30 Haziran 2016 Perşembe

Şöyle ki her Türk kızı düğününü inceden inceye planlar...


Evlenmeye karşı karışık duygular içinde olmam düğünümü en ince detayına kadar planlamaya engel teşkil etmiyordu. Formatımız belli, dişiyiz nihayetinde. Ee bende öyle yaptım. Yerinden yurduna, şeklinden şemâiline, yemeğinden müziğine. Her bir şey düşünülmüş inceden inceye, çiçeğine kadar bile, lâkin bir şeyler eksik. Tahmin ettiniz damat :)

Sanıyorum biz dişiler için genel geçer bir kavram “Düğünüm ve Damat” olayı. Üzgünüz beyler, bu işin gerçek ve komik olan yanı...

KOZMİK ŞAKA

Planlanan: Sene 1990’lar. Düğünüm kır düğünü olmalıydı, henüz bu kavram Türkiye’ye gelmemiş bile, yabancı dergilerin birinde görmüşüm. Yeşillikler içinde, hem doğal hem şık. Benim yerli malı versiyonum yüksel ihtimalle Sapanca'da olacaktı. Dedim ya herşey tamam beyimiz haricinde.

Gerçekleşen: Sene 2014. Evrenin ince bir mizah anlayışı var, kabul etmek gerek. Seneler sonra bir minübüste Sapanca’ya gidiyoruz, nereye mi? Bildiniz, düğünüme. Bir hafta öncesinde gayrimüslim bir arkadaşımla Eminönü taraflarında alışverişe bile gitmişliğimiz var. Duvağından çiçeğine kadar her bir şeyim hazır. Lâkin bir şeyler eksik. Tahmin ettiniz damat :) İlahi düzen şaşmaz, ne tasavvur edeceksen az biraz dikkat ;)

Almış olduğum eğitimlerden beni en çok etkileyeni  'Kutsal Dişi'nin üçüncü ayağındayız. Günlerce içe dönüp, dişil ve eril yanlarımızı çalışmışız. Akabinde içimizdeki kadın ve erkeği buluşturmaya gidiyoruz Sapanca’ya kutsal bir tören eşliğine. Bir nevi kendi kendimizle evlenmeye. Nasıl eğlendik anlatamam! Otelin diğer müşterileri hayli şaşırmış olmalı, ne yapıyor bunlar diye. Kendimizle barıştık, bize yıllarca anlatılan dogmatik erkek ve dişi kavramlarından özgürleştik, coştuk, dans ettik, ezcümle aktık.

KİM ÖZGÜN KİM ÇILGIN?

Sohbet ediyoruz gazeteci arkadaşımla. Düğünlerin ne kadar sıradan olduğundan. Bir yaz bakının, zengin fakir fark etmez, şehirde yaşayan her Türk nerdeyse aynı usûlle evlenir. Çalan müzikler neredeyse aynıdır, o senenin popüler melodileri. Gelinlikler bile, %90'ı askısız ve Prenses modeli. Saçlar topuz. Hiç rastladınız mı, doğru söyleyin, çiçeğini kendi yapanına veya elbisenin bir parçası anneanneden yadigâr kalan parçadan ekleme diyenine. Değişen sadece ödenen tutar ve buna paralelinde olayın tecrübe edilme lüksü.

Maalesef özgün bir toplumun bireyleri değiliz. Böyle yetiştirilmiyoruz, “Onaylanma” korkusu oldukça baskın. Türkçe meali “Elalem ne der?”, okullarda 'yaratıcılık' yeni yeni teşvik edilir oldu. “İcat çıkarma” lafını duymayanınız var mı? Üstüne üstlük özgünlüğü sıkça çılgın olmakla karıştırırız. En farklı düğünler yok denizin altında dalgıçlarla yok paraşütle havada olanlarken, halen en orjinal gelin minisiyle arzı endâm eyleyen.

Kişi özgün değilse ne yapsa özgün olamaz. Eylemi özgün kılan olayın ne kadar çılgın olduğu değil, ne kadar kişinin biricikliğinden kaynaklandığı. Oysa ne kolay! “Ne isterdim” diye sorsa ya insan kendine. Niye sormaz / soramaz? Ben nasıl bir seremoni mi isterdim?

ŞEN OLA DÜĞÜN ŞEN OLA

Bu sefer olayın merkezinde “damat” var. Gecikmeli de olsa, üzgünüm beyim seni çokça ihmâl ettim. O gün sadece ikimizin olsun isterdim, Ege’de basit bir sahil kasabasında, yalın ayak kumlarda. Kuşlar olsun şahidimiz, kıyıya vuran dalgalar kıysın nikâhımızı. Birbirini sevdiğimiz gözlerimizden belli, alamayalım bakışlarımızı birbirimizden. Böyle bir vaziyette “Evet” diye bağıralım semaya. Sonsuza kadar gibisinden afili lâflarla değil, yürekten gelsin ne denecekse...

Bir esnaf lokantasına girelim, mahallenin çocukları peşimizde. Yiyelim, gülelim, ne istersek onu yapalım. Sadece ikimiz olalım. Bizim günümüz olsun, evrene bir hatırlatma babında, kaderin sayfalarına bir çentik misâli. “Ben”den “Biz”e varalım, günün ilerleyen saatlerinde “Bir” olalım, pır pır etsin kalplerimiz. Güneşin doğuşunu izleyelim beraber...

Yetmez, sevdiklerimizi unutmadık elbette. İzleyen günlerin birinde; bilgeliğiyle nam salmış zeytin ağaçlarının veya kokusuyla ün yapmış portakal çiçeklerinin altına kuralım masalarımızı, asalım fenerleri, atalım tahta iskemleleri. Pişsin kazanlarda düğün pilavımız, keşkekimiz ve dahi kavurmamız. Tatlımız da var, üstelik limonata eşliğinde.

Dilerim samimiyet olsun, sohbet, şamata gırla kahkaha...Danssız ve müziksiz olur mu? Kambersiz düğün olur mu? Güzel ezgiler hafiften başlasın ortalara doğru hızlansın. Halay, tango, pop, caz, rock&roll hiç fark etmez. Ruhla uyumlu tınılar aksın gecemize hafiften esen yelle birlikte. Sonlara doğru tekrardan bir dinginleşme haliyle, “Çok güzel bir günü sizinle geçirmekten doyasıya keyif aldık, teşekkür ediyoruz bizlere eşlik etmenize” diyelim gidişte...

Bittabi bütün bu olanlara esas oğlanın rızası varsa, yaa işte öyle...Ayrıca açığım her bir öneriye...


EVLİLİK, DÜĞÜN & KENDİN OLMA ÜZERİNE - II

Şöyle ki her Türk kızı düğününü inceden inceye planlar...


Evlenmeye karşı karışık duygular içinde olmam düğünümü en ince detayına kadar planlamaya engel teşkil etmiyordu. Formatımız belli, dişiyiz nihayetinde. Ee bende öyle yaptım. Yerinden yurduna, şeklinden şemâiline, yemeğinden müziğine. Her bir şey düşünülmüş inceden inceye, çiçeğine kadar bile, lâkin bir şeyler eksik. Tahmin ettiniz damat :)

Sanıyorum biz dişiler için genel geçer bir kavram “Düğünüm ve Damat” olayı. Üzgünüz beyler, bu işin gerçek ve komik olan yanı...

KOZMİK ŞAKA

Planlanan: Sene 1990’lar. Düğünüm kır düğünü olmalıydı, henüz bu kavram Türkiye’ye gelmemiş bile, yabancı dergilerin birinde görmüşüm. Yeşillikler içinde, hem doğal hem şık. Benim yerli malı versiyonum yüksel ihtimalle Sapanca'da olacaktı. Dedim ya herşey tamam beyimiz haricinde.

Gerçekleşen: Sene 2014. Evrenin ince bir mizah anlayışı var, kabul etmek gerek. Seneler sonra bir minübüste Sapanca’ya gidiyoruz, nereye mi? Bildiniz, düğünüme. Bir hafta öncesinde gayrimüslim bir arkadaşımla Eminönü taraflarında alışverişe bile gitmişliğimiz var. Duvağından çiçeğine kadar her bir şeyim hazır. Lâkin bir şeyler eksik. Tahmin ettiniz damat :) İlahi düzen şaşmaz, ne tasavvur edeceksen az biraz dikkat ;)

Almış olduğum eğitimlerden beni en çok etkileyeni  'Kutsal Dişi'nin üçüncü ayağındayız. Günlerce içe dönüp, dişil ve eril yanlarımızı çalışmışız. Akabinde içimizdeki kadın ve erkeği buluşturmaya gidiyoruz Sapanca’ya kutsal bir tören eşliğine. Bir nevi kendi kendimizle evlenmeye. Nasıl eğlendik anlatamam! Otelin diğer müşterileri hayli şaşırmış olmalı, ne yapıyor bunlar diye. Kendimizle barıştık, bize yıllarca anlatılan dogmatik erkek ve dişi kavramlarından özgürleştik, coştuk, dans ettik, ezcümle aktık.

KİM ÖZGÜN KİM ÇILGIN?

Sohbet ediyoruz gazeteci arkadaşımla. Düğünlerin ne kadar sıradan olduğundan. Bir yaz bakının, zengin fakir fark etmez, şehirde yaşayan her Türk nerdeyse aynı usûlle evlenir. Çalan müzikler neredeyse aynıdır, o senenin popüler melodileri. Gelinlikler bile, %90'ı askısız ve Prenses modeli. Saçlar topuz. Hiç rastladınız mı, doğru söyleyin, çiçeğini kendi yapanına veya elbisenin bir parçası anneanneden yadigâr kalan parçadan ekleme diyenine. Değişen sadece ödenen tutar ve buna paralelinde olayın tecrübe edilme lüksü.

Maalesef özgün bir toplumun bireyleri değiliz. Böyle yetiştirilmiyoruz, “Onaylanma” korkusu oldukça baskın. Türkçe meali “Elalem ne der?”, okullarda 'yaratıcılık' yeni yeni teşvik edilir oldu. “İcat çıkarma” lafını duymayanınız var mı? Üstüne üstlük özgünlüğü sıkça çılgın olmakla karıştırırız. En farklı düğünler yok denizin altında dalgıçlarla yok paraşütle havada olanlarken, halen en orjinal gelin minisiyle arzı endâm eyleyen.

Kişi özgün değilse ne yapsa özgün olamaz. Eylemi özgün kılan olayın ne kadar çılgın olduğu değil, ne kadar kişinin biricikliğinden kaynaklandığı. Oysa ne kolay! “Ne isterdim” diye sorsa ya insan kendine. Niye sormaz / soramaz? Ben nasıl bir seremoni mi isterdim?

ŞEN OLA DÜĞÜN ŞEN OLA

Bu sefer olayın merkezinde “damat” var. Gecikmeli de olsa, üzgünüm beyim seni çokça ihmâl ettim. O gün sadece ikimizin olsun isterdim, Ege’de basit bir sahil kasabasında, yalın ayak kumlarda. Kuşlar olsun şahidimiz, kıyıya vuran dalgalar kıysın nikâhımızı. Birbirini sevdiğimiz gözlerimizden belli, alamayalım bakışlarımızı birbirimizden. Böyle bir vaziyette “Evet” diye bağıralım semaya. Sonsuza kadar gibisinden afili lâflarla değil, yürekten gelsin ne denecekse...

Bir esnaf lokantasına girelim, mahallenin çocukları peşimizde. Yiyelim, gülelim, ne istersek onu yapalım. Sadece ikimiz olalım. Bizim günümüz olsun, evrene bir hatırlatma babında, kaderin sayfalarına bir çentik misâli. “Ben”den “Biz”e varalım, günün ilerleyen saatlerinde “Bir” olalım, pır pır etsin kalplerimiz. Güneşin doğuşunu izleyelim beraber...

Yetmez, sevdiklerimizi unutmadık elbette. İzleyen günlerin birinde; bilgeliğiyle nam salmış zeytin ağaçlarının veya kokusuyla ün yapmış portakal çiçeklerinin altına kuralım masalarımızı, asalım fenerleri, atalım tahta iskemleleri. Pişsin kazanlarda düğün pilavımız, keşkekimiz ve dahi kavurmamız. Tatlımız da var, üstelik limonata eşliğinde.

Dilerim samimiyet olsun, sohbet, şamata gırla kahkaha...Danssız ve müziksiz olur mu? Kambersiz düğün olur mu? Güzel ezgiler hafiften başlasın ortalara doğru hızlansın. Halay, tango, pop, caz, rock&roll hiç fark etmez. Ruhla uyumlu tınılar aksın gecemize hafiften esen yelle birlikte. Sonlara doğru tekrardan bir dinginleşme haliyle, “Çok güzel bir günü sizinle geçirmekten doyasıya keyif aldık, teşekkür ediyoruz bizlere eşlik etmenize” diyelim gidişte...

Bittabi bütün bu olanlara esas oğlanın rızası varsa, yaa işte öyle...Ayrıca açığım her bir öneriye...


