30 Eylül 2015 Çarşamba

Ekim zamanı, köylü nasırlaşmış elleriyle tarlaya fırlatırken atalık* tohumlarını; gönlünde umut, dudaklarında dua sevgiyle mırıldandı: “Kurda, kuşa, aşa…”

Şeydanın tohumları yeşeriyor birer birer

Henüz insanın bütünün içindeki yerini unutmadığı, doğadan ve diğer insanlardan kopmadığı zamanlardı bunlar. İnsanlık aşını bölüşmeyi unutmamıştı; zira herşey paylaşınca güzeldi. Tohumlar dört bir yana saçılacak, kuşlar gelip geçecek, kelebekler dans edecek, arılar harıl harıl çalışmaya devam ederken uğur böcekleri kutsayacaktı tohumları. Ateş böceklerini de unutmamak icap eder, daha yaz boyu çalgılarıyla eşlik edecekler bütün seromoniye…

Tohum demek aş demek, tohum demek aşk demek, ezcümle tohum yaşam demek. Anadolu’da gelinlerin bohçalarına ve çeyiz sandıklarına tohum konmasındaki bilgelik ve zerafet kelimelere dökülemez bence. Adı üzerinde “Ana”dolu. Tohum kutsal, tohum olasılıklar doğuran, tohum yenilikler getiren…

DÜNYA / GAIA ANA

Paylaşmak çoğalmak demek, çoğalmak ise bereket. Ne olsa; hiçbir şey Doğa Ana kadar cömert davranamaz insanoğluna.

Roma’da Terra, Yunanistan’da Rhea adını alan Gaia, Anadolu’nun Kybele’sidir. İsmi ve cismi ne olursa olsun o bizim Tabiat ya da Toprak Anamızdır…Sonsuz rahminden bolluk ve şifa fışkıran. Doğuran, üreten, besleyen. Bir yerlerde okumuştum, nerede kadınlar mutsuz ise orada doğal felaketler çok sık olur diye.

İnsan doğa ile iletişimini artırmak istiyorsa bedenini ihmal etmemeli, bedeni ile diyaloğunu güçlendirmeli. Doğanın uzantısı bizler için; doğaya ait parçamız, bu dünyaya gelirken miras aldığımız ve giderken bırakacağımız vücudumuz. Mistik olarak; topraktan geldiği rivayet edilen vücudumuz Tabiat Ananın şevkatli elleriyle yoğrulmuş. Aynen Hz.Mevlana’nın ünlü deyişindeki gibi; “Hamurumu sen yoğurmazsan mayam nasıl tutar?”

Vücut farkındalığı çook önemli, maalesef sıkça es geçilen, dikkat edilirse vücudun kendine has bir bilgeliği var, sadece “acıktım, susadım” demez. Bazı insan ve olaylara ister içgüdüsel deyin ister bilişsel otomatikman çekiliriz. Bazen de aksi olur, iteriz. İnsanoğlu ne gariptir her daim yanı başında olan vücuduna bile yabancılaşmış :)

DOĞANIN ÖĞRETTİKLERİ

Doğanın öğrettikleri sadece paylaşmak ile sınırlı değil elbette. Tohum saçmakla iş bit-mi-yor ;) Sonbahar yağmur ve rüzgarıyla gelip geçecek, kışın tüm beyaz saflığıyla çöreklenecek tarlaların üzerine, baharın neşesine doyum olmazken bir de bakarsınız yaz bütün rehavetiyle kapıda…Zaten herşeyin bir sırası yok mu şu gizemli hayatta?

Tohumları toprağa atmak, az biraz karıştırmak, sulamak, kucaklamak, emek sarf etmek lazım. Bazen alnından hayli ter dökmek bazen sabretmek gerek, gerisini de bırakmak. Bu tevekkül değil de ne…Kredi kartlarıyla hak etmeden kazanan bizler için bu durum çoğunlukla pek müstesna…

Zenginliğin timsali olup tüm dünya nimetlerinin efendisi diye de anılan ve kuş dilini bildiği rivayet edilen Hz. Süleyman'ın dizeleri özetliyor sanki bu fani alemi;

Herşeyin zamanı, ve gökler altında her işin vakti var;
Doğmanın vakti var, ve ölmenin vakti var;
Dikimin vakti var, ve dikilmiş olanı sökmenin vakti var;
Öldürmenin vakti var, ve şifa vermenin vakti var;
Yıkmanın vakti var, ve bina etmenin vakti var;
Ağlamanın vakti var, ve gülmenin vakti var;
Dövünmenin vakti var, ve oynamanın vakti var;
Taşları atmanın vakti var, ve taşları devşirmenin vakti var;
Kucaklaşmanın vakti var, ve kucaklaşmadan çekinmenin vakti var;
Aramanın vakti var, ve yitirmenin vakti var;
Saklamanın vakti var, ve atmanın vakti var;
Yırtmanın vakti var, ve dikiş dikmenin vakti var;
Susmanın vakti var, ve söylemenin vakti var;
Sevmenin vakti var, ve nefret etmenin vakti var;
Cengin vakti var, ve barışmanın vakti var.

Kral Süleyman, Zebur

Şimdi hasat zamanı…


* Yerli tohum da denen atalık tohum, Anadolu'da onbinlerce yıldır birçok badire atlatarak günümüze kadar ulaşabilmiş en temiz ve sağlıklı tohuma verilen addır.


KURDA, KUŞA, AŞA

Ekim zamanı, köylü nasırlaşmış elleriyle tarlaya fırlatırken atalık* tohumlarını; gönlünde umut, dudaklarında dua sevgiyle mırıldandı: “Kurda, kuşa, aşa…”

Şeydanın tohumları yeşeriyor birer birer

Henüz insanın bütünün içindeki yerini unutmadığı, doğadan ve diğer insanlardan kopmadığı zamanlardı bunlar. İnsanlık aşını bölüşmeyi unutmamıştı; zira herşey paylaşınca güzeldi. Tohumlar dört bir yana saçılacak, kuşlar gelip geçecek, kelebekler dans edecek, arılar harıl harıl çalışmaya devam ederken uğur böcekleri kutsayacaktı tohumları. Ateş böceklerini de unutmamak icap eder, daha yaz boyu çalgılarıyla eşlik edecekler bütün seromoniye…

Tohum demek aş demek, tohum demek aşk demek, ezcümle tohum yaşam demek. Anadolu’da gelinlerin bohçalarına ve çeyiz sandıklarına tohum konmasındaki bilgelik ve zerafet kelimelere dökülemez bence. Adı üzerinde “Ana”dolu. Tohum kutsal, tohum olasılıklar doğuran, tohum yenilikler getiren…

DÜNYA / GAIA ANA

Paylaşmak çoğalmak demek, çoğalmak ise bereket. Ne olsa; hiçbir şey Doğa Ana kadar cömert davranamaz insanoğluna.

Roma’da Terra, Yunanistan’da Rhea adını alan Gaia, Anadolu’nun Kybele’sidir. İsmi ve cismi ne olursa olsun o bizim Tabiat ya da Toprak Anamızdır…Sonsuz rahminden bolluk ve şifa fışkıran. Doğuran, üreten, besleyen. Bir yerlerde okumuştum, nerede kadınlar mutsuz ise orada doğal felaketler çok sık olur diye.

İnsan doğa ile iletişimini artırmak istiyorsa bedenini ihmal etmemeli, bedeni ile diyaloğunu güçlendirmeli. Doğanın uzantısı bizler için; doğaya ait parçamız, bu dünyaya gelirken miras aldığımız ve giderken bırakacağımız vücudumuz. Mistik olarak; topraktan geldiği rivayet edilen vücudumuz Tabiat Ananın şevkatli elleriyle yoğrulmuş. Aynen Hz.Mevlana’nın ünlü deyişindeki gibi; “Hamurumu sen yoğurmazsan mayam nasıl tutar?”

Vücut farkındalığı çook önemli, maalesef sıkça es geçilen, dikkat edilirse vücudun kendine has bir bilgeliği var, sadece “acıktım, susadım” demez. Bazı insan ve olaylara ister içgüdüsel deyin ister bilişsel otomatikman çekiliriz. Bazen de aksi olur, iteriz. İnsanoğlu ne gariptir her daim yanı başında olan vücuduna bile yabancılaşmış :)

DOĞANIN ÖĞRETTİKLERİ

Doğanın öğrettikleri sadece paylaşmak ile sınırlı değil elbette. Tohum saçmakla iş bit-mi-yor ;) Sonbahar yağmur ve rüzgarıyla gelip geçecek, kışın tüm beyaz saflığıyla çöreklenecek tarlaların üzerine, baharın neşesine doyum olmazken bir de bakarsınız yaz bütün rehavetiyle kapıda…Zaten herşeyin bir sırası yok mu şu gizemli hayatta?

Tohumları toprağa atmak, az biraz karıştırmak, sulamak, kucaklamak, emek sarf etmek lazım. Bazen alnından hayli ter dökmek bazen sabretmek gerek, gerisini de bırakmak. Bu tevekkül değil de ne…Kredi kartlarıyla hak etmeden kazanan bizler için bu durum çoğunlukla pek müstesna…

Zenginliğin timsali olup tüm dünya nimetlerinin efendisi diye de anılan ve kuş dilini bildiği rivayet edilen Hz. Süleyman'ın dizeleri özetliyor sanki bu fani alemi;

Herşeyin zamanı, ve gökler altında her işin vakti var;
Doğmanın vakti var, ve ölmenin vakti var;
Dikimin vakti var, ve dikilmiş olanı sökmenin vakti var;
Öldürmenin vakti var, ve şifa vermenin vakti var;
Yıkmanın vakti var, ve bina etmenin vakti var;
Ağlamanın vakti var, ve gülmenin vakti var;
Dövünmenin vakti var, ve oynamanın vakti var;
Taşları atmanın vakti var, ve taşları devşirmenin vakti var;
Kucaklaşmanın vakti var, ve kucaklaşmadan çekinmenin vakti var;
Aramanın vakti var, ve yitirmenin vakti var;
Saklamanın vakti var, ve atmanın vakti var;
Yırtmanın vakti var, ve dikiş dikmenin vakti var;
Susmanın vakti var, ve söylemenin vakti var;
Sevmenin vakti var, ve nefret etmenin vakti var;
Cengin vakti var, ve barışmanın vakti var.

