca uzman yanılıyor olamaz, değil mi? Oysa medyayı azıcık dikkatle izlesek, uzmanların da kafasının biraz karışık olduğu ve su içme miktarı konusunda bile anlaşamadıkları görülür ki doğrusu da bu. Her beden özel ve herbirinin gerektirdiği yaşam tarzı (beslenme-uyuma-hareket) hayli farklı.

Atalar ne güzel söylemiş; “Herşeyin azı karar, çoğu zarar”. Bizlere düşen, iç sesimizi ihmal etmeyerek kendimizi mümkün mertebe tanımak. Benim tavsiyem canınız ne çekiyorsa doğalından yiyin, abartmadan. Vücudunuzu ve zihninizi çalıştırın, mümkün olduğunca zorlamadan. İşleyen demir ışıldar misali...

Geçin aynanın karşısına. Kendinizi inceleyin. Bilin ki en güzel suretinizde yaratıldınız. Dünyada 7 küsur Milyar insan var, sizden bir tane daha yok. Eğer kalkık burun-dolgun dudak tek genel geçer kriter olsaydı, inanın hepimiz Big-bang'ten bu yana fabrikasyon misali aynı surette yaratılmıştık. Tek yumurta ikizlerinin bile birbirine benzemediği muhteşem bir sistem içerisindeyiz. Vücut ruhun eşsiz tapınağı. Şükredin size emanet edilen bu muhteşem mekanizma için. Sevip sarmalayın, dans edin, tatlı nağmeler mırıldanın. İnanın vücudunuz sizin tarafınızdan kutsandığını bilecek. Teşekkür edin ayaklarınıza sizi bu zamana kadar taşıdıkları için, öpün ellerinizi. Gözlerinize bir çay masajı ısmarlayın :) Christina Aquelira'nın söylediği gibi; "you are beautiful, no matter what they say / ne derlerse desinler, sen güzelsin..."



Hamiş: 2006 tarihli bu yazımı, kendi deyimiyle her zaman 2 kg. fazlası olan çok sevgili arkadaşım Rakel Kohen’e ithaf ediyorum.


KENDİMİZİ SEVİYOR MUYUZ???

Hemen herkesin “tabi ki” dediğini duyar gibiyim...“kendisini sevmeyen, başkasını nasıl sevsin?” Elbette severiz. Hatta herkes pazardan yine kendi aklını seçmiş deyişindeki gibi kendimize hayattan sıkı bir pay biçeriz.

kendimizi şımartmak

Hadi gelin “kendimizle” olan ilişkimize bakalım. Kendimizi 'gerçekte' seviyor muyuz? Kendini sevmek kayıtsız şartsız kendini kabullenmekle başlar diye düşünüyorum. İtiraf edelim; kaçımız bunu yapabiliyoruz? Sözlerimi daha iyi anlatabilmek için gelin en basiti olan fiziksel özellikler ile başlayalım işe. Evet, nerde bir ayna ya da ayna işlevi gören bişey görsek, erkek ya da kadın istisnasız hepimizin gözü kayıverir. Şöyle bir saç düzeltme bahanesi ile de olsa kendimizi doya doya seyrederiz. Ancak, kaçımız kendi şekli şemalini tamamıyla onaylamakta? “Saçım keşke düz olaydı ya da birazcık daha az basenli olsaydım, söyleyiversene arkadaşım yoldan geçen bayan benden daha mı uzun duruyor?” Daha sayayım mı?

Beylerin “İyi de bunlardan bize ne” dediğini duyar gibiyim. Evet beyler, sizin üzerinde zaman daha insaflı, medyanın da bizde olduğu kadar baskısı yok, belki gururunuza yediremediğinizden dolayı kendi aranızda böyle şeyleri konuşmazsınız ama ben yakın çevremdeki erkeklerin kendilerine yönelik öylesine acımasız eleştirilerine şahit oldum ki. Kendi tipi ya da görüntüsü ile barışık olmamanın sadece bir cinse ithaf edilemeyeceği görüşündeyim.

Kendimizi olduğu gibi kabul etsek bunca estetik merakı da olmazdı kanımca. Tarih boyunca insanoğlu fark edilmek ve beğenilmek dürtüsüyle yaşamış olup arasıra kuaföre gitmek hepimize iyi gelir. Bunlar tamam. Ancak, bahsetmek istediğim o değil. Çevremde gözlemlediğim, özellikle son yıllarda artarak yapılanların ufak tefek değişiklikler olmaktan çıktığı. Kendini, lanse edilen yeni bir tiple değiştirmek istiyor insanlar. Hem de vücutlarına hoyratça davranarak. Hoyratça diyorum, çünkü 5 kez burnunu kaldıran birinin haberini okuduğumda içimde şevkat-acıma-merak karışımı bir his uyanıyor. Bu nasıl bir psikoloji acaba, sormak isterdim o kişiye bunun nedenini. Gerçekten rahatsızlığının sebebi burnu mu?

Ben Tanrı’nın herkesi bir o kadar benzer, bir o kadar da nev'i şahsına münhasır özelliklerle yarattığını düşünenlerdenim. Ve yine Tanrı'nın herkesi bu hayatta yaşayacağı deneyimlere eşlik edecek şekilde melikelerle donattığını. Vücut da bunlardan bir tanesi ve bu mekanizma o kadar muhteşem ki. Bizim onu çeşitli nedenlerle (kötü beslenme, içki-sigara, aşırı makyaj, sağlıksız giyecek-ayakkabı seçimi, hareketsizlik) ihmal etmemize ve her fırsatta sesini dinlemeyip bastırmamıza rağmen, ‘O’ son demimize kadar hep yanımızda.


ZİHİN-VÜCUT BİRLİKTELİĞİ

Şaşırdınız mı? Vücudumuzun da sesi var, insanı aslında vücut ve zihin olarak bölmek abes. Hindular insanın zihin-vücuttan oluştuğunu söylerler. Nitekim vücutta oluşan rahatsızlıkların zihinde, tam tersinin de vücutta tahribat yaratması bunun en güzel örneği. Canımız makarna ister, salata yiyin diyorlar diye es geçeriz. Böylelikle o sırada karbonhidrata olan ihtiyacımızı görmezlikten geliriz. Böbreklemizin fonksiyonunu tehdit edene kadar su içeriz. Susarız ama 3 lt. suyu da mideye devirmek istemeyiz aslında. CANIMIZ istemese de bunca uzman yanılıyor olamaz, değil mi? Oysa medyayı azıcık dikkatle izlesek, uzmanların da kafasının biraz karışık olduğu ve su içme miktarı konusunda bile anlaşamadıkları görülür ki doğrusu da bu. Her beden özel ve herbirinin gerektirdiği yaşam tarzı (beslenme-uyuma-hareket) hayli farklı.

Atalar ne güzel söylemiş; “Herşeyin azı karar, çoğu zarar”. Bizlere düşen, iç sesimizi ihmal etmeyerek kendimizi mümkün mertebe tanımak. Benim tavsiyem canınız ne çekiyorsa doğalından yiyin, abartmadan. Vücudunuzu ve zihninizi çalıştırın, mümkün olduğunca zorlamadan. İşleyen demir ışıldar misali...