27 Haziran 2016 Pazartesi

Düğün sezonu kapanmadan bu yazıları yazmalıydım :)

Ve damat Şeyda'ya gelinliği alır

“Her genç kızın rüyası Zetina dikiş makinası.” Araya reklam almak durumunda kaldık, malum hayat pahalı. Şaka bir yana, şimdi bir kuşak, özellikle de o kuşak “Yerli malı yurdum malı, herkes onu kullanmalı” sloganlarıyla büyümüşse, bu cıngıla pek bir âşinâ olsa gerek.

Sloganı biliriz de pekiyi sloganın ardında yatan mesajı? Slogan şunu söyler inceden inceye, her genç kız evlenip yuva kurmayı düşler. İlk ihtiyacı elbette ne olacak? Dikiş makinası. Dünyada fazla üretimin olmadığı, her şeyin az ve öz olduğu zamanlar. Canım ülkem de buna dahil. Üstelik herkes kıt kanâat geçinmekte. Tutumlu olmanın özendirildiği, bir çorabın yırtılan yerinin defalarca dikilip yeniden giyildiği dönemler...

Şaşırdınız mı? O zaman yaşımız belli oldu desenize şuna! Şimdilerde çorabı azıcık delinse fırlatıp çöpe atan bir nesil var huzurlarımızda. Yine bilenler bilir, vakti zamanında örücülük diye bir meslek erbâbı bile vardı. Başınıza çorap örmüyorlardı da ;) misal pantolununuz bir yeri yırtılsın derince, giderdiniz örücüye, arayı aynen bir güzel halı dokur gibi doldurur, eskisinden de sağlam teslim ederdi elinize.

A’DAN K’YA

Evlenmeye dair karışık duygularım vardı, bir yandan her duama “hayırlı koca” kısmını ekleyiveren naif yanım, diğer yandan gerek çevremde gördüğüm kötü modellerden gerek düşük özgüvenimden evlilik kavramına mesafeli duran “daha acelesi yok” diyen tarafım. Kaderin de cilvesiyle ikincisi şu ana kadar ağır basmış görünmekte :( Bütün bunların üzerine; evliliğin tadı tuzu biberi herşeyi saydığım “AŞK” yoksa neyleyim ben alelade birlikteliği?

Dün gibi hatırlarım, daha 15 yaşlarında herkes erkek kapma derdinde, ben top peşinde. Veya üniversitede, kızlar karşı cinsi tavlama niyetinde, ben yine hayatın keyfini çıkarma derdinde. Anlamazdım kızların bu kadar erkek peşinde olmasının nedenini. Üstelik tavlamak bence erkeğe yakışır. Hayatın tadı onlarsız da pekâlâ çıkardı, onlar varsa elbette katmerli, hele ki AŞK başka başımızın tacı, ancak yoksa fazla zorlamamak lazımdı kanımca.

Ne zaman üçüncü sınıfa geldim, dedim “Evleneceğim. Yoksa delireceğim!” Neden mi? Tamamen zarûret. Benim dönemimde Boğaziçi Ekonomi bölümü epey matematiksel ve ağırdı. Üç boyutlu matematik olsun, matriksler olsun, ekonometri olsun bu babayiğit dersleri bizimle beraber kimler almazdı ki? Görünüşte “Merhaba” demekten aciz, lâkin içlerinde küçük birer Einstein olarak dolaşan elektronikçiler, bilgisayar programcıları. Açıklanacak sonuçlar ortalama eğrisine göre olacağından, kimin eğri ;) kimin doğru olacağına yani kimin dersi geçip geçmeyeceğine bu parlak beyinler karar verirdi. DD mi yoksa F mi, elimiz yüreğimizde, hay bin kunduz !

Sayımız çok arttığından kalite kavramı gereği tüm sınıflar ikiye bölündü, soyadına göre; A’dan K’ya ve L’den Z’ye. Malumunuz bir ‘Bodur’ olaraktan ilk bölümde yer alıp, bir güzel eski hocaların insafına bırakıldık. Oysa öbür gruba A.B.D’den yeni gelen hayli kafa, nispeten kolay sorular soran doçentler girdi. O sene dedim ki kendime “L’den Z’ye transferimi gerçekleştirebilmek adına ya evleneceğim veya bunca matematiksel denklem içinde sonsuzlukta bir yerlerde yitip gideceğim”.

Ya öyle demekle olmuyor Şeyda hanım, sen yıllarca evlilik kavramından kork, uzak dur, şimdi çat kapı bekle bir Mr. Mucize. Payıma düşen, yeni yıl akşamında bile hiçbir zaman anlamadığım ve anlamayacağım Dış Ticaret eğrilerinin karşısında kafa patlatmak oldu...

Devamı gelecek...


Hamiş: Benim bahsetmiş olduğum gerçek aşk, bir insanı sadece arzulamaktan öte; yüreğiyle, teniyle, fikirleriyle ezcümle baştan sona her şeyiyle sevmek. Bu anlamda İspanyolca en dürüst lisan. Arzunun altını çizen 'Seni seviyorum' anlamına gelen 'Te quiero' aslında 'Seni istiyorum' manasına gelir. Gerçek sevgi yerine geçen 'Te amo' pek az kullanılır.

EVLİLİK, DÜĞÜN & KENDİN OLMA ÜZERİNE - I

Düğün sezonu kapanmadan bu yazıları yazmalıydım :)

Ve damat Şeyda'ya gelinliği alır

“Her genç kızın rüyası Zetina dikiş makinası.” Araya reklam almak durumunda kaldık, malum hayat pahalı. Şaka bir yana, şimdi bir kuşak, özellikle de o kuşak “Yerli malı yurdum malı, herkes onu kullanmalı” sloganlarıyla büyümüşse, bu cıngıla pek bir âşinâ olsa gerek.

Sloganı biliriz de pekiyi sloganın ardında yatan mesajı? Slogan şunu söyler inceden inceye, her genç kız evlenip yuva kurmayı düşler. İlk ihtiyacı elbette ne olacak? Dikiş makinası. Dünyada fazla üretimin olmadığı, her şeyin az ve öz olduğu zamanlar. Canım ülkem de buna dahil. Üstelik herkes kıt kanâat geçinmekte. Tutumlu olmanın özendirildiği, bir çorabın yırtılan yerinin defalarca dikilip yeniden giyildiği dönemler...

Şaşırdınız mı? O zaman yaşımız belli oldu desenize şuna! Şimdilerde çorabı azıcık delinse fırlatıp çöpe atan bir nesil var huzurlarımızda. Yine bilenler bilir, vakti zamanında örücülük diye bir meslek erbâbı bile vardı. Başınıza çorap örmüyorlardı da ;) misal pantolununuz bir yeri yırtılsın derince, giderdiniz örücüye, arayı aynen bir güzel halı dokur gibi doldurur, eskisinden de sağlam teslim ederdi elinize.

A’DAN K’YA

Evlenmeye dair karışık duygularım vardı, bir yandan her duama “hayırlı koca” kısmını ekleyiveren naif yanım, diğer yandan gerek çevremde gördüğüm kötü modellerden gerek düşük özgüvenimden evlilik kavramına mesafeli duran “daha acelesi yok” diyen tarafım. Kaderin de cilvesiyle ikincisi şu ana kadar ağır basmış görünmekte :( Bütün bunların üzerine; evliliğin tadı tuzu biberi herşeyi saydığım “AŞK” yoksa neyleyim ben alelade birlikteliği?

Dün gibi hatırlarım, daha 15 yaşlarında herkes erkek kapma derdinde, ben top peşinde. Veya üniversitede, kızlar karşı cinsi tavlama niyetinde, ben yine hayatın keyfini çıkarma derdinde. Anlamazdım kızların bu kadar erkek peşinde olmasının nedenini. Üstelik tavlamak bence erkeğe yakışır. Hayatın tadı onlarsız da pekâlâ çıkardı, onlar varsa elbette katmerli, hele ki AŞK başka başımızın tacı, ancak yoksa fazla zorlamamak lazımdı kanımca.

Ne zaman üçüncü sınıfa geldim, dedim “Evleneceğim. Yoksa delireceğim!” Neden mi? Tamamen zarûret. Benim dönemimde Boğaziçi Ekonomi bölümü epey matematiksel ve ağırdı. Üç boyutlu matematik olsun, matriksler olsun, ekonometri olsun bu babayiğit dersleri bizimle beraber kimler almazdı ki? Görünüşte “Merhaba” demekten aciz, lâkin içlerinde küçük birer Einstein olarak dolaşan elektronikçiler, bilgisayar programcıları. Açıklanacak sonuçlar ortalama eğrisine göre olacağından, kimin eğri ;) kimin doğru olacağına yani kimin dersi geçip geçmeyeceğine bu parlak beyinler karar verirdi. DD mi yoksa F mi, elimiz yüreğimizde, hay bin kunduz !

Sayımız çok arttığından kalite kavramı gereği tüm sınıflar ikiye bölündü, soyadına göre; A’dan K’ya ve L’den Z’ye. Malumunuz bir ‘Bodur’ olaraktan ilk bölümde yer alıp, bir güzel eski hocaların insafına bırakıldık. Oysa öbür gruba A.B.D’den yeni gelen hayli kafa, nispeten kolay sorular soran doçentler girdi. O sene dedim ki kendime “L’den Z’ye transferimi gerçekleştirebilmek adına ya evleneceğim veya bunca matematiksel denklem içinde sonsuzlukta bir yerlerde yitip gideceğim”.

Ya öyle demekle olmuyor Şeyda hanım, sen yıllarca evlilik kavramından kork, uzak dur, şimdi çat kapı bekle bir Mr. Mucize. Payıma düşen, yeni yıl akşamında bile hiçbir zaman anlamadığım ve anlamayacağım Dış Ticaret eğrilerinin karşısında kafa patlatmak oldu...

Devamı gelecek...


Hamiş: Benim bahsetmiş olduğum gerçek aşk, bir insanı sadece arzulamaktan öte; yüreğiyle, teniyle, fikirleriyle ezcümle baştan sona her şeyiyle sevmek. Bu anlamda İspanyolca en dürüst lisan. Arzunun altını çizen 'Seni seviyorum' anlamına gelen 'Te quiero' aslında 'Seni istiyorum' manasına gelir. Gerçek sevgi yerine geçen 'Te amo' pek az kullanılır.

26 Haziran 2016 Pazar

Şeyda kuşun kanadında

Dedim bir ‘of’, işittim bin ‘of’

Dedim bir ‘oh’, işittim bin ‘oh’

Sordum bu ne ola

Dediler hayat bir ayna

İçerde ne varsa aynen o dışarda



İsterdim bir köy kızı olaydım

Toprağı eken terler alnında

Ya da bir balıkçı karısı

Kocasının dönüşünü bekleyen kıyıda

Ayakları suda

Basit ve hafif bir yaşam

Dertlerimiz gerçek olanından

Fırtınadan, aştan ve aşktan söz etseydik

Akşamların yanan ateşin başında



Ya da Sultan Süleyman

Peygamber olanından

Hani bu dünya ona bile kalmamış ya

Anlasaydım cümle mahlûkâtın dilinden onun gibi

Yüzseydim yunuslarla

Sorsaydım kurda kuzuya

Dinginlik nedir acaba?

Hasbihâl etseydim kuşlarla

Süzülseydik beraberce semâda

Meraklansalar “Adın ne?”

Desem ben “Sevda”



SEVDA KUŞUN KANADINDA

Şeyda kuşun kanadında

Dedim bir ‘of’, işittim bin ‘of’

Dedim bir ‘oh’, işittim bin ‘oh’

Sordum bu ne ola

Dediler hayat bir ayna

İçerde ne varsa aynen o dışarda



İsterdim bir köy kızı olaydım

Toprağı eken terler alnında

Ya da bir balıkçı karısı

Kocasının dönüşünü bekleyen kıyıda

Ayakları suda

Basit ve hafif bir yaşam

Dertlerimiz gerçek olanından

Fırtınadan, aştan ve aşktan söz etseydik

Akşamların yanan ateşin başında



Ya da Sultan Süleyman

Peygamber olanından

Hani bu dünya ona bile kalmamış ya

Anlasaydım cümle mahlûkâtın dilinden onun gibi

Yüzseydim yunuslarla

Sorsaydım kurda kuzuya

Dinginlik nedir acaba?

Hasbihâl etseydim kuşlarla

Süzülseydik beraberce semâda

Meraklansalar “Adın ne?”

