29 Aralık 2015 Salı

Ünlü bir yazar, başka bir ülkeyi ziyaret eder.

Kutudan coşku çıktı
Yurtdışından gelen konuğu iyi ağırlama gayretinde herkesi bir telâş alır. Ülkedeki eğlence yerlerini ve merkezlerini gösterirler. Bu devasa sistem karşısında yazar hüzünlenir. Çevresindekiler sorar; “Sorun nedir? Anlayamadığınız ne?”

“Bilâkis gayet iyi anlıyorum”, diye cevap verir yazar. “Bu yüzden üzüntülüyüm ya. Bu ülke coşkusuz olmalı, yoksa bu kadar eğlenceye gerek kalmazdı”.

Coşku* içten gelir. Eğlence ise dışardan. Coşku varsa apaçık ortadadır, coşan bir ırmak misali; sade, yalın ve doğal. Eğlence sesli, coşku ise sessizliğin sesidir. Hissedilir açıkça. Yok zannı onu gölgeleyen bişeylerin olmasından çokça.  Eee coşku için içerilere bakmak lazım nihayetinde. Ego sever kolaya kaçmayı. Bir güzel bahaneler yaratır, yetmedi allar pullar, kaçar son hızla, maksat bilinmeyenden uzaklaşmaksa. Dışarıya bakmaya alışkındır nasılsa...

Dualitede her duygu polaritesi ile bulunur; nefret-aşk, kibir-ezik, intikam-affetmek, korku-güven** gibi. Bu özellik istisnasız her Ademoğlu için geçerli. En büyük aşklar nefret ile başlar denmez mi ;) Kişi değersizlik duygusunu ya kibir ya eziklik olarak tecrübe eder. İnsanın korkusu ne kadar yüksekse güveni o kadar düşük olup kendini istese de bırakıp teslim olamaz.

Peki coşkunun kutbu sizce ne olurdu? Depresyon!!! Bu gerçeğe başta şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Sonra dedim kendi kendime, elbette ya, tüketim toplumlarında anti-depresan satışlarının tavan yapmasının nedeni sanırım bu olsa gerek.

Çok sevdiğim bir hikâye var; nur yüzlü, iyi niyetli bir çiftçi varmış, bir gün yolda kalmış. Bakmış tekerleği onaramıyor, üstelik hava da kararmakta, dua etmek istemiş. Dua kitabı da yanında yok, ne yapacağını bilememiş. Biraz düşünüp, deriiin bir nefes almış;

“Evet, buldum”, diye bağırmış. “Tanrım sen nasıl olsa bütün duaları biliyorsun, birazdan alfabedeki bütün harfleri sayacağım, lütfen onları dilediğin şekilde birleştir.”

Tanrı meleklerini çağırmış; “Sevdim bu duayı”, demiş. “Çünkü samimi bir yürekten geliyor”.

Kierkegaard’ın dediği gibi “Dua Tanrı'yı değiştirmez, ama dua edeni değiştirir”.

Yeni yıl duanız ne olurdu? Bu kutudan ne çıkmasını dilerdiniz???

Yeni yılınız kutlu, Coşkunuz bol olsun...



Hamiş: Beyazın bütün renkleri kapsaması gibi, sevgi de bütün duyguları sarıp sarmalar, sanıldığının aksine kutbu yok. Çünkü sevgi bir duygu veya eylem değil (eylemlerle gösterilebilir elbette), bir oluş hali. Doğal Ol’uş halimiz...


* İngilizcesi 'Enthusiasm'

** Spiritüel dünyada güven inanç adını da alır.





YENİ YIL COŞKUSU

Ünlü bir yazar, başka bir ülkeyi ziyaret eder.

Kutudan coşku çıktı
Yurtdışından gelen konuğu iyi ağırlama gayretinde herkesi bir telâş alır. Ülkedeki eğlence yerlerini ve merkezlerini gösterirler. Bu devasa sistem karşısında yazar hüzünlenir. Çevresindekiler sorar; “Sorun nedir? Anlayamadığınız ne?”

“Bilâkis gayet iyi anlıyorum”, diye cevap verir yazar. “Bu yüzden üzüntülüyüm ya. Bu ülke coşkusuz olmalı, yoksa bu kadar eğlenceye gerek kalmazdı”.

Coşku* içten gelir. Eğlence ise dışardan. Coşku varsa apaçık ortadadır, coşan bir ırmak misali; sade, yalın ve doğal. Eğlence sesli, coşku ise sessizliğin sesidir. Hissedilir açıkça. Yok zannı onu gölgeleyen bişeylerin olmasından çokça.  Eee coşku için içerilere bakmak lazım nihayetinde. Ego sever kolaya kaçmayı. Bir güzel bahaneler yaratır, yetmedi allar pullar, kaçar son hızla, maksat bilinmeyenden uzaklaşmaksa. Dışarıya bakmaya alışkındır nasılsa...

Dualitede her duygu polaritesi ile bulunur; nefret-aşk, kibir-ezik, intikam-affetmek, korku-güven** gibi. Bu özellik istisnasız her Ademoğlu için geçerli. En büyük aşklar nefret ile başlar denmez mi ;) Kişi değersizlik duygusunu ya kibir ya eziklik olarak tecrübe eder. İnsanın korkusu ne kadar yüksekse güveni o kadar düşük olup kendini istese de bırakıp teslim olamaz.

Peki coşkunun kutbu sizce ne olurdu? Depresyon!!! Bu gerçeğe başta şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Sonra dedim kendi kendime, elbette ya, tüketim toplumlarında anti-depresan satışlarının tavan yapmasının nedeni sanırım bu olsa gerek.

Çok sevdiğim bir hikâye var; nur yüzlü, iyi niyetli bir çiftçi varmış, bir gün yolda kalmış. Bakmış tekerleği onaramıyor, üstelik hava da kararmakta, dua etmek istemiş. Dua kitabı da yanında yok, ne yapacağını bilememiş. Biraz düşünüp, deriiin bir nefes almış;

“Evet, buldum”, diye bağırmış. “Tanrım sen nasıl olsa bütün duaları biliyorsun, birazdan alfabedeki bütün harfleri sayacağım, lütfen onları dilediğin şekilde birleştir.”

Tanrı meleklerini çağırmış; “Sevdim bu duayı”, demiş. “Çünkü samimi bir yürekten geliyor”.

Kierkegaard’ın dediği gibi “Dua Tanrı'yı değiştirmez, ama dua edeni değiştirir”.

Yeni yıl duanız ne olurdu? Bu kutudan ne çıkmasını dilerdiniz???

Yeni yılınız kutlu, Coşkunuz bol olsun...



Hamiş: Beyazın bütün renkleri kapsaması gibi, sevgi de bütün duyguları sarıp sarmalar, sanıldığının aksine kutbu yok. Çünkü sevgi bir duygu veya eylem değil (eylemlerle gösterilebilir elbette), bir oluş hali. Doğal Ol’uş halimiz...


* İngilizcesi 'Enthusiasm'

** Spiritüel dünyada güven inanç adını da alır.





24 Aralık 2015 Perşembe

Binbir Gece Masalları’nı sanırım duymayanınız yoktur...

Alametler ve mucizeler

Arap Edebiyatı’nın önemli eserlerinden biridir bu seri. İçinde “Ali Baba ve Kırk Haramiler” ve “Alâaddin’in Sihirli Lambası” gibi tanıdık hikâyelerin de olduğu, içiçe geçmiş, adı üzerinde birbirinden güzel 1001 masaldan oluşur.

Bu masalların doğuş öyküsü de kanımca bir o kadar epik ve liriktir:

Vaktiyle Fars diyarında Şehriyar adında bir hükümdar yaşar. Ammavelâkin Şehriyar’ın mutluluğu ve kudreti karısının onu aldatmasıyla gölgelenir. Bütün kadınların nankör olduğuna inanan hükümdar hıncını her gece başka bir kadını gelini yapıp sabaha karşı öldürtmesiyle alır. Acısı yüzünden kalbi körelen Şehriyar, hiçbir kadının yüzünü gün ışığında görmeye dayanamaz çünkü. Tüm ülkeyi bir korku alır. Her kadın haklı olarak sonundan endişe duymaktadır. Sıkıntılar vezirin kulağına kadar gelir. Vezirin canı da kendi kızlarından dolayı bir o kadar sıkkındır zaten.

“Kul bunalmayınca Hızır yetişmezmiş,” derler. Vezirin zeki ve güzel kızı Şehrazad’ın aklına dahice bir plan gelir. Babasının tüm itirazlarına rağmen hükümdarın karısı olmayı kabul eder.

Kardeşi Dünyazad’ın hikâye dinlemeden uyuyamadığını söyleyen Şehrazad başlar anlatmaya. Hayalgücü hayli geniş olan Şehrazad'ın ağzından sanki bal damlar. Anlattığı hikâyeleri tam tan vakti gelince yarıda bırakır, bırakır ki hükümdar masalların devamını duymak için Şehrazad’a kıyamasın. Akşam olunca başlar yine aynı şölen, merak ve ilgiyle “Anlat Şehrazad”, der hükümdar eşine.

Zaman bu, yerinde durmayan tek şey. Bizler uyusak o uyumaz. Günler günleri kovalar, hikâyeler hikâyelere bağlanır, 1001 gece geçer. Hükümdar Şehrazad’ın sihirli sözleri ve sevgi dolu gözleri karşısında adeta büyülenir. Anlar Şehriyar hatasını, tüm kadınların nankör olmadığını, kalbi yumuşayıp fermanını geri çeker. Üç çocuklarıyla birlikte sonsuza dek mutlu mesut yaşarlar.

ŞEHRAZAD’IN ÖĞRETTİKLERİ

İlk aklıma gelenler “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”, “Sabrın sonu selâmettir”. Başka? Bana göre Şehrazad’ın liderliği en önemli nokta.

