27 Mayıs 2015 Çarşamba

Yaratıcılık merkezinde gizem olan bir "teslim" sürecidir, "kontrol" değil. Koçluk seansı da aynen öyle değil mi?



S. Öncelikle Zeynep hoşgeldin. Hemen konuya girecek olursak; Sanat Terapisi nedir?

C. Sanat Terapisi, kişinin seans içinde terapist veya koçun yönlendirmesiyle bir ifade aracı olarak sanatı kullandığı bir metodolojidir. ‘Sanat’ derken kişiden sanatçı olması veya belli bir yetenek beklenmez.

Aslında ‘Sanat Terapisi’ dendiğinde akla ilk boya, heykel veya çeşitli görsel malzemeleri kullanarak yapılan seanslar akla gelir. Ben daha çok ‘Dışavurumcu Sanat Terapisini’ kullanıyorum. Dışavurumcu Sanat Terapisi kendini görsel sanatlarla kısıtlamaz ve pek çok modaliteyi içine alır. Boya, ses, hareket, drama, yazı, hayalgücü, şekillendirme, oyun gibi yöntemleri kullanarak kişi hem kullanmadığı kaynaklarını keşfeder, hem de duygu ve düşüncelerine daha derin bir farkındalık kazanır, sonucunda da getirdiği konulara bambaşka bir yerden bakar. Yaratma süreci terapist/koç ve danışan ile birlikte şekillendirilir. Hem ortaya çıkan, hem de süreç birlikte değerlendirilir. Fakat bu değerlendirmede koç/terapist yorum yapan ve yargılayandan ziyade meraklı bir kaşiftir. Sanat ve Dışavurumcu Sanat terapisi bu açıdan son derece fenomenolojik bir yaklaşımdır. Yani hiçbir şeyin önden belirlenmiş bir anlam ve analizi yoktur. Anlam anın içinde ve kişiye özel ‘burada ve şimdi’ üretilir.


S. Sanatın kendisinin zaten iyileştirici bir gücü yok mudur? Yani terapötik bir yanı?

C. Evet, doğru, sanatın kendisi iyileştirir. Yani sadece sanat yapmak, farklı becerilerimizi kullanmak bizi ‘burada ve şimdi’ye getirir. Bizi duygularımızın ve zihnimizin kısırdöngüsünden kurtarır. Bunun yanı sıra estetiğin ve özenerek bir şeyler üretmenin kişiyi iyileştirdiğine dair de pek çok araştırma var. Bir başka iyileştirici özelliği de kişiye farklı kaynaklarını hatırlattığı için özgüveni geliştirmesidir.


S. Sanat terapisi neden işlevseldir ve nerelerde kullanılıyor?

C. Dışavurumcu Sanat Terapisindeki hedef kişiyi içine düştüğü kısır döngüden ve sıkışmışlıktan kurtarmaktır. Bunu da kişiyi sanatın alternatif dünyasına davet ederek yapar. Kişi seansta sorununu anlatır fakat sonra bu konular park edilir ve kişi terapist/ koç tarafından sanatın alternatif dünyasına davet edilir. Burada kişiye üzerine çalışacağı yeni bir ‘challenge’* verilir fakat bu challenge gerçek hayattan çok farklıdır. Bu bir sanat misyonudur. Hareket, boya, heykel, oyun, hikaye ve daha pek çok şey olabilir. Bu sanat aktivitesi konuyla bağlantılı da olabilir, tamamen bağımsız da (‘theme-near/ theme-far’ /bu da benim okulum EGS’in geliştirdiği bir yöntem). Kişi bu malzemelerle bir şeyler üretirken konfor alanının dışına çıkar, yeni bir şeyler oluşturur ve koç/terapist bu oluşum sürecine bir gözlemci olarak (eğer danışan isterse aynı zamanda katılımcı olarak) eşlik eder. Daha sonra halen bu dünyanın içindeyken ortaya çıkan ve çıkma süreci tartışılır. Bu süreç daha sonra orjinal konuya bağlanır.

Tüm bu süreç kişinin kendi kaynaklarını hatırlamasına, konfor alanının dışında nasıl olduğu, challenge’larla nasıl başa çıktığını görmesine, konuya bambaşka bir yerden bakmasına ve en önemlisi de kısır döngüden çıkmasına (bizde buna ‘oyun alanının’ genişlemesine) yardımcı olur. Ben şahsen başka hiçbir yöntemin kişiyi bu kadar hızla bilinçaltıyla buluşturduğuna, farkındalığını derinleştirdiğine ve kelimelerin ötesini keşfetmesine yardımcı olduğuna şahit olmadım.

Ben koçlukta, takım koçluklarımda, büyük gruplarla kullanıyorum. Sınıf ortamlarından (kızımın yuvasında kullanılıyor) her türlü terapi seansında da kullanıldığına şahit oldum. Hocalarımdan Paolo Knill Birleşmiş Milletlerde İsrail Filistin konusunu konuşurken bile bir ‘mediation’** yöntemi olarak kullanmış.


KOÇLUK VE SANAT

S. Koçluktaki uygulamalarına gelecek olursak; neden kullanalım? Farkındalığa (mindfulness) katkısı nedir?

C. Pek çok konu sadece üzerinde konuşularak çözümlenemez. Özellikle de ‘hakkında konuşmak’ kişiyi aynı kısır dönünün içine kolayca sokar. Kişi şimdiden ve opsiyonlarından kopar ya geçmişle ilgili üzüntüye, ya da gelecekle ilgili endişeye gider. Koçlukta dışavurumcu sanat terapi veya daha pek çok yöntemi kullanmaktaki ana hedefimiz kişiyi ‘burada ve şimdi’ye getirmek, ona farklı deneyimler yaşatarak ‘neyi nasıl yaşadığına’ veya farklı nasıl yaşayabileceğine dair burada ve şimdi farkındalık yaşatmaktır. Bu açıdan Sanat Terapisi de son derece farkındalık odaklıdır. Gerçek dönüşüm ancak burada ve şimdi yaşanan idrak ile mümkün olur. Ve bu sadece zihni değil tüm bedeni içine alan bir deneyimdir. Sanat Terapi de farklı uygulamalarıyla bunu destekler.


S. Koç olarak diyelim ki seanslarımızda sanatın bu işlevinden faydalanmak istiyor ve kendimizi bu alanda geliştirmeyi düşünüyoruz; yetenekli olmak zorunda mıyız ve ne gibi eğitimlere katılabiliriz? İlla onca para ödeyip yurtdışına mı gitmek gerekiyor?

C. Tabi ki illa yurtdışına gitmek gerekmiyor. Türkiye’de de artık pek çok eğitim var.

Gila Şeritçioğlu ile 8-9 Ekim 2015’te Koçlukta Yaratıcılık eğitimimiz uygulamaları ve ardında yatan teoriyi anlamanıza ve pratik etmenize destek olacak. Benim senelerle yürüttüğüm 10 haftalık İnspiro Yaratıcı Girişimler Grup Çalışmam da bu eksiği gidermeye yönelik bir Dışavurumcu Sanat Terapisi ile grup koçluğu deneyimiydi. Onu 2 günlük programlara çevirme fikrim de var, belki gerçekleştiririm. Bunun yanı sıra hem Çapa’da, hem de Safir Danışmanlıkta konuya dair eğitimler mevcut.

Bu konuda yetenek de gerekmiyor fakat kendi üzerinizde uygulamak ve hayata geçirmek için isteklilik ve azim gerekiyor :) Yurtdışındaki eğitimler (Amerika, İsrail ve İsviçre’de) sanat terapisti olmak için bir modalitede deneyim ve uzmanlık (portfolio), malzemelere aşinalık istiyor. Ne kadar ileri gitmek ve ne kadar derinleşmek istediğiniz sizin seçiminiz. Fakat bilin ki ilk tanışma ve flört için Türkiye’de yeterli kaynaklar var.


HERKES YARATICIDIR

S. Uygulamada unutamadığın bir anın oldu mu? Örneğin, hiç açılamayan bir danışanın var ve bir sanatsal pratikle beraber içdünyasını patır patır dökmeye başlar vbg..

C. Bir kaç anım var ama ben bunlardan bir danışanımı İstanbul Modern’e götürdüğüm bir anı seçeceğim. Orada onu en çok çeken bir resmin karşısında oturmasını istedim. Resimle ‘anın içinde’ istediği kadar zaman geçirdikten sonra ona bir ‘estetik cevap’ olarak ya resim yapmasını, ya da bir şeyler yazmasını istedim. Danışanımdan çok etkileyici bir şiir çıktı ve bu şiir sayesinde uzun süredir kendine gösteremediği şevkati ve sevgiyi gösterdi. Şiir onun kendini kucaklama yöntemi oldu ve hatırlaması için onu evine astı. O seans beni çok duygulandırdı.


S. Peki, insan olarak yaratıcı yanımızı nasıl besleyebiliriz İstanbul’da? Koca metropolde doğru düzgün bir park yok ve hergün yeni, şekilsiz AVM’ler yapılmaya devam ederken?

C. Hahaha, burada sorudan çok bir serzeniş duyuyorum ve parklar, AVM’ler konusunda sana tamamen katılıyorum.

Bir yandan da İstanbul’da çok fazla imkan ve sanat aktivitesi de var. Hatta Macrocenter’da Sanat Gazeteleri olduğunu görüp şaşırdığımı bile söyleyebilirim. İşin aslı beslenmek isteyen her yerde fırsat bulabilir. Üretmek ve yaratıcılık sadece bir ilham değil, bir disiplin işi ve bunu bir alışkanlık haline getirmek apayrı bir konu, hatta üzerinde konuşmaktan çok da zevk aldığım bir konu. Bizde eksik olan park ve bahçenin yanı sıra bu disiplin ve yaratma alışkanlığı çünkü yaratım süreci kişiyi konfor alanından çıkmaya zorluyor ve belirsiz bir süreç. Bunu yapacağımıza yapacak çok daha kolay gündelik işlere boğuyoruz kendimizi… Bu şekilde de kendimizi yaratma endişesinden koruyoruz. Sonra da keşke daha yaratıcı olsam veya bana ilham gelmiyor diye şikayet ediyoruz.

S. Çok teşekkür ediyorum sevgili Zeynep...Sanatın koçluk dahil yaşamımızın her alanına daha çok nüfuz etmesini diliyorum.



Hamiş: Zeynep Evgin Eryılmaz, (PCC) yönetici koçu, eğitmen ve danışmandır. European Graduate School’da 2 yıllık Dışavurumcu 'Sanat Terapi ile Değişim' doktoroya giriş programını tamamlamıştır.


* Zorluk

** Aracılık, arabuluculuk




İÇİMİZDEKİ SANATÇININ YOLU

Yaratıcılık merkezinde gizem olan bir "teslim" sürecidir, "kontrol" değil. Koçluk seansı da aynen öyle değil mi?



