29 Mart 2016 Salı

Sahi nasıl iletişiyoruz birbirimizle?

Emoji Dünyası

İletişim, aynen insan gibi bir bütün. Bilinç+bilinçaltı+enerjetik tüm boyutlarda iletişim kurar insanoğlu. Misâl odaya girin, kırgın olduğunuz biri olsun içerde, hiç konuşmasanız ve hatta bakmasanız dahi diğerine, etkileşim kaçınılmaz; bilirsiniz içten içe, bir şeyler iletirsiniz birbirinize. İletişimi bölmek beyhude, maksat konuyu daha bir anlaşılır yapmak izininizle :)

SOLAR PLEKSUS

Kadim zamanlarda Çinliler’in ikinci beynimiz dediği bölge, sinir uçları bakımından hayli zengin olduğu için böyle anılıyor; Solar Pleksus veyahut karın boşluğumuz.

Buradaki iletişimin nisbeten basit bir dili var, “hıhı” (olumlamak) veya “ıhhh” (olumsuz anlamda) şeklinde verir mesajını. Günlük hayatta , basit şeylerde kullanırız, Türkçe meali “Canım çekiyor-çekmiyor”dur ki canımızın bir hayli hakkı vardır esasında ;)

-Kahve içer misin?

- Ihh, sanki çay alsam daha iyi.

Aslında baktığımızda, taa ilk karşılaşmada bir insana direkt çekilip itildiğimizi bile görebiliriz. Bu bölge net verir sinyalini. Tabi fark edebilene. Hatta daha karmaşık konularda dahi dinleyebiliriz bilgeliğini; meselâ, geçenlerde bir proje geldi bana, kararsız kaldım, hiç canım yapmak istemiyor, lâkin para getirebilecek gibi. Kendimi karar aşamasında, nasıl olsa bu hizmeti bana sunabilecek birsürü arkadaşım var diyerekten bir koçluk seansında buldum.

İçe bakış, dışa bakış, bir sürü şapka tak çıkar derken efendim, sonuçta döndük dolaştık geldik kürkçü dükkânına. Taa en baştan bildiğim şeye. Yapmayı tercih etmediğim tasdiklenmiş oldu nihayetinde.

ZİHİN

Madem çoğunlukla bu bölgedeyiz, iletişimimizin sıklıkla buradan olacağı aşikâr. Belli başlı üç aşaması var;

1- İletmek
2- Algı
3- Dinlemek

Bunların hepsi başlı başına bir kitap konusu, yazılarımda Söz Dünyası’na ara ara değiniyor olsam da, yeter mi elbette yetmez. Paylaşmaya devam edeceğim, sadece şimdilik 'dinlemek'ten azıcık dem vurmak isterim.

Dinlemeyi beceremiyoruz; çünkü sıranın bize gelmesini bekliyoruz, çünkü yerimiz ve yenimiz dar; çünkü kafamız meşgûl ve fazlasıyla dolu. Oysa dinlemenin aşamaları var, sözcüklerden gayrı, duyguları bile dinleyebilir, hatta 'söylenmeyenleri' dahi duyabiliriz. Azıcık kulak verirsek, yani sessizliğe fırsat tanırsak.

Dinlemek bir mucize, bir insanı, bu şekilde, sıfır noktasından dinleyebilsek, konuşan-dinleyen ayrımı bile zahirî oluyor (birkaç kez deneyimlemek nasip oldu). Karşıdakine hakîkî biçimde dokunmakla kalmayıp onu potansiyeline dönüştürebiliyoruz bile.

KALP

Dünyanın her yerinde böyle, kelime dağarcığı hızla küçülüyor, özellikle duygular anlamında. Nasılsın? Cevap; “İyi-kötü”. Oysa yüzlerce kelime var, lâyıkıyla ver o duyguyu, ifade et, tutunma, yaşa geç. Yok biz Türkler içimize atarız, sonra konserlerde bir o yana bir bu yana döner döner ağlarız.

Kafama değil kalbime koydum ;) , duygu listesi bile yapmışlığım var zamanında. Nasılsınız? Bendeniz tasasızım, anlayışlı, şen şakrak, anda ve akışta, ezcümle harika, müşfik, müteşekkir ve minnettar, şahane, hoşgörülü ve dingin, hayli eğlenceli, keyifli ve güvenli...Bilmem anlatabildim mi?

EMOJİİİİİ

Şimdi üstelik zaman da kısıtlı, modern ihtiyacın yansıması çıktı bir emoji salgını. Resmen salgın. İngilizler “Neredesin?” sorusuna bile cevaben “Waterloo” diyeceklerine su ve klozet ikonlarını kullanıyorlarmış.

Halihazırda emoji alfabesi 1281 karakterden oluşuyor. 90’lı yılların sonunda Japonya’dan yayılır bizlere, “e” resim, “moji” harf anlamına gelir dillerinde. Apple sağolsun, bir sürümünde buna yer verince, yayılır iyice. Gülme ve tebessümü bile ayırt edebiliyoruz sayelerinde, “United Colors of Benetton” misali 6 farklı ten rengi bile eklendi.

Tüm dünyada yılın en çok kullanılan emojisi ‘gülmekten gözlerinden yaşlar gelen’ olmuş. Hatta Oxford sözlükleri yılın kelimesi olarak bu ikonu seçmiş. Tüm gezegenimiz bu haldeydi de biz mi bilemedik, diye düşünmeden edemiyor insan. Eee insanoğlu iyi ve güçlüye öykünür daima. Herkes imrendiğini takip eder, bir nevî gıpta ettiklerini yaşarmış böylelikle.

Babacığım, sen haklısın emojileri anlamamakta, ben anlayamıyorum hâlâ. Kullansam da arada sırada. Teknoloji iyi güzel şey vesselâm, lâkin anlat bakalım anlatabiliyorsan ikonlarla 'İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı'’yı...Koy bakalım işaretlerle 'Boğaziçi Köprüsü, kulak ve gözleri kapalı bir adam'ı, aynı etkiyi yaratır mı? Hem bakalım, herkesin gözlerini kapattığında dinlediği İstanbul aynı mı?!




EMOJİ DÜNYASI'NA HOŞGELDİNİZ- II

Sahi nasıl iletişiyoruz birbirimizle?

Emoji Dünyası

İletişim, aynen insan gibi bir bütün. Bilinç+bilinçaltı+enerjetik tüm boyutlarda iletişim kurar insanoğlu. Misâl odaya girin, kırgın olduğunuz biri olsun içerde, hiç konuşmasanız ve hatta bakmasanız dahi diğerine, etkileşim kaçınılmaz; bilirsiniz içten içe, bir şeyler iletirsiniz birbirinize. İletişimi bölmek beyhude, maksat konuyu daha bir anlaşılır yapmak izininizle :)

SOLAR PLEKSUS

Kadim zamanlarda Çinliler’in ikinci beynimiz dediği bölge, sinir uçları bakımından hayli zengin olduğu için böyle anılıyor; Solar Pleksus veyahut karın boşluğumuz.

Buradaki iletişimin nisbeten basit bir dili var, “hıhı” (olumlamak) veya “ıhhh” (olumsuz anlamda) şeklinde verir mesajını. Günlük hayatta , basit şeylerde kullanırız, Türkçe meali “Canım çekiyor-çekmiyor”dur ki canımızın bir hayli hakkı vardır esasında ;)

-Kahve içer misin?

- Ihh, sanki çay alsam daha iyi.

Aslında baktığımızda, taa ilk karşılaşmada bir insana direkt çekilip itildiğimizi bile görebiliriz. Bu bölge net verir sinyalini. Tabi fark edebilene. Hatta daha karmaşık konularda dahi dinleyebiliriz bilgeliğini; meselâ, geçenlerde bir proje geldi bana, kararsız kaldım, hiç canım yapmak istemiyor, lâkin para getirebilecek gibi. Kendimi karar aşamasında, nasıl olsa bu hizmeti bana sunabilecek birsürü arkadaşım var diyerekten bir koçluk seansında buldum.

İçe bakış, dışa bakış, bir sürü şapka tak çıkar derken efendim, sonuçta döndük dolaştık geldik kürkçü dükkânına. Taa en baştan bildiğim şeye. Yapmayı tercih etmediğim tasdiklenmiş oldu nihayetinde.

ZİHİN

Madem çoğunlukla bu bölgedeyiz, iletişimimizin sıklıkla buradan olacağı aşikâr. Belli başlı üç aşaması var;

1- İletmek
2- Algı
3- Dinlemek

Bunların hepsi başlı başına bir kitap konusu, yazılarımda Söz Dünyası’na ara ara değiniyor olsam da, yeter mi elbette yetmez. Paylaşmaya devam edeceğim, sadece şimdilik 'dinlemek'ten azıcık dem vurmak isterim.

Dinlemeyi beceremiyoruz; çünkü sıranın bize gelmesini bekliyoruz, çünkü yerimiz ve yenimiz dar; çünkü kafamız meşgûl ve fazlasıyla dolu. Oysa dinlemenin aşamaları var, sözcüklerden gayrı, duyguları bile dinleyebilir, hatta 'söylenmeyenleri' dahi duyabiliriz. Azıcık kulak verirsek, yani sessizliğe fırsat tanırsak.

Dinlemek bir mucize, bir insanı, bu şekilde, sıfır noktasından dinleyebilsek, konuşan-dinleyen ayrımı bile zahirî oluyor (birkaç kez deneyimlemek nasip oldu). Karşıdakine hakîkî biçimde dokunmakla kalmayıp onu potansiyeline dönüştürebiliyoruz bile.

KALP

Dünyanın her yerinde böyle, kelime dağarcığı hızla küçülüyor, özellikle duygular anlamında. Nasılsın? Cevap; “İyi-kötü”. Oysa yüzlerce kelime var, lâyıkıyla ver o duyguyu, ifade et, tutunma, yaşa geç. Yok biz Türkler içimize atarız, sonra konserlerde bir o yana bir bu yana döner döner ağlarız.

Kafama değil kalbime koydum ;) , duygu listesi bile yapmışlığım var zamanında. Nasılsınız? Bendeniz tasasızım, anlayışlı, şen şakrak, anda ve akışta, ezcümle harika, müşfik, müteşekkir ve minnettar, şahane, hoşgörülü ve dingin, hayli eğlenceli, keyifli ve güvenli...Bilmem anlatabildim mi?

EMOJİİİİİ

Şimdi üstelik zaman da kısıtlı, modern ihtiyacın yansıması çıktı bir emoji salgını. Resmen salgın. İngilizler “Neredesin?” sorusuna bile cevaben “Waterloo” diyeceklerine su ve klozet ikonlarını kullanıyorlarmış.

Halihazırda emoji alfabesi 1281 karakterden oluşuyor. 90’lı yılların sonunda Japonya’dan yayılır bizlere, “e” resim, “moji” harf anlamına gelir dillerinde. Apple sağolsun, bir sürümünde buna yer verince, yayılır iyice. Gülme ve tebessümü bile ayırt edebiliyoruz sayelerinde, “United Colors of Benetton” misali 6 farklı ten rengi bile eklendi.

Tüm dünyada yılın en çok kullanılan emojisi ‘gülmekten gözlerinden yaşlar gelen’ olmuş. Hatta Oxford sözlükleri yılın kelimesi olarak bu ikonu seçmiş. Tüm gezegenimiz bu haldeydi de biz mi bilemedik, diye düşünmeden edemiyor insan. Eee insanoğlu iyi ve güçlüye öykünür daima. Herkes imrendiğini takip eder, bir nevî gıpta ettiklerini yaşarmış böylelikle.

Babacığım, sen haklısın emojileri anlamamakta, ben anlayamıyorum hâlâ. Kullansam da arada sırada. Teknoloji iyi güzel şey vesselâm, lâkin anlat bakalım anlatabiliyorsan ikonlarla 'İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı'’yı...Koy bakalım işaretlerle 'Boğaziçi Köprüsü, kulak ve gözleri kapalı bir adam'ı, aynı etkiyi yaratır mı? Hem bakalım, herkesin gözlerini kapattığında dinlediği İstanbul aynı mı?!




