20 Kasım 2015 Cuma

Bir varmış bir yokmuş. Masal anlatıcılarının bol olduğu, insanların biribirine kıyamamacasına sevdikleri küçük bir krallık varmış. 

Sevgiye giden yol

Krallığın zeki, bir o kadar da akıllı ve sezgileri kuvvetli bir Prensesi varmış. Yediği önünde yemediği ardında olan Prensesin tek terdi varmış, yalnızmış. Şimdiye kadar onu isteyen prenslerden gönlüne uyan olmamış. Diğer prenseslerin aksine esmer, kıvırcık saçlıymış. Hiçbir şeyi sıradan değilmiş ki zaten O’nun. Sarayın danışmanları onu eğiteceğine, o herkeslere akıl verir, öngörüleri bir bir çıkarmış. Onun yüzünden birçok devlet adamının eli armut toplar olmuş.

Sarayın birbirinden güzel bahçeleri varmış. Prensesin en sevdiği nedense pembe güllerle dolu olanıymış. Bir gün orada derin derin düşünürken yalnızlığın sebebini, iki hizmetlinin fısıldaşmasını duymuş:

“Prenses başımıza kaldı, şöyle göremedik krallığın şanına yakışır bir düğün”, demiş kızıl olanı.
Beriki ne cevap verse beğenirsiniz;
“Çok bilmişin teki de ondan. Bizim kızlardan birine sevgilin seni sevmiyor dedi, delikanlı akabinde kızı terk etti.” Öbürü başıyla onaylamış.

Prenses'in gözleri dehşetle büyümüş. Demek buymuş kimselerin O’na yanaşamamasının sebebi. Varmış elbette herşeyin bir hikmeti. Bu bahçeye gelip kulak misafiri olmanın nedeni.

Canına tak etmiş bu anlaşılmazlık ve yalnızlık. Kararını vermiş, Sarayı terk edip yola revan olacak, ilk fırsatta aklının yarısını satacakmış. “Bu arada oğlanın kızı sevmemesinin suçu benim mi, bakışlarında sevgi yoktu ki, bunu göremeyecek kadar körler mi?” diye serzenişte bulunmuş Prenses içten içe. Bir huyu da oldukça masum olmasıymış, herkesi herşeyleri kendi gibi bilirmiş.

Düşmüş yollara. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Şirin bir köye varmış. Meydanda pazar yeri yeni kurulmuyor mu, bundan öte şans mı olur, o da hemen kurmuş tezgahını, geçmiş arkasına “İyi fiyata satılık akıl!”

Yaşlı bir zat yanaşmış ona; “Kim ne yapsın senin aklı?”
Prenses cevap vermiş, “Ben küçüklüğümden beri iyi eğitim aldım, dünyanın dört köşesinden nice hocalar, bilgeler ders verdi bana”.
“İyi dersin hoş dersin de o zaman niye satarsın?”
“Bana yarısı yetip artar bile, herşeyin fazlası zarar, onu gördüm ahir ömrümde”.
“Sendeki akıl bende var mı bilemem lakin iyi birine benzersin, bendeki tecrübe de sende yok. Yıllardır burada pazarcılık yaparım, bir gün herkes aklını koydu tezgaha. Ne olsa beğenirsin? Herkes yine kendininkini aldı. Vaktini boşa harcama. Var git yoluna”.

Prenses şaşkınlıkla terk etmiş pazar yerini. Şimdiye kadar bulmuş olduğu tek çözümünün yerle bir olmasının verdiği üzüntüyle hıçkıra hıçkıra ağlamış. Bu çığlığa insanlar vız gelip tırıs geçmiş olsa bile periler kayıtsız kalamamış. Bizim Prenses görmese bile tanırmış Sevgi Perisini, eğilmiş önünde nazikçe. Sevgi Perisi “Neyin var küçüğüm” diye sorunca, bizimkisi eteğindenki taşları bir bir dökmüş.

“Hiç sevdiğin olmadı mı?” diye şefkatle sormuş Peri.

“Oldu “ demiş, “çok sevdiğim biri oldu, kum tepesinde karşıma çıktığında şaşkın bir çocuktu, yıllar sonra yolumuz kesiştiğinde yakışıklı bir adam olmuştu, çok yakın hissettim ona, sonra adeta uzaklaştı dört nala, duydum ki kurmuş yuva, sığamazmış kabına, sevebilirmiş aynı anda.”

“Nedir duygun?”

“Değersiz hissettim, demek isterdim ilişkilerde derinleşmek mesele, bu olur anca tek kişiyle. Madem onca sevmek istersin, Kraliçe beni yapardın sarayına, daha önceden beni tanırsın zira.”

“Ya sonra?”

“Bir başka zaman haber uçurmuş adamlarıyla, koşulsuz desteğimi sunarım sana...”

“Başka?”

“Hayretler içerisindeyim, reddedileyim onca, ilk eylem benden beklensin hala, atlayıp gelemez mi yanıbaşıma atıyla, 'nasılsın?' diye sormak neden zor gelir insana. Peki sen birşeyler demeyecek misin? Sevgi yolunda bir yol yordam göstermeyecek misin?”

“Benim demem o ki her iki taraf da kırgın, kızgın ve inatçı. Kendi koşullarını dayatmakta bir o kadar ısrarcı. Sen Gerçek Sevgi’yi tanımaya hazır mısın?”

“Sanırım. Nereye çıkar bu köprü?”

“Koşulsuz sevgiye. Bu köprüyü beraber geçeceğiz, vazgeçmişlikle değil; coşku, heves az biraz cesaretle. Senin için 'Anlayış' diliyorum tez vakitte.”


Masal nasıl mı bitiyor? Bitmiyor ki daha yeni başlıyor.






TERSİNDEN MASAL

Bir varmış bir yokmuş. Masal anlatıcılarının bol olduğu, insanların biribirine kıyamamacasına sevdikleri küçük bir krallık varmış. 

Sevgiye giden yol

Krallığın zeki, bir o kadar da akıllı ve sezgileri kuvvetli bir Prensesi varmış. Yediği önünde yemediği ardında olan Prensesin tek terdi varmış, yalnızmış. Şimdiye kadar onu isteyen prenslerden gönlüne uyan olmamış. Diğer prenseslerin aksine esmer, kıvırcık saçlıymış. Hiçbir şeyi sıradan değilmiş ki zaten O’nun. Sarayın danışmanları onu eğiteceğine, o herkeslere akıl verir, öngörüleri bir bir çıkarmış. Onun yüzünden birçok devlet adamının eli armut toplar olmuş.

Sarayın birbirinden güzel bahçeleri varmış. Prensesin en sevdiği nedense pembe güllerle dolu olanıymış. Bir gün orada derin derin düşünürken yalnızlığın sebebini, iki hizmetlinin fısıldaşmasını duymuş:

“Prenses başımıza kaldı, şöyle göremedik krallığın şanına yakışır bir düğün”, demiş kızıl olanı.
Beriki ne cevap verse beğenirsiniz;
“Çok bilmişin teki de ondan. Bizim kızlardan birine sevgilin seni sevmiyor dedi, delikanlı akabinde kızı terk etti.” Öbürü başıyla onaylamış.

Prenses'in gözleri dehşetle büyümüş. Demek buymuş kimselerin O’na yanaşamamasının sebebi. Varmış elbette herşeyin bir hikmeti. Bu bahçeye gelip kulak misafiri olmanın nedeni.

Canına tak etmiş bu anlaşılmazlık ve yalnızlık. Kararını vermiş, Sarayı terk edip yola revan olacak, ilk fırsatta aklının yarısını satacakmış. “Bu arada oğlanın kızı sevmemesinin suçu benim mi, bakışlarında sevgi yoktu ki, bunu göremeyecek kadar körler mi?” diye serzenişte bulunmuş Prenses içten içe. Bir huyu da oldukça masum olmasıymış, herkesi herşeyleri kendi gibi bilirmiş.