Göstermiş olduğu yaratıcılık ve cesareti sayesinde sadece kendinin değil büyük bir kitlenin de makûs talihini değiştiriyor. Herkesin “öcü” diye gördüğü bir durumda, o bir fırsat noktası yakalıyor ve uyguluyor. İşin içine kattığı tatlı dili de bu işin tuzu biberi ;)

Peki bizler farklı olasılıkları ne kadar görebiliyoruz? Buna ne kadar açığız? Diyelim fırsatı yakaladık, peşinden gidecek cesarete sahip miyiz? Gitmişsek çevremizi de bu resme dahil edebilecek adanmışlığı gösterebiliyor muyuz? Gelen ilk çalkantıda yola kararlıkla devam edip “odak” noktamızı koruyabiliyor muyuz?

Şehrazad 501. masalı beğenilmese ve bu diyarı terk eylemek zorunda bırakılsa dahi, bu sonuca pek takılmazdı bence. Maksat elinden geleni gönlünce yapmak ise. Algı, iletişim, vizyon, liderlik; bunların hepsi çok içiçe. Niyetim bu konulara daha derinden bakıyor olmak önümüzdeki senelerde...

2015 yılı için sözü burda sırlayalım, 2016 için derim ki nâçîzâne devam yine “Anlat Şeyda”. Biriktirdiklerin, yolculukların, kapıların hiç eksilmesin ki paylaş yürekten doyasıya...



Hamiş: Videoyu Youtube'dan Türkçe altyazı seçeneği ekleyerek izleyebilirsiniz.


ANLAT ŞEHRAZAD

Binbir Gece Masalları’nı sanırım duymayanınız yoktur...

Alametler ve mucizeler

Arap Edebiyatı’nın önemli eserlerinden biridir bu seri. İçinde “Ali Baba ve Kırk Haramiler” ve “Alâaddin’in Sihirli Lambası” gibi tanıdık hikâyelerin de olduğu, içiçe geçmiş, adı üzerinde birbirinden güzel 1001 masaldan oluşur.

Bu masalların doğuş öyküsü de kanımca bir o kadar epik ve liriktir:

Vaktiyle Fars diyarında Şehriyar adında bir hükümdar yaşar. Ammavelâkin Şehriyar’ın mutluluğu ve kudreti karısının onu aldatmasıyla gölgelenir. Bütün kadınların nankör olduğuna inanan hükümdar hıncını her gece başka bir kadını gelini yapıp sabaha karşı öldürtmesiyle alır. Acısı yüzünden kalbi körelen Şehriyar, hiçbir kadının yüzünü gün ışığında görmeye dayanamaz çünkü. Tüm ülkeyi bir korku alır. Her kadın haklı olarak sonundan endişe duymaktadır. Sıkıntılar vezirin kulağına kadar gelir. Vezirin canı da kendi kızlarından dolayı bir o kadar sıkkındır zaten.

“Kul bunalmayınca Hızır yetişmezmiş,” derler. Vezirin zeki ve güzel kızı Şehrazad’ın aklına dahice bir plan gelir. Babasının tüm itirazlarına rağmen hükümdarın karısı olmayı kabul eder.

Kardeşi Dünyazad’ın hikâye dinlemeden uyuyamadığını söyleyen Şehrazad başlar anlatmaya. Hayalgücü hayli geniş olan Şehrazad'ın ağzından sanki bal damlar. Anlattığı hikâyeleri tam tan vakti gelince yarıda bırakır, bırakır ki hükümdar masalların devamını duymak için Şehrazad’a kıyamasın. Akşam olunca başlar yine aynı şölen, merak ve ilgiyle “Anlat Şehrazad”, der hükümdar eşine.

Zaman bu, yerinde durmayan tek şey. Bizler uyusak o uyumaz. Günler günleri kovalar, hikâyeler hikâyelere bağlanır, 1001 gece geçer. Hükümdar Şehrazad’ın sihirli sözleri ve sevgi dolu gözleri karşısında adeta büyülenir. Anlar Şehriyar hatasını, tüm kadınların nankör olmadığını, kalbi yumuşayıp fermanını geri çeker. Üç çocuklarıyla birlikte sonsuza dek mutlu mesut yaşarlar.

ŞEHRAZAD’IN ÖĞRETTİKLERİ

İlk aklıma gelenler “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır”, “Sabrın sonu selâmettir”. Başka? Bana göre Şehrazad’ın liderliği en önemli nokta.

Göstermiş olduğu yaratıcılık ve cesareti sayesinde sadece kendinin değil büyük bir kitlenin de makûs talihini değiştiriyor. Herkesin “öcü” diye gördüğü bir durumda, o bir fırsat noktası yakalıyor ve uyguluyor. İşin içine kattığı tatlı dili de bu işin tuzu biberi ;)

Peki bizler farklı olasılıkları ne kadar görebiliyoruz? Buna ne kadar açığız? Diyelim fırsatı yakaladık, peşinden gidecek cesarete sahip miyiz? Gitmişsek çevremizi de bu resme dahil edebilecek adanmışlığı gösterebiliyor muyuz? Gelen ilk çalkantıda yola kararlıkla devam edip “odak” noktamızı koruyabiliyor muyuz?

Şehrazad 501. masalı beğenilmese ve bu diyarı terk eylemek zorunda bırakılsa dahi, bu sonuca pek takılmazdı bence. Maksat elinden geleni gönlünce yapmak ise. Algı, iletişim, vizyon, liderlik; bunların hepsi çok içiçe. Niyetim bu konulara daha derinden bakıyor olmak önümüzdeki senelerde...

2015 yılı için sözü burda sırlayalım, 2016 için derim ki nâçîzâne devam yine “Anlat Şeyda”. Biriktirdiklerin, yolculukların, kapıların hiç eksilmesin ki paylaş yürekten doyasıya...



Hamiş: Videoyu Youtube'dan Türkçe altyazı seçeneği ekleyerek izleyebilirsiniz.


23 Aralık 2015 Çarşamba

Aşkın şarabından içem

Mecnun olup dağa düşem

Sensin dün ü gün endişem

Bana seni gerek seni 

                                          Yunus Emre

Dil ustası olmak

Bazen birşey düşünür, tam ifade edemezsiniz. Sonrasında bir belgeselde veya bir kitapta satır arasında denk gelirsiniz, kafanızdakini sizden daha iyi özetlemiştir eloğlu, şaşar kalırsınız. Kolektif bilinç mi desem kozmik şaka mı. Neyse, önemli olan neye hizmet ettiği bence.

Bir arkadaşım sordu, bu blogu neden tutuyorsun, hakikaten neden? O sıralarda Ayhan Sicimoğlu’nu izliyorum bir TV kanalında, Limonata adlı yapımda, İspanya’da: “Ben niye belgesel yapıyorum, biliyor musunuz, sizlere tanıtırken bir yeri sanki iki kez geziyorum”, diyor. İşte aradığım şey buydu, tam manâsıyla.

Ne güzel söylüyor, adetâ hislerime tercüman oluyor. Aynısı bendeniz için de geçerli; yazarken biriktirdiklerimi veyahut yaşadıklarımı daha bir içselleşiyor gibi, hücrelerime siniyor sanki. Bazen de tam tersi oluyor, sıkıldığım zamanlar yazdıktan sonra ruhum hayli hafifler. Hatta arasıra yazı masasında, günlük hayatta hiç hatırlamadığım şeyler geliyor aklıma, insan zihninin işleyiş yapısı ne garip. Yazmak bir keyif, yazmak bir şifa.

KADEHLERİN DİLİ OLSA

Geçenlerde bir markada gördüm, rakı bardaklarının üzerine, genelde o içkinin sofralarında sarf edilen, daha çok eski neslin kullandıkları kelimeleri koymuşlar doğru telâffuz ve anlamlarıyla beraber. Çook hoşuma gitti. Hem yaratıcı hem eğitici buldum. Aynı zamanda eğlendim hayli, neler neler yoktu ki; kalender meşrep, filhakîka, lâlettayin, kadirşînas, mütevâzı...

Bunlardan en çok dikkatimi çeken mütevâzı oldu, çünkü çevremde en sık kullanılanı o, üstüne üstlük doğru olmayan bir şekilde.

Mütevazi bir insandır.   :(

Mütevâzı bir insandır.    :)  (inceltme işareti yoksa mütevazı da denebilir)

Mütevazi sıfatta veya matematikte paralel demek iken, mütevâzı kelimesinin kökeni tevâzu olup alçakgönüllü anlamına gelmekte.

ÖZEN VE ÖNCELİK

Diller de aynen biz insanlar gibi yaşarlar; doğar, büyür ve gelişirler. Orta Asya Türkçesi ile konuşmuyoruz nihayetinde, ancak anlayamadığım şey özensizlik. Hiç kimsenin hiç bir şeye vakti yok, sanırsınız herkes eve gidip üretiyor, okuyor, yazıyor, çiziyor. Zamandan ziyade bence enerjimizin kalmaması olabilir, en doğrusu da bahsi geçen iş öncelik listemizde nerede?

Genelde bize bir faydası dokunuyorsa, dişe dokunur bir çıkarımız varsa tabiri caizse, hayatımızda ona yer açıyoruz gibi. Oysa dilimize de özen gösteremeyeceksek (elbette her iki anlamda da ;) )* ?

Bu sefer altını çizmek istediğim nokta gramer hataları. Gerek yazılı gerek görsel medyada ve hatta usta kalemlerde bile denk gelince sıklıkla, “öğretmen” yanım kabardı, kusura bakmayın. Haddimi aşmak değil niyetim, rast gelirseniz yazılarımda düzeltiniz beni. Anlatım önemli zira. En büyük sıkıntılarımdan biri inceltme işaretlerinin kaldırılması olmuştu vaktizamanında.

"-de/-da" Bulunma Hal Eki ve "de/da" Bağlacı
Türkçe’de bulunma eki bitişik, “bile, dahi” anlamına gelen bağlaç ayrı yazılır. Kural aslında çok basit; cümleden “de”yi çıkardığınızda anlam bozuluyorsa bitişik yazmalısınız; bozulmuyorsa –anlam belki biraz değişiyorsa- ayrı yazmalısınız.

