28 Nisan 2016 Perşembe

“Reekarnasyona inanır mısın” diye sorsanız, cevabım kocaman bir “bilmem” olurdu.

Zamanın boyutları

Hakikaten bilmiyorum, ilâveten bazı şeyleri bilmek istemediğimi dehşetle fark ediyorum. Müsaadenizle paylaşayım.

İlki bilmemeye dair. Reekarnasyon varsa var, yoksa yok. Beni şimdilik sadece şu bağlar; ben bir kez daha Havva Şeyda olarak gelmeyeceğim bu dünyaya. Ve Havva Şeyda olmaktan ziyadesiyle memnunum. Onun gözleriyle bakmaktan yaşama. Maksat Havva Şeyda’yı gerçekleştirip, onun bambaşkalığını sunabiliyor muyum kendime ve ezcümle dünyaya? Gerisi vız ve tırıs kanımca.

Üstelik “reekarnasyona inanmak” neye hizmet edecek? Şimdilerde koçluk seanslarımdan mütevellit ‘hizmet’ kelimesini sıkça anar oldum. Kelimeyi ben iki anlamda kullanıyorum; birincisi ‘aşk ile hizmet’, aynen Rahibe Teresa misâli, kendini aşarak, hatta O’nda eriyerek. İkincisi kendinin ve bütünün hayrına ‘kullanmak’ anlamında. Dualiteyi aşıp paradokslar devrine girdiğimiz şu zamanda; “iyi-kötü, haklı-haksız, doğru-yanlış” ayrımlarının kalkmaya başladığı bu bilinç seviyelerinde, hakikatli soru “bana ve sisteme ne hizmet ediyor/ etmiyor?” olurdu.

Reekarnasyona inanmak, ne yaparsam bir karşılığı varmış, hesabını bir şekilde ödeyeceğim, üstü kalsın diyemeyeceğim :) gibisinden eline, diline, beline daha bir sahip olma hâli veriyorsa insana, yüksek sorumluluk hâli getiriyorsa, bence tut o anlayışı. Yok sadece, bazı toplumlarda olduğu gibi, nasıl olsa binlerce kez takılıyoruz bu âlemde, sümüklü böcükten insana olmaya da teşrif etmişken hele diye atalete sürüklüyorsa, reekarnasyon olsa ne yazar olmasa ne yazar?

SIR

Hatırlarsanız, İngilizce'de adı ‘Secret’ olan, bana göre tam bir Amerikan pazarlama harikası incecik bir kitap vardı; ‘Sır’. İnsanlar ortada “secret yaptım” diyerek dolaşırlardı.

Kitap; Evren’in sadece bir yasasının ele alınıp, ki 'Çekim Yasası' olur kendileri, tüm mizansenin temel motivasyon öğretisi sopa-havuç ikilisinden havucu ön plana alacak şekilde kurgulanmıştı: “İste olsun”, diyordu. İnsanlar öyle yaptılar zaten, lâkin istediler ve olmadı.

Yanlış diyemeyeceğim, kitap hayli eksikti. Evren’in diğer yasalaranı teğet geçiyor, bir çok yasanın aynı anda paralel çalıştığı gerçeğinden dem vurmuyordu. Şüphesiz 'Çekim Yasası' var, yalnız “ne ekersen onu biçersin” diyen 'Karma'* ve herkesin hayat yolculuğunun ana teması olduğunu vurgulayan 'Dharma'** da.

Yasaların işleyiş dinamiğine nasıl vakıf olunsun? Evrenin muhteşem gizemine? Üstelik beynimiz hala maksimum %10’larda faaliyet gösterirken? İnsan bir şeyi ne kadar çok dilerse olur mu hakikaten? O kişinin yaşam teması ya “sabır” ise (dharma)? Ya isteğinin gerçekleşmemesinden bir öğreneceği var ise (karma)? Bir de istemek ammâ velâkin nasıl?

İSTE

İste elbette, egodan değil, kalpten saf niyetle. Kırmızı Ferrari için secret yapmak ;) başka, içimden gelen mesleği yapabileyim, daha çok kişiye dokunabileyim Allah’ım demek başka. Sanırım insan zaten olmayacak şeyi kalben isteyemiyor. Misâl biri düşer aklınıza, çıkarsınız pazara. Onu görürsünüz karşınızda. Şimdi o zihninizden geçtiği için mi beliriverdi yoksa göreceğiniz için mi aklınızdan geçti? Belki her ikisi.

Bunun gibi, olamayacak bir şeyi kalpten dileyemiyoruz muhtemelen. 'Sır'rı bir kenara bırakacak olursak; bizler de pek ikiyüzlüyüz, şimdi iki kitap olsa vitrinde, “Bırakmanın Püf Noktaları” ve “İstemenin Dinamiğine Dair”. Hangi kitabın daha çok satacağı aşikâr, madem hala birçoğumuz arzu doluyuz (ki bunda yanlış bir şey yok), sadece kendimizin farkında olmak tüm mesele.

BİLMEMENİN HAZZI

Sınıfta aydınlanmış üstata ısrarla soruldu reekarnasyon ne? “Gelin dans edelim”, dedi birine. Sonra dans bitti. “Az evvel dans vardı, şimdi yok. Reekarnasyon bu”, dedi. Hepimiz bir afalladık; hayatımdaki en güzel şaşkınlıktı.

Başta demiştim ya sizlere, ben artık birşey bilmek istemiyorum diye, gerçekten. Kader hakkında 10 fasikül ansiklopedik bilgim olacağına, 1 saniye bile olsa hissetmek istiyorum ta derinden halen tam açıklanamayan kader ne? Gerisi hikâye. Bakmayın yazıyorum yaşadıklarımı kendimce; siz kendi süzgecinizden geçirin yine de. Benim maksat doyasıya paylaşmak gönlümce.



* Sanskritçe, Türkçe karşılığı eylem. Yapılan her hareketin yarattığı enerjinin kişiye geri dönmesi; özetle sebep-sonuç yasası

** Sanskritçe, Türkçe karşılığı yaşamın anlamı. Dünyaya gelen her ruhun kutsal bütün dâhilinde gerçekleştirmeyi arzuladığı varlık nedeni; özetle misyonu


REEKARNASYON, "SIR" VE BİLMEMEK ADINA BİR YAZI

“Reekarnasyona inanır mısın” diye sorsanız, cevabım kocaman bir “bilmem” olurdu.

Zamanın boyutları

Hakikaten bilmiyorum, ilâveten bazı şeyleri bilmek istemediğimi dehşetle fark ediyorum. Müsaadenizle paylaşayım.

İlki bilmemeye dair. Reekarnasyon varsa var, yoksa yok. Beni şimdilik sadece şu bağlar; ben bir kez daha Havva Şeyda olarak gelmeyeceğim bu dünyaya. Ve Havva Şeyda olmaktan ziyadesiyle memnunum. Onun gözleriyle bakmaktan yaşama. Maksat Havva Şeyda’yı gerçekleştirip, onun bambaşkalığını sunabiliyor muyum kendime ve ezcümle dünyaya? Gerisi vız ve tırıs kanımca.

Üstelik “reekarnasyona inanmak” neye hizmet edecek? Şimdilerde koçluk seanslarımdan mütevellit ‘hizmet’ kelimesini sıkça anar oldum. Kelimeyi ben iki anlamda kullanıyorum; birincisi ‘aşk ile hizmet’, aynen Rahibe Teresa misâli, kendini aşarak, hatta O’nda eriyerek. İkincisi kendinin ve bütünün hayrına ‘kullanmak’ anlamında. Dualiteyi aşıp paradokslar devrine girdiğimiz şu zamanda; “iyi-kötü, haklı-haksız, doğru-yanlış” ayrımlarının kalkmaya başladığı bu bilinç seviyelerinde, hakikatli soru “bana ve sisteme ne hizmet ediyor/ etmiyor?” olurdu.

Reekarnasyona inanmak, ne yaparsam bir karşılığı varmış, hesabını bir şekilde ödeyeceğim, üstü kalsın diyemeyeceğim :) gibisinden eline, diline, beline daha bir sahip olma hâli veriyorsa insana, yüksek sorumluluk hâli getiriyorsa, bence tut o anlayışı. Yok sadece, bazı toplumlarda olduğu gibi, nasıl olsa binlerce kez takılıyoruz bu âlemde, sümüklü böcükten insana olmaya da teşrif etmişken hele diye atalete sürüklüyorsa, reekarnasyon olsa ne yazar olmasa ne yazar?

SIR

Hatırlarsanız, İngilizce'de adı ‘Secret’ olan, bana göre tam bir Amerikan pazarlama harikası incecik bir kitap vardı; ‘Sır’. İnsanlar ortada “secret yaptım” diyerek dolaşırlardı.

Kitap; Evren’in sadece bir yasasının ele alınıp, ki 'Çekim Yasası' olur kendileri, tüm mizansenin temel motivasyon öğretisi sopa-havuç ikilisinden havucu ön plana alacak şekilde kurgulanmıştı: “İste olsun”, diyordu. İnsanlar öyle yaptılar zaten, lâkin istediler ve olmadı.