Desem ben “Sevda”



24 Haziran 2016 Cuma

Eee dişi ve erkek çekimi ve çekişmesi sürecek asırlarca; her toplumda, yeri gelince koyun koyuna kaşık misâli, yeri gelince göğüs göğüse tatlı bir muharebe gibi... 

mucizevi hormon oksitoksin

Aşk çıplak
Ben çıplak
Sen çıplak
“Ruhlarımızı soyalım” dedi dişi erkeğine
“Her bir örtüsünü hem de
Sonrasında giysiler de soyulur elbette”


Erkek şaşırdı
Daha önce böyle bir dişiye rastlamamıştı
Genelde zıddı yapılırdı
Hatta ruhlara “es” geçilmek düşerdi


Dişi derse ne olur
Akan sular durur
Yaradan böyle kurgulamış
Erkek güzelliğin peşinde
Tadına bakacak ki meyvenin
Devran dönecek, kervanlar yürüyecek
Soya ve sopa karışma sırası gelecek


Göz sürdü, gerdan kırdı dişi;
“Sen gereklisin her aşamada
Bu zırhlardan nasıl sıyrılırım zira
Sen olmazsan bana ayna?
Aceleyle değil sırayla
Zorlamayla hiç değil rızayla”


“Hem illâ yardım için talep mi gerek
Duymaz mısın sessiz çığlıklarımı?”
Diye sordu dişi
“Ben senin kadar komplike değilim
İsterim bana ihtiyacın olduğunu hissetmek”
Diye erkekten cevabı geldi
“Dedin işte, işin sırrı hissetmekte
Söze var ne gerek
Hem yaradılışın kanunu böyle
Tamamlamak her türlü eksiğimizi
Karşı konulamayacak şekilde
Çekilerek birbirimize
Çalmalı ve söylemeliyiz hep birlikte”...

Sanmayın güçlü kadınlar destek aramaz, bilâkis en çok da onların ihtiyacı var. Maksat satır aralarını okuyabilmekte, istedikten sonra gelen yardımın ne anlamı var? Oysa şimdilerde tam tersi genel geçer gibi, değil mi?

Arsızlığı sevemiyorum nedense, bazı dişiler durmaksızın arıyor erkeği bir şeye ikna edebilmek adına. Erkek bunu ‘acil yardım çağrısı’ sanıyor. Kendisine sahte dahi olsa ihtiyaç duyulduğu için hindi gibi tüyleri kabarıyor. Bu tür hareketlere prim veren erkekler “zayıf” bence, tam tersi de geçerli elbette. Erkek yapabilir arsızlığı dişiye. Yalnız biyokimya sağolsun, dişi üremek ister bir an önce. Üstüne üstlük kıtlık bilinci, bu konuya gelince daha çok maalesef dişilerde. Peki niye?

OKSİTOKSİN

Yüksek lisans yaparken; demografi* dersinde görmüştük, dünyada her 100 kız çocuğuna karşılık 110 erkek çocuk doğduğu varsayılıyor. Ne mi oluyor? Daha 1. yaşa gelindiğinde bu eşitleniyor, sonrasında hızla düşüyor. 40'lı yaşlarda 75 kadına 55 erkek, 70'li yaşlarda 45’e 15 gibi sayılara (rakamlar hatırladığım kadarıyla, erkek nüfusundaki trajik düşüşe dikkat çekebilmek adına). Hâl böyle olunca, kadınlar erkek avcısı gibi dolanıyor ortalıkta. Oysa işin özü tam tersi. Kadın manyetik alanın kaynağı, erkek ise elektriktir. Erkek kadına akar. Kadın sevilmek, erkek sevmek ister. Günümüzde herşey tersinden yaşanmakta; erkekler hayli dişileşti, kadınlarsa erkekleşti.

Erkek nüfusu niye daha hızlı azalmakta? Testesteron bir sebep. Bu hormon yüksekse yarışma ve risk alma artıyor. Riskin dozu önemli, kararında bir tutar yaşam için gerekliyken, aşırısı yıpratmakta. Ekmek kavgası ve kaygısı erkeklerde, bu ikinci sebep. Savaşlarda, hapishanelerde baskın nüfus erkekler. Bilim adamları Y kromozomu hakkında yaptıkları araştırmalarda; Y'nin X'e göre** daha zayıf olduğunu görmüşler. Sonuçlar sadece teori şeklinde. Henüz ispatlanmış bir şey yok. Biliyorsunuz şimdilik bilimde kanun (yerçekimi gibi kanıtlanmış) az, teori bol.

Bir diğer nokta; erkekler maalesef bizler gibi değil. Dertlerini paylaşmıyorlar, duygularını göstermiyorlar. Erkek adam ağlamaz, ancak Allah gecinden versin tak kalp krizinden gider. Dişilere özgü mucizevi bir hormon var, ‘Aşk’ hormonu da denen 'Oksitoksin'. Dişilerde doğumu ve emzirmeyi kolaylaştıran toksin ne zamanlar tavan yapıyor biliyor musunuz? Yürekten sevdiği adamla sevişme sonrasında ve hemcinsleriyle paylaşımlar zirve yaptığında. Yüreğini açmak, içini dökmek cinsiyet ve hormonlardan bağımsız, lüksten öte zaruret bence. Ne dersiniz?

İKİNCİ ÇAKRANIN GİZEMİ

Birine ihtiyacı olmakla arsızlık hayli farklı kanımca. Üstelik gerçek ilişkiler geçiniz ihtiyacı, sevgi noktasından yaratılmaz mı? İki dilenci miyiz yoksa kral ve kraliçe mi?

Çok güzel bir söz duydum vaktiyle; “Arsızlık perdesini yırtarsan hicap*** tülü çıkar aradan.” Sanıyorum isteyememek ve arsızlık aynı noktada buluşuyor; yani ikinci çakrada. İlki hayattan zevk alma noktasını kaçırıyor, ikincisi o kadar zevkin peşinde kendini unutmuş ki...Bir daire gibi birbirini tamamlıyor olmalılar. Öz saygıları düşük; sahiplenme ve bağımlılık yüksek.

Arsız insan muhtemelen sadece kendi olduğu için istenmeyeceğine dair inanç taşıyor olmalı derinlerde bir yerde. Yoksa istenmeye istenmeye aramak ve talep etmek niye? Arzu mu iddia mı dayatma mı? Ayrımlar çok ince.

Gelelim isteyememeye, o başlı başına başka bir başlık...Kısmetse yazmak nasip olsun. 

* Nüfus bilimi
** Cinsiyeti belirleyen kromozom erkeklerde XY, dişilerde XX şeklinde
*** Utanç, sıkılma




ÇIRILÇIPLAK

Eee dişi ve erkek çekimi ve çekişmesi sürecek asırlarca; her toplumda, yeri gelince koyun koyuna kaşık misâli, yeri gelince göğüs göğüse tatlı bir muharebe gibi... 

mucizevi hormon oksitoksin

Aşk çıplak
Ben çıplak
Sen çıplak
“Ruhlarımızı soyalım” dedi dişi erkeğine
“Her bir örtüsünü hem de
Sonrasında giysiler de soyulur elbette”


Erkek şaşırdı
Daha önce böyle bir dişiye rastlamamıştı
Genelde zıddı yapılırdı
Hatta ruhlara “es” geçilmek düşerdi


Dişi derse ne olur
Akan sular durur
Yaradan böyle kurgulamış
Erkek güzelliğin peşinde
Tadına bakacak ki meyvenin
Devran dönecek, kervanlar yürüyecek
Soya ve sopa karışma sırası gelecek


Göz sürdü, gerdan kırdı dişi;
“Sen gereklisin her aşamada
Bu zırhlardan nasıl sıyrılırım zira
Sen olmazsan bana ayna?
Aceleyle değil sırayla
Zorlamayla hiç değil rızayla”


“Hem illâ yardım için talep mi gerek
Duymaz mısın sessiz çığlıklarımı?”
Diye sordu dişi
“Ben senin kadar komplike değilim
İsterim bana ihtiyacın olduğunu hissetmek”
Diye erkekten cevabı geldi
“Dedin işte, işin sırrı hissetmekte
Söze var ne gerek
Hem yaradılışın kanunu böyle
Tamamlamak her türlü eksiğimizi
Karşı konulamayacak şekilde
Çekilerek birbirimize
Çalmalı ve söylemeliyiz hep birlikte”...

Sanmayın güçlü kadınlar destek aramaz, bilâkis en çok da onların ihtiyacı var. Maksat satır aralarını okuyabilmekte, istedikten sonra gelen yardımın ne anlamı var? Oysa şimdilerde tam tersi genel geçer gibi, değil mi?

Arsızlığı sevemiyorum nedense, bazı dişiler durmaksızın arıyor erkeği bir şeye ikna edebilmek adına. Erkek bunu ‘acil yardım çağrısı’ sanıyor. Kendisine sahte dahi olsa ihtiyaç duyulduğu için hindi gibi tüyleri kabarıyor. Bu tür hareketlere prim veren erkekler “zayıf” bence, tam tersi de geçerli elbette. Erkek yapabilir arsızlığı dişiye. Yalnız biyokimya sağolsun, dişi üremek ister bir an önce. Üstüne üstlük kıtlık bilinci, bu konuya gelince daha çok maalesef dişilerde. Peki niye?

OKSİTOKSİN

Yüksek lisans yaparken; demografi* dersinde görmüştük, dünyada her 100 kız çocuğuna karşılık 110 erkek çocuk doğduğu varsayılıyor. Ne mi oluyor? Daha 1. yaşa gelindiğinde bu eşitleniyor, sonrasında hızla düşüyor. 40'lı yaşlarda 75 kadına 55 erkek, 70'li yaşlarda 45’e 15 gibi sayılara (rakamlar hatırladığım kadarıyla, erkek nüfusundaki trajik düşüşe dikkat çekebilmek adına). Hâl böyle olunca, kadınlar erkek avcısı gibi dolanıyor ortalıkta. Oysa işin özü tam tersi. Kadın manyetik alanın kaynağı, erkek ise elektriktir. Erkek kadına akar. Kadın sevilmek, erkek sevmek ister. Günümüzde herşey tersinden yaşanmakta; erkekler hayli dişileşti, kadınlarsa erkekleşti.

Erkek nüfusu niye daha hızlı azalmakta? Testesteron bir sebep. Bu hormon yüksekse yarışma ve risk alma artıyor. Riskin dozu önemli, kararında bir tutar yaşam için gerekliyken, aşırısı yıpratmakta. Ekmek kavgası ve kaygısı erkeklerde, bu ikinci sebep. Savaşlarda, hapishanelerde baskın nüfus erkekler. Bilim adamları Y kromozomu hakkında yaptıkları araştırmalarda; Y'nin X'e göre** daha zayıf olduğunu görmüşler. Sonuçlar sadece teori şeklinde. Henüz ispatlanmış bir şey yok. Biliyorsunuz şimdilik bilimde kanun (yerçekimi gibi kanıtlanmış) az, teori bol.

Bir diğer nokta; erkekler maalesef bizler gibi değil. Dertlerini paylaşmıyorlar, duygularını göstermiyorlar. Erkek adam ağlamaz, ancak Allah gecinden versin tak kalp krizinden gider. Dişilere özgü mucizevi bir hormon var, ‘Aşk’ hormonu da denen 'Oksitoksin'. Dişilerde doğumu ve emzirmeyi kolaylaştıran toksin ne zamanlar tavan yapıyor biliyor musunuz? Yürekten sevdiği adamla sevişme sonrasında ve hemcinsleriyle paylaşımlar zirve yaptığında. Yüreğini açmak, içini dökmek cinsiyet ve hormonlardan bağımsız, lüksten öte zaruret bence. Ne dersiniz?

İKİNCİ ÇAKRANIN GİZEMİ

Birine ihtiyacı olmakla arsızlık hayli farklı kanımca. Üstelik gerçek ilişkiler geçiniz ihtiyacı, sevgi noktasından yaratılmaz mı? İki dilenci miyiz yoksa kral ve kraliçe mi?

Çok güzel bir söz duydum vaktiyle; “Arsızlık perdesini yırtarsan hicap*** tülü çıkar aradan.” Sanıyorum isteyememek ve arsızlık aynı noktada buluşuyor; yani ikinci çakrada. İlki hayattan zevk alma noktasını kaçırıyor, ikincisi o kadar zevkin peşinde kendini unutmuş ki...Bir daire gibi birbirini tamamlıyor olmalılar. Öz saygıları düşük; sahiplenme ve bağımlılık yüksek.

Arsız insan muhtemelen sadece kendi olduğu için istenmeyeceğine dair inanç taşıyor olmalı derinlerde bir yerde. Yoksa istenmeye istenmeye aramak ve talep etmek niye? Arzu mu iddia mı dayatma mı? Ayrımlar çok ince.

Gelelim isteyememeye, o başlı başına başka bir başlık...Kısmetse yazmak nasip olsun. 

* Nüfus bilimi
** Cinsiyeti belirleyen kromozom erkeklerde XY, dişilerde XX şeklinde
*** Utanç, sıkılma




22 Haziran 2016 Çarşamba

Yaşamı o kadar seveceksin ki bırakacaksın yaşam yaşasın;) 

Yaşamı şehvetle sevmek

Hayatta bilincimizi yükseltmeye yarayan ne kadar çok uygulama var, değil mi? Lâkin gün 24 saat. Hangisini yapacak insan? Sabah kalk, aynaya bak, olumlamalarını söyle, Tibet’tin 'Gençlik Pınarı' iyi gelir insana, az biraz yoga, sonra güneşe bakmalı, bağıra çağıra dileklerini sıralamalı, daha dolunay var, bırakılacaklar masada. Malum dolunay yüzleşme zamanı. Ateşe at, suya bırak, ağaca sarıl, toprağa göm. Affet, mum yak, beşi bir yerde tak. En iyisi kına yakmak :)

Valla şiştim. Önceden yaşam sanki daha bir kolaydı. 90’lı yılların sonuna kadar öyle hatırlıyorum. En azından benim yaşamım diyemeyeceğim, çevremde pek çok kişiyle sohbet ediyorum hemfikirler (ya da hemfikir görünüyorlar). 2012 geldi, zurna zırt etti, Mayalar’ın kehâneti tuttu mu ne. Dünya bir daha eskisi gibi olmadı.