Bende bu konuda hassasım.       :(

Ben de bu konu da hassasım.     :(

Ben de bu konuda hassasım.      :)

Ayrı yazılan da / de hiçbir zaman ta / te biçiminde yazılmaz:

Güç te olsa anlaşabildiler.         :(

Güç de olsa anlaşabildiler.         :)

“Ne...ne” Bağlacı

Bu bağlacın yazımı doğru ancak kullanımı hatalı olabiliyor. Kullanıldığı cümledeki yüklem, bağlacın doğasından gelen olumsuz anlamı nedeniyle olumlu olmalı, aksi takdirde iki olumsuz ifade, cümlede anlamın kaybolmasına yol açar.**

Ne üzülecek ne sevinecek bir şey yok.   :(

Ne üzülecek ne sevinecek bir şey var.     :)

Olumlu fiil kullanırken, anlam bakımından aykırılık, eksiklik seziliyorsa (mesela fiil şartlı olabilir); 'ne...ne'ler yerine 'de...de' bağlaçları kullanılabilir.

Ne kitabı ne defteri bulamayınca kızdı.   :(

Ne kitabı ne defteri bulunca kızdı.             :(

Kitabı da defteri de bulamayınca kızdı.     :)

Gönül dostu Yunus Emre ile bitirelim lafı, onunla başlamıştık bu hikâyeye, yedi asır öncesinden seslenirken bizlere, dilinin güzelliği ile Türkçe'nin itibarını iade etmiş. Dilerim bize de pişmek nasip olsun, pay düşsün bu ustalıktan...

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni




* Dil Farsça gönül, yürek demek; o zaman her üç anlamda da ;)

** İngilizce’deki ‘neither..nor’ gibi, matematikte -(-1) yapar +1 misâli



GÜZEL TÜRKÇEMİZ

Aşkın şarabından içem

Mecnun olup dağa düşem

Sensin dün ü gün endişem

Bana seni gerek seni 

                                          Yunus Emre

Dil ustası olmak

Bazen birşey düşünür, tam ifade edemezsiniz. Sonrasında bir belgeselde veya bir kitapta satır arasında denk gelirsiniz, kafanızdakini sizden daha iyi özetlemiştir eloğlu, şaşar kalırsınız. Kolektif bilinç mi desem kozmik şaka mı. Neyse, önemli olan neye hizmet ettiği bence.

Bir arkadaşım sordu, bu blogu neden tutuyorsun, hakikaten neden? O sıralarda Ayhan Sicimoğlu’nu izliyorum bir TV kanalında, Limonata adlı yapımda, İspanya’da: “Ben niye belgesel yapıyorum, biliyor musunuz, sizlere tanıtırken bir yeri sanki iki kez geziyorum”, diyor. İşte aradığım şey buydu, tam manâsıyla.

Ne güzel söylüyor, adetâ hislerime tercüman oluyor. Aynısı bendeniz için de geçerli; yazarken biriktirdiklerimi veyahut yaşadıklarımı daha bir içselleşiyor gibi, hücrelerime siniyor sanki. Bazen de tam tersi oluyor, sıkıldığım zamanlar yazdıktan sonra ruhum hayli hafifler. Hatta arasıra yazı masasında, günlük hayatta hiç hatırlamadığım şeyler geliyor aklıma, insan zihninin işleyiş yapısı ne garip. Yazmak bir keyif, yazmak bir şifa.

KADEHLERİN DİLİ OLSA

Geçenlerde bir markada gördüm, rakı bardaklarının üzerine, genelde o içkinin sofralarında sarf edilen, daha çok eski neslin kullandıkları kelimeleri koymuşlar doğru telâffuz ve anlamlarıyla beraber. Çook hoşuma gitti. Hem yaratıcı hem eğitici buldum. Aynı zamanda eğlendim hayli, neler neler yoktu ki; kalender meşrep, filhakîka, lâlettayin, kadirşînas, mütevâzı...

Bunlardan en çok dikkatimi çeken mütevâzı oldu, çünkü çevremde en sık kullanılanı o, üstüne üstlük doğru olmayan bir şekilde.

Mütevazi bir insandır.   :(

Mütevâzı bir insandır.    :)  (inceltme işareti yoksa mütevazı da denebilir)

Mütevazi sıfatta veya matematikte paralel demek iken, mütevâzı kelimesinin kökeni tevâzu olup alçakgönüllü anlamına gelmekte.

ÖZEN VE ÖNCELİK

Diller de aynen biz insanlar gibi yaşarlar; doğar, büyür ve gelişirler. Orta Asya Türkçesi ile konuşmuyoruz nihayetinde, ancak anlayamadığım şey özensizlik. Hiç kimsenin hiç bir şeye vakti yok, sanırsınız herkes eve gidip üretiyor, okuyor, yazıyor, çiziyor. Zamandan ziyade bence enerjimizin kalmaması olabilir, en doğrusu da bahsi geçen iş öncelik listemizde nerede?

Genelde bize bir faydası dokunuyorsa, dişe dokunur bir çıkarımız varsa tabiri caizse, hayatımızda ona yer açıyoruz gibi. Oysa dilimize de özen gösteremeyeceksek (elbette her iki anlamda da ;) )* ?

Bu sefer altını çizmek istediğim nokta gramer hataları. Gerek yazılı gerek görsel medyada ve hatta usta kalemlerde bile denk gelince sıklıkla, “öğretmen” yanım kabardı, kusura bakmayın. Haddimi aşmak değil niyetim, rast gelirseniz yazılarımda düzeltiniz beni. Anlatım önemli zira. En büyük sıkıntılarımdan biri inceltme işaretlerinin kaldırılması olmuştu vaktizamanında.

"-de/-da" Bulunma Hal Eki ve "de/da" Bağlacı
Türkçe’de bulunma eki bitişik, “bile, dahi” anlamına gelen bağlaç ayrı yazılır. Kural aslında çok basit; cümleden “de”yi çıkardığınızda anlam bozuluyorsa bitişik yazmalısınız; bozulmuyorsa –anlam belki biraz değişiyorsa- ayrı yazmalısınız.

Bende bu konuda hassasım.       :(

Ben de bu konu da hassasım.     :(

Ben de bu konuda hassasım.      :)

Ayrı yazılan da / de hiçbir zaman ta / te biçiminde yazılmaz:

Güç te olsa anlaşabildiler.         :(

Güç de olsa anlaşabildiler.         :)

“Ne...ne” Bağlacı

Bu bağlacın yazımı doğru ancak kullanımı hatalı olabiliyor. Kullanıldığı cümledeki yüklem, bağlacın doğasından gelen olumsuz anlamı nedeniyle olumlu olmalı, aksi takdirde iki olumsuz ifade, cümlede anlamın kaybolmasına yol açar.**

Ne üzülecek ne sevinecek bir şey yok.   :(

Ne üzülecek ne sevinecek bir şey var.     :)

Olumlu fiil kullanırken, anlam bakımından aykırılık, eksiklik seziliyorsa (mesela fiil şartlı olabilir); 'ne...ne'ler yerine 'de...de' bağlaçları kullanılabilir.

Ne kitabı ne defteri bulamayınca kızdı.   :(

Ne kitabı ne defteri bulunca kızdı.             :(

Kitabı da defteri de bulamayınca kızdı.     :)

Gönül dostu Yunus Emre ile bitirelim lafı, onunla başlamıştık bu hikâyeye, yedi asır öncesinden seslenirken bizlere, dilinin güzelliği ile Türkçe'nin itibarını iade etmiş. Dilerim bize de pişmek nasip olsun, pay düşsün bu ustalıktan...

Ne varlığa sevinirim
Ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum
Bana seni gerek seni




* Dil Farsça gönül, yürek demek; o zaman her üç anlamda da ;)

** İngilizce’deki ‘neither..nor’ gibi, matematikte -(-1) yapar +1 misâli



18 Aralık 2015 Cuma

Danışanlarımı kategorize edecek olsam ağırlıklı olarak Y kuşağı ve kadın olurdu.

Aristotales'in gözünden kuşaklar

1965- 1979 arası doğumlu X kuşağı konuya dair birsürü araştırma ve analiz yapmıştı zaten 1980-1999 doğumlu Y kuşağı için. Orda burda demeçler vermişti: Evet, bu kuşak kesinlikle! bizimkinden hayli farklıydı.

Peki Y kuşağı ne diyordu? Hayatımda Y kuşağını bu “Uşak Çatışması” ;) konusunda ilk elden dinlemediğimi fark ettim. Duyarlı, zeki, objektif birine ihtiyacım vardı. Bir zamanlar danışanlığını yaptığım sevgili Tuğba bu merakıma deva oldu. İyi de oldu !

S. Sevgili Tuğba, X kuşağına dair genel gözlemlerin neler?
C. Kontrolcü, egoları yüksek, kendi etki alanlarının dışına çıkılmasına pek müsaade etmeyen, hakimiyet kurmayı seven...Egoları yüksekten kastım şu, “Ben daha iyi bilirim” havasındalar sürekli. Küçümseyebiliyorlar, sanki biz o işi beceremeyecekmişiz gibi. Yaptığım işi tekrar tekrar yaptın mı ettin mi gibisinden kontrol etmeleri işin cabası.

S. Olumlu yanlarından bahsedecek olursak?
C. X kuşağının sektör tecrübesi, iş tecrübesi, vizyonları ve bakış açıları bizlere göre oldukça geniş. İşe yeni başlayan biri olarak X kuşağına bağlı olmayı tercih edebilirim. Bizim onlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Ancak kabul etmek lazım onların bizlerden öğrenecek şeyleri de var. Farkı yaratan sadece bence öğrenme hızlarımız.