Düşmüş yollara. Az gitmiş uz gitmiş dere tepe düz gitmiş. Şirin bir köye varmış. Meydanda pazar yeri yeni kurulmuyor mu, bundan öte şans mı olur, o da hemen kurmuş tezgahını, geçmiş arkasına “İyi fiyata satılık akıl!”

Yaşlı bir zat yanaşmış ona; “Kim ne yapsın senin aklı?”
Prenses cevap vermiş, “Ben küçüklüğümden beri iyi eğitim aldım, dünyanın dört köşesinden nice hocalar, bilgeler ders verdi bana”.
“İyi dersin hoş dersin de o zaman niye satarsın?”
“Bana yarısı yetip artar bile, herşeyin fazlası zarar, onu gördüm ahir ömrümde”.
“Sendeki akıl bende var mı bilemem lakin iyi birine benzersin, bendeki tecrübe de sende yok. Yıllardır burada pazarcılık yaparım, bir gün herkes aklını koydu tezgaha. Ne olsa beğenirsin? Herkes yine kendininkini aldı. Vaktini boşa harcama. Var git yoluna”.

Prenses şaşkınlıkla terk etmiş pazar yerini. Şimdiye kadar bulmuş olduğu tek çözümünün yerle bir olmasının verdiği üzüntüyle hıçkıra hıçkıra ağlamış. Bu çığlığa insanlar vız gelip tırıs geçmiş olsa bile periler kayıtsız kalamamış. Bizim Prenses görmese bile tanırmış Sevgi Perisini, eğilmiş önünde nazikçe. Sevgi Perisi “Neyin var küçüğüm” diye sorunca, bizimkisi eteğindenki taşları bir bir dökmüş.

“Hiç sevdiğin olmadı mı?” diye şefkatle sormuş Peri.

“Oldu “ demiş, “çok sevdiğim biri oldu, kum tepesinde karşıma çıktığında şaşkın bir çocuktu, yıllar sonra yolumuz kesiştiğinde yakışıklı bir adam olmuştu, çok yakın hissettim ona, sonra adeta uzaklaştı dört nala, duydum ki kurmuş yuva, sığamazmış kabına, sevebilirmiş aynı anda.”

“Nedir duygun?”

“Değersiz hissettim, demek isterdim ilişkilerde derinleşmek mesele, bu olur anca tek kişiyle. Madem onca sevmek istersin, Kraliçe beni yapardın sarayına, daha önceden beni tanırsın zira.”

“Ya sonra?”

“Bir başka zaman haber uçurmuş adamlarıyla, koşulsuz desteğimi sunarım sana...”

“Başka?”

“Hayretler içerisindeyim, reddedileyim onca, ilk eylem benden beklensin hala, atlayıp gelemez mi yanıbaşıma atıyla, 'nasılsın?' diye sormak neden zor gelir insana. Peki sen birşeyler demeyecek misin? Sevgi yolunda bir yol yordam göstermeyecek misin?”

“Benim demem o ki her iki taraf da kırgın, kızgın ve inatçı. Kendi koşullarını dayatmakta bir o kadar ısrarcı. Sen Gerçek Sevgi’yi tanımaya hazır mısın?”

“Sanırım. Nereye çıkar bu köprü?”

“Koşulsuz sevgiye. Bu köprüyü beraber geçeceğiz, vazgeçmişlikle değil; coşku, heves az biraz cesaretle. Senin için 'Anlayış' diliyorum tez vakitte.”


Masal nasıl mı bitiyor? Bitmiyor ki daha yeni başlıyor.






6 Kasım 2015 Cuma

Aaaaaaaaaaaaaa............


A şk acısı var mı, dedi A

B ilmiyorum, dedi B

C ehalet cehalet diye çığrıştı C

Ç ok biliyorsanız, gelin siz anlatın, dedi Ç

D emek ki, sözü ben devralacağım dedi D tüm haşmetiyle. “Bütün herşey Adem ile Havva’nın başının altından çıktı. Hoş onların da değil, bütün suç Elma’da. Merak etmeyeceklerdi elmayı, yemeyeceklerdi ayvayı. Elma demek bilgi demek, bilirsen karar verirsin; iyi-kötü, doğru-yanlış ne, yani dualite girer akabinde devreye. Vicdan muhasebeleri ve bilimum muhakemeler. Bütün bunlar fani. Bilmem anlatabildim mi?

E eee, bu da ne demek oluyor şimdi, dedi E; bütün suçun Elma’ya yüklenmesinden alındığı besbelli...

F azla cıvımayalım diyerek söz aldı F, Şunun şurasında AŞK Meclisi’ni toplamak için bir araya geldik, ammavelakin Meclis çalışmıyor!!!

G erine gerine konuşmaya girdi G, bir Ahh çekti, kadınlar için yaşam daha bir zor sanki. Hayatı farklı kompartmanlara bölmeyi beceremez dişiler. Herşeyi onunla paylaşmak isterken iki kelam dahi edememek. Her akşam başka bir dama, başkasının koynuna girdiğini bilmek. Mümkün müdür ayrı katlarda hüküm sürmek?

Ğ ne dese beğenirsiniz, iğğk gibisinden birşeyler geveledi, hak vermek lazım. Alfabede en zor pozisyon onda, hep yumuşatma hep kaynaştırma hep barıştırma. Üstüne üstlük değerin hiç bilinmesin. Hiçbir yerde adın geçmesin. Olacak iş mi ya?

H aa s...ktir dedi H, gel de kadın-erkek eşitliğine inan.

I spanak diye öne atıldı I, adeta “Evreka”* diyerek küvetten fırlayan Arşimed misali. Ispanak yesin, canına can, kanına demir olur. Dişiler duyguları yönetir, bunun için köklenmek gerek. Demir bunun ilacı. Bu arada, diye ekledi, “kadın-erkek eşitliğine inanır mısınız, hangisi üstün?”gibi sorular sanırım saçmalığın daniskası. Çünkü varoluşsal bir ilişkiyi (<,>, =) gibi sembollerle ifade etmeye çalışmak sadece insanlığın zırvalaması. Evrende herşey olduğu gibi. Matematikten daha komplikedir Havva ile Adem’in ilişkisi. Kimyası var, fiziği var...

İ yi söylüyorsun, doğru söylersin de enerjilerin de özü var, diye araya girdi İ. Eril enerjinin özü sevgidir. Dişi enerjinin özü güç. Derler bu yüzden dişi güçlü. Oysa eril geçse içindeki dişiyle bağlantıya, anlar gerçek güç burada. Biter dünyada güçler savaşı; daha yüksek plaza ve daha büyük araba yarışı. Dişi de geçse içindeki eril ile bağlantıya, gerçek sevgiye kavuşsa. Koşmaz erkeklerin peşinde avcı gibi, hatırlar esas dişiliği.

J aponca mı konuşursunuz sayın milletvekilleri? diye söze girdi jöleli J. Hep böyleydi, sözlükte topu topu 81 kelimen bulunsun, yine de bir kibir, bir büyüklük taslama, sorma gitsin.

K alp bu, buna dayanır mı diye sordu K. Kendi sordu, kendi cevapladı; elbette dayanır, gökyüzü ve yeryüzü bu merkezde birleşmiş. Tüm çakra sisteminin ortası, yaşamın kaynağı, beyinden 5000 kat güçlü manyetik enerji odağı. O göğüs germez :( ise kimler gersin?