Kral Süleyman, Zebur

Şimdi hasat zamanı…


* Yerli tohum da denen atalık tohum, Anadolu'da onbinlerce yıldır birçok badire atlatarak günümüze kadar ulaşabilmiş en temiz ve sağlıklı tohuma verilen addır.


12 Eylül 2015 Cumartesi

Münzevinin yaptığı eylem inzivadır.

Evrenden Şeyda'ya mesaj

Öyle diyor sözlükte, Arapça kökenli bu kelimenin iki manası var; ilki toplumdan uzaklaşıp kendi başına, yalnız kalmak. İkincisi de dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması.

İkinci İnzivamın adı “Enerjide Ustalık”. İlginçtir, yol boyu kelebeklere rastlıyorum. Hem de olağandışı yerlerde. Uçağın kanadında, trende koridorda. Oysa uçarak gitmiyorum, adeta ayaklarımı süreye süreye hareket ediyorum. Çünkü ziyadesiyle üzgünüm. Koçluk eğitimi hocalarımdan birinin “Kelebek özgürleşmek manasına gelir” lafı aklıma geliyor. Bu, beni az da olsa teselli ediyor.

AKAN ENERJİLER

Salonda her sandalyeye şal koymuşlar. Ben pembeyi seçiyorum, genelde tercih ettiğim bir renk değil. Böylelikle ortalarına düştüğüm David’i yakın arkadaşı Fabio’dan ayırmış oluyorum. Tam yerimi değiştirmek üzere kalkmışken;

-Hayır, diyor, David hem kararlı hem nazik bir şekilde. Demek ki inziva boyunca iki erkeğin arasında oturman gerekiyormuş.

Güçlü mesajı ve bilgeliği hoşuma gidiyor. Fabio ise sürekli “Tutto belle” diyen neşeli bir İtalyan.

- Ne demek bu, Fabio?
- Herşey parlıyor demek, bebeğim.

Keşke benim için de öyle olsa. Şu an herşey silik ve durağan görünüyor gözüme. Fakat, neşe ve coşkunun şöyle bir enerjisi var, bulaşıcı. Tabi eğer izin verirseniz :)

ENERJİDE USTALIK

Hocanın (Lee Harris'in) paylaştıklarından ilk aklımda kalanlar;

· On senelik zaman diliminde birçok anlayış ve inanç kalıbının değişip dönüştüğünü göreceğiz. Zamanı bile lineer algılamayacakmışız. En çok ilgimi bu çekiyor. Nasıl olacak acaba, bunu yaşayabilmek. İyi haber, paylaşımda bulunanlardan aramızda bunu hissedebilenler olduğunu görüyorum. Sabırsız bir heves hali çörekleniyor içime.

· Bütün bu değişimler olurken, merkezilenmek önemli. Bu karmaşalardan insanlık odak noktasını dış değil, iç referanslar yaparak çıkabilirmiş. Benden söylemesi ;)

· Devir artık dışa dönüklerin değil, içe dönüklerin dönemiymiş. Oleyyy sonunda!!! Şaka bir yana, içe dönükler dışa dönük kısımlarını yeterince tatmin ettiklerinde, içe dönük kısım ancak tatmin olabiliyor. Yani skalanın bir ucunu gözardı ederek öbürüne ulaşamıyoruz. Tam tersi durum da dışa dönük enerjiler için geçerli.

Paradoks gibi görünüyor, ancak değil. Zaten insanlık, Dualite değil; herşeyi kapsayan, kucaklayan, dışlamayan bir plana doğru gitmekte, yüksek boyutlar için gerekli anlayış bu. Ya da oyunun yeni kuralı diyelim.

MUCİZELER HER YERDE

Norveç öncesi İstanbul’da “Kelebek” ile başlayan inziva, sonrasında yine İstanbul’da “Kelebek” ile bitiyor.

Eylül ayının ilk haftasonu benim için hayli zor ve ağır geçiyor. Huyum kurusun, erkek gibiyim, üzülünce ağlayamam. Sinirlenince ağlarım. Ağlayamamanın vücuduma etkisi şiddetli başağrısı oluyor. Azıcık gözyaşı akıtabilsem rahatlayacağım belki…

Doktor bir arkadaşım hızır gibi yetişiyor imdadıma. Gelip evimden alıp, biyerlere götürüyor (hiç fark ettiniz mi bilmem, görevini can-ı gönülden yapan birçok doktor ve hemşirede “Melek” enerjisini hissetmişimdir).

Ne konuşup neler ettik pek hatırlamıyorum, sadece beni eve bırakırken,
-Üzülme artık, olmuyorsa sebebi var, demesini hatırlıyorum.

Teessürün mü, okuduğum kitapların mı, yoksa içtiğim bir kadehin etkisiyle mi;
- Belki de yok diyorum. Oluyorsa da sebebi yok, belki de hiçbir şeyin hiçbir zaman sebebi olmadı.

Eve vardığımda, inzivadaki arkadaşlarımdan “Şeyda, Evren sana ne kadar sevildiğini hatırlatmak istiyor” diyen yukardaki mesajın geldiğini görüyorum. Zamanlama bu kadar mı olur. Ve nihayet ağlayabiliyorum. Şükran duygusu ile. Ağlamak bazen şarkıdaki gibi güzel olabiliyor, hakikaten.

Ertesi sabah mesajın kalan kısmını okuyorum; “Onca imkansızlık içinden imkan yaratarak Norveç’e gelmen, paylaşımların ve duruşun bizi hayli etkiledi. Eğer seni gücendirmeyecekse, inzivayı aramızda topladığımız para ile sana hediye etmek istiyoruz. Sen bizim kelebeğimizsin”.

İçimden haykırmak geliyor: “TUTTO BELLE”...



Hamiş: Lee Harris'in hayli güncel bir videosu, Youtube'dan izlerken dilerseniz altyazı seçeneğini ekleyebilirsiniz.

İNZİVA – II

Münzevinin yaptığı eylem inzivadır.

Evrenden Şeyda'ya mesaj

Öyle diyor sözlükte, Arapça kökenli bu kelimenin iki manası var; ilki toplumdan uzaklaşıp kendi başına, yalnız kalmak. İkincisi de dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması.

İkinci İnzivamın adı “Enerjide Ustalık”. İlginçtir, yol boyu kelebeklere rastlıyorum. Hem de olağandışı yerlerde. Uçağın kanadında, trende koridorda. Oysa uçarak gitmiyorum, adeta ayaklarımı süreye süreye hareket ediyorum. Çünkü ziyadesiyle üzgünüm. Koçluk eğitimi hocalarımdan birinin “Kelebek özgürleşmek manasına gelir” lafı aklıma geliyor. Bu, beni az da olsa teselli ediyor.

AKAN ENERJİLER

Salonda her sandalyeye şal koymuşlar. Ben pembeyi seçiyorum, genelde tercih ettiğim bir renk değil. Böylelikle ortalarına düştüğüm David’i yakın arkadaşı Fabio’dan ayırmış oluyorum. Tam yerimi değiştirmek üzere kalkmışken;

-Hayır, diyor, David hem kararlı hem nazik bir şekilde. Demek ki inziva boyunca iki erkeğin arasında oturman gerekiyormuş.

Güçlü mesajı ve bilgeliği hoşuma gidiyor. Fabio ise sürekli “Tutto belle” diyen neşeli bir İtalyan.

- Ne demek bu, Fabio?
- Herşey parlıyor demek, bebeğim.

Keşke benim için de öyle olsa. Şu an herşey silik ve durağan görünüyor gözüme. Fakat, neşe ve coşkunun şöyle bir enerjisi var, bulaşıcı. Tabi eğer izin verirseniz :)

ENERJİDE USTALIK

Hocanın (Lee Harris'in) paylaştıklarından ilk aklımda kalanlar;

· On senelik zaman diliminde birçok anlayış ve inanç kalıbının değişip dönüştüğünü göreceğiz. Zamanı bile lineer algılamayacakmışız. En çok ilgimi bu çekiyor. Nasıl olacak acaba, bunu yaşayabilmek. İyi haber, paylaşımda bulunanlardan aramızda bunu hissedebilenler olduğunu görüyorum. Sabırsız bir heves hali çörekleniyor içime.

· Bütün bu değişimler olurken, merkezilenmek önemli. Bu karmaşalardan insanlık odak noktasını dış değil, iç referanslar yaparak çıkabilirmiş. Benden söylemesi ;)

· Devir artık dışa dönüklerin değil, içe dönüklerin dönemiymiş. Oleyyy sonunda!!! Şaka bir yana, içe dönükler dışa dönük kısımlarını yeterince tatmin ettiklerinde, içe dönük kısım ancak tatmin olabiliyor. Yani skalanın bir ucunu gözardı ederek öbürüne ulaşamıyoruz. Tam tersi durum da dışa dönük enerjiler için geçerli.

Paradoks gibi görünüyor, ancak değil. Zaten insanlık, Dualite değil; herşeyi kapsayan, kucaklayan, dışlamayan bir plana doğru gitmekte, yüksek boyutlar için gerekli anlayış bu. Ya da oyunun yeni kuralı diyelim.

MUCİZELER HER YERDE

Norveç öncesi İstanbul’da “Kelebek” ile başlayan inziva, sonrasında yine İstanbul’da “Kelebek” ile bitiyor.

Eylül ayının ilk haftasonu benim için hayli zor ve ağır geçiyor. Huyum kurusun, erkek gibiyim, üzülünce ağlayamam. Sinirlenince ağlarım. Ağlayamamanın vücuduma etkisi şiddetli başağrısı oluyor. Azıcık gözyaşı akıtabilsem rahatlayacağım belki…

Doktor bir arkadaşım hızır gibi yetişiyor imdadıma. Gelip evimden alıp, biyerlere götürüyor (hiç fark ettiniz mi bilmem, görevini can-ı gönülden yapan birçok doktor ve hemşirede “Melek” enerjisini hissetmişimdir).

Ne konuşup neler ettik pek hatırlamıyorum, sadece beni eve bırakırken,
-Üzülme artık, olmuyorsa sebebi var, demesini hatırlıyorum.

Teessürün mü, okuduğum kitapların mı, yoksa içtiğim bir kadehin etkisiyle mi;
- Belki de yok diyorum. Oluyorsa da sebebi yok, belki de hiçbir şeyin hiçbir zaman sebebi olmadı.