S. Öğrenme hızları derken?
C. Y kuşağının bariz bir şekilde daha yüksek. Eğitim şekli değişti, teknoloji çok gelişti. Yoğun ve etkin kullanılıyoruz. Bizim bilgiye erişme hızımız çok yüksek onlara göre. Sadece erişme değil elbette; onları işleme hızımız da. Bizden sonra bu çok daha hızlanacak. Bizler de onlara yetişmekte zorlanacağız.

S. Sanıyorum daha küçüklükten itibaren teknolojiye aşina olduğunuz için, el, göz, kulak vb gibi motor beceri senkronizasyonunuz bizlere göre hayli yüksek. Genel olarak, X kuşağı Y kuşağından hangi noktalarda farklılar?
C. Biz daha çok sorguluyoruz, sanki farkındalığımız daha yüksek. Sadece Türkiye olarak konuşursam gençlik dönemlerinde baskı görmüş, daha çok zorluk ve politik debelenmeler yaşamışlar. Bizler bunu görmedik. Yetişme tarzımız farklı. Onların sorgulanmasına izin verilmedi. Bizler daha çok sorguluyoruz ancak şunu kabul etmek lazım; daha sabırsızız.

S. Size nasıl yaklaşsalar hoşunuza giderdi?
C. En çok karşısındakinin de bir birey olduğu, onun çocuğu olmadığını düşünürlerse hoşuma gider :) Saygı istiyoruz. Farklıdır değildir bizim de düşüncelerimiz var. Bize inansınlar. Çok güvenemiyor gibiler. Belki bunda haklılık payları olabilir yetişme biçimlerinden kaynaklanan.

S. Şimdi aynayı kendinize tutsan, sizin bu resimde payınız ne?
C. Hiçbir genelleme hoşuma gitmiyor. Kutuplaştırmayı seven bir toplumuz sanki. “Siz-biz” dendikçe ayrımlar derinleşiyor. Karşılıklı konuşmak, birbirini dinlemek elzem. Ben ne diyorum, o ne anlıyor. Empati geliyor işin başında.

S. Z kuşağı dahil, sizden sonra gelecek nesiller hakkında neler düşünüyorsun?
C. Daha çabuk öğrenecek, daha hızlı kavrayacak. Aynen annem babamla çatıştığım ve onların beni anlamakta zorluk çekmesi gibi muhtemelen ben onları anlayamayacağım. Mesela çocuğumun yanıbaşına oturmuş okuma yazma öğretirken zorlanacağım, belki ikimiz de aynı alfabeyi okuyor yazıyor olacağız ancak öğrenme tekniklerimiz farklı. Aynen bunun gibi.

S. En son ne eklemek istersin?
C. Kuşaklar arası anlaşmazlık bir hastalık, virüs değil. Nasıl arkadaşlarımızla sorun yaşayıp bunu çözümleyebiliyoruz, buna gelince neden olmasın? Bu da olağan, hayatın bir parçası. 'Nasıl daha pozitife çevirebiliriz?' diye düşünmek en güzeli.

Danışanıma katılmamak mümkün değil, etiketler bölünmeleri, ayrımlar ayrımları doğuruyor. Kendini Y kuşağına yakın hisseden hatta daha çok ona ait bulan X kuşağı olabiliyor veya tam tersi. Ancak şöyle bir gerçek var, çevresel koşullar algıyı müthiş etkiliyor. Sosyal medyada iki reklamcının hikayesini hayretle izlediğimi hatırlıyorum. Şirkete giderken taksiyle çevrede birsürü detay görüyorlar. Daha sonra şirket sahibi ufak bir iş verip 2 saat içinde demo yapmalarını istediğinde, verilen süre sonunda ortaya çıkan reklamda yol boyunca bilinçaltlarının bilinçsizce :) toplamış olduğu bilgileri inanılmaz derecede çok kullandıkları görülüyor.

Şimdi bütün politik, ekonomik gelişmeleri düşünün ve bir nesli. Algının nasıl evrilip şekillendiği. Gerçeği yorumlama ve anlamlandırmadaki algının payını. Manzara eminim daha netleşmiştir. Sadece bunun “farkında” olmak bile bence şimdilik yeterli.

Günü bir soruyla taçlandırmak istiyorum;

“Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar, yetişkinlere karşı saygısızlar, ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve öğretmenlerini sinirlendiriyorlar…”

Yukarıdaki cümle hangi kuşak için söylenmiştir?

a) X
b) Y
c) Z
d) Hiçbiri

Cevap d şıkkı. Bu cümle, 2363 yıl önce M.Ö. 350 yılında Aristotales tarafından söylenmiş :) Bu şunu gösteriyor bence; Dünya döndükçe nesiller arasındaki anlaşılmazlık hep var olacak. Bizlere düşen, “Bunu nasıl en aza indiririz”, sorusunda kalmak. Her ne kadar insanoğlu sorulardan ziyade cevapları tercih edip bilinmezliği sevmese de...


Hamiş: Sevgili Tuğba Eser, gönlüne, zamanına sağlık. Katılıyorum, empati şart...



Y KUŞAĞININ GÖZÜNDEN

Danışanlarımı kategorize edecek olsam ağırlıklı olarak Y kuşağı ve kadın olurdu.

Aristotales'in gözünden kuşaklar

1965- 1979 arası doğumlu X kuşağı konuya dair birsürü araştırma ve analiz yapmıştı zaten 1980-1999 doğumlu Y kuşağı için. Orda burda demeçler vermişti: Evet, bu kuşak kesinlikle! bizimkinden hayli farklıydı.

Peki Y kuşağı ne diyordu? Hayatımda Y kuşağını bu “Uşak Çatışması” ;) konusunda ilk elden dinlemediğimi fark ettim. Duyarlı, zeki, objektif birine ihtiyacım vardı. Bir zamanlar danışanlığını yaptığım sevgili Tuğba bu merakıma deva oldu. İyi de oldu !

S. Sevgili Tuğba, X kuşağına dair genel gözlemlerin neler?
C. Kontrolcü, egoları yüksek, kendi etki alanlarının dışına çıkılmasına pek müsaade etmeyen, hakimiyet kurmayı seven...Egoları yüksekten kastım şu, “Ben daha iyi bilirim” havasındalar sürekli. Küçümseyebiliyorlar, sanki biz o işi beceremeyecekmişiz gibi. Yaptığım işi tekrar tekrar yaptın mı ettin mi gibisinden kontrol etmeleri işin cabası.

S. Olumlu yanlarından bahsedecek olursak?
C. X kuşağının sektör tecrübesi, iş tecrübesi, vizyonları ve bakış açıları bizlere göre oldukça geniş. İşe yeni başlayan biri olarak X kuşağına bağlı olmayı tercih edebilirim. Bizim onlardan öğrenecek çok şeyimiz var. Ancak kabul etmek lazım onların bizlerden öğrenecek şeyleri de var. Farkı yaratan sadece bence öğrenme hızlarımız.

S. Öğrenme hızları derken?
C. Y kuşağının bariz bir şekilde daha yüksek. Eğitim şekli değişti, teknoloji çok gelişti. Yoğun ve etkin kullanılıyoruz. Bizim bilgiye erişme hızımız çok yüksek onlara göre. Sadece erişme değil elbette; onları işleme hızımız da. Bizden sonra bu çok daha hızlanacak. Bizler de onlara yetişmekte zorlanacağız.

S. Sanıyorum daha küçüklükten itibaren teknolojiye aşina olduğunuz için, el, göz, kulak vb gibi motor beceri senkronizasyonunuz bizlere göre hayli yüksek. Genel olarak, X kuşağı Y kuşağından hangi noktalarda farklılar?
C. Biz daha çok sorguluyoruz, sanki farkındalığımız daha yüksek. Sadece Türkiye olarak konuşursam gençlik dönemlerinde baskı görmüş, daha çok zorluk ve politik debelenmeler yaşamışlar. Bizler bunu görmedik. Yetişme tarzımız farklı. Onların sorgulanmasına izin verilmedi. Bizler daha çok sorguluyoruz ancak şunu kabul etmek lazım; daha sabırsızız.

S. Size nasıl yaklaşsalar hoşunuza giderdi?
C. En çok karşısındakinin de bir birey olduğu, onun çocuğu olmadığını düşünürlerse hoşuma gider :) Saygı istiyoruz. Farklıdır değildir bizim de düşüncelerimiz var. Bize inansınlar. Çok güvenemiyor gibiler. Belki bunda haklılık payları olabilir yetişme biçimlerinden kaynaklanan.

S. Şimdi aynayı kendinize tutsan, sizin bu resimde payınız ne?
C. Hiçbir genelleme hoşuma gitmiyor. Kutuplaştırmayı seven bir toplumuz sanki. “Siz-biz” dendikçe ayrımlar derinleşiyor. Karşılıklı konuşmak, birbirini dinlemek elzem. Ben ne diyorum, o ne anlıyor. Empati geliyor işin başında.

S. Z kuşağı dahil, sizden sonra gelecek nesiller hakkında neler düşünüyorsun?
C. Daha çabuk öğrenecek, daha hızlı kavrayacak. Aynen annem babamla çatıştığım ve onların beni anlamakta zorluk çekmesi gibi muhtemelen ben onları anlayamayacağım. Mesela çocuğumun yanıbaşına oturmuş okuma yazma öğretirken zorlanacağım, belki ikimiz de aynı alfabeyi okuyor yazıyor olacağız ancak öğrenme tekniklerimiz farklı. Aynen bunun gibi.

S. En son ne eklemek istersin?
C. Kuşaklar arası anlaşmazlık bir hastalık, virüs değil. Nasıl arkadaşlarımızla sorun yaşayıp bunu çözümleyebiliyoruz, buna gelince neden olmasın? Bu da olağan, hayatın bir parçası. 'Nasıl daha pozitife çevirebiliriz?' diye düşünmek en güzeli.

