24 Ekim 2015 Cumartesi

Bir arabam olsa atlasam düşsem yollara...

Düşler dünyası ve arabam

Sabah ezanıyla, erkenden koyulsam maceraya, malum beni bekler doğa; karşılaşılacak insanlar, anlatılacak hikayeler sırada...

Bir gezgin ile bir turist arasındaki farkı bilir misiniz a dostlar? Bir trene bindiniz misal, sırt çantası ile uyuklayan biri varsa karşınızda bilin ki turisttir, gözleri kapansa da etrafı izlemeye devam eden ise gezgin. Gezginlerin değeri bilinmeli, lakin heybeleri hayli zengin, sohbetleri baldan tatlı. Bir bakıp bin görür, bir duyup bin işitirler. Binbir Gece Masalı’ndaki gibi doyamazsınız paylaştıklarına; “Anlat Şehrazat” diyesiniz gelir.

Henüz gezgin olma şerefine erişemedim, ancak gözlerim kapanmamalı, direksiyondayım zira :). Ekstrem spor yapanlar hakkında belgesel izliyorum geçenlerde; paraşütle serbest atlama, yamaç kayağı, dalga sörfü. Bütün bu çılgınlıkları yaparken “Özgürlük ve süzülmek” altta yatan ana tema. Direksiyonda yaşadığım his tam da bu olsa, müzik eşliğinde kanatlansam adeta...

BAZLAMA İLE KAHVALTI

Dünyada iki kokuyu başka birşeye değişmem, ufak bebek ve taze ekmek. Karşı konulamaz kokuyu izlesem davetsiz misafir şeklinde. Ekmek atan kadınları görsem; sorsam “Teyzeler bir çeşme bulunur mu buralarda?” “Nitcen çeşmeyi, gel otur Allah ne verdiyse...” dense.

Anadolu’daki bu tok gönüllülük gözlerimi yaşartsa, bir bardak taze demlenmiş çay ve peynire katık edilmiş bazlamalı kahvaltının yerini başka hiçbir şeycikler tutmaz. Ordan burdan konuşulsa, istemeyerek kalkılsa, yol uzun malum, veda zamanı azık katılsa yanıma, itirazlar dinlenmese, “Sen bizim Tanrı misafirimizsin, emanetimizsin, yol bu belli olmaz” diye çığrışılsa.

MASAL MOLASI

Devasa bir çınarın altında yesem öğle yemeğimi, irili ufaklı köy çocukları gelse yanıma, yamacıma üşüşse. “Abla, afyonun var mı?” deseler, şaşırsam, sonra anlasam, ben iletişim dünyasının iletişimsizliğinden kaçarken, bu köhne köyde karşıma çıkana gülsem. I-Phone dendiğini gecikmeli de olsa anlasam, “Afyonum yok ama içinde afyon ;) olan masal anlatsam?”

Çocuk her yerde çocuk, tılsımlı kelime 'Masal' ile yanıma yanaşsalar, kız çocuklarının saçlarını okşasam, oğlanların nemsizlikten yer yer çatlamış ellerini, desem kendi kendime “Anlat Şeyda”.

Birbirlerini uzaktan çoook seven aşıkları anlatsam, telefonları sevdalıların tek iletişim araçları olsa, minik bedenleriyle gözleri büyümüş ve büyülenmiş şekilde daha bir sokulsalar yanıma; “Eeeee?”Anlasam beklenir aşıkların kavuşması, masalların mutlu sonla nihayete ermesi.

“Her ikisi de, hayat derslerini almış bir şekilde, beklemedikleri bir zaman diliminde karşılaşırlar, değer gözleri birbirlerine, anlarlar sevgileri eksilmemiş, hatta büyümüş mesafeler girdikçe araya, sarılırlar tepedeki ağacın altında, ağaçtan...” diye bitirmeme fırsat kalmadan “Geçenlerde bir çift gördüm burada öpüşüyorlardı,” diye atılsa çocuklardan biri, kıkırdansa, anlasam gitme vaktinin geldiğini. 

Peşim sıra köy çıkışına kadar el sallayarak koştursalar.

MADAM’IN ÇAY SAATİ

Bir güzel konak kapısında beni karşılasa Madam; “Kaybolmussunuz belli, çayımızı içmeden katiyen bir yerlere bırakmam, bana eslik etmis olursunuz hem,” dese.

Bu nazik davete elbette icabet etsem, antika porselen takımıyla çay içsek karşılıklı. Herşey alabildiğine özentili ve itinalı olan sofrada sanki nefesler tutulsa. İnsanın karnı guruldasa iki kez mahçup olup yerin dibine gireceği türden bir kibarlıkla ağırlansam.

“Pasamız yakısıklı” diye devam etse Madam kırık Türkçesiyle konuşmaya, anlasam anlı şanlı Atatürk'ümüzden bahsettiğini, pür dikkat kesilsem; “Annem onunla dans etmis zamanında, o tarihlerde bile düsünün parti var, vals var, dans var, yasam var yasam...”

Yanlış yılda mı dünyaya geldim diye düşünürken, Madam merdivenlere kadar eşlik edip elde işlenmiş ipek bir mendil vererek beni uğurlasa.

DÜŞLERLE UYUMAK

Akşama doğru, oda+kahvaltı tuttuğum pansiyonuma varsam, “Yorgunum, bütün gün direksiyon salladım,” desem. “Birşeyler atıştırmadan hayatta olmaz” deyip ana sıcaklığıyla sarsalar beni. 

Ev yapımı patates kızartması, köfte, kurabiye ve süt çıkarsalar önüme. Yerken öğrensem, çocuklar ya iş ya aş ya okul peşinde dağılmışlar yurdumun dört bir köşesine. Baksam çiftin gözlerine, görsem birbirlerine olan sevgilerini, “Seni alan olmadı mı kuzum?” dese evin hanımı beyinin manidar bakışları altında, “Alın yazısı”, desem alnımı göstererek, “Yaşayıp göreceğiz”.

İyi geceler dilenip izinleriyle çekilsem odama. Tertemiz, güneşte kuruduğu belli olan yorgan üzerime bulut gibi yığılsa, kafam yastığa değer değmez gözlerim kapansa, sürücü koltuğuna hayal gücüm kurulsa...

Günü keyifli bitirmenin mutluluğuyla nazlı nazlı biriki dönsem yatakta, mırıldansam yüreğimde şükran dudaklarımda dua; “Sabah ola hayrola...”


HAYATI F5'LE...

Bir arabam olsa atlasam düşsem yollara...

Düşler dünyası ve arabam

Sabah ezanıyla, erkenden koyulsam maceraya, malum beni bekler doğa; karşılaşılacak insanlar, anlatılacak hikayeler sırada...

Bir gezgin ile bir turist arasındaki farkı bilir misiniz a dostlar? Bir trene bindiniz misal, sırt çantası ile uyuklayan biri varsa karşınızda bilin ki turisttir, gözleri kapansa da etrafı izlemeye devam eden ise gezgin. Gezginlerin değeri bilinmeli, lakin heybeleri hayli zengin, sohbetleri baldan tatlı. Bir bakıp bin görür, bir duyup bin işitirler. Binbir Gece Masalı’ndaki gibi doyamazsınız paylaştıklarına; “Anlat Şehrazat” diyesiniz gelir.

Henüz gezgin olma şerefine erişemedim, ancak gözlerim kapanmamalı, direksiyondayım zira :). Ekstrem spor yapanlar hakkında belgesel izliyorum geçenlerde; paraşütle serbest atlama, yamaç kayağı, dalga sörfü. Bütün bu çılgınlıkları yaparken “Özgürlük ve süzülmek” altta yatan ana tema. Direksiyonda yaşadığım his tam da bu olsa, müzik eşliğinde kanatlansam adeta...

BAZLAMA İLE KAHVALTI

Dünyada iki kokuyu başka birşeye değişmem, ufak bebek ve taze ekmek. Karşı konulamaz kokuyu izlesem davetsiz misafir şeklinde. Ekmek atan kadınları görsem; sorsam “Teyzeler bir çeşme bulunur mu buralarda?” “Nitcen çeşmeyi, gel otur Allah ne verdiyse...” dense.

Anadolu’daki bu tok gönüllülük gözlerimi yaşartsa, bir bardak taze demlenmiş çay ve peynire katık edilmiş bazlamalı kahvaltının yerini başka hiçbir şeycikler tutmaz. Ordan burdan konuşulsa, istemeyerek kalkılsa, yol uzun malum, veda zamanı azık katılsa yanıma, itirazlar dinlenmese, “Sen bizim Tanrı misafirimizsin, emanetimizsin, yol bu belli olmaz” diye çığrışılsa.