S. Öncelikle Zeynep hoşgeldin. Hemen konuya girecek olursak; Sanat Terapisi nedir?

C. Sanat Terapisi, kişinin seans içinde terapist veya koçun yönlendirmesiyle bir ifade aracı olarak sanatı kullandığı bir metodolojidir. ‘Sanat’ derken kişiden sanatçı olması veya belli bir yetenek beklenmez.

Aslında ‘Sanat Terapisi’ dendiğinde akla ilk boya, heykel veya çeşitli görsel malzemeleri kullanarak yapılan seanslar akla gelir. Ben daha çok ‘Dışavurumcu Sanat Terapisini’ kullanıyorum. Dışavurumcu Sanat Terapisi kendini görsel sanatlarla kısıtlamaz ve pek çok modaliteyi içine alır. Boya, ses, hareket, drama, yazı, hayalgücü, şekillendirme, oyun gibi yöntemleri kullanarak kişi hem kullanmadığı kaynaklarını keşfeder, hem de duygu ve düşüncelerine daha derin bir farkındalık kazanır, sonucunda da getirdiği konulara bambaşka bir yerden bakar. Yaratma süreci terapist/koç ve danışan ile birlikte şekillendirilir. Hem ortaya çıkan, hem de süreç birlikte değerlendirilir. Fakat bu değerlendirmede koç/terapist yorum yapan ve yargılayandan ziyade meraklı bir kaşiftir. Sanat ve Dışavurumcu Sanat terapisi bu açıdan son derece fenomenolojik bir yaklaşımdır. Yani hiçbir şeyin önden belirlenmiş bir anlam ve analizi yoktur. Anlam anın içinde ve kişiye özel ‘burada ve şimdi’ üretilir.


S. Sanatın kendisinin zaten iyileştirici bir gücü yok mudur? Yani terapötik bir yanı?

C. Evet, doğru, sanatın kendisi iyileştirir. Yani sadece sanat yapmak, farklı becerilerimizi kullanmak bizi ‘burada ve şimdi’ye getirir. Bizi duygularımızın ve zihnimizin kısırdöngüsünden kurtarır. Bunun yanı sıra estetiğin ve özenerek bir şeyler üretmenin kişiyi iyileştirdiğine dair de pek çok araştırma var. Bir başka iyileştirici özelliği de kişiye farklı kaynaklarını hatırlattığı için özgüveni geliştirmesidir.


S. Sanat terapisi neden işlevseldir ve nerelerde kullanılıyor?

C. Dışavurumcu Sanat Terapisindeki hedef kişiyi içine düştüğü kısır döngüden ve sıkışmışlıktan kurtarmaktır. Bunu da kişiyi sanatın alternatif dünyasına davet ederek yapar. Kişi seansta sorununu anlatır fakat sonra bu konular park edilir ve kişi terapist/ koç tarafından sanatın alternatif dünyasına davet edilir. Burada kişiye üzerine çalışacağı yeni bir ‘challenge’* verilir fakat bu challenge gerçek hayattan çok farklıdır. Bu bir sanat misyonudur. Hareket, boya, heykel, oyun, hikaye ve daha pek çok şey olabilir. Bu sanat aktivitesi konuyla bağlantılı da olabilir, tamamen bağımsız da (‘theme-near/ theme-far’ /bu da benim okulum EGS’in geliştirdiği bir yöntem). Kişi bu malzemelerle bir şeyler üretirken konfor alanının dışına çıkar, yeni bir şeyler oluşturur ve koç/terapist bu oluşum sürecine bir gözlemci olarak (eğer danışan isterse aynı zamanda katılımcı olarak) eşlik eder. Daha sonra halen bu dünyanın içindeyken ortaya çıkan ve çıkma süreci tartışılır. Bu süreç daha sonra orjinal konuya bağlanır.

Tüm bu süreç kişinin kendi kaynaklarını hatırlamasına, konfor alanının dışında nasıl olduğu, challenge’larla nasıl başa çıktığını görmesine, konuya bambaşka bir yerden bakmasına ve en önemlisi de kısır döngüden çıkmasına (bizde buna ‘oyun alanının’ genişlemesine) yardımcı olur. Ben şahsen başka hiçbir yöntemin kişiyi bu kadar hızla bilinçaltıyla buluşturduğuna, farkındalığını derinleştirdiğine ve kelimelerin ötesini keşfetmesine yardımcı olduğuna şahit olmadım.

Ben koçlukta, takım koçluklarımda, büyük gruplarla kullanıyorum. Sınıf ortamlarından (kızımın yuvasında kullanılıyor) her türlü terapi seansında da kullanıldığına şahit oldum. Hocalarımdan Paolo Knill Birleşmiş Milletlerde İsrail Filistin konusunu konuşurken bile bir ‘mediation’** yöntemi olarak kullanmış.


KOÇLUK VE SANAT

S. Koçluktaki uygulamalarına gelecek olursak; neden kullanalım? Farkındalığa (mindfulness) katkısı nedir?

C. Pek çok konu sadece üzerinde konuşularak çözümlenemez. Özellikle de ‘hakkında konuşmak’ kişiyi aynı kısır dönünün içine kolayca sokar. Kişi şimdiden ve opsiyonlarından kopar ya geçmişle ilgili üzüntüye, ya da gelecekle ilgili endişeye gider. Koçlukta dışavurumcu sanat terapi veya daha pek çok yöntemi kullanmaktaki ana hedefimiz kişiyi ‘burada ve şimdi’ye getirmek, ona farklı deneyimler yaşatarak ‘neyi nasıl yaşadığına’ veya farklı nasıl yaşayabileceğine dair burada ve şimdi farkındalık yaşatmaktır. Bu açıdan Sanat Terapisi de son derece farkındalık odaklıdır. Gerçek dönüşüm ancak burada ve şimdi yaşanan idrak ile mümkün olur. Ve bu sadece zihni değil tüm bedeni içine alan bir deneyimdir. Sanat Terapi de farklı uygulamalarıyla bunu destekler.


S. Koç olarak diyelim ki seanslarımızda sanatın bu işlevinden faydalanmak istiyor ve kendimizi bu alanda geliştirmeyi düşünüyoruz; yetenekli olmak zorunda mıyız ve ne gibi eğitimlere katılabiliriz? İlla onca para ödeyip yurtdışına mı gitmek gerekiyor?

C. Tabi ki illa yurtdışına gitmek gerekmiyor. Türkiye’de de artık pek çok eğitim var.

Gila Şeritçioğlu ile 8-9 Ekim 2015’te Koçlukta Yaratıcılık eğitimimiz uygulamaları ve ardında yatan teoriyi anlamanıza ve pratik etmenize destek olacak. Benim senelerle yürüttüğüm 10 haftalık İnspiro Yaratıcı Girişimler Grup Çalışmam da bu eksiği gidermeye yönelik bir Dışavurumcu Sanat Terapisi ile grup koçluğu deneyimiydi. Onu 2 günlük programlara çevirme fikrim de var, belki gerçekleştiririm. Bunun yanı sıra hem Çapa’da, hem de Safir Danışmanlıkta konuya dair eğitimler mevcut.

Bu konuda yetenek de gerekmiyor fakat kendi üzerinizde uygulamak ve hayata geçirmek için isteklilik ve azim gerekiyor :) Yurtdışındaki eğitimler (Amerika, İsrail ve İsviçre’de) sanat terapisti olmak için bir modalitede deneyim ve uzmanlık (portfolio), malzemelere aşinalık istiyor. Ne kadar ileri gitmek ve ne kadar derinleşmek istediğiniz sizin seçiminiz. Fakat bilin ki ilk tanışma ve flört için Türkiye’de yeterli kaynaklar var.


HERKES YARATICIDIR

S. Uygulamada unutamadığın bir anın oldu mu? Örneğin, hiç açılamayan bir danışanın var ve bir sanatsal pratikle beraber içdünyasını patır patır dökmeye başlar vbg..

C. Bir kaç anım var ama ben bunlardan bir danışanımı İstanbul Modern’e götürdüğüm bir anı seçeceğim. Orada onu en çok çeken bir resmin karşısında oturmasını istedim. Resimle ‘anın içinde’ istediği kadar zaman geçirdikten sonra ona bir ‘estetik cevap’ olarak ya resim yapmasını, ya da bir şeyler yazmasını istedim. Danışanımdan çok etkileyici bir şiir çıktı ve bu şiir sayesinde uzun süredir kendine gösteremediği şevkati ve sevgiyi gösterdi. Şiir onun kendini kucaklama yöntemi oldu ve hatırlaması için onu evine astı. O seans beni çok duygulandırdı.


S. Peki, insan olarak yaratıcı yanımızı nasıl besleyebiliriz İstanbul’da? Koca metropolde doğru düzgün bir park yok ve hergün yeni, şekilsiz AVM’ler yapılmaya devam ederken?

C. Hahaha, burada sorudan çok bir serzeniş duyuyorum ve parklar, AVM’ler konusunda sana tamamen katılıyorum.

Bir yandan da İstanbul’da çok fazla imkan ve sanat aktivitesi de var. Hatta Macrocenter’da Sanat Gazeteleri olduğunu görüp şaşırdığımı bile söyleyebilirim. İşin aslı beslenmek isteyen her yerde fırsat bulabilir. Üretmek ve yaratıcılık sadece bir ilham değil, bir disiplin işi ve bunu bir alışkanlık haline getirmek apayrı bir konu, hatta üzerinde konuşmaktan çok da zevk aldığım bir konu. Bizde eksik olan park ve bahçenin yanı sıra bu disiplin ve yaratma alışkanlığı çünkü yaratım süreci kişiyi konfor alanından çıkmaya zorluyor ve belirsiz bir süreç. Bunu yapacağımıza yapacak çok daha kolay gündelik işlere boğuyoruz kendimizi… Bu şekilde de kendimizi yaratma endişesinden koruyoruz. Sonra da keşke daha yaratıcı olsam veya bana ilham gelmiyor diye şikayet ediyoruz.

S. Çok teşekkür ediyorum sevgili Zeynep...Sanatın koçluk dahil yaşamımızın her alanına daha çok nüfuz etmesini diliyorum.



Hamiş: Zeynep Evgin Eryılmaz, (PCC) yönetici koçu, eğitmen ve danışmandır. European Graduate School’da 2 yıllık Dışavurumcu 'Sanat Terapi ile Değişim' doktoroya giriş programını tamamlamıştır.


* Zorluk

** Aracılık, arabuluculuk




25 Mayıs 2015 Pazartesi

Yalan nedir bilmez onlar / Siyah, mavi, yeşil olsun / Aşkı inkar etmez onlar.
Bildiniz, bugün arabesk tarafımdan kalktım.