Eve vardığımda, inzivadaki arkadaşlarımdan “Şeyda, Evren sana ne kadar sevildiğini hatırlatmak istiyor” diyen yukardaki mesajın geldiğini görüyorum. Zamanlama bu kadar mı olur. Ve nihayet ağlayabiliyorum. Şükran duygusu ile. Ağlamak bazen şarkıdaki gibi güzel olabiliyor, hakikaten.

Ertesi sabah mesajın kalan kısmını okuyorum; “Onca imkansızlık içinden imkan yaratarak Norveç’e gelmen, paylaşımların ve duruşun bizi hayli etkiledi. Eğer seni gücendirmeyecekse, inzivayı aramızda topladığımız para ile sana hediye etmek istiyoruz. Sen bizim kelebeğimizsin”.

İçimden haykırmak geliyor: “TUTTO BELLE”...



Hamiş: Lee Harris'in hayli güncel bir videosu, Youtube'dan izlerken dilerseniz altyazı seçeneğini ekleyebilirsiniz.

İlk inzivama 2005 yılında gitmiştim. Mekan Şile.

İnziva&kelebek&kanat

Adı “Sessizlik”ti. Bazen bu cesareti nerden buluyorum, bilmiyorum. Kapalı bir grup için olan inzivada kendime nasıl olduysa yer bulmuştum. Osho’nun “Sessizlik” adlı kitabından çok etkilendiğimden mi nedir...

Adı üzerinde 6 günlük inzivanın 4 günü tam sessizlikte geçiyordu, hiç konuşmak yok. Sadece akşamları Satsang denen zamanlarda biraraya gelip şarkı söylüyor, bazı mantralar telaffuz ediyorduk. Zaten sessiz, sakin biri olan bendeniz için sessizlik sürecine girmem zor olmamıştı.

Şunu görmüştüm, dudaklar kapandığında, zihin sanki daha bir coşuyordu. En azından benim için bu böyle olmuştu. Acaba demiştim, “Çok konuşan insanlar zihninin gürültüsünden kaçtıkları için mi böyleler? Onların zihinleri daha mı kalabalık?”

ZİHİN NEDEN KONUŞUR?

Hakikaten neden içimizde sürekli konuşan bir ses var? Söylediklerinin çoğu anlamsız ve gereksizken üstelik.

Bir kitapta* okumuştum; içerde biriken enerjinin salıverilmesi gerekir diye. Dikkat edilirse gerginlik, korku veya arzu anlarında ses aşırı derecede aktif olur.

Bir ikinci neden; dış dünyadaki deneyimi, zihnimizde sözlere dökerek düşünce alemine; iç dünyamıza taşırız. Bir nev’i kontrol duygusu. Dış dünyanın kendi yasaları vardır ve amiyane tabirle kimseyi sallamaz. Oysa iç dünya bize aittir.

Bana göre başka bir etken; anlam bulma arayışımız. Her türlü “Etiket”in ardında veya hikayeleştirme çabalarının altında bu güçlü dürtü var kanımca.

KORKAKLIK

“Sessizlik” inzivasından hatırımda kalan, sessizliğin o kadar da kötü birşey olmadığı :) Latife ediyorum elbette, arasıra hepimiz bunu deneyebiliriz. Nasıl oruç tutmak Nefs’i terbiye eden araçlardan biri ise, sessizlik de aynen öyle.

İkinci aklımda kalan şey, sosyetik bir kızın benimle çokça ilgilenmesi ve arkadaşlık etmek istemesiydi. Kızın düğünü yeni olmuş, basını ve gündemi düğünü için bir sarayın özel izinle açılması yüzünden hayli meşgul etmişti.

O inzivadan sonra evine sınırlı sayıda insanı davet etmişti. Bendeki özgüven düşüklüğü işte, böyle birinin benle arkadaş olmak isteyebileceği aklımın ucundan geçmezdi. Hem ne giyip ne edip kiminle ne konuşacaktım?

Ne saçma ve çocukça düşüncelermiş bunlar. Oysa hepimiz insanız ve hepimiz hepimizin ilgisini çekebiliriz; duruşumuzla, konuşmamızla, oturup kalkmayı bilişimizle, ezcümle enerjimizle. Ayrıca çok güzel bir laf vardır; kimin kime neden iyi geldiği bilinmez, diye. ABD dönüşü kendini hayli yalnız hissettiğini ve kafasına göre arkadaş bulamama korkusunu yıllar sonra cesurca paylaştığı blogunda okurken bunu daha net anlıyorum.

Evine ne gittim ne de bir kez daha davet edildim. Hala selamlaşır, arasıra doğumgünlerimizi kutlarız.

YİNE YENİDEN İNZİVA

İkinci inzivam tam 10 sene sonra Norveç’e kısmetmiş.

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı deseler, sanırım benim için birincisi ağır basar. En azından çok gezen daha ilginç şeyler topluyor dağarcığına ;) Misal İsveç’e gitmesem nerden bilirim bazı topraklarının son yıllara kadar Danimarka sınırları içinde olduğunu. Ya da trafiğin İngiltere’de gibi soldan akarken sonrasında değiştiğini.

Eskiden İsveç daha bir zenginken; petrolün bulunmasıyla Norveç bölgenin kralı oluvermiş. Hayat işte, kimin kimin önüne geçeceğini kestirmek pek mümkün değil. Bir de işin komik kısmı var; İsveçliler Norveçliler’i, Norveçliler de İsveçliler’i ayıptır söylemesi bizim Laz fıkralarındaki Temel” yerine koyuyorlar. 

İnziva için olduğumuz bölge çok özel. Hocamız coğrafyadaki zıtlığın; dağlar ve fiyordlar, enerjiyi de olumlu etkileyeceğini söylüyor. Sanırım zıt enerjilerin birbirini dengelemesi sözkonusu olan.

Hatırlar mısınız bilmem, 2011 yılında Norveç’te çok acı bir terör saldırısı yaşanmıştı (hangi terör olayı acı değil???) İşte Sundvollen o bölge ve kaldığımız otel saldırıya uğrayan gençlerin ebeveynlerin kaldığı yer. Temennim yaptığımız çalışmaların, dilerim herkese, tüm bölgeye şifa olması…

Devamı gelecek yazıda…


* Bağımsız Ruh, Michael A.Singer- Bir başyapıt, tam 3 kez okudum, spiritüel dünyayı bu kadar nesnel anlatan bir kitaba rastlamadım.


İNZİVA

İlk inzivama 2005 yılında gitmiştim. Mekan Şile.

İnziva&kelebek&kanat

Adı “Sessizlik”ti. Bazen bu cesareti nerden buluyorum, bilmiyorum. Kapalı bir grup için olan inzivada kendime nasıl olduysa yer bulmuştum. Osho’nun “Sessizlik” adlı kitabından çok etkilendiğimden mi nedir...

Adı üzerinde 6 günlük inzivanın 4 günü tam sessizlikte geçiyordu, hiç konuşmak yok. Sadece akşamları Satsang denen zamanlarda biraraya gelip şarkı söylüyor, bazı mantralar telaffuz ediyorduk. Zaten sessiz, sakin biri olan bendeniz için sessizlik sürecine girmem zor olmamıştı.

Şunu görmüştüm, dudaklar kapandığında, zihin sanki daha bir coşuyordu. En azından benim için bu böyle olmuştu. Acaba demiştim, “Çok konuşan insanlar zihninin gürültüsünden kaçtıkları için mi böyleler? Onların zihinleri daha mı kalabalık?”

ZİHİN NEDEN KONUŞUR?

Hakikaten neden içimizde sürekli konuşan bir ses var? Söylediklerinin çoğu anlamsız ve gereksizken üstelik.

Bir kitapta* okumuştum; içerde biriken enerjinin salıverilmesi gerekir diye. Dikkat edilirse gerginlik, korku veya arzu anlarında ses aşırı derecede aktif olur.

Bir ikinci neden; dış dünyadaki deneyimi, zihnimizde sözlere dökerek düşünce alemine; iç dünyamıza taşırız. Bir nev’i kontrol duygusu. Dış dünyanın kendi yasaları vardır ve amiyane tabirle kimseyi sallamaz. Oysa iç dünya bize aittir.

Bana göre başka bir etken; anlam bulma arayışımız. Her türlü “Etiket”in ardında veya hikayeleştirme çabalarının altında bu güçlü dürtü var kanımca.

KORKAKLIK

“Sessizlik” inzivasından hatırımda kalan, sessizliğin o kadar da kötü birşey olmadığı :) Latife ediyorum elbette, arasıra hepimiz bunu deneyebiliriz. Nasıl oruç tutmak Nefs’i terbiye eden araçlardan biri ise, sessizlik de aynen öyle.

İkinci aklımda kalan şey, sosyetik bir kızın benimle çokça ilgilenmesi ve arkadaşlık etmek istemesiydi. Kızın düğünü yeni olmuş, basını ve gündemi düğünü için bir sarayın özel izinle açılması yüzünden hayli meşgul etmişti.

O inzivadan sonra evine sınırlı sayıda insanı davet etmişti. Bendeki özgüven düşüklüğü işte, böyle birinin benle arkadaş olmak isteyebileceği aklımın ucundan geçmezdi. Hem ne giyip ne edip kiminle ne konuşacaktım?

Ne saçma ve çocukça düşüncelermiş bunlar. Oysa hepimiz insanız ve hepimiz hepimizin ilgisini çekebiliriz; duruşumuzla, konuşmamızla, oturup kalkmayı bilişimizle, ezcümle enerjimizle. Ayrıca çok güzel bir laf vardır; kimin kime neden iyi geldiği bilinmez, diye. ABD dönüşü kendini hayli yalnız hissettiğini ve kafasına göre arkadaş bulamama korkusunu yıllar sonra cesurca paylaştığı blogunda okurken bunu daha net anlıyorum.

Evine ne gittim ne de bir kez daha davet edildim. Hala selamlaşır, arasıra doğumgünlerimizi kutlarız.

YİNE YENİDEN İNZİVA

İkinci inzivam tam 10 sene sonra Norveç’e kısmetmiş.

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı deseler, sanırım benim için birincisi ağır basar. En azından çok gezen daha ilginç şeyler topluyor dağarcığına ;) Misal İsveç’e gitmesem nerden bilirim bazı topraklarının son yıllara kadar Danimarka sınırları içinde olduğunu. Ya da trafiğin İngiltere’de gibi soldan akarken sonrasında değiştiğini.