MASAL MOLASI

Devasa bir çınarın altında yesem öğle yemeğimi, irili ufaklı köy çocukları gelse yanıma, yamacıma üşüşse. “Abla, afyonun var mı?” deseler, şaşırsam, sonra anlasam, ben iletişim dünyasının iletişimsizliğinden kaçarken, bu köhne köyde karşıma çıkana gülsem. I-Phone dendiğini gecikmeli de olsa anlasam, “Afyonum yok ama içinde afyon ;) olan masal anlatsam?”

Çocuk her yerde çocuk, tılsımlı kelime 'Masal' ile yanıma yanaşsalar, kız çocuklarının saçlarını okşasam, oğlanların nemsizlikten yer yer çatlamış ellerini, desem kendi kendime “Anlat Şeyda”.

Birbirlerini uzaktan çoook seven aşıkları anlatsam, telefonları sevdalıların tek iletişim araçları olsa, minik bedenleriyle gözleri büyümüş ve büyülenmiş şekilde daha bir sokulsalar yanıma; “Eeeee?”Anlasam beklenir aşıkların kavuşması, masalların mutlu sonla nihayete ermesi.

“Her ikisi de, hayat derslerini almış bir şekilde, beklemedikleri bir zaman diliminde karşılaşırlar, değer gözleri birbirlerine, anlarlar sevgileri eksilmemiş, hatta büyümüş mesafeler girdikçe araya, sarılırlar tepedeki ağacın altında, ağaçtan...” diye bitirmeme fırsat kalmadan “Geçenlerde bir çift gördüm burada öpüşüyorlardı,” diye atılsa çocuklardan biri, kıkırdansa, anlasam gitme vaktinin geldiğini. 

Peşim sıra köy çıkışına kadar el sallayarak koştursalar.

MADAM’IN ÇAY SAATİ

Bir güzel konak kapısında beni karşılasa Madam; “Kaybolmussunuz belli, çayımızı içmeden katiyen bir yerlere bırakmam, bana eslik etmis olursunuz hem,” dese.

Bu nazik davete elbette icabet etsem, antika porselen takımıyla çay içsek karşılıklı. Herşey alabildiğine özentili ve itinalı olan sofrada sanki nefesler tutulsa. İnsanın karnı guruldasa iki kez mahçup olup yerin dibine gireceği türden bir kibarlıkla ağırlansam.

“Pasamız yakısıklı” diye devam etse Madam kırık Türkçesiyle konuşmaya, anlasam anlı şanlı Atatürk'ümüzden bahsettiğini, pür dikkat kesilsem; “Annem onunla dans etmis zamanında, o tarihlerde bile düsünün parti var, vals var, dans var, yasam var yasam...”

Yanlış yılda mı dünyaya geldim diye düşünürken, Madam merdivenlere kadar eşlik edip elde işlenmiş ipek bir mendil vererek beni uğurlasa.

DÜŞLERLE UYUMAK

Akşama doğru, oda+kahvaltı tuttuğum pansiyonuma varsam, “Yorgunum, bütün gün direksiyon salladım,” desem. “Birşeyler atıştırmadan hayatta olmaz” deyip ana sıcaklığıyla sarsalar beni. 

Ev yapımı patates kızartması, köfte, kurabiye ve süt çıkarsalar önüme. Yerken öğrensem, çocuklar ya iş ya aş ya okul peşinde dağılmışlar yurdumun dört bir köşesine. Baksam çiftin gözlerine, görsem birbirlerine olan sevgilerini, “Seni alan olmadı mı kuzum?” dese evin hanımı beyinin manidar bakışları altında, “Alın yazısı”, desem alnımı göstererek, “Yaşayıp göreceğiz”.

İyi geceler dilenip izinleriyle çekilsem odama. Tertemiz, güneşte kuruduğu belli olan yorgan üzerime bulut gibi yığılsa, kafam yastığa değer değmez gözlerim kapansa, sürücü koltuğuna hayal gücüm kurulsa...

Günü keyifli bitirmenin mutluluğuyla nazlı nazlı biriki dönsem yatakta, mırıldansam yüreğimde şükran dudaklarımda dua; “Sabah ola hayrola...”


16 Ekim 2015 Cuma

Yolum tekrar düşüyor Nazlı Eray’ın evine, bu sefer oldukça hoş bir tedasüf ile...

En güzel kucaklama foklardan

“Gel, köprü trafiğine girmeyelim, biraz buralarda spontane takılalım”, diyor ablam beraber büyüdüğü dostunun evine doğru yol alırken.

Sevdiğim yazarın evine tekrar gitme mutluluğu ile dolu bir biçimde başlıyor bir erken 2015 yılı muhasebesi içimde. Ne de olsa serde eski meslek finansal planlamacılık var :). Daha 10 ay önce “Yeni yıl geldi, hoşgeldi” demiyor muyduk. Her zamanki gibi zaman zamanlığını yapıp çabucak geçivermiş. Bizlere kalan ardından koşturmak...

KAPANAN DÖNGÜLER

Her döngü elbet bir gün kapanır, her sıcak “Merhaba” bir “Veda”ya dönüşür zamanla. İngilizce “New Year Resolutions” denen, Türkçemize “Yeni Yıl Kararları” diye çevirebileceğimiz olgu Aralık ayının son haftanın yaklaşmasıyla beraber bildiğiniz üzere pek bir popüler olur. Ne devasa kararlar alınır; kendimizi adeta baştan yaratıp hatta dünya barışını sağlatacak cinsten. Üzülerek söyleyeyim, çoğunlukla uygulanmadan çöp sepetinin dibini boylamaktır kaderleri.

Bu sefer istiyorum farklı olsun, 2015’i kapatayım önce, ne kazandım ne kaybettim gibisinden hiçç değil, neler eksikti bendenizde?

İKİYÜZLÜ İKİZLER

Burçlara inanın ya da inanmayın, onlara dair yapılan genellemeleri hepimiz az çok biliriz: Hassas Yengeçler, alık Balıklar (affınıza sığınıyorum, maalesef durum bu ;)), yenilikçi Kovalar, mükemmelliyetçi Başaklar ve ikiyüzlü İkizler.

Hayatta bu tür genellemeleri komik bulsam , şimdilerde birçok yargı vız gelip tırıs gitse de eskiden böyle değildim elbette. Malum burcum İkizler, hemen savunmaya geçer, “Hiç de bile” derdim, “Olay anladığınız gibi değil. Öyle demekle özü sözü bir olmayan kastedilmiyor; ağlarken aniden gülebilen, tezatları aynı anda yaşayabilen denmek isteniyor aslında”.

Gel zaman git zaman kendi üzerimde çalışa çalışa şunu gördüm; bütünün mikrosu olarak insanoğlunun her ferdi, aynı zamanda herşey veya herşey olabilme potansiyeline sahip*; buna ikiyüzlülük dahil.

İÇİMİZ DIŞIMIZ

Herşey içimizde olsa bile, bazı kelimeleri sarf ederken iki düşünüp bir söylemeli, itina gerek; ağır kaçabilir sonuçta, misal ikiyüzlü. Elbette bu, üzerinde çalışmayacağımız anlamına gelmiyor. 

Diyorum ki cep telefonumun halihazırda sorunu varken neden tamire verip kişisel inzivamı yaşatmıyorum kendime. Isırgan otlarını ayıklamak maksat...Otantik olmayan parçalarım neler? İstediğim halde neyi söylemiyorum? Nasıl belirtebilirim? Böylelikle neyden kaçınıyorum? Neyi es geçiyorum? Ortak tema korkuda buluşan “asıl olup gösterilmeyen, gerçek olup ifade edilmeyen, esas olup yaşanmayan” neler?

En büyük dönüşümler, kendi içimizde bu noktaları keşfettiğimizde başlıyor, inanın. Danışanım memnun olduğunu sandığı işinden sürekli şikayet ederken , aslında işini falan sevmiyor. Sadece ekonomik kaygı maksatlı orada çalışmakta. Evet, ekmek davası hepimizin kutsalı, ancak insan kendine karşı dürüst olmadığını fark ettiği zaman kapılar açılıyor hayatında. Olasılıklar geliyor peşi sıra. İşin özeti, farkındalık yoksa SEÇİM de yok.

KUCAKLAMAK

Peki ya 2016? Ona dair herhangi bir çalışma? Sadece tek bir niyetim var, annem gibi olmak isterim; izninizle açıklayayım.

Geçenlerde kendisiyle sohbet ediyorum, hep heves ettiğim özelliğine geliyor konu; savunmasızlık. Biri kendisine maksatlı /maksatsız olumsuz birşey söylese, annem hiç tepki vermez. Bunu nasıl başardığını soruyorum; “Zaten cehaletinden yapmıyor mu. O sırada ona sunabileceğim en büyük şey şefkat”. O zaman şefkat aslında olana bitene olduğu şekliyle kabul vermekle başlıyor gibi. Anneciğim başıyla onaylıyor.