27 Mart 2016 Pazar

“Pardon kızım, anlayamadım, ne ji?” “Emoji baba emoji”...

Şeyda dört nala

Herşeyin birbiri ile ilintili olduğunu düşünürüm, diller de bundan bağımsız değil elbette. Atalarımız Orta Asya bozkırlarında dıgıdık dıgıdık at binerlerken Türkçemiz hayli farklıydı;

“İn, çık, bin, koş...”

gibi daha kısa, keskin kelimelerden oluşuyordu dilimiz. Malum, doğa sert, aş bulmak güç. Yalnız yaşamak lazım her şeye rağmen. Aldığımız nefesin hakkını vermek icap eder lâyıkıyla. Ne zaman Moğollar rahat vermez oldu, tadımız tuzumuz kaçtı, atımızın terkisine bindik geldik daha ılıman yerlere. Dilimiz daha bir yumuşadı akabinde, Arapça, Farsça gibi dillere de komşuyduk üstelik...

Bir dönem geldi, hüküm sürdüğü topraklar genişledi Türklerin, Türkçe hayliiii genişledi. Bunda bir olumsuzluk yok, misal İngilizce’nin Japonca’dan bile kelime ithal etmiş olduğunu biliyor muydunuz? Maksat kelimeleri içine alıp sindirebilmekte, kendi gramer yapısına uydurabilmekte, ezcümle esnek olabilmekte, yoksa kelimelere tutsak düşmek değil mesele!

1930'lar bir karar zamanıydı, neydi Türkçe ne değildi? Çıktı bir deha “Türkçe, halkın diline inmiş, yaşayan dildir” dedi. Atatürk objektifliğiyle, engin zekâsıyla yine yeniden bizlere yol gösterdi. Öz Türkçe konuşacağız diye “Görüt” gibi kelimeler teklif edilmiş yanılmıyorsam. Halbuki “rüya” demenin lezzeti apayrıyken, “düş”* kelimesi tüm narinliğiyle yanıbaşımızdayken...

Bakın yukarda saymış olduğum farklılıklar yerel olarak da geçerli. Misal, Çukurovalılar yayvan konuşular, yeri gelir kapalı “e” yerine açık “e” kullanırlar. Çünkü toprak hayli bereketli, hava sıcak, yaşam nispeten rahattır, dolayısıyla kendilerindeki genişlik gün gelir dillerine yansır. Karadenizliler’in biraz hızlı ve daha kapalı konuşmasında az biraz hırçın dalgaların, toprağın dik yamaç şeklinde konumlanmasının yani zorlu yaşam koşullarının payı olduğunu düşünürüm.


ALGI – İLETİŞİM - OLASILIK

Algı iletişimi etkiler, bunu hepimiz biliriz. Az önce dünyadan bıkmış, insanlarla iletişim bile kurmak istemezken, eski sevgiliden gelen bir telefonla adeta yeniden canlanırız. Ne değişti? Artık dünya toz pembe, değil mi? Önce içimiz sonra dilimiz yumuşar. Adeta “sevgi böcüğü” kesiliriz. Herkese “canım ciğerim” demek gelir içimizden nedense ;)

Peki, iletişim algıyı etkiler mi? Şüphesiz, diller algıyı şekillendirir. Amerika kıtasına çıkartma yapıldıktan sonra yerlilere, kıyıda açıkta neredeyse aylarca duran gemileri görüp neden hiçbir önlem almadıkları sorulduğunda, gemiyi görmediklerini ve bilmediklerini söylemişlerdir. Zira dillerinde, “gemi” cisminin karşılığı yokmuş!!!

Yine aynı şekilde, fotoğrafların renkli olmadığı dönemlerde, fotoğraf sadece fotoğraftı, siyah-beyaz diye anılmıyordu. O zamanlarda siyah-beyaz terimini kullandığımızı düşünsek, o yılların fotoğraf dünyasında sınırlamanın erken farkına varıp, olasılıklara zihnimizi belki daha açık tutardık.

Başka bir örnek 'keşke hiç olmasa' dediğimiz Dünya savaşlarından. 1. Dünya Savaşı ismi, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra verilmiş. O zamana değin “Büyük Savaş” ya da “Bütün Savaşları Bitiren Savaş” diye anılıyordu. 1920’li yıllarda 1. Dünya Savaşı adı verilmiş olsaydı, bu ikinci bir çatışma olasılığını çağrıştırmakla kalmayıp muhtemelen Atatürk ve Keynes gibi fikir adamlarının uyarılarının dikkate alınmasını sağlardı, kimbilir? **

Pekiyi şu anda nasıl iletişiyoruz birbirimizle, bu İletişim denen ‘İletişimsizlik’ çağında. Hız ne kadar egemen bizlere? Teknolojinin dört nala giderken bizleri de peşi sıra sürüklediği. Kelimelerimizin ne kadarı zihinden, ne kadarı kalpten, ne kadarı karın bölgesinden? Ve ne kadar samimi & içten???


Devamı gelecek...


* Kelimenin aslı, Kaşgarlı Mahmud tarafından kaleme alınmış, Türkçemizin bilinen en eski sözlüğü Divânü Lügati't-Türk'te 'tüş' olarak geçer. 

**Atatürk'ümüz olsun ünlü ekonomist Keynes olsun, 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya aleyhine sarsıcı kararlar alındığı, bunların gözden geçirilmesi gerektiği, aksi taktirde Almanya’nın ciddi boyutlarda ekonomik zorluklar yaşayıp bunun bütün Avrupa’ya yansımaları olacağı uyarısında bulunmuşlar.



EMOJİ DÜNYASI'NA HOŞGELDİNİZ- I

“Pardon kızım, anlayamadım, ne ji?” “Emoji baba emoji”...

Şeyda dört nala

Herşeyin birbiri ile ilintili olduğunu düşünürüm, diller de bundan bağımsız değil elbette. Atalarımız Orta Asya bozkırlarında dıgıdık dıgıdık at binerlerken Türkçemiz hayli farklıydı;

“İn, çık, bin, koş...”

gibi daha kısa, keskin kelimelerden oluşuyordu dilimiz. Malum, doğa sert, aş bulmak güç. Yalnız yaşamak lazım her şeye rağmen. Aldığımız nefesin hakkını vermek icap eder lâyıkıyla. Ne zaman Moğollar rahat vermez oldu, tadımız tuzumuz kaçtı, atımızın terkisine bindik geldik daha ılıman yerlere. Dilimiz daha bir yumuşadı akabinde, Arapça, Farsça gibi dillere de komşuyduk üstelik...

Bir dönem geldi, hüküm sürdüğü topraklar genişledi Türklerin, Türkçe hayliiii genişledi. Bunda bir olumsuzluk yok, misal İngilizce’nin Japonca’dan bile kelime ithal etmiş olduğunu biliyor muydunuz? Maksat kelimeleri içine alıp sindirebilmekte, kendi gramer yapısına uydurabilmekte, ezcümle esnek olabilmekte, yoksa kelimelere tutsak düşmek değil mesele!

1930'lar bir karar zamanıydı, neydi Türkçe ne değildi? Çıktı bir deha “Türkçe, halkın diline inmiş, yaşayan dildir” dedi. Atatürk objektifliğiyle, engin zekâsıyla yine yeniden bizlere yol gösterdi. Öz Türkçe konuşacağız diye “Görüt” gibi kelimeler teklif edilmiş yanılmıyorsam. Halbuki “rüya” demenin lezzeti apayrıyken, “düş”* kelimesi tüm narinliğiyle yanıbaşımızdayken...

Bakın yukarda saymış olduğum farklılıklar yerel olarak da geçerli. Misal, Çukurovalılar yayvan konuşular, yeri gelir kapalı “e” yerine açık “e” kullanırlar. Çünkü toprak hayli bereketli, hava sıcak, yaşam nispeten rahattır, dolayısıyla kendilerindeki genişlik gün gelir dillerine yansır. Karadenizliler’in biraz hızlı ve daha kapalı konuşmasında az biraz hırçın dalgaların, toprağın dik yamaç şeklinde konumlanmasının yani zorlu yaşam koşullarının payı olduğunu düşünürüm.


ALGI – İLETİŞİM - OLASILIK

Algı iletişimi etkiler, bunu hepimiz biliriz. Az önce dünyadan bıkmış, insanlarla iletişim bile kurmak istemezken, eski sevgiliden gelen bir telefonla adeta yeniden canlanırız. Ne değişti? Artık dünya toz pembe, değil mi? Önce içimiz sonra dilimiz yumuşar. Adeta “sevgi böcüğü” kesiliriz. Herkese “canım ciğerim” demek gelir içimizden nedense ;)

Peki, iletişim algıyı etkiler mi? Şüphesiz, diller algıyı şekillendirir. Amerika kıtasına çıkartma yapıldıktan sonra yerlilere, kıyıda açıkta neredeyse aylarca duran gemileri görüp neden hiçbir önlem almadıkları sorulduğunda, gemiyi görmediklerini ve bilmediklerini söylemişlerdir. Zira dillerinde, “gemi” cisminin karşılığı yokmuş!!!

Yine aynı şekilde, fotoğrafların renkli olmadığı dönemlerde, fotoğraf sadece fotoğraftı, siyah-beyaz diye anılmıyordu. O zamanlarda siyah-beyaz terimini kullandığımızı düşünsek, o yılların fotoğraf dünyasında sınırlamanın erken farkına varıp, olasılıklara zihnimizi belki daha açık tutardık.

Başka bir örnek 'keşke hiç olmasa' dediğimiz Dünya savaşlarından. 1. Dünya Savaşı ismi, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra verilmiş. O zamana değin “Büyük Savaş” ya da “Bütün Savaşları Bitiren Savaş” diye anılıyordu. 1920’li yıllarda 1. Dünya Savaşı adı verilmiş olsaydı, bu ikinci bir çatışma olasılığını çağrıştırmakla kalmayıp muhtemelen Atatürk ve Keynes gibi fikir adamlarının uyarılarının dikkate alınmasını sağlardı, kimbilir? **

Pekiyi şu anda nasıl iletişiyoruz birbirimizle, bu İletişim denen ‘İletişimsizlik’ çağında. Hız ne kadar egemen bizlere? Teknolojinin dört nala giderken bizleri de peşi sıra sürüklediği. Kelimelerimizin ne kadarı zihinden, ne kadarı kalpten, ne kadarı karın bölgesinden? Ve ne kadar samimi & içten???


Devamı gelecek...


* Kelimenin aslı, Kaşgarlı Mahmud tarafından kaleme alınmış, Türkçemizin bilinen en eski sözlüğü Divânü Lügati't-Türk'te 'tüş' olarak geçer. 

**Atatürk'ümüz olsun ünlü ekonomist Keynes olsun, 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya aleyhine sarsıcı kararlar alındığı, bunların gözden geçirilmesi gerektiği, aksi taktirde Almanya’nın ciddi boyutlarda ekonomik zorluklar yaşayıp bunun bütün Avrupa’ya yansımaları olacağı uyarısında bulunmuşlar.



17 Mart 2016 Perşembe

Neden masalları severiz hiç düşündünüz mü?

açgözlü olmayın

Kolektif bilincin ürünü olan masallar hem hayalgücümüzü beslerler hem ders verirler. Bu ders, kör gözüm parmağına türü bir ders değildir zira, ana bir tema dahi olsa; içiçe geçmiş alınması gereken birsürü küçük ders de vardır aynı zamanda. Herkes dinler masalı, alır payına düşeni. Aynen yaşam gibi...

Her masalda bir “kahraman” vardır, aynen yaşam gibi...Hepimiz kendi masalımızın kahramanı değil miyiz?

Bu kahraman nice zorluklara göğüs gerecek, nice çetin mücadelerden geçecektir. Yolun başındaki kişi ile masalın sonundaki kişi aynı mıdır sizce? Hayır elbette; korkak aslan cesur olur, teneke adamın kalbi olur, Rapunzel dış dünyaya açılır, Pamuk Prenses sevdiğine kavuşur, herkes ettiğini bulur. Aynen yaşam gibi...