Ah Mayalar vah Mayalar. Dünya şimdi tam anlamıyla tahmin edilemez*, alt üst oldu, hava durumuyla en başta. Her an her yerde her şey olabiliyor. Demek hayırlısını dilemek lazım her ne olacaksa. Yunanlı bir erkek arkadaşım olmuştu vaktiyle, çok sıkıldığı bir zaman sen kalk git egzotik adalardan birine, yakalan dev dalgalara, yani tsunami’ye. Tepelere arabalarla son sürat sığınmasalar şu an hayatta olamayacağını dehşetle anlatmıştı.


BUDA+ZORBA = ZEN

Eğer gün içinde yapılacak sadece bir uygulama seçseydim, bu Zen’den olurdu. Zen nedir derseniz, en güzel tanımı bence Osho yapmış; “Zen Zorba ve Buda’nın karışımıdır”.

Tabi yukardaki cümlede bahsetmiş olduğu anlayışları, felsefeleri. Buda’yı malum bilmeyenimiz yok. Bence en güzel Buda’yı anlatan Herman Hesse’tir ünlü romanı Siddharta’sıyla. Buda’nın insani yönününden Tanrısallığa geçişini o kadar güzel anlatır ki. Budizm’i en kapsamlı açıklayan cümle yine Budist bir üstattan. Demişler Budizm’in anlamı kısaca ne; “Benlik yok. Sorun yok” diye cevaplamış. Az sözle çok şey anlatmış usta; hünerini göstermiş kanımca.

Gelelim Zorba’ya; Zorba ünlü yazar Kazancakis’e ait bir karakter. İsmi belirtilmeyen mutsuz entellektüelin Girit adasında karşısına çıkan kaba saba, deli dolu, sevgi dolu bir adam. Yaşama o denli bağlı ki âdeta şehvetle. Yenilgilerinden bile zevk alan.

Zen ikisinin karışımı, Buda yukardaki çiçek olsa, hem bu dünyada olup hem bu dünyaya ait olmayan tarafımız; taşlar bence Zorba’yı temsil ederdi, tam olarak dünyasal tarafımız. Ne müthiş bir ahenk yaratırdı eminim dengede olsa bu ikili. Hafiflik & sadelik & keyif.

Yaşamı doyasıya sevebilmek ruhsallıktan uzak algılanır nedense. Nasıl ki asıl dindarlar sahteliği benimseyemeyenlerse; gerçekte dünyayı herşeyiyle sevenler, kendilerini bu oyun alanında veya sahnede tam anlamıyla gerçekleştirenlerdir. Bu şekilde madde dünyası da kendisinin farkına varır. Bu insanın çevreye armağınıdır. Madde dünyası da insana hizmet ederek hediyesini sunar. Uzun zamandır kullanılmayan bir eve girdiniz mi hiç? Sanki küser, musluklar akmaz olur, borular sızıntı yapar, eşyalar birer birer bozulmaya başlar...

UYGULAMA

Gelelim kendim için seçtiğim uygulamaya, gün içindeki tek pratiğime. Aklıma düştükçe yaptığım. Bu uygulama Zen felsefesinin de özü aynı zamanda: “Her seferinde tek bir şey yapmak”.

Misâl domates mi doğruyorum sadece domates doğramak. Yürüyor muyum sadece yürümek. Demesi kolay, uygulaması bedava. Zor demeyeceğim, değişik bir tecrübe. Ne mi istiyorum? Kendimi gözlemek, saf eyleme yol açmak, düşüncelerden özgürleşmek. Basit görünse de ne kadar derin değil mi? Böylelikle bilinçli eylem, teslimiyete yol olurmuş, hadi inşallah. İlk gözlediğim ne kadar seri ve hızlı hareket ettiğim, bakalım devamında neler gelecek?

SON SÖZ

Son söz Alexis Zorba’dan gelsin bizlere:

“Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; 'Aleksi' dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama..."

*unpredictable


ZEN

Yaşamı o kadar seveceksin ki bırakacaksın yaşam yaşasın;) 

Yaşamı şehvetle sevmek

Hayatta bilincimizi yükseltmeye yarayan ne kadar çok uygulama var, değil mi? Lâkin gün 24 saat. Hangisini yapacak insan? Sabah kalk, aynaya bak, olumlamalarını söyle, Tibet’tin 'Gençlik Pınarı' iyi gelir insana, az biraz yoga, sonra güneşe bakmalı, bağıra çağıra dileklerini sıralamalı, daha dolunay var, bırakılacaklar masada. Malum dolunay yüzleşme zamanı. Ateşe at, suya bırak, ağaca sarıl, toprağa göm. Affet, mum yak, beşi bir yerde tak. En iyisi kına yakmak :)

Valla şiştim. Önceden yaşam sanki daha bir kolaydı. 90’lı yılların sonuna kadar öyle hatırlıyorum. En azından benim yaşamım diyemeyeceğim, çevremde pek çok kişiyle sohbet ediyorum hemfikirler (ya da hemfikir görünüyorlar). 2012 geldi, zurna zırt etti, Mayalar’ın kehâneti tuttu mu ne. Dünya bir daha eskisi gibi olmadı.

Ah Mayalar vah Mayalar. Dünya şimdi tam anlamıyla tahmin edilemez*, alt üst oldu, hava durumuyla en başta. Her an her yerde her şey olabiliyor. Demek hayırlısını dilemek lazım her ne olacaksa. Yunanlı bir erkek arkadaşım olmuştu vaktiyle, çok sıkıldığı bir zaman sen kalk git egzotik adalardan birine, yakalan dev dalgalara, yani tsunami’ye. Tepelere arabalarla son sürat sığınmasalar şu an hayatta olamayacağını dehşetle anlatmıştı.


BUDA+ZORBA = ZEN

Eğer gün içinde yapılacak sadece bir uygulama seçseydim, bu Zen’den olurdu. Zen nedir derseniz, en güzel tanımı bence Osho yapmış; “Zen Zorba ve Buda’nın karışımıdır”.

Tabi yukardaki cümlede bahsetmiş olduğu anlayışları, felsefeleri. Buda’yı malum bilmeyenimiz yok. Bence en güzel Buda’yı anlatan Herman Hesse’tir ünlü romanı Siddharta’sıyla. Buda’nın insani yönününden Tanrısallığa geçişini o kadar güzel anlatır ki. Budizm’i en kapsamlı açıklayan cümle yine Budist bir üstattan. Demişler Budizm’in anlamı kısaca ne; “Benlik yok. Sorun yok” diye cevaplamış. Az sözle çok şey anlatmış usta; hünerini göstermiş kanımca.

Gelelim Zorba’ya; Zorba ünlü yazar Kazancakis’e ait bir karakter. İsmi belirtilmeyen mutsuz entellektüelin Girit adasında karşısına çıkan kaba saba, deli dolu, sevgi dolu bir adam. Yaşama o denli bağlı ki âdeta şehvetle. Yenilgilerinden bile zevk alan.

Zen ikisinin karışımı, Buda yukardaki çiçek olsa, hem bu dünyada olup hem bu dünyaya ait olmayan tarafımız; taşlar bence Zorba’yı temsil ederdi, tam olarak dünyasal tarafımız. Ne müthiş bir ahenk yaratırdı eminim dengede olsa bu ikili. Hafiflik & sadelik & keyif.

Yaşamı doyasıya sevebilmek ruhsallıktan uzak algılanır nedense. Nasıl ki asıl dindarlar sahteliği benimseyemeyenlerse; gerçekte dünyayı herşeyiyle sevenler, kendilerini bu oyun alanında veya sahnede tam anlamıyla gerçekleştirenlerdir. Bu şekilde madde dünyası da kendisinin farkına varır. Bu insanın çevreye armağınıdır. Madde dünyası da insana hizmet ederek hediyesini sunar. Uzun zamandır kullanılmayan bir eve girdiniz mi hiç? Sanki küser, musluklar akmaz olur, borular sızıntı yapar, eşyalar birer birer bozulmaya başlar...

UYGULAMA

Gelelim kendim için seçtiğim uygulamaya, gün içindeki tek pratiğime. Aklıma düştükçe yaptığım. Bu uygulama Zen felsefesinin de özü aynı zamanda: “Her seferinde tek bir şey yapmak”.

Misâl domates mi doğruyorum sadece domates doğramak. Yürüyor muyum sadece yürümek. Demesi kolay, uygulaması bedava. Zor demeyeceğim, değişik bir tecrübe. Ne mi istiyorum? Kendimi gözlemek, saf eyleme yol açmak, düşüncelerden özgürleşmek. Basit görünse de ne kadar derin değil mi? Böylelikle bilinçli eylem, teslimiyete yol olurmuş, hadi inşallah. İlk gözlediğim ne kadar seri ve hızlı hareket ettiğim, bakalım devamında neler gelecek?

SON SÖZ

Son söz Alexis Zorba’dan gelsin bizlere:

“Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Ağa çok yoksuldu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Ağa. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; 'Aleksi' dedi, 'Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Tanrı'yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama..."

*unpredictable


20 Haziran 2016 Pazartesi

En sevdiklerimden...

Usta usta Zen ne ola?

Malum az ve öz sözle bir şeyler anlatmak hünerdir, hatta konuşmadan bile derdini anlatmak mümkün, nasıl mı?

Vakti zamanında bir üstadın manastırına kabul edilmek isteyen bir zat yola koyulur. Tokmağı vurur itinayla, açılır kapı usulca. Üstadın yanındakilerden biri kapıda durmakta. Bizimkisi içeriyi işaret eder. Kapıyı açan şahıs hızla uzaklaşır, geri geldiğinde “Üzgünüz” anlamında başını iki yana sallar ve elindekini gösterir. İçi ağzına kadar su dolu bir kâse tutmakta. Manastıra katılmak isteyen kişiyi bu durum yıldırmaz, kâsenin üzerine tek bir kuş tüyü bırakır. Hiç yük olmayacaktır. Bu zarif ve anlamlı cevabının karşılığını gecikmeksizin alır, kapılar ardına kadar açılır.

Ne güzel ve bilgece bir iletişim şekli değil mi? Her daim çözüm bulabilir insan, yeter ki istesin, her durumda içsel rehberliğini ele alabilsin...

Üstadın huzuruna vardığında tek meramı onunla beraber çalışmaktır. Usta sorar:

“Ne söylemek istersin?”

Cevap gecikmeksizin gelir, aydınlanma yolunda A üstadı şunu şunu söyler, B de çok etkilidir, çünkü aşmıştır. Bunu herkes bilir. Bir farkla, onun dedikleri ezoterik açıdan biraz farklı. Başka bir ermiş C başka başka eklemeler yapar. Tüm bunlar görüş alanını bir hayli derinleştirmiştir.

Usta anlayışla tekrar sorar:

“Ne söylemek istersin?”

Konuştukça konuşur, coştukça coşar. Lâkin usta aynı soruyu ısrarla sormaya devam eder. Hayli şaşırır ve gerilir. Ustayı bir türlü etkileyemediğini sezer. Gözü yanlarındaki su tabakasına takılır, tam o esnada bir kurbağa suya atlayışını gerçekleştirmek üzeredir; kurbağaya kendince eşlik eder, ağzından heyecanın da etkisiyle “Hop, plop” diye bir şeyler çıkar. Gevelediği şeylere kendi bile şaşar, bakar ki usta gülmekte:

“İşte şimdi konuşmaya başladın!”

Kendine ait hiç bir lâfı olmayan, sürekli “doğru görünmek” maksatıyla oralara buralara atıfta bulunan; kalbinden uzaklaşıp masumiyet ve samimiyetinden ayrı düşenlere...

DAĞDAKİ DERENİN SESİNİ DUYABİLİYOR MUSUN?

Bir Zen ustası bir grup öğrencisiyle dağ yolunda yürüyüşe çıkar. Yürüyüş bitip yemeğe oturduklarında Zen gizeminin anahtarını henüz keşfedememiş genç rahip sessizliği bozar:

“Usta, Zen olan bilinç durumuna nasıl girebilirim?”

Usta cevap vermez, nerdeyse dakikalar geçer. Sabırsızlanan öğrenciyi tam başka soruya geçecekken usta ani bir hareketle durdurup, işaret parmağını havaya kaldırır:

“Dağdaki derenin sesini duyabiliyor musun?”