Ne güzel, Anadolu’daki saf insanlara mahsus, doğuştan gelen bilgeliğini paylaşıyor. Sıkıca sarılıyorum ona. “Hem unutma” diyor, “canı acıyan can acıtır. Canının acımadığı noktada gerçekten kucaklarsın”. Şefkat, kabullenme ve kucaklama...Dersimi aldım.

Bir yıl daha bitiyor. Üzülemiyorum bile...


*Bunun için Debbie Ford’un ‘Işığı Arayanların Karanlık Yanı’ diye muhteşem bir kitabı var. Burada anlatılan Sarı Otobüs çalışmasında insanlığın her yönünü, bunun neye hizmet ettiğini ve yerine ne konabileceğini anlatmakla kalmıyor, bizzat yaşatıyor. Söz, başka bir yazıda detaylı anlatacağım.


ERKEN BİR YENİ YIL YAZISI – II

Yolum tekrar düşüyor Nazlı Eray’ın evine, bu sefer oldukça hoş bir tedasüf ile...

En güzel kucaklama foklardan

“Gel, köprü trafiğine girmeyelim, biraz buralarda spontane takılalım”, diyor ablam beraber büyüdüğü dostunun evine doğru yol alırken.

Sevdiğim yazarın evine tekrar gitme mutluluğu ile dolu bir biçimde başlıyor bir erken 2015 yılı muhasebesi içimde. Ne de olsa serde eski meslek finansal planlamacılık var :). Daha 10 ay önce “Yeni yıl geldi, hoşgeldi” demiyor muyduk. Her zamanki gibi zaman zamanlığını yapıp çabucak geçivermiş. Bizlere kalan ardından koşturmak...

KAPANAN DÖNGÜLER

Her döngü elbet bir gün kapanır, her sıcak “Merhaba” bir “Veda”ya dönüşür zamanla. İngilizce “New Year Resolutions” denen, Türkçemize “Yeni Yıl Kararları” diye çevirebileceğimiz olgu Aralık ayının son haftanın yaklaşmasıyla beraber bildiğiniz üzere pek bir popüler olur. Ne devasa kararlar alınır; kendimizi adeta baştan yaratıp hatta dünya barışını sağlatacak cinsten. Üzülerek söyleyeyim, çoğunlukla uygulanmadan çöp sepetinin dibini boylamaktır kaderleri.

Bu sefer istiyorum farklı olsun, 2015’i kapatayım önce, ne kazandım ne kaybettim gibisinden hiçç değil, neler eksikti bendenizde?

İKİYÜZLÜ İKİZLER

Burçlara inanın ya da inanmayın, onlara dair yapılan genellemeleri hepimiz az çok biliriz: Hassas Yengeçler, alık Balıklar (affınıza sığınıyorum, maalesef durum bu ;)), yenilikçi Kovalar, mükemmelliyetçi Başaklar ve ikiyüzlü İkizler.

Hayatta bu tür genellemeleri komik bulsam , şimdilerde birçok yargı vız gelip tırıs gitse de eskiden böyle değildim elbette. Malum burcum İkizler, hemen savunmaya geçer, “Hiç de bile” derdim, “Olay anladığınız gibi değil. Öyle demekle özü sözü bir olmayan kastedilmiyor; ağlarken aniden gülebilen, tezatları aynı anda yaşayabilen denmek isteniyor aslında”.

Gel zaman git zaman kendi üzerimde çalışa çalışa şunu gördüm; bütünün mikrosu olarak insanoğlunun her ferdi, aynı zamanda herşey veya herşey olabilme potansiyeline sahip*; buna ikiyüzlülük dahil.

İÇİMİZ DIŞIMIZ

Herşey içimizde olsa bile, bazı kelimeleri sarf ederken iki düşünüp bir söylemeli, itina gerek; ağır kaçabilir sonuçta, misal ikiyüzlü. Elbette bu, üzerinde çalışmayacağımız anlamına gelmiyor. 

Diyorum ki cep telefonumun halihazırda sorunu varken neden tamire verip kişisel inzivamı yaşatmıyorum kendime. Isırgan otlarını ayıklamak maksat...Otantik olmayan parçalarım neler? İstediğim halde neyi söylemiyorum? Nasıl belirtebilirim? Böylelikle neyden kaçınıyorum? Neyi es geçiyorum? Ortak tema korkuda buluşan “asıl olup gösterilmeyen, gerçek olup ifade edilmeyen, esas olup yaşanmayan” neler?

En büyük dönüşümler, kendi içimizde bu noktaları keşfettiğimizde başlıyor, inanın. Danışanım memnun olduğunu sandığı işinden sürekli şikayet ederken , aslında işini falan sevmiyor. Sadece ekonomik kaygı maksatlı orada çalışmakta. Evet, ekmek davası hepimizin kutsalı, ancak insan kendine karşı dürüst olmadığını fark ettiği zaman kapılar açılıyor hayatında. Olasılıklar geliyor peşi sıra. İşin özeti, farkındalık yoksa SEÇİM de yok.

KUCAKLAMAK

Peki ya 2016? Ona dair herhangi bir çalışma? Sadece tek bir niyetim var, annem gibi olmak isterim; izninizle açıklayayım.

Geçenlerde kendisiyle sohbet ediyorum, hep heves ettiğim özelliğine geliyor konu; savunmasızlık. Biri kendisine maksatlı /maksatsız olumsuz birşey söylese, annem hiç tepki vermez. Bunu nasıl başardığını soruyorum; “Zaten cehaletinden yapmıyor mu. O sırada ona sunabileceğim en büyük şey şefkat”. O zaman şefkat aslında olana bitene olduğu şekliyle kabul vermekle başlıyor gibi. Anneciğim başıyla onaylıyor.

Ne güzel, Anadolu’daki saf insanlara mahsus, doğuştan gelen bilgeliğini paylaşıyor. Sıkıca sarılıyorum ona. “Hem unutma” diyor, “canı acıyan can acıtır. Canının acımadığı noktada gerçekten kucaklarsın”. Şefkat, kabullenme ve kucaklama...Dersimi aldım.

Bir yıl daha bitiyor. Üzülemiyorum bile...


*Bunun için Debbie Ford’un ‘Işığı Arayanların Karanlık Yanı’ diye muhteşem bir kitabı var. Burada anlatılan Sarı Otobüs çalışmasında insanlığın her yönünü, bunun neye hizmet ettiğini ve yerine ne konabileceğini anlatmakla kalmıyor, bizzat yaşatıyor. Söz, başka bir yazıda detaylı anlatacağım.


14 Ekim 2015 Çarşamba

Yeni yıl geliyor. Sevinemiyorum bile...

Şeyda'nın içindeki nehir; yazmak

Çok ağır bir grip geçirmekteyim, kimi diyor salgın kimi diyor bişeylere çok üzülmüşsün. Kulaklarım bunları duymuyor, zira insan çektiğini bilirmiş, iyileşemiyorum bir türlü. İki nazik yılbaşı davetini tereddütsüz reddediyorum, eskilerin deyimiyle PTT* şeklinde, battaniye altında uyuklamak-unutmak-hatta bütün dünya tarafından unutulmak isitiyorum. Öylesine yorgunum.

Ablam gelip beni zorla kaldırıyor, “Yeni yıla böyle mi gireceksin? Yalnız??? Katiyen izin vermem”. Doktor bir arkadaşının ev partisine gidecekmişiz. İnsanın ablası olması ne iyi, inceden inceye düşünülmek. Allah bilir, “Hayır” bile diyecek gücüm yok ya.

TEDBİL-İ MEKAN

Atalar demiş, ne güzel demiş “Tedbil-i mekanda ferahlık vardır” diye. Arabaya binince çalan müzik bile havamı az biraz değiştirmeye yetiyor, MFÖ'den “Ali Desidero”. Gülümsetiyor beni esprili sözleri.

Küçük bir ev partisi, doktor dolu, ohh sanki daha bir iyi hissediyorum, her ne kadar branşları KBB olmasa bile, naz niyaz yapacağım, dertlerimi sayacağım bir oda dolusu insan. Kanapeye uzansam en iyi onlar anlar. Lakin bu bile nafile. Hareketlerim Ay’a çıkmış bir astronotunki gibi yavaş. Hoş kimse benden birşeyler beklemiyor, her zamanki gibi kendimden birşeyler bekleyen sadece yine benim: Bir an önce iyileşip eski hayatıma dönmeye can atıyorum.

SİHİRLİ SÖZCÜKLER; N.E.