Masallarda mucizeler ve hayatta unuttuğumuz “hayret” duygusu vardır, gerçek hayatta daha çok çocuklarda görülen. Nasıl çiçekler bir gecede yaprağa döner, nasıl gece-gündüz karışmaz, nasıl gezegenler hep yörüngelerinde? Bize bu duyguları hatırlatırlar. Ayrıca beklentiyi kestiğimizde ve saf niyetten ayrılınmadığında her şey bir mucize. Aynen yaşam gibi...

Buyrun küçüklüğümden aklımda kalmış bir masal sizlere...Gündemin bana düşündürdüklerine...

BALIKÇI VE KARISI

Bir varmış bir yokmuş; iyi yürekli, yumuşak kalpli bir balıkçı yaşarmış. Lâkin fakirlik diz boyu. Bir gün nasibine kavuşmak için varmış deniz kıyısına. Deniz durgundan ziyade biraz dalgalı. Varsın olsun, eve ekmek götürmek icap eder eninde sonunda.

Yakalamış bir balık, balık dile gelmiş; “Ben”, demiş “sihirli bir balığım, yalvarırım sana beni bırak, bu iyiliğini unutmam, karşılıksız bırakmam”. Balıkçı istenileni yapmış, zira kalp kıramazmış. Bu durum karısının hiiiç hoşuna itmemiş. Karısı balıkçının aksine bir hırslı bir aç gözlüymüş ki sormayın gitsin. “Bu küçücük kulübede ölüp gitmeye niyetim yok benim; çıksın karşına sihirli bir balık, sen bak alık alık, biz ailen için hiçbir şeyler isteme”.

Balıkçı istemeye istemeye kıyıya varmış. Kıyıdaki dalgalar biraz daha artmış, hafiften rüzgâr çıkmış. Balıkçı utana sıkıla “Ey sihirli balık” diye seslenmiş. Balık denizde görünmüş, başını çıkarmış, balıkçının anlattıklarını duyunca “var git yoluna, dediklerin oldu bil” demiş.

Balıkçı kulübesine varınca ne görsün; yerinde yeller esiyor, güzel bir çiftlik, hayvanlarıyla beraber karşısında hazır bekliyor. Karısı hayli sevinçli.

Gel zaman git zaman balıkçının karısı “geçenlerde vergi toplanmaya gelindi, kendi bölgemizin kral ve kraliçesi olmak varken her gün bu hayvanlara bak olacak iş mi ya?” demiş. Balıkçı zorla kıyıya gitmiş. Bu sefer hava daha bir sertmiş, dalgalar daha koyu. Balıkçı utana sıkıla “Ey sihirli balık” diye seslenmiş. Balık denizde görünmüş, başını çıkarmış, balıkçının anlattıklarını duyunca “var git yoluna, dediklerin oldu bil” demiş.

Balıkçı evine varınca ne görsün, karısı başında tacıyla Kraliçe konumunda, sayısız hizmetkâr karşısında reveransta. Şahane bir şato huzurlarınızda.

Gel zaman git zaman bizim balıkçının karısının durur mu, “ben isterim İmparatoriçe olmak, hem neyim eksik benim ondan? “Balıkçı “yapma etme, var bir imparatoriçe” dese de; bu sefer ayaklarını sürüye sürüye kıyıya gitmiş. Yeller esmekte, ağaçlar bir o yana bir bu yana savrulmakta. Balıkçı utana sıkıla “Ey sihirli balık” diye seslenmiş. Balık denizde görünmüş, başını çıkarmış, balıkçının anlattıklarını duyunca “var git yoluna, dediklerin oldu bil” demiş.

Balıkçı geri dönünce ne görsün, şatonun yerinde kocaman bir saray yükselmekte. Karısının önünde bütün kral ve kraliçeler saygıyla eğilmekte. Eski imparatoriçe bir köşede. Balıkçı şaşkın.

Bizim fakir balıkçı ve karısının yaşamları hayli değişmiş; o davetten bu eğlenceye, o kutlamadan bu ziyafete gezip durmuşlar. Geç yattıkları bir günün sonrasında güneş İmparatoriçenin üzerine doğunca, uyanmış ve hayli sinirlenmiş; “Koyu kadife perdeler işe yaramıyor mu, beni güzellik uykumdan kim uyandırdı? Hükmetmek isterim her şeye, güneş benim dediğim saatte doğacak bundan böyle, istemezsem batmayacak, varıp gideceksin şimdi kıyıya”. Balıkçı “yapma etme, böyle istek mi olur?” dediyse de dinletememiş. “Sihirli bir balık değil mi, işi ne?” diye yanıtlamış.

Balıkçı yüzü kara bir şekilde gitmiş kıyıya, bu sefer deniz hırçın, dalgalar adam boyu, fırtınadan göz gözü görmez bir şekilde. “Ey sihirli balık” diye seslenmiş. Balık denizde görünmüş, başını çıkarmış, balıkçının anlattıklarını duyunca “var git yoluna, dediklerin oldu bil” demiş.

Balıkçı geri dönünce bir de ne görsün, karısı kulübe kapısında onu beklemekte...Kıssadan hisse.

Eee masal bu, kimini uyutur, kimilerini uyandırırmış...




BİR MASAL

Neden masalları severiz hiç düşündünüz mü?

açgözlü olmayın

Kolektif bilincin ürünü olan masallar hem hayalgücümüzü beslerler hem ders verirler. Bu ders, kör gözüm parmağına türü bir ders değildir zira, ana bir tema dahi olsa; içiçe geçmiş alınması gereken birsürü küçük ders de vardır aynı zamanda. Herkes dinler masalı, alır payına düşeni. Aynen yaşam gibi...

Her masalda bir “kahraman” vardır, aynen yaşam gibi...Hepimiz kendi masalımızın kahramanı değil miyiz?

Bu kahraman nice zorluklara göğüs gerecek, nice çetin mücadelerden geçecektir. Yolun başındaki kişi ile masalın sonundaki kişi aynı mıdır sizce? Hayır elbette; korkak aslan cesur olur, teneke adamın kalbi olur, Rapunzel dış dünyaya açılır, Pamuk Prenses sevdiğine kavuşur, herkes ettiğini bulur. Aynen yaşam gibi...

Masallarda mucizeler ve hayatta unuttuğumuz “hayret” duygusu vardır, gerçek hayatta daha çok çocuklarda görülen. Nasıl çiçekler bir gecede yaprağa döner, nasıl gece-gündüz karışmaz, nasıl gezegenler hep yörüngelerinde? Bize bu duyguları hatırlatırlar. Ayrıca beklentiyi kestiğimizde ve saf niyetten ayrılınmadığında her şey bir mucize. Aynen yaşam gibi...

Buyrun küçüklüğümden aklımda kalmış bir masal sizlere...Gündemin bana düşündürdüklerine...

BALIKÇI VE KARISI

Bir varmış bir yokmuş; iyi yürekli, yumuşak kalpli bir balıkçı yaşarmış. Lâkin fakirlik diz boyu. Bir gün nasibine kavuşmak için varmış deniz kıyısına. Deniz durgundan ziyade biraz dalgalı. Varsın olsun, eve ekmek götürmek icap eder eninde sonunda.

Yakalamış bir balık, balık dile gelmiş; “Ben”, demiş “sihirli bir balığım, yalvarırım sana beni bırak, bu iyiliğini unutmam, karşılıksız bırakmam”. Balıkçı istenileni yapmış, zira kalp kıramazmış. Bu durum karısının hiiiç hoşuna itmemiş. Karısı balıkçının aksine bir hırslı bir aç gözlüymüş ki sormayın gitsin. “Bu küçücük kulübede ölüp gitmeye niyetim yok benim; çıksın karşına sihirli bir balık, sen bak alık alık, biz ailen için hiçbir şeyler isteme”.

Balıkçı istemeye istemeye kıyıya varmış. Kıyıdaki dalgalar biraz daha artmış, hafiften rüzgâr çıkmış. Balıkçı utana sıkıla “Ey sihirli balık” diye seslenmiş. Balık denizde görünmüş, başını çıkarmış, balıkçının anlattıklarını duyunca “var git yoluna, dediklerin oldu bil” demiş.

Balıkçı kulübesine varınca ne görsün; yerinde yeller esiyor, güzel bir çiftlik, hayvanlarıyla beraber karşısında hazır bekliyor. Karısı hayli sevinçli.

Gel zaman git zaman balıkçının karısı “geçenlerde vergi toplanmaya gelindi, kendi bölgemizin kral ve kraliçesi olmak varken her gün bu hayvanlara bak olacak iş mi ya?” demiş. Balıkçı zorla kıyıya gitmiş. Bu sefer hava daha bir sertmiş, dalgalar daha koyu. Balıkçı utana sıkıla “Ey sihirli balık” diye seslenmiş. Balık denizde görünmüş, başını çıkarmış, balıkçının anlattıklarını duyunca “var git yoluna, dediklerin oldu bil” demiş.

Balıkçı evine varınca ne görsün, karısı başında tacıyla Kraliçe konumunda, sayısız hizmetkâr karşısında reveransta. Şahane bir şato huzurlarınızda.

Gel zaman git zaman bizim balıkçının karısının durur mu, “ben isterim İmparatoriçe olmak, hem neyim eksik benim ondan? “Balıkçı “yapma etme, var bir imparatoriçe” dese de; bu sefer ayaklarını sürüye sürüye kıyıya gitmiş. Yeller esmekte, ağaçlar bir o yana bir bu yana savrulmakta. Balıkçı utana sıkıla “Ey sihirli balık” diye seslenmiş. Balık denizde görünmüş, başını çıkarmış, balıkçının anlattıklarını duyunca “var git yoluna, dediklerin oldu bil” demiş.

Balıkçı geri dönünce ne görsün, şatonun yerinde kocaman bir saray yükselmekte. Karısının önünde bütün kral ve kraliçeler saygıyla eğilmekte. Eski imparatoriçe bir köşede. Balıkçı şaşkın.

Bizim fakir balıkçı ve karısının yaşamları hayli değişmiş; o davetten bu eğlenceye, o kutlamadan bu ziyafete gezip durmuşlar. Geç yattıkları bir günün sonrasında güneş İmparatoriçenin üzerine doğunca, uyanmış ve hayli sinirlenmiş; “Koyu kadife perdeler işe yaramıyor mu, beni güzellik uykumdan kim uyandırdı? Hükmetmek isterim her şeye, güneş benim dediğim saatte doğacak bundan böyle, istemezsem batmayacak, varıp gideceksin şimdi kıyıya”. Balıkçı “yapma etme, böyle istek mi olur?” dediyse de dinletememiş. “Sihirli bir balık değil mi, işi ne?” diye yanıtlamış.

Balıkçı yüzü kara bir şekilde gitmiş kıyıya, bu sefer deniz hırçın, dalgalar adam boyu, fırtınadan göz gözü görmez bir şekilde. “Ey sihirli balık” diye seslenmiş. Balık denizde görünmüş, başını çıkarmış, balıkçının anlattıklarını duyunca “var git yoluna, dediklerin oldu bil” demiş.

Balıkçı geri dönünce bir de ne görsün, karısı kulübe kapısında onu beklemekte...Kıssadan hisse.

Eee masal bu, kimini uyutur, kimilerini uyandırırmış...




7 Mart 2016 Pazartesi

Hiç anlayamadım...

kavuşmak ne güzel olsa gerek...

Uzun süren bir kursta tanımıştım. Oysa tipim değildi. Lakin sebepsiz çekildim kendisine, hemen kanınız kaynar ya o misal.

Yılbaşı sonrasında bir şeyler içelim dedi. İçelim elbette, maalesef başbaşa bir yere değil, bir grup insanın toplanılması şeklinde davet etti bendenizi. Kendisinin de konuk olduğu. Oysa evin sahibini görmüştüm bir gün öncesinde, metro girişinde, böyle bir toplantıdan bahsetmemişti bile. Sizi bilmem ancak ben icabet edemem böyle bir davete. Ev sahibi ne der, sonra neden başbaşa görüşememek? Geç sevgiliyi; iki dost, iki arkadaş, iki hemşehri gibi. Anlamadım, anlayamadım gitti.