Eskiden İsveç daha bir zenginken; petrolün bulunmasıyla Norveç bölgenin kralı oluvermiş. Hayat işte, kimin kimin önüne geçeceğini kestirmek pek mümkün değil. Bir de işin komik kısmı var; İsveçliler Norveçliler’i, Norveçliler de İsveçliler’i ayıptır söylemesi bizim Laz fıkralarındaki Temel” yerine koyuyorlar. 

İnziva için olduğumuz bölge çok özel. Hocamız coğrafyadaki zıtlığın; dağlar ve fiyordlar, enerjiyi de olumlu etkileyeceğini söylüyor. Sanırım zıt enerjilerin birbirini dengelemesi sözkonusu olan.

Hatırlar mısınız bilmem, 2011 yılında Norveç’te çok acı bir terör saldırısı yaşanmıştı (hangi terör olayı acı değil???) İşte Sundvollen o bölge ve kaldığımız otel saldırıya uğrayan gençlerin ebeveynlerin kaldığı yer. Temennim yaptığımız çalışmaların, dilerim herkese, tüm bölgeye şifa olması…

Devamı gelecek yazıda…


* Bağımsız Ruh, Michael A.Singer- Bir başyapıt, tam 3 kez okudum, spiritüel dünyayı bu kadar nesnel anlatan bir kitaba rastlamadım.


10 Eylül 2015 Perşembe

Bir önceki yazıyı özetlersek; duygu durumumuzu tanımak önemli.

Şeyda'nın duygulardan özgürleşmesi

İniş ve çıkışlarımızı bilirsek, bu durumlarda ne yapacağımızı tecrübelerimizle ve kendi yöntemlerimizle belirleyebiliriz. Anahtar kelime yine “farkındalık”. Eskilerin deyimiyle, her insan nev-i şahsına münhasır. Herkesin çözümü kendine özgü ve farklı.

Olumsuz hislerimizi yakaladık, ne olur? Ne yaparız? Aşağıda ben çokça bilinen ve uygulanan bazı yöntemlerden bahsediyor olacağım, seçip denemesi bedava. Şaka bir yana, bu şeye benziyor, bir odadayız ve odanın ısısı gitgide yükseliyor, ne yaparız? Kapıyı pencereyi mi açarız? Belki de klimayı? Neden olmasın? Yoksa sıcaklık yine beni buldu der, termometreyi mi fırlatırız, maksat kendi vücut ısımızı dengeye getirmekse elbette; ilk sayılanlar daha genel geçer gibi :)

1- Derin nefes alıp ona kadar sayabiliriz. Öncelikle biraz soğumak iyidir :)

2- Hissimizi ifade edebiliriz kendimize. Sadece öfkeliyim demek bile bizi o histen uzaklaştırır. Araya mesafe koyar, hissin kendisi olmayız. Artık öfkeliyim diyerek, öfkenin kendisi olmak durumunda değiliz. Ya da üzüntülüyüm diyerek bütünümüz üzüntülü olmak durumunda değil. O bizim sistemimizin sadece bir parçası, bütünü değil, onunla uygun mesafeden ilişki kuran olabiliriz.

3- Yazabiliriz.

4- Dua edebiliriz.

5- Meditasyon yapabiliriz.

6- Şükür duygusunu canlandırıp onda kalabiliriz, şükür olumlu frekansı çok yüksek bir duygudur.

7- Bırakabiliriz. Mesela Sedona denen bir yöntem var. Alıp kalemi elimize, sıkıp, “ben çok kızgınım, çok kızgınım” ve sonra “kızgınlığı bırakıyorum” deyip kalemle beraber bırakabiliriz…Az da olsa hafiflediğinizi hissedeceksiniz.

8- Olumlu duygu tetikleyebiliriz. Çoklukla bunu, bizim üzerimizde bizden başka herkes yapar. Duygularımızı tetikler. Film ve müzik endüstrisi de bunu çok iyi kullanır. “Jaws” filmini bir de müzik olmadan izleyin derim ben. Korkunun esamesi kalmıyor sahnede.

Kapayın gözlerinizi. Limonu canlandırın gözünüz kapalı. Alıp elinize ısırdığınızı düşünün, bilinçaltı gerçek ve hayal arasındaki farkı bilemez. Limon denince ne oldu? Hemen yüzümüz buruşur, ağzımız kamaşır. Şimdi tekrar gözlerinizi kapatın. İki elinizi kalbinize koyun. İster bir yavru köpeği, ister küçük bir bebeği düşünün. Ne kadar masumlar değil mi? Onu sevdiğinizi düşünün. O sevgiyi hissedin, hissedin. Sonra bırakın görüntü gitsin. Sevgi’nin kendisi olun. Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz.

9- Doğaya çıkabiliriz. Gün boyu pozitif iyon yükleniriz. Doğadaki negatif iyonlar eminim iyi gelecek, dengeye gelmemize yardımcı olacaktır.

10- Hissimizle konuşabiliriz. Bize ne demek istiyor? Eğer dinlersek bize kulak verecektir. Bir sürü yol/ yöntem var bunun için. Önce topraklanın derim ben. Nefesle olur, yastık yumruklayarak olur. Sonrasında meditasyon, sağ-sol el ile yazma yöntemi, EFT ve regresyon ile duygumuzu yalnız veya bir uzman eşliğinde konuşturabiliriz.

Hatta sonrasında; dilersek  his/ duygularımızı olayı yaşadığımız kişiye de ifade edebiliriz. Topraklanmadan, çok duygu yoğun konuşursak bir kişiyle, muhtemelen bizi anlamaz. Keza bizi duymaz. Bunu deneyebilirsiniz. Misal, banyoya girin, bişeyler anlatmaya çalışın avazınız çıktığı kadar bağırırken. Bakalım ne duyulacak? Sadece bağırmanın kendisi duyulur, kelimeler değil. Bir nevi kuru gürültü. O yüzden topraklanma önemli.

11- Doğal nefes çok önemli. Bir elimizi karnımıza, bir elimizi göğsümüze koyup dik oturabiliriz ki ana enerji şalteri omurilik düz konumda olup, enerji akabilsin. Diyaframımıza nefes almaya çalışalım, yani nefes aldığımızda karnımız ve göğsümüz inip çıkıyor mu, dikkat edelim. Sadece göğsümüz inip çıkıyorsa, bu, sığ nefes aldığımızı gösterir. Sığ nefes bizi düşük frekanslı olumsuz duygularda zorlar. Aynen merdiven çıkarken zorlanacağımız gibi. Gittikçe derinleşen nefeslerle, zihin durumumuz ve duygularımız da sakinleşip netleşir. Zira insan vücudu bağlantılı ve muhteşem bir mekanizma.

12- Hisleri/ duyguları anlayabiliriz. Diğer insanlar konuşurken odak noktamız hisler/ duygular olsun. Aslında sözcük değildir önemli olan değil mi? Bir yerlerde okumuştum; kişinin ismini, cismini, yüzünü bile unutsak, tek unutamadığımız şey bize yaşattığı hislerdir diye. Çok doğru.

İnsan kelimelerden çok duygularla konuşur. O yüzden önceliğiniz duyguları okumak ve onlara “cevap” vermek olsun. Duygulara kayıtsız kalmayın. Herkesin duygularını okuyun, kabul edin, onlara cevap verin ki kalpleri size açılın. Buna empati diyoruz. Kelimenin kökeni Yunanca olup; içinde hissetmek ( -en: iç, içine, içinde ve -pathei: duygu, acı, hissetme, algılama) anlamındadır.

Bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durumu anlamak hak vermek demek değildir. Sadece anlayış göstermek ve kabul vermek demektir. Böylelikle kendimizinkileri de zamanla okuyabilir hale geleceğiz.


Duygusal kaslarımızı pekala geliştirebiliriz. Farkındalıkla; yadsıyarak, bastırarak, öteleyerek değil…



DUYGULAR İLE SÖRF - II

Bir önceki yazıyı özetlersek; duygu durumumuzu tanımak önemli.

Şeyda'nın duygulardan özgürleşmesi

İniş ve çıkışlarımızı bilirsek, bu durumlarda ne yapacağımızı tecrübelerimizle ve kendi yöntemlerimizle belirleyebiliriz. Anahtar kelime yine “farkındalık”. Eskilerin deyimiyle, her insan nev-i şahsına münhasır. Herkesin çözümü kendine özgü ve farklı.

Olumsuz hislerimizi yakaladık, ne olur? Ne yaparız? Aşağıda ben çokça bilinen ve uygulanan bazı yöntemlerden bahsediyor olacağım, seçip denemesi bedava. Şaka bir yana, bu şeye benziyor, bir odadayız ve odanın ısısı gitgide yükseliyor, ne yaparız? Kapıyı pencereyi mi açarız? Belki de klimayı? Neden olmasın? Yoksa sıcaklık yine beni buldu der, termometreyi mi fırlatırız, maksat kendi vücut ısımızı dengeye getirmekse elbette; ilk sayılanlar daha genel geçer gibi :)

1- Derin nefes alıp ona kadar sayabiliriz. Öncelikle biraz soğumak iyidir :)

2- Hissimizi ifade edebiliriz kendimize. Sadece öfkeliyim demek bile bizi o histen uzaklaştırır. Araya mesafe koyar, hissin kendisi olmayız. Artık öfkeliyim diyerek, öfkenin kendisi olmak durumunda değiliz. Ya da üzüntülüyüm diyerek bütünümüz üzüntülü olmak durumunda değil. O bizim sistemimizin sadece bir parçası, bütünü değil, onunla uygun mesafeden ilişki kuran olabiliriz.

3- Yazabiliriz.

4- Dua edebiliriz.

5- Meditasyon yapabiliriz.

6- Şükür duygusunu canlandırıp onda kalabiliriz, şükür olumlu frekansı çok yüksek bir duygudur.

7- Bırakabiliriz. Mesela Sedona denen bir yöntem var. Alıp kalemi elimize, sıkıp, “ben çok kızgınım, çok kızgınım” ve sonra “kızgınlığı bırakıyorum” deyip kalemle beraber bırakabiliriz…Az da olsa hafiflediğinizi hissedeceksiniz.

8- Olumlu duygu tetikleyebiliriz. Çoklukla bunu, bizim üzerimizde bizden başka herkes yapar. Duygularımızı tetikler. Film ve müzik endüstrisi de bunu çok iyi kullanır. “Jaws” filmini bir de müzik olmadan izleyin derim ben. Korkunun esamesi kalmıyor sahnede.