Geçin aynanın karşısına. Kendinizi inceleyin. Bilin ki en güzel suretinizde yaratıldınız. Dünyada 7 küsur Milyar insan var, sizden bir tane daha yok. Eğer kalkık burun-dolgun dudak tek genel geçer kriter olsaydı, inanın hepimiz Big-bang'ten bu yana fabrikasyon misali aynı surette yaratılmıştık. Tek yumurta ikizlerinin bile birbirine benzemediği muhteşem bir sistem içerisindeyiz. Vücut ruhun eşsiz tapınağı. Şükredin size emanet edilen bu muhteşem mekanizma için. Sevip sarmalayın, dans edin, tatlı nağmeler mırıldanın. İnanın vücudunuz sizin tarafınızdan kutsandığını bilecek. Teşekkür edin ayaklarınıza sizi bu zamana kadar taşıdıkları için, öpün ellerinizi. Gözlerinize bir çay masajı ısmarlayın :) Christina Aquelira'nın söylediği gibi; "you are beautiful, no matter what they say / ne derlerse desinler, sen güzelsin..."



Hamiş: 2006 tarihli bu yazımı, kendi deyimiyle her zaman 2 kg. fazlası olan çok sevgili arkadaşım Rakel Kohen’e ithaf ediyorum.


17 Nisan 2015 Cuma

Dünyadaki hak ve özgürlükler, bilinç seviyesi paralelinde malumunuz aşama aşama gelişmiş. Anayasal düzenin atası Magna Carta’dan tutun, meşhur Fransız İhtilali’ne kadar. Peki göz seviyesinde* ilişkilere geldi mi sıra?

güzel bakan adam

Öncelikle koçluğun tanımını tekrar hatırlayacak olursak;

“Koçluk, müşterilerin kişisel ve profesyonel potansiyellerini maksimize etmek amacıyla düşünce doğurucu ve yaratıcı bir süreçte onlarla ortaklık yapmaktır.”

Potansiyel bir önceki yazımın konusuydu. Sıra ortaklık yapmaya geldi :) ve de ortaklığın temeli olan göz hizasındaki ilişkilere.

Çok eskilerde bir bilgenin hikayesini dinlemiştim:

“Annesi ve babası çocuklarında bir farklılık olduğunu hissederek onu bir tapınağa gönderirler. Delikanlı, olma yolunda, hızla kendisine öğretilen uygulamaları, kadim bilgileri yutarcasına hatmeder ve manevi mertebeleri birer birer aşar. Yıllar su gibi akıp gider, gün gelir tapınağın başındaki rahip yerini kendisine bırakır. Birsüre tapınağın sorumluluğunu çok güzel taşır ve yönetir. Günlerden birgün kralın yolu o bölgeye düşer, tapınağı ziyaret edecektir. Hazırlıklar günler öncesinden yapılır ve bilge kralın karşısına çıkar. Ziyaretin ardından öğrencilerini toplayıp;

- Ayrılıyorum tapınaktan, der. Birsüre başınızın çaresine bakacaksınız.

Öğrencileri şaşkındır;

- Sizlere öğrettiklerimi uygulayamadım, kralın karşısında fazlasıyla heyecanlandım. Ne zaman, kendime en az bir kral kadar değer veririm; ne zaman gökyüzündeki bir bulut ile yeryüzündeki bir karıncanın ya da bir dilenci ile bir soylunun herhangi bir farkı kalmaz nazarımda, o zaman beni bulursunuz karşınızda. Çıkarım tekrar huzurlarınıza.

Bu sözlerden sonra bilge ormanın girişinde gözlerden kaybolup gider…”

İşte bu anlayıştır, göz seviyesinde ilişkilere esas olan. Bir zamanlar Avusturyalı CEO’mun sürekli hatırlattığı gibi, hayatın her alanında bu ilişkiler insan olma yolunda çook önemlidir. Görünürde değil, tam da beynimizin içinde ne kadar eşitiz? Kadın-erkek, çoluk-çocuk, canlı-cansız ayırdetmeden. Her ne kadar özellikle gelişmekte olan ülkelerde ast-üst bakış açısı halen geçerli kriter de olsa, tüm insanlığı farklı noktaya taşıyacak olan bu algı zannımca.


GÖZ SEVİYESİNDE ORTAKLIK 

Koçlukta ortaklık, koçun sandalyesinin danışanın sandalyesi ile aynı seviyede olması demek. Sıkça kullanılan tabirdeki gibi, “işin uzmanı” değildir ki koç, “sürecin ortağı”dır. Böylece koç; uzman, danışman, eğitmen ve terapistten ayrılır. Konu hakkında tecrübesi artı olmakla beraber, elzem değildir. Bu kıstasla mentorluktan da ayrı bir yere sahiptir. Beraber çıkılan yolda, yol arkadaşıdır. Yolun, yoldaki tabelaların, varılacak olan noktanın farkındalığını güzel sorularla karşıya yansıtır; sorunları üstlenip çare bulmaya çalışmaz.

Zira herkes, hayatındaki sorunları halledebilecek potansiyel ile doğmuştur. Sürücü koltuğunda danışan olup, herşey olduğu gibi tam ve mükemmeldir. Peki, madem “hayat tam ve mükemmel” neden o zaman farkındalık peşinde onca çaba? Elbette hayat denilen oyunu daha bilinçli oynamak için. Bir apartman düşünün. 2.Kattan bakarken sadece sokağınızı görürken, 5.kattan tüm mahallenizi görmeyi başlayacaksınız. 20.kattan belki de şehrin tamamıyla ilgili fikirler geçmeye başlayacak aklınızdan. Bilinç yükseldikçe akabinde hayat oyunundan alınan haz da yükselir. Zira apartmanın katları birer birer çıkıldıkça; insan Evren’in zekasının muhteşem kurgusuna hayran kalır. 

Koçluğunuzun ve hayatınızın her aşamasında keyifli ortaklıklar diliyorum sizlere…


* Eye-level 




KOÇLUK NE DEĞİLDİR? -II-

Dünyadaki hak ve özgürlükler, bilinç seviyesi paralelinde malumunuz aşama aşama gelişmiş. Anayasal düzenin atası Magna Carta’dan tutun, meşhur Fransız İhtilali’ne kadar. Peki göz seviyesinde* ilişkilere geldi mi sıra?

güzel bakan adam

Öncelikle koçluğun tanımını tekrar hatırlayacak olursak;

“Koçluk, müşterilerin kişisel ve profesyonel potansiyellerini maksimize etmek amacıyla düşünce doğurucu ve yaratıcı bir süreçte onlarla ortaklık yapmaktır.”

Potansiyel bir önceki yazımın konusuydu. Sıra ortaklık yapmaya geldi :) ve de ortaklığın temeli olan göz hizasındaki ilişkilere.