Yanlış diyemeyeceğim, kitap hayli eksikti. Evren’in diğer yasalaranı teğet geçiyor, bir çok yasanın aynı anda paralel çalıştığı gerçeğinden dem vurmuyordu. Şüphesiz 'Çekim Yasası' var, yalnız “ne ekersen onu biçersin” diyen 'Karma'* ve herkesin hayat yolculuğunun ana teması olduğunu vurgulayan 'Dharma'** da.

Yasaların işleyiş dinamiğine nasıl vakıf olunsun? Evrenin muhteşem gizemine? Üstelik beynimiz hala maksimum %10’larda faaliyet gösterirken? İnsan bir şeyi ne kadar çok dilerse olur mu hakikaten? O kişinin yaşam teması ya “sabır” ise (dharma)? Ya isteğinin gerçekleşmemesinden bir öğreneceği var ise (karma)? Bir de istemek ammâ velâkin nasıl?

İSTE

İste elbette, egodan değil, kalpten saf niyetle. Kırmızı Ferrari için secret yapmak ;) başka, içimden gelen mesleği yapabileyim, daha çok kişiye dokunabileyim Allah’ım demek başka. Sanırım insan zaten olmayacak şeyi kalben isteyemiyor. Misâl biri düşer aklınıza, çıkarsınız pazara. Onu görürsünüz karşınızda. Şimdi o zihninizden geçtiği için mi beliriverdi yoksa göreceğiniz için mi aklınızdan geçti? Belki her ikisi.

Bunun gibi, olamayacak bir şeyi kalpten dileyemiyoruz muhtemelen. 'Sır'rı bir kenara bırakacak olursak; bizler de pek ikiyüzlüyüz, şimdi iki kitap olsa vitrinde, “Bırakmanın Püf Noktaları” ve “İstemenin Dinamiğine Dair”. Hangi kitabın daha çok satacağı aşikâr, madem hala birçoğumuz arzu doluyuz (ki bunda yanlış bir şey yok), sadece kendimizin farkında olmak tüm mesele.

BİLMEMENİN HAZZI

Sınıfta aydınlanmış üstata ısrarla soruldu reekarnasyon ne? “Gelin dans edelim”, dedi birine. Sonra dans bitti. “Az evvel dans vardı, şimdi yok. Reekarnasyon bu”, dedi. Hepimiz bir afalladık; hayatımdaki en güzel şaşkınlıktı.

Başta demiştim ya sizlere, ben artık birşey bilmek istemiyorum diye, gerçekten. Kader hakkında 10 fasikül ansiklopedik bilgim olacağına, 1 saniye bile olsa hissetmek istiyorum ta derinden halen tam açıklanamayan kader ne? Gerisi hikâye. Bakmayın yazıyorum yaşadıklarımı kendimce; siz kendi süzgecinizden geçirin yine de. Benim maksat doyasıya paylaşmak gönlümce.



* Sanskritçe, Türkçe karşılığı eylem. Yapılan her hareketin yarattığı enerjinin kişiye geri dönmesi; özetle sebep-sonuç yasası

** Sanskritçe, Türkçe karşılığı yaşamın anlamı. Dünyaya gelen her ruhun kutsal bütün dâhilinde gerçekleştirmeyi arzuladığı varlık nedeni; özetle misyonu


21 Nisan 2016 Perşembe

Spiritüel hırs da olur mu demeyin, elbette oluyor...

İçimdeki çocuk

Bir gün meditatif bir haldeyken çok güzel bir genişleme hali geldi bendenize içsel bilişle beraber. Anlamak beyin değil kalp işiydi. Kalp bölgesinde bir yer var adı 'gönül evi', mekân tanımaz-zaman tanımaz-sınır tanımaz. Anla-mak fiili tam olarak kelime itibarıyla zihin faaliyeti gibi görünse bile; öz itibarıyla derin bir biçimde anlamak, kavrayabilmek, ezcümle “anlayış” yürek işi. Lakin hayli ince iş, nakış işi-tığ işi gibi, sezer bunu bilir kişi ;)

Hal böyle olunca, ayaklarım yere değmez oldu bu coşkun ruh hali ile. Bir hoşuma gitti. Yetti mi ? Yetmedi. Ertesi gün tekrar yoğun bir meditasyon derken korkunç bir başağrısı hasıl oldu bana. Lodosta on gün kalmışım misâli. Tam 3 gün ortalarda deli dîvâne dolandım, görüşmelere gittim bu halde. İyi bir ders oldu bana. Bebek adımlarına fırsat tanıyabilmek, koşmadan önce yürümenin tadına varabilmek; ezcümle hazmetmek lazımmış herşeyi. Sabır her şeyin ilacı.

BOĞAZİÇİ YILLARIM

Pek gösterişli bir giriş yapmıştık Boğaziçi Üniveristesi'ne. İşletme ve Ekonomi bölümlerinin tavan yaptığı, şirketlerin bizlerle çalışmak için kapımıza geldiği yıllar. Üstelik Başbakan vermişiz meclise bir de.

Komik gelirdi bana, daha o yıllarda birçok arkadaşımız elinde Bond tipi çantalarla, işlerden stajlardan koştura koştura gelirler derslere. Ayol daha yirmili yaşlardayız. Aşık olup çimlerde yuvarlanma, saçmasapan da olsa hayaller kurma, “Kavak Yelleri” yaşları değil mi bunlar! Yok efendim, iş planları konuşulur molalarda.

İhtiyacın varsa elbette çalışacaksın, lâkin bunlar o cins değil. Hepsinde havanın biri bin para. Sanırsınız onlarca yıllık tecrübeleri var, şirketleri batmaktan kurtarıyorlar (hoş bildikleri varmış meğer, bunlardan en popüler olanı bir siyasi partide hızla yükseldi, bir diğeri 30’unu bulmadan ünlü bir holdingte İK Direktörü oldu).

Ben bunlara hiç imrenmezdim; gözüm haftalık 9 bilemediniz 12 saatlik ders saatleriyle (hatta danışmanlık saatlerini ekleyin, 20 saat yapsın ortalama), kitapları, öğrencileri ve eşsiz Boğaz manzaralı çalışma odalarıyla akademisyenleri takip ederdi. Bağımsızlık kokardı, ilaveten sürekli kendini geliştirme ve başkalarına dokunabilme imkânı. Daha ne ister insan?

Çok isteyip başarılı dahi olsam, akademisyen olamadım, ailemin zor zamanlarına denk düştü yurtdışı üniversitelerden peşi sıra gelen kabuller...Hayatın benim için başka başka planları varmış meğer. Boynumuz kıldan ince, anca tevekkül gelir elimizden nihayetinde.

ÇEVRESEL FAKTÖRLER

Malum çevre mühim, ister istemez etkileniyor, çerçevenin dışına çıkamıyoruz. Eskiden 90’lı yılların başında globalizasyon karşıtları vardı, şimdi esamesi okunmuyor, nasıl okunsun? Dijitalleşme ve sosyal medya sağolsun, dünya inanılmaz biçimde birbirine eklenip bağlandı bile.

Neden bunları anlatıyorum, baştaki hikâyemi netleştirmek gayretiyle. Sanıyorum Boğaziçi’nde okuyup ortamdan etkilenmemiş olmam mümkün değil. İnsan bünyesine ters. “Daha fazla olma/hatta daha fazla olmama :) ” gayretine zamanla başka şeyler eklendi. Bilgi bombardımanı çağındayız şimdilerde. “Birşeyler mi kaçırıyoruz” hissi had safhada, “daha fazla ne yapabilirim ailem için, işim için, kendim için, insanlık için, kâinat için...” Yapmamayı hiç düşündük mü?

Bir gün malumunuz 24 saat. Geçenlerde gittiğim konferansta dehşetle öğreniyorum, aynı anda yaptığımız faaliyetler ayrı ayrı sayılsa (kahvaltı yaparken gazete okumak, televizyon izlerken sosyal medyada takılmak) bir gün ortalama 31 saat 28 dakika olmalıymış. Nasıl yoğun yaşıyoruz, tabiattan da uzaklaştık, hala neden yorgunuz diye sorup duruyoruz. Komiğiz vesselam!

Facebook'ta şeker uygulamalar var; yazıyorsunuz adını, kendince tahminde bulunuyor, özet çıkarıyor. Eminim olaya eğlence katar, şöyle yorumlardı:

Şeyda hırsa kapıldı
Daha fazla anlayışta olmayı diledi
Elbet vardı herşeyin zamanı
Şeyda şaşırdı
Şeyda’nın dediğini yapın, yaptığını yapmayın :)



SPİRİTÜEL HIRS

Spiritüel hırs da olur mu demeyin, elbette oluyor...