Sahi A Ş K üç harfli değil miydi? Bu arada Ş nerede? Tibet yollarında, Gobi çöllerinde, Norveç fiyordlarında, Okyanusların en büyüğünün dibinde, Everest’in haşmetli tepesinde olsa ne yazar? Demeyin bunda ne var? Lakin her yer ona dar.

Ş aştınız mı?

Bir de Ş’ye sorun, sayısız mecrada reddedilmekten kırgın, adımların atılmamasından sıkkın. Ş’nin içi şişti, Ş darmaduman, Ş hayatının en büyük sınavlarından birini vermekte; severken ayrı düşmek. Yaklaşsa canı acır, uzaklaşsa hepten. Ne yapsın ne etsin? Var mı bileniniz a dostlar?

Şşşşş aman kimseler duymasın...


* Buldum manasına gelir



A’DAN K’YA

Aaaaaaaaaaaaaa............


A şk acısı var mı, dedi A

B ilmiyorum, dedi B

C ehalet cehalet diye çığrıştı C

Ç ok biliyorsanız, gelin siz anlatın, dedi Ç

D emek ki, sözü ben devralacağım dedi D tüm haşmetiyle. “Bütün herşey Adem ile Havva’nın başının altından çıktı. Hoş onların da değil, bütün suç Elma’da. Merak etmeyeceklerdi elmayı, yemeyeceklerdi ayvayı. Elma demek bilgi demek, bilirsen karar verirsin; iyi-kötü, doğru-yanlış ne, yani dualite girer akabinde devreye. Vicdan muhasebeleri ve bilimum muhakemeler. Bütün bunlar fani. Bilmem anlatabildim mi?

E eee, bu da ne demek oluyor şimdi, dedi E; bütün suçun Elma’ya yüklenmesinden alındığı besbelli...

F azla cıvımayalım diyerek söz aldı F, Şunun şurasında AŞK Meclisi’ni toplamak için bir araya geldik, ammavelakin Meclis çalışmıyor!!!

G erine gerine konuşmaya girdi G, bir Ahh çekti, kadınlar için yaşam daha bir zor sanki. Hayatı farklı kompartmanlara bölmeyi beceremez dişiler. Herşeyi onunla paylaşmak isterken iki kelam dahi edememek. Her akşam başka bir dama, başkasının koynuna girdiğini bilmek. Mümkün müdür ayrı katlarda hüküm sürmek?

Ğ ne dese beğenirsiniz, iğğk gibisinden birşeyler geveledi, hak vermek lazım. Alfabede en zor pozisyon onda, hep yumuşatma hep kaynaştırma hep barıştırma. Üstüne üstlük değerin hiç bilinmesin. Hiçbir yerde adın geçmesin. Olacak iş mi ya?

H aa s...ktir dedi H, gel de kadın-erkek eşitliğine inan.

I spanak diye öne atıldı I, adeta “Evreka”* diyerek küvetten fırlayan Arşimed misali. Ispanak yesin, canına can, kanına demir olur. Dişiler duyguları yönetir, bunun için köklenmek gerek. Demir bunun ilacı. Bu arada, diye ekledi, “kadın-erkek eşitliğine inanır mısınız, hangisi üstün?”gibi sorular sanırım saçmalığın daniskası. Çünkü varoluşsal bir ilişkiyi (<,>, =) gibi sembollerle ifade etmeye çalışmak sadece insanlığın zırvalaması. Evrende herşey olduğu gibi. Matematikten daha komplikedir Havva ile Adem’in ilişkisi. Kimyası var, fiziği var...

İ yi söylüyorsun, doğru söylersin de enerjilerin de özü var, diye araya girdi İ. Eril enerjinin özü sevgidir. Dişi enerjinin özü güç. Derler bu yüzden dişi güçlü. Oysa eril geçse içindeki dişiyle bağlantıya, anlar gerçek güç burada. Biter dünyada güçler savaşı; daha yüksek plaza ve daha büyük araba yarışı. Dişi de geçse içindeki eril ile bağlantıya, gerçek sevgiye kavuşsa. Koşmaz erkeklerin peşinde avcı gibi, hatırlar esas dişiliği.

J aponca mı konuşursunuz sayın milletvekilleri? diye söze girdi jöleli J. Hep böyleydi, sözlükte topu topu 81 kelimen bulunsun, yine de bir kibir, bir büyüklük taslama, sorma gitsin.

K alp bu, buna dayanır mı diye sordu K. Kendi sordu, kendi cevapladı; elbette dayanır, gökyüzü ve yeryüzü bu merkezde birleşmiş. Tüm çakra sisteminin ortası, yaşamın kaynağı, beyinden 5000 kat güçlü manyetik enerji odağı. O göğüs germez :( ise kimler gersin?

Sahi A Ş K üç harfli değil miydi? Bu arada Ş nerede? Tibet yollarında, Gobi çöllerinde, Norveç fiyordlarında, Okyanusların en büyüğünün dibinde, Everest’in haşmetli tepesinde olsa ne yazar? Demeyin bunda ne var? Lakin her yer ona dar.

Ş aştınız mı?

Bir de Ş’ye sorun, sayısız mecrada reddedilmekten kırgın, adımların atılmamasından sıkkın. Ş’nin içi şişti, Ş darmaduman, Ş hayatının en büyük sınavlarından birini vermekte; severken ayrı düşmek. Yaklaşsa canı acır, uzaklaşsa hepten. Ne yapsın ne etsin? Var mı bileniniz a dostlar?

Şşşşş aman kimseler duymasın...


* Buldum manasına gelir



5 Kasım 2015 Perşembe

Gelelim zurnanın zırt dediği yere.

ilişkiler ve telafiler

Ne zamandır bu konuyu yazmayı istiyorum lakin elim varmıyor birtürlü. Nerden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum. Geçenlerde bir arkadaşta bir yandan yemek yiyor bir yandan sohbet ediyoruz, kızı çizgi film izliyor; birşeyler anlatırken gözlerim doldu, başladım ağlamaya.

7.5 yaşındaki kız, bıraktı filmini, geldi masaya, oturdu yanıma, “Geçmiş olsun,” dedi. Ağlamam bitinceye kadar yanıbaşımda durdu. Sonra TV’nin başına döndü. Çok etkilendim, döndüm arkadaşıma, “Bu çocuğun yaptığını bana hayatımda birçok insan yapmadı, yapamadı, buna karşı cins dahil” dedim.

Belki kelimesi doğru değildi, ancak verdiği mesaj çok manidardı. Türkçe meali ;) “Ağlıyorsun, üzüldüğünü görüyorum, ben de üzülüyorum, yanındayım”. Ve inanın bu sempatik davranış fazlasıyla yetti.

O zaman anladım telafilerin hayattaki eksikliğini ve önemini.

ÖZÜR

Telafi sadece özürden ibaret değil, ondan daha büyük ve onu kapsıyor şüphesiz. İçinde eylem de var. Daha özür bile dileyemeyen bir toplumda konuya nasıl girilir bilemedim. Malum milletçe hassas noktamız. Sahi neden özür dileyemiyoruz?

Sanıyorum yurdum insanı olaya gereğinden fazla önem atfediyor, evet mesele mühim, ancak sanılıyor ki bir özür ile bütün boyunduruğumuzu karşıdakine teslim edeceğiz. Yani egosal durumlar giriyor devreye. Tabi Anglosakson toplumlardaki gibi “sorry, sorry” diye sıkça kullanılmaktan ayağa da düşmemeli. Ancak özür dilemek büyüklük değil miydi?

Şöyle tipler de var kuşkusuz, dualiteyi aşmış misali hissiz biçimde ortalarda dolanan, oysa gerçek hayatta ölümüne kazanmaya oynayan, akabinde kalp kıran, aldatan, yalan söyleyen. Üzülerek gördüğüm hayli okumuş ve zeki vatandaşlarımız bunlar, her türlü spiritüel bilgiyi kendilerine yontmasını iyi biliyorlar.