Çok eskilerde bir bilgenin hikayesini dinlemiştim:

“Annesi ve babası çocuklarında bir farklılık olduğunu hissederek onu bir tapınağa gönderirler. Delikanlı, olma yolunda, hızla kendisine öğretilen uygulamaları, kadim bilgileri yutarcasına hatmeder ve manevi mertebeleri birer birer aşar. Yıllar su gibi akıp gider, gün gelir tapınağın başındaki rahip yerini kendisine bırakır. Birsüre tapınağın sorumluluğunu çok güzel taşır ve yönetir. Günlerden birgün kralın yolu o bölgeye düşer, tapınağı ziyaret edecektir. Hazırlıklar günler öncesinden yapılır ve bilge kralın karşısına çıkar. Ziyaretin ardından öğrencilerini toplayıp;

- Ayrılıyorum tapınaktan, der. Birsüre başınızın çaresine bakacaksınız.

Öğrencileri şaşkındır;

- Sizlere öğrettiklerimi uygulayamadım, kralın karşısında fazlasıyla heyecanlandım. Ne zaman, kendime en az bir kral kadar değer veririm; ne zaman gökyüzündeki bir bulut ile yeryüzündeki bir karıncanın ya da bir dilenci ile bir soylunun herhangi bir farkı kalmaz nazarımda, o zaman beni bulursunuz karşınızda. Çıkarım tekrar huzurlarınıza.

Bu sözlerden sonra bilge ormanın girişinde gözlerden kaybolup gider…”

İşte bu anlayıştır, göz seviyesinde ilişkilere esas olan. Bir zamanlar Avusturyalı CEO’mun sürekli hatırlattığı gibi, hayatın her alanında bu ilişkiler insan olma yolunda çook önemlidir. Görünürde değil, tam da beynimizin içinde ne kadar eşitiz? Kadın-erkek, çoluk-çocuk, canlı-cansız ayırdetmeden. Her ne kadar özellikle gelişmekte olan ülkelerde ast-üst bakış açısı halen geçerli kriter de olsa, tüm insanlığı farklı noktaya taşıyacak olan bu algı zannımca.


GÖZ SEVİYESİNDE ORTAKLIK 

Koçlukta ortaklık, koçun sandalyesinin danışanın sandalyesi ile aynı seviyede olması demek. Sıkça kullanılan tabirdeki gibi, “işin uzmanı” değildir ki koç, “sürecin ortağı”dır. Böylece koç; uzman, danışman, eğitmen ve terapistten ayrılır. Konu hakkında tecrübesi artı olmakla beraber, elzem değildir. Bu kıstasla mentorluktan da ayrı bir yere sahiptir. Beraber çıkılan yolda, yol arkadaşıdır. Yolun, yoldaki tabelaların, varılacak olan noktanın farkındalığını güzel sorularla karşıya yansıtır; sorunları üstlenip çare bulmaya çalışmaz.

Zira herkes, hayatındaki sorunları halledebilecek potansiyel ile doğmuştur. Sürücü koltuğunda danışan olup, herşey olduğu gibi tam ve mükemmeldir. Peki, madem “hayat tam ve mükemmel” neden o zaman farkındalık peşinde onca çaba? Elbette hayat denilen oyunu daha bilinçli oynamak için. Bir apartman düşünün. 2.Kattan bakarken sadece sokağınızı görürken, 5.kattan tüm mahallenizi görmeyi başlayacaksınız. 20.kattan belki de şehrin tamamıyla ilgili fikirler geçmeye başlayacak aklınızdan. Bilinç yükseldikçe akabinde hayat oyunundan alınan haz da yükselir. Zira apartmanın katları birer birer çıkıldıkça; insan Evren’in zekasının muhteşem kurgusuna hayran kalır. 

Koçluğunuzun ve hayatınızın her aşamasında keyifli ortaklıklar diliyorum sizlere…


* Eye-level 




16 Nisan 2015 Perşembe

“Rüyamda, vücudum alev topu gibi olmuş, meğer bu Öz’ümün arzusuymuş, yani en derin tutkum. Bu arzu olmaz ise zaten gidilecek yol da olmazmış. Önümdeki yolu izledikçe, çevrede yanan yüzlerce ufak tefek kibrit görüyorum.

mumdaki mistisizm

Bunlar ne diyorum, onlar günlük arzularmış, takip edip etmemek bana kalmışmış. Hayat ziyadesiyle kolaylaşıyor büyük alev parçasını takip ettiğimde, yoluma düşen küçük alevlerin zaten bir kısmı kendi kendine elenmiş oluyor, geride kalanları hayatıma alıp almamak ise benim tercihim. Ne büyük bir ferahlık. Peki diyorum, arzulardan tamamıyla arınmak mümkün mü? ‘Boş olarak mümkün’ deniyor, meğer her arzu bir ihtiyaca karşılık geliyormuş. İhtiyaçlarımızdan ne kadar arınıp özgürleşebilirsek; arzularımıza bağımlılık o kadar azalırmış. Böylelikle arzular gelir gider, bizler aracı olurmuşuz sadece, ‘Ne zamanki arzuyu yarına taşırsınız o beklenti ve acı yaratır. Arzunun kendisi değil.’ Bu ulvi sözler eşliğinde kayıp gidercesine yürüyor, yürümüyor adeta akıyorum”.

Vücudum ısınmış bir şekilde gözlerimi açıyorum. Hiç gelesim yok bu taraflara zira. Kafama takılıyor bu arzu ve tutku meselesi. Zaten nicedir zihnimi meşgul ediyordu ya...Ahh be iflah olmaz düşünceler seli, geri mi geliverdiniz hemencecik?

Sözlükler arzu için “istek”, tutku için ise “güçlü istek” tanımını veriyorlar. Ayrıca tutkudan irade ve yargıları aşan güçlü duygu olarak da bahsediyorlar (Arzu:desire, tutku:passion). Son zamanlarda, arzu ve tutkulardan bilgelik yolunda geride bırakılması, aşılması gereken dersler gibi bahsedilmesi sık rastladığım bir mevzu. Arzuları aşmayı istemek de bir arzu değil mi? Hem de en kuvvetlisinden.

Sormuşlar Ermiş’e*, bize akıl ve tutkudan bahset diye;

“Ruhunuz çoğu zaman bir savaş alanıdır, burada sağduyunuz ve aklınız, tutkunuza ve arzunuza karşı savaşır. Siz kendiniz arabulucu olmadıkça, daha doğrusu tüm unsurlarınızı sevmedikçe, ben nasıl yapabilirim bunu? Aklınız ve ruhunuz, denizci ruhunuzun dümeni ve yelkenidir. Yelkeniniz parçalanırsa ya da dümeniniz kırılırsa denizin ortasında kalakalmaktan başka ne gelir elinizden? Çünkü akıl tek başına hükmederse sınırlı bir güçtür; tutku da, başıboş bırakılmışsa, kendini yakıp tüketen bir alevdir. Siz de aklın içinde dinlenip tutkuyla devinmelisiniz”.