İnsanoğlu garip bir varlık; misal erkek arkadaşınızdan ayrılırsınız, herşeyi bırakırsınız, eve hatta kendinize bakmaya takatiniz yoktur, sonra bir telefon gelir, evet arayan 'O'dur, özür dileyip ikinci bir şans istemekte. Birden evi temizleyip herşeye çekidüzen verirken bulursunuz kendinizi. Üstüne üstlük bütün dünyayı alt edecek bir güç de gelmemiş mi size, sahi nerdeydi öncesinde kayıp olan bütün bu enerji?

Benim için de benzer bir durum söz konusu oluyor. Birden arkadaşımın oturduğu evin gerçek sahibinin gençlik yıllarımda beğenerek takip ettiğim ünlü yazar Nazlı Eray olduğunu öğreniyorum. Yeni yıla bir yazarın evinde giriyorum ha? Az önce almış olduğum irili ufaklı hediyelerden bile daha anlamlı. Kütüphanedeki bazı kitapların ona ait olduğunu öğrenince, tutmayın beni :), adeta bir yaşam enerjisi fışkırıyor içimden. Birden ayakta sapasağlam, kitapları incelerken buluyorum kendimi.

İlk gençlik yıllarıma dönüyorum birden, ne çok severdim Nazlı Eray’ı. Özellikle içine kendi hayatının kırpıntıları serpiştirilmiş fantastik öykülerini. Hayal gücünü pek güzel kullanır, okuru şaşırtmasını daima bilir. Onun dünyasında yok yoktur. Sokaktaki adama para harcamasını öğreten kurslar, doğum yapan eski erkek patronlar, birbirlerinin düşlerine girmeler...

CANIM ANKARA

İstanbul’da doğup büyümesine rağmen bir Ankara sevdalısı yazarımız. İlk kez onunla başkentimi tanımış, ilk ondan duymuştum Tunalı Hilmi’yi. Daha ileri bir zamanda taşındığı Ankara, öykülerinde daima evin has ve baş köşesinde oturan esas konuk gibidir. Seneler sonra, sokaklarında gezerken sevgili Nazlı aklımın hep bir köşesindeydi. Bu pastane miydi çayını içtiği, bu sokak mıydı aşkıyla kavuştuğu. Ahhh :( demiştim; Ankara Ankara güzel Ankara; seni görmek nasip oldu sonunda. Şükürler olsun. İstanbul’a göre daha uysal, daha mazbut ve bir o kadar da yardımsever insanını tanımak kısmetmiş ömrü hayatımda.

Yoldan Geçen Öyküler'i** tamamladığımda artık kararımı vermiştim, ben de yazar olacaktım, hem burcum İkizler Edebiyatın temsilcisi değil miydi. İlk denememi yazıp çekmeceme koymuştum ki ablam irice olan gözlerini pörtlete pörtleme “Ihh olmamış”, dedi. “Öykünde Nazlı Eray’ı taklit etmişsin”. İnsanın ablasının olmasının sevimsiz yanı da olabiliyor şüphesiz ;), özellikle her zaman benden iyi olmamı beklediğinde. Hatta kendinden bile...

Hangi ara çekmecemi karıştırmış, yazımı bulmuş ve okumuştu? Elbette ondan esinlenecektim, hem zaten sanatta yaratıcılığın ilk çıkış noktası “taklit” değil miydi? Buluğ çağının vermiş olduğu hassasiyetle bir süre yazmaya ara verdiğimi hatırlıyorum...

Devamı gelecek...


* Pijama-terlik-televizyon
** Nazlı Eray, bu kitabındaki öyküleriyle '1988 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kucaklamıştı.

ERKEN BİR YENİ YIL YAZISI- I

Yeni yıl geliyor. Sevinemiyorum bile...

Şeyda'nın içindeki nehir; yazmak

Çok ağır bir grip geçirmekteyim, kimi diyor salgın kimi diyor bişeylere çok üzülmüşsün. Kulaklarım bunları duymuyor, zira insan çektiğini bilirmiş, iyileşemiyorum bir türlü. İki nazik yılbaşı davetini tereddütsüz reddediyorum, eskilerin deyimiyle PTT* şeklinde, battaniye altında uyuklamak-unutmak-hatta bütün dünya tarafından unutulmak isitiyorum. Öylesine yorgunum.

Ablam gelip beni zorla kaldırıyor, “Yeni yıla böyle mi gireceksin? Yalnız??? Katiyen izin vermem”. Doktor bir arkadaşının ev partisine gidecekmişiz. İnsanın ablası olması ne iyi, inceden inceye düşünülmek. Allah bilir, “Hayır” bile diyecek gücüm yok ya.

TEDBİL-İ MEKAN

Atalar demiş, ne güzel demiş “Tedbil-i mekanda ferahlık vardır” diye. Arabaya binince çalan müzik bile havamı az biraz değiştirmeye yetiyor, MFÖ'den “Ali Desidero”. Gülümsetiyor beni esprili sözleri.

Küçük bir ev partisi, doktor dolu, ohh sanki daha bir iyi hissediyorum, her ne kadar branşları KBB olmasa bile, naz niyaz yapacağım, dertlerimi sayacağım bir oda dolusu insan. Kanapeye uzansam en iyi onlar anlar. Lakin bu bile nafile. Hareketlerim Ay’a çıkmış bir astronotunki gibi yavaş. Hoş kimse benden birşeyler beklemiyor, her zamanki gibi kendimden birşeyler bekleyen sadece yine benim: Bir an önce iyileşip eski hayatıma dönmeye can atıyorum.

SİHİRLİ SÖZCÜKLER; N.E.

İnsanoğlu garip bir varlık; misal erkek arkadaşınızdan ayrılırsınız, herşeyi bırakırsınız, eve hatta kendinize bakmaya takatiniz yoktur, sonra bir telefon gelir, evet arayan 'O'dur, özür dileyip ikinci bir şans istemekte. Birden evi temizleyip herşeye çekidüzen verirken bulursunuz kendinizi. Üstüne üstlük bütün dünyayı alt edecek bir güç de gelmemiş mi size, sahi nerdeydi öncesinde kayıp olan bütün bu enerji?

Benim için de benzer bir durum söz konusu oluyor. Birden arkadaşımın oturduğu evin gerçek sahibinin gençlik yıllarımda beğenerek takip ettiğim ünlü yazar Nazlı Eray olduğunu öğreniyorum. Yeni yıla bir yazarın evinde giriyorum ha? Az önce almış olduğum irili ufaklı hediyelerden bile daha anlamlı. Kütüphanedeki bazı kitapların ona ait olduğunu öğrenince, tutmayın beni :), adeta bir yaşam enerjisi fışkırıyor içimden. Birden ayakta sapasağlam, kitapları incelerken buluyorum kendimi.

İlk gençlik yıllarıma dönüyorum birden, ne çok severdim Nazlı Eray’ı. Özellikle içine kendi hayatının kırpıntıları serpiştirilmiş fantastik öykülerini. Hayal gücünü pek güzel kullanır, okuru şaşırtmasını daima bilir. Onun dünyasında yok yoktur. Sokaktaki adama para harcamasını öğreten kurslar, doğum yapan eski erkek patronlar, birbirlerinin düşlerine girmeler...

CANIM ANKARA

İstanbul’da doğup büyümesine rağmen bir Ankara sevdalısı yazarımız. İlk kez onunla başkentimi tanımış, ilk ondan duymuştum Tunalı Hilmi’yi. Daha ileri bir zamanda taşındığı Ankara, öykülerinde daima evin has ve baş köşesinde oturan esas konuk gibidir. Seneler sonra, sokaklarında gezerken sevgili Nazlı aklımın hep bir köşesindeydi. Bu pastane miydi çayını içtiği, bu sokak mıydı aşkıyla kavuştuğu. Ahhh :( demiştim; Ankara Ankara güzel Ankara; seni görmek nasip oldu sonunda. Şükürler olsun. İstanbul’a göre daha uysal, daha mazbut ve bir o kadar da yardımsever insanını tanımak kısmetmiş ömrü hayatımda.

Yoldan Geçen Öyküler'i** tamamladığımda artık kararımı vermiştim, ben de yazar olacaktım, hem burcum İkizler Edebiyatın temsilcisi değil miydi. İlk denememi yazıp çekmeceme koymuştum ki ablam irice olan gözlerini pörtlete pörtleme “Ihh olmamış”, dedi. “Öykünde Nazlı Eray’ı taklit etmişsin”. İnsanın ablasının olmasının sevimsiz yanı da olabiliyor şüphesiz ;), özellikle her zaman benden iyi olmamı beklediğinde. Hatta kendinden bile...