Yaptıkları hata karşısında, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” yerine daha akıllıca argümanlarla çıkıyorlar meydana. “Ortada hata yok, tencere de özür de. Hiç olmadı zaten, herşey baştan beri illüzyon, hatta tencereni çalan da ben değilim :)” diyerek vicdanlarını 100 derecede bir güzel aklayıp paklıyorlar. Onlara sormak isterim “Bre gafil ;), ne zaman dualiteyi aştın da haberimiz olmadı?”

Şaka bir yana, işin sırrı Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin sözlerinde saklı sanki; “Öz’ünü bilirsen özürden kurtulursun”. Hayat garip tezatlarla dolu. Bu şu demek: Ne zaman Öz’deysen zaten özür dilenecek bişey yapmıyorsun demek, ne zaman Öz’deysen artık özür bile beklemezsin demek. Gerisi bendenizin deyimiyle; laf-ı güzaf.*

TELAFİ TÜYOLARI

· Telafileri yaparken içten ve kalpten olun, kendinize şunu sorun “O zaman elinizden gelenin en iyisini mi yapıyordunuz”. Muhtemelen cevabınız “Evet” olacaktır. Her zaman 'Şimdi' ile başlayın.

· Açıklamanız sade olsun; “Şunu yaptım, çünkü şundan korkuyordum/veya altında yatan dürtü buydu/ şunun olmasını istiyordum. Bu bende şuna mal oldu. Gerçekten çok üzgünüm. Bu sende nelere yol açmış olabilir?” Soruyu sormak için sormayın, yanıtı gerçekten dinleyin.

· Gelelim sonrasına, işin can alıcı tarafına, yani eylem kısmına; yine en güzeli karşıyı dahil etmek derim ben. “Bunu nasıl düzeltebilirim?/ Senin için ne yapabilirim?/ Bunu nasıl tamamlayabiliriz? ”

· Ölmüş birine de bunu mektup yazarak yapabilirsiniz. Hatta hayvanlara bile. Almanya’da bir arkadaşım yanlışlıkla ezip kaçtığı bir köpek için böyle bir mektup kaleme aldı.

· Gerçekten niyetiniz varsa, olanı tekrarlamamaya dair, cesurca paylaşın.

· Telafi yaptıktan sonra anlayış, affedilme beklemeyin. Manipülasyon yok. En iyisi beklentisiz olun. Maksat bahçemizi temizlemek, daha açık ve yakın ilişkiler, daha fazla içsel bütünlük.**

· Telafiniz daha fazla karışıklığa yol açacaksa yapmayın, yıllar önce arkadaşınıza işi hakkında yalan söylediniz, şimdi mutlu bir işi varsa, telafiyi o zaman kendinize yapabilirsiniz.

AYNAYA BAKMAK

Geçenlerde sosyal medyada çokça takip edilen bir eğitmenin yazısına rastladım, özetle, hayatına girip cehaleti ile ona acı veren insanlara tek cezasının unutmak olduğunu söylüyordu. Bunu otomatik olarak yapabiliyorsa ne mutlu ona. Aksi taktirde hala “ceza”dan söz ediliyorsa benlik kalıpları sözkonusu gibi. Kaçırdığı önemli nokta, insan kendisi dışında kimseyi cezalandıramaz.

Benim formulüm naçizane şöyle olurdu , “Hayatıma girip cehaleti ile acı veren insanlar oldu, o zaman ‘Nerem acıyor’ diyerek bakıp şifa getirmeye çalıştım. Bazen şifa bile gerekmedi, çoklukla ağrıyan noktanın benim cehaletim olduğu apaçıktı.”

Telafiler bence bir nev'i bu dünya gerçekliğinde kendimizle yüzleşme, akabinde helalleşme, kabuk bağlayan yaraların gün ışığına çıkıp iyileşmesi, açık dosyaların kapanması...Böylelikle döngülerin akan, doğal hallerine kavuşması...

Boğaziçi yıllarımda F’lemek diye bir tabir vardı, şu manaya gelirdi; bir şeyleri eksik yaptınız ki dersi şimdilik veremediniz ve tela“f”iye kaldınız. Özetle, çuvallama lüksünü kullandınız ki hayatta pekala böyle şeyler olabilir. F’lemek serbest, bu bizim yaşantımız, ancak temizlemek ve arındırmak sadece yine bizlerin elinde...

Eee o zaman haydi güzel bir Sonbahar temizliğine...



Hamiş: Telafi tüyolarında yurtdışında almış olduğum eğitimlerin inanılmaz katkısı olmuştur.


* Farsça boş laf demek

** İngilizcesi "integrity". 


TELAFİLER

Gelelim zurnanın zırt dediği yere.

ilişkiler ve telafiler

Ne zamandır bu konuyu yazmayı istiyorum lakin elim varmıyor birtürlü. Nerden başlasam nasıl anlatsam bilemiyorum. Geçenlerde bir arkadaşta bir yandan yemek yiyor bir yandan sohbet ediyoruz, kızı çizgi film izliyor; birşeyler anlatırken gözlerim doldu, başladım ağlamaya.

7.5 yaşındaki kız, bıraktı filmini, geldi masaya, oturdu yanıma, “Geçmiş olsun,” dedi. Ağlamam bitinceye kadar yanıbaşımda durdu. Sonra TV’nin başına döndü. Çok etkilendim, döndüm arkadaşıma, “Bu çocuğun yaptığını bana hayatımda birçok insan yapmadı, yapamadı, buna karşı cins dahil” dedim.

Belki kelimesi doğru değildi, ancak verdiği mesaj çok manidardı. Türkçe meali ;) “Ağlıyorsun, üzüldüğünü görüyorum, ben de üzülüyorum, yanındayım”. Ve inanın bu sempatik davranış fazlasıyla yetti.

O zaman anladım telafilerin hayattaki eksikliğini ve önemini.

ÖZÜR

Telafi sadece özürden ibaret değil, ondan daha büyük ve onu kapsıyor şüphesiz. İçinde eylem de var. Daha özür bile dileyemeyen bir toplumda konuya nasıl girilir bilemedim. Malum milletçe hassas noktamız. Sahi neden özür dileyemiyoruz?

Sanıyorum yurdum insanı olaya gereğinden fazla önem atfediyor, evet mesele mühim, ancak sanılıyor ki bir özür ile bütün boyunduruğumuzu karşıdakine teslim edeceğiz. Yani egosal durumlar giriyor devreye. Tabi Anglosakson toplumlardaki gibi “sorry, sorry” diye sıkça kullanılmaktan ayağa da düşmemeli. Ancak özür dilemek büyüklük değil miydi?

Şöyle tipler de var kuşkusuz, dualiteyi aşmış misali hissiz biçimde ortalarda dolanan, oysa gerçek hayatta ölümüne kazanmaya oynayan, akabinde kalp kıran, aldatan, yalan söyleyen. Üzülerek gördüğüm hayli okumuş ve zeki vatandaşlarımız bunlar, her türlü spiritüel bilgiyi kendilerine yontmasını iyi biliyorlar.

Yaptıkları hata karşısında, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” yerine daha akıllıca argümanlarla çıkıyorlar meydana. “Ortada hata yok, tencere de özür de. Hiç olmadı zaten, herşey baştan beri illüzyon, hatta tencereni çalan da ben değilim :)” diyerek vicdanlarını 100 derecede bir güzel aklayıp paklıyorlar. Onlara sormak isterim “Bre gafil ;), ne zaman dualiteyi aştın da haberimiz olmadı?”