İçimdeki çocuk

Bir gün meditatif bir haldeyken çok güzel bir genişleme hali geldi bendenize içsel bilişle beraber. Anlamak beyin değil kalp işiydi. Kalp bölgesinde bir yer var adı 'gönül evi', mekân tanımaz-zaman tanımaz-sınır tanımaz. Anla-mak fiili tam olarak kelime itibarıyla zihin faaliyeti gibi görünse bile; öz itibarıyla derin bir biçimde anlamak, kavrayabilmek, ezcümle “anlayış” yürek işi. Lakin hayli ince iş, nakış işi-tığ işi gibi, sezer bunu bilir kişi ;)

Hal böyle olunca, ayaklarım yere değmez oldu bu coşkun ruh hali ile. Bir hoşuma gitti. Yetti mi ? Yetmedi. Ertesi gün tekrar yoğun bir meditasyon derken korkunç bir başağrısı hasıl oldu bana. Lodosta on gün kalmışım misâli. Tam 3 gün ortalarda deli dîvâne dolandım, görüşmelere gittim bu halde. İyi bir ders oldu bana. Bebek adımlarına fırsat tanıyabilmek, koşmadan önce yürümenin tadına varabilmek; ezcümle hazmetmek lazımmış herşeyi. Sabır her şeyin ilacı.

BOĞAZİÇİ YILLARIM

Pek gösterişli bir giriş yapmıştık Boğaziçi Üniveristesi'ne. İşletme ve Ekonomi bölümlerinin tavan yaptığı, şirketlerin bizlerle çalışmak için kapımıza geldiği yıllar. Üstelik Başbakan vermişiz meclise bir de.

Komik gelirdi bana, daha o yıllarda birçok arkadaşımız elinde Bond tipi çantalarla, işlerden stajlardan koştura koştura gelirler derslere. Ayol daha yirmili yaşlardayız. Aşık olup çimlerde yuvarlanma, saçmasapan da olsa hayaller kurma, “Kavak Yelleri” yaşları değil mi bunlar! Yok efendim, iş planları konuşulur molalarda.

İhtiyacın varsa elbette çalışacaksın, lâkin bunlar o cins değil. Hepsinde havanın biri bin para. Sanırsınız onlarca yıllık tecrübeleri var, şirketleri batmaktan kurtarıyorlar (hoş bildikleri varmış meğer, bunlardan en popüler olanı bir siyasi partide hızla yükseldi, bir diğeri 30’unu bulmadan ünlü bir holdingte İK Direktörü oldu).

Ben bunlara hiç imrenmezdim; gözüm haftalık 9 bilemediniz 12 saatlik ders saatleriyle (hatta danışmanlık saatlerini ekleyin, 20 saat yapsın ortalama), kitapları, öğrencileri ve eşsiz Boğaz manzaralı çalışma odalarıyla akademisyenleri takip ederdi. Bağımsızlık kokardı, ilaveten sürekli kendini geliştirme ve başkalarına dokunabilme imkânı. Daha ne ister insan?

Çok isteyip başarılı dahi olsam, akademisyen olamadım, ailemin zor zamanlarına denk düştü yurtdışı üniversitelerden peşi sıra gelen kabuller...Hayatın benim için başka başka planları varmış meğer. Boynumuz kıldan ince, anca tevekkül gelir elimizden nihayetinde.

ÇEVRESEL FAKTÖRLER

Malum çevre mühim, ister istemez etkileniyor, çerçevenin dışına çıkamıyoruz. Eskiden 90’lı yılların başında globalizasyon karşıtları vardı, şimdi esamesi okunmuyor, nasıl okunsun? Dijitalleşme ve sosyal medya sağolsun, dünya inanılmaz biçimde birbirine eklenip bağlandı bile.

Neden bunları anlatıyorum, baştaki hikâyemi netleştirmek gayretiyle. Sanıyorum Boğaziçi’nde okuyup ortamdan etkilenmemiş olmam mümkün değil. İnsan bünyesine ters. “Daha fazla olma/hatta daha fazla olmama :) ” gayretine zamanla başka şeyler eklendi. Bilgi bombardımanı çağındayız şimdilerde. “Birşeyler mi kaçırıyoruz” hissi had safhada, “daha fazla ne yapabilirim ailem için, işim için, kendim için, insanlık için, kâinat için...” Yapmamayı hiç düşündük mü?

Bir gün malumunuz 24 saat. Geçenlerde gittiğim konferansta dehşetle öğreniyorum, aynı anda yaptığımız faaliyetler ayrı ayrı sayılsa (kahvaltı yaparken gazete okumak, televizyon izlerken sosyal medyada takılmak) bir gün ortalama 31 saat 28 dakika olmalıymış. Nasıl yoğun yaşıyoruz, tabiattan da uzaklaştık, hala neden yorgunuz diye sorup duruyoruz. Komiğiz vesselam!

Facebook'ta şeker uygulamalar var; yazıyorsunuz adını, kendince tahminde bulunuyor, özet çıkarıyor. Eminim olaya eğlence katar, şöyle yorumlardı:

Şeyda hırsa kapıldı
Daha fazla anlayışta olmayı diledi
Elbet vardı herşeyin zamanı
Şeyda şaşırdı
Şeyda’nın dediğini yapın, yaptığını yapmayın :)



15 Nisan 2016 Cuma

Demesi bile havalı, oysa benim hayatıma biraz komik biraz tuhaf bir şekilde teşrif etmişlerdi kendileri...

Şeyda Coşkun

Anlatayım, henüz 5-6 yaşlarındayım. Yazlık kamptayız, kumralca bir çocuk...Denizde, gazinoda, kumsalda her yerde gözlerimle onu takip etmekteyim, güya çaktırmadan, kibar kibar. Aşık olmak ne hoş! Hep onu izleme hevesindeyim. Ne olduysa oluyor, fark edip bana bir güzel dil çıkarıyor, komiklikten öte, hayli net mesajı olan; “Bundan gayrı ;) bana bakmanı istemiyorum”.

Kalbimin kırılmasına mı üzüleyim, hala annesinin yedirdiği bir kız çocuğunun karşılıksız aşkının sempatikliğini mi öne çıkarayım, yoksa haylaz oğlanın densizliğinden mi dem vurayım :) Böylelikle aşka dair ilk sancım yaşam senaryoma ve akaşik kayıtlara geçmiş oluyor.

Neyse, bu ilk hüsran olmadı gönül meclisinde tahmin edileceği üzere :) Daha ciddi sınavlar da vardı beni bekleyen hayat sahnesinde. Varsın olsundu, boynumuz kıldan ince. Aşk acısı insanı kanımca daha bir latîf yapıyor, derinleştiriyor, sanki daha duyarlı oluyor insan. Nasıl aşk tam tersi insanı maşûktan başka herşeye ve herkese vurdumduymaz yapıyorsa.

Dünyada herkes bir kez olsun sevmeli, bir kez olsun kalp kırıklığı yaşamalı bence. Mistik bir hikâye geldi aklıma, zamanında Hak yoluna varmak isteyen bir zat çıkar Ustanın karşısına:

- Aşık olmak istiyorum, Allah aşkında erimek, diye yardım ister.
- Hiç bir insana aşık oldun mu? diye sual eder Usta.
- Yoo, der bizimkisi.
- Sen bir insana aşık ol, sonra gel hele, kapımız her daim açık herkese, diye yanıt verir üstat.

SUNİ AŞKLAR DEVRİ

Buyrun hoş geldiniz, malum herşey suni, aşklar da elbette organik olacak değildi ya?

Geçenlerde bir yarışma programı izliyorum, 1 dakika içinde 10 kez 'aşkım' dedi kız oğlana, nerden mi biliyorum, saydım zira. Yurdumun egosu hayli kırılgan, alttan almayı sevgi gösterisi sanan erkeğindeki havayı bir kenara koyacak olursak; “Bu gerçek aşk olamaz”, diyorum yanımdaki arkadaşa. “Nerden bildin?” diyor gözlerini açarak.” “Heyecan olabilir, alışkanlık olabilir, karşılıklı ihtiyaç giderme, belki bağımlılık. Lâkin aşk değil. Gerçek olan hiçbir şey bağırmaz, fısıldar, hatta sessizdir”. Önce şaşırıp sonra hak veriyor; “Ne kadar doğru söyledin.”

Her kelimenin içini boşaltıp bir güzel paketledik, buna maalesef ‘AŞK’ da dahil. Dikkat edin, bir insan bir kelimeyi ne kadar çok söylerse onunla ilgili aslında bir sorunu vardır çoğunlukla, sürekli cömert olduğunu vurgulayan veya hiç kıskanmadığının altını ha bire çizen biri aslında ne demektedir acaba?

Yine bir arkadaş toplantısında ilân-ı aşkından hayli detaylı bahsetmiş biri. Kaçırmışız. Abartılı bulduğunu söyleyen arkadaşıma dedim ki “Zaten gerçek aşk bağırmaz, evet her daim onu düşünürsün, her şekilde konuyu ona getirmek istersin ancak bilinçsizce, lakin bilinçaltının kalbe daha yakındır mesafesi. Bilinçten böyle şeyleri yaparsa insan, şov varsa yani, tercih meselesi, insanlar kendilerine istedikleri sahteliği revâ görebilirler tabi, ancak yazık değil mi Aşk’a ?”

Bu benim aklıma bir Nasreddin Hoca klasiği getirdi ki en sevdiklerimden; adamın biri miraca çıktığından bahseder, ballandıra ballandıra Allah’ın lütfuna mazhar olduğundan. Eşraf Hoca’yı da davet etmek ister sohbete, az deli dolu dahi olsa, manevi mertebe kaydetmişliği vardır, bakalım ne diyecek diye. Adam başlar yine anlatmaya ki Hoca sorar “Orada bir ip gördün mü?” Adam anlar bizim Hoca birşeyler bilmekte, “Evet evet” diye yanıtlar, Hoca durur mu cevabı yapıştırır: “O benim eşeğin ipiydi”. Kıssadan hisse.