Tekrar davet, kurs çıkışı sonrasına. Nasıl sevindim. Çıkardı cep telefonundan Arap diyârlarında turist olan sevgilisinin fotoğrafı. Tüm hevesim kırıldı, kolum kanadım koparıldı, anlatamam. Dedim o zaman bana bakar dost gibi. Tamam, öyleyse neden izler beni ara sıra gözleri? Neden diğer grupça katılımlara ‘Sen de gelecek misin?’ diye sorar. Anlamadım, anlayamadım gitti.

Teklif etti yine, bu sefer bir eğitime, sevindim ona yakın olacağım diye. Üstelik her daim açım bilgiye. Bu sefer sınıf içinde ‘Söyleyeyim mi?’ dedi. Bir 'Ruh Eşi' bulduğundan bahsetmez mi? Meğer ilişkisi bitmemiş, kalan kısmı yeniden alevlenmiş. Ancak asansörde beni izler gözleri. Bu kadarına pes! Hiç mi anlamaz insan karşısındakini. Bir kalp kaç kez beklemeye alınsın??? Anlamadım, anlayamadım gitti.

Ne yaptım da oldum 'zavallı',
Gözlerimin önünde 
Ruh eşinden bile gayrı,
Birine vardı
Başkasına dokunmasının verdiği acı
Bile yük olarak algılandı...
Çok şükür ki;
"Çok çoook iyi bakılmaktaydı",
Bana ulaşmak için ne zaman adım atıldı?
Nasılsa onun deyimiyle, 
'Herşey olacağına varırdı'
Son bombası;
Sevdik, güzel olmuştu!
Bir öyle bir böyle konuştu!

Velhâsıl kelâm, ne yapsam yaranamadım. Egom ve ben hiçe sayıldık. Belki de iyi oldu. Herşey pişmeye kapı. Sanırdım dürüstlük, kalite, iyi niyet prim yapar bu dünyada! Meğer neyim budala! Pohpohlayamıyorsan karşıyı yazıklar olsun Şeyda sana!!!

Kim masum
Kim suçlu
Kalk 'Kader' ayağa
:)

Bari anlayabilseydim...


BARİ

Hiç anlayamadım...

kavuşmak ne güzel olsa gerek...

Uzun süren bir kursta tanımıştım. Oysa tipim değildi. Lakin sebepsiz çekildim kendisine, hemen kanınız kaynar ya o misal.

Yılbaşı sonrasında bir şeyler içelim dedi. İçelim elbette, maalesef başbaşa bir yere değil, bir grup insanın toplanılması şeklinde davet etti bendenizi. Kendisinin de konuk olduğu. Oysa evin sahibini görmüştüm bir gün öncesinde, metro girişinde, böyle bir toplantıdan bahsetmemişti bile. Sizi bilmem ancak ben icabet edemem böyle bir davete. Ev sahibi ne der, sonra neden başbaşa görüşememek? Geç sevgiliyi; iki dost, iki arkadaş, iki hemşehri gibi. Anlamadım, anlayamadım gitti.

Tekrar davet, kurs çıkışı sonrasına. Nasıl sevindim. Çıkardı cep telefonundan Arap diyârlarında turist olan sevgilisinin fotoğrafı. Tüm hevesim kırıldı, kolum kanadım koparıldı, anlatamam. Dedim o zaman bana bakar dost gibi. Tamam, öyleyse neden izler beni ara sıra gözleri? Neden diğer grupça katılımlara ‘Sen de gelecek misin?’ diye sorar. Anlamadım, anlayamadım gitti.

Teklif etti yine, bu sefer bir eğitime, sevindim ona yakın olacağım diye. Üstelik her daim açım bilgiye. Bu sefer sınıf içinde ‘Söyleyeyim mi?’ dedi. Bir 'Ruh Eşi' bulduğundan bahsetmez mi? Meğer ilişkisi bitmemiş, kalan kısmı yeniden alevlenmiş. Ancak asansörde beni izler gözleri. Bu kadarına pes! Hiç mi anlamaz insan karşısındakini. Bir kalp kaç kez beklemeye alınsın??? Anlamadım, anlayamadım gitti.

Ne yaptım da oldum 'zavallı',
Gözlerimin önünde 
Ruh eşinden bile gayrı,
Birine vardı
Başkasına dokunmasının verdiği acı
Bile yük olarak algılandı...
Çok şükür ki;
"Çok çoook iyi bakılmaktaydı",
Bana ulaşmak için ne zaman adım atıldı?
Nasılsa onun deyimiyle, 
'Herşey olacağına varırdı'
Son bombası;
Sevdik, güzel olmuştu!
Bir öyle bir böyle konuştu!

Velhâsıl kelâm, ne yapsam yaranamadım. Egom ve ben hiçe sayıldık. Belki de iyi oldu. Herşey pişmeye kapı. Sanırdım dürüstlük, kalite, iyi niyet prim yapar bu dünyada! Meğer neyim budala! Pohpohlayamıyorsan karşıyı yazıklar olsun Şeyda sana!!!

Kim masum
Kim suçlu
Kalk 'Kader' ayağa
:)

Bari anlayabilseydim...


Eee, söz vermek bu, çiçek vermeye benzemiyor :)

Gölgeler ve otobüsler

Sizlere bir sözüm vardı, Debbie Ford’un 'Sarı Otobüs' denilen meditatif içe bakış çalışmasından bahsedeceğim Şubat ayında diye. Lakin Şubat geldi geçti, Mart kapıdan baktı. İşin özü, sözümü tutamadım, bari onurlandırayım. Aşağıdaki ifadelerden hangisi sizce dokunuyor KALPLERE?

“Size bir sözüm vardı, ancak Şubat ayı çok yoğundu, bir sürü ek çalışmam vardı, yazamadım. Tam yazacaktım araya başka şeyler girdi, dernek işleri ve gönüllü çalışmalar, kendi çalışmalarım derken zaman akıp gitti. Bir de Ocak ayının bütün işleri Şubat’a kaydı. Bilirsiniz, hava ve yol durumu. Sömestir tatili derken...Ne yapsam bilemedim. Zaten çok fazla zaman da geçmemiş. ”

“Size bir sözüm vardı, tutamadım, çok üzgünüm. Zamanı verimli kullanamadım. Bundan sonra verdiğim zaman kısıtlamalarına daha dikkat edeceğim. Daha başka nasıl telafi edebilirim?”

Sizce hangi ifade daha güçlü? İkincisi elbette, çünkü “bahaneler”e yer yok. Herkes için gün 24 saat sonuçta. Her şey dönüp geliyor yapılacaklar listesinde “öncelik” belirlemeye.

SÖZ'ÜN GÜCÜ

Demişti ya arasıra Söz’ün gücünden bahsediyor olacağım diye (en azından bu sözümü tutmanın mutluluğu içerisindeyim), işte sözümüzün gücünü artırmanın bir yolu daha. Ne kadar bahane üretirsek hayatımızda sözümüzün ve dahi özümüzün gücü bir o kadar azalıyor aslında.

Hiçbir zaman şekilci uygulamalara prim veren biri olmadım, cümlelerinize asla “ancak, ama” gibi ifadeler almayın demem, çünkü içimiz neyse dışımız o, yani niyetimiz neyse ifademiz ona göre şekil bulur. Aksi değil. Referans noktası her daim içimizdir. Eğer hayatımızdan çıkarmazsak bahaneleri, ne derseniz deyin ve hatta demeyin :) karşıya bu geçer. Çaba beyhude, sonuç nafile ;)

SARI OTOBÜS

Florida'da doğup büyüyen Debbie Ford içindeki ışığı arayan bir gezgindi. Kitabı “Işığı Arayanların Karanlık Yanı” ise gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim bir baş yapıt.

Normalde ister spiritüel deyin ister kişisel gelişim, “sevip sevelim” türü yazılar beni biraz bayar. Ne kadar mistik yanım kuvvetli olsa da, analitik yanım şaha kalkar. Herkesi kucaklayalım. İyi, güzel de nasıl? diye sorar beynimin sol tarafına düşen kıvrımlar. Bu yüzden kitabı hayli benimsedim, ayağı yere basan sağlam bir sürü alıştırması var.

Bunlardan aklımda kalanı ‘Sarı Otobüs’. Hiç unutmam, kitabı okuduğum sıralar, hayatımda kendimi çokça yalnız hissettiğim zamanlardan biriydi. Sarı kaplı bir defter almıştım . Haftasonları kanapemde uzanıp düzenli yapardım uygulamalarını. Sanırım ondan kalmış ismi ve pratiği aklımda.

İşin özeti; Carl Jung’un gölge diye nitelendirdiği; kabul etmediğimiz, hatta nefret ettiğimiz ve başkalarına sıkça yansıttığımız olumlu ve olumsuz yanlarımızı görmek, bunlarla barışmak. Çünkü sahiplenmediğimiz her veçhe sonuçta sahibimiz oluyor maalesef.

Uygulamayı nasıl mı yapacaksınız? Elbette her işin başı niyet. Bırakın kendinizi koltuğa, derin nefeslerle meditatif bir hale gelin. Sonrasında bekleyin Sarı Otobüs’ünüzü. Binin otobüse, bakalım hangi siz ‘Siz’i bekliyor olacak? Başlayın sohbetinize. Gönül gözünüzün açık olması yetip artar bile.

Benim yapmış olduğum bir çalışmamı paylaşmak istiyorum, kendimin 'duyarlı' yönüyle karşılaştım. Pek bir nazikti. Bendeniz antenleri fazla gelişmiş biriyim, misal İstanbul 3.1 ölçeğinde sallanır, hemen algılarım. Ne yalan söyleyeyim, duyarlı olmayı pek benimseyemezdim. Herkesin yerine kendimi rahatlıkla kor, kimselerin kendini benim yerine koyamamasına şaşar kalır, özellikle şirketlerde sözlü saldırılar karşısında toptan afallardım. 'Bu durumun iyi yanı ne?' diye sorar dururdum.

Cevabını çalışmada buldum, bu özelliğim bana koçlukta inanılmaz hizmet ediyor. İnsanın kaşını gözünün oynamasından ne hissettiğini anlayabiliyorum. Bu bir. Ayrıca ince ve zarif bir estetik anlayışım var. Bu iki. Duyarlı yanıma dedim ki ”Onca yıl haksızlık etmişim sana, özür dilerim”. “Özür dileme, kendini suçlama yeter” dedi. Tam kendimi nasıl suçladığımı soracakken “Ben senin bir parçanım, beni suçladığın her seferde, kenara ittiğinde kendini suçlamış olmuyor musun?” diye sordu ki hakkı var. Şu bilgeliğe hayret etmemek mümkün değil...Ahh keşke her daim yakın olabilsek içimizdeki rehberliğe!

“Olamadığınız şey sizin olmanıza izin vermeyecektir” der Bill Spinoza. Haydiiiii. Otobüs kalkıyor! Kendimizle ilişkimizi gözden geçirme zamanına. Haydi 'bütün' olmaya!



Hamiş: Pratiğin uygulama detaylarına kitaptan erişebilirsiniz. Ben kısaca anlatmayı tercih ettim.


SARI OTOBÜS

Eee, söz vermek bu, çiçek vermeye benzemiyor :)

Gölgeler ve otobüsler

Sizlere bir sözüm vardı, Debbie Ford’un 'Sarı Otobüs' denilen meditatif içe bakış çalışmasından bahsedeceğim Şubat ayında diye. Lakin Şubat geldi geçti, Mart kapıdan baktı. İşin özü, sözümü tutamadım, bari onurlandırayım. Aşağıdaki ifadelerden hangisi sizce dokunuyor KALPLERE?