Öğrenci böyle bir derenin farkında bile değildir. Pür dikkat kesilir. Düşünceleri yatışmaya başlamıştır. Zihninin Zen'in anlamını araştırmakla meşgûl olduğunu hayretle fark eder. Yine duymaz. Dinlemeye devam eder. Bir süre daha derinleşip yüksek farkındalığa eriştiğinde uzaklardan gelen ufak derenin şırıltısını belli belirsiz algılar.

“Evet, şimdi duydum” diye yanıtlar öğrenci.

Usta gözlerinde şefkat devam eder:

“Zen’e oradan gir.”

Bu öğrencinin ilk aydınlanma anıdır. Zen’in bildiği bir şey olduğunu bilmeden bildiğini anlamıştır. Daha önceleri ne böyle bir şeyi deneyimlemiş ne görmüş. Zihin bu, durur mu, yeni sorular peşinde, öğrenci dönüş yolunda sorar:

“Usta, derenin sesini duyamasaydım eğer ne diyecektin bana?

Usta durur, işaret parmağını havaya kaldırır:

“Zen’e oradan gir”.

Bunun için hiç bir şey yazmak gelmedi içimden, zihnimi ve kalemimi serbest bırakmaya karar verdim müsaadenizle, aynen Zen’in dediği gibi...


Hamiş: Ben hikâyelerde kendi gördüklerimi paylaştım, dileyen dilediğini çıkarabilir elbette. Taktir sizin yorum sizin. Hikâye kavramının güzelliği, bilenler bilir işte tam da bu noktada...


3 MİSTİK MESEL

En sevdiklerimden...

Usta usta Zen ne ola?

Malum az ve öz sözle bir şeyler anlatmak hünerdir, hatta konuşmadan bile derdini anlatmak mümkün, nasıl mı?

Vakti zamanında bir üstadın manastırına kabul edilmek isteyen bir zat yola koyulur. Tokmağı vurur itinayla, açılır kapı usulca. Üstadın yanındakilerden biri kapıda durmakta. Bizimkisi içeriyi işaret eder. Kapıyı açan şahıs hızla uzaklaşır, geri geldiğinde “Üzgünüz” anlamında başını iki yana sallar ve elindekini gösterir. İçi ağzına kadar su dolu bir kâse tutmakta. Manastıra katılmak isteyen kişiyi bu durum yıldırmaz, kâsenin üzerine tek bir kuş tüyü bırakır. Hiç yük olmayacaktır. Bu zarif ve anlamlı cevabının karşılığını gecikmeksizin alır, kapılar ardına kadar açılır.

Ne güzel ve bilgece bir iletişim şekli değil mi? Her daim çözüm bulabilir insan, yeter ki istesin, her durumda içsel rehberliğini ele alabilsin...

Üstadın huzuruna vardığında tek meramı onunla beraber çalışmaktır. Usta sorar:

“Ne söylemek istersin?”

Cevap gecikmeksizin gelir, aydınlanma yolunda A üstadı şunu şunu söyler, B de çok etkilidir, çünkü aşmıştır. Bunu herkes bilir. Bir farkla, onun dedikleri ezoterik açıdan biraz farklı. Başka bir ermiş C başka başka eklemeler yapar. Tüm bunlar görüş alanını bir hayli derinleştirmiştir.

Usta anlayışla tekrar sorar:

“Ne söylemek istersin?”

Konuştukça konuşur, coştukça coşar. Lâkin usta aynı soruyu ısrarla sormaya devam eder. Hayli şaşırır ve gerilir. Ustayı bir türlü etkileyemediğini sezer. Gözü yanlarındaki su tabakasına takılır, tam o esnada bir kurbağa suya atlayışını gerçekleştirmek üzeredir; kurbağaya kendince eşlik eder, ağzından heyecanın da etkisiyle “Hop, plop” diye bir şeyler çıkar. Gevelediği şeylere kendi bile şaşar, bakar ki usta gülmekte:

“İşte şimdi konuşmaya başladın!”

Kendine ait hiç bir lâfı olmayan, sürekli “doğru görünmek” maksatıyla oralara buralara atıfta bulunan; kalbinden uzaklaşıp masumiyet ve samimiyetinden ayrı düşenlere...

DAĞDAKİ DERENİN SESİNİ DUYABİLİYOR MUSUN?

Bir Zen ustası bir grup öğrencisiyle dağ yolunda yürüyüşe çıkar. Yürüyüş bitip yemeğe oturduklarında Zen gizeminin anahtarını henüz keşfedememiş genç rahip sessizliği bozar:

“Usta, Zen olan bilinç durumuna nasıl girebilirim?”

Usta cevap vermez, nerdeyse dakikalar geçer. Sabırsızlanan öğrenciyi tam başka soruya geçecekken usta ani bir hareketle durdurup, işaret parmağını havaya kaldırır:

“Dağdaki derenin sesini duyabiliyor musun?”

Öğrenci böyle bir derenin farkında bile değildir. Pür dikkat kesilir. Düşünceleri yatışmaya başlamıştır. Zihninin Zen'in anlamını araştırmakla meşgûl olduğunu hayretle fark eder. Yine duymaz. Dinlemeye devam eder. Bir süre daha derinleşip yüksek farkındalığa eriştiğinde uzaklardan gelen ufak derenin şırıltısını belli belirsiz algılar.

“Evet, şimdi duydum” diye yanıtlar öğrenci.

Usta gözlerinde şefkat devam eder:

“Zen’e oradan gir.”

Bu öğrencinin ilk aydınlanma anıdır. Zen’in bildiği bir şey olduğunu bilmeden bildiğini anlamıştır. Daha önceleri ne böyle bir şeyi deneyimlemiş ne görmüş. Zihin bu, durur mu, yeni sorular peşinde, öğrenci dönüş yolunda sorar:

“Usta, derenin sesini duyamasaydım eğer ne diyecektin bana?

Usta durur, işaret parmağını havaya kaldırır:

“Zen’e oradan gir”.

Bunun için hiç bir şey yazmak gelmedi içimden, zihnimi ve kalemimi serbest bırakmaya karar verdim müsaadenizle, aynen Zen’in dediği gibi...


Hamiş: Ben hikâyelerde kendi gördüklerimi paylaştım, dileyen dilediğini çıkarabilir elbette. Taktir sizin yorum sizin. Hikâye kavramının güzelliği, bilenler bilir işte tam da bu noktada...


17 Haziran 2016 Cuma

Malum algılanan realitenin adı dualite, iki farklı dünya var iletişimde :)

sevgi iletişimin bir fonksiyonudur

İlki daha düşük bilinç seviyesinin yarattığı, kelimelerin dünyayı tasvir etmeye yaradığı. İllüzyon demek istemiyorum, sevmiyorum, bu tür tabirleri. Ne bileyim sanki bir aşağılama, değerini düşük gösterme çabası var o kelimede; oysa bilincin her seviyesi kutsal. Daha düşük bilinçler daha yükseğe geçmeye kapı değil mi? Bir sürü şeyin deneyimlendiği, bir çok dersin edinildiği, oyunun -kabul ediyorum- biraz sert ve bencilce oynandığı bu katmanı küçümsemek niye?

En azından oyunun bu şekilde oynanmayacağını çook net görmüş oldum kendimce. Madem indik bilincin merdivelerinden aşağı, yukarı çıkma vakti şimdi; şairin* dediği gibi “Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivelerden / Eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak...”

Bu bilinç seviyesindeki iletişim türünde ne mi var? İlk önce dünya tahmin edilemez bir yer; dolayısıyla kendimi dünyada savunmasız hissediyorum, dünya benden apayrı ve benden büyük. O yüzden kelimelerim hep açıklamaya/ savunmaya/ kaçınmaya/ korumaya/ ikna etmeye/ manipüle etmeye/ haklı çıkarmaya/direnmeye/ değiştirmeye/ saldırmaya/ tanımlamaya/ bölmeye/ ayırmaya dair. Ancak kendimi böylece güvende hissediyorum (ki sahte bir güven) ve kontrolü sağlıyor yanılgısı yaşıyorum.

Yanılgı elbette, diyeceksiniz niye? Neyi kontrol edebildik şu âlemde? Ha her bir şeyden özgürleşip (egomuz, aile, toplum...) yönetebilir konuma geliriz o ayrı. Bu tür iletişimin esası, aynen dünyamızdaki diğer herşey gibi gerçek güce değil 'görünmez' şiddete dayalı. Durmaksızın kaos yaratır. Gerçek güç sessizdir, saldırmaz. Açıklama ve savunma ihtiyacı duyanlar hep zayıflardır. Aydınlanmış bir üstatın yanına gidin bakalım, sessizliği nasıl da insanı çıldırtır. 

TANRISAL İLETİŞİM

Çevremde zengin-fakir, sekreter-yönetici, kadın-erkek demeden ben dahil iletişim-sizlik çukuruna saplandığımızı görüyorum. Oysa gerçek iletişim ne?

Tanrısal seviyede; kendimizin dışında bir dünya yok, klasik olacak “içerde ne varsa, dışarda da o var”. Dünyayı kelimelerimizle biz yaratıyoruz, aynen bir sihirbaz gibi. Hiç mi başınıza gelmedi? Bazen bir şey istersiniz misâl aşure, 10 dakika sonra komşunuz kapınızda ellerinde ;)

Bu düzlemde tahmin edileceği üzere bolca bırakma/ affetme/ kabul etme/ sıfır noktasından dinleme & konuşma/ taktir etme/ ilhâm/ kutlama/ hizmet var. Sonuç; akan ve dans eden iletişim. Bu bilinç seviyesinin olmazsa olmaz 3 ayağı var; bütünlük**, sorumluluk ve cömert olma hâli. Hepsinden detaylı bahsetmeyi ve kendime hatırlatmayı isterim zamanı geldikçe...

Şimdilik neden Tanrısal dedim açıklamak isterim sizlere; Ademoğlu’nun iki tarafı var; insan (vücudu ile sınırlı, kul yanı, yiyen-içen...) ve Tanrısal olanı (ruhsal tarafı; O'ndan olan sınırsız parçası, yaratan, sezen...) İnsan ikisini dengelediğinde anca müthiş bir ahenk yakalar. Tanrısal taraf güçlü bir dünyasallıkla mümkün, dünyada güçlü bir duruş için de tezatı gerekli değil mi? Köklerin ne kadar derine inerse yeryüzünde, dalların o kadar çıkar gökyüzüne demiş Nietzche :)

Vakti zamanında insanlık daha yüksek bilinç seviyelerinde olup tanrısal yönünü daha çok kullanırken büyük düşüş (unutma) başlar. Belki de Olimpos’taki tanrılar gerçekti. Bir zamanlar tanrısallığını doyasıya yaşayan insanlar vardı, yüksek bilinç hâkimdi, zamanla azaldı, gelecek kuşaklara anlatıla anlatıla birer efsaneye veya mitoloji kavramına dönüştüler. Kimbilir?

İnanıp inanmamakta tercih sizlerin, lâkin ben olmayacak/ yaratılamayacak hiç bir şeyin düşünce alanına bile giremeyeceğine inanırım (eğer bir ortak Zihin var ve O’nun zihnini kullanıyor isek).

Malumunuz iletişim ilişkinin temeli. Madem başta niyet iyi; hepimiz sevmek v& sevilmek & kendimizi ifade etmek istiyoruz bir şekilde, dünyada neden bir çok ilişki sancı içinde öyleyse?
Sanıyorum “farkındalık” kilit kelime...

Hamiş: Dilerseniz, videoyu YouTube'dan Türkçe alt seçeneği ile izleyebilirsiniz.

* Ahmet Haşim
** Integrity

İKİ DÜNYA, İKİ İLETİŞİM

Malum algılanan realitenin adı dualite, iki farklı dünya var iletişimde :)

sevgi iletişimin bir fonksiyonudur

İlki daha düşük bilinç seviyesinin yarattığı, kelimelerin dünyayı tasvir etmeye yaradığı. İllüzyon demek istemiyorum, sevmiyorum, bu tür tabirleri. Ne bileyim sanki bir aşağılama, değerini düşük gösterme çabası var o kelimede; oysa bilincin her seviyesi kutsal. Daha düşük bilinçler daha yükseğe geçmeye kapı değil mi? Bir sürü şeyin deneyimlendiği, bir çok dersin edinildiği, oyunun -kabul ediyorum- biraz sert ve bencilce oynandığı bu katmanı küçümsemek niye?

En azından oyunun bu şekilde oynanmayacağını çook net görmüş oldum kendimce. Madem indik bilincin merdivelerinden aşağı, yukarı çıkma vakti şimdi; şairin* dediği gibi “Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivelerden / Eteklerinde gümüş rengi bir yığın yaprak...”

Bu bilinç seviyesindeki iletişim türünde ne mi var? İlk önce dünya tahmin edilemez bir yer; dolayısıyla kendimi dünyada savunmasız hissediyorum, dünya benden apayrı ve benden büyük. O yüzden kelimelerim hep açıklamaya/ savunmaya/ kaçınmaya/ korumaya/ ikna etmeye/ manipüle etmeye/ haklı çıkarmaya/direnmeye/ değiştirmeye/ saldırmaya/ tanımlamaya/ bölmeye/ ayırmaya dair. Ancak kendimi böylece güvende hissediyorum (ki sahte bir güven) ve kontrolü sağlıyor yanılgısı yaşıyorum.

