4 Mayıs 2016 Çarşamba

BİLİMSELLİK VE ANNEM

İnsan tutucu olmaya görsün, tutuculuk bence bir bakış açısı, içerikten bağımsız.

en hakikatli insan

İnsan sevdikleri konusunda tutucu olabilir, kıskanabilir, paylaşmaz; giyim tarzı tutucu olabilir, hep aynı tarz ve renkleri seçebilir; din ve inanç konusunda tutucu olur, başka yaklaşımlara kapar gözlerini, kulaklarını ve kalbini.

Şaşırtıcı olan her şeyin sorgulanmasını esas alan bilimin bile bu tutuculuktan kaçamaması, nasibini alması. Nasıl mı? Sıkça spiritüel konuları dile getirirken hayli bilimsel takılan arkadaşların sıkı eleştirilerine maruz kalırım. “Görmediğim şeye inanmam!”dır ortak savunmaları. Elbette yaşam sizin, tercih sizin. İsterseniz yine inanmayın, yalnız anlatacaklarıma kulak verirseniz önce, mutlu olurum ziyadesiyle...

KAÇ DUYUMUZ VAR?

Gözlerimizle gördüğünüz her şey ne kadar doğru ve katî gerçek mi? Daha önce söylemiş olmalıyım, atmosfer aslında renksizdir, mavi görürüz, çünkü güneş ışınlarından en kısa dalga boyuna sahip ışık mavi renk olup ilk önce kırılır ve dağılır. Şimdi görmüyoruz diye aynı mantıkla, mor ötesi ışınları da mı yok sayacağız? Benzer şekilde, insan algısı dahilinde olmayan frekanslar var. Köpekler depremleri bunları duyarak sezer. Ee hani sadece gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler gerçekti?

Sadece 5 duyumuz mu var? Kim yaptı bu kategoriyi? Anlatsın çıkıp birileri bizlere. Ben “Tanrılar Okulu” adlı kitapta 6.duyu (sezgi) ve 7. duyudan (yaratıcılık) bahsedildiğini hatırlıyorum. Belki daha fazlası var, ne bileyim. Belki insanlık o zaman o bilinç seviyesindeydi, 5 duyuyla yetindi. Belki şaka sever bir atamız, diğer duyuların bilgisini sakladı, uğraşıp bulsunlar dedi :)

TANIMLA-MA

Bir şeyi nasıl tanımladığımız çok önemli; çerçeveyi belirler. Diğer herşey buna göre pozisyon alır. Misâl dünya güvenilmez bir yerdir. Bitti, diğer bütün herşey buna göre kurgulanır. Bu durumun benzeri, neoklasik iktisatta ekonominin tanımı şöyle yapılır: “Bütçe kısıtı altında kâr maksimizasyonu”. Bu ifade bence ‘bolluk bilinci’ni değil, ‘kıtlık bilinci’ni esas alır.

Yani dünyadaki kaynaklar kısıtlıdır, der, acaba gerçekten öyle mi? Güneşten ne kadar yararlanabiliyoruz? Yeni kaynaklar yanıbaşımızda belki de, birbirimizi ittirip kaktırmadan dolayı göremiyoruz bile. Neoklasik iktisatçılar ortaya çıkana değin tarım ve hayvacılık vardı, avlanıldı, karınlar doydu. Bunlar ekonomi değil miydi? Ayrıca ‘maksimizasyon’dan öte ‘paylaşım’ın esas olduğu kabile ve toplulukları var bu âlemde, onlar neci peki?

Ayrıca ne bilim ne değil? Aydınlanma Çağı’nda yeni ekollerin peş peşe doğmasıyla bir Bilim Okulu'nun doğduğunu biliyor muydunuz? Temeli ispata dayalı olan. O zaman zarfında neler mi bilimden sayılmamış? Ekonomi, Psikoloji, Sosyoloji. Neyse bir şekilde ispatlamışlar rüştlerini de okula girebilmişler. Demek ki bilim anlayışı bile çok değişken!

Hatta bilim geriden geliyor olamaz mı? Kuantum fizikte "nonlocality / mekânsızlık" olarak bilinen teori ispatlandı. Fizik evrenimizi oluşturan atomaltı parçacıkları, aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbirleriyle iletişim halindeler. Yani her an, birbirlerinin ne yaptıklarından haberdârlar. Zaman ve mekânla sınırlanmadan. Aspect'in bu deneyi, evrendeki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu yüzyıllar öncesinden söyleyip 'bütünselliği' vurgulayan mistik görüşe ne kadar yakın sizce?

ANNEM

Hem kendimize bile açıklayamadığımız bazı şeyleri sizlere nasıl açıklayalım? Annemden biliyorum, yaşadıkları bilime değil, bu bilince sığmaz, ona inanıyorum çünkü benim annem ve anlattıklarını daha küçük çapta ben de deneyimliyorum. Bunları yaşayan pek çok insan var ayrıca; uzaktan birini duygularını hisseden, olacakları sezebilen...

Bana göre her türlü tutuculuğun kökeninde korku var. Hayat apartman katları gibi olsa; son kat ilk kata seslense, deniz görünüyor burdan, birinci kat buna inanır mı? Birinci kat görmüyor diye deniz yok mu denecek? Belki birinci kat başka katlara çıkıp tüm algısının ve anlayışının değişmesinden, bambaşka gözlerle bakmaktan ve kontrolünü kaybetmekten ölesiye korkuyor olamaz mı? Sadece soruyorum.

Ailecek yaptığımız gezilerde, müze ve ören yerlerine ilâveten oradaki yatırları muhakkak ziyaret ederiz. Daha içeri girmeden bakarım annem omuzlarınını titrete titrete ağlamaya başlamış, bir sevgi deryâsına kapılmış sormayın gitsin. Eskiden bu tarz hareketlerine manâ veremezdim, sonradan anladım; sevgimi ulu orta göstermekten utanan aslında bendenizmişim.

Sevgide seviye değil samimiyet ve saflık esas olan. En hakikatli insan ise kalbine en yakın olan...



0 comments:

Yorum Gönderme