“Size bir sözüm vardı, ancak Şubat ayı çok yoğundu, bir sürü ek çalışmam vardı, yazamadım. Tam yazacaktım araya başka şeyler girdi, dernek işleri ve gönüllü çalışmalar, kendi çalışmalarım derken zaman akıp gitti. Bir de Ocak ayının bütün işleri Şubat’a kaydı. Bilirsiniz, hava ve yol durumu. Sömestir tatili derken...Ne yapsam bilemedim. Zaten çok fazla zaman da geçmemiş. ”

“Size bir sözüm vardı, tutamadım, çok üzgünüm. Zamanı verimli kullanamadım. Bundan sonra verdiğim zaman kısıtlamalarına daha dikkat edeceğim. Daha başka nasıl telafi edebilirim?”

Sizce hangi ifade daha güçlü? İkincisi elbette, çünkü “bahaneler”e yer yok. Herkes için gün 24 saat sonuçta. Her şey dönüp geliyor yapılacaklar listesinde “öncelik” belirlemeye.

SÖZ'ÜN GÜCÜ

Demişti ya arasıra Söz’ün gücünden bahsediyor olacağım diye (en azından bu sözümü tutmanın mutluluğu içerisindeyim), işte sözümüzün gücünü artırmanın bir yolu daha. Ne kadar bahane üretirsek hayatımızda sözümüzün ve dahi özümüzün gücü bir o kadar azalıyor aslında.

Hiçbir zaman şekilci uygulamalara prim veren biri olmadım, cümlelerinize asla “ancak, ama” gibi ifadeler almayın demem, çünkü içimiz neyse dışımız o, yani niyetimiz neyse ifademiz ona göre şekil bulur. Aksi değil. Referans noktası her daim içimizdir. Eğer hayatımızdan çıkarmazsak bahaneleri, ne derseniz deyin ve hatta demeyin :) karşıya bu geçer. Çaba beyhude, sonuç nafile ;)

SARI OTOBÜS

Florida'da doğup büyüyen Debbie Ford içindeki ışığı arayan bir gezgindi. Kitabı “Işığı Arayanların Karanlık Yanı” ise gönül rahatlığıyla tavsiye edeceğim bir baş yapıt.

Normalde ister spiritüel deyin ister kişisel gelişim, “sevip sevelim” türü yazılar beni biraz bayar. Ne kadar mistik yanım kuvvetli olsa da, analitik yanım şaha kalkar. Herkesi kucaklayalım. İyi, güzel de nasıl? diye sorar beynimin sol tarafına düşen kıvrımlar. Bu yüzden kitabı hayli benimsedim, ayağı yere basan sağlam bir sürü alıştırması var.

Bunlardan aklımda kalanı ‘Sarı Otobüs’. Hiç unutmam, kitabı okuduğum sıralar, hayatımda kendimi çokça yalnız hissettiğim zamanlardan biriydi. Sarı kaplı bir defter almıştım . Haftasonları kanapemde uzanıp düzenli yapardım uygulamalarını. Sanırım ondan kalmış ismi ve pratiği aklımda.

İşin özeti; Carl Jung’un gölge diye nitelendirdiği; kabul etmediğimiz, hatta nefret ettiğimiz ve başkalarına sıkça yansıttığımız olumlu ve olumsuz yanlarımızı görmek, bunlarla barışmak. Çünkü sahiplenmediğimiz her veçhe sonuçta sahibimiz oluyor maalesef.

Uygulamayı nasıl mı yapacaksınız? Elbette her işin başı niyet. Bırakın kendinizi koltuğa, derin nefeslerle meditatif bir hale gelin. Sonrasında bekleyin Sarı Otobüs’ünüzü. Binin otobüse, bakalım hangi siz ‘Siz’i bekliyor olacak? Başlayın sohbetinize. Gönül gözünüzün açık olması yetip artar bile.

Benim yapmış olduğum bir çalışmamı paylaşmak istiyorum, kendimin 'duyarlı' yönüyle karşılaştım. Pek bir nazikti. Bendeniz antenleri fazla gelişmiş biriyim, misal İstanbul 3.1 ölçeğinde sallanır, hemen algılarım. Ne yalan söyleyeyim, duyarlı olmayı pek benimseyemezdim. Herkesin yerine kendimi rahatlıkla kor, kimselerin kendini benim yerine koyamamasına şaşar kalır, özellikle şirketlerde sözlü saldırılar karşısında toptan afallardım. 'Bu durumun iyi yanı ne?' diye sorar dururdum.

Cevabını çalışmada buldum, bu özelliğim bana koçlukta inanılmaz hizmet ediyor. İnsanın kaşını gözünün oynamasından ne hissettiğini anlayabiliyorum. Bu bir. Ayrıca ince ve zarif bir estetik anlayışım var. Bu iki. Duyarlı yanıma dedim ki ”Onca yıl haksızlık etmişim sana, özür dilerim”. “Özür dileme, kendini suçlama yeter” dedi. Tam kendimi nasıl suçladığımı soracakken “Ben senin bir parçanım, beni suçladığın her seferde, kenara ittiğinde kendini suçlamış olmuyor musun?” diye sordu ki hakkı var. Şu bilgeliğe hayret etmemek mümkün değil...Ahh keşke her daim yakın olabilsek içimizdeki rehberliğe!

“Olamadığınız şey sizin olmanıza izin vermeyecektir” der Bill Spinoza. Haydiiiii. Otobüs kalkıyor! Kendimizle ilişkimizi gözden geçirme zamanına. Haydi 'bütün' olmaya!



Hamiş: Pratiğin uygulama detaylarına kitaptan erişebilirsiniz. Ben kısaca anlatmayı tercih ettim.


4 Mart 2016 Cuma

Phillippe Petit’in hikâyesini izlerken aklımdan geçenler tam da bunlar.

Teslimiyet güzel şey

“Tehlikeli Yürüyüş”* filmi soyadı küçük (petit Fransızca küçük anlamına gelir) kendi büyük Fransız gösteri ustasının, 1974’te İkiz Kuleler arasına gerdiği çelik ipteki yürüyüşüne giden yolculuğunu anlatıyor.

Detaylı anlatacak değilim sizlere. Zira heves ve merakınızı kaçırmak istemem. Tutku var, adanmışlık var, güzel bir kurgu ve inanılmaz bir hikâye var. Daha ne olsun ? Sadece yakalayabildiğim başlıkları paylaşmak isterim;

- Mistik bir tarafı var kahramanın, işaretleri takip ediyor. En yüksek mesafelerde yürümeyi düşleyen adam, dişçide sıra beklerken İkiz Kule inşaatının biteceğini öğreniyor. Artık hayali somutlaşıp, ete kemiğe bürünüp hedefi haline geliyor.

- İnsan kendi olmalı, “Ne istiyorsa onun peşinden koşmalı, böyle büyüyor er kişi.” Nitekim Papa Rudy adında ünlü bir ip cambazı kendisine sirklerde beraber çalışmayı teklif ettiğinde, “Hayır, benim işim gönlümün çektiği yerlerde, dışarda olmak, sen bana sırlarını öğret yeter”diye cevaplayabiliyor. Nerelere mi ipini yani dünyasını kurup yürüyor bu çılgın adam, Seine nehri üzerine, sokakta iki ağaç arasına, hatta Notre Dame de Sion kilisesi kuleleri arasına. Gösteri sonrasında yakalanması onu İkiz Kule fikrinden caydırıyor mu? Elbette hayır...

- Ustasından çok önemli dersler alıyor. Bir gün ipte yürürken, sadece 3 adım kala kibre kapılıp düşüyor. Ustası “Sen kimsin ki yenilmez olduğunu düşündün? Azıcık dahi kalsa işini ciddiye alacaksın” diyor gözlerinin içine baka baka. Başka bir gün reverans yaparken aşırı hareketlerle seyirciye, “Öyle yapılmaz, diyor fazla abarttın”. Tam tersini yapınca da ”bu sefer de seyirciyi küçümsedin, unutma seyircisiz şov olmaz, için coşsun, dışın değil, bu duygu geçer seyirciye”.

- Takım çalışması önemli, “işbirlikçilerim” dediği, ona candan bağlı arkadaşları var. Sonuçta İkiz kulelere gizlice çıkmak, gerekli tertibatı kurmak ve herşeyden önce inanılmak için insanın insana ihtiyacı var...

- Algı realitemizi belirleyen en önemli şey hayatta, onu bir kez daha gördüm açıkça. Özellikle yükseklik korkusu olanlar için bu yürüyüş “ölüm” demekken Phillipe için “hayat” demek. Öbür kelimeyi kullanmıyor bile...

- Sonra o büyük gün geliyor, yürüyüş başlıyor. Filmin en etkili sahnesi, ilk adımını attığı an. İlk önce şehir ve sonrasında binalar kayboluyor, geriye sadece ip kalıyor ve ipe güveniyor onu taşıyacağı için. Kendini bırakıyor (teslim oluyor), “İlk adımı attığımda panik oldum, sonra dengemi sağladım, halata kendimi hissettirmeden yürüdüm” diye özetliyor bu zamanları. Sanki ipin üzerinde kayıyor. O anları 'sonsuz huzur, sonsuz dinginlik' olarak tanımlıyor.

- Fark edilmeye başlandıkça, Manhattan’da âdeta hayat duruyor, trafik tıkanıyor, tarihe geçecek bu muhteşem olaya büyük bir izleyici kitlesi tanıklık ediyor...

- Polisin tutumu çok komik. Haberi alır almaz çatıya fırlıyorlar. Teldeki en ufak titreme yaşamına bedel olabilecekken, “sürekli el kol hareketleri, “in aşağı” bağrışları...Polise inat, 411 metre yükseklikte 46 m.lik uzaklıktaki mesafeyi 45 dakika içinde 8 kez gidip geliyor.

- Gerçek reveransın anlamını kavrıyor; ipe, binalara, işbirlikçilerine ;) , ezcümle herşeye minnet duyup selamını zarifçe veriyor.

- Nirvana anı bence sıcak yatağında yatar gibi ipin üzerinde uzanması. Artistik suçu sonrası tutuklanıyor. Kesilen ceza Central Park’ta alçak bir ip üzerinde çocuklara gösteri yapmak :)

Böyle dev insanlar, sporcular olsun sanatçılar olsun, insan adındaki varlığın (mekanizma veya organizma tanımlamaları clız kalır) olasılık boyutlarını gösteriyorlar bence bizlere. Üstelik bizim olanaksız dediğimiz kısımların bile olasılık dahilinde olduğunu. Da Vinci, Usain Bolt, Mimar Sinan, Salvador Dali...Biri çita gibi koşsun, öbürü uçma ve suda yürüme planları yapsın ta bilmem kaç yılında, diğeri hava akımları yardımıyla 'İs Odası' oluşturup mumların çinilere zarar vermesini önlesin, ötekisi optik aynalar vasıtasıyla kendi kendinin resmini tuvale aktarsın. Olacak iş mi ya? Bravo insanlığa...

Bu yazımı Petit ile yapılan röportajdan http://www.hurriyet.com.tr/philippe-petit-hayat-cok-kisa-tek-care-heyecan-30286747 bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

"...Ölümden korkar mısınız?
- Hayır, hiçbir zaman... Tam 6 yıl gece-gündüz o yürüyüş için geçti. Hayal kurdum, hesapladım, prova yaptım, meteoroloji, fizik, yer çekimi aklınıza gelecek her türlü etkeni, bilimi çalıştım. O meşhur laf doğru: Ölüm de hayata dahil. Belki de en gizemli tarafı. Ne olacağına, nereye gideceğine, ne hissedeceğine dair en ufak bir fikrin yok. Hayat çok kısa. ..Olabildiği kadar aşkla, heyecanla, son sürat yaşamalı hayatı...
Hiç mi korkunuz yok hayatta?
- Yok... Korkularımızın kaynağında bilgi eksikliği vardır. Eskiden dev örümceklerden korkardım mesela. Oturdum, örümceklere dair yazılmış ne varsa okudum, hatmettim. Korkum kalmadı. Bilinmeyenden korkar insan..."


*The Walk


İMKANSIZ MI, PARDON O DA NE?

Phillippe Petit’in hikâyesini izlerken aklımdan geçenler tam da bunlar.