Anglosakson toplumların, yani ABD ve İngiltere’nin, en çok beğendiğim özelliği Eğitim Dünyası’nda hayli önde olmaları. Oradaki kitapçılarda burada bulamayacağım başlıklarda ve göremeyeceğim çeşitlilikte kitaplar ve dergiler mevcut. Bu benim kendimi kaybetmem demek (iyi anlamda elbette :) ). Kurslarda gördüğüm, Doğu dünyasına ait değer, uygulama ve pratikleri bile Batıdan öğreniyoruz maalesef. Ancak şapka çıkarmak gerekir, önemli olan bunları ortaya koyabilmek, sunabilmek ve hatta pazarlayabilmek.

Vücudumuzun her yeri kutsal olsa bile, gözleri hep çok değişik ve ilginç bulmuşumdur. Her ne kadar gözlerimizle değil beynimizle gördüğümüzün hepimiz farkında olsak da; göz kasının en hızlı kasımız olduğunu, gözlerimizin bir saatte 36,000 farklı bilgiyi işleyebildiğini, kadınların renk tonlarını daha iyi ayırt ederken, erkeklerin hızlı hareket eden objeleri gözleriyle daha iyi takip edebildiğini biliyor muydunuz?

Londra'da deneyimlemiş olduğum gözler ile yapılan iki ilginç mistik uygulamayı paylaşmak istiyorum. İlkinde, ikişer ikişer eşleşiyoruz. Her gruptan bir kişi dışarı çıkıp, diğer kişi sınınfta kalıyor. Döndüğümüzde partnerimizin ne yapacağına dair en ufak fikrimiz yok. Meğer maksat dinlemenin önemini vurgulamak ve öğrenmekmiş. İçerde kalanlara, dışardaki partnerleri sınıfa döndüğünde sadece bizleri dinlemeleri söyleniyor. Gözleriyle, ancak tüm dikkatini, odağını ve hatta benliğini vererek dinleyecekler. Dinlemek deyip geçmeyin. Kaçımız birbirimizi gerçek anlamda dinliyoruz? Yoksa dinler gibi mi görünüyoruz? Kaçımız sıranın bir an evvel bizlere gelmesini bekliyoruz gizliden gizliye? Oysa dinlemek bir nev’i meditasyon, anda kalmak için en güçlü araç. Sonuçta insan ne yaparsa her zaman kendisine yapıyor.

Uygulamaya geri dönecek olursam, partnerim sarışın bir Polonyalı, tipi itibarıyla ilgi alanıma girmeyecek bir adam. Bizler sınıfa dönmüş olduğumuzda 15 dakika bir konu hakkında biteviye ve duraksamadan konuşmamız isteniyor. Ve ben başlıyorum anlatmaya. Yalnız karşımdaki adam beni öyle bir dinliyor ki, daha önce kimse beni öyle dinlememiş. Fark ediyorum; biri beni hep böyle dinlese gerçekten o kişiyi tanımasam, tipi ilgimi çekmese bile aşık olabilirim. Gerçekten.

İnsanlığın sanırım en büyük gizli arzusu tanınmak ve varlığına şahit olunması. Pür dikkat dinlemek de bunu sağlayan en güçlü araçlardan biri.


GÖZLER VE BİLİNÇ

Yaptığımız ikinci uygulamada, yaklaşık 100 kişi büyükçe bir salona iniyoruz. Sınıf ikiye bölünüyor, birinci bölüm sabit şekilde tek sıra bir yol oluştururken, diğerleri onların önünden duraklayarak geçiyorlar. Duraklamaları hocalar belirliyor; yaklaşık 2 dakika. 2 dakika 50 kişinin gözlerinin içine bakıyorsunuz. Sırayla. Diyeceksiniz, bunda ne var. Denemesi bedava, 100 dakika yani yaklaşık 1.5 saat insanların gözlerinin içine bakıyorsunuz.

Başlarda sıkılıyor ve uygulamanın önemini anlamıyorum. Sonrasında “Aa kızıyla sorunu olan Parisli kadın geldi”, “şimdi yeğenine aşık olan Macar kız” diyorum karşıma tanıdık insanlar geldikçe. Sonrasında fark ediyorum ki tanıdığım-tanımadığım insanlar, hikayesine aşina olduğum ve hikayesine dair hiçbir şey bilmediğim insanlara dönüşüyor. Gözler gelip gözler geçiyor. Herşeyin hikaye olduğunu görüyorum. Bu dünya üzerinde hepimiz birer hikaye anlatıcısıyız. Kendi hikayelerimiz. İlginçtir, hikayeme sempati duymaya başlıyorum. Hatta olumlu bakmaya başladıkça sanki hikayemden biraz daha özgürleşiyorum.

Sonrasında hikayeler de bitiyor onca çeşit göz içinden bana bakanın sadece “bilinç” olduğu bir an geliyor. Karanlıktan aydınlığa, yokluktan varoluşa çeşitli gözler aracılığıyla bakan safi bilinç. Tüylerim ürperiyor.

Başta hiç bir anlam veremediğim, aslında oldukça basit ve derin uygulama sayesinde, çok büyük farkındalıklar ediniyor ve bizzat tecrübe ediyorum. Ertesi günü bunu metroda denerken, herkesin gözünün içine bu şekilde bakabilsem, hayatta korkulacak hiçbir şeyin ve hiç kimsenin olmadığına hayretler ediyorum.

Gözler ruha açılan pencere midir? Sizce?




Yukardaki video, “ I Origins” filminin müziğidir. Moleküler biyolog Ian Gray insan gözünün evrimine dair bir araştırma yaparken oldukça etkileyici gözleri olan Sofi ile tanışır. Eşzamanlılıklar, bilimsellik-spiritüelizm ve reekarnasyon gibi konulara değinen filmi “şiddetle” hiç değil ;), olsa olsa “hararetle” ve hatta “can-ı gönülden” tavsiye ederim.



GÖZLER KALBİN AYNASIDIR

Yalan nedir bilmez onlar / Siyah, mavi, yeşil olsun / Aşkı inkar etmez onlar.
Bildiniz, bugün arabesk tarafımdan kalktım.


Anglosakson toplumların, yani ABD ve İngiltere’nin, en çok beğendiğim özelliği Eğitim Dünyası’nda hayli önde olmaları. Oradaki kitapçılarda burada bulamayacağım başlıklarda ve göremeyeceğim çeşitlilikte kitaplar ve dergiler mevcut. Bu benim kendimi kaybetmem demek (iyi anlamda elbette :) ). Kurslarda gördüğüm, Doğu dünyasına ait değer, uygulama ve pratikleri bile Batıdan öğreniyoruz maalesef. Ancak şapka çıkarmak gerekir, önemli olan bunları ortaya koyabilmek, sunabilmek ve hatta pazarlayabilmek.

Vücudumuzun her yeri kutsal olsa bile, gözleri hep çok değişik ve ilginç bulmuşumdur. Her ne kadar gözlerimizle değil beynimizle gördüğümüzün hepimiz farkında olsak da; göz kasının en hızlı kasımız olduğunu, gözlerimizin bir saatte 36,000 farklı bilgiyi işleyebildiğini, kadınların renk tonlarını daha iyi ayırt ederken, erkeklerin hızlı hareket eden objeleri gözleriyle daha iyi takip edebildiğini biliyor muydunuz?

Londra'da deneyimlemiş olduğum gözler ile yapılan iki ilginç mistik uygulamayı paylaşmak istiyorum. İlkinde, ikişer ikişer eşleşiyoruz. Her gruptan bir kişi dışarı çıkıp, diğer kişi sınınfta kalıyor. Döndüğümüzde partnerimizin ne yapacağına dair en ufak fikrimiz yok. Meğer maksat dinlemenin önemini vurgulamak ve öğrenmekmiş. İçerde kalanlara, dışardaki partnerleri sınıfa döndüğünde sadece bizleri dinlemeleri söyleniyor. Gözleriyle, ancak tüm dikkatini, odağını ve hatta benliğini vererek dinleyecekler. Dinlemek deyip geçmeyin. Kaçımız birbirimizi gerçek anlamda dinliyoruz? Yoksa dinler gibi mi görünüyoruz? Kaçımız sıranın bir an evvel bizlere gelmesini bekliyoruz gizliden gizliye? Oysa dinlemek bir nev’i meditasyon, anda kalmak için en güçlü araç. Sonuçta insan ne yaparsa her zaman kendisine yapıyor.

Uygulamaya geri dönecek olursam, partnerim sarışın bir Polonyalı, tipi itibarıyla ilgi alanıma girmeyecek bir adam. Bizler sınıfa dönmüş olduğumuzda 15 dakika bir konu hakkında biteviye ve duraksamadan konuşmamız isteniyor. Ve ben başlıyorum anlatmaya. Yalnız karşımdaki adam beni öyle bir dinliyor ki, daha önce kimse beni öyle dinlememiş. Fark ediyorum; biri beni hep böyle dinlese gerçekten o kişiyi tanımasam, tipi ilgimi çekmese bile aşık olabilirim. Gerçekten.

İnsanlığın sanırım en büyük gizli arzusu tanınmak ve varlığına şahit olunması. Pür dikkat dinlemek de bunu sağlayan en güçlü araçlardan biri.


GÖZLER VE BİLİNÇ

Yaptığımız ikinci uygulamada, yaklaşık 100 kişi büyükçe bir salona iniyoruz. Sınıf ikiye bölünüyor, birinci bölüm sabit şekilde tek sıra bir yol oluştururken, diğerleri onların önünden duraklayarak geçiyorlar. Duraklamaları hocalar belirliyor; yaklaşık 2 dakika. 2 dakika 50 kişinin gözlerinin içine bakıyorsunuz. Sırayla. Diyeceksiniz, bunda ne var. Denemesi bedava, 100 dakika yani yaklaşık 1.5 saat insanların gözlerinin içine bakıyorsunuz.

Başlarda sıkılıyor ve uygulamanın önemini anlamıyorum. Sonrasında “Aa kızıyla sorunu olan Parisli kadın geldi”, “şimdi yeğenine aşık olan Macar kız” diyorum karşıma tanıdık insanlar geldikçe. Sonrasında fark ediyorum ki tanıdığım-tanımadığım insanlar, hikayesine aşina olduğum ve hikayesine dair hiçbir şey bilmediğim insanlara dönüşüyor. Gözler gelip gözler geçiyor. Herşeyin hikaye olduğunu görüyorum. Bu dünya üzerinde hepimiz birer hikaye anlatıcısıyız. Kendi hikayelerimiz. İlginçtir, hikayeme sempati duymaya başlıyorum. Hatta olumlu bakmaya başladıkça sanki hikayemden biraz daha özgürleşiyorum.

Sonrasında hikayeler de bitiyor onca çeşit göz içinden bana bakanın sadece “bilinç” olduğu bir an geliyor. Karanlıktan aydınlığa, yokluktan varoluşa çeşitli gözler aracılığıyla bakan safi bilinç. Tüylerim ürperiyor.