Danışanıma katılmamak mümkün değil, etiketler bölünmeleri, ayrımlar ayrımları doğuruyor. Kendini Y kuşağına yakın hisseden hatta daha çok ona ait bulan X kuşağı olabiliyor veya tam tersi. Ancak şöyle bir gerçek var, çevresel koşullar algıyı müthiş etkiliyor. Sosyal medyada iki reklamcının hikayesini hayretle izlediğimi hatırlıyorum. Şirkete giderken taksiyle çevrede birsürü detay görüyorlar. Daha sonra şirket sahibi ufak bir iş verip 2 saat içinde demo yapmalarını istediğinde, verilen süre sonunda ortaya çıkan reklamda yol boyunca bilinçaltlarının bilinçsizce :) toplamış olduğu bilgileri inanılmaz derecede çok kullandıkları görülüyor.

Şimdi bütün politik, ekonomik gelişmeleri düşünün ve bir nesli. Algının nasıl evrilip şekillendiği. Gerçeği yorumlama ve anlamlandırmadaki algının payını. Manzara eminim daha netleşmiştir. Sadece bunun “farkında” olmak bile bence şimdilik yeterli.

Günü bir soruyla taçlandırmak istiyorum;

“Bugünlerde gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar, yetişkinlere karşı saygısızlar, ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve öğretmenlerini sinirlendiriyorlar…”

Yukarıdaki cümle hangi kuşak için söylenmiştir?

a) X
b) Y
c) Z
d) Hiçbiri

Cevap d şıkkı. Bu cümle, 2363 yıl önce M.Ö. 350 yılında Aristotales tarafından söylenmiş :) Bu şunu gösteriyor bence; Dünya döndükçe nesiller arasındaki anlaşılmazlık hep var olacak. Bizlere düşen, “Bunu nasıl en aza indiririz”, sorusunda kalmak. Her ne kadar insanoğlu sorulardan ziyade cevapları tercih edip bilinmezliği sevmese de...


Hamiş: Sevgili Tuğba Eser, gönlüne, zamanına sağlık. Katılıyorum, empati şart...



11 Aralık 2015 Cuma

Bunu söyler söylemez aklıma Nasreddin Hoca’nın hikayesi geldi, eminim çoğunuz bilirsiniz.

farkındalığın ötesinde coşkun Şeyda

Zaten 'Farkındalık' konusunu Hoca ile bitirmiştik, güzel oldu, denk düştü :)

Köylünün biri Nasrettin Hoca'ya hediye olarak bir tavuk getirir. Memnun olan Hoca karşılık olarak onu sofraya davet eder. İki gün sonra Hoca'nın kapısını vurulurr. Kapıyı açan Hoca sorar:

"Kimsiniz?" Adamlar:
"Biz tavuk getiren köylünün komşularıyız," derler.
Ertesi gün kapı yine çalınır. Kapıyı açan Hoca "Sizler de kimlersiniz?" diye sorar.
"Biz geçenlerde size tavuk hediye getiren köylünün komşusunun komşularıyız," diye cevap alır.

Bu durum karşısında Hoca birşey söylemeden onları içeri alır ve sofraya oturtur. Az sonra onlara birer tabak sıcak su ikram eder. Hep bir ağızdan:

"Aman Hocam bu ne?" diye soran adamlara Nasrettin Hoca şu cevabı yapıştırır;
"Bu, hediye aldığım tavuğun suyunun suyudur..."

Nasreddin Hoca yüksek farkındalığı ile çevresine ışık tutan bir zat-ı muhterem. Konumuz “farkındalığın farkındalığı” ise; küçük, anlık uyanışlardan tutun da tüm rüyadan uyanılıp Doğu dünyasında “aydınlanma” adını alan gerçeğe uyanışa kadar giden süreci anlatır.

PSİKOLOJİK AÇIDAN

Diyelim ki bir daire olsun ve evrende var olan bilginin tümü bu dairede bulunsun. Bir dilim alalım daireden ve bu dilim “Bildiğimizi bildiğimiz herşey”’i temsil etsin. Misal bisiklete binmeyi, Türkçe yazıp konuşmayı biliyorum. Şimdi bir dilim daha alalım. “Bilmediğimizi bildiğimiz herşey” olsun burası. Çince konuşmayı bilmediğimi biliyorum. Uçak kullanmayı bilmediğimi biliyorum.

Dairenin kalan büyük kısmını “Bilmediğini bilmediğimiz” alan oluşturur. Bilmediğini bilmediğimiz şey nedir? Sanıyorum cevabınız yok. Çünkü BİL-Mİ-YO-RUZ. Burası “kör nokta” dediğimiz yer. Farkındalığın, dolayısıyla olasılıkların ve seçimlerin içini doldururken büyük ilerlemelerin yaşandığı alan burası. Neden mi? Bilmek ve bilinçli olmak sanıldığının aksine aynı şeyler değil de ondan. Size “Kaç kişi nasıl sigarayı bırakacağını biliyor?” diye bir soru yöneltsem. Ardından “Bildiği halde bırakamayanların sayısı?” diye eklesem. Demek ki bilmek bir fark yaratmayabiliyor. Bütün “bildiklerimiz+bilmediklerimiz” günü kurtarmaya maalesef yetmiyor.

Farkında olduğunun farkına varan kişi “aha” (Türkçesi “ana” :) ) diyebileceğimiz anlık aydınlamalar yaşar. Bu anlar; “Daha önce bu kadar heyecanlı biri olduğumu fark etmemiştim”, “nasıl da aldanmışım; işimi çok seviyormuşum meğer,” gibi ifadelerle hayat bulabilir. Bu bizi bir üçgenin köşeleri gibi birbirine bağlı üç 's'e götürür; yargılamadan ve eleştirmeden bütün düşünce, duygu, ihtiyaç ve davranışlarımızı “sahiplenmek”, akabinde “sorumluluk” almak ve eğer istersek farklı düşünme, hissetme ve davranma “seçenekler”imizi kucaklamak.

MİSTİK AÇIDAN

Farkındalığın farkındalığı, bilincin bilincinde olmak demek. Genel olarak net ve direkt bir insan olarak kelime oyunlarını pek beceremem. Lakin konu hayli yoğun, ister istemez felsefe yapıyor gibi gözükürsem şimdeden affola. Sıra bilince biraz daha yakından bakmada.

Bilincin var olduğunu biliriz, hatta onun “odaklanma” yeteneği olduğunu da biliriz içsel olarak. Ancak normalde hakkında pek konuşmayız. Annemiz “söylediklerime kulak ver” derken aslında bilincimizi ona odaklamamızı söylüyordur. Bunu bize kimse öğretmez, doğal bir yetenektir nasılsa.

Televizyonda diziyi pür dikkat izlerken bilincimin odağı dışarıdadır, bir an yarınki toplantıda yapacağım sunumu düşünmeye başlarım. Şimdi bilincimin odağı düşüncemde dolayısı ile içeridedir. Nasıl güneş ışınlarını bizlere iletmek için olduğu konumdan ayrılmazsa, bilinç de dış dünyadaki şekillere veya iç dünyadaki düşünce ve duygulara farkındalık yüklemek için merkezinden ayrılmaz.

Yine güneşin bazı insanları kayırıp onlara daha fazla ışın yollamaması  gibi; bilinçli insanı bilinçli olmayandan ayıran şey de bilincin kendisinden kaynaklanmaz. Farkı yaratan farkındalıkların odağıdır. Odak noktamız nerede? İçerde mi? Dışarda mı? Merkezde mi? Nerede olduğunun ne kadar farkındayız? Nihayetinde sinema sahnesinde adeta kendini kaybedip James Bond olduğunu sanmakla, bir aksiyon filmi izlediğinin farkında olmak, hatta izleyen konumda kendini izliyor olmak arasında sanırım dağlar kadar fark olsa gerek ;)

“Uyanıklık hayata giden yoldur” der Buda. Peki uyanıklığa giden yol nasıl olur? Bilincin kendi üzerine odaklanmasıyla yani merkeze dönmesiyle. Bilinç merkezde olursa ne olur; gerçek meditasyon olur, sınırlı olandan sınırsız olana temas olur, engin ve derin deneyimlere kapı olur. Bu hal süreklilik arz ederse kanımca “aydınlanma” olur.

TADI DAMAĞIMDA

Hiç unutmam, 18-19 yaşımda henüz hiçbir kişisel çalışma yapmamışım, daha bu konuların ne olduğuna dair en ufak bir bilgim yok, yazlığın havuzunda yüzerken bir an geldi, yüzmenin kendisi oldum, sonsuza dek yüzebilirmişim gibi geldi bana; sonra bu nasıl oluyor, bana neler oluyor derken sanıyorum bilinç genelde konumlandığı yere geri döndü. Başka zaman dilimlerinde de, gözlemci olmanın getirmiş olduğu tanıklık ve özgürlük duygusunu saniyelerle dahi olsa tattım.

Acaba derim kendi kendime, çeşili efsanelerde anlatılan meşhur “İnsanlığın Düşüş” hikayesi bu mu? Varlığımızın en saf ve doğal hali olan saf bilinçten şu anki bilinç durumuna mı geldik bir şekilde? Zaman- mekan olgusu mu, beşinci boyuttan üçüncü boyuta inmek mi kestiremedim, diyebileceğim anca hiç ummadığım zamanlarda gelen bu anların tadı hala damağımda...



FARKINDALIĞIN FARKINDALIĞI

Bunu söyler söylemez aklıma Nasreddin Hoca’nın hikayesi geldi, eminim çoğunuz bilirsiniz.

farkındalığın ötesinde coşkun Şeyda

Zaten 'Farkındalık' konusunu Hoca ile bitirmiştik, güzel oldu, denk düştü :)

Köylünün biri Nasrettin Hoca'ya hediye olarak bir tavuk getirir. Memnun olan Hoca karşılık olarak onu sofraya davet eder. İki gün sonra Hoca'nın kapısını vurulurr. Kapıyı açan Hoca sorar:

"Kimsiniz?" Adamlar:
"Biz tavuk getiren köylünün komşularıyız," derler.
Ertesi gün kapı yine çalınır. Kapıyı açan Hoca "Sizler de kimlersiniz?" diye sorar.
"Biz geçenlerde size tavuk hediye getiren köylünün komşusunun komşularıyız," diye cevap alır.