Hangi ara çekmecemi karıştırmış, yazımı bulmuş ve okumuştu? Elbette ondan esinlenecektim, hem zaten sanatta yaratıcılığın ilk çıkış noktası “taklit” değil miydi? Buluğ çağının vermiş olduğu hassasiyetle bir süre yazmaya ara verdiğimi hatırlıyorum...

Devamı gelecek...


* Pijama-terlik-televizyon
** Nazlı Eray, bu kitabındaki öyküleriyle '1988 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kucaklamıştı.

9 Ekim 2015 Cuma

“Nasıl bir ilişki istediğini yaz”, diyor İzmirli arkadaşım muzipçe. Yazmıştım dememe aldırmadan;

3 Damat

“İnsanların öncelikleri değişir, sen yine de yaz”, diye ekliyor. Genelde uyumlu ve uslu biri olarak söz dinlemeye karar veriyorum.

- Nasıl bir adam olsun?
- Adam gibi adam...
- Çok klasik bir cevap, sen ne derdin onu duymak istiyorum.

Çok sinir bozucu*, hiç kül yutmuyor.

- Benim için bu tabir sanırım kaliteli demek.
- Biraz daha açarsak???

KALİTE OLA BERİ GELE

Sahi kalite ne, cinsiyetlerden bağımsız düşünmeye çalışıyorum;

- Biraz bilgi, biraz kültür diyebilirsin.
- Hangisi senin için önemli?
- Valla sıralamasını bilemem; rahatlıkla şunu söyleyebilirim, belirli bir yaşa gelmişse elbette bişeyleri bilecek, yemekten-içmekten-gezmekten az biraz anlayacak, gündemi takip edecek, ben öğretmeyeyim onları.
- Başka?
- Görgü de çok önemli, bazen balkonda oturur çevreyi izlerim. Önümden lüks arabalarında yalnız giderken burnunu karıştıran erkekler gelip geçer. Gördükçe tiksiniyorum.
- Çok komiksin.
- Yok öyle, hepimiz insanız, tamam, ancak mendil diye bişey icat edileli çok oldu :). Ayrıca maksat kimse bakmazken yere tükürmüyor, çöp atmıyor musun. Centilmenlik kapı açmaktan ibaret sanılıyor, görgü toplam bir paket. Çatalı bıçağı nereye koyacağından öte rafine olman. Nerede nasıl davranacağını bilmenin, duyarlı olmanın, iyiden anlamanın, bir şeyin hasını seçebilmenin okulu yok; biraz aileden, biraz gözlem, az biraz emek yeter de artar bile...

GERÇEK ASALETİN EN ÖNEMLİ BACAĞI

- Gelelim dördüncü bacağa?
- Bence en mühimi, masayı taşıyanı. İçsel tutum, niyet çok önemli. Soylu aileden gelmekle asil olunmuyor, geçenlerde bir Prens’in ses kaydı düştü medyaya, ortalık karıştı. 3. Dünya Ülkeleri’ne bir küfür ediyor sorma gitsin. Nasıl bir ayrımcılık. Şaka bir yana Kral olsa soğurum :)
- İyi insan olsun gibi mi?
- Hem o; hem özü sözü, içi dışı bir gibisinden.
- Bunu biraz açsan?
- Sanıyorum ben güvenmek istiyorum. Güven veren olmak için her iki cinsin de cesur, açık ve dürüst olması lazım.
- Bütün bunlar ne anlama geliyor?

OLAĞAN ŞÜPHELİLER

- Cesur derken, ortada pozitif anlamda bişeyler var, adamın yemeğe çıkaracak cesareti yok, kıvranıyor, komik geliyor bana. Eski dönemlerdeki gibi atlara binip, kılıçları kuşanıp bizim için savaşsınlar demiyorum ki. Reddedilmeyi göze almak bir erkeği bence dayanılmaz çekici kılar. Bunu soramayacaksa boşver gitsin. Başka arkadaşlarımda gördüğüm sahte cilveler, stratejiler. Ne o yeter ki adam yemeğe çıkarsın. Bu durumda bence işin büyüsü bozuluyor. Maalesef günümüzde kadınlar erkekleşirken, erkekler de gittikçe dişileşmiş.
- Dürüst kavramına gelirsek?
- Toplumca güvensizlik sendromu yaşıyoruz. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. Bence dürüst olabilmenin yolu insanın kendisiyle yüzleşebilmesinden geçiyor. Dürüstlük hemen akabinde açıklığı getirir. Misal, bir erkek sana duygularım yok diyor, ancak sana bakarken gözbebekleri büyüyor ya da seni izlemekten kendini alamıyor, kimi kandırıyor diye sormazlar mı insana?
- Belki de kendini?
- Muhtemelen, şunu bile diyebilir, “benim sana karşı bitakım hislerim var, ne olduğunu tam bilemiyorum, adlandıramıyorum.”
- Peki sonrasında?
- Herşey mümkün. Yaşanmadan bilinmez. Ayrıca bence ilişkiler Tanrı’ya ulaşabilmenin en kutsal yollarından bir tanesi.
- Nasıl yani?

KALBE GİDEN YOL 

- On tane inzivaya gideceğine, iki derin veya kelimenin tam manasıyla hakikatli ilişki yaşasın insan bence daha iyi. Birbirimizin aynasıyız, o kadar net. Yeter ki ilişkide açık olsunlar, neyden tetiklendiler, neyi sakladılar, gizli ajandaları var mıydı? Neyden korkuyorlar? Birbirlerine ilaç olsunlar, dert değil. Bunu yaparken karşıdakini eğitmek değil maksat, kendini görmek ve kalpten ifade etmek. Yolculuk yukarı çıkan sarmal bir merdiven gibi olsun. Sen bir basamak çıkıp karşıdakine el vereceksin, sonra o bir basamak çıkıp seni yukarı “davet” edecek. Zorlama yok.
- Yüzleşmeden bahsediyorsun?
- İlla bir isim vermek zorunda olduğumuzu sanmıyorum. Yaratım hızlandı. Sen yüzleşmezsen, hayat sana bunu daha acı bir şekilde başka bir vakada yaptırıyor zaten. Bunun için; kendini geliştirmeye açık olmak icap eder, en çok da dinlemesini bilmek karşıyı...
- Sen ne kadar yapıyorsun?
- Güzel soru. Sadece bunu yapmaya oldukça içten ve saf bir niyetim var diyebilirim.
- Son olarak bir diyeceğin var mı?
- Çok sevdiğim bir söz var; “Ağızdan çıkan kulağa, kalpten çıkan kalbe gidermiş”. Dileğim haddimi aşmamış, sürç-i lisan etmemiş olup kalplere ulaşmak.


* İç sesim


XY VE BEN

“Nasıl bir ilişki istediğini yaz”, diyor İzmirli arkadaşım muzipçe. Yazmıştım dememe aldırmadan;

3 Damat

“İnsanların öncelikleri değişir, sen yine de yaz”, diye ekliyor. Genelde uyumlu ve uslu biri olarak söz dinlemeye karar veriyorum.

- Nasıl bir adam olsun?
- Adam gibi adam...
- Çok klasik bir cevap, sen ne derdin onu duymak istiyorum.

Çok sinir bozucu*, hiç kül yutmuyor.

- Benim için bu tabir sanırım kaliteli demek.
- Biraz daha açarsak???

KALİTE OLA BERİ GELE

Sahi kalite ne, cinsiyetlerden bağımsız düşünmeye çalışıyorum;

- Biraz bilgi, biraz kültür diyebilirsin.
- Hangisi senin için önemli?
- Valla sıralamasını bilemem; rahatlıkla şunu söyleyebilirim, belirli bir yaşa gelmişse elbette bişeyleri bilecek, yemekten-içmekten-gezmekten az biraz anlayacak, gündemi takip edecek, ben öğretmeyeyim onları.
- Başka?
- Görgü de çok önemli, bazen balkonda oturur çevreyi izlerim. Önümden lüks arabalarında yalnız giderken burnunu karıştıran erkekler gelip geçer. Gördükçe tiksiniyorum.
- Çok komiksin.
- Yok öyle, hepimiz insanız, tamam, ancak mendil diye bişey icat edileli çok oldu :). Ayrıca maksat kimse bakmazken yere tükürmüyor, çöp atmıyor musun. Centilmenlik kapı açmaktan ibaret sanılıyor, görgü toplam bir paket. Çatalı bıçağı nereye koyacağından öte rafine olman. Nerede nasıl davranacağını bilmenin, duyarlı olmanın, iyiden anlamanın, bir şeyin hasını seçebilmenin okulu yok; biraz aileden, biraz gözlem, az biraz emek yeter de artar bile...