Başta hiç bir anlam veremediğim, aslında oldukça basit ve derin uygulama sayesinde, çok büyük farkındalıklar ediniyor ve bizzat tecrübe ediyorum. Ertesi günü bunu metroda denerken, herkesin gözünün içine bu şekilde bakabilsem, hayatta korkulacak hiçbir şeyin ve hiç kimsenin olmadığına hayretler ediyorum.

Gözler ruha açılan pencere midir? Sizce?




Yukardaki video, “ I Origins” filminin müziğidir. Moleküler biyolog Ian Gray insan gözünün evrimine dair bir araştırma yaparken oldukça etkileyici gözleri olan Sofi ile tanışır. Eşzamanlılıklar, bilimsellik-spiritüelizm ve reekarnasyon gibi konulara değinen filmi “şiddetle” hiç değil ;), olsa olsa “hararetle” ve hatta “can-ı gönülden” tavsiye ederim.



15 Mayıs 2015 Cuma

Bir süre herhangi bir kişisel gelişim ya da spiritüel* kursa gitmeyeceğime dair ant içmişken başıma gelenlere bakın hele. Herşeyin içiçe geçmiş olduğunu Evren bana yine yeniden bir güzel gösterdi.

Çok sıkıldım, o kurs senin, bu kurs benim . Zaten en çok da ailem şaşırıyor bana, kurslar verecek mertebelere geldin hala öğrencisin, diyorlar şaka yollu. Bazen de “İdealist kardeş” ya da “Öğrenmek için öğrenen ender bulunan insan”, diye övgü ile karışık takılıyorlar. Fark etmiyor, ben böyle kendi halimde ziyadesiye mutluyum.

Ancak şu sıralar sıkıldığım doğru, özellikle kişisel gelişim kurslarından. Bendeniz de dahil olmak üzere herkes bir bilmiş :) sorma gitsin. Biraz uzak kalmaya ihtiyacım var, İngilizce “spiritual junkie” denen; Türkçemize “spiritüel bağımlı” diye çevirebileceğim, kurstan kursa koşan, o seminer senin bu seminer benim dolaşan kişilerden olmak istemiyorum. Zira öğrendiklerimi biraz içselleştirmeye ve Mutasavvıfların deyimiyle “hal” etmeye ihtiyacım var.

Belki de sırf vapurla karşıya geçmeyi özlediğimden mi nedir, bir şekilde kafamı dağıtmak için, “Yazıevi”ne gidiyorum. Evren bana güzel bir sürpriz hazırlamış. Nerden bilebilirim yazıdaki mistik ve spiritüel uygulamalarla karşılacağımı? Öyle şeyler öğretiyor ve öyle uygulamalar yaptırıyor ki hocalar, yazmak benim için şifa oluyor, içime en güçlü bakış oluyor, affedemediğimi affetmek oluyor.

Nasıl mı? Alın benden size uygulaması kolay 3 yol ya da yöntem:

ALTI DAKİKA

Her gün 6 dakikanızı ayırarak yapabileceğiniz basit ancak derin bir uygulama. Kurun saatinizi 6 dakikaya ve bir konu üzerinden başlayın yazmaya; dostluk, aşk, saat, zaman…Bakın çevrenize, odaya, ilk gözünüze ne çarparsa. Başlayın hakkında yazmaya. Durup düşünmeksizin. Kalem kaldırmaksızın. Saçmalama lüksünüzü de sonuna kadar kullanarak. Kaleminizden neler döküldüğüne hayretler edeceksiniz. Maksat editör dediğimiz zihin boyutundan uzaklaşıp, bilinçaltımıza yelken açmak.

Yazmak istediğiniz 30 başlık seçin ve bu uygulamayı bir ay boyunca yapın. 6 dakikada ne mi çıkar diyorsunuz. Neler çıkmıyor? Bir A4 önlü arkalı dolabiliyor. Bu şekil kısmı, asıl içinizden neler dökülüyor. Kendiniz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bir hikaye ya da romana bile konu olabilecek malzemeler çıkıyor inanın bana. Sadece siz başlayın yazmaya. Çok sol zihinde olduğumuz şu dünyada, yaratıcılık ve sembollerin hakim olduğu sağ zihne kaymaya hepimizin az biraz ihtiyacı var bence.


KULLANMADIĞINIZ ELLE YAZMAK

Sağ elle mi yazarsınız yoksa sol mu? Ben her ne kadar sağ elle de yazsam, değişik şartlar altında iki elimi de kullanabiliyorum. Şimdi, bir konuda içinize bakmak istiyorsunuz, bazı önemli sorularınız var. Soruyu çok kullandığınız elinizle dökün kağıda, cevabı yazarken alın kalemi öbür elinize,  bırakın diğer eliniz versin cevabı. Maksat yine editörü, düşünen-sorgulayan sol zihni devreden çıkarmak, İnanın bana hayretler içerisinde kalacaksınız. Kalbinizin nazlı, narin ve nazik sesini uyacaksınız. 


BAŞKA BAKIŞ AÇILARI

Hayatın üç kilit kelimesi olsa, “denge, keyif ve esneklik” olurdu kanımca. Esnemek demek, bakış açımızı mümkün mertebe genişletmek ve 360 dereceye getirebilmek demek (hayat en büyük döngü veyahut çember ;) ). Bunun için karşı olduğunuz bir konu belirleyin ya da konum. Sonrasında tam o durumun içine girerek ve onu benimseyerek yazmaya başlayın. Lise münazaraları gibisinden değil, savunmak ve karşı grubu alt etmekten ziyade, “karşısı hangi duygularla bunu yapıyor”u anlamak mesele.

Ben birisine duygularınızı itiraf ettiğinizde karşı tarafın sessiz kalmayıp buna müspet veya menfi cevap vermesi gerektiğini düşünenlerdenim. İfade benim için elzem. Bunu yapmayı tercih etmeyen birinin yerine geçtiğimde ve bu düşünceyi yaşayıp anlatan biri olduğumda, kalemimden değişik duygular döküldü. Karşıdaki insanı daha iyi anladım. Hak vermedim, muhtemel korkularını, endişelerini ve iç dünyasını bizzat derinden yaşadım. Etik olanı cevap vermek de olsa, cevap vermemek de oldukça insani, bunu gördüm. O kişiye karşı yumuşamam aslında hayata yumuşamam ve dolayısıyla esnemem anlamına gelmiyor mu?

Yazmak deyip geçmeyin. Söz uçar, yazı kalır misali. Yazın, en güzel yolculuk kendinize yapılan yolculuk misali.




* Manevi, ruhsal, ruhani, tinsel, maddeyle ilgisi olmayan




YAZMAK VE SPİRİTÜEL UYGULAMALAR

Bir süre herhangi bir kişisel gelişim ya da spiritüel* kursa gitmeyeceğime dair ant içmişken başıma gelenlere bakın hele. Herşeyin içiçe geçmiş olduğunu Evren bana yine yeniden bir güzel gösterdi.

Çok sıkıldım, o kurs senin, bu kurs benim . Zaten en çok da ailem şaşırıyor bana, kurslar verecek mertebelere geldin hala öğrencisin, diyorlar şaka yollu. Bazen de “İdealist kardeş” ya da “Öğrenmek için öğrenen ender bulunan insan”, diye övgü ile karışık takılıyorlar. Fark etmiyor, ben böyle kendi halimde ziyadesiye mutluyum.

Ancak şu sıralar sıkıldığım doğru, özellikle kişisel gelişim kurslarından. Bendeniz de dahil olmak üzere herkes bir bilmiş :) sorma gitsin. Biraz uzak kalmaya ihtiyacım var, İngilizce “spiritual junkie” denen; Türkçemize “spiritüel bağımlı” diye çevirebileceğim, kurstan kursa koşan, o seminer senin bu seminer benim dolaşan kişilerden olmak istemiyorum. Zira öğrendiklerimi biraz içselleştirmeye ve Mutasavvıfların deyimiyle “hal” etmeye ihtiyacım var.

Belki de sırf vapurla karşıya geçmeyi özlediğimden mi nedir, bir şekilde kafamı dağıtmak için, “Yazıevi”ne gidiyorum. Evren bana güzel bir sürpriz hazırlamış. Nerden bilebilirim yazıdaki mistik ve spiritüel uygulamalarla karşılacağımı? Öyle şeyler öğretiyor ve öyle uygulamalar yaptırıyor ki hocalar, yazmak benim için şifa oluyor, içime en güçlü bakış oluyor, affedemediğimi affetmek oluyor.

Nasıl mı? Alın benden size uygulaması kolay 3 yol ya da yöntem:

ALTI DAKİKA

Her gün 6 dakikanızı ayırarak yapabileceğiniz basit ancak derin bir uygulama. Kurun saatinizi 6 dakikaya ve bir konu üzerinden başlayın yazmaya; dostluk, aşk, saat, zaman…Bakın çevrenize, odaya, ilk gözünüze ne çarparsa. Başlayın hakkında yazmaya. Durup düşünmeksizin. Kalem kaldırmaksızın. Saçmalama lüksünüzü de sonuna kadar kullanarak. Kaleminizden neler döküldüğüne hayretler edeceksiniz. Maksat editör dediğimiz zihin boyutundan uzaklaşıp, bilinçaltımıza yelken açmak.

Yazmak istediğiniz 30 başlık seçin ve bu uygulamayı bir ay boyunca yapın. 6 dakikada ne mi çıkar diyorsunuz. Neler çıkmıyor? Bir A4 önlü arkalı dolabiliyor. Bu şekil kısmı, asıl içinizden neler dökülüyor. Kendiniz bile şaşıp kalıyorsunuz. Bir hikaye ya da romana bile konu olabilecek malzemeler çıkıyor inanın bana. Sadece siz başlayın yazmaya. Çok sol zihinde olduğumuz şu dünyada, yaratıcılık ve sembollerin hakim olduğu sağ zihne kaymaya hepimizin az biraz ihtiyacı var bence.


KULLANMADIĞINIZ ELLE YAZMAK

Sağ elle mi yazarsınız yoksa sol mu? Ben her ne kadar sağ elle de yazsam, değişik şartlar altında iki elimi de kullanabiliyorum. Şimdi, bir konuda içinize bakmak istiyorsunuz, bazı önemli sorularınız var. Soruyu çok kullandığınız elinizle dökün kağıda, cevabı yazarken alın kalemi öbür elinize,  bırakın diğer eliniz versin cevabı. Maksat yine editörü, düşünen-sorgulayan sol zihni devreden çıkarmak, İnanın bana hayretler içerisinde kalacaksınız. Kalbinizin nazlı, narin ve nazik sesini uyacaksınız. 