Sanırım sorun arzu ve tutkularda değil, yine ve yine bakış açımızda. Mesele, arzuların gelip geçiciliğine ev sahipliği yapmaktan ziyade, onları tatmin etme peşinde koşmak ve hatta kontrol etmeye çalışmak ve en kötüsü bunlara sahip olmayı tekrar tekrar garanti altına almak endişemizde yatıyor. Arzulara tanık olmaktan ziyade herşey olmamızda yatıyor; avukat, polis, yargıç ve daha nicesi :) Arzularımızın sahibi gibi davranıyoruz, olsa olsa onlara evsahibi olabiliriz ancak. Bu durumda bile konuklarımıza pek güzel bir evsahipliği yaptığımız söylenemez ya, arzulardan bile beklentimiz haddimizden fazla...


GERÇEKTE İSTEYEN KİM?


Peki, bu durumda fark eder mi isteyip istememek? İstemeli mi istememeli mi?

“Öyleyse eğer isteyecekse insan dibine kadar istemeli, çok istemeli yani. Öyle ihtiyaç duyduğundan filan da değil, sırf kendisine ve belki hayatın isteklerine uyduğundan. İstemeli ki, istediği herşey, her yanından zenginlik taşan o hayatı daha da zenginleştirsin, derinleştirsin...Hatta insan öyle çok istemeli ki...artık hiçbir şey istemiyorum da diyebilsin. Uçlar birleşsin; çember bütünlensin, döngü tamama ersin...İsteyen ve istenen bir ve tek olsun. Anne ve karnındaki çocuğu ya da toprak ve dalında çiçek gibi.” **

Bu özlü ve derin sözler, aklıma çook eskilerden bir hikaye getirdi. Reekarnasyonu esas alan bu hikayeye göre, insan ruhu bir demet arzu ve korkudan ibaretmiş. İnsan eğer ölmeden önce birşeyi çok arzularsa, bu onu yeni hayatına taşırmış. Önceki hayatında halledemediği korkular da varsa bu arzu demetine eklenirmiş. Arzulamazsa eğer, bu zaten arzularından arındığına delaletmiş ve bir daha gelmezmiş dünyaya.

Böylece arzu mu insanı, insan mı arzuyu doğuruyor başı sonu belli olmayan bir denklem. Belki, gerçekte isteyen bizler bile değiliz. Herşey, kendini aynada seyredalan Güzelliğin oyunundan ibaretse? 


* Halil Cibran’ın "Ermiş" adlı ünlü kitabından, 'Akıl ve Tutku Üstüne' bölümünden

** Ali Karakuş'un kitabından alıntı; “0’dan 1’e” s.80


İSTEMEK YA DA İSTEMEMEK, İŞTE BÜTÜN MESELE

“Rüyamda, vücudum alev topu gibi olmuş, meğer bu Öz’ümün arzusuymuş, yani en derin tutkum. Bu arzu olmaz ise zaten gidilecek yol da olmazmış. Önümdeki yolu izledikçe, çevrede yanan yüzlerce ufak tefek kibrit görüyorum.

mumdaki mistisizm

Bunlar ne diyorum, onlar günlük arzularmış, takip edip etmemek bana kalmışmış. Hayat ziyadesiyle kolaylaşıyor büyük alev parçasını takip ettiğimde, yoluma düşen küçük alevlerin zaten bir kısmı kendi kendine elenmiş oluyor, geride kalanları hayatıma alıp almamak ise benim tercihim. Ne büyük bir ferahlık. Peki diyorum, arzulardan tamamıyla arınmak mümkün mü? ‘Boş olarak mümkün’ deniyor, meğer her arzu bir ihtiyaca karşılık geliyormuş. İhtiyaçlarımızdan ne kadar arınıp özgürleşebilirsek; arzularımıza bağımlılık o kadar azalırmış. Böylelikle arzular gelir gider, bizler aracı olurmuşuz sadece, ‘Ne zamanki arzuyu yarına taşırsınız o beklenti ve acı yaratır. Arzunun kendisi değil.’ Bu ulvi sözler eşliğinde kayıp gidercesine yürüyor, yürümüyor adeta akıyorum”.

Vücudum ısınmış bir şekilde gözlerimi açıyorum. Hiç gelesim yok bu taraflara zira. Kafama takılıyor bu arzu ve tutku meselesi. Zaten nicedir zihnimi meşgul ediyordu ya...Ahh be iflah olmaz düşünceler seli, geri mi geliverdiniz hemencecik?

Sözlükler arzu için “istek”, tutku için ise “güçlü istek” tanımını veriyorlar. Ayrıca tutkudan irade ve yargıları aşan güçlü duygu olarak da bahsediyorlar (Arzu:desire, tutku:passion). Son zamanlarda, arzu ve tutkulardan bilgelik yolunda geride bırakılması, aşılması gereken dersler gibi bahsedilmesi sık rastladığım bir mevzu. Arzuları aşmayı istemek de bir arzu değil mi? Hem de en kuvvetlisinden.

Sormuşlar Ermiş’e*, bize akıl ve tutkudan bahset diye;

“Ruhunuz çoğu zaman bir savaş alanıdır, burada sağduyunuz ve aklınız, tutkunuza ve arzunuza karşı savaşır. Siz kendiniz arabulucu olmadıkça, daha doğrusu tüm unsurlarınızı sevmedikçe, ben nasıl yapabilirim bunu? Aklınız ve ruhunuz, denizci ruhunuzun dümeni ve yelkenidir. Yelkeniniz parçalanırsa ya da dümeniniz kırılırsa denizin ortasında kalakalmaktan başka ne gelir elinizden? Çünkü akıl tek başına hükmederse sınırlı bir güçtür; tutku da, başıboş bırakılmışsa, kendini yakıp tüketen bir alevdir. Siz de aklın içinde dinlenip tutkuyla devinmelisiniz”.

Sanırım sorun arzu ve tutkularda değil, yine ve yine bakış açımızda. Mesele, arzuların gelip geçiciliğine ev sahipliği yapmaktan ziyade, onları tatmin etme peşinde koşmak ve hatta kontrol etmeye çalışmak ve en kötüsü bunlara sahip olmayı tekrar tekrar garanti altına almak endişemizde yatıyor. Arzulara tanık olmaktan ziyade herşey olmamızda yatıyor; avukat, polis, yargıç ve daha nicesi :) Arzularımızın sahibi gibi davranıyoruz, olsa olsa onlara evsahibi olabiliriz ancak. Bu durumda bile konuklarımıza pek güzel bir evsahipliği yaptığımız söylenemez ya, arzulardan bile beklentimiz haddimizden fazla...


GERÇEKTE İSTEYEN KİM?


Peki, bu durumda fark eder mi isteyip istememek? İstemeli mi istememeli mi?