Yanılgı elbette, diyeceksiniz niye? Neyi kontrol edebildik şu âlemde? Ha her bir şeyden özgürleşip (egomuz, aile, toplum...) yönetebilir konuma geliriz o ayrı. Bu tür iletişimin esası, aynen dünyamızdaki diğer herşey gibi gerçek güce değil 'görünmez' şiddete dayalı. Durmaksızın kaos yaratır. Gerçek güç sessizdir, saldırmaz. Açıklama ve savunma ihtiyacı duyanlar hep zayıflardır. Aydınlanmış bir üstatın yanına gidin bakalım, sessizliği nasıl da insanı çıldırtır. 

TANRISAL İLETİŞİM

Çevremde zengin-fakir, sekreter-yönetici, kadın-erkek demeden ben dahil iletişim-sizlik çukuruna saplandığımızı görüyorum. Oysa gerçek iletişim ne?

Tanrısal seviyede; kendimizin dışında bir dünya yok, klasik olacak “içerde ne varsa, dışarda da o var”. Dünyayı kelimelerimizle biz yaratıyoruz, aynen bir sihirbaz gibi. Hiç mi başınıza gelmedi? Bazen bir şey istersiniz misâl aşure, 10 dakika sonra komşunuz kapınızda ellerinde ;)

Bu düzlemde tahmin edileceği üzere bolca bırakma/ affetme/ kabul etme/ sıfır noktasından dinleme & konuşma/ taktir etme/ ilhâm/ kutlama/ hizmet var. Sonuç; akan ve dans eden iletişim. Bu bilinç seviyesinin olmazsa olmaz 3 ayağı var; bütünlük**, sorumluluk ve cömert olma hâli. Hepsinden detaylı bahsetmeyi ve kendime hatırlatmayı isterim zamanı geldikçe...

Şimdilik neden Tanrısal dedim açıklamak isterim sizlere; Ademoğlu’nun iki tarafı var; insan (vücudu ile sınırlı, kul yanı, yiyen-içen...) ve Tanrısal olanı (ruhsal tarafı; O'ndan olan sınırsız parçası, yaratan, sezen...) İnsan ikisini dengelediğinde anca müthiş bir ahenk yakalar. Tanrısal taraf güçlü bir dünyasallıkla mümkün, dünyada güçlü bir duruş için de tezatı gerekli değil mi? Köklerin ne kadar derine inerse yeryüzünde, dalların o kadar çıkar gökyüzüne demiş Nietzche :)

Vakti zamanında insanlık daha yüksek bilinç seviyelerinde olup tanrısal yönünü daha çok kullanırken büyük düşüş (unutma) başlar. Belki de Olimpos’taki tanrılar gerçekti. Bir zamanlar tanrısallığını doyasıya yaşayan insanlar vardı, yüksek bilinç hâkimdi, zamanla azaldı, gelecek kuşaklara anlatıla anlatıla birer efsaneye veya mitoloji kavramına dönüştüler. Kimbilir?

İnanıp inanmamakta tercih sizlerin, lâkin ben olmayacak/ yaratılamayacak hiç bir şeyin düşünce alanına bile giremeyeceğine inanırım (eğer bir ortak Zihin var ve O’nun zihnini kullanıyor isek).

Malumunuz iletişim ilişkinin temeli. Madem başta niyet iyi; hepimiz sevmek v& sevilmek & kendimizi ifade etmek istiyoruz bir şekilde, dünyada neden bir çok ilişki sancı içinde öyleyse?
Sanıyorum “farkındalık” kilit kelime...

Hamiş: Dilerseniz, videoyu YouTube'dan Türkçe alt seçeneği ile izleyebilirsiniz.

* Ahmet Haşim
** Integrity

14 Haziran 2016 Salı

Geldik mi benim için hayatımdaki en önemli noktaya? İletişim ve kendini ifadeye...

self-expression

Başlıca iki sebebi var. İlki çocukluğumdan kalan. Kâmil ve bilge iki kadın tarafından büyütüldüm ben; anneannem ve annem. Sonsuz bir şefkat ve hoşgörü yumağıydıylar her ikisi de. Buraya kadar elbette iyi, lâkin aynı özelliklerin beni olumsuz etkiledikleri zamanlar oldu maalesef, soracaksınız niye?

Küçüklüğümden beri ifadem baskılandı, törpülendi. Misâl bir haksızlık veya bir yaramazlık yapılır, özetle can sıkıcı bir durum var ortada, “Sen olgunsun Şeyda; kuzenlerine ve arkadaşlarına bakma, boşver, söyleme, konuşmaaaa...” “Eee yetti beee”, şüphesiz bu sözcükleri sarf etmedim, sessiz ve kibar bir çocuktum zirâ; ancak vücudum son sözü söyledi, boğaz yollarımda enfeksiyonlar baş gösterdi, şimdilerde bile en hassas tarafımdır hâlâ. Hep buradan yayılırlar hastalıklar vücuduma, bal+zencefil ikilisi ile onlara karşı dimdik durmaya çalışsam da ;)

Olgunluk güzel şey vesselâm, yalnız gerçekten içinizde hissediyorsanız. Onlar belli ki küçük hareketlere karşı kendilerini ifade etme ihtiyacı duymamaktaydılar. Oysa ben öyle mi? Daha henüz ayak basmışım dünyaya. İfade edemeden kendimi adeta önüme bir set çekildi. Belki bağıracak çağıracak, belki ittirecek kaktıracak, sonuçta kendimce orta yolu bulacaktım.


MAVİ ÇAKRA

Kendini ifadenin çakrasıdır boğaz. Koordinatları verirsem ana hatlarıyla :) üstten 3. alttan 4. olup yedi ana enerji merkezimizden biridir. Rengi mavi. Vücudun bilgeliği malumunuz, ne eksikse biliyor bir şekilde. Daha dün gibi hatırlarım; hayli utangaç olan bendenizin lisede meselâ 18 elbisesi olsun, 16’sı maviydi. Belki o yaşlardaki ifade açığımı böyle kapatmaktaydım, kimbilir?

Kendini ifade etmek sadece konuşmaktan ibaret değil elbette. İngilizcesi 'Self-Expression'. Self 'öz' demek. Expression da 'ifade'. Ne güzel kelime, anlamı içinde. Öz'ümüzü, biricikliğimizi ifade ediyoruz, egomuzu değil ki! Giyim tarzımızdan tutun, yiyip & içtiklerimizden, evimizi döşeme şeklimize kadar her bir küçük detayla özümüzü ifade eder; bir nevi kendimizi ele veririz...Bir insan az konuşup bol resim çizebilir, dans edebilir hatta yazabilir :), bu da bir ifade!

Her şeyde olduğu gibi enerji merkezinin bile dengede çalışanı makbûl. Boğaz çakrası az çalışan biri içinden geçenleri söylemekte zorlanırken, çok çalışan biri durmaksızın ucu bucağı hatta amacı belli olmadan konuşabilir. Böylece etrafını bayarken, kendi enerjisini bilinçsizce tüketir.


ANADOLU KADINLARI

Vücudumuz fiziksel olduğu kadar kimyasal bir organizma aynı zamanda. Malum kimyasal denge salgı bezleriyle üretilen hormonlar aracılığıyla sağlanır. Nerdeyse her çakraya bir salgı merkezi denk düşer bu âlemde. Boğaz çakrasınınki tiroit bezidir. Yurdumuzda birçok kadının hiper veya hipo cinsi tiroit sorunlarıyla uğraştığı düşünülürse; ifademiz ne durumda sizce?

Meşhur bir lâftır bizim topraklarda; 'Boğaz dediğin dokuz boğum'. İnsanın boğazında 9 kıkırdak olduğu için bu şekilde formüle edilen ve ‘dokuz düşün bir söyle’ anlamına gelen söz bence epeyce yanlış anlaşılmış; 'Sus, konuşma kimsecikler kırılmasın, boşver, söyleme işler aksamasın' diye diye yurdum insanı ifadesi hayli eksik, öfke patlamaları bol birisi haline dönüşmüş.

Aslında bildiğim her bir boğumda / aşamada soru soruyorsunuz kendinize;

“Diyeceğim doğru mu?”
“Zamanlama uygun mu?”
“Bana hizmet ediyor mu?”
“Karşıma hizmet ediyor mu?”
“İçten ve samimi mi?”
“Nazik mi?”...

Bu soruları uygularsanız her bir cümlenize, inanın insanın demek isteyeceği pek bir şey kalmıyor. Şahsî iradesiyle sessizliği tercih ediyor. Söz gümüşse, sükût altın misali. Zaten kendimizi en yakın hissettiğimiz insanların yanında sessizliğe bürünme lüksünü seçmez miyiz? Durmaya çalışın az tanıdığınız birinin yanında hiç konuşmadan, bilmem ne kadar rahat hissedeceksiniz?


ERİL & DİŞİL

İkinci sebebi merak buyurmayınız unutmadım; benim için derinde yaşayan, doğum haritam dolayısı ile fıtratımda olan. Ben İkizler burcuyum. Bu burç iletişimi temsil eder; Yunan Mitolojisi’nde Hermes, Roma Mitolojisi’nde Merkür adını alır.

İkizler habercidir, derindeki bilgiyi alıp dışarıya aktarır. Her burç ve her element gibi olumlu ve olumsuz tarafları var. En kutsal iletişim yolu vahiy iken dedikodu bunun tezatı, karanlık yanı (burçlara inanmayanlara müjde, bunları varoluşun aldığı şekiller gibi düşünebilirsiniz. Herkesin hayatında kendini, ailesini, iletişimini, kariyerini, hizmet alanını, partnerini temsil eden evler yani yaşam alanları yok mu? İkizler 'İletişim'in adresi).

İletişimin iki tarafı var, eril ve dişil*. Dişil iletişim yüksek irade ile bağlantıda olup içerden yapılanı: Dua, meditasyon vbg...Eril ise bunu dış dünyaya yansıtma biçimi: Şiir, moda, söylev, sohbet, kahkaha...

İletişim elzem; nefes gibi, su gibi. O bizim varoluşumuzun dayanağı. Bir eğitimde duymuştum; “Sevgi iletişimin bir fonksiyonudur” diye. İletişimin konumlandırıldığı yer ne kadar ulvî. Kendimizi ve sevgiyi açığa vurma süreci. Varın gerisiniz siz düşünün...

Devamı gelecek...


Hamiş: Bu video doğumgünü çocuğu bendenize gelsin ;)


* Bazen eğitimlerimde muhatap oluyorum eril ne dişil ne. Bunların hepsi çevreyi anlamlandırma için kullandığımız terimler, madem dualite var bu realitede. Dişil olan dişilik organı gibi gizemli, içe dönük, karanlık; eril olan erkeklik organı gibi ortada olan, dışa dönük. Bundan hareketle güneş, gündüz, yaz eril; ay, gece, kış dişil...


BOĞAZ DEDİĞİN DOKUZ BOĞUM

Geldik mi benim için hayatımdaki en önemli noktaya? İletişim ve kendini ifadeye...

self-expression

Başlıca iki sebebi var. İlki çocukluğumdan kalan. Kâmil ve bilge iki kadın tarafından büyütüldüm ben; anneannem ve annem. Sonsuz bir şefkat ve hoşgörü yumağıydıylar her ikisi de. Buraya kadar elbette iyi, lâkin aynı özelliklerin beni olumsuz etkiledikleri zamanlar oldu maalesef, soracaksınız niye?

Küçüklüğümden beri ifadem baskılandı, törpülendi. Misâl bir haksızlık veya bir yaramazlık yapılır, özetle can sıkıcı bir durum var ortada, “Sen olgunsun Şeyda; kuzenlerine ve arkadaşlarına bakma, boşver, söyleme, konuşmaaaa...” “Eee yetti beee”, şüphesiz bu sözcükleri sarf etmedim, sessiz ve kibar bir çocuktum zirâ; ancak vücudum son sözü söyledi, boğaz yollarımda enfeksiyonlar baş gösterdi, şimdilerde bile en hassas tarafımdır hâlâ. Hep buradan yayılırlar hastalıklar vücuduma, bal+zencefil ikilisi ile onlara karşı dimdik durmaya çalışsam da ;)

Olgunluk güzel şey vesselâm, yalnız gerçekten içinizde hissediyorsanız. Onlar belli ki küçük hareketlere karşı kendilerini ifade etme ihtiyacı duymamaktaydılar. Oysa ben öyle mi? Daha henüz ayak basmışım dünyaya. İfade edemeden kendimi adeta önüme bir set çekildi. Belki bağıracak çağıracak, belki ittirecek kaktıracak, sonuçta kendimce orta yolu bulacaktım.


MAVİ ÇAKRA

Kendini ifadenin çakrasıdır boğaz. Koordinatları verirsem ana hatlarıyla :) üstten 3. alttan 4. olup yedi ana enerji merkezimizden biridir. Rengi mavi. Vücudun bilgeliği malumunuz, ne eksikse biliyor bir şekilde. Daha dün gibi hatırlarım; hayli utangaç olan bendenizin lisede meselâ 18 elbisesi olsun, 16’sı maviydi. Belki o yaşlardaki ifade açığımı böyle kapatmaktaydım, kimbilir?