GERÇEK ASALETİN EN ÖNEMLİ BACAĞI

- Gelelim dördüncü bacağa?
- Bence en mühimi, masayı taşıyanı. İçsel tutum, niyet çok önemli. Soylu aileden gelmekle asil olunmuyor, geçenlerde bir Prens’in ses kaydı düştü medyaya, ortalık karıştı. 3. Dünya Ülkeleri’ne bir küfür ediyor sorma gitsin. Nasıl bir ayrımcılık. Şaka bir yana Kral olsa soğurum :)
- İyi insan olsun gibi mi?
- Hem o; hem özü sözü, içi dışı bir gibisinden.
- Bunu biraz açsan?
- Sanıyorum ben güvenmek istiyorum. Güven veren olmak için her iki cinsin de cesur, açık ve dürüst olması lazım.
- Bütün bunlar ne anlama geliyor?

OLAĞAN ŞÜPHELİLER

- Cesur derken, ortada pozitif anlamda bişeyler var, adamın yemeğe çıkaracak cesareti yok, kıvranıyor, komik geliyor bana. Eski dönemlerdeki gibi atlara binip, kılıçları kuşanıp bizim için savaşsınlar demiyorum ki. Reddedilmeyi göze almak bir erkeği bence dayanılmaz çekici kılar. Bunu soramayacaksa boşver gitsin. Başka arkadaşlarımda gördüğüm sahte cilveler, stratejiler. Ne o yeter ki adam yemeğe çıkarsın. Bu durumda bence işin büyüsü bozuluyor. Maalesef günümüzde kadınlar erkekleşirken, erkekler de gittikçe dişileşmiş.
- Dürüst kavramına gelirsek?
- Toplumca güvensizlik sendromu yaşıyoruz. Kimsenin kimseye güveni kalmamış. Bence dürüst olabilmenin yolu insanın kendisiyle yüzleşebilmesinden geçiyor. Dürüstlük hemen akabinde açıklığı getirir. Misal, bir erkek sana duygularım yok diyor, ancak sana bakarken gözbebekleri büyüyor ya da seni izlemekten kendini alamıyor, kimi kandırıyor diye sormazlar mı insana?
- Belki de kendini?
- Muhtemelen, şunu bile diyebilir, “benim sana karşı bitakım hislerim var, ne olduğunu tam bilemiyorum, adlandıramıyorum.”
- Peki sonrasında?
- Herşey mümkün. Yaşanmadan bilinmez. Ayrıca bence ilişkiler Tanrı’ya ulaşabilmenin en kutsal yollarından bir tanesi.
- Nasıl yani?

KALBE GİDEN YOL 

- On tane inzivaya gideceğine, iki derin veya kelimenin tam manasıyla hakikatli ilişki yaşasın insan bence daha iyi. Birbirimizin aynasıyız, o kadar net. Yeter ki ilişkide açık olsunlar, neyden tetiklendiler, neyi sakladılar, gizli ajandaları var mıydı? Neyden korkuyorlar? Birbirlerine ilaç olsunlar, dert değil. Bunu yaparken karşıdakini eğitmek değil maksat, kendini görmek ve kalpten ifade etmek. Yolculuk yukarı çıkan sarmal bir merdiven gibi olsun. Sen bir basamak çıkıp karşıdakine el vereceksin, sonra o bir basamak çıkıp seni yukarı “davet” edecek. Zorlama yok.
- Yüzleşmeden bahsediyorsun?
- İlla bir isim vermek zorunda olduğumuzu sanmıyorum. Yaratım hızlandı. Sen yüzleşmezsen, hayat sana bunu daha acı bir şekilde başka bir vakada yaptırıyor zaten. Bunun için; kendini geliştirmeye açık olmak icap eder, en çok da dinlemesini bilmek karşıyı...
- Sen ne kadar yapıyorsun?
- Güzel soru. Sadece bunu yapmaya oldukça içten ve saf bir niyetim var diyebilirim.
- Son olarak bir diyeceğin var mı?
- Çok sevdiğim bir söz var; “Ağızdan çıkan kulağa, kalpten çıkan kalbe gidermiş”. Dileğim haddimi aşmamış, sürç-i lisan etmemiş olup kalplere ulaşmak.


* İç sesim


6 Ekim 2015 Salı

Katıldığım “Yönetici ve Lider Koçluğu” eğitiminde sürekli geçen “Tepe” kelimesiyle aklıma bu türkü takılıyor. Zihin işte, ne zaman nerelere gideceği pek de belli olmuyor...


Oldukça dokunaklı olan bu türküye yer verir miydim şimdilik bilemesem de, kına gecesi, birgün evlenmiş olsam en çok yapmaya heves edeceğim şey olur. Kına yapmaktan ziyade; sevdiğimizin serçe (!) parmağına yakılmış damat kınası fotoğrafına çok garip bir şekilde sosyal medyada rastlamak da varmış kaderde. Heyhat Hayat (nasıl slogan ama, slogana mı gülsem olan bitene mi üzülsem bilemedim. Hoş kına gecesinde de hem ağlanır hem gülünür, tesadüfün böylesi).

ŞU TEPE BİZİM TEPE

Eğitimin yarım gününde, bir şirket oyunu oynuyoruz, simülasyonu desek sanırım daha doğru kelime olur. Her organizasyon gibi tepe, orta, alt kademelerin olduğu.

Hiçbir organizasyonda tepe olmadığımdan mı nedir o kadar çok tepede olmayı istiyorum ki. Yürekten diliyorum, saf niyetle dilenen şeyler oluyormuş gerçekten de, 24 kişilik sınıfta 4 tepeden biri ben oluyorum. Hoş hocamız* diyor ki, herkesin hayatında tepe olduğu noktalar var, geceleyin yatakta “Ne olacak bu iş?” diyerek uykuya dalamıyor ya da terleyerek ortasında uyanıyorsunuz bilin ki; o her ne ise siz o yerin tepesisiniz.

Beş günümüz var ve oyun başlıyor, aynen gerçek bir hayat gibi. Oyunun detayına girmeyeceğim elbette, birgün katılırsanız tüm esprisi kaçmasın, sadece rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Tepe olmak hayli zor. Zaten dakika olan günler mikro dakika hızında geçiyor. Derken kendimi kaybolmuş hissediyorum; performans baskısı, bekleyen işler, kapıda müşteriler, kaçırılan fırsatlar.

Oysa başta niyetimiz oldukça iyi. Hazır radikal kararlar bile almışken. Ancak yapılan güzel değişiklikleri bile lanse etmeye vakit yok, maaşlar ödenecek, avans o bu derken günler anlayamadan akıp gidiyor. Her oyun gibi bu da bitiyor.

OYUNDAN BANA KALAN

Birincisi İngilizce “context” denilen, güzel Türkçemiz'de maalesef tam karşılığı olmayan, “bağlam” diye çevirebileceğimiz, durum-şartlar anlamına gelen kavram çook önemli.

Bağlam birçok şeyi belirliyor. Tepe olur olmaz, yıllarca şirketlerde eleştirdiğim Tepe’lerden biri oluyorum hemen. Adeta bu rolü bir üniforma misali üzerime giydiğime hayretler ediyorum. Sonuç odaklı, sorumluluları yüklenmiş, bu yükle Alt’ın farkında bile olmayan, Orta ile itiş-kakış diyaloglar içinde bir Tepe. O zaman bizler nasıl varlıklarız? Farkındalığımız nasıl ve ne kadar yaptığımız eylemlerde? gibisinden sorular üşüşüyor beynimin kıvrımlarına.

İkinci edinim, geçmiş yaşantıma dair sanki daha bir yumuşuyorum. Otorite figürlerine, yöneticilere karşı anlayışım derinleşiyor. Birçok şeyin bağlam içinde belirlendiğini ve yine birçok şeyi kişisel almamak gerektiğini idrak ediyorum. Bu nasıl bir rahatlama :) getiriyor anlatamam.

Üçüncüsü sistem kavramı çok içselleşiyor ve yerleşiyor. Eğer bir şirkete koçluk yapılacaksa, danışanın kendi sistemi kadar bulunduğu sistemler çok mühim. Danışanın bulunduğu durum ve şartları anlamak, resme büyük çerçeveden bakabilmek elzem.

KİLİT KELİME ODAK

Biliyorum diyebilirsiniz, bu oyunu oynamadık, dediklerin Fransızca gibi geliyor, bize dair birşeyler desen. O zaman tek cümle etmek isterim. Odaklanmak kilit nokta. Biz neye odaklanıyorsak O’yuz.