AHHH AŞK

Ah ne aşklar yaşanmış devrinde. Mecnun aşkından deli divaneye dönmüş şekilde öpermiş Leyla’nın mahallesindeki uyuz köpeklerin gözlerini; “Bu gözler Leyla’mı gördü” diye. Şimdilerdeyse tanımından pratiğine her bir şeyciklerin içi boşaltıldı.

Neyse umut ekmek lazım herşeye rağmen...Herşeye rağmen umut...Herşeye rağmen aşk...


AŞKKKK

Demesi bile havalı, oysa benim hayatıma biraz komik biraz tuhaf bir şekilde teşrif etmişlerdi kendileri...

Şeyda Coşkun

Anlatayım, henüz 5-6 yaşlarındayım. Yazlık kamptayız, kumralca bir çocuk...Denizde, gazinoda, kumsalda her yerde gözlerimle onu takip etmekteyim, güya çaktırmadan, kibar kibar. Aşık olmak ne hoş! Hep onu izleme hevesindeyim. Ne olduysa oluyor, fark edip bana bir güzel dil çıkarıyor, komiklikten öte, hayli net mesajı olan; “Bundan gayrı ;) bana bakmanı istemiyorum”.

Kalbimin kırılmasına mı üzüleyim, hala annesinin yedirdiği bir kız çocuğunun karşılıksız aşkının sempatikliğini mi öne çıkarayım, yoksa haylaz oğlanın densizliğinden mi dem vurayım :) Böylelikle aşka dair ilk sancım yaşam senaryoma ve akaşik kayıtlara geçmiş oluyor.

Neyse, bu ilk hüsran olmadı gönül meclisinde tahmin edileceği üzere :) Daha ciddi sınavlar da vardı beni bekleyen hayat sahnesinde. Varsın olsundu, boynumuz kıldan ince. Aşk acısı insanı kanımca daha bir latîf yapıyor, derinleştiriyor, sanki daha duyarlı oluyor insan. Nasıl aşk tam tersi insanı maşûktan başka herşeye ve herkese vurdumduymaz yapıyorsa.

Dünyada herkes bir kez olsun sevmeli, bir kez olsun kalp kırıklığı yaşamalı bence. Mistik bir hikâye geldi aklıma, zamanında Hak yoluna varmak isteyen bir zat çıkar Ustanın karşısına:

- Aşık olmak istiyorum, Allah aşkında erimek, diye yardım ister.
- Hiç bir insana aşık oldun mu? diye sual eder Usta.
- Yoo, der bizimkisi.
- Sen bir insana aşık ol, sonra gel hele, kapımız her daim açık herkese, diye yanıt verir üstat.

SUNİ AŞKLAR DEVRİ

Buyrun hoş geldiniz, malum herşey suni, aşklar da elbette organik olacak değildi ya?

Geçenlerde bir yarışma programı izliyorum, 1 dakika içinde 10 kez 'aşkım' dedi kız oğlana, nerden mi biliyorum, saydım zira. Yurdumun egosu hayli kırılgan, alttan almayı sevgi gösterisi sanan erkeğindeki havayı bir kenara koyacak olursak; “Bu gerçek aşk olamaz”, diyorum yanımdaki arkadaşa. “Nerden bildin?” diyor gözlerini açarak.” “Heyecan olabilir, alışkanlık olabilir, karşılıklı ihtiyaç giderme, belki bağımlılık. Lâkin aşk değil. Gerçek olan hiçbir şey bağırmaz, fısıldar, hatta sessizdir”. Önce şaşırıp sonra hak veriyor; “Ne kadar doğru söyledin.”

Her kelimenin içini boşaltıp bir güzel paketledik, buna maalesef ‘AŞK’ da dahil. Dikkat edin, bir insan bir kelimeyi ne kadar çok söylerse onunla ilgili aslında bir sorunu vardır çoğunlukla, sürekli cömert olduğunu vurgulayan veya hiç kıskanmadığının altını ha bire çizen biri aslında ne demektedir acaba?

Yine bir arkadaş toplantısında ilân-ı aşkından hayli detaylı bahsetmiş biri. Kaçırmışız. Abartılı bulduğunu söyleyen arkadaşıma dedim ki “Zaten gerçek aşk bağırmaz, evet her daim onu düşünürsün, her şekilde konuyu ona getirmek istersin ancak bilinçsizce, lakin bilinçaltının kalbe daha yakındır mesafesi. Bilinçten böyle şeyleri yaparsa insan, şov varsa yani, tercih meselesi, insanlar kendilerine istedikleri sahteliği revâ görebilirler tabi, ancak yazık değil mi Aşk’a ?”

Bu benim aklıma bir Nasreddin Hoca klasiği getirdi ki en sevdiklerimden; adamın biri miraca çıktığından bahseder, ballandıra ballandıra Allah’ın lütfuna mazhar olduğundan. Eşraf Hoca’yı da davet etmek ister sohbete, az deli dolu dahi olsa, manevi mertebe kaydetmişliği vardır, bakalım ne diyecek diye. Adam başlar yine anlatmaya ki Hoca sorar “Orada bir ip gördün mü?” Adam anlar bizim Hoca birşeyler bilmekte, “Evet evet” diye yanıtlar, Hoca durur mu cevabı yapıştırır: “O benim eşeğin ipiydi”. Kıssadan hisse.

AHHH AŞK

Ah ne aşklar yaşanmış devrinde. Mecnun aşkından deli divaneye dönmüş şekilde öpermiş Leyla’nın mahallesindeki uyuz köpeklerin gözlerini; “Bu gözler Leyla’mı gördü” diye. Şimdilerdeyse tanımından pratiğine her bir şeyciklerin içi boşaltıldı.

Neyse umut ekmek lazım herşeye rağmen...Herşeye rağmen umut...Herşeye rağmen aşk...


14 Nisan 2016 Perşembe

Uzun yıllar kâbusum oldu amuda kalkmak...

boşluğa atlamak

Kolların üzerinden kalkılan el amudu ve alın üzerinden kalkılan baş amudu vardır beden eğitimi dersinden hatırlarsanız. Becerirdim; esneğim, bazen 10, bazen 8 alırdım, ancak sevmezdim minder hareketlerini. Hep içinde ‘oyun’ ve ‘oyun kurma’ olan toplu faaliyetlerdeydi gözüm; basketbol, voleybol, masa tenisi...

Üniversite bitti, işe girdim, bazen terleyerek uyanırdım, “yer hareketlerinden sınav var” diye. Ne gereksiz oysa, toplu oyunlarda hayli yetenekli olan ‘ben’i istem dışı kasmak niye, herkes yetenekli olduğu alanda top koştursa ya? Yok illâ dünyayı daha zor, komplike hale getireceğiz. Misâl severiz, yine kolay ulaşılan olmayı istemeyiz, buluşmak isteriz, “yoğunum bir daha hatırlat” sözüyle karşılaşırız. Kişisel değer böyle mi yükselecek? Uğraştırınca mı kıymetli hale gelinecek?

Şimdilerde bakıyorum; tüm ilişkiler bu halde. Amuda kalkmış şekilde, sevmeyi bilmiyoruz veyahut beceremiyoruz; ben de dahilim bu gemiye elbette, izninizle anlatayım.

BAĞLILIK- BAĞIMLILIK

Bir şeye bağlı olmanın, hoşlanmanın, sevmenin, değer vermenin göstergelerinden birisi onu aklımıza, gönlümüze, dilimize sıkça getirmektir değil mi? Buraya kadar doğru. Lâkin bağlı ve bağımlı olmak hayli farklı. Bağlılığın esasında ilişkiye taahhüt var, 'söz' var. İki yetişkin arasında gerçekleşir. Bağımlılıkta bol bol yapışma, ittirme-kaktırma, kendini ilişki ve hattâ karşıdaki ile özdeşleştirme, onsuz nefes alamama durumu vardır ki görünüşte yetişkin iki çocuk veya aklı hayli karışık bir yetişkin ile bir çocuk arasında vukû bulur.

Şöyle bir gerçek de var; birine olumsuz duygular beslesek; yine o kişiyi sürekli düşünmez miyiz? Ona tersinden bağlandığımızın bir göstergesi değil mi bu? Özellikle aşk ilişkilerinde bu durum çokça yaşanır; istenmeyen bir hareket karşılığında aşk hızla nefret/hayal kırıklığı/küskünlük ile yer değiştirir. Nur topu gibi tersinden bir ilişki yarattık bile, amuda kalkmış ilişki diyorum ben buna (isim hakkını aldım ;) )

Aslında bunu yaratarak en çok kendimize zararımız dokunur, güç alayım derken güç kaybederiz. Yaşam enerjimiz akışkandan ziyade durağanlaşır; canlılığı olmayan, bön bön bakan, hayatta olup gerçekte yaşamayan insanlar topluluğuna dönüşürüz. Tanıdık mı geldi!?