BAŞKA BAKIŞ AÇILARI

Hayatın üç kilit kelimesi olsa, “denge, keyif ve esneklik” olurdu kanımca. Esnemek demek, bakış açımızı mümkün mertebe genişletmek ve 360 dereceye getirebilmek demek (hayat en büyük döngü veyahut çember ;) ). Bunun için karşı olduğunuz bir konu belirleyin ya da konum. Sonrasında tam o durumun içine girerek ve onu benimseyerek yazmaya başlayın. Lise münazaraları gibisinden değil, savunmak ve karşı grubu alt etmekten ziyade, “karşısı hangi duygularla bunu yapıyor”u anlamak mesele.

Ben birisine duygularınızı itiraf ettiğinizde karşı tarafın sessiz kalmayıp buna müspet veya menfi cevap vermesi gerektiğini düşünenlerdenim. İfade benim için elzem. Bunu yapmayı tercih etmeyen birinin yerine geçtiğimde ve bu düşünceyi yaşayıp anlatan biri olduğumda, kalemimden değişik duygular döküldü. Karşıdaki insanı daha iyi anladım. Hak vermedim, muhtemel korkularını, endişelerini ve iç dünyasını bizzat derinden yaşadım. Etik olanı cevap vermek de olsa, cevap vermemek de oldukça insani, bunu gördüm. O kişiye karşı yumuşamam aslında hayata yumuşamam ve dolayısıyla esnemem anlamına gelmiyor mu?

Yazmak deyip geçmeyin. Söz uçar, yazı kalır misali. Yazın, en güzel yolculuk kendinize yapılan yolculuk misali.




* Manevi, ruhsal, ruhani, tinsel, maddeyle ilgisi olmayan




8 Mayıs 2015 Cuma

Annemi özledim, tam da Anneler günü yaklaşmışken. Kişisel gelişimci bir arkadaşımla yazışmalarım hayatta en iyi koçumun annem olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. 


Hayatta herşeyin hem artısı hem de eksisi vardır ya, bunu birkez daha yaşamış oldum. Meğer bendeniz ne kadar çok kişisel gelişimci arkadaşı olmanın sadece avantajını görmüşüm. Zira pekçoğu ile dert-le-şi-le-mi-yor, benden söylemesi. Kişisel gelişimi hayatının merkezi ve geçimi yapan bir arkadaşla sohbet ederken; “Nasılsın?” diyor. Valla bu soruyu artık cevaplamaya korkar oldum. Özellikle de karşımdaki bir kişisel gelişimci ise. “Şu sıralar hayatla çok mücadele ediyor hissediyorum, çok fazla mesele arka arkaya geldi gibi”, diyorum. Hay demez olaydım.

- Bunu hissetmene yol açan ne oldu son günlerde?
- Mücadele senin için ne demek?
- Son sıralar yoğun olmasının ne gibi bir anlamı olabilir? vs. vs.

gibisinden sorularla kendisinin bana koçluk yapmasını beklemiyorum elbette; zira profesyonel koç, bunun için para alsa yeridir. Ancak nasıl “ücretsiz koçluk” beklemiyorsam “ücretsiz eğitim” hiiiiç beklemiyorum. Bir ders bir girizgah. Hayat işte böyle, bir iyi bir kötü, etiketlememek lazım, belki mücadelenin de iyi yanları var, falan filan…Canınızı daha sıkmayayım.

Anlıyorum, insan çok fazla eğitim alınca dolup taşıyor, akabinde de vermek istiyor. Ancak karşısındaki insan tam o esnada bunu istiyor mu ve hazır mı, bu bence kaçırılmaması bir nokta.
İşte anneciğimi o noktada çok özlediğimi fark ettim, eksikliğini derinlerde hissettim. Bazen insanın sadece şikayet edesi gelir, hatta sebep bile gerekmeyebilir. Psikoloji konusunda hiçbir kavramsal eğitimi olmayan annem, bu gibi durumlarda, dinler. Sadece ve sadece dinler. Beni huzurlu varlığıyla o kadar güzel tutar ki…

Kavramsal olmayan zekaya has bir bilgeliktir bu. İnsan belki biriki mızıldanma ya da birkaç gözyaşı sonrası dengeye gelecektir zira. Çok çok şunu der; “O da yalan bu da yalan**, gel biraz da sen oyalan,” ya da ünlü türküde dediği gibi “Bu da gelir bu da geçer, ağlama”. İşte bu kadar basit. Anadolu’nun saf insanında olan, sadece olma halinden gelen bu özlü deyişler, bir anda dünyadaki her halin geçiciliğini tak diye gözümün önüne seriverir. Yargılamadan, ders vermeden…

ANNEM

Seni geç tanıdım anneciğim, 6 yaşına ait ilk hatıralarım ki bu senin 40’lı yaşların demek. Daha erken tanımayı ne çok isterdim. Neden adı diğer anneler gibi Emine, Fatma değil de Cansen derdim ilkokuldayken. Çocuk aklı :) İsmin gibisin annem, canını bire on katarak karşıya sunan, hayli fedakar ve cefakar…

Ne mütevazısın, Atatürk'ümüzün dedenin Beyrut tarzı mimarisinde yapılmış evine davete giderken yolda hastalanıp döndüğü, gidemediği için nezaket adına içiçe geçmiş yedi ayna gönderdiğini yıllar sonra öğrendim. Durugörü gibi yeteneklerini el vermek için üç kızından beni seçtiğindeki isyanım şimdi çok çocukça geliyor. Sana dair unutamadığım anım, taze üniversite öğrencisiyken İstanbul’dan 2 günlüğüne bile seni görebilmek adına 16 saatlik otobüs yollarına revan olduğumda, beni mahallenin girişinde yumuşacık sesin ve en sevdiğim elyapımı pastalarınla karşılaman. Ne hikmetti ben geçtikten sonra yolların karlarla kapanması…

Bir gün bir kursta, bir arkadaşımın saçlarını ellemeye yeltendiğimde “Hiç annem saçlarımı okşamadı, lütfen dokunma” dediğinde hem şaşırmış hem de değerini bir kez daha anlamıştım. Oysa sen evdeysen bana saçlarımı bile taratmaz, kendin seve okşaya yaparsın. Bunun anlamını ise sadece bir anne-kız bilebilir. Kimselere Türkan Şoray'a laf söyletmememin bile altında sana olan sevgim, onun gençlik yıllarını sana benzetmem yatar.

İlk kime aşık oldun mesela? Ne olmak isterdin? Gönlünde hiç ukte kaldı mı? Nereye gitmek isterdin dünya üzerinde??? Hala bilmem.

VE TÜM YILLARIN OSKARLARI...

2015 ve dahi tüm yılların en iyi koçu, mentoru, aşçısı, dostu, arkadaşı, sırdaşı, gönüldaşı, yareni ve daha saymakla bitiremeyeceğim nicesi…Sen AŞK’sın.

Bir Anneler Gününde doğan anneciğim;

Sen ve bütün annelerin 'Anneler Günü' kutlu olsun. Tüm Oskarlar sizlere gelsin…



Hamiş: Canım annem, blogum için bana sürpriz hazırlamış olduğun “Sevgiyle ekilmiş bir portakal fidanı, heykeli bile insana dönüştürür” cümlesi, aklıma yukardaki fotoğrafı getirdi. Portakalın Bilgeliği'nin fikir annesi sevgili Güli ve yakışıklı oğlu Ege portakallar şehri Seville’de ;)



* Fidan dikilirken,toprakla örtülmeden fidanın dibine dökülen ilk sudur. Yeşerip kök salması için dökülür.

** Geçici manasında



CANSUYUMA*, CANSEN’İME…

Annemi özledim, tam da Anneler günü yaklaşmışken. Kişisel gelişimci bir arkadaşımla yazışmalarım hayatta en iyi koçumun annem olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. 


Hayatta herşeyin hem artısı hem de eksisi vardır ya, bunu birkez daha yaşamış oldum. Meğer bendeniz ne kadar çok kişisel gelişimci arkadaşı olmanın sadece avantajını görmüşüm. Zira pekçoğu ile dert-le-şi-le-mi-yor, benden söylemesi. Kişisel gelişimi hayatının merkezi ve geçimi yapan bir arkadaşla sohbet ederken; “Nasılsın?” diyor. Valla bu soruyu artık cevaplamaya korkar oldum. Özellikle de karşımdaki bir kişisel gelişimci ise. “Şu sıralar hayatla çok mücadele ediyor hissediyorum, çok fazla mesele arka arkaya geldi gibi”, diyorum. Hay demez olaydım.

- Bunu hissetmene yol açan ne oldu son günlerde?
- Mücadele senin için ne demek?
- Son sıralar yoğun olmasının ne gibi bir anlamı olabilir? vs. vs.

gibisinden sorularla kendisinin bana koçluk yapmasını beklemiyorum elbette; zira profesyonel koç, bunun için para alsa yeridir. Ancak nasıl “ücretsiz koçluk” beklemiyorsam “ücretsiz eğitim” hiiiiç beklemiyorum. Bir ders bir girizgah. Hayat işte böyle, bir iyi bir kötü, etiketlememek lazım, belki mücadelenin de iyi yanları var, falan filan…Canınızı daha sıkmayayım.

Anlıyorum, insan çok fazla eğitim alınca dolup taşıyor, akabinde de vermek istiyor. Ancak karşısındaki insan tam o esnada bunu istiyor mu ve hazır mı, bu bence kaçırılmaması bir nokta.
İşte anneciğimi o noktada çok özlediğimi fark ettim, eksikliğini derinlerde hissettim. Bazen insanın sadece şikayet edesi gelir, hatta sebep bile gerekmeyebilir. Psikoloji konusunda hiçbir kavramsal eğitimi olmayan annem, bu gibi durumlarda, dinler. Sadece ve sadece dinler. Beni huzurlu varlığıyla o kadar güzel tutar ki…

Kavramsal olmayan zekaya has bir bilgeliktir bu. İnsan belki biriki mızıldanma ya da birkaç gözyaşı sonrası dengeye gelecektir zira. Çok çok şunu der; “O da yalan bu da yalan**, gel biraz da sen oyalan,” ya da ünlü türküde dediği gibi “Bu da gelir bu da geçer, ağlama”. İşte bu kadar basit. Anadolu’nun saf insanında olan, sadece olma halinden gelen bu özlü deyişler, bir anda dünyadaki her halin geçiciliğini tak diye gözümün önüne seriverir. Yargılamadan, ders vermeden…

ANNEM

Seni geç tanıdım anneciğim, 6 yaşına ait ilk hatıralarım ki bu senin 40’lı yaşların demek. Daha erken tanımayı ne çok isterdim. Neden adı diğer anneler gibi Emine, Fatma değil de Cansen derdim ilkokuldayken. Çocuk aklı :) İsmin gibisin annem, canını bire on katarak karşıya sunan, hayli fedakar ve cefakar…

Ne mütevazısın, Atatürk'ümüzün dedenin Beyrut tarzı mimarisinde yapılmış evine davete giderken yolda hastalanıp döndüğü, gidemediği için nezaket adına içiçe geçmiş yedi ayna gönderdiğini yıllar sonra öğrendim. Durugörü gibi yeteneklerini el vermek için üç kızından beni seçtiğindeki isyanım şimdi çok çocukça geliyor. Sana dair unutamadığım anım, taze üniversite öğrencisiyken İstanbul’dan 2 günlüğüne bile seni görebilmek adına 16 saatlik otobüs yollarına revan olduğumda, beni mahallenin girişinde yumuşacık sesin ve en sevdiğim elyapımı pastalarınla karşılaman. Ne hikmetti ben geçtikten sonra yolların karlarla kapanması…

Bir gün bir kursta, bir arkadaşımın saçlarını ellemeye yeltendiğimde “Hiç annem saçlarımı okşamadı, lütfen dokunma” dediğinde hem şaşırmış hem de değerini bir kez daha anlamıştım. Oysa sen evdeysen bana saçlarımı bile taratmaz, kendin seve okşaya yaparsın. Bunun anlamını ise sadece bir anne-kız bilebilir. Kimselere Türkan Şoray'a laf söyletmememin bile altında sana olan sevgim, onun gençlik yıllarını sana benzetmem yatar.