Şaka bir yana, işin sırrı Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin sözlerinde saklı sanki; “Öz’ünü bilirsen özürden kurtulursun”. Hayat garip tezatlarla dolu. Bu şu demek: Ne zaman Öz’deysen zaten özür dilenecek bişey yapmıyorsun demek, ne zaman Öz’deysen artık özür bile beklemezsin demek. Gerisi bendenizin deyimiyle; laf-ı güzaf.*

TELAFİ TÜYOLARI

· Telafileri yaparken içten ve kalpten olun, kendinize şunu sorun “O zaman elinizden gelenin en iyisini mi yapıyordunuz”. Muhtemelen cevabınız “Evet” olacaktır. Her zaman 'Şimdi' ile başlayın.

· Açıklamanız sade olsun; “Şunu yaptım, çünkü şundan korkuyordum/veya altında yatan dürtü buydu/ şunun olmasını istiyordum. Bu bende şuna mal oldu. Gerçekten çok üzgünüm. Bu sende nelere yol açmış olabilir?” Soruyu sormak için sormayın, yanıtı gerçekten dinleyin.

· Gelelim sonrasına, işin can alıcı tarafına, yani eylem kısmına; yine en güzeli karşıyı dahil etmek derim ben. “Bunu nasıl düzeltebilirim?/ Senin için ne yapabilirim?/ Bunu nasıl tamamlayabiliriz? ”

· Ölmüş birine de bunu mektup yazarak yapabilirsiniz. Hatta hayvanlara bile. Almanya’da bir arkadaşım yanlışlıkla ezip kaçtığı bir köpek için böyle bir mektup kaleme aldı.

· Gerçekten niyetiniz varsa, olanı tekrarlamamaya dair, cesurca paylaşın.

· Telafi yaptıktan sonra anlayış, affedilme beklemeyin. Manipülasyon yok. En iyisi beklentisiz olun. Maksat bahçemizi temizlemek, daha açık ve yakın ilişkiler, daha fazla içsel bütünlük.**

· Telafiniz daha fazla karışıklığa yol açacaksa yapmayın, yıllar önce arkadaşınıza işi hakkında yalan söylediniz, şimdi mutlu bir işi varsa, telafiyi o zaman kendinize yapabilirsiniz.

AYNAYA BAKMAK

Geçenlerde sosyal medyada çokça takip edilen bir eğitmenin yazısına rastladım, özetle, hayatına girip cehaleti ile ona acı veren insanlara tek cezasının unutmak olduğunu söylüyordu. Bunu otomatik olarak yapabiliyorsa ne mutlu ona. Aksi taktirde hala “ceza”dan söz ediliyorsa benlik kalıpları sözkonusu gibi. Kaçırdığı önemli nokta, insan kendisi dışında kimseyi cezalandıramaz.

Benim formulüm naçizane şöyle olurdu , “Hayatıma girip cehaleti ile acı veren insanlar oldu, o zaman ‘Nerem acıyor’ diyerek bakıp şifa getirmeye çalıştım. Bazen şifa bile gerekmedi, çoklukla ağrıyan noktanın benim cehaletim olduğu apaçıktı.”

Telafiler bence bir nev'i bu dünya gerçekliğinde kendimizle yüzleşme, akabinde helalleşme, kabuk bağlayan yaraların gün ışığına çıkıp iyileşmesi, açık dosyaların kapanması...Böylelikle döngülerin akan, doğal hallerine kavuşması...

Boğaziçi yıllarımda F’lemek diye bir tabir vardı, şu manaya gelirdi; bir şeyleri eksik yaptınız ki dersi şimdilik veremediniz ve tela“f”iye kaldınız. Özetle, çuvallama lüksünü kullandınız ki hayatta pekala böyle şeyler olabilir. F’lemek serbest, bu bizim yaşantımız, ancak temizlemek ve arındırmak sadece yine bizlerin elinde...

Eee o zaman haydi güzel bir Sonbahar temizliğine...



Hamiş: Telafi tüyolarında yurtdışında almış olduğum eğitimlerin inanılmaz katkısı olmuştur.


* Farsça boş laf demek

** İngilizcesi "integrity". 


4 Kasım 2015 Çarşamba

Ona ne zaman hayran oldum bilemiyorum. Sanıyorum ilk bakışta aşk misali, ilk kitabım Semerkant ile.

çocuklar gülsün diye

Sonrası peşi sıra geldi; Afrikalı Leo, Doğu’nun Limanları, Tanios Kayası, Ölümcül Kimlikler. Kurgusal olsun veya olmasın, tüm eserleri Doğu’nun fantastik yanı ile Batı’nın akılcı yanının bir sentezi gibidir adeta. Masalsı bir yanın da olduğu. En çok sevdiğim yanı sizi tarih içinde bir gezintiye çıkarıyor olması, “Arkası Yarın” misali okursunuz yazdıklarını.

Amin Maaoluf’tan bahsediyorum, yazıları 40’dan fazla dile çevrilen Lübnan asıllı yazar ülkesinde çıkan iç savaş sonrası gazetecilik yaptığı yurdunu terk ederek, Fransa’ya ailesiyle birlikte mülteci olarak yerleşir.

BEYRUT YOLLARINDA

Benim Beyrut maceram da tam bu noktada başlar, yazılarında vatanından bahsederken duyduğu ince gözlem ve derin özlem; şehrin hemen arkasındaki dağların tepelerinde bir köyde başlayan yaşamın peşine düşmemi sağlar. 

Sene 1998. Özel bir tur ile Beyrut’a vardığımda, içinden çıkmış olduğum kültürün adeta ikizinin içimde buluverdim kendimi. Sofralardaki kısır ve humus, yanıbaşımda canıma can katan güzelim Akdeniz, bir yandan diskolar bir yandan Oryantal dans...Allah hiç bir ülkeye göstermesin, çoğu binanın duvarlarının delik deşik olduğu o zamanın Lübnan’ı bir iç savaş yorgunuydu. Turizme tam açılmamış bir ülkeye gitme cesaretime şimdilerde bile hala hayret ederim.

Dağ tarafına gidemesem de, Amin Maaoluf’a olan ilgim, turu düzenleyenlerin hayli ilgisini çekmiş olacak ki kuzeninin evinde Türk kahvesi içerken buldum kendimi. Mısırlı bir hizmetlinin elinden içerken karşılıklı kahvemizi, salonlarını tekmil oturma grubu ve takımı yemek masasıyla bizler gibi klasik bir şekilde döşemelerine pek şaştım mı? Açıkça söylemek gerekirse 'hayır'.

Yurtdışına çıktığım turistik gezilerde çoklukla hep bir yanım eksik kalır gibi hissederim. Sahi evlerini nasıl döşerler, ne yiyip ne içerler? Kısa bir süre zarfında da olsa; onlar gibi yaşamak, onlar gibi solumak isterim. Hayat insana hoş sürprizler de hazırlayabiliyor elbette ;) Yazarın memleketini, bu detayda göreceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

“Gerekiyorsa İmparatorluğa, gökyüzü yasalarına isyan et, ama kendine, bilgelik ve tanrısallıktan bir parça olan içindeki ışığa sadık ol!” der Amin Maalouf. Sen gel mülteci olarak Paris’te başlayan macerana bol ödül sığdır! Bizlere Lübnan ve Fransa’nın ortak bir hediyesidir Maaaoluf.

BİRAZ BİLGİ; MÜLTECİ, SIĞINMACI, GÖÇMEN

Dünyada 200 milyonu aşkın insanın şu ya da bu şekilde anavatanları dışında yaşadığı sanılmakta (resmi veriler 214 mio.). 2050 yılında bu sayının 400 milyona ulaşması bekleniyor. Birleşmiş Milletler’in son verilerine göre mülteci sayısı son yıllarda katlanarak 50 milyonu aştı.