Enerji en kolay akabileceği yöne gider. Nefret, direnç enerjisi yaratacağından, karşımızdaki kişi bizden fiziksel olmasa dahi bilişsel hızla uzaklaşır. Ne zaman ki olanlarla barışır insanoğlu, nötrleşir, derin bir anlayış gelir yüreğine; enerji dinamiği yön değiştirir. Sıkça duymuşunuzdur, affettiği kişiye bir şekilde rastlayan, üstelik ondan haber alan insanların hikâyesini...

GÜÇLER SAVAŞI

Dünyada ne kadar çok savaş var; birincisi bildiğimiz fiziksel savaşlar, ikincisi enerjik bağlarla yaratılanı. Birinciler zaten ikincilerin kolektif halde maksimum boyutta zuhûr etmesi değil de ne? Toplu çılgınlık mesaisi...

Güçle/ egoyla ilişkilendirdiğimiz her şey stratejiye dönüşür, zira kalbin taktikleri yoktur. Arzularız, isteriz, bu yüzden sürekli didişiriz, kontrol etmeye çalışırız, manipüle ederiz, bam teline basarız, karşının gücünden çalmaya çalışırız; “Artık yapmasan da olur, istemem”. Üstelik gücümüzden kaptırmayaya çalışarak. Ayy ne yorucu.

Gerçek gücümüzle, Öz’ümüzle buluşşsak, bu şahsî savaşlar sona erse, dünya savaşları da otomatikman biter hissindeyim. Boşuna demiyor üstatlar, herkes kendi çöpünü temizlesin diye.

Lâkin ne kadar çöp var Allah’ım çıkar çıkar bitmiyor, atadan ebeden ondan bundan şundan. Yok mu bunun kısası. Kendimden sıkıldım. Valla billa. Bir gün diyorum gözlerimi açsam, bir çingeler diyârında uyansam. Rengarenk giysiler içinde. Gezmekten, karın doyurmaktan, dans etmekten ve sevişmekten başka yaşam gailesi olmayan...

Osho’nun dediği gibi çözüm kendinden vazgeçmekte, bırakarak erimekte. Bir çok öğrenci bilinçte hızla yükselip egosuzluğa/ hiçliğe bırakamazmış kendini, sehbanın kenarına gelip orada dolanan, sürekli geviş getiren bir böcük gibi. Sehbayı temizlemek :) madem bitmeyecek, atlasam boşluğa, sıyrılsam tüm kimliklerimden. Amma velakin bu iş nasıl olcek? İşte yok sanırım bunun cevabı... Bileniniz var mı?


AMUDA KALKMIŞ İLİŞKİLER

Uzun yıllar kâbusum oldu amuda kalkmak...

boşluğa atlamak

Kolların üzerinden kalkılan el amudu ve alın üzerinden kalkılan baş amudu vardır beden eğitimi dersinden hatırlarsanız. Becerirdim; esneğim, bazen 10, bazen 8 alırdım, ancak sevmezdim minder hareketlerini. Hep içinde ‘oyun’ ve ‘oyun kurma’ olan toplu faaliyetlerdeydi gözüm; basketbol, voleybol, masa tenisi...

Üniversite bitti, işe girdim, bazen terleyerek uyanırdım, “yer hareketlerinden sınav var” diye. Ne gereksiz oysa, toplu oyunlarda hayli yetenekli olan ‘ben’i istem dışı kasmak niye, herkes yetenekli olduğu alanda top koştursa ya? Yok illâ dünyayı daha zor, komplike hale getireceğiz. Misâl severiz, yine kolay ulaşılan olmayı istemeyiz, buluşmak isteriz, “yoğunum bir daha hatırlat” sözüyle karşılaşırız. Kişisel değer böyle mi yükselecek? Uğraştırınca mı kıymetli hale gelinecek?

Şimdilerde bakıyorum; tüm ilişkiler bu halde. Amuda kalkmış şekilde, sevmeyi bilmiyoruz veyahut beceremiyoruz; ben de dahilim bu gemiye elbette, izninizle anlatayım.

BAĞLILIK- BAĞIMLILIK

Bir şeye bağlı olmanın, hoşlanmanın, sevmenin, değer vermenin göstergelerinden birisi onu aklımıza, gönlümüze, dilimize sıkça getirmektir değil mi? Buraya kadar doğru. Lâkin bağlı ve bağımlı olmak hayli farklı. Bağlılığın esasında ilişkiye taahhüt var, 'söz' var. İki yetişkin arasında gerçekleşir. Bağımlılıkta bol bol yapışma, ittirme-kaktırma, kendini ilişki ve hattâ karşıdaki ile özdeşleştirme, onsuz nefes alamama durumu vardır ki görünüşte yetişkin iki çocuk veya aklı hayli karışık bir yetişkin ile bir çocuk arasında vukû bulur.

Şöyle bir gerçek de var; birine olumsuz duygular beslesek; yine o kişiyi sürekli düşünmez miyiz? Ona tersinden bağlandığımızın bir göstergesi değil mi bu? Özellikle aşk ilişkilerinde bu durum çokça yaşanır; istenmeyen bir hareket karşılığında aşk hızla nefret/hayal kırıklığı/küskünlük ile yer değiştirir. Nur topu gibi tersinden bir ilişki yarattık bile, amuda kalkmış ilişki diyorum ben buna (isim hakkını aldım ;) )

Aslında bunu yaratarak en çok kendimize zararımız dokunur, güç alayım derken güç kaybederiz. Yaşam enerjimiz akışkandan ziyade durağanlaşır; canlılığı olmayan, bön bön bakan, hayatta olup gerçekte yaşamayan insanlar topluluğuna dönüşürüz. Tanıdık mı geldi!?

Enerji en kolay akabileceği yöne gider. Nefret, direnç enerjisi yaratacağından, karşımızdaki kişi bizden fiziksel olmasa dahi bilişsel hızla uzaklaşır. Ne zaman ki olanlarla barışır insanoğlu, nötrleşir, derin bir anlayış gelir yüreğine; enerji dinamiği yön değiştirir. Sıkça duymuşunuzdur, affettiği kişiye bir şekilde rastlayan, üstelik ondan haber alan insanların hikâyesini...

GÜÇLER SAVAŞI

Dünyada ne kadar çok savaş var; birincisi bildiğimiz fiziksel savaşlar, ikincisi enerjik bağlarla yaratılanı. Birinciler zaten ikincilerin kolektif halde maksimum boyutta zuhûr etmesi değil de ne? Toplu çılgınlık mesaisi...

Güçle/ egoyla ilişkilendirdiğimiz her şey stratejiye dönüşür, zira kalbin taktikleri yoktur. Arzularız, isteriz, bu yüzden sürekli didişiriz, kontrol etmeye çalışırız, manipüle ederiz, bam teline basarız, karşının gücünden çalmaya çalışırız; “Artık yapmasan da olur, istemem”. Üstelik gücümüzden kaptırmayaya çalışarak. Ayy ne yorucu.

Gerçek gücümüzle, Öz’ümüzle buluşşsak, bu şahsî savaşlar sona erse, dünya savaşları da otomatikman biter hissindeyim. Boşuna demiyor üstatlar, herkes kendi çöpünü temizlesin diye.

Lâkin ne kadar çöp var Allah’ım çıkar çıkar bitmiyor, atadan ebeden ondan bundan şundan. Yok mu bunun kısası. Kendimden sıkıldım. Valla billa. Bir gün diyorum gözlerimi açsam, bir çingeler diyârında uyansam. Rengarenk giysiler içinde. Gezmekten, karın doyurmaktan, dans etmekten ve sevişmekten başka yaşam gailesi olmayan...

Osho’nun dediği gibi çözüm kendinden vazgeçmekte, bırakarak erimekte. Bir çok öğrenci bilinçte hızla yükselip egosuzluğa/ hiçliğe bırakamazmış kendini, sehbanın kenarına gelip orada dolanan, sürekli geviş getiren bir böcük gibi. Sehbayı temizlemek :) madem bitmeyecek, atlasam boşluğa, sıyrılsam tüm kimliklerimden. Amma velakin bu iş nasıl olcek? İşte yok sanırım bunun cevabı... Bileniniz var mı?


7 Nisan 2016 Perşembe

Bu gecikmiş bir Mart yazısıdır.

Coş Şeyda coş

Malum geçtiğimiz ay gündem hayli yoğundu, Antalya’da 10 km.sini tecrübe etmiş olduğum maratonun yazısı Nisan ayına kalmış oldu böylelikle.

Yazarken görüyorum, her şey yerli yerinde, olması gerektiğinde oluyor. Lâkin bu yazıyı Mart ayında kaleme almış olsaydım kafamdakiler ve dolayısıyla aktardıklarım hayli farklı olacaktı.