Bu durum karşısında Hoca birşey söylemeden onları içeri alır ve sofraya oturtur. Az sonra onlara birer tabak sıcak su ikram eder. Hep bir ağızdan:

"Aman Hocam bu ne?" diye soran adamlara Nasrettin Hoca şu cevabı yapıştırır;
"Bu, hediye aldığım tavuğun suyunun suyudur..."

Nasreddin Hoca yüksek farkındalığı ile çevresine ışık tutan bir zat-ı muhterem. Konumuz “farkındalığın farkındalığı” ise; küçük, anlık uyanışlardan tutun da tüm rüyadan uyanılıp Doğu dünyasında “aydınlanma” adını alan gerçeğe uyanışa kadar giden süreci anlatır.

PSİKOLOJİK AÇIDAN

Diyelim ki bir daire olsun ve evrende var olan bilginin tümü bu dairede bulunsun. Bir dilim alalım daireden ve bu dilim “Bildiğimizi bildiğimiz herşey”’i temsil etsin. Misal bisiklete binmeyi, Türkçe yazıp konuşmayı biliyorum. Şimdi bir dilim daha alalım. “Bilmediğimizi bildiğimiz herşey” olsun burası. Çince konuşmayı bilmediğimi biliyorum. Uçak kullanmayı bilmediğimi biliyorum.

Dairenin kalan büyük kısmını “Bilmediğini bilmediğimiz” alan oluşturur. Bilmediğini bilmediğimiz şey nedir? Sanıyorum cevabınız yok. Çünkü BİL-Mİ-YO-RUZ. Burası “kör nokta” dediğimiz yer. Farkındalığın, dolayısıyla olasılıkların ve seçimlerin içini doldururken büyük ilerlemelerin yaşandığı alan burası. Neden mi? Bilmek ve bilinçli olmak sanıldığının aksine aynı şeyler değil de ondan. Size “Kaç kişi nasıl sigarayı bırakacağını biliyor?” diye bir soru yöneltsem. Ardından “Bildiği halde bırakamayanların sayısı?” diye eklesem. Demek ki bilmek bir fark yaratmayabiliyor. Bütün “bildiklerimiz+bilmediklerimiz” günü kurtarmaya maalesef yetmiyor.

Farkında olduğunun farkına varan kişi “aha” (Türkçesi “ana” :) ) diyebileceğimiz anlık aydınlamalar yaşar. Bu anlar; “Daha önce bu kadar heyecanlı biri olduğumu fark etmemiştim”, “nasıl da aldanmışım; işimi çok seviyormuşum meğer,” gibi ifadelerle hayat bulabilir. Bu bizi bir üçgenin köşeleri gibi birbirine bağlı üç 's'e götürür; yargılamadan ve eleştirmeden bütün düşünce, duygu, ihtiyaç ve davranışlarımızı “sahiplenmek”, akabinde “sorumluluk” almak ve eğer istersek farklı düşünme, hissetme ve davranma “seçenekler”imizi kucaklamak.

MİSTİK AÇIDAN

Farkındalığın farkındalığı, bilincin bilincinde olmak demek. Genel olarak net ve direkt bir insan olarak kelime oyunlarını pek beceremem. Lakin konu hayli yoğun, ister istemez felsefe yapıyor gibi gözükürsem şimdeden affola. Sıra bilince biraz daha yakından bakmada.

Bilincin var olduğunu biliriz, hatta onun “odaklanma” yeteneği olduğunu da biliriz içsel olarak. Ancak normalde hakkında pek konuşmayız. Annemiz “söylediklerime kulak ver” derken aslında bilincimizi ona odaklamamızı söylüyordur. Bunu bize kimse öğretmez, doğal bir yetenektir nasılsa.

Televizyonda diziyi pür dikkat izlerken bilincimin odağı dışarıdadır, bir an yarınki toplantıda yapacağım sunumu düşünmeye başlarım. Şimdi bilincimin odağı düşüncemde dolayısı ile içeridedir. Nasıl güneş ışınlarını bizlere iletmek için olduğu konumdan ayrılmazsa, bilinç de dış dünyadaki şekillere veya iç dünyadaki düşünce ve duygulara farkındalık yüklemek için merkezinden ayrılmaz.

Yine güneşin bazı insanları kayırıp onlara daha fazla ışın yollamaması  gibi; bilinçli insanı bilinçli olmayandan ayıran şey de bilincin kendisinden kaynaklanmaz. Farkı yaratan farkındalıkların odağıdır. Odak noktamız nerede? İçerde mi? Dışarda mı? Merkezde mi? Nerede olduğunun ne kadar farkındayız? Nihayetinde sinema sahnesinde adeta kendini kaybedip James Bond olduğunu sanmakla, bir aksiyon filmi izlediğinin farkında olmak, hatta izleyen konumda kendini izliyor olmak arasında sanırım dağlar kadar fark olsa gerek ;)

“Uyanıklık hayata giden yoldur” der Buda. Peki uyanıklığa giden yol nasıl olur? Bilincin kendi üzerine odaklanmasıyla yani merkeze dönmesiyle. Bilinç merkezde olursa ne olur; gerçek meditasyon olur, sınırlı olandan sınırsız olana temas olur, engin ve derin deneyimlere kapı olur. Bu hal süreklilik arz ederse kanımca “aydınlanma” olur.

TADI DAMAĞIMDA

Hiç unutmam, 18-19 yaşımda henüz hiçbir kişisel çalışma yapmamışım, daha bu konuların ne olduğuna dair en ufak bir bilgim yok, yazlığın havuzunda yüzerken bir an geldi, yüzmenin kendisi oldum, sonsuza dek yüzebilirmişim gibi geldi bana; sonra bu nasıl oluyor, bana neler oluyor derken sanıyorum bilinç genelde konumlandığı yere geri döndü. Başka zaman dilimlerinde de, gözlemci olmanın getirmiş olduğu tanıklık ve özgürlük duygusunu saniyelerle dahi olsa tattım.

Acaba derim kendi kendime, çeşili efsanelerde anlatılan meşhur “İnsanlığın Düşüş” hikayesi bu mu? Varlığımızın en saf ve doğal hali olan saf bilinçten şu anki bilinç durumuna mı geldik bir şekilde? Zaman- mekan olgusu mu, beşinci boyuttan üçüncü boyuta inmek mi kestiremedim, diyebileceğim anca hiç ummadığım zamanlarda gelen bu anların tadı hala damağımda...



10 Aralık 2015 Perşembe

Şimdi diyeceksiniz, ne alakası var bu üç kelimenin. Gelin anlatayım...

Sarkaçın mistik öğretisi

Murphy kanunları tadında bir güne uyanıyorum. Aksilikler kahvaltıyla başlıyor. Ekmek almak isterken yanlışlıkla tarhanayı deviriyorum. Uşak’tan özel getirttiğim tarhanın heba olmasına mı yanayım, yoksa etrafın darmadağın hale gelmesine mi...Tam bunu düşünürken bir arkadaşım eğitimime katılamayacağını belirtiyor, oysa taa Mersin’e onun için uçuyordum. Olsun derken bitmiyor röportaj iptal ediliyor.

Genelde kadınlar moralini düzeltmek için ne yaparlar? Bildiniz, kuaföre giderler. Benim için yürüyüşe çıkmak, nefes seansı yapmak veya bir dostumu aramak daha önce gelse bile, bu sefer hemcinslerimi takip etmeye karar veriyorum.

SAHNE 1 ÇEKİM 1

Sohbet yeni yeni demini bulurken, Yeşilçam sahnesindeki gibi tak kapı açılıyor. İçeriye Müjde Ar giriyor. Bizim mahalle kuaföründe ne işi var? Bu bir rüya mı? Oldukça medeni “Merhaba” diyor içerdeki tek müşteri bendenize. Olabilir diyeceksiniz, ünlü insanların çoğu İstanbul’da yaşamıyor mu, bizler de bir şekilde denk düşüyoruz, görüyoruz orda burda. Lakin bu öyle değil. Aramızda bir sinerji oluşuyor. İki kadın birbirine bir kuaför salonunda şifa oluyor.

Müjde Hanım ile nasıl geçtiğini anlamadığım 2 saat yaşıyoruz. Bana, bir yabancıya güveniyor, yüreğini açıyor, o günkü sıkıntısını, ailevi durumlarını, senaryosunu, yaşadığı site adından tutun arasıra yurtdışında kaçtığı köye kadar. Bu güvene mazhar olmak için pür dikkat dinliyorum, sanıyorum ona verebileceğim en güzel hediye yargısız dinleme.

O kadar matrak ki, nasıl olmasın, Aysel Gürel’in kızı. Kâh ağlatıyor kâh güldürüyor. Daldan dala gönülden gönüle şakıyıp duran kuşlar misali. Ayrılırken “dokunmak istiyorum size” diyorum, şapur şupur öpüyor yanaklarımdan. Ohh ne güzel. Adı gibi müjdeliyor, muştuluyor. Günümün akışını değiştiriyor.

Kendi olma cesareti gösterebilen, kitlelere alışılmadık biçimde dokunan, bilinci toplumun hayli önünde olan güçlü bir kadın liderle kaynaşmanın haklı gururunu yaşıyorum. Bana verdiği en güzel hediye, ilham, “kim ne derse desin, kendi şarkını söyle bu fani evrende, gerisi hikaye”.

EYVAHLAR OLSUN

Bu elbette sarkacın iyi tarafı, sarkaç öbür yana sallanıyor, ne mi oluyor; eve dönüyorum, anahtar kırılıyor ve kapıda kalıyorum. Murphy yine işbaşında ;) Cebimin şarjı bitiyor. Üstelik tuvaletim var ve açım.