Göçmen maddi ve sosyal durumunu iyileştirmek için başka bir ülke ya da bölgeye göç eden demekken; mülteci diye tanımlanan kişi, çeşitli nedenler dolayısıyla kendisini ülkesinde baskı altında hisserek ona tarafsız davranılmayacağını düşüncesi ile başka bir ülkeye sığınma talebinde bulunan ve bu talebi o ülke tarafından 'kabul' edilen kişi. Eğer bu talep yetkililerce araştırma safhasında ise sığınmacı adını alıyor mülteci.

Özetle, göçmen daha çok iş, eğitim gibi nedenlerle gönüllü ya da görünürde gönüllü olarak giderken mültecide esas sorun güvenlikten kaynaklanan zaruret.

VAR MISIN?

Hatalı politikalardan bağımsız bakacak olursak, mülteciler bir insanlık ayıbı. Dünyanın bir kısmının halen barınma, güvenlik gibi en temel ihtiyaçlarının karşılanmaması 21.yüzyıl için ne acı. Belki de insanoğlu olarak geldiğimiz toplu bilincin yansıması...

Bu, elbette boş boş oturacağız anlamına gelmiyor. Hatırlarsanız, İzlandalı yazar Bryndis Bjorgvinsdottir’in sosyal paylaşım sitesinde Suriye için açmış olduğu kampanya büyük yankı uyandırmıştı. 323 bin nüfuslu İzlanda’da kampanyaya destek verenlerin sayısı, 24 saatte 10 bini aşmış; sığınmacılara evlerinin kapılarını açanların yanı sıra, dil dersleri gibi gönüllü hizmetler ile çeşitli yardımlar peşpeşe sıraya dizilmişti. Dünyamız için ne kadar umut verici bir gelişme. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız.

Bizler 15 Kasımdaki İstanbul Maratonu'nda sıcak bir kış için koşacağız, ülkemizdeki Suriyeli mülteciler ısınsın diye.

Var mısın?




Hamiş: Bu işe gönül vermiş sevgili arkadaşım Mustafa Ayhan’ın bir de mesajı var. Koşmak yerine maddi destek yapmayı tercih ediyorsanız;
Bağışlar için açıklama: HDD/Mayhan/Bağışçı İsmi
HESAP İSMİ : Hayata Destek Derneği (STL)
BANKA : Finansbank / İstanbul Maçka Şubesi
IBAN TL : TR88 0011 1000 0000 0059 8774 12
IBAN USD : TR44 0011 1000 0000 0046 2626 05
IBAN EU : TR55 0011 1000 0000 0046 2626 01



DAVET

Ona ne zaman hayran oldum bilemiyorum. Sanıyorum ilk bakışta aşk misali, ilk kitabım Semerkant ile.

çocuklar gülsün diye

Sonrası peşi sıra geldi; Afrikalı Leo, Doğu’nun Limanları, Tanios Kayası, Ölümcül Kimlikler. Kurgusal olsun veya olmasın, tüm eserleri Doğu’nun fantastik yanı ile Batı’nın akılcı yanının bir sentezi gibidir adeta. Masalsı bir yanın da olduğu. En çok sevdiğim yanı sizi tarih içinde bir gezintiye çıkarıyor olması, “Arkası Yarın” misali okursunuz yazdıklarını.

Amin Maaoluf’tan bahsediyorum, yazıları 40’dan fazla dile çevrilen Lübnan asıllı yazar ülkesinde çıkan iç savaş sonrası gazetecilik yaptığı yurdunu terk ederek, Fransa’ya ailesiyle birlikte mülteci olarak yerleşir.

BEYRUT YOLLARINDA

Benim Beyrut maceram da tam bu noktada başlar, yazılarında vatanından bahsederken duyduğu ince gözlem ve derin özlem; şehrin hemen arkasındaki dağların tepelerinde bir köyde başlayan yaşamın peşine düşmemi sağlar. 

Sene 1998. Özel bir tur ile Beyrut’a vardığımda, içinden çıkmış olduğum kültürün adeta ikizinin içimde buluverdim kendimi. Sofralardaki kısır ve humus, yanıbaşımda canıma can katan güzelim Akdeniz, bir yandan diskolar bir yandan Oryantal dans...Allah hiç bir ülkeye göstermesin, çoğu binanın duvarlarının delik deşik olduğu o zamanın Lübnan’ı bir iç savaş yorgunuydu. Turizme tam açılmamış bir ülkeye gitme cesaretime şimdilerde bile hala hayret ederim.

Dağ tarafına gidemesem de, Amin Maaoluf’a olan ilgim, turu düzenleyenlerin hayli ilgisini çekmiş olacak ki kuzeninin evinde Türk kahvesi içerken buldum kendimi. Mısırlı bir hizmetlinin elinden içerken karşılıklı kahvemizi, salonlarını tekmil oturma grubu ve takımı yemek masasıyla bizler gibi klasik bir şekilde döşemelerine pek şaştım mı? Açıkça söylemek gerekirse 'hayır'.

Yurtdışına çıktığım turistik gezilerde çoklukla hep bir yanım eksik kalır gibi hissederim. Sahi evlerini nasıl döşerler, ne yiyip ne içerler? Kısa bir süre zarfında da olsa; onlar gibi yaşamak, onlar gibi solumak isterim. Hayat insana hoş sürprizler de hazırlayabiliyor elbette ;) Yazarın memleketini, bu detayda göreceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.

“Gerekiyorsa İmparatorluğa, gökyüzü yasalarına isyan et, ama kendine, bilgelik ve tanrısallıktan bir parça olan içindeki ışığa sadık ol!” der Amin Maalouf. Sen gel mülteci olarak Paris’te başlayan macerana bol ödül sığdır! Bizlere Lübnan ve Fransa’nın ortak bir hediyesidir Maaaoluf.

BİRAZ BİLGİ; MÜLTECİ, SIĞINMACI, GÖÇMEN

Dünyada 200 milyonu aşkın insanın şu ya da bu şekilde anavatanları dışında yaşadığı sanılmakta (resmi veriler 214 mio.). 2050 yılında bu sayının 400 milyona ulaşması bekleniyor. Birleşmiş Milletler’in son verilerine göre mülteci sayısı son yıllarda katlanarak 50 milyonu aştı.

Göçmen maddi ve sosyal durumunu iyileştirmek için başka bir ülke ya da bölgeye göç eden demekken; mülteci diye tanımlanan kişi, çeşitli nedenler dolayısıyla kendisini ülkesinde baskı altında hisserek ona tarafsız davranılmayacağını düşüncesi ile başka bir ülkeye sığınma talebinde bulunan ve bu talebi o ülke tarafından 'kabul' edilen kişi. Eğer bu talep yetkililerce araştırma safhasında ise sığınmacı adını alıyor mülteci.

Özetle, göçmen daha çok iş, eğitim gibi nedenlerle gönüllü ya da görünürde gönüllü olarak giderken mültecide esas sorun güvenlikten kaynaklanan zaruret.

VAR MISIN?

Hatalı politikalardan bağımsız bakacak olursak, mülteciler bir insanlık ayıbı. Dünyanın bir kısmının halen barınma, güvenlik gibi en temel ihtiyaçlarının karşılanmaması 21.yüzyıl için ne acı. Belki de insanoğlu olarak geldiğimiz toplu bilincin yansıması...

Bu, elbette boş boş oturacağız anlamına gelmiyor. Hatırlarsanız, İzlandalı yazar Bryndis Bjorgvinsdottir’in sosyal paylaşım sitesinde Suriye için açmış olduğu kampanya büyük yankı uyandırmıştı. 323 bin nüfuslu İzlanda’da kampanyaya destek verenlerin sayısı, 24 saatte 10 bini aşmış; sığınmacılara evlerinin kapılarını açanların yanı sıra, dil dersleri gibi gönüllü hizmetler ile çeşitli yardımlar peşpeşe sıraya dizilmişti. Dünyamız için ne kadar umut verici bir gelişme. Hepimiz bir bütünün parçalarıyız.