Kapayın gözlerinizi. Limonu canlandırın gözünüz kapalı. Alıp elinize ısırdığınızı düşünün, bilinçaltı gerçek ve hayal arasındaki farkı bilemez. Limon denince ne oldu? Hemen yüzümüz buruşur, ağzımız kamaşır. Şimdi tekrar gözlerinizi kapatın. İki elinizi kalbinize koyun. İster bir yavru köpeği, ister küçük bir bebeği düşünün. Ne kadar masumlar değil mi? Onu sevdiğinizi düşünün. O sevgiyi hissedin, hissedin. Sonra bırakın görüntü gitsin. Sevgi’nin kendisi olun. Şimdi gözlerinizi açabilirsiniz.

9- Doğaya çıkabiliriz. Gün boyu pozitif iyon yükleniriz. Doğadaki negatif iyonlar eminim iyi gelecek, dengeye gelmemize yardımcı olacaktır.

10- Hissimizle konuşabiliriz. Bize ne demek istiyor? Eğer dinlersek bize kulak verecektir. Bir sürü yol/ yöntem var bunun için. Önce topraklanın derim ben. Nefesle olur, yastık yumruklayarak olur. Sonrasında meditasyon, sağ-sol el ile yazma yöntemi, EFT ve regresyon ile duygumuzu yalnız veya bir uzman eşliğinde konuşturabiliriz.

Hatta sonrasında; dilersek  his/ duygularımızı olayı yaşadığımız kişiye de ifade edebiliriz. Topraklanmadan, çok duygu yoğun konuşursak bir kişiyle, muhtemelen bizi anlamaz. Keza bizi duymaz. Bunu deneyebilirsiniz. Misal, banyoya girin, bişeyler anlatmaya çalışın avazınız çıktığı kadar bağırırken. Bakalım ne duyulacak? Sadece bağırmanın kendisi duyulur, kelimeler değil. Bir nevi kuru gürültü. O yüzden topraklanma önemli.

11- Doğal nefes çok önemli. Bir elimizi karnımıza, bir elimizi göğsümüze koyup dik oturabiliriz ki ana enerji şalteri omurilik düz konumda olup, enerji akabilsin. Diyaframımıza nefes almaya çalışalım, yani nefes aldığımızda karnımız ve göğsümüz inip çıkıyor mu, dikkat edelim. Sadece göğsümüz inip çıkıyorsa, bu, sığ nefes aldığımızı gösterir. Sığ nefes bizi düşük frekanslı olumsuz duygularda zorlar. Aynen merdiven çıkarken zorlanacağımız gibi. Gittikçe derinleşen nefeslerle, zihin durumumuz ve duygularımız da sakinleşip netleşir. Zira insan vücudu bağlantılı ve muhteşem bir mekanizma.

12- Hisleri/ duyguları anlayabiliriz. Diğer insanlar konuşurken odak noktamız hisler/ duygular olsun. Aslında sözcük değildir önemli olan değil mi? Bir yerlerde okumuştum; kişinin ismini, cismini, yüzünü bile unutsak, tek unutamadığımız şey bize yaşattığı hislerdir diye. Çok doğru.

İnsan kelimelerden çok duygularla konuşur. O yüzden önceliğiniz duyguları okumak ve onlara “cevap” vermek olsun. Duygulara kayıtsız kalmayın. Herkesin duygularını okuyun, kabul edin, onlara cevap verin ki kalpleri size açılın. Buna empati diyoruz. Kelimenin kökeni Yunanca olup; içinde hissetmek ( -en: iç, içine, içinde ve -pathei: duygu, acı, hissetme, algılama) anlamındadır.

Bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durumu anlamak hak vermek demek değildir. Sadece anlayış göstermek ve kabul vermek demektir. Böylelikle kendimizinkileri de zamanla okuyabilir hale geleceğiz.


Duygusal kaslarımızı pekala geliştirebiliriz. Farkındalıkla; yadsıyarak, bastırarak, öteleyerek değil…



Bir yazımda olumsuz duygularımıza bakıyor olacağız demiştim. 

Dalga sörfü ve duyguların paralelliği

Duygularımızı nasıl öğreneceğiz yönetmeyi? Zamanla elbette. Duygularımızı yönetmeyi öğretmek, ne hissettiğini tanımlayabilmekle başlar. Maalesef bu konuda insanlığın pek bir yol katettiği söylenemez.

İnanın bu bütün dünyada böyle, bir eğitime gittim, salonda dünyanın her köşesinden 500 kişi, bize ikişer sayfa dağıttılar, 300’er kelimelik “Olumlu-Olumsuz His Tablosu” verdiler ki hala saklarım. İnsanlar hislerinin hem farkında değiller; bütün bunlara ilaveten çok sınırlı ifade ediyorlar. “Nasılsın?” dendiğinde verilen en popüler cevap “İyi” veya “Kötü”. Oysa yüzlercesi var.

Önce gelin “his” ve “duygu” kelimelerini tanımlayalım.

Bu iki kavram arasında sıkı bağ olmasına rağmen, farklıdırlar. Duygular uzun bir evrim sonucu oluşan otomatik eylem programlarıdır. Her duygunun bir hissi vardır. “Nasılsın?” dediğimizde bir cevap alırız. Ancak her hissin bir duygusu yoktur, sinek ısırdığında da birşey hissedebiliriz, illa duygu yaşamamız gerekmiyor :). Duygu daha geneldir, mekanizmayı savunmaya ve korumaya yönelik.

His fiziksel bedenimizde hissettiğimiz herhangi bir fiziksel deneyimdir; ağrı, acı, kaşıntı vbg. Duygular sırasında hissettiklerimiz de var, korktuğumuzda karnımızın ağrıması gibi. Özetle, his dediğimizde yerini, kalitesini ve şiddetini tarif edebiliriz. Birikmiş duyguyu ifade edebilmek için öncelikle yerini tesbit etmek lazım, yani hissin biriktiği yere bakıyor olmak.

Koçluk seanslarında “Ne hissediyorsun?”, dediğimde aldığım cevap sıklıkla “Bilmiyorum”, oluyor. Ya da çok çok “şunu hissettiğimi düşünüyorum”, ancak bu cevap bile hala zihinde olduğunun göstergesi danışanın. Zira hisler için kafaya değil, boyun ve uçkurumuz arasındaki bölgeye bakıyoruz, bu da gösteriyor ki hislerimizden bihaberiz. Duygularımıza uzağız.

KARIN, KALP VE ZİHİN

Duygulardan ne oldu da koptuk ve bu kadar korktuk? Osho’nun bir lafı hala aklımda; “İnsanlar yüzyıllar öncesinde karında, Ortaçağ döneminde kalpte yaşamışlar, günümüzde ise zihinde yaşıyorlar,” diye. Çünkü duygusal olmak günümüz modern dünyasında, “tu kaka” ve “zayıflık” olarak nitelendirildi. Güçlü yönetici duygularıyla hareket etmez dendi. Erkek adam ağlamaz dendi. Oysa, en ufak hareketimizin ardında bile bir duygu kırıntısı var. Misal, direktöre 2 proje sunarsınız, benzer sonuçlar veren, “bunu sevdim”, der. Mantıklı buldum, rasyonel gördüm demez. Bu duygu değil de ne, böyle olması çok doğal ve insani aslında. Bazı şeylere otomatikman çekiliriz.

İnsan denen varlık muhteşem bir sistem dahilinde işliyor. Bizler bu hisleri gözardı ediyoruz diye onlar bir yerlere gitmiyorlar. Çokça yaptıklarımız yadsımak, yansıtmak ve bastırmak. Toplumumuzda en çok öfkeyi bastırıyoruz. Bizde küçüklükten beri bu duygu nedense bastırılır, sonra trafik sıkışır adam bütün öfkesini adeta kusar, nerden çıktı bu öfke deriz. Önüne fazladan sadece bir araba geçti. Sisteminde vardı, daha önce biriken öfke bir zaman gelir patlar. Vücut adeta dışarı atar.

Enerji yok olmaz. Sadece ve sadece dönüşür. Anneler bunu bilir. Çayı nasıl soğuturlar? Çay dolu bardağı boş olana boşaltırlar. Sonra tam tersini yaparlar. Aslında burada tüm olan ısı enerjisinin kinetik enerjisine dönüşmesinden ibaret. Olumsuz duygular için de aynısı söz konusu; üreterek, ifade ederek dönüştürebiliriz. Patlayarak ya da kusarak hiç değil. İFADE elzem.

DUYGU SÖRFÜ

Duygular aynen dalgalar gibi iner ve çıkar. Bir döngüsü vardır tüm hayatın. Kadınlar hormon yapıları nedeniyle erkeklere göre daha inişli çıkışlıdır. Sanatçılar keza daha inişli çıkışlı olabilirler. Olumsuz duygularda yaratıcılığın tavan yaptığı söylenir. Duygu durumunuzu tanıyın. Anahtar kelime yine “farkındalık”. İniş ve çıkışlarımızı bilirsek, bu durumlarda ne yapacağımızı tecrübelerimizle ve kendi yöntemlerimizle belirleyebiliriz.

Dalga sörfünü bilir misiniz? Dalganın doğru zamanda üzerine çıkmamız gerekir. Aksi taktirde bizi alaşağı eder. Dalgalar büyük mü? Hangi sıklıkla kırılıyorlar? Yumuşak mı sert mi? Dalgalar set set gelirler. Bazı setlerde 5, bazı setlerde ise 8-9 dalga olur. Bu setler bittikten sonra deniz çarşaf gibi olur ve diğer setler gelir. Sizin dalgalarınız nasıl?

Bir dalga sörfçüsü şunu söylüyor, “Dalgalar, bize korkulara karşı ‘bana ne’ demeyi öğretir. Bu tutum, hem dalgaları yakalamamızdaki korkumuzu hem toplumun koyduğu basit kuralları önemsemememizi sağlar. Böylece suyun içinde düştüğümüzde, bir tarafımız kesildiğinde veya iki saat suyun içinde bekleyip dalga yakalayamadığımızda bile sürekli güleriz, önemli olan Hayata karşı DALGA geçmektir”.

Hayatla dalga geçin. Sörf tahtasına çıkmaya hazır mıyız???





DUYGULAR İLE SÖRF

Bir yazımda olumsuz duygularımıza bakıyor olacağız demiştim. 