KOŞU

Hiç antremansız koşulur mu? Koşulur, imkânsız diye bir şey yok şu fânî dünyada. Yeter ki insan istesin. Ya tüm hücrelerine kadar inanacaksın, öyle bir inanç ki bu, Yahya Çavuş’un hikâyesinde olduğu gibi. Çanakkale savaşında 67 kişi ile 3,000 kişiye karşı 48 saat boyunca direnir. Hepsi şehit düşerler. 67 kişi nerde 3,000 kişi nerde. Düşmanlar kıyıya çıktıklarında inanamazlar sayının azlığına. Aynı şekilde Seyit Onbaşı'nın 276 kiloluk top mermisini tek başına kaldırması bütün yeryüzü dinamiklerini alt üst eden inancıyla değil de ne?

Ya da öyle bir arınacaksın ki tüm inançlarından, boş olacaksın, bomboş; ben ikinciyi seçiyorum. Hastayım ve hastalığım biter bitmez Antalya’ya uçmak durumunda kalıyorum. Antremana vakit yok. Yalnız iyi olacak hastanın çıkarmış doktor karşısına misâli, bir şey geliyor önüme.

Mooji adlı üstattan videolar, gözlemci olmanın dinamiğine dair. Bütün “ben”liklerimizden sıyrıldığımızda, sessizlik, varoluş, bilinç* veya adına ne derseniz deyin sadece “o” olarak kaldığımızda, geriye bir tek eylemler kalıyor. Osho’nun “İnsanlar eylemlerin başına gelir, eylemler insanların başına değil” sözünü doğrularcasına. Özneler âleminden sıyrılınca insan, eylem de bir hayli hafifleşiyor.

Koşarken bizzât yaşıyorum, kendi yolculuğumdayım. Başka kimselerle değil, kendi kendimle yarışıyorum. Malum “Kendi ile yarışanı kimse sollayamaz” der Marlon Brando.

10 km. boyunca sadece kendimi gözlediğimde, koşmak zor gelmiyor. Koşmanın kendisi oluyorum, dikkatim yine düşüncelere kaydığında “ay ne olacak, ne zaman bitecek, hava ısınmaya başladı” gibisinden gücümde dikkate değer bir düşüş oluyor. O zaman tekrar dikkatimi koşmanın kendisine yönlendiriyorum. Böylece 1.5 saat su gibi olmasa da ;) akıp gidiyor. Bu geçici âleme ait herşey gibi son buluyor, yenilerine el vermek üzere.

İLK MEDİTASYON DENEMELERİM

İlk meditasyon denemelerim geliyor aklıma. 1997 yılında iki seçenek var önümde; yıllarca beklediğim Goran Bregovic konseri veya T.M. diye kısaltılan Transandantal Meditasyon kursu. Treddütsüz ikinciyi seçiyorum.

Adam olacak çocuk misâli; mayamda, hamurumda veyahut kumaşımda varmış bu tür konulara ilgi. Uçarak gidiyorum Taksim'e :) Hala bu merkez var mı şimdilerde bilemesem de.

Hindistan aşramlarındaki gibi yapma çiçeklerle, tütsü ve mumlarla dolu odada genel bir bilgi aldıktan sonra; görevlilerden biriyle başka bir odaya geçiyoruz. Başbaşa kaldığımızda, paylaşıyor kelimemi; hiçbir anlama gelmeyen bir sözcük ile zihnimin derinliklerine çapa atacakmışım. Heyhat, ne zaman bu ifadeyi sürekli söylesem zihnim uyanıp berraklaşacağına göz kapaklarım ağırlaşıp kapanmakta. Merkez samimi olsa dahi yetersiz geliyor bana sunduklarıyla.

Uzun bir süre meditasyon yapmayı denemiyorum bile. Aslında ‘meditasyon yapmak’ deyiminde var bir tuhaflık. Nasıl olmasın? Meditasyonun kendisi 'ol'ma hali, gözlemci olma. ‘Yapma’dan ziyade. Maksat beyaz eşofmanlarla gözleri kapalı matlarda oturmaktan öte, her yaptığımızı meditatif konuma dönüştürmek bence. Yürürken, koşarken, yazarken...

Heep gözlemci konumda kalabilmek dileğiyle...


* İngilizceleri sırasıyla; silence, presence, consciousness


ŞEYDA NEREYE KOŞUYOR?

Bu gecikmiş bir Mart yazısıdır.

Coş Şeyda coş

Malum geçtiğimiz ay gündem hayli yoğundu, Antalya’da 10 km.sini tecrübe etmiş olduğum maratonun yazısı Nisan ayına kalmış oldu böylelikle.

Yazarken görüyorum, her şey yerli yerinde, olması gerektiğinde oluyor. Lâkin bu yazıyı Mart ayında kaleme almış olsaydım kafamdakiler ve dolayısıyla aktardıklarım hayli farklı olacaktı.

KOŞU

Hiç antremansız koşulur mu? Koşulur, imkânsız diye bir şey yok şu fânî dünyada. Yeter ki insan istesin. Ya tüm hücrelerine kadar inanacaksın, öyle bir inanç ki bu, Yahya Çavuş’un hikâyesinde olduğu gibi. Çanakkale savaşında 67 kişi ile 3,000 kişiye karşı 48 saat boyunca direnir. Hepsi şehit düşerler. 67 kişi nerde 3,000 kişi nerde. Düşmanlar kıyıya çıktıklarında inanamazlar sayının azlığına. Aynı şekilde Seyit Onbaşı'nın 276 kiloluk top mermisini tek başına kaldırması bütün yeryüzü dinamiklerini alt üst eden inancıyla değil de ne?

Ya da öyle bir arınacaksın ki tüm inançlarından, boş olacaksın, bomboş; ben ikinciyi seçiyorum. Hastayım ve hastalığım biter bitmez Antalya’ya uçmak durumunda kalıyorum. Antremana vakit yok. Yalnız iyi olacak hastanın çıkarmış doktor karşısına misâli, bir şey geliyor önüme.

Mooji adlı üstattan videolar, gözlemci olmanın dinamiğine dair. Bütün “ben”liklerimizden sıyrıldığımızda, sessizlik, varoluş, bilinç* veya adına ne derseniz deyin sadece “o” olarak kaldığımızda, geriye bir tek eylemler kalıyor. Osho’nun “İnsanlar eylemlerin başına gelir, eylemler insanların başına değil” sözünü doğrularcasına. Özneler âleminden sıyrılınca insan, eylem de bir hayli hafifleşiyor.

Koşarken bizzât yaşıyorum, kendi yolculuğumdayım. Başka kimselerle değil, kendi kendimle yarışıyorum. Malum “Kendi ile yarışanı kimse sollayamaz” der Marlon Brando.

10 km. boyunca sadece kendimi gözlediğimde, koşmak zor gelmiyor. Koşmanın kendisi oluyorum, dikkatim yine düşüncelere kaydığında “ay ne olacak, ne zaman bitecek, hava ısınmaya başladı” gibisinden gücümde dikkate değer bir düşüş oluyor. O zaman tekrar dikkatimi koşmanın kendisine yönlendiriyorum. Böylece 1.5 saat su gibi olmasa da ;) akıp gidiyor. Bu geçici âleme ait herşey gibi son buluyor, yenilerine el vermek üzere.

İLK MEDİTASYON DENEMELERİM

İlk meditasyon denemelerim geliyor aklıma. 1997 yılında iki seçenek var önümde; yıllarca beklediğim Goran Bregovic konseri veya T.M. diye kısaltılan Transandantal Meditasyon kursu. Treddütsüz ikinciyi seçiyorum.

Adam olacak çocuk misâli; mayamda, hamurumda veyahut kumaşımda varmış bu tür konulara ilgi. Uçarak gidiyorum Taksim'e :) Hala bu merkez var mı şimdilerde bilemesem de.

Hindistan aşramlarındaki gibi yapma çiçeklerle, tütsü ve mumlarla dolu odada genel bir bilgi aldıktan sonra; görevlilerden biriyle başka bir odaya geçiyoruz. Başbaşa kaldığımızda, paylaşıyor kelimemi; hiçbir anlama gelmeyen bir sözcük ile zihnimin derinliklerine çapa atacakmışım. Heyhat, ne zaman bu ifadeyi sürekli söylesem zihnim uyanıp berraklaşacağına göz kapaklarım ağırlaşıp kapanmakta. Merkez samimi olsa dahi yetersiz geliyor bana sunduklarıyla.

Uzun bir süre meditasyon yapmayı denemiyorum bile. Aslında ‘meditasyon yapmak’ deyiminde var bir tuhaflık. Nasıl olmasın? Meditasyonun kendisi 'ol'ma hali, gözlemci olma. ‘Yapma’dan ziyade. Maksat beyaz eşofmanlarla gözleri kapalı matlarda oturmaktan öte, her yaptığımızı meditatif konuma dönüştürmek bence. Yürürken, koşarken, yazarken...

Heep gözlemci konumda kalabilmek dileğiyle...


* İngilizceleri sırasıyla; silence, presence, consciousness


4 Nisan 2016 Pazartesi

Hayatta en kıdemli soru nedir deseler, oyum “Ben kimim?”den yana olurdu :)


“Kendini Bil”

Kâhinlerin tapınağı Delphi'de Latince olarak, giriş mekânının üzerinde yazılı olan cümledir bu aynı zamanda. Dünya sinema tarihinde fenomenler arasında bence şimdiden yerini almış olan"Matrix" filminin baş karakteri Neo'nun Kahin'i ziyarete gittiği sahnede, evde mutfak kapısının üzerinde yazılı olan cümle de...