Kendini ifade etmek sadece konuşmaktan ibaret değil elbette. İngilizcesi 'Self-Expression'. Self 'öz' demek. Expression da 'ifade'. Ne güzel kelime, anlamı içinde. Öz'ümüzü, biricikliğimizi ifade ediyoruz, egomuzu değil ki! Giyim tarzımızdan tutun, yiyip & içtiklerimizden, evimizi döşeme şeklimize kadar her bir küçük detayla özümüzü ifade eder; bir nevi kendimizi ele veririz...Bir insan az konuşup bol resim çizebilir, dans edebilir hatta yazabilir :), bu da bir ifade!

Her şeyde olduğu gibi enerji merkezinin bile dengede çalışanı makbûl. Boğaz çakrası az çalışan biri içinden geçenleri söylemekte zorlanırken, çok çalışan biri durmaksızın ucu bucağı hatta amacı belli olmadan konuşabilir. Böylece etrafını bayarken, kendi enerjisini bilinçsizce tüketir.


ANADOLU KADINLARI

Vücudumuz fiziksel olduğu kadar kimyasal bir organizma aynı zamanda. Malum kimyasal denge salgı bezleriyle üretilen hormonlar aracılığıyla sağlanır. Nerdeyse her çakraya bir salgı merkezi denk düşer bu âlemde. Boğaz çakrasınınki tiroit bezidir. Yurdumuzda birçok kadının hiper veya hipo cinsi tiroit sorunlarıyla uğraştığı düşünülürse; ifademiz ne durumda sizce?

Meşhur bir lâftır bizim topraklarda; 'Boğaz dediğin dokuz boğum'. İnsanın boğazında 9 kıkırdak olduğu için bu şekilde formüle edilen ve ‘dokuz düşün bir söyle’ anlamına gelen söz bence epeyce yanlış anlaşılmış; 'Sus, konuşma kimsecikler kırılmasın, boşver, söyleme işler aksamasın' diye diye yurdum insanı ifadesi hayli eksik, öfke patlamaları bol birisi haline dönüşmüş.

Aslında bildiğim her bir boğumda / aşamada soru soruyorsunuz kendinize;

“Diyeceğim doğru mu?”
“Zamanlama uygun mu?”
“Bana hizmet ediyor mu?”
“Karşıma hizmet ediyor mu?”
“İçten ve samimi mi?”
“Nazik mi?”...

Bu soruları uygularsanız her bir cümlenize, inanın insanın demek isteyeceği pek bir şey kalmıyor. Şahsî iradesiyle sessizliği tercih ediyor. Söz gümüşse, sükût altın misali. Zaten kendimizi en yakın hissettiğimiz insanların yanında sessizliğe bürünme lüksünü seçmez miyiz? Durmaya çalışın az tanıdığınız birinin yanında hiç konuşmadan, bilmem ne kadar rahat hissedeceksiniz?


ERİL & DİŞİL

İkinci sebebi merak buyurmayınız unutmadım; benim için derinde yaşayan, doğum haritam dolayısı ile fıtratımda olan. Ben İkizler burcuyum. Bu burç iletişimi temsil eder; Yunan Mitolojisi’nde Hermes, Roma Mitolojisi’nde Merkür adını alır.

İkizler habercidir, derindeki bilgiyi alıp dışarıya aktarır. Her burç ve her element gibi olumlu ve olumsuz tarafları var. En kutsal iletişim yolu vahiy iken dedikodu bunun tezatı, karanlık yanı (burçlara inanmayanlara müjde, bunları varoluşun aldığı şekiller gibi düşünebilirsiniz. Herkesin hayatında kendini, ailesini, iletişimini, kariyerini, hizmet alanını, partnerini temsil eden evler yani yaşam alanları yok mu? İkizler 'İletişim'in adresi).

İletişimin iki tarafı var, eril ve dişil*. Dişil iletişim yüksek irade ile bağlantıda olup içerden yapılanı: Dua, meditasyon vbg...Eril ise bunu dış dünyaya yansıtma biçimi: Şiir, moda, söylev, sohbet, kahkaha...

İletişim elzem; nefes gibi, su gibi. O bizim varoluşumuzun dayanağı. Bir eğitimde duymuştum; “Sevgi iletişimin bir fonksiyonudur” diye. İletişimin konumlandırıldığı yer ne kadar ulvî. Kendimizi ve sevgiyi açığa vurma süreci. Varın gerisiniz siz düşünün...

Devamı gelecek...


Hamiş: Bu video doğumgünü çocuğu bendenize gelsin ;)


* Bazen eğitimlerimde muhatap oluyorum eril ne dişil ne. Bunların hepsi çevreyi anlamlandırma için kullandığımız terimler, madem dualite var bu realitede. Dişil olan dişilik organı gibi gizemli, içe dönük, karanlık; eril olan erkeklik organı gibi ortada olan, dışa dönük. Bundan hareketle güneş, gündüz, yaz eril; ay, gece, kış dişil...


10 Haziran 2016 Cuma

“Hiçlikte oyalanıyoruz işte...”

Yukardaki cümle Samuel Beckett’ın ünlü eseri "Godot'u Beklerken"den. Tüm oyun Vladimir ve Estragon adında iki karakterin, Godot adında bir şahsı beklemesi üzerine kurulu. Melon şapka giyen, Laurel ve Hardy’i anımsatan karakterler oyun boyunca sohbet ederler. Biri sürekli hatırlar, öbürü unutur. Biri filozofiktir, öbürü daha dünyasal. Varoluşa dair keyifli dialogların olduğu oyun, bana göre hayli derin ve üstelik eğlenceli. Bir baş yapıt, daha ne olsun?

HAYAT SÜRPRİZLERİ SEVER

Çok istedim, yıllarca, izlemeden oyun üzerinde yazılı onlaraca şeyi okuyunca hele...Hayat hep nanik çekecek değil ya, ara sıra güzel sürprizler de hazırlıyor insanoğluna, özellikle akışta olduğunda. Ne mi oluyor? Gönüllü çalıştığım yerde bir çift kişilik davetiye tutuşturuluyor elime, Tiyatro Festivali’ne, hem de “Godot’u Beklerken”e.

Gerçekten oyunu izlemek kadar, Godot’u beklemek de :)  oldukça eğlenceli. Sürprizler devam ediyor, arkadaşımla festival ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir kokteylin içine düşüyoruz. Garsonlar keyifle birşeyler sunarlarken arkadaşım, “Sanki Alice Harikalar Diyarındayız” diye fısıldıyor kulağıma usulca.


HİZMET

Festival gişelerinde olsun, salon içinde yol gösterenlerde olsun bir farklılık var sanki. Hiç rahatsız olmuyorum. Durup düşünüyorum, beni etkileyen ne? Sonuçta hepimiz hizmet ediyoruz şu veya bu şekilde birbirimize. Ancak bir de anlı şanlı “Hizmet Sektörü” var ki karşımzıda sormayın gitsin.

Malumunuz seneler içinde, canım ülkem ekonomisi hızla sanayiyi teğet geçip, tarımdan ziyade hizmet ağırlıklı bir ülke olma yoluna varmayı seçti. Seçti seçmesine de; %70'lere varan sektörde bir şeyler eksikti, ama ne? İlk kez Japonya’da rastlamıştım garsonlardaki zarafete. Anlamış ve okumuştum oralarda “hizmet” kutsaldı. Karşıdakine bu yolla erişmek, bir şeyler sunabilmek eziyet değil, herşeyden önce bir lütuftu.

Hizmet içinde 'kurban bilinci' olunca çekilmiyor. Sektörde başlangıç seviyesinde olanlar için; kişi yaptığı işi “Eh bu yaptığımız sosyal tabakanın en altında olanların yaptığı, sadece benim için yukarıya sıçrama noktası” diye hissedince emeğini dolayısıyla kendini onurlandırmıyor. Ya bolca kompleks yapıp eziklik hissediyor veya kutbun öbür ucu kibre saplanıp kalıyor. Bizlere akan ise buram buram “Batsın bu dünya duygusu” oluyor.

DELİLİK

Oyunumuza dönecek olursak, esas oğlanlara arasıra üç karakter eşlik eder. Oyunun en alıcı sahnelerinin birini, Lucky adındaki karaktere sahibi Pozzo'nun “Düşün” komutunu vermesi oluşturur. Sonrasında Lucky'nin ağzından yüzlerce cümle dökülür; hem de bir çırpıda: Manâsız, alâkasız, saçmasapan, bazen mantıklı, bazen ilgisiz. Sürekli konuşan, bıdı bıdı eden. Ayakta alkışlanır performans. Bir insan diyafram nefesiyle dahi olsa, tek nefeste kaç cümle sarf etsin? Taktire şâyân. İşte bu yüzden tiyatrocu olmak isterdim, sürekli kendimi geliştirebileyim diye.

Seyirciler kahkahalarla gülerken, keşfettikleri aslında kendi düşünce sistematiğimizin saçmalaması değil mi?  Bir kez daha gördüm, zihin ne menem bir şey, bizleri deli gibi ;) peşi sıra dört nala peşinden koşturmakta. Zaten Eckhart Tolle dememiş miydi, “Delilerden tek farkımız var, onlar düşündüklerini yüksek sesle söylüyorlar,” diye.

GODOT GELİR Mİ?

Beklenen Godot bir türlü gelmez, "Mesajcı"yı oynayan şahıs her gün yarın geleceğini söyler oysa. Arasıra karakterler huzursuzlanırlar. Tam Vladimir beklemekten vazgeçecekken Estragon ona hatırlatır: “Gitmesen, ne güzel takılıyorduk beraber, varolduğumuza dair bir takım işaretler de buluyorduk her gün...”

Bazı eleştirmenler Godot'nun elbette gelmeyeceğini, lâkin Godot kelimesinin açılımının “God is you idiot”* olduğunu öne sürerler. O zaman bu dokundurma hepimize gelsin, içimizdeki Tanrısallıktan ayrı düştüğümüz ; Öz’ümüzden koptuğumuz her bir ana...

İyi seyirler...


* 'Tanrı sensin veya Tanrı senin içinde salak' şeklinde dilimize çevrilebilir.


GODOT’U BEKLERKEN

“Hiçlikte oyalanıyoruz işte...”

Yukardaki cümle Samuel Beckett’ın ünlü eseri "Godot'u Beklerken"den. Tüm oyun Vladimir ve Estragon adında iki karakterin, Godot adında bir şahsı beklemesi üzerine kurulu. Melon şapka giyen, Laurel ve Hardy’i anımsatan karakterler oyun boyunca sohbet ederler. Biri sürekli hatırlar, öbürü unutur. Biri filozofiktir, öbürü daha dünyasal. Varoluşa dair keyifli dialogların olduğu oyun, bana göre hayli derin ve üstelik eğlenceli. Bir baş yapıt, daha ne olsun?

HAYAT SÜRPRİZLERİ SEVER

Çok istedim, yıllarca, izlemeden oyun üzerinde yazılı onlaraca şeyi okuyunca hele...Hayat hep nanik çekecek değil ya, ara sıra güzel sürprizler de hazırlıyor insanoğluna, özellikle akışta olduğunda. Ne mi oluyor? Gönüllü çalıştığım yerde bir çift kişilik davetiye tutuşturuluyor elime, Tiyatro Festivali’ne, hem de “Godot’u Beklerken”e.

Gerçekten oyunu izlemek kadar, Godot’u beklemek de :)  oldukça eğlenceli. Sürprizler devam ediyor, arkadaşımla festival ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir kokteylin içine düşüyoruz. Garsonlar keyifle birşeyler sunarlarken arkadaşım, “Sanki Alice Harikalar Diyarındayız” diye fısıldıyor kulağıma usulca.


HİZMET

Festival gişelerinde olsun, salon içinde yol gösterenlerde olsun bir farklılık var sanki. Hiç rahatsız olmuyorum. Durup düşünüyorum, beni etkileyen ne? Sonuçta hepimiz hizmet ediyoruz şu veya bu şekilde birbirimize. Ancak bir de anlı şanlı “Hizmet Sektörü” var ki karşımzıda sormayın gitsin.

Malumunuz seneler içinde, canım ülkem ekonomisi hızla sanayiyi teğet geçip, tarımdan ziyade hizmet ağırlıklı bir ülke olma yoluna varmayı seçti. Seçti seçmesine de; %70'lere varan sektörde bir şeyler eksikti, ama ne? İlk kez Japonya’da rastlamıştım garsonlardaki zarafete. Anlamış ve okumuştum oralarda “hizmet” kutsaldı. Karşıdakine bu yolla erişmek, bir şeyler sunabilmek eziyet değil, herşeyden önce bir lütuftu.