Dalga sörfü ve duyguların paralelliği

Duygularımızı nasıl öğreneceğiz yönetmeyi? Zamanla elbette. Duygularımızı yönetmeyi öğretmek, ne hissettiğini tanımlayabilmekle başlar. Maalesef bu konuda insanlığın pek bir yol katettiği söylenemez.

İnanın bu bütün dünyada böyle, bir eğitime gittim, salonda dünyanın her köşesinden 500 kişi, bize ikişer sayfa dağıttılar, 300’er kelimelik “Olumlu-Olumsuz His Tablosu” verdiler ki hala saklarım. İnsanlar hislerinin hem farkında değiller; bütün bunlara ilaveten çok sınırlı ifade ediyorlar. “Nasılsın?” dendiğinde verilen en popüler cevap “İyi” veya “Kötü”. Oysa yüzlercesi var.

Önce gelin “his” ve “duygu” kelimelerini tanımlayalım.

Bu iki kavram arasında sıkı bağ olmasına rağmen, farklıdırlar. Duygular uzun bir evrim sonucu oluşan otomatik eylem programlarıdır. Her duygunun bir hissi vardır. “Nasılsın?” dediğimizde bir cevap alırız. Ancak her hissin bir duygusu yoktur, sinek ısırdığında da birşey hissedebiliriz, illa duygu yaşamamız gerekmiyor :). Duygu daha geneldir, mekanizmayı savunmaya ve korumaya yönelik.

His fiziksel bedenimizde hissettiğimiz herhangi bir fiziksel deneyimdir; ağrı, acı, kaşıntı vbg. Duygular sırasında hissettiklerimiz de var, korktuğumuzda karnımızın ağrıması gibi. Özetle, his dediğimizde yerini, kalitesini ve şiddetini tarif edebiliriz. Birikmiş duyguyu ifade edebilmek için öncelikle yerini tesbit etmek lazım, yani hissin biriktiği yere bakıyor olmak.

Koçluk seanslarında “Ne hissediyorsun?”, dediğimde aldığım cevap sıklıkla “Bilmiyorum”, oluyor. Ya da çok çok “şunu hissettiğimi düşünüyorum”, ancak bu cevap bile hala zihinde olduğunun göstergesi danışanın. Zira hisler için kafaya değil, boyun ve uçkurumuz arasındaki bölgeye bakıyoruz, bu da gösteriyor ki hislerimizden bihaberiz. Duygularımıza uzağız.

KARIN, KALP VE ZİHİN

Duygulardan ne oldu da koptuk ve bu kadar korktuk? Osho’nun bir lafı hala aklımda; “İnsanlar yüzyıllar öncesinde karında, Ortaçağ döneminde kalpte yaşamışlar, günümüzde ise zihinde yaşıyorlar,” diye. Çünkü duygusal olmak günümüz modern dünyasında, “tu kaka” ve “zayıflık” olarak nitelendirildi. Güçlü yönetici duygularıyla hareket etmez dendi. Erkek adam ağlamaz dendi. Oysa, en ufak hareketimizin ardında bile bir duygu kırıntısı var. Misal, direktöre 2 proje sunarsınız, benzer sonuçlar veren, “bunu sevdim”, der. Mantıklı buldum, rasyonel gördüm demez. Bu duygu değil de ne, böyle olması çok doğal ve insani aslında. Bazı şeylere otomatikman çekiliriz.

İnsan denen varlık muhteşem bir sistem dahilinde işliyor. Bizler bu hisleri gözardı ediyoruz diye onlar bir yerlere gitmiyorlar. Çokça yaptıklarımız yadsımak, yansıtmak ve bastırmak. Toplumumuzda en çok öfkeyi bastırıyoruz. Bizde küçüklükten beri bu duygu nedense bastırılır, sonra trafik sıkışır adam bütün öfkesini adeta kusar, nerden çıktı bu öfke deriz. Önüne fazladan sadece bir araba geçti. Sisteminde vardı, daha önce biriken öfke bir zaman gelir patlar. Vücut adeta dışarı atar.

Enerji yok olmaz. Sadece ve sadece dönüşür. Anneler bunu bilir. Çayı nasıl soğuturlar? Çay dolu bardağı boş olana boşaltırlar. Sonra tam tersini yaparlar. Aslında burada tüm olan ısı enerjisinin kinetik enerjisine dönüşmesinden ibaret. Olumsuz duygular için de aynısı söz konusu; üreterek, ifade ederek dönüştürebiliriz. Patlayarak ya da kusarak hiç değil. İFADE elzem.

DUYGU SÖRFÜ

Duygular aynen dalgalar gibi iner ve çıkar. Bir döngüsü vardır tüm hayatın. Kadınlar hormon yapıları nedeniyle erkeklere göre daha inişli çıkışlıdır. Sanatçılar keza daha inişli çıkışlı olabilirler. Olumsuz duygularda yaratıcılığın tavan yaptığı söylenir. Duygu durumunuzu tanıyın. Anahtar kelime yine “farkındalık”. İniş ve çıkışlarımızı bilirsek, bu durumlarda ne yapacağımızı tecrübelerimizle ve kendi yöntemlerimizle belirleyebiliriz.

Dalga sörfünü bilir misiniz? Dalganın doğru zamanda üzerine çıkmamız gerekir. Aksi taktirde bizi alaşağı eder. Dalgalar büyük mü? Hangi sıklıkla kırılıyorlar? Yumuşak mı sert mi? Dalgalar set set gelirler. Bazı setlerde 5, bazı setlerde ise 8-9 dalga olur. Bu setler bittikten sonra deniz çarşaf gibi olur ve diğer setler gelir. Sizin dalgalarınız nasıl?

Bir dalga sörfçüsü şunu söylüyor, “Dalgalar, bize korkulara karşı ‘bana ne’ demeyi öğretir. Bu tutum, hem dalgaları yakalamamızdaki korkumuzu hem toplumun koyduğu basit kuralları önemsemememizi sağlar. Böylece suyun içinde düştüğümüzde, bir tarafımız kesildiğinde veya iki saat suyun içinde bekleyip dalga yakalayamadığımızda bile sürekli güleriz, önemli olan Hayata karşı DALGA geçmektir”.

Hayatla dalga geçin. Sörf tahtasına çıkmaya hazır mıyız???





7 Eylül 2015 Pazartesi

Hayat çok ilginç olabiliyor. Norveç’ten İsveç’e giden trende bunu düşünüyorum. 

Beş inanılmaz çiçek

Zira 2011 yılında Londra’da tanıştığım İsveçli arkadaşım, Lee Harris’i izle demişti. Senelerdir internetten beğenerek takip ettiğim şahsın inzivasına yıllar sonra katılıp, akabinde bunu tavsiye eden arkadaşımı ziyarete gideceğimi nerden bilebilirdim. 

Hevesle hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak adına gözlerimi dört açmış şekilde trende giderken, karşı tepede beni sürmeli gözleriyle merakla izleyen yavru geyiği gördüm. Evrenden güzel bir mesaj dedim kendi kendime keyifle, zira küçükken ailede adım çizgi film karakteri yavru geyik “Bambi”’ydi.

KAVUŞMA VE ÇILGINLIK

Arkadaşıma izninizle “Lavanta”diyeceğim. Adını yazmayacağıma söz verdim çünkü (ayrıca muhteşem lavanta şurubu yapar kendileri). Benim için çok özel birisi. Hiç unutmam, ilk tanışmamızda Queen müzikaline bileti vardı,

- Gitme, dedim. Londra yaşamımın ilk gecesi. Korkuyorum.

Tereddütsüz bileti iptal etti. O gün parklarda yalın ayak yürüdük, bol kıkırdadık, bir Pub’da okuduğumuz kitaplardan bahsettik. Bence insanın birden fazla ruh eşi oluyor, benim için O, onlardan bir tanesi.

Zor günlerimde, bana koçluk yaptı, arkadaşlık yaptı, “İşim var, çocuğum var, evimde kedim, köpeğim ve sorumluluklarım var”, demedi. İhtiyacım olduğunda ordaydı. Yanıbaşımda.

Trenden indiğimde “Başardık”, diyor. Gerçekten de öyle. Yıllardır yaptığımız yeniden biraraya gelme planımıza sonunda evrenden vize çıktı!!!

Sonrasında günler su hızında akıp gidiyor. Norveç’in doğası dağlar ve fiyordlardan oluşurken, İsveç’in doğası daha yumuşak, göl ve orman ağırlıklı. Bulunduğumuz bölgede irili ufaklı 500 civarında göl var. Yapılabilecek en çılgınca şeye beni tatlı tatlı ikna ediyorlar; çoluk-çocuk fırtınalı gecede saunaya girip arkasından 10 derecedeki göle atlayacağız. Evet, bunu da yaptım, korkunun içinden geçtim gittim. Soğuktan uyuşmuş olduğumdan o anları tam olarak hatırlayamasam da :)

REFAH ÜLKESİ

İmreniyorum İsveç’e, çalışma şartlarından ve hepsinin bikaç ciddi ilgi alanı olup buna zaman ayırabilmesinden dolayı. Arkadaşım koçluğun yanı sıra piyano ve gitar çalıyor. Hayat arkadaşı zaten müzisyen ve yazar. En yakın arkadaşları şirkette çalışıyor, aynı zamanda ressam ve bir grubun solisti.

Ülkem bu yüzden zengin olsun isterdim. Sanat ve sporla ilgilenmek lüks olmasın diye. Yurdum insanının, özellikle sosyoekonomik açıdan alt seviyelerin borçlanarak ilk fırsatta lüks telefon almalarını çok manasız bulmuşumdur. Biraz daha parası olsa, listedeki ikinci şey araba. Hiç operaya gitmişler midir acaba, diye düşünmeden edemiyorum. Operayı sevmiyorum diyebilmek için bile önce denemek gerek vesselam.


PARTİ ZAMANI

Adıma parti düzenleniyor, ülkemde bile nadir yaşadığım bir durum bu. İnzivayı ve bilgeliğimi paylaşmak içinmiş. Ne mutluyum anlatamam, görünür olmak ve hatta taktir edilmek, hoş şeyler bunlar.