Sokrat öğretisinin temeli, efsanelerdeki Atlantis’te, Mısır’daki eski yazıtlarda, Şaman kültüründe, Uzakdoğu tapınaklarında, Anadolu’da Sufi dergâhlarındaki kilit iki kelime. Kadim öğretilerin ortak noktası, üzerinde meditasyon yapılan derin ifade...

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır


demez mi gönül dostu sevgili Yunus Emre. Her yolcuya söylenen tek ortak nasihat, belki de tek hakikat. Yaşı başı, ucu bucağı, başı sonu olmayan söylem.

Peki bizler neler yapıyoruz “Kendimizi bilmek” adına? Yaşamlarımızda kendini bilmenin neresindeyiz? Bu sorgulamanın ihtiyacını duymakta mıyız? Soruyor muyum? Derin düşünüyor muyum (tefekkür)? Arıyor muyum? Sizlere bir sır vereyim, ben herkesin naçizane bu sorunun peşinde olduğunu sanırdım. Şirkette bir arkadaşım “Ayy delirecek değilim, fazla felsefik bütün bunlar, yaşayıp gidelim sadece” deyince şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım.

Söz söylemek haddimize düşmez elbette, bana göre yaşam derinleştikçe anlam kazanırken kimine göre derinleşmek kafa karışıklığı yaratabiliyormuş, böylelikle algımın sınırları bu farklılığı kucaklayıp içime alacak kadar daha bir genişledi ki şükürler olsun...

SAHİ BEN KİMİM?

Neyim ben? Vücudum mu? Yaş alıyorum, görüntüm gittikçe farklılaşıyor. Boyum kısalacak ilerde, daha bir bodur :) olacağım izninizle. Düşüncelerim mi? Eee onlar da her an değişmekte. Evriliyor, bükülüyor, olumlusu olumsuzu hak getire. Duygularım mı? Hiç bahsetmeyeyim bile. An ve an dalgalanmakta. Bazen coşmakta, bazen durulmakta. Tercihlerim bile değişti zamanla. Geçmişte tatlıya hayli düşkün olan ben şimdilerde nerde?

Neyim ben o zaman ? Ben bilincim, gerçekte olmakta olan, bilincin bilinç aracılığıyla bilinci gözlemlemesinden başka bir şey değil. Varoluş & arka planda boşluk. Ne müthiş bir deneyim.

Hepimiz aynı bütünün farklı tezâhürlerinden başka bir şey değiliz. Bilirim O'ndan birer parçayız. Lakin yaşam gailesi içinde sıklıkla bunu gözardı eder, pek hissedemeyiz. Ermiş bir zâta sorarlar, “Ya Baba erenler, nasıl olur cismen bu kadar ayrıyken hâlâ ‘Bir'iz dersin?” diye. “Dizin su dolu testileri yanyana, kırın testleri şimdi, sular akıp karışıp bir olmaz mı” diye yanıtlar.

HAKİKAT ARAYIŞI

Hakikatın tadını alıp bırakabilmek pek mümkün değil kanımca. Yine hakikat arayışının aşamaları var elbette. Bilmek, deneyimlemek, içselleştirmek (mutasavvıfların deyimiyle hâl etmek), varlıkta yok olmak. Ve hatta Hak lütfuyla varılan, yoklukta varlık makamı.

Okuduklarımızın hepsi bizi konuya ilmen yakınlaştırıyor. Misal portakal hakkında sayısız şey okuyabilirim; böylelikler türlerini (Vaşington, Yafa, Finike...), ana yurdunu (Himalayalar), genelde Akdeniz ikliminde yetiştiğini, değerlendirme şekillerini (meyve, reçel, konserve, tatlı...) öğrenirim. Yine de portakaldan bir ısırık almadıkça, portakalın ne olduğunu gerçekte bilmem. Ne zaman bu gerçekleşir, bilgim artık daha üstündür, çünkü deneyimin bilgisi vardır içinde. Yine de oldum zannetmemek icap eder. Ne vakit portakal olur insan, portakalda erir, o zaman portakalın hakikatine tam vakıf olur; portakal kokar, portakal konuşur, portakal çiçeği açar.

Ezcümle portakal hakkında bilinmeyen bir şey kalmaz. Ne diyeyim nasip olsun dileyenlere...Bu vesileyle blogumun yaş gününü kutlamak istiyorum huzurlarınızda, gecikmeli de olsa. Kendimi arayışta katkısı inanılmaz sonuçta;

İyi ki doğdun Portakalın Bilgeliği...

Ay, amor, ( Oy aşk, oy!)
Bajo el naranjo en flor! (Çiçek açmış portakalın altında)
Garcia Lorca



KENDİNİ ARAYIŞ

Hayatta en kıdemli soru nedir deseler, oyum “Ben kimim?”den yana olurdu :)


“Kendini Bil”

Kâhinlerin tapınağı Delphi'de Latince olarak, giriş mekânının üzerinde yazılı olan cümledir bu aynı zamanda. Dünya sinema tarihinde fenomenler arasında bence şimdiden yerini almış olan"Matrix" filminin baş karakteri Neo'nun Kahin'i ziyarete gittiği sahnede, evde mutfak kapısının üzerinde yazılı olan cümle de...

Sokrat öğretisinin temeli, efsanelerdeki Atlantis’te, Mısır’daki eski yazıtlarda, Şaman kültüründe, Uzakdoğu tapınaklarında, Anadolu’da Sufi dergâhlarındaki kilit iki kelime. Kadim öğretilerin ortak noktası, üzerinde meditasyon yapılan derin ifade...

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır


demez mi gönül dostu sevgili Yunus Emre. Her yolcuya söylenen tek ortak nasihat, belki de tek hakikat. Yaşı başı, ucu bucağı, başı sonu olmayan söylem.

Peki bizler neler yapıyoruz “Kendimizi bilmek” adına? Yaşamlarımızda kendini bilmenin neresindeyiz? Bu sorgulamanın ihtiyacını duymakta mıyız? Soruyor muyum? Derin düşünüyor muyum (tefekkür)? Arıyor muyum? Sizlere bir sır vereyim, ben herkesin naçizane bu sorunun peşinde olduğunu sanırdım. Şirkette bir arkadaşım “Ayy delirecek değilim, fazla felsefik bütün bunlar, yaşayıp gidelim sadece” deyince şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım.

Söz söylemek haddimize düşmez elbette, bana göre yaşam derinleştikçe anlam kazanırken kimine göre derinleşmek kafa karışıklığı yaratabiliyormuş, böylelikle algımın sınırları bu farklılığı kucaklayıp içime alacak kadar daha bir genişledi ki şükürler olsun...

SAHİ BEN KİMİM?

Neyim ben? Vücudum mu? Yaş alıyorum, görüntüm gittikçe farklılaşıyor. Boyum kısalacak ilerde, daha bir bodur :) olacağım izninizle. Düşüncelerim mi? Eee onlar da her an değişmekte. Evriliyor, bükülüyor, olumlusu olumsuzu hak getire. Duygularım mı? Hiç bahsetmeyeyim bile. An ve an dalgalanmakta. Bazen coşmakta, bazen durulmakta. Tercihlerim bile değişti zamanla. Geçmişte tatlıya hayli düşkün olan ben şimdilerde nerde?

Neyim ben o zaman ? Ben bilincim, gerçekte olmakta olan, bilincin bilinç aracılığıyla bilinci gözlemlemesinden başka bir şey değil. Varoluş & arka planda boşluk. Ne müthiş bir deneyim.

Hepimiz aynı bütünün farklı tezâhürlerinden başka bir şey değiliz. Bilirim O'ndan birer parçayız. Lakin yaşam gailesi içinde sıklıkla bunu gözardı eder, pek hissedemeyiz. Ermiş bir zâta sorarlar, “Ya Baba erenler, nasıl olur cismen bu kadar ayrıyken hâlâ ‘Bir'iz dersin?” diye. “Dizin su dolu testileri yanyana, kırın testleri şimdi, sular akıp karışıp bir olmaz mı” diye yanıtlar.

HAKİKAT ARAYIŞI

Hakikatın tadını alıp bırakabilmek pek mümkün değil kanımca. Yine hakikat arayışının aşamaları var elbette. Bilmek, deneyimlemek, içselleştirmek (mutasavvıfların deyimiyle hâl etmek), varlıkta yok olmak. Ve hatta Hak lütfuyla varılan, yoklukta varlık makamı.

Okuduklarımızın hepsi bizi konuya ilmen yakınlaştırıyor. Misal portakal hakkında sayısız şey okuyabilirim; böylelikler türlerini (Vaşington, Yafa, Finike...), ana yurdunu (Himalayalar), genelde Akdeniz ikliminde yetiştiğini, değerlendirme şekillerini (meyve, reçel, konserve, tatlı...) öğrenirim. Yine de portakaldan bir ısırık almadıkça, portakalın ne olduğunu gerçekte bilmem. Ne zaman bu gerçekleşir, bilgim artık daha üstündür, çünkü deneyimin bilgisi vardır içinde. Yine de oldum zannetmemek icap eder. Ne vakit portakal olur insan, portakalda erir, o zaman portakalın hakikatine tam vakıf olur; portakal kokar, portakal konuşur, portakal çiçeği açar.