Teslimiyet güzel şey

“Tehlikeli Yürüyüş”* filmi soyadı küçük (petit Fransızca küçük anlamına gelir) kendi büyük Fransız gösteri ustasının, 1974’te İkiz Kuleler arasına gerdiği çelik ipteki yürüyüşüne giden yolculuğunu anlatıyor.

Detaylı anlatacak değilim sizlere. Zira heves ve merakınızı kaçırmak istemem. Tutku var, adanmışlık var, güzel bir kurgu ve inanılmaz bir hikâye var. Daha ne olsun ? Sadece yakalayabildiğim başlıkları paylaşmak isterim;

- Mistik bir tarafı var kahramanın, işaretleri takip ediyor. En yüksek mesafelerde yürümeyi düşleyen adam, dişçide sıra beklerken İkiz Kule inşaatının biteceğini öğreniyor. Artık hayali somutlaşıp, ete kemiğe bürünüp hedefi haline geliyor.

- İnsan kendi olmalı, “Ne istiyorsa onun peşinden koşmalı, böyle büyüyor er kişi.” Nitekim Papa Rudy adında ünlü bir ip cambazı kendisine sirklerde beraber çalışmayı teklif ettiğinde, “Hayır, benim işim gönlümün çektiği yerlerde, dışarda olmak, sen bana sırlarını öğret yeter”diye cevaplayabiliyor. Nerelere mi ipini yani dünyasını kurup yürüyor bu çılgın adam, Seine nehri üzerine, sokakta iki ağaç arasına, hatta Notre Dame de Sion kilisesi kuleleri arasına. Gösteri sonrasında yakalanması onu İkiz Kule fikrinden caydırıyor mu? Elbette hayır...

- Ustasından çok önemli dersler alıyor. Bir gün ipte yürürken, sadece 3 adım kala kibre kapılıp düşüyor. Ustası “Sen kimsin ki yenilmez olduğunu düşündün? Azıcık dahi kalsa işini ciddiye alacaksın” diyor gözlerinin içine baka baka. Başka bir gün reverans yaparken aşırı hareketlerle seyirciye, “Öyle yapılmaz, diyor fazla abarttın”. Tam tersini yapınca da ”bu sefer de seyirciyi küçümsedin, unutma seyircisiz şov olmaz, için coşsun, dışın değil, bu duygu geçer seyirciye”.

- Takım çalışması önemli, “işbirlikçilerim” dediği, ona candan bağlı arkadaşları var. Sonuçta İkiz kulelere gizlice çıkmak, gerekli tertibatı kurmak ve herşeyden önce inanılmak için insanın insana ihtiyacı var...

- Algı realitemizi belirleyen en önemli şey hayatta, onu bir kez daha gördüm açıkça. Özellikle yükseklik korkusu olanlar için bu yürüyüş “ölüm” demekken Phillipe için “hayat” demek. Öbür kelimeyi kullanmıyor bile...

- Sonra o büyük gün geliyor, yürüyüş başlıyor. Filmin en etkili sahnesi, ilk adımını attığı an. İlk önce şehir ve sonrasında binalar kayboluyor, geriye sadece ip kalıyor ve ipe güveniyor onu taşıyacağı için. Kendini bırakıyor (teslim oluyor), “İlk adımı attığımda panik oldum, sonra dengemi sağladım, halata kendimi hissettirmeden yürüdüm” diye özetliyor bu zamanları. Sanki ipin üzerinde kayıyor. O anları 'sonsuz huzur, sonsuz dinginlik' olarak tanımlıyor.

- Fark edilmeye başlandıkça, Manhattan’da âdeta hayat duruyor, trafik tıkanıyor, tarihe geçecek bu muhteşem olaya büyük bir izleyici kitlesi tanıklık ediyor...

- Polisin tutumu çok komik. Haberi alır almaz çatıya fırlıyorlar. Teldeki en ufak titreme yaşamına bedel olabilecekken, “sürekli el kol hareketleri, “in aşağı” bağrışları...Polise inat, 411 metre yükseklikte 46 m.lik uzaklıktaki mesafeyi 45 dakika içinde 8 kez gidip geliyor.

- Gerçek reveransın anlamını kavrıyor; ipe, binalara, işbirlikçilerine ;) , ezcümle herşeye minnet duyup selamını zarifçe veriyor.

- Nirvana anı bence sıcak yatağında yatar gibi ipin üzerinde uzanması. Artistik suçu sonrası tutuklanıyor. Kesilen ceza Central Park’ta alçak bir ip üzerinde çocuklara gösteri yapmak :)

Böyle dev insanlar, sporcular olsun sanatçılar olsun, insan adındaki varlığın (mekanizma veya organizma tanımlamaları clız kalır) olasılık boyutlarını gösteriyorlar bence bizlere. Üstelik bizim olanaksız dediğimiz kısımların bile olasılık dahilinde olduğunu. Da Vinci, Usain Bolt, Mimar Sinan, Salvador Dali...Biri çita gibi koşsun, öbürü uçma ve suda yürüme planları yapsın ta bilmem kaç yılında, diğeri hava akımları yardımıyla 'İs Odası' oluşturup mumların çinilere zarar vermesini önlesin, ötekisi optik aynalar vasıtasıyla kendi kendinin resmini tuvale aktarsın. Olacak iş mi ya? Bravo insanlığa...

Bu yazımı Petit ile yapılan röportajdan http://www.hurriyet.com.tr/philippe-petit-hayat-cok-kisa-tek-care-heyecan-30286747 bir alıntı ile bitirmek istiyorum:

"...Ölümden korkar mısınız?
- Hayır, hiçbir zaman... Tam 6 yıl gece-gündüz o yürüyüş için geçti. Hayal kurdum, hesapladım, prova yaptım, meteoroloji, fizik, yer çekimi aklınıza gelecek her türlü etkeni, bilimi çalıştım. O meşhur laf doğru: Ölüm de hayata dahil. Belki de en gizemli tarafı. Ne olacağına, nereye gideceğine, ne hissedeceğine dair en ufak bir fikrin yok. Hayat çok kısa. ..Olabildiği kadar aşkla, heyecanla, son sürat yaşamalı hayatı...
Hiç mi korkunuz yok hayatta?
- Yok... Korkularımızın kaynağında bilgi eksikliği vardır. Eskiden dev örümceklerden korkardım mesela. Oturdum, örümceklere dair yazılmış ne varsa okudum, hatmettim. Korkum kalmadı. Bilinmeyenden korkar insan..."


*The Walk


3 Mart 2016 Perşembe

Dün özledim de seni coştum birden bire,
Çıktım senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan;
“Gafil” dedi, “Bizde sandığın Tanrı sende”.
                                                   Ömer Hayyam

Yaşasın Birlik

Hayat Ben’den Biz’e, Biz’den Bir’e yapmakta olduğumuz bir yolculuk...

Belki de kademe kademe gelindi zaten Bir’den Biz’e, sonra da Ben’e...İnsanlar mutlu mesut yaşarlarken kayıp kıta Atlantis’te :) ; bir virüs geldi girdi adeta, mutlu mesut topraklara. Adı “Korku” idi.

Bu virüs ki kötü bir özelliği hızla yayılmasıydı, iyi özelliği de tıpatıp aynısıydı. Malum Yüceler Yücesi Rabbim herşeyi tezatıyla yaratmıştı. İyi özelliği aynı hızla çözülmesiydi. Tek fark virüse inanıp inanmamakta yatmaktaydı. Velhasıl, zaman geldi geçti. İnsanlar anladılar ki birşeyler yanlıştı. “Ben”likte artık yoktu “Biz”in tadı...

Hepimiz bireysel yolculuklarımızın yanında, kolektif bir yolculuğu yaratıyoruz peşi sıra. İnsanlık anladı, ben diye diretmenin , “Rabbena hep bana” demenin kimseye yok faydası. Ben’de olmanın getirdiği yabancılaşma duygusunu bir güzel tattılar, dolaplar ve mideler tıkabasa dolarken, doğadan uzaklaşıldı, gönüller boşaldı, paylaşmak cılızlaştı, mutluluk artacağına azaldı. Bir gariplik vardı, ama ne?!

Scud füzeleri bir yerlere, bazı insanların üzerine inerken hepimiz film izler gibi izlemedik mi!!! Komik olan atmosferin bile üzerimizde “Bir” olduğunu çook geç idrak etmemiz. Ya hava ve sular sadece fakir ülkelerde kirlenmeye devam etseydi, bunca tantana hala kopacak mıydı?

GEÇ OLMADAN

Bazen içime bazı bilgiler gelir, sebepsiz. Nerden geldiklerini sorgulamam bile. Zira ‘Hoş gelirler’. Bir gün dedim kendi kendime, şu an insanlık kendi kendini iyi eder, şifa aşamasında. Sonrasında bir kursta, Hintli kadın, güzelim rengarenk giysileri içinde, “İnsanlık şu an kendini iyileştiriyor, bunun bir sonraki aşaması ‘Kendini Gerçekleştirme’ aşaması olacak, ne olmaya geldiysek hepimiz, biricik hazinemizi keşfedecek ve O’nu olacak”, dedi. Hislerimi doğruladı.

“Yuppie” dedim içimden, “İşte o zaman asıl eğlence başlayacak, yeryüzü gerçekten Cennet’e dönmeye başlayacak”. Tabi o zaman ne zaman, ne formda olacak insanlık ben dahil, henüz belli değil ;) Bakın çevrenize, aile dizilimleri, bioenerjiler, inzivalar, reikiler, daha neler neler...Yılların değil, yüzyılların tortusu var insanoğlunun üzerinde. Ben bir kişi dahi şifalansa sevinirim, hepimizin görünmez ipliklerle bağlı olduğumuzu kalben bilirim.

Tüm insanlık hangi aşamada tam olarak bilemesem de, kişisel yolculuğumuzda farklı farklı yerlerde olsak da, bildiğim tek şey var, bu Kuantum Sıçraması’nda yalnız değiliz, eee insan olmak, insan olabilmek kolay iş değil nihayetinde.

Sözü bana umut veren ve yüzümü güldüren bir alıntıyla bitirmek istiyorum naçizane;

Şu günlerde ‘İmdat, uyanıyoruz galiba!’ diyenlerin yardım çağrıları, ‘Yaşasın, uyanıyorlar artık’ diyenlerin zafer çığlıklarıyla birbirine karışırken, evrende en çok konuşulan olay gözleri çapaklı dünyalıların neler yapacakları. Ruhları yeniyi, beyinleri eskiyi arayanların da değişip değişemeyeceği.

Ama eşik, fire verilmeden, el ele atlanacak. Aynı macerayı paylaşan bir ‘bütün’ olduğumuz için. Ve bütün, parçalarını geride bırakamayacağı için...” *

Birliğe ve Bir’e...


* "Seks, Çikolata ve Ruhaniyet" - Işık Menderes s.5


BEN & BİZ & BİR

Dün özledim de seni coştum birden bire,
Çıktım senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan;
“Gafil” dedi, “Bizde sandığın Tanrı sende”.
                                                   Ömer Hayyam

Yaşasın Birlik

Hayat Ben’den Biz’e, Biz’den Bir’e yapmakta olduğumuz bir yolculuk...

Belki de kademe kademe gelindi zaten Bir’den Biz’e, sonra da Ben’e...İnsanlar mutlu mesut yaşarlarken kayıp kıta Atlantis’te :) ; bir virüs geldi girdi adeta, mutlu mesut topraklara. Adı “Korku” idi.

Bu virüs ki kötü bir özelliği hızla yayılmasıydı, iyi özelliği de tıpatıp aynısıydı. Malum Yüceler Yücesi Rabbim herşeyi tezatıyla yaratmıştı. İyi özelliği aynı hızla çözülmesiydi. Tek fark virüse inanıp inanmamakta yatmaktaydı. Velhasıl, zaman geldi geçti. İnsanlar anladılar ki birşeyler yanlıştı. “Ben”likte artık yoktu “Biz”in tadı...