Dünyanın neresinde olursa olsun, beş hatun biraraya gelince ne yapar? Bildiniz, bol sohbet ve kahkaha-şamata. Alem kızlar, birisi yatağının üzerinde rastladığı tilkiden bahsederken, bir diğeri ormanda kaybolma hikayesini paylaşıyor. Başkası ömrü boyunca kazandığı tek bedava şeyin ABBA kitapçığı olduğunu. Ağzımı ağrıtıp karın kaslarımı da sızlatsa, gülmek dünyanın en güzel şeyi.

İlginç bir fikir geliyor aklıma, günü bir ritüel ile taçlandırma. Ne olduğuna dair hiçbir bilgim yok, bırakılmak istenen duygular kağıda yazılıp bir çanakta yakılırken, dairesel şekilde müzik eşliğinde dans ediyoruz. Çok acemice, yolumuzu yordamımızı içsel buluyoruz, ancak adeta akıyoruz. Havada bilirsiniz garip birşey var. Herkes sanki ne yapacağını biliyor, aynı anda dans edip, aynı anda gözlerimizi açıyoruz. Uyum, senkronizasyon, enerji hissedilesi ve yaşanılası...

Aklıma Avrupa’daki “Cadı Avları” geliyor. En son cadının 1848 yılında İsveç’te yakıldığını okumuştum bir yerlerde. Aslına bakarsınız tarih çok yeni. Avrupa bu şekilde dişi bilgeliğine, şifacılığına darbe vurmuş bana göre. Doğayla, sezgiyle olan bağlarını hunharca koparmış. Bunun acısını batı dünyası duygularından kopma, fazlasıyla zihinde yaşama olarak tecrübe etti. Şimdilerde eskilere dönme telaşı değil de ne tüm bu inzivalar, arayışlar.

Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Hala bedel ödemeye devam ediliyor. İnsanlık ne zaman bir bütün olduğunu anlayacak?

Sayılı gün çabuk biter der, eskiler. Ne kadar doğru. Şimdi yola koyulma zamanı.


Hamiş: Elbette yakılanlar sadece kadınlar değil. Erkekler de nasibini almış. Muhalif veya sadece farklı oldukları için yaşam hakları ellerinden alınmış. Zaten bu yüzden dişi bilgelik dedim, kadın değil :)


KUZEYİN CADILARI

Hayat çok ilginç olabiliyor. Norveç’ten İsveç’e giden trende bunu düşünüyorum. 

Beş inanılmaz çiçek

Zira 2011 yılında Londra’da tanıştığım İsveçli arkadaşım, Lee Harris’i izle demişti. Senelerdir internetten beğenerek takip ettiğim şahsın inzivasına yıllar sonra katılıp, akabinde bunu tavsiye eden arkadaşımı ziyarete gideceğimi nerden bilebilirdim. 

Hevesle hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak adına gözlerimi dört açmış şekilde trende giderken, karşı tepede beni sürmeli gözleriyle merakla izleyen yavru geyiği gördüm. Evrenden güzel bir mesaj dedim kendi kendime keyifle, zira küçükken ailede adım çizgi film karakteri yavru geyik “Bambi”’ydi.

KAVUŞMA VE ÇILGINLIK

Arkadaşıma izninizle “Lavanta”diyeceğim. Adını yazmayacağıma söz verdim çünkü (ayrıca muhteşem lavanta şurubu yapar kendileri). Benim için çok özel birisi. Hiç unutmam, ilk tanışmamızda Queen müzikaline bileti vardı,

- Gitme, dedim. Londra yaşamımın ilk gecesi. Korkuyorum.

Tereddütsüz bileti iptal etti. O gün parklarda yalın ayak yürüdük, bol kıkırdadık, bir Pub’da okuduğumuz kitaplardan bahsettik. Bence insanın birden fazla ruh eşi oluyor, benim için O, onlardan bir tanesi.

Zor günlerimde, bana koçluk yaptı, arkadaşlık yaptı, “İşim var, çocuğum var, evimde kedim, köpeğim ve sorumluluklarım var”, demedi. İhtiyacım olduğunda ordaydı. Yanıbaşımda.

Trenden indiğimde “Başardık”, diyor. Gerçekten de öyle. Yıllardır yaptığımız yeniden biraraya gelme planımıza sonunda evrenden vize çıktı!!!

Sonrasında günler su hızında akıp gidiyor. Norveç’in doğası dağlar ve fiyordlardan oluşurken, İsveç’in doğası daha yumuşak, göl ve orman ağırlıklı. Bulunduğumuz bölgede irili ufaklı 500 civarında göl var. Yapılabilecek en çılgınca şeye beni tatlı tatlı ikna ediyorlar; çoluk-çocuk fırtınalı gecede saunaya girip arkasından 10 derecedeki göle atlayacağız. Evet, bunu da yaptım, korkunun içinden geçtim gittim. Soğuktan uyuşmuş olduğumdan o anları tam olarak hatırlayamasam da :)

REFAH ÜLKESİ

İmreniyorum İsveç’e, çalışma şartlarından ve hepsinin bikaç ciddi ilgi alanı olup buna zaman ayırabilmesinden dolayı. Arkadaşım koçluğun yanı sıra piyano ve gitar çalıyor. Hayat arkadaşı zaten müzisyen ve yazar. En yakın arkadaşları şirkette çalışıyor, aynı zamanda ressam ve bir grubun solisti.

Ülkem bu yüzden zengin olsun isterdim. Sanat ve sporla ilgilenmek lüks olmasın diye. Yurdum insanının, özellikle sosyoekonomik açıdan alt seviyelerin borçlanarak ilk fırsatta lüks telefon almalarını çok manasız bulmuşumdur. Biraz daha parası olsa, listedeki ikinci şey araba. Hiç operaya gitmişler midir acaba, diye düşünmeden edemiyorum. Operayı sevmiyorum diyebilmek için bile önce denemek gerek vesselam.


PARTİ ZAMANI

Adıma parti düzenleniyor, ülkemde bile nadir yaşadığım bir durum bu. İnzivayı ve bilgeliğimi paylaşmak içinmiş. Ne mutluyum anlatamam, görünür olmak ve hatta taktir edilmek, hoş şeyler bunlar.

Dünyanın neresinde olursa olsun, beş hatun biraraya gelince ne yapar? Bildiniz, bol sohbet ve kahkaha-şamata. Alem kızlar, birisi yatağının üzerinde rastladığı tilkiden bahsederken, bir diğeri ormanda kaybolma hikayesini paylaşıyor. Başkası ömrü boyunca kazandığı tek bedava şeyin ABBA kitapçığı olduğunu. Ağzımı ağrıtıp karın kaslarımı da sızlatsa, gülmek dünyanın en güzel şeyi.

İlginç bir fikir geliyor aklıma, günü bir ritüel ile taçlandırma. Ne olduğuna dair hiçbir bilgim yok, bırakılmak istenen duygular kağıda yazılıp bir çanakta yakılırken, dairesel şekilde müzik eşliğinde dans ediyoruz. Çok acemice, yolumuzu yordamımızı içsel buluyoruz, ancak adeta akıyoruz. Havada bilirsiniz garip birşey var. Herkes sanki ne yapacağını biliyor, aynı anda dans edip, aynı anda gözlerimizi açıyoruz. Uyum, senkronizasyon, enerji hissedilesi ve yaşanılası...

Aklıma Avrupa’daki “Cadı Avları” geliyor. En son cadının 1848 yılında İsveç’te yakıldığını okumuştum bir yerlerde. Aslına bakarsınız tarih çok yeni. Avrupa bu şekilde dişi bilgeliğine, şifacılığına darbe vurmuş bana göre. Doğayla, sezgiyle olan bağlarını hunharca koparmış. Bunun acısını batı dünyası duygularından kopma, fazlasıyla zihinde yaşama olarak tecrübe etti. Şimdilerde eskilere dönme telaşı değil de ne tüm bu inzivalar, arayışlar.

Keser döner sap döner, gün gelir hesap döner. Hala bedel ödemeye devam ediliyor. İnsanlık ne zaman bir bütün olduğunu anlayacak?

Sayılı gün çabuk biter der, eskiler. Ne kadar doğru. Şimdi yola koyulma zamanı.


Hamiş: Elbette yakılanlar sadece kadınlar değil. Erkekler de nasibini almış. Muhalif veya sadece farklı oldukları için yaşam hakları ellerinden alınmış. Zaten bu yüzden dişi bilgelik dedim, kadın değil :)


Bir varmış bir yokmuş, kuzeyde güneşli bir ülke varmış…

Güneş, ateş ve mucize
Biliyorum şaşırdınız, Norveç deseler kimin aklına “Güneş” gelir, orman olur, fiyord olur…Ancak herkes kendi tecrübesini anlatırmış eninde sonunda, benim Norveç’im de hayli güneşliydi. Yurdumuza alçak basınç Basra’dan, yüksek basınç Balkanlar’dan gelir malumunuz, Norveç’e güneş nerden geliyor bilmiyorum ancak hayli yakıcı olabiliyor, benden söylemesi...

Eskiden olsa, 22 derecede denize giren biri, ne yapsın derdim, bulmuş zavallıcık tadını çıkaracak. Bir kez daha anlıyorum, hissedilen hava sıcaklıkları çok farklı olabiliyor. Bana göre bu sıcaklığın sebebi nem azlığı, belki de atmosfer tabakası kuzeye çıktıkça inceliyor, güneş daha bir cömert hale geliyor. Neyse ne :) Sonuç, 22 derecede göle girilebilecek mis gibi bir hava.

Norveç’in İsveç’e göre hayli vahşi manzarası çok cezbedici, dağlar ve fiyordların zıtlığı. Ve muhteşem çam ağaçları. Torosların yamacında büyüdüğümden mi nedir, iğne yapraklı çamgilleri (çam, göknar, sedir, ladin) öteden beri sevmişimdir.

SARIŞININ ADI ESMERİN TADI

Sokakta ilk rastladığım çocuk telefonumun çekmediğini bilir gibi bana GSM hattı satmaya çalışıyor, kumralca biri. Buraya göre ise hayli esmer :) Nüfusun çoğunluğu sarışın, açık renk tenli, uzun boylu, kalın yapılı.

- Nerelisin, diyorum.
Norveç deyince hayli şaşırıp,
- Emin misin, buraya göre koyusun.
- İltifatınıza teşekkür ederim, diyor.

“Esmer” olmak iltifat sebebi buralarda. Buna “Nadir bulunmanın dayanılmaz cazibesi” denmez de ne denir.