“Öyleyse eğer isteyecekse insan dibine kadar istemeli, çok istemeli yani. Öyle ihtiyaç duyduğundan filan da değil, sırf kendisine ve belki hayatın isteklerine uyduğundan. İstemeli ki, istediği herşey, her yanından zenginlik taşan o hayatı daha da zenginleştirsin, derinleştirsin...Hatta insan öyle çok istemeli ki...artık hiçbir şey istemiyorum da diyebilsin. Uçlar birleşsin; çember bütünlensin, döngü tamama ersin...İsteyen ve istenen bir ve tek olsun. Anne ve karnındaki çocuğu ya da toprak ve dalında çiçek gibi.” **

Bu özlü ve derin sözler, aklıma çook eskilerden bir hikaye getirdi. Reekarnasyonu esas alan bu hikayeye göre, insan ruhu bir demet arzu ve korkudan ibaretmiş. İnsan eğer ölmeden önce birşeyi çok arzularsa, bu onu yeni hayatına taşırmış. Önceki hayatında halledemediği korkular da varsa bu arzu demetine eklenirmiş. Arzulamazsa eğer, bu zaten arzularından arındığına delaletmiş ve bir daha gelmezmiş dünyaya.

Böylece arzu mu insanı, insan mı arzuyu doğuruyor başı sonu belli olmayan bir denklem. Belki, gerçekte isteyen bizler bile değiliz. Herşey, kendini aynada seyredalan Güzelliğin oyunundan ibaretse? 


* Halil Cibran’ın "Ermiş" adlı ünlü kitabından, 'Akıl ve Tutku Üstüne' bölümünden

** Ali Karakuş'un kitabından alıntı; “0’dan 1’e” s.80


8 Nisan 2015 Çarşamba

Çılgın Bediş tadındaki arkadaşımın sürüklediği kursların birindeyim. "Bayılacaksın", diyor "en azından beleş...Malum bedava sirke baldan tatlı, kaybedeceğin ne var?"

balon ve hafiflik

Doğru, çok doğru söylüyor. Hiç olmadı sıkıcı haftasonlarından biri daha geçip gitmiş olur. Her ne kadar geçip giden günler ömrümüzden eksilse de. Biliyor affedemediğim biri var, hayli zaman oldu, ancak yüreğim hala ağır. Belki affedebilirim bu sefer, kim bilir?

Yaşlıca bir bey camide vaaz verir gibi, ağır ağır ve tane tane konuşuyor. Bir tek safları sıklaştıralım sözü eksik :) Kelimelerin üstüne basa basa anlatıyor: “Affetmemek zehri kendi içip, başkasının ölmesini beklemek gibidir. Kendi gücümüzü karşıdakine teslim etmektir. Affetmek ise kendi yükümüzü hafifletmek, sırtımızdaki heybedekileri bir bir atmaktır. Affetmek özgürlüktür.  Gerçekte kim olduğunuzu hatırlamaktır...”

- İyi konuşuyor, doğru konuşuyor da, un var, şeker var, yağ da , ee ne duruyorsun, gibi birşey değil ki bu, diyorum. Kıkırdıyor:
- Biraz fırsat tanı.

Şimdi de salondaki matlara uzanıp meditasyona geçiyoruz. “Derin derin nefesler alın...Şimdi de affedemediğiniz kişiyi getirin gözünüzün önüne...”. Gözümün önüne getirmek mi? Hiç aklımdan çıkmıyor ki? Zihnim hergün onunla konuşuyor, onun ne yaptığını düşünüyor, onun gıyabında onunla paylaşıyor günümü. “O kişiyi silikleştirin, vücudu silikleşiyor, sonra yavaş yavaş vücudu dağılıyor, sonra kemikleri kalıyor, sonra...” Sonrasını hatırlamıyorum meditasyonun, hemen çıkıyorum, olacak şey mi? Gözlerim ve hatta kulaklarım kapalı matta uzanmaya devam ediyorum. Nasıl bir meditasyon bu, Allah'ım? Şaka mı? Kamera falan mı var bir yerlerde? Sevdiğim birini lime lime etmek düşüncesi saçma-komik-korkunç geliyor. Varsın affedemeyeyim, varsın benim ömrüm onu sırtımda ve gönlümde taşımakla geçsin, ne gam. Sonrasında hiiiç bitmeyecek sandığım, naçizane “Kont Drakula” :) adını verdiğim meditasyon nihayet bitiyor.

Herkes gözyaşları içinde kursun ne kadar iyi geldiğinden, affettiğinden, yok öyle yok böyle olduğundan dem vuruyor. Peki yaşamış oldukları duygular bana niye sirayet etmiyor? Çünkü samimiyet yok, gerçeklik yok, sahicilik yok. “Neden böyle davranıyorlar anlayamıyorum", diyorum. "Sanki çıkışta ‘Affedenler Partisi’ var ve affedemeyenler gidemeyecek”, dediğimde koluma Çılgın Bediş’ten güzel bir dirsek yiyorum. Kalabalıktan bigüzel sıvışıyoruz. Ohh be...

Sonrasında bir mucize oluyor, affetmeye çabalamadığımda, daha doğrusu çabayı bıraktığımda AFFEDİYORUM. Bir mucize daha, ertesi gün şirket beni onun çalıştığı bölgeye gönderiyor. “Acaba şirkette olur mu? Pazarlamacı kendisi zira. Üstelik o bölgede holdingin birden fazla şirketi var. Olsa bile gibi rastlaşır mıyız,” gibi düşünceler birer safsatadan ibaret kalıyor. Tanrı yeter ki istesin, kimseler önüne geçemezmiş. Evren bana müthiş bir film seti dekoru kurgulamış zira, bakmaya doyamadığım yeşil gözlerin sahibi kapıda sigara içiyor. Sanki beni bekliyor. Kucaklaşıyor, hiç konuşmadan anlaşıyoruz. Toplantı odasına kadar eşlik edip, “Kendisine iyi bakın, size emanetim”, diyor.

SAHİ AFFETMEK NEYDİ?*

Keşke o ana tekrar gidebilsem, formulü olsa şöyle olabilir miydi acaba;

(Kabul + anlayış + şevkat ) – (onay + intikam + nefret + yargılamak + haksızlık)= HAFİFLİK

Affedememek geçmişe tutunma, teslimiyete en büyük engel. İnsan affederse tekrar incineceğinden, aynısı başına geleceğinden, savunma duvarlarının yıkılacağından korkuyor. Varolanı kucaklamak ile o insanı kucaklamak farklı şeyler kanımca. Varolanı kucaklamak olana bitene kabul vermek demek. Varolanı kucaklamak sevgide kalarak o insanı içsel olarak kucaklamak demek. O kişiyi tekrar hayatınıza isteyerek almak değil.

Üstelik, Üstad Eckhart Tolle’nin de dediği gibi, “Affetmek genelde hep geçmişle ilişkilendirilir, oysa affetmeyi ana taşıyabilirsiniz. Diyelim şu an karşınızda saygısızlık yapan biri var, tepki vermezseniz ona anı, bilinci hediye edersiniz. Bu birisine verilebilecek en büyük hediyedir.” Böylece yanıt doğar, An'dan gelen, o an için verilebilecek en güzel yanıt. Kızgın bir çocuk gelse odaya ve size vursa, gülüp geçmez misiniz, çocuktan beklenen o demez misiniz? Daha ötesi affetmenin bile söz konusu olmadığı bir konum; meselelere "Güzelden gelen güzeldir", “Mevlam ne eylerse güzel eyler” tadında bakabilmek. Dualitenin aşıldığı ne büyük bir mertebedir o.