Hepimiz bireysel yolculuklarımızın yanında, kolektif bir yolculuğu yaratıyoruz peşi sıra. İnsanlık anladı, ben diye diretmenin , “Rabbena hep bana” demenin kimseye yok faydası. Ben’de olmanın getirdiği yabancılaşma duygusunu bir güzel tattılar, dolaplar ve mideler tıkabasa dolarken, doğadan uzaklaşıldı, gönüller boşaldı, paylaşmak cılızlaştı, mutluluk artacağına azaldı. Bir gariplik vardı, ama ne?!

Scud füzeleri bir yerlere, bazı insanların üzerine inerken hepimiz film izler gibi izlemedik mi!!! Komik olan atmosferin bile üzerimizde “Bir” olduğunu çook geç idrak etmemiz. Ya hava ve sular sadece fakir ülkelerde kirlenmeye devam etseydi, bunca tantana hala kopacak mıydı?

GEÇ OLMADAN

Bazen içime bazı bilgiler gelir, sebepsiz. Nerden geldiklerini sorgulamam bile. Zira ‘Hoş gelirler’. Bir gün dedim kendi kendime, şu an insanlık kendi kendini iyi eder, şifa aşamasında. Sonrasında bir kursta, Hintli kadın, güzelim rengarenk giysileri içinde, “İnsanlık şu an kendini iyileştiriyor, bunun bir sonraki aşaması ‘Kendini Gerçekleştirme’ aşaması olacak, ne olmaya geldiysek hepimiz, biricik hazinemizi keşfedecek ve O’nu olacak”, dedi. Hislerimi doğruladı.

“Yuppie” dedim içimden, “İşte o zaman asıl eğlence başlayacak, yeryüzü gerçekten Cennet’e dönmeye başlayacak”. Tabi o zaman ne zaman, ne formda olacak insanlık ben dahil, henüz belli değil ;) Bakın çevrenize, aile dizilimleri, bioenerjiler, inzivalar, reikiler, daha neler neler...Yılların değil, yüzyılların tortusu var insanoğlunun üzerinde. Ben bir kişi dahi şifalansa sevinirim, hepimizin görünmez ipliklerle bağlı olduğumuzu kalben bilirim.

Tüm insanlık hangi aşamada tam olarak bilemesem de, kişisel yolculuğumuzda farklı farklı yerlerde olsak da, bildiğim tek şey var, bu Kuantum Sıçraması’nda yalnız değiliz, eee insan olmak, insan olabilmek kolay iş değil nihayetinde.

Sözü bana umut veren ve yüzümü güldüren bir alıntıyla bitirmek istiyorum naçizane;

Şu günlerde ‘İmdat, uyanıyoruz galiba!’ diyenlerin yardım çağrıları, ‘Yaşasın, uyanıyorlar artık’ diyenlerin zafer çığlıklarıyla birbirine karışırken, evrende en çok konuşulan olay gözleri çapaklı dünyalıların neler yapacakları. Ruhları yeniyi, beyinleri eskiyi arayanların da değişip değişemeyeceği.

Ama eşik, fire verilmeden, el ele atlanacak. Aynı macerayı paylaşan bir ‘bütün’ olduğumuz için. Ve bütün, parçalarını geride bırakamayacağı için...” *

Birliğe ve Bir’e...


* "Seks, Çikolata ve Ruhaniyet" - Işık Menderes s.5


2 Mart 2016 Çarşamba

İtiraf etmeliyim 5 yaşıma kadar kitaplara ilgim yoktu.

Şeyda için hayat adeta masal

Zengin koca bulma hayallerinde bir çocuktum, nedense. Oysa canım ülkem henüz devir atlamamış, daha 70’lerdeyiz üstelik, maneviyat > maddiyat olduğu yıllar. “Büyüyünce ne olacaksın kızım?” diye sorar bizimkiler. Ailenin en küçüğüm ya, takılıyorlar aklı sıra, “Bişey olmuycam, zengin koca bulucam” derdim. Tabi evde bol kahkahalar (kimin kimle matrak geçtiği belli değil bu arada).

Ne olduysa oldu, kafama taş falan da düşmedi, bana göre hayli içine kapanık olan küçük ablam, tuttu ellerimden, sokağa çıkma vaktinin gelmediği, uzuuuun ve sıcak Mersin öğleden sonralarından birinde bana masal okumaya başladı. Bir taşla iki kuş vurulmuş oldu. Mızmızlanmalarım kesildi, bu bir. Hayatta en güzel şeylerden biri, nefes gibi su gibi elzem, kitaplarım hayatıma girmiş oldu, bu iki.

Nerden bilecek ablam, o da çocuk nihayetinde. Can evimden vuruldum böylelikle. Masallarda neler neler yoktu ki... Prensler (yani zengin kocalar :) ) var, prensesler var. Nasıl uçsuz bucaksızdı hayal gücüm, gökyüzünü izlerdi hep gözlerim. Başım havada, yıldızlarda. Benim için canlıydı doğa, her şeyi konuştururdum oyunlarımda.

ŞEYDA BÜYÜYOR!

Şaşılası biçimde, büyüdükçe kabak çiçeği gibi açılacağıma içime kapandım. Acaba ölümden döndüğüm, gazetelere bile manşet olmuş trafik kazasının bunda payı var mıdır bilinmez. Hikmetinden sual olunmaz. Lakin ben bu Şeyda’yı da hayli sevdim.

Pek yalnız hissetmedim, hissetmeye vaktim olmadı, zira kitaplarım hep benimleydi. Tatile çıkarım, yan masa beni davet eder yemeğe, yalnız yemeyim diye, benim gözüm kitabımda. Bilmem ki neler neler kattılar bana, hangi sözcükler gerçekten bana ait acaba!?

İZ BIRAKANLAR

Huzurlarınızda Tolstoy’dan “Anna Karanina”, bir erkek yazar bir kadının duygusal dünyasını bunca incelikle versin, iniş çıkışlarıyla bir güzel yansıtsın. Eee...Boşuna boşuna klasik değil heralde. Ah Vronsky, bre bencil adam, ne ettin sen kıza, Anna demiryoluna atarken bile kendini, aklı hala sendeydi. O yüzden kusura bakmayın ama dolu dolu küfretmek isterim esas oğlana.

Bir baş yapıt daha, Umberto Eco’dan “Gül’ün Adı”. Yazar, sözcükleriyle adeta resim yapar; bir kilise şapelleriyle, heykelleriyle, ezcümle bütün herşeyiyle bu kadar mı detaylı tasvir edilebilir? Sonrasında tüm gizemin gülmenin anlatıldığı bir kitaba bağlanması, gülmenin- gülüp geçebilmenin Ortaçağ kilisesininkiler dahil bütün katı kuralları delip geçebilecek bir eylem olduğunun vurgulanması. Ne dahice!

“Örümcek Kadının Öpücüğü” dendi mi orada dururum. Zira tam tamına 5 kez okudum. Bu kitap ki nerdeyse sadece diyaloglardan oluşur, her bir şeyi okuyucunun hayal dünyasına bırakır. Dar alanda kısa paslaşmalar misali, bir hücrede kurulan dostluk ince ince örülür. Birbirinden güzel filmlerden bahsedilir romanın içinde.

Elbette ya, Patrick Süskind’den “Koku”. Ne ilginç, bir burundan çık yola, insanoğlunun temel beş duyusundan birini güzelce kurgula. Sonu biraz acıklı olsa da. Birbirinden güzel kadınların kanına ve canına girerek dünyanın en baştan alıcı parfümünü yaratmayı başarır baş karakter. İnsanın en eski duyusu olduğu rivayet edilen koku hakkında benden size ufak bir tüyo; şahsi esansınızı bulmak için dirsek içlerinizi koklamanız yeterli ;)

Biraz da yerli malı yurdun malı, Kürşat Başar’dan ödüllü “Kış İkindisinin Evinde”. Konusunu hiç hatırlamam, lakin yaratıcı üslubu için göz atmaya kesinlikle değer. Birbirinden bağımsız gibi görünen cümleler arasına serpiştirilip meramın gizlenerek de açık edilebileceğini hayretler içerisinde görmüş bulundum.

Herman Hesse’den çığır açmış, Çiçek Çocuklar devrine imza atmış muhteşem eser “Siddharta”, Buda’nın aydınlanmadan önceki yaşamını anlatır bizlere. Nehir yolculuğunun anlatıldığı sayfalarda, Buda’nın insan tarafından tanrısallığına geçişi bu kadar mı olağanüstü aktarılabilir, tüm duygusuyla verilebilir?

“Küçük Prens”i bilmeyeniniz yoktur, bizim bilge Prens’in küçük hareketler ve tavırlar karşısında sessizliğe bürünmeyi tercih etmesi, soranlara “Zahmetine değmez” deyişi hala kulaklarımda.

Araya giren yıllar sebebiyle içeriğini anımsayamadığım, ağlaya ağlaya okuduğum, çocuk kalbinin hassasiyetini vurgulayan “Şeker Portakalı”. Nasıl unuturum ‘Portakal’ım ben seni?

ŞÜKÜR

Çok şükür, zamanla yalnızlığım da hüznüm de azaldı, paylaşmakmış ilacı. Dostlarım oldu zaman içinde biriktirdiğim. İnce belli zarif bir bardak çay eşliğinde saatlerce kitaplardan konuşacağım, beraber kitapçı gezeceğim, “Bunu okurken aklıma sen geldin” diye kitap hediye edebileceğim...

Bu yazımı onlardan birine adıyorum, Duygucum 18 yaşımdan beri hayat yolculuğumda yanımdasın. İyi ki varsın, iyi ki seni tanıdım. Sevgiyle, muhabbetle veee elbette bol kitaplarla...


Hamiş: Kitaplardan ne mi öğrendim? İnsan olabilmeyi öncelikle; iyisiyle kötüsüyle, eğrisiyle doğrusuyla...


KİTAPLARDAN NELER ÖĞRENDİM?

İtiraf etmeliyim 5 yaşıma kadar kitaplara ilgim yoktu.

Şeyda için hayat adeta masal

Zengin koca bulma hayallerinde bir çocuktum, nedense. Oysa canım ülkem henüz devir atlamamış, daha 70’lerdeyiz üstelik, maneviyat > maddiyat olduğu yıllar. “Büyüyünce ne olacaksın kızım?” diye sorar bizimkiler. Ailenin en küçüğüm ya, takılıyorlar aklı sıra, “Bişey olmuycam, zengin koca bulucam” derdim. Tabi evde bol kahkahalar (kimin kimle matrak geçtiği belli değil bu arada).

Ne olduysa oldu, kafama taş falan da düşmedi, bana göre hayli içine kapanık olan küçük ablam, tuttu ellerimden, sokağa çıkma vaktinin gelmediği, uzuuuun ve sıcak Mersin öğleden sonralarından birinde bana masal okumaya başladı. Bir taşla iki kuş vurulmuş oldu. Mızmızlanmalarım kesildi, bu bir. Hayatta en güzel şeylerden biri, nefes gibi su gibi elzem, kitaplarım hayatıma girmiş oldu, bu iki.

Nerden bilecek ablam, o da çocuk nihayetinde. Can evimden vuruldum böylelikle. Masallarda neler neler yoktu ki... Prensler (yani zengin kocalar :) ) var, prensesler var. Nasıl uçsuz bucaksızdı hayal gücüm, gökyüzünü izlerdi hep gözlerim. Başım havada, yıldızlarda. Benim için canlıydı doğa, her şeyi konuştururdum oyunlarımda.

ŞEYDA BÜYÜYOR!

Şaşılası biçimde, büyüdükçe kabak çiçeği gibi açılacağıma içime kapandım. Acaba ölümden döndüğüm, gazetelere bile manşet olmuş trafik kazasının bunda payı var mıdır bilinmez. Hikmetinden sual olunmaz. Lakin ben bu Şeyda’yı da hayli sevdim.

Pek yalnız hissetmedim, hissetmeye vaktim olmadı, zira kitaplarım hep benimleydi. Tatile çıkarım, yan masa beni davet eder yemeğe, yalnız yemeyim diye, benim gözüm kitabımda. Bilmem ki neler neler kattılar bana, hangi sözcükler gerçekten bana ait acaba!?