Ziyaret-i sebebim “İnziva”. Herkes bunun için Hindistan’a, bilemediniz Uzakdoğu’ya gider, ben Kuzey’e. Var benim fabrika ayarlarımda birşey, şaka bir yana, ne yapayım, kalbimin çağrısıydı beni taa oralara çeken.

MUCİZELER HER YERDE

İnzivayı başka bir yazıda detaylı anlatacağım, çok güçlü mesajlarla döndüm zira. Şunu belirtmeliyim, çok ilgisini çekiyorum ABD’de yaşayan İngiliz hocanın, elbette iyi anlamda diyorum, 27 kişilik sınıfın üçte biri evsahibi Norveç’ten, diğer üçte biri Viking ailesinin kalan üyeleri Danimarka ve İsveç’ten. Hatırı sayılı bir azınlık kuzen ülkeler diyebileceğim Hollanda ve Almanya’dan. Bir tek ben Yunanistan’ın doğusundan.

Eskiden olsa bu ülkelerin Eurovizyon’da birbirlerine tam puan yağdırmalarını hayli politik bulurken, şimdi anlıyorum, aynı soydan gelip (Germen) aynı yörenin insanları olarak benzer müzik türüne çekilmemeleri işten değil. Ancak şöyle bir gerçek de var, güçler dünyasında “Politika” her zaman baki...

İlgi sarhoşu olmuşken, ilk yemek molasında gerçek biranda dank ediyor kafama, herkes kendi anadilini konuştuklarıyla biraraya geliyor. Bizim “uluslararası” masa pek bir fakir kalıyor, İsviçre’de yaşayan bir Kanadalı, Dubai’de yaşayan bir Fransız, Danimarka’da yaşayan bir Çinli ve bendeniz. Çok yalnız hissediyorum. Acil Türkçe konuşmaya ihtiyacım var. “Ee ne yapalım, gitseydin ya inzivaya Kaz Dağları'na, sen kaşındın”, diyor içimden zayıf yanım. “Nasıl olsa bir süre sonra ülkene dönmeyecek misin, ne bu özlem gelir gelmez”, diyor güçlü yanım. Sonrasında tutunmayı bırakıyorum.

Bir mucize gerçekleşiyor. Zaten tüm mucizeler bırakınca olmuyor mu...Üzerinde GS üniforması, göğsünde anlı şanlı “Eren” yazısıyla bir Türk delikanlısı geçiyor karşımdan.

- Eren??? diyorum.
- Abla??? diyor. Türk müsün? Ne yapıyorsun burada?
- İnzivadayım.
- Neeee?
- İnziva?
- O da ne?
- Konferans gibi birşey, deyip geçiştiriyorum...

Meğer Oslo Üniversite’sinde öğrenciymiş. Bir seminer çalışması için bizim bulunduğumuz otele gelmişler. Kader işte.

İLK DERS

İnziva boyunca hepimizin bir eşi olacak. Çekiliş yapılıyor. Adım gibi biliyorum, Norveçli biri olacak. Nitekim öyle oluyor.

- Niye geldin, diyor? İri maviş gözlerini daha bir açarak.

“Ateş” diye tek bir kelime geçiyor aklımdan, paylaşıyorum. Nasıl ağlıyor, meğer aklındaki tek kelime o değil miymiş!!!

Gözlerime bakıp,
- Sufi, diyor.

Bu sefer ben başlıyorum ağlamaya. Birer kelime ile bunca duygu yoğunluğu. İlk dersimi alıyorum, aynı dili konuşmak gerekmiyormuş anlaşmak için. Eren’e neden orda olduğumu anlatamazken, Ruth ile böylesine derinden anlaşabilmek. İkinci dersim, kuzeyde de sıcakkanlı insanlar olabiliyor elbette :)

Norveç bana unutulmaz bir inziva eşliğinde Güneş’imi, ateşimi, kanatlarımı hediye ediyor. Elim, kolum ve gönlüm dolu ayrılıyorum. Bekle beni İsveç.

No more more sadness / Artık daha fazla üzüntüye yer yok
I kiss it goodbye / Veda ediyorum üzüntülere
The sun is bursting right out of the sky / Güneş tam da gökyüzünden dışarıya parlıyor
(Madonna- True Blue)

GÜNEŞ, ATEŞ & NORVEÇ

Bir varmış bir yokmuş, kuzeyde güneşli bir ülke varmış…

Güneş, ateş ve mucize
Biliyorum şaşırdınız, Norveç deseler kimin aklına “Güneş” gelir, orman olur, fiyord olur…Ancak herkes kendi tecrübesini anlatırmış eninde sonunda, benim Norveç’im de hayli güneşliydi. Yurdumuza alçak basınç Basra’dan, yüksek basınç Balkanlar’dan gelir malumunuz, Norveç’e güneş nerden geliyor bilmiyorum ancak hayli yakıcı olabiliyor, benden söylemesi...

Eskiden olsa, 22 derecede denize giren biri, ne yapsın derdim, bulmuş zavallıcık tadını çıkaracak. Bir kez daha anlıyorum, hissedilen hava sıcaklıkları çok farklı olabiliyor. Bana göre bu sıcaklığın sebebi nem azlığı, belki de atmosfer tabakası kuzeye çıktıkça inceliyor, güneş daha bir cömert hale geliyor. Neyse ne :) Sonuç, 22 derecede göle girilebilecek mis gibi bir hava.

Norveç’in İsveç’e göre hayli vahşi manzarası çok cezbedici, dağlar ve fiyordların zıtlığı. Ve muhteşem çam ağaçları. Torosların yamacında büyüdüğümden mi nedir, iğne yapraklı çamgilleri (çam, göknar, sedir, ladin) öteden beri sevmişimdir.

SARIŞININ ADI ESMERİN TADI

Sokakta ilk rastladığım çocuk telefonumun çekmediğini bilir gibi bana GSM hattı satmaya çalışıyor, kumralca biri. Buraya göre ise hayli esmer :) Nüfusun çoğunluğu sarışın, açık renk tenli, uzun boylu, kalın yapılı.

- Nerelisin, diyorum.
Norveç deyince hayli şaşırıp,
- Emin misin, buraya göre koyusun.
- İltifatınıza teşekkür ederim, diyor.

“Esmer” olmak iltifat sebebi buralarda. Buna “Nadir bulunmanın dayanılmaz cazibesi” denmez de ne denir.

Ziyaret-i sebebim “İnziva”. Herkes bunun için Hindistan’a, bilemediniz Uzakdoğu’ya gider, ben Kuzey’e. Var benim fabrika ayarlarımda birşey, şaka bir yana, ne yapayım, kalbimin çağrısıydı beni taa oralara çeken.

MUCİZELER HER YERDE

İnzivayı başka bir yazıda detaylı anlatacağım, çok güçlü mesajlarla döndüm zira. Şunu belirtmeliyim, çok ilgisini çekiyorum ABD’de yaşayan İngiliz hocanın, elbette iyi anlamda diyorum, 27 kişilik sınıfın üçte biri evsahibi Norveç’ten, diğer üçte biri Viking ailesinin kalan üyeleri Danimarka ve İsveç’ten. Hatırı sayılı bir azınlık kuzen ülkeler diyebileceğim Hollanda ve Almanya’dan. Bir tek ben Yunanistan’ın doğusundan.

Eskiden olsa bu ülkelerin Eurovizyon’da birbirlerine tam puan yağdırmalarını hayli politik bulurken, şimdi anlıyorum, aynı soydan gelip (Germen) aynı yörenin insanları olarak benzer müzik türüne çekilmemeleri işten değil. Ancak şöyle bir gerçek de var, güçler dünyasında “Politika” her zaman baki...

İlgi sarhoşu olmuşken, ilk yemek molasında gerçek biranda dank ediyor kafama, herkes kendi anadilini konuştuklarıyla biraraya geliyor. Bizim “uluslararası” masa pek bir fakir kalıyor, İsviçre’de yaşayan bir Kanadalı, Dubai’de yaşayan bir Fransız, Danimarka’da yaşayan bir Çinli ve bendeniz. Çok yalnız hissediyorum. Acil Türkçe konuşmaya ihtiyacım var. “Ee ne yapalım, gitseydin ya inzivaya Kaz Dağları'na, sen kaşındın”, diyor içimden zayıf yanım. “Nasıl olsa bir süre sonra ülkene dönmeyecek misin, ne bu özlem gelir gelmez”, diyor güçlü yanım. Sonrasında tutunmayı bırakıyorum.

Bir mucize gerçekleşiyor. Zaten tüm mucizeler bırakınca olmuyor mu...Üzerinde GS üniforması, göğsünde anlı şanlı “Eren” yazısıyla bir Türk delikanlısı geçiyor karşımdan.

- Eren??? diyorum.
- Abla??? diyor. Türk müsün? Ne yapıyorsun burada?
- İnzivadayım.
- Neeee?
- İnziva?
- O da ne?
- Konferans gibi birşey, deyip geçiştiriyorum...

Meğer Oslo Üniversite’sinde öğrenciymiş. Bir seminer çalışması için bizim bulunduğumuz otele gelmişler. Kader işte.

İLK DERS

İnziva boyunca hepimizin bir eşi olacak. Çekiliş yapılıyor. Adım gibi biliyorum, Norveçli biri olacak. Nitekim öyle oluyor.

- Niye geldin, diyor? İri maviş gözlerini daha bir açarak.

“Ateş” diye tek bir kelime geçiyor aklımdan, paylaşıyorum. Nasıl ağlıyor, meğer aklındaki tek kelime o değil miymiş!!!

Gözlerime bakıp,
- Sufi, diyor.

Bu sefer ben başlıyorum ağlamaya. Birer kelime ile bunca duygu yoğunluğu. İlk dersimi alıyorum, aynı dili konuşmak gerekmiyormuş anlaşmak için. Eren’e neden orda olduğumu anlatamazken, Ruth ile böylesine derinden anlaşabilmek. İkinci dersim, kuzeyde de sıcakkanlı insanlar olabiliyor elbette :)

Norveç bana unutulmaz bir inziva eşliğinde Güneş’imi, ateşimi, kanatlarımı hediye ediyor. Elim, kolum ve gönlüm dolu ayrılıyorum. Bekle beni İsveç.

No more more sadness / Artık daha fazla üzüntüye yer yok
I kiss it goodbye / Veda ediyorum üzüntülere
The sun is bursting right out of the sky / Güneş tam da gökyüzünden dışarıya parlıyor
(Madonna- True Blue)