Bizler 15 Kasımdaki İstanbul Maratonu'nda sıcak bir kış için koşacağız, ülkemizdeki Suriyeli mülteciler ısınsın diye.

Var mısın?




Hamiş: Bu işe gönül vermiş sevgili arkadaşım Mustafa Ayhan’ın bir de mesajı var. Koşmak yerine maddi destek yapmayı tercih ediyorsanız;
Bağışlar için açıklama: HDD/Mayhan/Bağışçı İsmi
HESAP İSMİ : Hayata Destek Derneği (STL)
BANKA : Finansbank / İstanbul Maçka Şubesi
IBAN TL : TR88 0011 1000 0000 0059 8774 12
IBAN USD : TR44 0011 1000 0000 0046 2626 05
IBAN EU : TR55 0011 1000 0000 0046 2626 01



3 Kasım 2015 Salı

“Yaşamın amacı yaşamaktır, yaşamak ise farkında olmaktır.” David Schiller

Şimdi ve burada olmak

Madem söz verdik, boynumuzun borcu. Sözümüzü onore etme zamanı ;) Demiştim aylar önce yazacağım diye bu konuda, “Farkındalık” ne ola ? Türkçe sözlüğe göre farkında olmak; sezmek, anlamak, görmek, ayırt etmek, varlığını hissetmek gibi anlamlara gelmekte. “Kişinin kendi algısı ile temas halinde olması” diye tanımlayan psikologlar olmuş.

En kısa tabiriyle “Farkındalık” bilinç seviyemizdir. Şimdiki deneyimin bilincinde olma hali. Bu bir anlamda bizi, deneyimi yaşayanın yani kendimizin farkında olmaya götürür. Bütün bu tanımlar, Delphi'de Kahinler Tapınağı'nın girişinde yazılı olan "Kendini Bil" cümlesiyle gönül dostu Yunus Emre’nin “İlim kendini bilmektir” sözünü getirdi aklıma.

Bedenimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı, eylemlerimizi, ihtiyaçlarımızı, sözlerimizi, niyetlerimizi, inançlarımızı, değerlerimizi, isteklerimizi, alanımızı ne kadar tanıyoruz? Ne kadar gözlemliyoruz? Tüm tavrımızın etkisini, şeklini, şemalini ve olası sonuçlarını görebiliyor muyuz? En önemlisi bütün bunların sorumluluğunu alıp, sahip çıkıp, yön verebiliyor muyuz? Özetle, farkında mıyız?

AKIL OYUNLARI

Tabi ya dediğinizi duyar gibiyim, olmasa nasıl yaşayacağız? O zaman sormak isterim, ne kadar andayız veya içinde bulunduğumuz anı geçmişten ziyade şimdiki verilerle değerlendiriyoruz? Davranışlarımızın ne kadarı alışkanlıklar halinde?

Farkındalık bir boyuttur. Hiçbir şeyin farkında olunmadığı komadan tutun, çok az şeyin farkında olduğumuz uyku hali ve en tepede farkında olma halinin en üstü olan“farkındalığın farkındalığı” bulunur. Şimdilik kısaca “farkında olduğunun farkında olma”diye açıklayabileceğimiz bu başlık, bir başka yazımın da detaylı konusu.

Günlük hayatta ne kadar farkındayız? Çoklukla otomatik pilotta yaşarız ve bunun bile farkında olmayız :) Misal, işten eve dönüşte kafamızda onca şey varken birden kendimizi evin önünde buluruz. Bizi buraya getiren neydi? Nerdeydik? Kim kullandı arabayı? Bir nev’i hipnoz misali (hiç hipnotik duruma gelmediğinizi düşünüyorsanız, aşık olduğunuz anları hatırlayın derim ;)).

Peki bu neden böyle? Beynimiz günlük toplam enerjimizin %20-30’unu tüketir. Bu enerjinin yarısı bilinçli faaliyetler için kullanılır. Gerisi otomatikleşmiş hareketlere gider. Bilinçaltı devralır. Böylelikle enerjiyi tasarruflu kullanmış oluruz. Hayatın kolaylaşması için bu gerekli. Ancak biz her alanda otomatikleştik. Evden çıkıyoruz, işe gidiyoruz, benzer tutumlar ve tepkiler, akşam eve gel. Eee ne oldu? Günü gerçekten yaşadık mı? Üstüne üstlük yorgunluk da cabası.

CANLILIĞA GİDEN YOL

Asıl şaşırtıcı olanı, evden dışarı adım bile atmasak, hala yorgunuz. Neden? Çünkü bütün gün dünyayı zihnimizde analiz edip, kontrol etmeye çabalamakla o kadar meşgulüzdür ki. Ya içimizde derinlerde ve gerilerde bir yerlerde olağanüstü enerji kaynağımız olsaydı? Onunla temas edebileceğimiz bir nokta? Yok mu? Emin misiniz? Yine aşık olduğunuz zamanları hatırlayın, derim. Adeta dağları devirecek gücünüz vardı. Şimdi nerede?

Farkında olmak anda olmayı yani canlı olmayı gerektirir. Komiktir; bu anlamda bakıldığında bütün canlılar :) içinde insanoğlu en uykuda olanı gibi. Hiç kuşları izler misiniz? Kuşlar ve kelebeklerin hayatımda ayrı bir yeri var, küçüklüğümden beri içsel olarak nedense onlara hep çekildiğimi hissederim. Öyle zekidir ki kuşlar...Kuşa doğru yürürsünüz, izin verdiği belirli bir alan vardır. O sınırın ötesine bir adım daha atın, arkasından bile yaklaşmış olsanız uçar gider. Kuşu bu kadar çevik kılan “an”ı yaşayıp, varoluşa “tanıklık” etmesi değil de ne?

ERDEME GİDEN YOL

Çok sevdiğim bir hikaye var. Vaktiyle Nagarjuna adında bir Budist rahip varmış. Bir gün evine hırsız girer ve Usta’nın zerafetine hayran olur. Usta ile yakından çalışmayı ister. “Benim için de gelişim olanağı var mıdır diye merak etmekteyim. Ancak lütfen koşul olarak çalmamı bırakmayı söylemeyin. Zira bundan vazgeçemiyorum.” Usta güler. Hırsız şaşırır. “Daha önce kime gittiysem öncelikle çalmayı bırakmamı söylediler de”, der. Usta cevaplar “Ben senden birşey beklemiyorum. Ne istersen yap, tek koşulla: Farkında ol!” Üç hafta ortadan kaybolan hırsız ansızın çıkagelir; “Sizi bana ne yaptınız” der, ne zaman farkında olsam çalamıyorum. Çalarsam farkındalık ortadan kayboluyor. Farkındalığın azıcık tadına baktım, böyle bir mutluluğu daha önce hiç yaşamadım”. Usta güler “Seçimini yapmış gibisin”.

Bu hikaye bana “Günah” kelimesinin kökenini hatırlattı. İngilizcesi “sin” olan kelimenin orjinali kaçırmak, orda olmamak, kendini tam vermeden yapmak demek. Buradan hareketle, bence farkında olunmayan her eylem günah, kendini bilmek ise en büyük erdem.

HAKİKATE GİDEN YOL

Ezcümle farkındalık Hakikat’e giden biricik yol.