Ezcümle portakal hakkında bilinmeyen bir şey kalmaz. Ne diyeyim nasip olsun dileyenlere...Bu vesileyle blogumun yaş gününü kutlamak istiyorum huzurlarınızda, gecikmeli de olsa. Kendimi arayışta katkısı inanılmaz sonuçta;

İyi ki doğdun Portakalın Bilgeliği...

Ay, amor, ( Oy aşk, oy!)
Bajo el naranjo en flor! (Çiçek açmış portakalın altında)
Garcia Lorca



1 Nisan 2016 Cuma

“Psikiyatristler psikologları, psikologlar koçları, koçlar da bazı koçları beğenmezmiş.”

koçluk duayeni Şeyda

Herkes kahkahalarla gülüyor. Doğru söze ne hacet. Zaten salonun yarısı profesyonel koç. Etkinlikten bana kalan en güzel kazanım oluyor yukardaki cümleler.

Lâkin konuşmaları vasat buluyorum, en basitinden hiçbir konuşmacı 10 dk. kuralına uyamıyor. Anlatacak ne kadar çok şeyimiz var Allah’ım. İyi güzel, ancak lafın başı sonu belli değil, maksat hiç belli değil. Oysa meramımızı ne kadar fazla sözle anlatırsak, o kadar Söz’ümüzün gücü azalır (yine geldik mi sözün gücüne). İyi güzel sen bunları yapıyor musun deseniz, haddim değil, ben profesyonel konuşmacı değilim. Ancak yapılacak işi hayli ciddiye alırım. En azından evde pratik yapıp saati bir 10 dk.cığa kuruverirdim.

Bir çok şairde bayıldığımız ustalık tam olarak bu değil mi? Ne bir kelime fazla ne bir kelime eksik. Bir de üzerine duyguları yaşamak ve yaşatmak. Daha ne ister insan? Lezzetinden yenmeye doyulmayan yemek misâli.

Nerden nereye? Seminer çıkışı kendimi ‘koçluk’ hakkında derin derin düşünürken buluyorum. Öncelikle müthiş koçlarla tanışıyorum, keşke insanlar bu kadar önyargılı olmasalar mesleğe karşı, elbette işe yarıyor koçluk. İnsan insanın aynası ve dahi şifası.

PIANO PIANO*

Koçluk yapmış olduğum kişiyle tam bir sene sonra buluşuyoruz. Ankara’dan İstanbul’a tatile gelmiş. Ne hoş şey anımsanıp çaya davet edilmek.

Sohbete başlıyoruz, birden fark ediyorum. Bir şeyler değişmiş, ama ne? Anlıyorum ki durmaksızın konuşan danışanın hızı bir hayli değişmiş. Elbette olumlu anlamda!

Gelin filmi başa saralım, danışanım hızlı konuşuyor, adeta motor gibi. 5-6 seans oldu, gözlediğim ve sezdiğim derin bir değersizlik duygusu. Sözcüklerine yeterli önemin verilmeyeceği, karşıdaki kişinin zaman ve ilgisinin boşa gitme endişesi gibi nedenlerden dolayı ne söyleyecekse bir çırpıda söyleyiveriyor.

Tabi, bunu onunla paylaşmıyorum. Sorular, içe dönmeler derken bir gün ansızın kendisi dökülüyor.

“Bu kadar değersiz hissettiğimi bilmiyordum”.

İşte bu, inanın artık dünya eskisi kadar olmayacak kendisi için. Sadece bu kadarcık farkındalıkla bile. Ancak ona kâfi gelmiyor, hayatında en yakın beş kişiye diyor ki “Ne zaman konuşurken hızlansam, konuşmayın benimle, telefonu kapatın hatta yüzüme, söyleyin, uyarın, ne bileyim, kuş uçurun. Bir şekilde bana bunu bildirin.”

Sonuç inanılmaz, bizzat yaşadım. Neyin üstesinden gelinmez, niyet ve emek elele verir vermez ;)

VER ELİNİ AVRUPA

Güne başka bir danışandan bir mesaj ile başlıyorum.

“İyi ki varsın Şeyda, yurtdışına gidiyorum, istediğim bursu aldım, veda etmek isterim sana, bu konuda katkın inanılmaz”.

O kadar mutluyum ki, CD çaları açıp dans ediyorum bağıra çağıra. Sonrasında karlar altında içerken sahleplerimizi, diyor ki: “Bir kapın var, ne zaman istersen atla gel yanıma”.

Birinin hayatına dokunmak, birilerinin isteğinin gerçekleşmesine vesile olmak. Başkalarına iyi gelmek. Sözün özü tarifi mümkün değil.


*İtalyanca ‘yavaş yavaş’ demek. Bir zamanlar severek izlediğim ‘Piano Piano Bacaksız’ filminden esinlendim.


KOÇLUĞUN HEDİYELERİ

“Psikiyatristler psikologları, psikologlar koçları, koçlar da bazı koçları beğenmezmiş.”

koçluk duayeni Şeyda

Herkes kahkahalarla gülüyor. Doğru söze ne hacet. Zaten salonun yarısı profesyonel koç. Etkinlikten bana kalan en güzel kazanım oluyor yukardaki cümleler.

Lâkin konuşmaları vasat buluyorum, en basitinden hiçbir konuşmacı 10 dk. kuralına uyamıyor. Anlatacak ne kadar çok şeyimiz var Allah’ım. İyi güzel, ancak lafın başı sonu belli değil, maksat hiç belli değil. Oysa meramımızı ne kadar fazla sözle anlatırsak, o kadar Söz’ümüzün gücü azalır (yine geldik mi sözün gücüne). İyi güzel sen bunları yapıyor musun deseniz, haddim değil, ben profesyonel konuşmacı değilim. Ancak yapılacak işi hayli ciddiye alırım. En azından evde pratik yapıp saati bir 10 dk.cığa kuruverirdim.

Bir çok şairde bayıldığımız ustalık tam olarak bu değil mi? Ne bir kelime fazla ne bir kelime eksik. Bir de üzerine duyguları yaşamak ve yaşatmak. Daha ne ister insan? Lezzetinden yenmeye doyulmayan yemek misâli.

Nerden nereye? Seminer çıkışı kendimi ‘koçluk’ hakkında derin derin düşünürken buluyorum. Öncelikle müthiş koçlarla tanışıyorum, keşke insanlar bu kadar önyargılı olmasalar mesleğe karşı, elbette işe yarıyor koçluk. İnsan insanın aynası ve dahi şifası.

PIANO PIANO*

Koçluk yapmış olduğum kişiyle tam bir sene sonra buluşuyoruz. Ankara’dan İstanbul’a tatile gelmiş. Ne hoş şey anımsanıp çaya davet edilmek.

Sohbete başlıyoruz, birden fark ediyorum. Bir şeyler değişmiş, ama ne? Anlıyorum ki durmaksızın konuşan danışanın hızı bir hayli değişmiş. Elbette olumlu anlamda!

Gelin filmi başa saralım, danışanım hızlı konuşuyor, adeta motor gibi. 5-6 seans oldu, gözlediğim ve sezdiğim derin bir değersizlik duygusu. Sözcüklerine yeterli önemin verilmeyeceği, karşıdaki kişinin zaman ve ilgisinin boşa gitme endişesi gibi nedenlerden dolayı ne söyleyecekse bir çırpıda söyleyiveriyor.

Tabi, bunu onunla paylaşmıyorum. Sorular, içe dönmeler derken bir gün ansızın kendisi dökülüyor.

“Bu kadar değersiz hissettiğimi bilmiyordum”.

İşte bu, inanın artık dünya eskisi kadar olmayacak kendisi için. Sadece bu kadarcık farkındalıkla bile. Ancak ona kâfi gelmiyor, hayatında en yakın beş kişiye diyor ki “Ne zaman konuşurken hızlansam, konuşmayın benimle, telefonu kapatın hatta yüzüme, söyleyin, uyarın, ne bileyim, kuş uçurun. Bir şekilde bana bunu bildirin.”

Sonuç inanılmaz, bizzat yaşadım. Neyin üstesinden gelinmez, niyet ve emek elele verir vermez ;)

VER ELİNİ AVRUPA

Güne başka bir danışandan bir mesaj ile başlıyorum.

“İyi ki varsın Şeyda, yurtdışına gidiyorum, istediğim bursu aldım, veda etmek isterim sana, bu konuda katkın inanılmaz”.

O kadar mutluyum ki, CD çaları açıp dans ediyorum bağıra çağıra. Sonrasında karlar altında içerken sahleplerimizi, diyor ki: “Bir kapın var, ne zaman istersen atla gel yanıma”.

Birinin hayatına dokunmak, birilerinin isteğinin gerçekleşmesine vesile olmak. Başkalarına iyi gelmek. Sözün özü tarifi mümkün değil.


*İtalyanca ‘yavaş yavaş’ demek. Bir zamanlar severek izlediğim ‘Piano Piano Bacaksız’ filminden esinlendim.