Şaşırtıcı bir şekilde takılmıyorum, madem sarkacın öbür tarafında olmasına izin verdin, gel şimdi buna, olumsuz algıladığına izin ver, diyorum. Birşeyleri bırakınca insan, fazla dert etmeyince, ilginç bir biçimde onun için derdini üstlenen çok oluyor. Apartman görevlisi benim için uğraşıyor, komşu benim için uğraşıyor, nihayetinde çilingir benim için uğraşıyor.

Gereksiz masraf çıktı mı çıktı, 2 saat boşuna kapıda kaldım mı kaldım, ancak inanılmaz dingin ve sakin kalabilmenin mutluluğunu yaşıyorum. Okuduğumuz bilgileri hayata geçiremeyeceksek ne anlamı var? Üstelik hayat en iyi ruhsal öğretmen.

TAO

En derin ruhsal öğretilerden Tao (dau gibi okunur) “yol” anlamına gelir. Hayatta herşeyin yin ve yangı, herşeyin kendine özgü bir denge noktası var. Bütün güçlerin ve enerjilerin dengelendiği yer işte bu “yol”. Gerçek huzur burda. Yol ortadadır. Ortada ve dengede olmayan herşey bir sarkaç misali salınır durur.

Bir sarkaç en dıştaki pozisyonda ne kadar kalabilir, bikaç saniye, peki öbür uçta? Aynısı. Merkezde ise onu bozacak birşey yoksa sonsuza kadar kalabilir. Ancak bu onun hareketsiz ve sabit olduğu anlamına gelmez. Aslında çok dinamiktir. Sonuçta girdap enerjisini merkezden çeker. Hareketsizliğin içinde ne mi var? Kanımca gerçek hareket var, açık ve net enerji var, sonsuz potansiyel ve tohum var.

Uçlar arasında gidip gelmekten vazgeçtiğimizde tahminimizin ötesinde bir enerjiye sahip olduğumuzu fark ederiz. Peki uçlar arasında salınmaktan nasıl vazgeçeceğiz? Şaşırtıcı bir şekilde izin vererek. Yine geldik mi kabule? (kabul etmek konusu çok yanlış anlaşılabiliyor, onaylamak ya da aksiyon almamak gibi, o yüzden başka bir yazıda detaylı çalışmayı düşünüyorum).

Eğer bizler beslemez isek, sarkacın doğal olarak dönüp dolaşıp :) geleceği yer merkez. Söylemesi dile kolay, peki ya uygulamak? İşte tüm mesele. Dengeli ve ahenkli bir “yol” dileğiyle...




MÜJDE, SARKAÇ VE ÇİLİNGİR

Şimdi diyeceksiniz, ne alakası var bu üç kelimenin. Gelin anlatayım...

Sarkaçın mistik öğretisi

Murphy kanunları tadında bir güne uyanıyorum. Aksilikler kahvaltıyla başlıyor. Ekmek almak isterken yanlışlıkla tarhanayı deviriyorum. Uşak’tan özel getirttiğim tarhanın heba olmasına mı yanayım, yoksa etrafın darmadağın hale gelmesine mi...Tam bunu düşünürken bir arkadaşım eğitimime katılamayacağını belirtiyor, oysa taa Mersin’e onun için uçuyordum. Olsun derken bitmiyor röportaj iptal ediliyor.

Genelde kadınlar moralini düzeltmek için ne yaparlar? Bildiniz, kuaföre giderler. Benim için yürüyüşe çıkmak, nefes seansı yapmak veya bir dostumu aramak daha önce gelse bile, bu sefer hemcinslerimi takip etmeye karar veriyorum.

SAHNE 1 ÇEKİM 1

Sohbet yeni yeni demini bulurken, Yeşilçam sahnesindeki gibi tak kapı açılıyor. İçeriye Müjde Ar giriyor. Bizim mahalle kuaföründe ne işi var? Bu bir rüya mı? Oldukça medeni “Merhaba” diyor içerdeki tek müşteri bendenize. Olabilir diyeceksiniz, ünlü insanların çoğu İstanbul’da yaşamıyor mu, bizler de bir şekilde denk düşüyoruz, görüyoruz orda burda. Lakin bu öyle değil. Aramızda bir sinerji oluşuyor. İki kadın birbirine bir kuaför salonunda şifa oluyor.

Müjde Hanım ile nasıl geçtiğini anlamadığım 2 saat yaşıyoruz. Bana, bir yabancıya güveniyor, yüreğini açıyor, o günkü sıkıntısını, ailevi durumlarını, senaryosunu, yaşadığı site adından tutun arasıra yurtdışında kaçtığı köye kadar. Bu güvene mazhar olmak için pür dikkat dinliyorum, sanıyorum ona verebileceğim en güzel hediye yargısız dinleme.

O kadar matrak ki, nasıl olmasın, Aysel Gürel’in kızı. Kâh ağlatıyor kâh güldürüyor. Daldan dala gönülden gönüle şakıyıp duran kuşlar misali. Ayrılırken “dokunmak istiyorum size” diyorum, şapur şupur öpüyor yanaklarımdan. Ohh ne güzel. Adı gibi müjdeliyor, muştuluyor. Günümün akışını değiştiriyor.

Kendi olma cesareti gösterebilen, kitlelere alışılmadık biçimde dokunan, bilinci toplumun hayli önünde olan güçlü bir kadın liderle kaynaşmanın haklı gururunu yaşıyorum. Bana verdiği en güzel hediye, ilham, “kim ne derse desin, kendi şarkını söyle bu fani evrende, gerisi hikaye”.

EYVAHLAR OLSUN

Bu elbette sarkacın iyi tarafı, sarkaç öbür yana sallanıyor, ne mi oluyor; eve dönüyorum, anahtar kırılıyor ve kapıda kalıyorum. Murphy yine işbaşında ;) Cebimin şarjı bitiyor. Üstelik tuvaletim var ve açım.

Şaşırtıcı bir şekilde takılmıyorum, madem sarkacın öbür tarafında olmasına izin verdin, gel şimdi buna, olumsuz algıladığına izin ver, diyorum. Birşeyleri bırakınca insan, fazla dert etmeyince, ilginç bir biçimde onun için derdini üstlenen çok oluyor. Apartman görevlisi benim için uğraşıyor, komşu benim için uğraşıyor, nihayetinde çilingir benim için uğraşıyor.

Gereksiz masraf çıktı mı çıktı, 2 saat boşuna kapıda kaldım mı kaldım, ancak inanılmaz dingin ve sakin kalabilmenin mutluluğunu yaşıyorum. Okuduğumuz bilgileri hayata geçiremeyeceksek ne anlamı var? Üstelik hayat en iyi ruhsal öğretmen.

TAO

En derin ruhsal öğretilerden Tao (dau gibi okunur) “yol” anlamına gelir. Hayatta herşeyin yin ve yangı, herşeyin kendine özgü bir denge noktası var. Bütün güçlerin ve enerjilerin dengelendiği yer işte bu “yol”. Gerçek huzur burda. Yol ortadadır. Ortada ve dengede olmayan herşey bir sarkaç misali salınır durur.

Bir sarkaç en dıştaki pozisyonda ne kadar kalabilir, bikaç saniye, peki öbür uçta? Aynısı. Merkezde ise onu bozacak birşey yoksa sonsuza kadar kalabilir. Ancak bu onun hareketsiz ve sabit olduğu anlamına gelmez. Aslında çok dinamiktir. Sonuçta girdap enerjisini merkezden çeker. Hareketsizliğin içinde ne mi var? Kanımca gerçek hareket var, açık ve net enerji var, sonsuz potansiyel ve tohum var.

Uçlar arasında gidip gelmekten vazgeçtiğimizde tahminimizin ötesinde bir enerjiye sahip olduğumuzu fark ederiz. Peki uçlar arasında salınmaktan nasıl vazgeçeceğiz? Şaşırtıcı bir şekilde izin vererek. Yine geldik mi kabule? (kabul etmek konusu çok yanlış anlaşılabiliyor, onaylamak ya da aksiyon almamak gibi, o yüzden başka bir yazıda detaylı çalışmayı düşünüyorum).

Eğer bizler beslemez isek, sarkacın doğal olarak dönüp dolaşıp :) geleceği yer merkez. Söylemesi dile kolay, peki ya uygulamak? İşte tüm mesele. Dengeli ve ahenkli bir “yol” dileğiyle...




4 Aralık 2015 Cuma

Saçmalamak hakkımız söke söke alırız ;)

günebakan Şeyda

Okuduğum masal* hedefi :) onikiden vuruyor, adeta bana ilaç gibi geliyor.

Anlatayım; vaktiyle krallığın birinde Prens varmış, gel zaman git zaman ülkenin en usta okçusu olmuş. Sonuçta insan zirveye çıktığında yalnız kalabiliyor. O da kendi gibi bir usta okçu bulup yeteneğini geliştirmeyi dilermiş can-ı gönülden.

Günün birinde bir köye düşmüş yolu, ne görse beğenirsiniz, ulaşılamaz yerlerde bazısı küçük bazısı büyük yüzlerce hedef. Her hedefin ortasında bir de ok saplanmamış mı. Mükemmel olmayan tek atış dahi yok. Bizim Prens bu usta ile tanışıp onun öğrencisi olmayı hayal etmiş.

İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir misali Usta görünmüş. Usta, Prens’in teklifi karşısında hayli şaşırmış, “Daha önce hiç öğrencim olmamıştı. Benim için hedef, insanın dünyaya okunu atması kadar mühim değildir. Oku iyice gerip kalbimin derinliklerinden gönderiyorum. Sonra da gidip etrafına hedefi işaretliyorum”.

Masalın mesajı hayli net; “Kalbimizden gelen eylemleri serbest bırakıp, amaç odaklı bir dünyada saf ve tam bir amaçsızlığın tadını çıkarmak”. Üzerine başkalarının plan ve programlarına “hayır” diyebilmenin yolu öncelikle kendi plan ve programlarına “hayır” demektir diyen bir kısa video da düşmesin mi mesaj kutuma, tamam dedim, yapacağım şey belli oldu...