İlk kime aşık oldun mesela? Ne olmak isterdin? Gönlünde hiç ukte kaldı mı? Nereye gitmek isterdin dünya üzerinde??? Hala bilmem.

VE TÜM YILLARIN OSKARLARI...

2015 ve dahi tüm yılların en iyi koçu, mentoru, aşçısı, dostu, arkadaşı, sırdaşı, gönüldaşı, yareni ve daha saymakla bitiremeyeceğim nicesi…Sen AŞK’sın.

Bir Anneler Gününde doğan anneciğim;

Sen ve bütün annelerin 'Anneler Günü' kutlu olsun. Tüm Oskarlar sizlere gelsin…



Hamiş: Canım annem, blogum için bana sürpriz hazırlamış olduğun “Sevgiyle ekilmiş bir portakal fidanı, heykeli bile insana dönüştürür” cümlesi, aklıma yukardaki fotoğrafı getirdi. Portakalın Bilgeliği'nin fikir annesi sevgili Güli ve yakışıklı oğlu Ege portakallar şehri Seville’de ;)



* Fidan dikilirken,toprakla örtülmeden fidanın dibine dökülen ilk sudur. Yeşerip kök salması için dökülür.

** Geçici manasında



4 Mayıs 2015 Pazartesi

Çok teşekkür ediyorum sevgili Gila. Öncelikle tüm emeğin, bu keyifli röportajın ve hiçbir zaman kulağımdan silinmeyecek sözlerin için; “İyi bir koç olmak istiyorsan, karşındakine çocuksu bir merak duy, doğru soru takip edecektir”.

koçlukta merak

S. Hoşgeldin Gila. Aynı zamanda bir psikolog olarak bize koçluk ve terapinin farkını en iyi anlatabilecek kişilerden biri senmişsin gibime geliyor. Sahi nedir farkı?

C. Şeyda'cığım öncelikle bu keyifli sohbet için ve beni bloguna misafir ettiğin için çok teşekkürler. Meslektaşlarımla bu sohbetleri yapmak hep çok keyifli olmuştur benim için.

Terapi klinik bir altyapıya göre hareket eder. Kişinin alt yapısında olası patoloji odaklı bir bakış açısıyla yol alır. Bu sebeple çalışma daha çok gecmişte, problemi ve duygusal ve psikolojik içeriği iyileştirmeye ve nedenlerini keşfetmeye yöneliktir. Terapist ile danışan arasında hiyerarşik bir bağ vardır.

Koçluk bireyi bütünsel bir yaklaşımla ele alarak kişinin potansiyelinin keşfine ve farkındalığını yaratmaya odaklıdır. Geçmis yaşantıları, varolan an'ı ve geleceği yeniden yapılandırmak için kullanır. Neden yerine, 'ne- nasıl- ne zaman' sorularına odaklanır. Koç ile danışan arasında eşit bir varoluş şekli vardır.

S. Bir psikolog olarak koçluğa nasıl ve niçin yöneldiğini öğrenebilir miyiz?

C. Psikolog olarak bireylerle çalışmaya basladığımda aslında 3 sene kadar terapist olarak çalıştım. Eğitimim terapi odaklı bir alt yapıydı. Ancak bu süre zarfında kalbimin patoloji ve klinik odaklı değil aslında bireylerin keşfedilmemiş potansiyelini ortaya çıkarmak için attığını farkettiğimde, bir an bile terreddüt etmeden koçluk dünyasına adım attım. Beni heyecanlandıran ve bazen bir çocuk gibi sevindiren şey her danışanımla çıktığım bu yolculukta o bilinmezin içine girerek yeni farkındalıkların bir hediye gibi ortaya çıkmasına tanıklık ve eşlik etmek. Tabi bu süreçte psikoloji eğitimim ve terapist bakış açımın da katkısını yadsıyamam. Artık bir terapist değilim; bir koç'um ancak bu sürecin kendisinin çok terapötik olduğunu, kişiyi dönüştürüp farklı bir boyuta taşıdığını her deneyimimde bir kez daha yaşıyorum.

S. Koçlukta birsürü ekol var, bir kişi koç olmaya karar verdi, hangi ekol kendine uygun nasıl bilebilir?

C. Evet bir çok ekol var koçlukta. Bunlar farklı teori ve görüşlerden yola çıkarak kendini uzun yıllar boyunca var etmiş bakış açıları. Birbirini tamamlayan ekoller. Seçeceğimiz ekol bana göre bizimle ilgili. Hayatta varoluş seklimiz, inanç, değer yargılarımız, yaşamı bir yetişkin olarak nasıl sürdüğümüz ile ilgili. En azından benim için bu seçim böyle gerçekleşti.

S. Sen Gestalt’a dayalı koçluk eğitimi de veriyorsun. Bir yazını okumuştum. “Gestalt, bir psikolojik yaklaşım. Sanıldığı gibi, Gestalt isimli bir adam tarafından bulunmamış. Bütünleşik yapı demek olan bir kelime. Almanca’nın o oyuncaklı, tek kelimeyle çevrilemeyen güçlü kelimelerinden biri sanırım,” diyordun. Gestalt ekolü koçluğun diğerlerinden farkı ne? Ne katar bir koça ya da insana bunu öğrenmek?

C. Gestalt yaklaşımı bütünsel bir yaklaşım. Yani kişiyi olduğu gibi bir bütün olarak algılayan varoluşcu bir ekol. Zihin- beden ve ruhaniyeti ( spirituality) i harmanlayan bir yaklaşım. Bu parçaları güçlü bir eşit kaynak olarak değerlendirip kişinin varoluşunda an'daki farkındalıkla fark ve değişim yaratmaya calışan bir bakış açısı.


ŞİMDİ VE BURADA 

S. Meşhur “şimdi ve buradayım”a gelecek olursak, tam olarak ne demek bu? Bir koç kendini bu aşamada tutmak için neler yapabilir/ ne gibi eğitimlere katılabilir?

C. Şimdi ve burada olmak Gestalt yaklaşımının kalbi aslında çünkü farkındalık ve değişim sadece an' da olduğumuzda gerçekleşir. Burada temel olan koç'un kendisinin anda olması ve danışanını da bu farkındalıkla çalıştırmasıdır. An'da olmak bedenimiz, zihnimiz ve duygularımızla temasta olmayı gerektirir. Böylece kişi kendine objektif ve gerçek bir pencereden bakarak temas kurar ve ihtiyacı doğrultusunda istediği adımları atabilir. Bu sebeble bir koç olarak öncelikle kendimizle çalışmak ve gereken kişisel çalışmayı yapmak, danışanlarımızla çalıştığımızda kendimizi nasıl kullandığımız ve var ettiğimiz açısından önemlidir.

S. Gestalt koçlukta beden farkındalığının önemi nedir diye soracak olsam? Sanırım bedenimiz de, zihnimiz gibi geçmiş ve gelecekten ziyade, şimdi ve burada olan tek şey değil mi?

C. Evet aynen öyle. Bedende olmak 'an'ın' , 'nefes'in farkında olmaktır. Tüm potansiyelimizin kaynağı olan 'merkez' imize kendimizi geri getirebilme becerisine sahip olmaktır. Bu her an mümkün değildir. Yaşadığımız evren bizi sürekli olaylarla merkezimizin dışına çıkartır. Burada önemli olan kendimizi yeniden merkezimize getirecek farkındalığı yakalamak ve sürekli yöntemlerle bu süreci kısaltmaktır. Bu anlamda bedenimizle kurduğumuz güçlü temas sayesinde gücümüz, kaynaklarımız ve potansiyelimizle daha yakın olabiliriz. Çeşitli somatik egzersizler, meditasyon ve benzeri yöntemler beden farkındalığını sürekliliği oluşturmak adına önemlidir.

S. Bir insan ne zaman “koç oldum” diyebilir? Yoksa ucu başı-sonu yok mu?

C. Bana göre gelişim yaşam boyu süregelen, heyecan dolu, sonsuz bir kendini keşfetme ve gerçekleştirme sürecidir. Koç olmanın tabi ki belli gereklilikleri ve ön şartları vardır. Kilometre yapmak gerekir bu meslekte, bir çok spor dalında başarıya ulaşmak, iyi olmak için yapıldığı gibi. Ama hiç bir zaman oldum diyemezsiniz çünkü herzaman keşfedilecek yeni bir şey vardır bana göre. Benim için bu süreç hayatımda kaynaklarıma her gün yaşadığım yeni deneyimler aracılığıyla farklı izler bırakan ve beni büyüten sonu olmayan tutku ve heyecan dolu bir yol.



Hamiş: Gila Şeritçioğlu, (MCC) yönetici koçu, eğitmen, danışman ve bir değişim lideridir. 



BİR ÇOCUKSU MERAKMIŞ KOÇLUK DEDİKLERİ...

Çok teşekkür ediyorum sevgili Gila. Öncelikle tüm emeğin, bu keyifli röportajın ve hiçbir zaman kulağımdan silinmeyecek sözlerin için; “İyi bir koç olmak istiyorsan, karşındakine çocuksu bir merak duy, doğru soru takip edecektir”.

koçlukta merak

S. Hoşgeldin Gila. Aynı zamanda bir psikolog olarak bize koçluk ve terapinin farkını en iyi anlatabilecek kişilerden biri senmişsin gibime geliyor. Sahi nedir farkı?

C. Şeyda'cığım öncelikle bu keyifli sohbet için ve beni bloguna misafir ettiğin için çok teşekkürler. Meslektaşlarımla bu sohbetleri yapmak hep çok keyifli olmuştur benim için.

Terapi klinik bir altyapıya göre hareket eder. Kişinin alt yapısında olası patoloji odaklı bir bakış açısıyla yol alır. Bu sebeple çalışma daha çok gecmişte, problemi ve duygusal ve psikolojik içeriği iyileştirmeye ve nedenlerini keşfetmeye yöneliktir. Terapist ile danışan arasında hiyerarşik bir bağ vardır.