Dedim ya, affetmenin sırrı olsa da versem, hatta tekrar tekrar yaşasam. Hikayemin ardında hayli “kan, ter, gözyaşı” var. Sanırım sadece NİYET bile büyük bir adım. Lakin Allah her daim gözetir, mühlet verir de ihmal etmezmiş.




* "Selvi Boylum Al Yazmalım" filminin ünlü repliği 'Sahi Sevgi Neydi?' den esinlendim. Defalarca bıkmadan izlediğim film Atıf Yılmaz tarafından yönetilmiş olup, filmin başrollerinde Kadir İnanır ve Türkân Şoray oynamıştır. 1977 tarihli film, Türk sinemasının başyapıtlarından biri olarak sayılmaktadır. 




AFFETMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Çılgın Bediş tadındaki arkadaşımın sürüklediği kursların birindeyim. "Bayılacaksın", diyor "en azından beleş...Malum bedava sirke baldan tatlı, kaybedeceğin ne var?"

balon ve hafiflik

Doğru, çok doğru söylüyor. Hiç olmadı sıkıcı haftasonlarından biri daha geçip gitmiş olur. Her ne kadar geçip giden günler ömrümüzden eksilse de. Biliyor affedemediğim biri var, hayli zaman oldu, ancak yüreğim hala ağır. Belki affedebilirim bu sefer, kim bilir?

Yaşlıca bir bey camide vaaz verir gibi, ağır ağır ve tane tane konuşuyor. Bir tek safları sıklaştıralım sözü eksik :) Kelimelerin üstüne basa basa anlatıyor: “Affetmemek zehri kendi içip, başkasının ölmesini beklemek gibidir. Kendi gücümüzü karşıdakine teslim etmektir. Affetmek ise kendi yükümüzü hafifletmek, sırtımızdaki heybedekileri bir bir atmaktır. Affetmek özgürlüktür.  Gerçekte kim olduğunuzu hatırlamaktır...”

- İyi konuşuyor, doğru konuşuyor da, un var, şeker var, yağ da , ee ne duruyorsun, gibi birşey değil ki bu, diyorum. Kıkırdıyor:
- Biraz fırsat tanı.

Şimdi de salondaki matlara uzanıp meditasyona geçiyoruz. “Derin derin nefesler alın...Şimdi de affedemediğiniz kişiyi getirin gözünüzün önüne...”. Gözümün önüne getirmek mi? Hiç aklımdan çıkmıyor ki? Zihnim hergün onunla konuşuyor, onun ne yaptığını düşünüyor, onun gıyabında onunla paylaşıyor günümü. “O kişiyi silikleştirin, vücudu silikleşiyor, sonra yavaş yavaş vücudu dağılıyor, sonra kemikleri kalıyor, sonra...” Sonrasını hatırlamıyorum meditasyonun, hemen çıkıyorum, olacak şey mi? Gözlerim ve hatta kulaklarım kapalı matta uzanmaya devam ediyorum. Nasıl bir meditasyon bu, Allah'ım? Şaka mı? Kamera falan mı var bir yerlerde? Sevdiğim birini lime lime etmek düşüncesi saçma-komik-korkunç geliyor. Varsın affedemeyeyim, varsın benim ömrüm onu sırtımda ve gönlümde taşımakla geçsin, ne gam. Sonrasında hiiiç bitmeyecek sandığım, naçizane “Kont Drakula” :) adını verdiğim meditasyon nihayet bitiyor.

Herkes gözyaşları içinde kursun ne kadar iyi geldiğinden, affettiğinden, yok öyle yok böyle olduğundan dem vuruyor. Peki yaşamış oldukları duygular bana niye sirayet etmiyor? Çünkü samimiyet yok, gerçeklik yok, sahicilik yok. “Neden böyle davranıyorlar anlayamıyorum", diyorum. "Sanki çıkışta ‘Affedenler Partisi’ var ve affedemeyenler gidemeyecek”, dediğimde koluma Çılgın Bediş’ten güzel bir dirsek yiyorum. Kalabalıktan bigüzel sıvışıyoruz. Ohh be...

Sonrasında bir mucize oluyor, affetmeye çabalamadığımda, daha doğrusu çabayı bıraktığımda AFFEDİYORUM. Bir mucize daha, ertesi gün şirket beni onun çalıştığı bölgeye gönderiyor. “Acaba şirkette olur mu? Pazarlamacı kendisi zira. Üstelik o bölgede holdingin birden fazla şirketi var. Olsa bile gibi rastlaşır mıyız,” gibi düşünceler birer safsatadan ibaret kalıyor. Tanrı yeter ki istesin, kimseler önüne geçemezmiş. Evren bana müthiş bir film seti dekoru kurgulamış zira, bakmaya doyamadığım yeşil gözlerin sahibi kapıda sigara içiyor. Sanki beni bekliyor. Kucaklaşıyor, hiç konuşmadan anlaşıyoruz. Toplantı odasına kadar eşlik edip, “Kendisine iyi bakın, size emanetim”, diyor.

SAHİ AFFETMEK NEYDİ?*

Keşke o ana tekrar gidebilsem, formulü olsa şöyle olabilir miydi acaba;

(Kabul + anlayış + şevkat ) – (onay + intikam + nefret + yargılamak + haksızlık)= HAFİFLİK

Affedememek geçmişe tutunma, teslimiyete en büyük engel. İnsan affederse tekrar incineceğinden, aynısı başına geleceğinden, savunma duvarlarının yıkılacağından korkuyor. Varolanı kucaklamak ile o insanı kucaklamak farklı şeyler kanımca. Varolanı kucaklamak olana bitene kabul vermek demek. Varolanı kucaklamak sevgide kalarak o insanı içsel olarak kucaklamak demek. O kişiyi tekrar hayatınıza isteyerek almak değil.

Üstelik, Üstad Eckhart Tolle’nin de dediği gibi, “Affetmek genelde hep geçmişle ilişkilendirilir, oysa affetmeyi ana taşıyabilirsiniz. Diyelim şu an karşınızda saygısızlık yapan biri var, tepki vermezseniz ona anı, bilinci hediye edersiniz. Bu birisine verilebilecek en büyük hediyedir.” Böylece yanıt doğar, An'dan gelen, o an için verilebilecek en güzel yanıt. Kızgın bir çocuk gelse odaya ve size vursa, gülüp geçmez misiniz, çocuktan beklenen o demez misiniz? Daha ötesi affetmenin bile söz konusu olmadığı bir konum; meselelere "Güzelden gelen güzeldir", “Mevlam ne eylerse güzel eyler” tadında bakabilmek. Dualitenin aşıldığı ne büyük bir mertebedir o.