GÜNE BAKAN

Komiktir, ajandama “amaçsızlık” diye yazacağım günü belirlemeye çalışırken buldum kendimi. Bu hedef odaklı dünyada ne hale gelmişim diye düşünmeden edemedim. Bu gün beni elbette bulurdu, ben izin verdiğimde, kendi kendine doğal bir şekilde. Zihnimden gelmeyeceği aşikardı bu çağrının. Kalbim fısıldayacak, tüm hücrelerim avazı çıktığı kadar bağıracaktı “Gün bugündür, fırla dostum yaşamaya”.

Beni bilenler bilir, “yüksek sorumluluk” sahibiyimdir. Malum yükselen burcum Oğlak, bendeki disiplin sanırım bir tek profesyonel sporcularda bulunur. Alışverişte bile tempolu yürürüm, bakılacak mağazalar, alınacaklar az çok bellidir kafamda. Spontane de takılırım ancak genel çerçeve bir plan dahilindeyse.

Bu sefer amacım çerçevenin bile olmaması, güneşe uyanıp gerine gerine, günün içinde erimek sevgiyle...

GÜNE AKAN

Ne mi yapıyorum? Canımın istediğini. Isparta’dan almış olduğum pembe gül suyuyla aryalar eşliğinde küvet keyfi yapıyorum. Ne zamandır gözüm mor sebze ve meyvelere takılıyordu, vardır bunu hikmeti deyip vücudumun bilgeliğini dinliyorum. “Mor” bir menü hazırlıyorum kendime. Haşlanmış pancar, yaban mersini ve salkım üzüm yiyorum doyasıya. İsveç’ten hediye doğal lavanta ile adı üzerinde lavanta rengi şurup yapıyorum (kahvaltıda beyaz peynirin üzerine çok yakışıyor, benden söylemesi).

Boş boş oturuyorum, hiç bir şeye takılmıyorum. Arkadaşıma havuçlu kek tarifi yazıp yolluyorum, tak bir saat sonra resmini yolluyor bana, kıkırdıyoruz bolca. Levent’te tanıdığım her esnafa uğrayıp hal hatır soruyorum. Çay içmekten midem burulsa dahi iki lafın belini kırmak iyi geliyor bana.

Ohhh içimden gelenleri yapmanın mutluluğunu ve hazzını yaşıyorum. Bana göre saçmalamanın rengi olsa  “mor ve berisi” olurdu zannımca :)

GÜNDEN BANA KALAN

Yukarda bahsi geçen saçmalamalar “ruha” iyi gelenler kategorisinde. Yoksa egosal kalıplarla sürekli saçmalıyoruz zaten. İçsel gücümüzle temas kurmaktan kaçınıp, kendimizi “güçlü”  kılmak adına türlü taklalar atıp “zavallı”** pozisyonuna düşebiliyoruz. Taklaların daha çok çaba gerektireceği düşünülürse, kolaya kaçmaktan ziyade; elimizi kolumuzu bağlayan bilinmezlik değil de ne?

Bir de herkesin saçmalaması elbette kendine. En yapmayacağınız şey ne olurdu, bunu bulmak asıl mesele, misal sizinkisi ne, kendinize bir hediye almak mı, evinizi konu komşuya açmak mı, işi kırmak mı (aman kimseler duymasın)? Tabiri caizse, sizi kısır döngünün dışına çıkaracak şey ne olurdu? Bu yanıtlarınızı bilemesem de şimdilik, duymak isterdim, sizlere iyi gelen ne? Zira herşey içimizde...Tatlı saçmalamaların olduğu bir zaman dilimi diliyorum hepimize...



Hamiş:
1- En yakın arkadaşlarımın neden blogunda kendi fotoğraflarını paylaşmıyorsun ısrarları üzerine konmuş canım memleketimin Trakya’sından bir kare
2- Doğa en iyi ilaç, vücudum günebakan çiçekleriyle inanılmaz ahenk içinde
3- Dilerim yüzümüz hep dönük olsun Güneşe ve aydınlık günlere...



* “Masal Terapi”, Judith Liberman
** Zavallı: Acınacak kadar kötü durumda bulunan, gücü bir şeye yetmeyen, âciz (TDK)



YAŞASIN AMAÇSIZLIK

Saçmalamak hakkımız söke söke alırız ;)

günebakan Şeyda

Okuduğum masal* hedefi :) onikiden vuruyor, adeta bana ilaç gibi geliyor.

Anlatayım; vaktiyle krallığın birinde Prens varmış, gel zaman git zaman ülkenin en usta okçusu olmuş. Sonuçta insan zirveye çıktığında yalnız kalabiliyor. O da kendi gibi bir usta okçu bulup yeteneğini geliştirmeyi dilermiş can-ı gönülden.

Günün birinde bir köye düşmüş yolu, ne görse beğenirsiniz, ulaşılamaz yerlerde bazısı küçük bazısı büyük yüzlerce hedef. Her hedefin ortasında bir de ok saplanmamış mı. Mükemmel olmayan tek atış dahi yok. Bizim Prens bu usta ile tanışıp onun öğrencisi olmayı hayal etmiş.

İyi olacak hastanın doktor ayağına gelir misali Usta görünmüş. Usta, Prens’in teklifi karşısında hayli şaşırmış, “Daha önce hiç öğrencim olmamıştı. Benim için hedef, insanın dünyaya okunu atması kadar mühim değildir. Oku iyice gerip kalbimin derinliklerinden gönderiyorum. Sonra da gidip etrafına hedefi işaretliyorum”.

Masalın mesajı hayli net; “Kalbimizden gelen eylemleri serbest bırakıp, amaç odaklı bir dünyada saf ve tam bir amaçsızlığın tadını çıkarmak”. Üzerine başkalarının plan ve programlarına “hayır” diyebilmenin yolu öncelikle kendi plan ve programlarına “hayır” demektir diyen bir kısa video da düşmesin mi mesaj kutuma, tamam dedim, yapacağım şey belli oldu...

GÜNE BAKAN

Komiktir, ajandama “amaçsızlık” diye yazacağım günü belirlemeye çalışırken buldum kendimi. Bu hedef odaklı dünyada ne hale gelmişim diye düşünmeden edemedim. Bu gün beni elbette bulurdu, ben izin verdiğimde, kendi kendine doğal bir şekilde. Zihnimden gelmeyeceği aşikardı bu çağrının. Kalbim fısıldayacak, tüm hücrelerim avazı çıktığı kadar bağıracaktı “Gün bugündür, fırla dostum yaşamaya”.

Beni bilenler bilir, “yüksek sorumluluk” sahibiyimdir. Malum yükselen burcum Oğlak, bendeki disiplin sanırım bir tek profesyonel sporcularda bulunur. Alışverişte bile tempolu yürürüm, bakılacak mağazalar, alınacaklar az çok bellidir kafamda. Spontane de takılırım ancak genel çerçeve bir plan dahilindeyse.

Bu sefer amacım çerçevenin bile olmaması, güneşe uyanıp gerine gerine, günün içinde erimek sevgiyle...

GÜNE AKAN

Ne mi yapıyorum? Canımın istediğini. Isparta’dan almış olduğum pembe gül suyuyla aryalar eşliğinde küvet keyfi yapıyorum. Ne zamandır gözüm mor sebze ve meyvelere takılıyordu, vardır bunu hikmeti deyip vücudumun bilgeliğini dinliyorum. “Mor” bir menü hazırlıyorum kendime. Haşlanmış pancar, yaban mersini ve salkım üzüm yiyorum doyasıya. İsveç’ten hediye doğal lavanta ile adı üzerinde lavanta rengi şurup yapıyorum (kahvaltıda beyaz peynirin üzerine çok yakışıyor, benden söylemesi).

Boş boş oturuyorum, hiç bir şeye takılmıyorum. Arkadaşıma havuçlu kek tarifi yazıp yolluyorum, tak bir saat sonra resmini yolluyor bana, kıkırdıyoruz bolca. Levent’te tanıdığım her esnafa uğrayıp hal hatır soruyorum. Çay içmekten midem burulsa dahi iki lafın belini kırmak iyi geliyor bana.

Ohhh içimden gelenleri yapmanın mutluluğunu ve hazzını yaşıyorum. Bana göre saçmalamanın rengi olsa  “mor ve berisi” olurdu zannımca :)

GÜNDEN BANA KALAN

Yukarda bahsi geçen saçmalamalar “ruha” iyi gelenler kategorisinde. Yoksa egosal kalıplarla sürekli saçmalıyoruz zaten. İçsel gücümüzle temas kurmaktan kaçınıp, kendimizi “güçlü”  kılmak adına türlü taklalar atıp “zavallı”** pozisyonuna düşebiliyoruz. Taklaların daha çok çaba gerektireceği düşünülürse, kolaya kaçmaktan ziyade; elimizi kolumuzu bağlayan bilinmezlik değil de ne?

Bir de herkesin saçmalaması elbette kendine. En yapmayacağınız şey ne olurdu, bunu bulmak asıl mesele, misal sizinkisi ne, kendinize bir hediye almak mı, evinizi konu komşuya açmak mı, işi kırmak mı (aman kimseler duymasın)? Tabiri caizse, sizi kısır döngünün dışına çıkaracak şey ne olurdu? Bu yanıtlarınızı bilemesem de şimdilik, duymak isterdim, sizlere iyi gelen ne? Zira herşey içimizde...Tatlı saçmalamaların olduğu bir zaman dilimi diliyorum hepimize...



Hamiş:
1- En yakın arkadaşlarımın neden blogunda kendi fotoğraflarını paylaşmıyorsun ısrarları üzerine konmuş canım memleketimin Trakya’sından bir kare
2- Doğa en iyi ilaç, vücudum günebakan çiçekleriyle inanılmaz ahenk içinde
3- Dilerim yüzümüz hep dönük olsun Güneşe ve aydınlık günlere...



* “Masal Terapi”, Judith Liberman
** Zavallı: Acınacak kadar kötü durumda bulunan, gücü bir şeye yetmeyen, âciz (TDK)