İZ BIRAKANLAR

Huzurlarınızda Tolstoy’dan “Anna Karanina”, bir erkek yazar bir kadının duygusal dünyasını bunca incelikle versin, iniş çıkışlarıyla bir güzel yansıtsın. Eee...Boşuna boşuna klasik değil heralde. Ah Vronsky, bre bencil adam, ne ettin sen kıza, Anna demiryoluna atarken bile kendini, aklı hala sendeydi. O yüzden kusura bakmayın ama dolu dolu küfretmek isterim esas oğlana.

Bir baş yapıt daha, Umberto Eco’dan “Gül’ün Adı”. Yazar, sözcükleriyle adeta resim yapar; bir kilise şapelleriyle, heykelleriyle, ezcümle bütün herşeyiyle bu kadar mı detaylı tasvir edilebilir? Sonrasında tüm gizemin gülmenin anlatıldığı bir kitaba bağlanması, gülmenin- gülüp geçebilmenin Ortaçağ kilisesininkiler dahil bütün katı kuralları delip geçebilecek bir eylem olduğunun vurgulanması. Ne dahice!

“Örümcek Kadının Öpücüğü” dendi mi orada dururum. Zira tam tamına 5 kez okudum. Bu kitap ki nerdeyse sadece diyaloglardan oluşur, her bir şeyi okuyucunun hayal dünyasına bırakır. Dar alanda kısa paslaşmalar misali, bir hücrede kurulan dostluk ince ince örülür. Birbirinden güzel filmlerden bahsedilir romanın içinde.

Elbette ya, Patrick Süskind’den “Koku”. Ne ilginç, bir burundan çık yola, insanoğlunun temel beş duyusundan birini güzelce kurgula. Sonu biraz acıklı olsa da. Birbirinden güzel kadınların kanına ve canına girerek dünyanın en baştan alıcı parfümünü yaratmayı başarır baş karakter. İnsanın en eski duyusu olduğu rivayet edilen koku hakkında benden size ufak bir tüyo; şahsi esansınızı bulmak için dirsek içlerinizi koklamanız yeterli ;)

Biraz da yerli malı yurdun malı, Kürşat Başar’dan ödüllü “Kış İkindisinin Evinde”. Konusunu hiç hatırlamam, lakin yaratıcı üslubu için göz atmaya kesinlikle değer. Birbirinden bağımsız gibi görünen cümleler arasına serpiştirilip meramın gizlenerek de açık edilebileceğini hayretler içerisinde görmüş bulundum.

Herman Hesse’den çığır açmış, Çiçek Çocuklar devrine imza atmış muhteşem eser “Siddharta”, Buda’nın aydınlanmadan önceki yaşamını anlatır bizlere. Nehir yolculuğunun anlatıldığı sayfalarda, Buda’nın insan tarafından tanrısallığına geçişi bu kadar mı olağanüstü aktarılabilir, tüm duygusuyla verilebilir?

“Küçük Prens”i bilmeyeniniz yoktur, bizim bilge Prens’in küçük hareketler ve tavırlar karşısında sessizliğe bürünmeyi tercih etmesi, soranlara “Zahmetine değmez” deyişi hala kulaklarımda.

Araya giren yıllar sebebiyle içeriğini anımsayamadığım, ağlaya ağlaya okuduğum, çocuk kalbinin hassasiyetini vurgulayan “Şeker Portakalı”. Nasıl unuturum ‘Portakal’ım ben seni?

ŞÜKÜR

Çok şükür, zamanla yalnızlığım da hüznüm de azaldı, paylaşmakmış ilacı. Dostlarım oldu zaman içinde biriktirdiğim. İnce belli zarif bir bardak çay eşliğinde saatlerce kitaplardan konuşacağım, beraber kitapçı gezeceğim, “Bunu okurken aklıma sen geldin” diye kitap hediye edebileceğim...

Bu yazımı onlardan birine adıyorum, Duygucum 18 yaşımdan beri hayat yolculuğumda yanımdasın. İyi ki varsın, iyi ki seni tanıdım. Sevgiyle, muhabbetle veee elbette bol kitaplarla...


Hamiş: Kitaplardan ne mi öğrendim? İnsan olabilmeyi öncelikle; iyisiyle kötüsüyle, eğrisiyle doğrusuyla...


1 Mart 2016 Salı

Tam 19 yıl önce hayatıma girdi...

yaşasın hayat

Anneannem yeni vefat etmiş, beni koruyan kollayan halkalardan biri daha gitmişti. Şaşkındık ailecek.

Geldi o gün evi temizledi güzelce, içine kapanık denebilecek kadar sessiz, günlük parasını alırken çekinecek kadar tokgözlü, eli yandığından bile iş yapmaya devam edecek kadar kendi değerini bilmeyen, hatta hiçe sayan. O gün bugündür hayatımda. Fatoş abla, yardımcım ve destekçim.

Hayatımın ilk çemberinde. Benim burcum İkizler, yükselenim Oğlak. İkizler yanım iletişimi pek sever, esnaf dahil pek çok kişiyle anında sohbete geçer. Oğlak yanım ise seçer eler. Herkesi yakınıma iliştirmez, misal evimin kapılarını çok kimselere açmam, istesem de açamam.

“Bu sene 20.yılımızı dolduruyoruz, bir kutlamak yapsak mı” dedim şaka yollu, “Bir yemek yetip de artar bile” dedi. Şaşırdım mı, hayır. O klasik bir Anadolu kadını; almaktan çok veren, yapıcı, kabullenici, ailenin temel direği. İlkokuldan sonra okumamış, okuyamamış, fırsatı olsa doktor olmak istermiş. Bence çok iyi olurdu, hizmet onun alanı. Zira hayli akıllı, ilaveten insanlara iyi gelen bir enerjisi var.

İstanbul’a geldiğinde henüz 17 yaşındaymış, sevdiğine kaçmışmış. Zeytinburnu’nda gecekonduda başlamış hikâyeleri. İş yok güç yok. Bir kadına karşıdan karşıya geçerken poşetlerini taşımak için yardıma yeltenmiş. Yaşlıca olan hanımın hoşuna gitmiş olumlu tavrı. “Seni bir eve tavsiye edeyim, temizliğe git”, demiş. Ne iyi etmiş. Bir insana kapı açmış.

O gün bugündür çalışıyor, on parmağında on marifet. Kendini her daim geliştiren kişiliği sayesinde, bakanlara yemek ve servis yapacak kadar bilgi ve görgüsünü genişletmiş, emekliliğini elde etmiş, dünyalığını yapmış bu zaman zarfında. Lâkin o hep Fatoş abla. İnsanların baş yardımcısı.

Bazı zamanlar, ilk günkü karşılaşmamızdan bahseder gülüşürüz. Patlıcanmış ilk yemeğimiz, Japon sandığından bendenizi pek konuşmamışmış. Neler yaşadık, duvarlar dile gelse anlatsa. Beraber büyüdük biz bu yollarda :) Kâh tartıştık, kâh dertleşip ağlaştık karşılıklı. En sevdiğimiz şüphesiz çay saatlerimiz. Günün yorgunluğunu atıp haftanın kritiğini yaptığımız zamanlar...

YILIN İŞ KADINI

Özellikle iş veya ekonomi dergilerinin kapaklarında ödül almış kadınlara bakarım, babasından veya kocasından kalan işi yönetmeyi bilmiş, popüler ailelerin kızları. Zaten bekleneni bu değil mi? İşi çekip çevirmeleri. Yurt dışında piyasalara açıldılar, bir dünya markası yarattılar ya da işi 40 kez büyüttüler de biz mi bilemedik?

Elbette iyi bir yönetici olmak taktire şâyân. Lakin bence imkânsızlıklardan imkân yaratmak asıl mesele. Ben basında çalışsam, devasa sıçrama kaydetmiş sıradan insanları bulur, onları ödüllendirirdim. Hepimize inanılmaz birer örnek olsunlar diye.

Bu ‘Yılın İş Kadın’ı ödülü bence senin, senin gibi kadınların, yoktan var eden, hayatları kolaylaştıran, en ufak fırsatı dahi altına dönüştürebilenlerin. Çünkü en kıymetli şey emek şu fâni dünyada...



FATOŞ ABLA

Tam 19 yıl önce hayatıma girdi...

yaşasın hayat

Anneannem yeni vefat etmiş, beni koruyan kollayan halkalardan biri daha gitmişti. Şaşkındık ailecek.

Geldi o gün evi temizledi güzelce, içine kapanık denebilecek kadar sessiz, günlük parasını alırken çekinecek kadar tokgözlü, eli yandığından bile iş yapmaya devam edecek kadar kendi değerini bilmeyen, hatta hiçe sayan. O gün bugündür hayatımda. Fatoş abla, yardımcım ve destekçim.

Hayatımın ilk çemberinde. Benim burcum İkizler, yükselenim Oğlak. İkizler yanım iletişimi pek sever, esnaf dahil pek çok kişiyle anında sohbete geçer. Oğlak yanım ise seçer eler. Herkesi yakınıma iliştirmez, misal evimin kapılarını çok kimselere açmam, istesem de açamam.

“Bu sene 20.yılımızı dolduruyoruz, bir kutlamak yapsak mı” dedim şaka yollu, “Bir yemek yetip de artar bile” dedi. Şaşırdım mı, hayır. O klasik bir Anadolu kadını; almaktan çok veren, yapıcı, kabullenici, ailenin temel direği. İlkokuldan sonra okumamış, okuyamamış, fırsatı olsa doktor olmak istermiş. Bence çok iyi olurdu, hizmet onun alanı. Zira hayli akıllı, ilaveten insanlara iyi gelen bir enerjisi var.

İstanbul’a geldiğinde henüz 17 yaşındaymış, sevdiğine kaçmışmış. Zeytinburnu’nda gecekonduda başlamış hikâyeleri. İş yok güç yok. Bir kadına karşıdan karşıya geçerken poşetlerini taşımak için yardıma yeltenmiş. Yaşlıca olan hanımın hoşuna gitmiş olumlu tavrı. “Seni bir eve tavsiye edeyim, temizliğe git”, demiş. Ne iyi etmiş. Bir insana kapı açmış.

O gün bugündür çalışıyor, on parmağında on marifet. Kendini her daim geliştiren kişiliği sayesinde, bakanlara yemek ve servis yapacak kadar bilgi ve görgüsünü genişletmiş, emekliliğini elde etmiş, dünyalığını yapmış bu zaman zarfında. Lâkin o hep Fatoş abla. İnsanların baş yardımcısı.

Bazı zamanlar, ilk günkü karşılaşmamızdan bahseder gülüşürüz. Patlıcanmış ilk yemeğimiz, Japon sandığından bendenizi pek konuşmamışmış. Neler yaşadık, duvarlar dile gelse anlatsa. Beraber büyüdük biz bu yollarda :) Kâh tartıştık, kâh dertleşip ağlaştık karşılıklı. En sevdiğimiz şüphesiz çay saatlerimiz. Günün yorgunluğunu atıp haftanın kritiğini yaptığımız zamanlar...

YILIN İŞ KADINI

Özellikle iş veya ekonomi dergilerinin kapaklarında ödül almış kadınlara bakarım, babasından veya kocasından kalan işi yönetmeyi bilmiş, popüler ailelerin kızları. Zaten bekleneni bu değil mi? İşi çekip çevirmeleri. Yurt dışında piyasalara açıldılar, bir dünya markası yarattılar ya da işi 40 kez büyüttüler de biz mi bilemedik?

Elbette iyi bir yönetici olmak taktire şâyân. Lakin bence imkânsızlıklardan imkân yaratmak asıl mesele. Ben basında çalışsam, devasa sıçrama kaydetmiş sıradan insanları bulur, onları ödüllendirirdim. Hepimize inanılmaz birer örnek olsunlar diye.

Bu ‘Yılın İş Kadın’ı ödülü bence senin, senin gibi kadınların, yoktan var eden, hayatları kolaylaştıran, en ufak fırsatı dahi altına dönüştürebilenlerin. Çünkü en kıymetli şey emek şu fâni dünyada...