Dedim ya, affetmenin sırrı olsa da versem, hatta tekrar tekrar yaşasam. Hikayemin ardında hayli “kan, ter, gözyaşı” var. Sanırım sadece NİYET bile büyük bir adım. Lakin Allah her daim gözetir, mühlet verir de ihmal etmezmiş.




* "Selvi Boylum Al Yazmalım" filminin ünlü repliği 'Sahi Sevgi Neydi?' den esinlendim. Defalarca bıkmadan izlediğim film Atıf Yılmaz tarafından yönetilmiş olup, filmin başrollerinde Kadir İnanır ve Türkân Şoray oynamıştır. 1977 tarihli film, Türk sinemasının başyapıtlarından biri olarak sayılmaktadır. 




2 Nisan 2015 Perşembe

Horasan Erenlerinden Hünkar Hacı Bektaş Veli* yediyüzyıl öncesinde Anadolu'nun bağrından haykırmış;
“Marifet Nefs’i silmek değil, bilmektir”.

Ayna & kadın

Kendime çok yakın bulduğum bir danışanım. Bırakın verdiğim ödevleri, cümle aralarında paylaşmış olduğum kitapları, makaleleri bile bir bir kafasına not edip okuması ve sonraki seanslara getirmesi beni inanılmaz mutlu ediyor:

- Bıktım, bu egodan, diyor.
- Neden diyorum?
- Kötü birşey değil mi ego? Sevmiyorum ve hatta bir an önce kurtulmak istiyorum.
- Bir hikaye anlatayım sen karar ver diyor ve hikayeye geçiyorum:

“Kral Janaka, kutsal kitapların birinde, deneyimli bir süvarinin ayağını üzengiye koyup atın üzerine çıkıncaya kadar geçen kısacık sürede aydınlanabileceğini öğrenmiş. Bunun üzerine tüm bilgeleri saraya davet etmiş, ancak hiçbiri ona bu tecrübeyi yaşatamamış.

Bir gün yöreye, Ashtavakra adında bir yaşlı ermiş gelmiş. Rivayete göre o, daha doğmadan bilgeymiş. Ve o gün sarayın huzuruna kabul edildiğinde, krala hitaben ‘Bir beklentiniz varmış efendim, yardım edebileceğimi düşünüyorum’, dediğinde kral bilgeyi hemen tanımış. Zira “sekiz kıvrımlı” demek olan Ashtavakra’nın vücudunda ismi gibi sekiz eğri büğrü kıvrım varmış.

Sözünü sakınmayan bilge ‘Gerçekten aydınlanmak istiyorsanız o zaman başbaşa kalmalıyız demiş’. Saray erkanı salonu terk ettikten sonra, mekana bir at getirtilmiş.

- Ayağınızı üzengiye koyun, demiş Ashtavakra. Talimatı duyduğunuzda aydınlanacaksınız.
- Peki talimatı duyabilmem için şart olan nedir? diye sormuş kral.
- Ahantar kelime sannyatsam, yani feragattir. Herşeyden feragat ettiğinizde Hakikat’i işitebilecek hale gelirsiniz.
- Nasıl? diye sormuş kral.
- Size ait olan herşeyden vazgeçin. Kendinizi tanımlamalardan ayırın. 'Ben kralım'. 'Ben erkeğim'. 'Ben buyum'. Teker teker bana verin.
- Krallığımı, bedenimi, düşüncelerimi, egomu size veriyorum.
- Şimdi gerçeği duymaya hazır mısınız?

Kraldan cevap gelmediğini gören bilge, kralın kendini soyutlayıp onun asli haline döndüğünü anlamış.

- Ruhun fonksiyonunu dile getirebilmek için bedene, zihne ve entellekte ihtiyaç var, beni işitebilmeniz için bile biraz egoya sahip olmanız gerekir. Dolayısı ile bana verdiğiniz herşeyi size iade ediyorum, ancak unutmayın ödünç olarak veriyorum.

Kral ata tırmanmış ve bilge mırıldanmış:

- Sen O’sun, en yüce Mutluluk ve en yüce Huzursun.

Ve öyle olmuş…” **

BİR BEN VAR BENDEN İÇERİ***

Kişilik egosuz oluşamaz, kişi bu dünyanın realitesi olan dualiteyi algılayamaz. “Ben varım, ben ve benim” diyemez. Sorun Jung’a göre egonun kendini bilincin merkezi olarak görmeye başladığında olur. Eh bu şartlar altında ego da gitgide büyümeye ve hatta devleşmeye başlar.

Bu durumda ne yapmalı? Maalesef, birçok kişisel gelişim kursunda gördüğüm, danışanımın da bahsettiği gibi, egoyu amiyane tabirle “tu kaka” niteleyip egoya savaş açmak şeklinde. Kanımca bu, karanlığa savaş açmak kadar beyhude bir çaba. Yaşayan hiçbir enerji yok olmak istemez, bilakis bir savaş halinde direncini güçlendirir. Aynen karanlık bir odaya girdiğinizde karanlığa savaş açmak ne kadar saçmaysa…Enerji sadece ve sadece dönüştürülebilir. Bu da ortama ışık getirmekle olur ve akabinde karanlık gidip ışığa karışır. 

Yapılan her farkındalık çalışması (meditasyon, dua vbg) egonun biraz daha zayıflamasına vesile olur. Bir müddet sonra bilinç gitgide yükselir, egonun feryat figan güvenlik arayışı ve çığlıkları diner; yerini evrensel akışa bırakır. Her farkındalık çalışması ile dönüşüme uğrayan ve yumuşayan ego artık bizim efendimiz değil, bize hizmet eden görevli haline gelir. En son aşamasında da Bir’e o kadar yaklaşır ki, savunma duvarları yerle bir olur, nehir okyanusa karışır. Kendimizi kaybederek Kendimizi :) buluruz. Önceleri "dünyada bir ben varım" diyen kişi, "bende bir dünya varmış"a geçer ve en nihayetinde "ne dünya varmış ne de ben" der.

Hatta bunun için şimdiden bile yapabileceğimiz birşey var. Ne mi? Gülmek. Ağız dolusu. Kontrolsüzce ve çocuksu kahkahalarla. Malum, ciddiyet egonun en yakın dostudur. Meleklere sormuşlar “Nasıl uçabiliyorsunuz?” diye, “Kendimizi hafife alıyoruz da ondan", diye cevaplamışlar. Kendiyle eğlenebilenler, kendimi fazla umursamıyorum diyenler egoya koca bir nanik yapmışlardır bile :)

Kahkaha dolu bir hafta diliyorum sizlere…Doyasıya gülün gülünecek halimize…


* Hacı Bektaş Veli; Büyük Türk düşünürü ve ozanı, XIII. yüzyılda yaşamış ulu bir Türk-İslam mutasavvıfıdır. Mevlâna, Ahi Evren ve Yunus Emre gibi Türk düşünce hayatını zamanımıza kadar etkileyen çağdaşları ile birlikte aynı devirde yaşamıştır.