Koçluk bireyi bütünsel bir yaklaşımla ele alarak kişinin potansiyelinin keşfine ve farkındalığını yaratmaya odaklıdır. Geçmis yaşantıları, varolan an'ı ve geleceği yeniden yapılandırmak için kullanır. Neden yerine, 'ne- nasıl- ne zaman' sorularına odaklanır. Koç ile danışan arasında eşit bir varoluş şekli vardır.

S. Bir psikolog olarak koçluğa nasıl ve niçin yöneldiğini öğrenebilir miyiz?

C. Psikolog olarak bireylerle çalışmaya basladığımda aslında 3 sene kadar terapist olarak çalıştım. Eğitimim terapi odaklı bir alt yapıydı. Ancak bu süre zarfında kalbimin patoloji ve klinik odaklı değil aslında bireylerin keşfedilmemiş potansiyelini ortaya çıkarmak için attığını farkettiğimde, bir an bile terreddüt etmeden koçluk dünyasına adım attım. Beni heyecanlandıran ve bazen bir çocuk gibi sevindiren şey her danışanımla çıktığım bu yolculukta o bilinmezin içine girerek yeni farkındalıkların bir hediye gibi ortaya çıkmasına tanıklık ve eşlik etmek. Tabi bu süreçte psikoloji eğitimim ve terapist bakış açımın da katkısını yadsıyamam. Artık bir terapist değilim; bir koç'um ancak bu sürecin kendisinin çok terapötik olduğunu, kişiyi dönüştürüp farklı bir boyuta taşıdığını her deneyimimde bir kez daha yaşıyorum.

S. Koçlukta birsürü ekol var, bir kişi koç olmaya karar verdi, hangi ekol kendine uygun nasıl bilebilir?

C. Evet bir çok ekol var koçlukta. Bunlar farklı teori ve görüşlerden yola çıkarak kendini uzun yıllar boyunca var etmiş bakış açıları. Birbirini tamamlayan ekoller. Seçeceğimiz ekol bana göre bizimle ilgili. Hayatta varoluş seklimiz, inanç, değer yargılarımız, yaşamı bir yetişkin olarak nasıl sürdüğümüz ile ilgili. En azından benim için bu seçim böyle gerçekleşti.

S. Sen Gestalt’a dayalı koçluk eğitimi de veriyorsun. Bir yazını okumuştum. “Gestalt, bir psikolojik yaklaşım. Sanıldığı gibi, Gestalt isimli bir adam tarafından bulunmamış. Bütünleşik yapı demek olan bir kelime. Almanca’nın o oyuncaklı, tek kelimeyle çevrilemeyen güçlü kelimelerinden biri sanırım,” diyordun. Gestalt ekolü koçluğun diğerlerinden farkı ne? Ne katar bir koça ya da insana bunu öğrenmek?

C. Gestalt yaklaşımı bütünsel bir yaklaşım. Yani kişiyi olduğu gibi bir bütün olarak algılayan varoluşcu bir ekol. Zihin- beden ve ruhaniyeti ( spirituality) i harmanlayan bir yaklaşım. Bu parçaları güçlü bir eşit kaynak olarak değerlendirip kişinin varoluşunda an'daki farkındalıkla fark ve değişim yaratmaya calışan bir bakış açısı.


ŞİMDİ VE BURADA 

S. Meşhur “şimdi ve buradayım”a gelecek olursak, tam olarak ne demek bu? Bir koç kendini bu aşamada tutmak için neler yapabilir/ ne gibi eğitimlere katılabilir?

C. Şimdi ve burada olmak Gestalt yaklaşımının kalbi aslında çünkü farkındalık ve değişim sadece an' da olduğumuzda gerçekleşir. Burada temel olan koç'un kendisinin anda olması ve danışanını da bu farkındalıkla çalıştırmasıdır. An'da olmak bedenimiz, zihnimiz ve duygularımızla temasta olmayı gerektirir. Böylece kişi kendine objektif ve gerçek bir pencereden bakarak temas kurar ve ihtiyacı doğrultusunda istediği adımları atabilir. Bu sebeble bir koç olarak öncelikle kendimizle çalışmak ve gereken kişisel çalışmayı yapmak, danışanlarımızla çalıştığımızda kendimizi nasıl kullandığımız ve var ettiğimiz açısından önemlidir.

S. Gestalt koçlukta beden farkındalığının önemi nedir diye soracak olsam? Sanırım bedenimiz de, zihnimiz gibi geçmiş ve gelecekten ziyade, şimdi ve burada olan tek şey değil mi?

C. Evet aynen öyle. Bedende olmak 'an'ın' , 'nefes'in farkında olmaktır. Tüm potansiyelimizin kaynağı olan 'merkez' imize kendimizi geri getirebilme becerisine sahip olmaktır. Bu her an mümkün değildir. Yaşadığımız evren bizi sürekli olaylarla merkezimizin dışına çıkartır. Burada önemli olan kendimizi yeniden merkezimize getirecek farkındalığı yakalamak ve sürekli yöntemlerle bu süreci kısaltmaktır. Bu anlamda bedenimizle kurduğumuz güçlü temas sayesinde gücümüz, kaynaklarımız ve potansiyelimizle daha yakın olabiliriz. Çeşitli somatik egzersizler, meditasyon ve benzeri yöntemler beden farkındalığını sürekliliği oluşturmak adına önemlidir.

S. Bir insan ne zaman “koç oldum” diyebilir? Yoksa ucu başı-sonu yok mu?

C. Bana göre gelişim yaşam boyu süregelen, heyecan dolu, sonsuz bir kendini keşfetme ve gerçekleştirme sürecidir. Koç olmanın tabi ki belli gereklilikleri ve ön şartları vardır. Kilometre yapmak gerekir bu meslekte, bir çok spor dalında başarıya ulaşmak, iyi olmak için yapıldığı gibi. Ama hiç bir zaman oldum diyemezsiniz çünkü herzaman keşfedilecek yeni bir şey vardır bana göre. Benim için bu süreç hayatımda kaynaklarıma her gün yaşadığım yeni deneyimler aracılığıyla farklı izler bırakan ve beni büyüten sonu olmayan tutku ve heyecan dolu bir yol.



Hamiş: Gila Şeritçioğlu, (MCC) yönetici koçu, eğitmen, danışman ve bir değişim lideridir. 



2 Mayıs 2015 Cumartesi

Offff içim darlandı, hiçbir şeyin düzeleceği ya da çözüleceği yok hayatta...

bir içsorgulama

Neden doğru çizmek kolay da doğru olmak zor?

Neden sinüs kosinüsten daha sevimsiz gelir bana?

Neden ilkokulda öğretilen şeylerin tam tersi yapılır hayatta?

Neden insanların en onurlu davası “ekmek” için onca insanlık dışı kavga?

Neden erkeklerde yetersizlik korkusu, dişilerde değersizlik duygusu daha baskın?

Neden kadınlar erkeklerini büyütmek zorunda kalsın?

Neden günümüzde kadınlar adamları tavladıkları halde; tavlanmış gibi anlatırlar?

Neden dizilerde ayakta konuşur insanlar?

Neden Boğaziçi Üniversite’sinde İşletme öğrencilerine Ekonomidekilere kıyasla iltimas geçilir?

Neden tadını çıkaracağımıza b..kunu çıkarırız?

Neden hapşırmak değil de geğirmek ayıp toplum içinde?

Neden herkesi sevemez insan?

Neden zengin ve başarılı insanların fikirleri hep daha ilginç bulunur?

Neden güçlüye öykünülür?

Neden şehir efsaneleri çok prim yapar?

Neden seks satar?

Neden düzülen değişmese de düzeni değiştirmek için onca koşturmaca?

Neden Süleyman kıydı Mustafa’ya?

Neden dedikodu sevilir?

Neden İçel ili Mersin?

Neden annem ve babam birbirlerine olan sevgisini kapışarak gösterirler?

Neden bir türlü keşfedilmez Portakal çiçeği kokusu?

Neden Adana kebabın adı aynı zamanda acılı Urfa?

Neden herkes güneşin yolunu gözlerken ben yağmuru tercih ederim?

Neden insan zihnine maymun denir?

Neden koyunlar hep gülümser gibidir?

Neden kurt puslu havaları tercih eder?

Neden ben bir türlü a-kıl-lan-mam?

Neden herşey anlamsız ise hayata anlam vermek için onca çaba? 



Hamiş: Bu yazım insanlığın depresif ruh hallerini kucaklamayan ve kucaklatamayan kafası karışık kişisel gelişimcilere gelsin...




MUTLU KOYUN, MUTSUZ KURT VE SORGULAYAN MAYMUN

Offff içim darlandı, hiçbir şeyin düzeleceği ya da çözüleceği yok hayatta...

bir içsorgulama

Neden doğru çizmek kolay da doğru olmak zor?

Neden sinüs kosinüsten daha sevimsiz gelir bana?

Neden ilkokulda öğretilen şeylerin tam tersi yapılır hayatta?

Neden insanların en onurlu davası “ekmek” için onca insanlık dışı kavga?

Neden erkeklerde yetersizlik korkusu, dişilerde değersizlik duygusu daha baskın?

Neden kadınlar erkeklerini büyütmek zorunda kalsın?

Neden günümüzde kadınlar adamları tavladıkları halde; tavlanmış gibi anlatırlar?

Neden dizilerde ayakta konuşur insanlar?

Neden Boğaziçi Üniversite’sinde İşletme öğrencilerine Ekonomidekilere kıyasla iltimas geçilir?

Neden tadını çıkaracağımıza b..kunu çıkarırız?

Neden hapşırmak değil de geğirmek ayıp toplum içinde?

Neden herkesi sevemez insan?

Neden zengin ve başarılı insanların fikirleri hep daha ilginç bulunur?

Neden güçlüye öykünülür?

Neden şehir efsaneleri çok prim yapar?

Neden seks satar?

Neden düzülen değişmese de düzeni değiştirmek için onca koşturmaca?

Neden Süleyman kıydı Mustafa’ya?

Neden dedikodu sevilir?

Neden İçel ili Mersin?

Neden annem ve babam birbirlerine olan sevgisini kapışarak gösterirler?

Neden bir türlü keşfedilmez Portakal çiçeği kokusu?

Neden Adana kebabın adı aynı zamanda acılı Urfa?

Neden herkes güneşin yolunu gözlerken ben yağmuru tercih ederim?

Neden insan zihnine maymun denir?

Neden koyunlar hep gülümser gibidir?

Neden kurt puslu havaları tercih eder?

Neden ben bir türlü a-kıl-lan-mam?

Neden herşey anlamsız ise hayata anlam vermek için onca çaba? 