Aynı zamanda bir mistik olan Nasreddin Hoca ve komşusu geçinemez. Sonunda kadılık olurlar. Kadının huzuruna çıkarılırlar ve Kadı sorar: “Komşunu merdivenlerden aşağı yuvarladığını söylüyorlar, ne söyleyeceksin”, der. Hoca uzun uzun düşünür ve yanıtlar: “Valla bu olayın 3 cephesi var”, der “benim hikayem, komşunun hikayesi ve de hakikat. Hangisini dinlemek istersiniz?”

Huzurlarınızdan ayrılmadan önce hepimiz için dileğim; zihnimizdeki tüm hikayelerden özgürleşerek, içimizdeki hakikate kavuşmak veya bir nebze olsun yakınlaşmak...


“FARK”INDALIK

“Yaşamın amacı yaşamaktır, yaşamak ise farkında olmaktır.” David Schiller

Şimdi ve burada olmak

Madem söz verdik, boynumuzun borcu. Sözümüzü onore etme zamanı ;) Demiştim aylar önce yazacağım diye bu konuda, “Farkındalık” ne ola ? Türkçe sözlüğe göre farkında olmak; sezmek, anlamak, görmek, ayırt etmek, varlığını hissetmek gibi anlamlara gelmekte. “Kişinin kendi algısı ile temas halinde olması” diye tanımlayan psikologlar olmuş.

En kısa tabiriyle “Farkındalık” bilinç seviyemizdir. Şimdiki deneyimin bilincinde olma hali. Bu bir anlamda bizi, deneyimi yaşayanın yani kendimizin farkında olmaya götürür. Bütün bu tanımlar, Delphi'de Kahinler Tapınağı'nın girişinde yazılı olan "Kendini Bil" cümlesiyle gönül dostu Yunus Emre’nin “İlim kendini bilmektir” sözünü getirdi aklıma.

Bedenimizi, düşüncelerimizi, duygularımızı, eylemlerimizi, ihtiyaçlarımızı, sözlerimizi, niyetlerimizi, inançlarımızı, değerlerimizi, isteklerimizi, alanımızı ne kadar tanıyoruz? Ne kadar gözlemliyoruz? Tüm tavrımızın etkisini, şeklini, şemalini ve olası sonuçlarını görebiliyor muyuz? En önemlisi bütün bunların sorumluluğunu alıp, sahip çıkıp, yön verebiliyor muyuz? Özetle, farkında mıyız?

AKIL OYUNLARI

Tabi ya dediğinizi duyar gibiyim, olmasa nasıl yaşayacağız? O zaman sormak isterim, ne kadar andayız veya içinde bulunduğumuz anı geçmişten ziyade şimdiki verilerle değerlendiriyoruz? Davranışlarımızın ne kadarı alışkanlıklar halinde?

Farkındalık bir boyuttur. Hiçbir şeyin farkında olunmadığı komadan tutun, çok az şeyin farkında olduğumuz uyku hali ve en tepede farkında olma halinin en üstü olan“farkındalığın farkındalığı” bulunur. Şimdilik kısaca “farkında olduğunun farkında olma”diye açıklayabileceğimiz bu başlık, bir başka yazımın da detaylı konusu.

Günlük hayatta ne kadar farkındayız? Çoklukla otomatik pilotta yaşarız ve bunun bile farkında olmayız :) Misal, işten eve dönüşte kafamızda onca şey varken birden kendimizi evin önünde buluruz. Bizi buraya getiren neydi? Nerdeydik? Kim kullandı arabayı? Bir nev’i hipnoz misali (hiç hipnotik duruma gelmediğinizi düşünüyorsanız, aşık olduğunuz anları hatırlayın derim ;)).

Peki bu neden böyle? Beynimiz günlük toplam enerjimizin %20-30’unu tüketir. Bu enerjinin yarısı bilinçli faaliyetler için kullanılır. Gerisi otomatikleşmiş hareketlere gider. Bilinçaltı devralır. Böylelikle enerjiyi tasarruflu kullanmış oluruz. Hayatın kolaylaşması için bu gerekli. Ancak biz her alanda otomatikleştik. Evden çıkıyoruz, işe gidiyoruz, benzer tutumlar ve tepkiler, akşam eve gel. Eee ne oldu? Günü gerçekten yaşadık mı? Üstüne üstlük yorgunluk da cabası.

CANLILIĞA GİDEN YOL

Asıl şaşırtıcı olanı, evden dışarı adım bile atmasak, hala yorgunuz. Neden? Çünkü bütün gün dünyayı zihnimizde analiz edip, kontrol etmeye çabalamakla o kadar meşgulüzdür ki. Ya içimizde derinlerde ve gerilerde bir yerlerde olağanüstü enerji kaynağımız olsaydı? Onunla temas edebileceğimiz bir nokta? Yok mu? Emin misiniz? Yine aşık olduğunuz zamanları hatırlayın, derim. Adeta dağları devirecek gücünüz vardı. Şimdi nerede?

Farkında olmak anda olmayı yani canlı olmayı gerektirir. Komiktir; bu anlamda bakıldığında bütün canlılar :) içinde insanoğlu en uykuda olanı gibi. Hiç kuşları izler misiniz? Kuşlar ve kelebeklerin hayatımda ayrı bir yeri var, küçüklüğümden beri içsel olarak nedense onlara hep çekildiğimi hissederim. Öyle zekidir ki kuşlar...Kuşa doğru yürürsünüz, izin verdiği belirli bir alan vardır. O sınırın ötesine bir adım daha atın, arkasından bile yaklaşmış olsanız uçar gider. Kuşu bu kadar çevik kılan “an”ı yaşayıp, varoluşa “tanıklık” etmesi değil de ne?

ERDEME GİDEN YOL

Çok sevdiğim bir hikaye var. Vaktiyle Nagarjuna adında bir Budist rahip varmış. Bir gün evine hırsız girer ve Usta’nın zerafetine hayran olur. Usta ile yakından çalışmayı ister. “Benim için de gelişim olanağı var mıdır diye merak etmekteyim. Ancak lütfen koşul olarak çalmamı bırakmayı söylemeyin. Zira bundan vazgeçemiyorum.” Usta güler. Hırsız şaşırır. “Daha önce kime gittiysem öncelikle çalmayı bırakmamı söylediler de”, der. Usta cevaplar “Ben senden birşey beklemiyorum. Ne istersen yap, tek koşulla: Farkında ol!” Üç hafta ortadan kaybolan hırsız ansızın çıkagelir; “Sizi bana ne yaptınız” der, ne zaman farkında olsam çalamıyorum. Çalarsam farkındalık ortadan kayboluyor. Farkındalığın azıcık tadına baktım, böyle bir mutluluğu daha önce hiç yaşamadım”. Usta güler “Seçimini yapmış gibisin”.

Bu hikaye bana “Günah” kelimesinin kökenini hatırlattı. İngilizcesi “sin” olan kelimenin orjinali kaçırmak, orda olmamak, kendini tam vermeden yapmak demek. Buradan hareketle, bence farkında olunmayan her eylem günah, kendini bilmek ise en büyük erdem.

HAKİKATE GİDEN YOL

Ezcümle farkındalık Hakikat’e giden biricik yol.

Aynı zamanda bir mistik olan Nasreddin Hoca ve komşusu geçinemez. Sonunda kadılık olurlar. Kadının huzuruna çıkarılırlar ve Kadı sorar: “Komşunu merdivenlerden aşağı yuvarladığını söylüyorlar, ne söyleyeceksin”, der. Hoca uzun uzun düşünür ve yanıtlar: “Valla bu olayın 3 cephesi var”, der “benim hikayem, komşunun hikayesi ve de hakikat. Hangisini dinlemek istersiniz?”

Huzurlarınızdan ayrılmadan önce hepimiz için dileğim; zihnimizdeki tüm hikayelerden özgürleşerek, içimizdeki hakikate kavuşmak veya bir nebze olsun yakınlaşmak...