Hocamın deyimiyle “Liderin para birimi odak”. Hepimizin lideri olduğu tek şey var elimizde, hayatımız. Hayatımızda neye odaklanıyoruz, neye liderlik ediyoruz? İyi zamanlarda odaklanmak iyi güzel de, kötü zamanlarda bu nasıl? Gün gelecek odak noktamızı sarsacak gelişmeler, hatta kasıtlı sabotajlar olacak. O zaman odağımızı koruyabiliyor muyuz? Ve odağımızı nasıl koruyabiliriz? Şimdilik bu sorularla kalmak yeterli geliyor bana, içimden bir ses Meditasyon diye fısıldıyor adeta ;)

Güzel bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “Olanla beraber ol ki olma ihtimali olan ortaya çıkabilsin”.** Bu sözü kendime adıyorum; olamadığım tepeye, yakamadığım kınaya…



* Dost Deniz candır :) Dost Can Deniz

** İlk kez “Sofie’nin Dünyası” kitabında rast geldiğim, çok severek okuduğum filozof Kierkegaard'ın bir sözü




YÜKSEK YÜKSEK TEPELERE

Katıldığım “Yönetici ve Lider Koçluğu” eğitiminde sürekli geçen “Tepe” kelimesiyle aklıma bu türkü takılıyor. Zihin işte, ne zaman nerelere gideceği pek de belli olmuyor...


Oldukça dokunaklı olan bu türküye yer verir miydim şimdilik bilemesem de, kına gecesi, birgün evlenmiş olsam en çok yapmaya heves edeceğim şey olur. Kına yapmaktan ziyade; sevdiğimizin serçe (!) parmağına yakılmış damat kınası fotoğrafına çok garip bir şekilde sosyal medyada rastlamak da varmış kaderde. Heyhat Hayat (nasıl slogan ama, slogana mı gülsem olan bitene mi üzülsem bilemedim. Hoş kına gecesinde de hem ağlanır hem gülünür, tesadüfün böylesi).

ŞU TEPE BİZİM TEPE

Eğitimin yarım gününde, bir şirket oyunu oynuyoruz, simülasyonu desek sanırım daha doğru kelime olur. Her organizasyon gibi tepe, orta, alt kademelerin olduğu.

Hiçbir organizasyonda tepe olmadığımdan mı nedir o kadar çok tepede olmayı istiyorum ki. Yürekten diliyorum, saf niyetle dilenen şeyler oluyormuş gerçekten de, 24 kişilik sınıfta 4 tepeden biri ben oluyorum. Hoş hocamız* diyor ki, herkesin hayatında tepe olduğu noktalar var, geceleyin yatakta “Ne olacak bu iş?” diyerek uykuya dalamıyor ya da terleyerek ortasında uyanıyorsunuz bilin ki; o her ne ise siz o yerin tepesisiniz.

Beş günümüz var ve oyun başlıyor, aynen gerçek bir hayat gibi. Oyunun detayına girmeyeceğim elbette, birgün katılırsanız tüm esprisi kaçmasın, sadece rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Tepe olmak hayli zor. Zaten dakika olan günler mikro dakika hızında geçiyor. Derken kendimi kaybolmuş hissediyorum; performans baskısı, bekleyen işler, kapıda müşteriler, kaçırılan fırsatlar.

Oysa başta niyetimiz oldukça iyi. Hazır radikal kararlar bile almışken. Ancak yapılan güzel değişiklikleri bile lanse etmeye vakit yok, maaşlar ödenecek, avans o bu derken günler anlayamadan akıp gidiyor. Her oyun gibi bu da bitiyor.

OYUNDAN BANA KALAN

Birincisi İngilizce “context” denilen, güzel Türkçemiz'de maalesef tam karşılığı olmayan, “bağlam” diye çevirebileceğimiz, durum-şartlar anlamına gelen kavram çook önemli.

Bağlam birçok şeyi belirliyor. Tepe olur olmaz, yıllarca şirketlerde eleştirdiğim Tepe’lerden biri oluyorum hemen. Adeta bu rolü bir üniforma misali üzerime giydiğime hayretler ediyorum. Sonuç odaklı, sorumluluları yüklenmiş, bu yükle Alt’ın farkında bile olmayan, Orta ile itiş-kakış diyaloglar içinde bir Tepe. O zaman bizler nasıl varlıklarız? Farkındalığımız nasıl ve ne kadar yaptığımız eylemlerde? gibisinden sorular üşüşüyor beynimin kıvrımlarına.

İkinci edinim, geçmiş yaşantıma dair sanki daha bir yumuşuyorum. Otorite figürlerine, yöneticilere karşı anlayışım derinleşiyor. Birçok şeyin bağlam içinde belirlendiğini ve yine birçok şeyi kişisel almamak gerektiğini idrak ediyorum. Bu nasıl bir rahatlama :) getiriyor anlatamam.

Üçüncüsü sistem kavramı çok içselleşiyor ve yerleşiyor. Eğer bir şirkete koçluk yapılacaksa, danışanın kendi sistemi kadar bulunduğu sistemler çok mühim. Danışanın bulunduğu durum ve şartları anlamak, resme büyük çerçeveden bakabilmek elzem.

KİLİT KELİME ODAK

Biliyorum diyebilirsiniz, bu oyunu oynamadık, dediklerin Fransızca gibi geliyor, bize dair birşeyler desen. O zaman tek cümle etmek isterim. Odaklanmak kilit nokta. Biz neye odaklanıyorsak O’yuz.

Hocamın deyimiyle “Liderin para birimi odak”. Hepimizin lideri olduğu tek şey var elimizde, hayatımız. Hayatımızda neye odaklanıyoruz, neye liderlik ediyoruz? İyi zamanlarda odaklanmak iyi güzel de, kötü zamanlarda bu nasıl? Gün gelecek odak noktamızı sarsacak gelişmeler, hatta kasıtlı sabotajlar olacak. O zaman odağımızı koruyabiliyor muyuz? Ve odağımızı nasıl koruyabiliriz? Şimdilik bu sorularla kalmak yeterli geliyor bana, içimden bir ses Meditasyon diye fısıldıyor adeta ;)

Güzel bir alıntıyla bitirmek istiyorum: “Olanla beraber ol ki olma ihtimali olan ortaya çıkabilsin”.** Bu sözü kendime adıyorum; olamadığım tepeye, yakamadığım kınaya…



* Dost Deniz candır :) Dost Can Deniz

** İlk kez “Sofie’nin Dünyası” kitabında rast geldiğim, çok severek okuduğum filozof Kierkegaard'ın bir sözü




Böyle diyor tüm babacan tavrıyla;

“Sisteme dokunulmuştur bir kere, her insan bir sistemdir ve sistem kendini görmüştür”, diye ekliyor. “Nasıl 0.1 bile 0’dan büyükse koçluğun kötüsü olmaz, olamaz, sadece nasıl daha etkin koçluk yapılabilirdi diye düşünülebilir.”

İyi söylüyor, doğru söylüyor. Ne kadar zihinde olduğunu belirtse de canım arkadaşım bence tam bir gönül dostu. Herkesten ve herşeyden sorumlu hissediyor kendini. Bunu paylaşmanın ardındaki dürtünün bilgi birikimi kadar; koçluğa yeni başladığım zamanlardaki destek olma arzusu olduğu da gözle görülür şekilde :) hissedilmekte.

Danışanın sistemi gibi; danışan ve koç da seans süresince bir sistem oluşturuyorlar. Tüm süreçte koçun, danışanın kendi içindeki sistemi kadar diğer sistemlerin farkında olması elbette ustalık gerektiriyor. Her ustalık gibi bu, hem zaman hem tecrübe demek. Bu aşamada, kendimi farklı ekolleri tanıyarak daha yetkin kılmak maksadıyla, arkadaş tavsiyesiyle koçluk almaya gidiyorum.

Karşımdaki kişi, koçluk için ciddi emek vermiş isimlerden bir tanesi. Türkiye'deki koçluk mecrasının önde gidenlerinden…Heyecan ve merakla karşısına oturuyorum. Ancak sonuç tüm seans için maalesef tam bir hayalkırıklığı oluyor.

MERDİVENLER

Seansı ikiye bölebilirim; uygulama ve sonrası diye…

İlk yarısına “Merdivenler” adını vermek istiyorum izninizle. Çünkü bu bölümde, içinde merdiven olan yönlendirmeli bir meditasyon yaptırıyor.

Yarı-meditatif bir hale gelmişken; karşımda 10 basamaklı bir merdiven olduğundan bahsediyor. Bu basamaklarda kimler var ve neler hissediyorum. Sonrasında gözleri açtığımda her basamağın özel bir anlamı olduğundan dem vuruyor ancak hiçbir geribildirimde bulunmuyor. Madem sonuçlar paylaşılmayacaktı benimle, neden böyle bir uygulamaya girişildi diye düşünmeden edemiyorum (iki seneyi geçti, seansın akabinde gönderileceği söylenen çalışma kah kişisel yoğunluk kah Türkiye gündemi gibi konular öne sürülerek daha gönderilmedi).