Hamiş: Bu yazım insanlığın depresif ruh hallerini kucaklamayan ve kucaklatamayan kafası karışık kişisel gelişimcilere gelsin...




1 Mayıs 2015 Cuma

Görünürde istisnasız hepimiz aşık olmak istiyoruz. Oysa gerçekte, gerçekten böyle mi? Malum aşk yakıp yıkar ve de en önemlisi düzen bozar...

bir mistik aşk

Aşık olmak öyle her babayiğidin harcı değil, kolay mı? Öncelikle aşk kontrol kaybı demek, kim ister bunu ? Evet hepimiz, deliler gibi aşık olunan, son demde dahi vazgeçilmez olduğu fark edilip uğruna uçaklardan atlanıp geri dönülen olmayı istiyoruz da bunu yapmayı gerçekten istiyor muyuz? Orası meçhul. Aman rahatımız bozulmasın, malumunuz hayat zaten yeterince zor. Aşk'ın üvey kardeşleri heyecan, hoşlanma, ilgi neyimize yetip artmıyor hele?

Aslında sadece günümüzde değil, tarihte de hep böyle olagelmiş mi??? Bakın Leyla ve Kays’a*, Romeo ve Juliet’e, Ferhat ve Şirin'e ya da birbirlerini Kerem ve Aslı diye çağıran Mirza Beyi ve Kara Sultan'a. Tema ne? Kavuşamamak. Sanırım, toplumların aşıklar için herzaman başka planları olagelmiş. Ne yazık, düzen her zaman aşka tercih edilmiş ve ne acıdır ki aşıklara ya deveyi gütmek ya diyardan hatta hayattan :( gitmek seçenekleri bırakılmış.

Ne kadar hoyrat davranmışız aşka. Kurallara bağlamış, yok saymış ve de üzerini kapatmış. Oysa bütün realitelerimiz, adeta bize yol tabelaları gibi tam da AŞK’ı işaret ederken. Biyolojik olarak tam değilizdir, fazlalık bile eksik parçasını arar durur. Duygusal düzeyde, yoğun bir yoksunluk duygusu içerisinde elmanın diğer yarısının peşine düşeriz. Aşktır, yani kalp çakrasıdır, alttaki üç çakrayla yukardaki üç çakrayı bağlayan, dünyevilik ve ulvilik arasında bağ kuran.

BİR MİSTİK AŞK

Spiritüel açıdan ise aşk dualitenin ötesidir. İki beden en kutsal ve yalın haliyle kendini bir eder, hatta yok eder. Zaman ve mekan kaybolur. Nasıl bir güç sağlar bu aşıklara, varın gerisini siz düşünün. Bu güçle insanların neler yapabileceklerini tahmin etmek mümkün bile değil. Ekonomik, sosyal ve hatta psikolojik düzenin aşkın bu kadar karşısında durmasına şaşmamalı. Her ne kadar filmler ve diziler aşkı destekler gibi görünse de. Oysa bütün aşklar İlahi Aşk’a bir yol değil miydi? 

Önce öz sevgi vardı, sınırsız aşk vardı, dost,
İlâhî bir müjde saklardı dağların ardı, dost.
Aşkın dalgasındandır dönüşü gezegenlerin,
Aşk olmasaydı eğer şu dünya donardı dost.
                                                                        Hz. Mevlana

Hoş bütün devirlerde mistikler hem sevilen-sayılan hem de bir nevi çekinilen karakterler olagelmiş. İlginçtir, bunca yıldır insanoğlunun en güçlü savaşı varolup yaşamak adına iken, insanlık yaşamın oluş sebebi olan aşkın her seviyesinden ürkmüş. Ne paradoks ama!!! Ruhumuz aşkı ararken delicesine, toplumsal histeri şeklinde aşktan kaçınmışız. Aşk ile "elim sende" oyunu oynamak, Aşk'ın içinde yanmaktan daha güvenli gelmiş kanımca.

EROS DİLE GELSE

Kim der ki Aşk Tanrısı Eros illa bizim için çalışacak diye? Kim der ki o da günün birinde aşık olamaz diye? Eros'un, aşkı yaşamak ve ona kavuşmak adına yaptıklarından bir hayli etkilendiğimi itiraf etmeliyim. 

Günlerden birgün Eros, güzelliğiyle annesi Afrodit'i bile gölgede bırakan Psykhe’i** gördüğünde sihirli oklardan birini bu kez kendine saplayıverir. Ancak ufak bir pürüz vardır, bir fanidir bizim esas kız :) Eros, Tanrı olduğu ortaya çıkmasın diye, her gece gizlice gelir ve gündoğuncaya kadar tutkuyla sevişirler. Ayrıca genç kıza yüzüne bakmaması için söz verdirir. Lakin kız merakına yenilir, Eros'un kanatlarını görür. Tutkulu aşk yerini ayrılık acısına bırakır. Bunu üzerine Eros Olympos’a gider. Zeus'un ayaklarına kapanıp Psykhe'nin kendisine eş olarak verilmesi için yalvarır. Zeus'un izniyle Tanrılar katına katına kabul edilen Psykhe herkeslerden daha çok sevdiği erkeğine kavuşur. 

Sonunda aşk kazanır. Eros ve Psykhe, yani aşk ve ruh kavuşur. Temennim, bu kavuşma, aşktan korkan biz ölümlülere masal değil de ders olsun. Darısı hepimizin başına olsun...




*  Mecnun'nun esas adı, aşkından divane olunca Arapça'da deli anlamına gelen Mecnun diye anılmaya başlar.

** Kelime Yunanca ruh ve
 kelebek anlamlarına gelir.




EN BÜYÜK ANARŞİST AŞK

Görünürde istisnasız hepimiz aşık olmak istiyoruz. Oysa gerçekte, gerçekten böyle mi? Malum aşk yakıp yıkar ve de en önemlisi düzen bozar...

bir mistik aşk

Aşık olmak öyle her babayiğidin harcı değil, kolay mı? Öncelikle aşk kontrol kaybı demek, kim ister bunu ? Evet hepimiz, deliler gibi aşık olunan, son demde dahi vazgeçilmez olduğu fark edilip uğruna uçaklardan atlanıp geri dönülen olmayı istiyoruz da bunu yapmayı gerçekten istiyor muyuz? Orası meçhul. Aman rahatımız bozulmasın, malumunuz hayat zaten yeterince zor. Aşk'ın üvey kardeşleri heyecan, hoşlanma, ilgi neyimize yetip artmıyor hele?

Aslında sadece günümüzde değil, tarihte de hep böyle olagelmiş mi??? Bakın Leyla ve Kays’a*, Romeo ve Juliet’e, Ferhat ve Şirin'e ya da birbirlerini Kerem ve Aslı diye çağıran Mirza Beyi ve Kara Sultan'a. Tema ne? Kavuşamamak. Sanırım, toplumların aşıklar için herzaman başka planları olagelmiş. Ne yazık, düzen her zaman aşka tercih edilmiş ve ne acıdır ki aşıklara ya deveyi gütmek ya diyardan hatta hayattan :( gitmek seçenekleri bırakılmış.

Ne kadar hoyrat davranmışız aşka. Kurallara bağlamış, yok saymış ve de üzerini kapatmış. Oysa bütün realitelerimiz, adeta bize yol tabelaları gibi tam da AŞK’ı işaret ederken. Biyolojik olarak tam değilizdir, fazlalık bile eksik parçasını arar durur. Duygusal düzeyde, yoğun bir yoksunluk duygusu içerisinde elmanın diğer yarısının peşine düşeriz. Aşktır, yani kalp çakrasıdır, alttaki üç çakrayla yukardaki üç çakrayı bağlayan, dünyevilik ve ulvilik arasında bağ kuran.

BİR MİSTİK AŞK

Spiritüel açıdan ise aşk dualitenin ötesidir. İki beden en kutsal ve yalın haliyle kendini bir eder, hatta yok eder. Zaman ve mekan kaybolur. Nasıl bir güç sağlar bu aşıklara, varın gerisini siz düşünün. Bu güçle insanların neler yapabileceklerini tahmin etmek mümkün bile değil. Ekonomik, sosyal ve hatta psikolojik düzenin aşkın bu kadar karşısında durmasına şaşmamalı. Her ne kadar filmler ve diziler aşkı destekler gibi görünse de. Oysa bütün aşklar İlahi Aşk’a bir yol değil miydi? 

Önce öz sevgi vardı, sınırsız aşk vardı, dost,
İlâhî bir müjde saklardı dağların ardı, dost.
Aşkın dalgasındandır dönüşü gezegenlerin,
Aşk olmasaydı eğer şu dünya donardı dost.
                                                                        Hz. Mevlana

Hoş bütün devirlerde mistikler hem sevilen-sayılan hem de bir nevi çekinilen karakterler olagelmiş. İlginçtir, bunca yıldır insanoğlunun en güçlü savaşı varolup yaşamak adına iken, insanlık yaşamın oluş sebebi olan aşkın her seviyesinden ürkmüş. Ne paradoks ama!!! Ruhumuz aşkı ararken delicesine, toplumsal histeri şeklinde aşktan kaçınmışız. Aşk ile "elim sende" oyunu oynamak, Aşk'ın içinde yanmaktan daha güvenli gelmiş kanımca.

EROS DİLE GELSE

Kim der ki Aşk Tanrısı Eros illa bizim için çalışacak diye? Kim der ki o da günün birinde aşık olamaz diye? Eros'un, aşkı yaşamak ve ona kavuşmak adına yaptıklarından bir hayli etkilendiğimi itiraf etmeliyim. 

Günlerden birgün Eros, güzelliğiyle annesi Afrodit'i bile gölgede bırakan Psykhe’i** gördüğünde sihirli oklardan birini bu kez kendine saplayıverir. Ancak ufak bir pürüz vardır, bir fanidir bizim esas kız :) Eros, Tanrı olduğu ortaya çıkmasın diye, her gece gizlice gelir ve gündoğuncaya kadar tutkuyla sevişirler. Ayrıca genç kıza yüzüne bakmaması için söz verdirir. Lakin kız merakına yenilir, Eros'un kanatlarını görür. Tutkulu aşk yerini ayrılık acısına bırakır. Bunu üzerine Eros Olympos’a gider. Zeus'un ayaklarına kapanıp Psykhe'nin kendisine eş olarak verilmesi için yalvarır. Zeus'un izniyle Tanrılar katına katına kabul edilen Psykhe herkeslerden daha çok sevdiği erkeğine kavuşur. 

Sonunda aşk kazanır. Eros ve Psykhe, yani aşk ve ruh kavuşur. Temennim, bu kavuşma, aşktan korkan biz ölümlülere masal değil de ders olsun. Darısı hepimizin başına olsun...




*  Mecnun'nun esas adı, aşkından divane olunca Arapça'da deli anlamına gelen Mecnun diye anılmaya başlar.

** Kelime Yunanca ruh ve
 kelebek anlamlarına gelir.