** Hikayeyi Işık Menderes’in "İmdat Üstad Aranıyor" kitabından sadeleştirerek ve kısaltarak koymayı tercih ettim.

*** Gönüller sultanı Yunus Emre'nin ünlü dizeleri: "Bir ben vardır bende/ Benden içerü"



EGO EGO SÖYLE BANA, VAR MI GÜZELİ BENDEN BU DÜNYADA?

Horasan Erenlerinden Hünkar Hacı Bektaş Veli* yediyüzyıl öncesinde Anadolu'nun bağrından haykırmış;
“Marifet Nefs’i silmek değil, bilmektir”.

Ayna & kadın

Kendime çok yakın bulduğum bir danışanım. Bırakın verdiğim ödevleri, cümle aralarında paylaşmış olduğum kitapları, makaleleri bile bir bir kafasına not edip okuması ve sonraki seanslara getirmesi beni inanılmaz mutlu ediyor:

- Bıktım, bu egodan, diyor.
- Neden diyorum?
- Kötü birşey değil mi ego? Sevmiyorum ve hatta bir an önce kurtulmak istiyorum.
- Bir hikaye anlatayım sen karar ver diyor ve hikayeye geçiyorum:

“Kral Janaka, kutsal kitapların birinde, deneyimli bir süvarinin ayağını üzengiye koyup atın üzerine çıkıncaya kadar geçen kısacık sürede aydınlanabileceğini öğrenmiş. Bunun üzerine tüm bilgeleri saraya davet etmiş, ancak hiçbiri ona bu tecrübeyi yaşatamamış.

Bir gün yöreye, Ashtavakra adında bir yaşlı ermiş gelmiş. Rivayete göre o, daha doğmadan bilgeymiş. Ve o gün sarayın huzuruna kabul edildiğinde, krala hitaben ‘Bir beklentiniz varmış efendim, yardım edebileceğimi düşünüyorum’, dediğinde kral bilgeyi hemen tanımış. Zira “sekiz kıvrımlı” demek olan Ashtavakra’nın vücudunda ismi gibi sekiz eğri büğrü kıvrım varmış.

Sözünü sakınmayan bilge ‘Gerçekten aydınlanmak istiyorsanız o zaman başbaşa kalmalıyız demiş’. Saray erkanı salonu terk ettikten sonra, mekana bir at getirtilmiş.

- Ayağınızı üzengiye koyun, demiş Ashtavakra. Talimatı duyduğunuzda aydınlanacaksınız.
- Peki talimatı duyabilmem için şart olan nedir? diye sormuş kral.
- Ahantar kelime sannyatsam, yani feragattir. Herşeyden feragat ettiğinizde Hakikat’i işitebilecek hale gelirsiniz.
- Nasıl? diye sormuş kral.
- Size ait olan herşeyden vazgeçin. Kendinizi tanımlamalardan ayırın. 'Ben kralım'. 'Ben erkeğim'. 'Ben buyum'. Teker teker bana verin.
- Krallığımı, bedenimi, düşüncelerimi, egomu size veriyorum.
- Şimdi gerçeği duymaya hazır mısınız?

Kraldan cevap gelmediğini gören bilge, kralın kendini soyutlayıp onun asli haline döndüğünü anlamış.

- Ruhun fonksiyonunu dile getirebilmek için bedene, zihne ve entellekte ihtiyaç var, beni işitebilmeniz için bile biraz egoya sahip olmanız gerekir. Dolayısı ile bana verdiğiniz herşeyi size iade ediyorum, ancak unutmayın ödünç olarak veriyorum.

Kral ata tırmanmış ve bilge mırıldanmış:

- Sen O’sun, en yüce Mutluluk ve en yüce Huzursun.

Ve öyle olmuş…” **

BİR BEN VAR BENDEN İÇERİ***

Kişilik egosuz oluşamaz, kişi bu dünyanın realitesi olan dualiteyi algılayamaz. “Ben varım, ben ve benim” diyemez. Sorun Jung’a göre egonun kendini bilincin merkezi olarak görmeye başladığında olur. Eh bu şartlar altında ego da gitgide büyümeye ve hatta devleşmeye başlar.

Bu durumda ne yapmalı? Maalesef, birçok kişisel gelişim kursunda gördüğüm, danışanımın da bahsettiği gibi, egoyu amiyane tabirle “tu kaka” niteleyip egoya savaş açmak şeklinde. Kanımca bu, karanlığa savaş açmak kadar beyhude bir çaba. Yaşayan hiçbir enerji yok olmak istemez, bilakis bir savaş halinde direncini güçlendirir. Aynen karanlık bir odaya girdiğinizde karanlığa savaş açmak ne kadar saçmaysa…Enerji sadece ve sadece dönüştürülebilir. Bu da ortama ışık getirmekle olur ve akabinde karanlık gidip ışığa karışır. 

Yapılan her farkındalık çalışması (meditasyon, dua vbg) egonun biraz daha zayıflamasına vesile olur. Bir müddet sonra bilinç gitgide yükselir, egonun feryat figan güvenlik arayışı ve çığlıkları diner; yerini evrensel akışa bırakır. Her farkındalık çalışması ile dönüşüme uğrayan ve yumuşayan ego artık bizim efendimiz değil, bize hizmet eden görevli haline gelir. En son aşamasında da Bir’e o kadar yaklaşır ki, savunma duvarları yerle bir olur, nehir okyanusa karışır. Kendimizi kaybederek Kendimizi :) buluruz. Önceleri "dünyada bir ben varım" diyen kişi, "bende bir dünya varmış"a geçer ve en nihayetinde "ne dünya varmış ne de ben" der.

Hatta bunun için şimdiden bile yapabileceğimiz birşey var. Ne mi? Gülmek. Ağız dolusu. Kontrolsüzce ve çocuksu kahkahalarla. Malum, ciddiyet egonun en yakın dostudur. Meleklere sormuşlar “Nasıl uçabiliyorsunuz?” diye, “Kendimizi hafife alıyoruz da ondan", diye cevaplamışlar. Kendiyle eğlenebilenler, kendimi fazla umursamıyorum diyenler egoya koca bir nanik yapmışlardır bile :)

Kahkaha dolu bir hafta diliyorum sizlere…Doyasıya gülün gülünecek halimize…


* Hacı Bektaş Veli; Büyük Türk düşünürü ve ozanı, XIII. yüzyılda yaşamış ulu bir Türk-İslam mutasavvıfıdır. Mevlâna, Ahi Evren ve Yunus Emre gibi Türk düşünce hayatını zamanımıza kadar etkileyen çağdaşları ile birlikte aynı devirde yaşamıştır.

** Hikayeyi Işık Menderes’in "İmdat Üstad Aranıyor" kitabından sadeleştirerek ve kısaltarak koymayı tercih ettim.

*** Gönüller sultanı Yunus Emre'nin ünlü dizeleri: "Bir ben vardır bende/ Benden içerü"