Geçmişe dönüp baktığımda uygulama benim için hala bir muammadır. En kötüsü alınan notlar kaybolmuş dahi olsa, bunun benle açıkça paylaşılması gerektiğini savunuyorum. Tekrar biraraya gelip uygulamayı bile yineleyebilirdik. Hayatta belirli olan tek şey “Ölüm” dediğimiz kaçınılmaz son dışında herşeyin telafisi var bence, yeter ki isteyelim.

EGOLAR

İkinci kısmına yine müsaadenizle “Egolar” demek istiyorum. Tamamen şişmesine fırsat verdiğim bir ego patlamasına şahit oluyorum.

Neyi yapmak istediğimi ve bu şeye bir türlü başlayamadığımdan bahis açıyorum, hay ağzımı açmaz olaydım. Koç, bunun ne kadar küçük bir şey olduğunun altını çizmekle kalmayıp, kendinin neler başardığını sıralıyor, adeta ders veriyor.

Şu var, kuşkusuz somut başarıları olan biri ve sanırım kendisinin imkansızlıklardan imkan yaratarak ne gibi aşamalar kaydetmiş olduğundan bahsetmesinin bende bir sıçrama yaptıracağını sanıyor; ancak hemen söyleyebilirim YA-NI-LI-YOR.

Zaten bunu yapabilsem “İşin ne burada?” diye sormazlar mı insana. Desteğe ihtiyacım var ve bunun farkındayım ki kendisine gelmişim. Ayrıca sanıyorum bunu yapabilmenin daha ucuz yolları var. Alırım elime bir “Liderlik” kitabı olur biter. Hem de en afillisinden. Her Steve Jobs’un hayatını okuyan keşke onun gibi olabilse. Demek ki okumakla, dinlemekle bu iş bir yere kadar olabiliyor.

Ben sanıyorum, “Beni engelleyen şeyler ne? Başlamaktan kaçınmama sebep olan olay/kişi/şey ne? Bunun bende yaratmış olduğu duygu? Varmak istediğim nokta?” gibi sorulara muhatap olacağım. Özetle seansta önceliğin benim olacağına inanıyorum. Maalesef seans koçun şovu haline dönüşüyor.

Tam tamına 3 saat sürüp başımın ağrımasına sebep olan görüşme sonrasında; koça çokça konuşma fırsatı verdiğim için kendime duymuş olduğum kızgınlık, karşı tarafa duyulan kırgınlık ve şaşkınlık gibi duygu karmaşası içinde odayı terk ediyorum.

KOÇ VE KOÇLUK

Sonrasında düşünmeden edemiyorum. Kötü koçluk yok. “Danışan” olarak “Sınır ve otorite” farkındalığı yaşarken, “Koç” olarak nasıl koçluk yapılmaması gerektiğinin resmini pahalı ;) ancak net bir şekilde öğreniyorum.

Aklıma şu ünlü söz geliyor “Eğer deneyime sahip değilsen hiçbir kelime yeterli olmaz, deneyim varsa hiçbir kelimeye ihtiyaç olmaz”.






KÖTÜ KOÇLUK YOKTUR

Böyle diyor tüm babacan tavrıyla;

“Sisteme dokunulmuştur bir kere, her insan bir sistemdir ve sistem kendini görmüştür”, diye ekliyor. “Nasıl 0.1 bile 0’dan büyükse koçluğun kötüsü olmaz, olamaz, sadece nasıl daha etkin koçluk yapılabilirdi diye düşünülebilir.”

İyi söylüyor, doğru söylüyor. Ne kadar zihinde olduğunu belirtse de canım arkadaşım bence tam bir gönül dostu. Herkesten ve herşeyden sorumlu hissediyor kendini. Bunu paylaşmanın ardındaki dürtünün bilgi birikimi kadar; koçluğa yeni başladığım zamanlardaki destek olma arzusu olduğu da gözle görülür şekilde :) hissedilmekte.

Danışanın sistemi gibi; danışan ve koç da seans süresince bir sistem oluşturuyorlar. Tüm süreçte koçun, danışanın kendi içindeki sistemi kadar diğer sistemlerin farkında olması elbette ustalık gerektiriyor. Her ustalık gibi bu, hem zaman hem tecrübe demek. Bu aşamada, kendimi farklı ekolleri tanıyarak daha yetkin kılmak maksadıyla, arkadaş tavsiyesiyle koçluk almaya gidiyorum.

Karşımdaki kişi, koçluk için ciddi emek vermiş isimlerden bir tanesi. Türkiye'deki koçluk mecrasının önde gidenlerinden…Heyecan ve merakla karşısına oturuyorum. Ancak sonuç tüm seans için maalesef tam bir hayalkırıklığı oluyor.

MERDİVENLER

Seansı ikiye bölebilirim; uygulama ve sonrası diye…

İlk yarısına “Merdivenler” adını vermek istiyorum izninizle. Çünkü bu bölümde, içinde merdiven olan yönlendirmeli bir meditasyon yaptırıyor.

Yarı-meditatif bir hale gelmişken; karşımda 10 basamaklı bir merdiven olduğundan bahsediyor. Bu basamaklarda kimler var ve neler hissediyorum. Sonrasında gözleri açtığımda her basamağın özel bir anlamı olduğundan dem vuruyor ancak hiçbir geribildirimde bulunmuyor. Madem sonuçlar paylaşılmayacaktı benimle, neden böyle bir uygulamaya girişildi diye düşünmeden edemiyorum (iki seneyi geçti, seansın akabinde gönderileceği söylenen çalışma kah kişisel yoğunluk kah Türkiye gündemi gibi konular öne sürülerek daha gönderilmedi).

Geçmişe dönüp baktığımda uygulama benim için hala bir muammadır. En kötüsü alınan notlar kaybolmuş dahi olsa, bunun benle açıkça paylaşılması gerektiğini savunuyorum. Tekrar biraraya gelip uygulamayı bile yineleyebilirdik. Hayatta belirli olan tek şey “Ölüm” dediğimiz kaçınılmaz son dışında herşeyin telafisi var bence, yeter ki isteyelim.

EGOLAR

İkinci kısmına yine müsaadenizle “Egolar” demek istiyorum. Tamamen şişmesine fırsat verdiğim bir ego patlamasına şahit oluyorum.

Neyi yapmak istediğimi ve bu şeye bir türlü başlayamadığımdan bahis açıyorum, hay ağzımı açmaz olaydım. Koç, bunun ne kadar küçük bir şey olduğunun altını çizmekle kalmayıp, kendinin neler başardığını sıralıyor, adeta ders veriyor.

Şu var, kuşkusuz somut başarıları olan biri ve sanırım kendisinin imkansızlıklardan imkan yaratarak ne gibi aşamalar kaydetmiş olduğundan bahsetmesinin bende bir sıçrama yaptıracağını sanıyor; ancak hemen söyleyebilirim YA-NI-LI-YOR.

Zaten bunu yapabilsem “İşin ne burada?” diye sormazlar mı insana. Desteğe ihtiyacım var ve bunun farkındayım ki kendisine gelmişim. Ayrıca sanıyorum bunu yapabilmenin daha ucuz yolları var. Alırım elime bir “Liderlik” kitabı olur biter. Hem de en afillisinden. Her Steve Jobs’un hayatını okuyan keşke onun gibi olabilse. Demek ki okumakla, dinlemekle bu iş bir yere kadar olabiliyor.

Ben sanıyorum, “Beni engelleyen şeyler ne? Başlamaktan kaçınmama sebep olan olay/kişi/şey ne? Bunun bende yaratmış olduğu duygu? Varmak istediğim nokta?” gibi sorulara muhatap olacağım. Özetle seansta önceliğin benim olacağına inanıyorum. Maalesef seans koçun şovu haline dönüşüyor.

Tam tamına 3 saat sürüp başımın ağrımasına sebep olan görüşme sonrasında; koça çokça konuşma fırsatı verdiğim için kendime duymuş olduğum kızgınlık, karşı tarafa duyulan kırgınlık ve şaşkınlık gibi duygu karmaşası içinde odayı terk ediyorum.

KOÇ VE KOÇLUK

Sonrasında düşünmeden edemiyorum. Kötü koçluk yok. “Danışan” olarak “Sınır ve otorite” farkındalığı yaşarken, “Koç” olarak nasıl koçluk yapılmaması gerektiğinin resmini pahalı ;) ancak net bir şekilde öğreniyorum.

Aklıma şu ünlü söz geliyor “Eğer deneyime sahip değilsen hiçbir kelime yeterli olmaz, deneyim varsa hiçbir kelimeye ihtiyaç olmaz”.