Hizmet içinde 'kurban bilinci' olunca çekilmiyor. Sektörde başlangıç seviyesinde olanlar için; kişi yaptığı işi “Eh bu yaptığımız sosyal tabakanın en altında olanların yaptığı, sadece benim için yukarıya sıçrama noktası” diye hissedince emeğini dolayısıyla kendini onurlandırmıyor. Ya bolca kompleks yapıp eziklik hissediyor veya kutbun öbür ucu kibre saplanıp kalıyor. Bizlere akan ise buram buram “Batsın bu dünya duygusu” oluyor.

DELİLİK

Oyunumuza dönecek olursak, esas oğlanlara arasıra üç karakter eşlik eder. Oyunun en alıcı sahnelerinin birini, Lucky adındaki karaktere sahibi Pozzo'nun “Düşün” komutunu vermesi oluşturur. Sonrasında Lucky'nin ağzından yüzlerce cümle dökülür; hem de bir çırpıda: Manâsız, alâkasız, saçmasapan, bazen mantıklı, bazen ilgisiz. Sürekli konuşan, bıdı bıdı eden. Ayakta alkışlanır performans. Bir insan diyafram nefesiyle dahi olsa, tek nefeste kaç cümle sarf etsin? Taktire şâyân. İşte bu yüzden tiyatrocu olmak isterdim, sürekli kendimi geliştirebileyim diye.

Seyirciler kahkahalarla gülerken, keşfettikleri aslında kendi düşünce sistematiğimizin saçmalaması değil mi?  Bir kez daha gördüm, zihin ne menem bir şey, bizleri deli gibi ;) peşi sıra dört nala peşinden koşturmakta. Zaten Eckhart Tolle dememiş miydi, “Delilerden tek farkımız var, onlar düşündüklerini yüksek sesle söylüyorlar,” diye.

GODOT GELİR Mİ?

Beklenen Godot bir türlü gelmez, "Mesajcı"yı oynayan şahıs her gün yarın geleceğini söyler oysa. Arasıra karakterler huzursuzlanırlar. Tam Vladimir beklemekten vazgeçecekken Estragon ona hatırlatır: “Gitmesen, ne güzel takılıyorduk beraber, varolduğumuza dair bir takım işaretler de buluyorduk her gün...”

Bazı eleştirmenler Godot'nun elbette gelmeyeceğini, lâkin Godot kelimesinin açılımının “God is you idiot”* olduğunu öne sürerler. O zaman bu dokundurma hepimize gelsin, içimizdeki Tanrısallıktan ayrı düştüğümüz ; Öz’ümüzden koptuğumuz her bir ana...

İyi seyirler...


* 'Tanrı sensin veya Tanrı senin içinde salak' şeklinde dilimize çevrilebilir.


8 Haziran 2016 Çarşamba

Zara güven, öyle olması gerekiyordu...

İkinci raund başlıyoo

Affedememek zehri içip bir başkasının ölmesini beklemek gibi
Geceler boyu uykusuz kalmak gibi
Bitmek bilmeyen sorularda boğulmak gibi
Gözyaşlarım aktı gitti
Sonsuz bir kaynaktan beslenir gibiydi
Sahi affetmek neydi?
Unutmak mı es geçmek mi,
Yaşananlar hiç olmamış gibi rol kesmek mi


Hayır, olmaz, olamaz; bütün bunlar bana yakışmaz
Zira yolum hep samimiyetten geçti
Acı verici de olsa seçtim yüzleşmeyi, sahici olanı
Tercih ettim sahte olana, her yanından şaşaa bile fışkırsa


Günler günler geçti, zaman bir güzel öğüttü beni
Değirmende çekilen kahveler misâli,
Aldım dersimi inceden inceye;
Otantik olmadığım noktaları keşfettiğimde,
Affetmek haddim değil
Herkes seçimini yaşar
İlahi el 'Kader' denen kartları dağıtır,
Olasılıklar destesi elimizde;
Seçmez sandığında bile seçimini yapar insan
Farkındalık yüksekse Öz’den, düşükse bilinçaltından
Bazen basireti bağlanır; bile bile "lades" der nedense
Bu 'bilinmezlik' de oyunun bir parçası
Kusurların genel kusursuzluğu oluşturması  


Ah duvarlar duvarlar, yıkılası engeller
İçimizi açıp dökmek iyi güzel de;
Aklım ermez bir türlü eyleme geçmemeye
Deplasmanda oynamaktan hayli yorgunum
Bu sefer oyunu başlatma sırası sizde, top elinizde


FASULYENİN FAYDALARI

Hatırlar mısınız küçükken fasulyeden oynardık, ablalarımızın abilerimizin yanında. Yansak bile sayılmazdık. Neden? Adı üzerinde küçüktük, güçsüzdük. Oyunu etkileyebileceğimiz düşünülmüyordu. Şimdi büyüdük, maalesef hâlâ fasulyeden oynuyoruz.

Malum hayatta herşey algı, hayat denen koşturma da bir oyun, hem de en büyük olanından. O zaman sormak isterim; hayat oyunu nasıl algılıyoruz? Hatırlarsanız bahsetmiştim, teniste topun ortalama hızı saatte 60 km. Profesyonel maçları hiç izlediniz mi? Bu hız biraz daha yükselir. Üzerinize fişek gibi bir cismin geldiğini düşünün.

Ünlü tenisçi Andre Agassi olağanüstü bir performans sergiler maçlarının birinde, set vermez. Maçtan sonra sorarlar; “Rakibinizin aman vermeyen topları karşısında nasıl oldu da set vermediniz?” diye. Gayet sakin yanıtlar: “Öyle mi? Bana göre topların gelişi hızlı veya son sürat değil, oldukça yavaş, inanmayacaksınız hattâ ağır çekim gibiydi.“ Kara kuru, çelimsiz Leyla’yı 'Bir de benim gözlerimden görün' diyen Mecnun misâli, algı her şeyin başı.

Ya; hayatı bizden büyük algılar - Hayat > Ben der- hayatın altında ezildikçe eziliriz. Hoşgeldiniz gezegenimizin en popüler arketipine, yani “kurban bilinci”ne. Kurban bilinci sürekli fasulyeden oynar. Onu bataklığından, fakirliğinden, bahtsızlığından çıkarıp kurtacak olan kahramınını bekler durur. Yıllarca ezilmiş bazı topluluklarda bu bilinç ve acı bedeni çok yaygındır.

Ya; hayatı bizden küçük algılar - Hayat < Ben der- hayatı oldukça sıkıcı ve vasat buluruz. Küçüklüğünden beri istedikleri her şeyi çabucak elde edenlerde, maneviyatı düşük kişilerde, yaşamdan keyif almanın hor görüldüğü toplumlarda sıkça rastlanır bu anlayışa. Depresyon, uyuşturucu, intihar gibi yan kavramlarla beraber.

Hayat= Ben olduğunda ne olur? Hayat sonsuz bir “Disneyland” olur :) Bakın çocuklara, hiç yatağa girmek istemezler, nasıl coşkuyla uyanırlar! Çocukluktaki bu hâle dönmeye çalışıyoruz. Yalnız çocuklarınki biraz yabani hâli. Ne yaptıklarının pek farkında değiller. Maksatımız ehil olmak. Ehil ne demek? Ehliyetten düşünün. Bir işte yetkili olan, erbap. Lâkin farkındalıkla...

NASIL OYNAYALIM?

Nasıl mı oynayalım? Elbette önce ‘ol’arak. Boşuna bütün ezoterik ve mistik okullar ‘olma’ halinin altını çizmiyorlar. Meselâ, istisnasız hepimiz bolluk ve bereketi hak ederiz. Öz’ümüz bu. O zaman önce bol olmayı hissedeceğiz. Sonrasında bunları eyleme dökeceğiz. Nasıl mı? Bakın bakalım paylaşıyor musunuz kesenizi, gönlünüzü, fikirlerinizi? Bir zamanlar bir arkadaşım vardı, Bolluk’a dair kitabı olan. Üç kez istedim okumak veya çoğaltmak için, sürekli kaçındı. Trajikomik!

Elimiz ne kadar bol? Kimi 100 kazanır 1 paylaşır, kimimiz yarısını. Dilimiz ne kadar bol acaba? Çevremizdeki güzellikleri taktir edip onurlandırmasını biliyor muyuz? Yoksa sadece kullanıyor muyuz? Gönlümüz ne kadar bol? Rabbena hep bana mı diyoruz yoksa herkes iyi olsun, herkes refaha kavuşsun mu? Son aşama; sonuçlar. Ne verirsek evrende onu alırız akabinde. Sahip olacağız demeyi sevmiyorum, tüm kaynaklara erişip kullanma hakkını elde ediyoruz ;)

Aslında ‘ben ve hayatım’, ‘hayatım’ tabirleri bile saçma hayli. Sadece akıp giden bir hayat var ortada ve onun bize yansıyan farklı tezahürleri. Bilincimiz yettiğince, algımıza göre. Hayattaki en değerli süs eşyası ise ‘masumiyetin bilgelikle taçlandırılmış hali’ ...


'HAYAT' OYUNU

Zara güven, öyle olması gerekiyordu...

İkinci raund başlıyoo

Affedememek zehri içip bir başkasının ölmesini beklemek gibi
Geceler boyu uykusuz kalmak gibi
Bitmek bilmeyen sorularda boğulmak gibi
Gözyaşlarım aktı gitti
Sonsuz bir kaynaktan beslenir gibiydi
Sahi affetmek neydi?
Unutmak mı es geçmek mi,
Yaşananlar hiç olmamış gibi rol kesmek mi


Hayır, olmaz, olamaz; bütün bunlar bana yakışmaz
Zira yolum hep samimiyetten geçti
Acı verici de olsa seçtim yüzleşmeyi, sahici olanı
Tercih ettim sahte olana, her yanından şaşaa bile fışkırsa


Günler günler geçti, zaman bir güzel öğüttü beni
Değirmende çekilen kahveler misâli,
Aldım dersimi inceden inceye;
Otantik olmadığım noktaları keşfettiğimde,
Affetmek haddim değil
Herkes seçimini yaşar
İlahi el 'Kader' denen kartları dağıtır,
Olasılıklar destesi elimizde;
Seçmez sandığında bile seçimini yapar insan
Farkındalık yüksekse Öz’den, düşükse bilinçaltından
Bazen basireti bağlanır; bile bile "lades" der nedense
Bu 'bilinmezlik' de oyunun bir parçası
Kusurların genel kusursuzluğu oluşturması  


Ah duvarlar duvarlar, yıkılası engeller
İçimizi açıp dökmek iyi güzel de;
Aklım ermez bir türlü eyleme geçmemeye
Deplasmanda oynamaktan hayli yorgunum
Bu sefer oyunu başlatma sırası sizde, top elinizde


FASULYENİN FAYDALARI

Hatırlar mısınız küçükken fasulyeden oynardık, ablalarımızın abilerimizin yanında. Yansak bile sayılmazdık. Neden? Adı üzerinde küçüktük, güçsüzdük. Oyunu etkileyebileceğimiz düşünülmüyordu. Şimdi büyüdük, maalesef hâlâ fasulyeden oynuyoruz.

Malum hayatta herşey algı, hayat denen koşturma da bir oyun, hem de en büyük olanından. O zaman sormak isterim; hayat oyunu nasıl algılıyoruz? Hatırlarsanız bahsetmiştim, teniste topun ortalama hızı saatte 60 km. Profesyonel maçları hiç izlediniz mi? Bu hız biraz daha yükselir. Üzerinize fişek gibi bir cismin geldiğini düşünün.

Ünlü tenisçi Andre Agassi olağanüstü bir performans sergiler maçlarının birinde, set vermez. Maçtan sonra sorarlar; “Rakibinizin aman vermeyen topları karşısında nasıl oldu da set vermediniz?” diye. Gayet sakin yanıtlar: “Öyle mi? Bana göre topların gelişi hızlı veya son sürat değil, oldukça yavaş, inanmayacaksınız hattâ ağır çekim gibiydi.“ Kara kuru, çelimsiz Leyla’yı 'Bir de benim gözlerimden görün' diyen Mecnun misâli, algı her şeyin başı.

Ya; hayatı bizden büyük algılar - Hayat > Ben der- hayatın altında ezildikçe eziliriz. Hoşgeldiniz gezegenimizin en popüler arketipine, yani “kurban bilinci”ne. Kurban bilinci sürekli fasulyeden oynar. Onu bataklığından, fakirliğinden, bahtsızlığından çıkarıp kurtacak olan kahramınını bekler durur. Yıllarca ezilmiş bazı topluluklarda bu bilinç ve acı bedeni çok yaygındır.

Ya; hayatı bizden küçük algılar - Hayat < Ben der- hayatı oldukça sıkıcı ve vasat buluruz. Küçüklüğünden beri istedikleri her şeyi çabucak elde edenlerde, maneviyatı düşük kişilerde, yaşamdan keyif almanın hor görüldüğü toplumlarda sıkça rastlanır bu anlayışa. Depresyon, uyuşturucu, intihar gibi yan kavramlarla beraber.

Hayat= Ben olduğunda ne olur? Hayat sonsuz bir “Disneyland” olur :) Bakın çocuklara, hiç yatağa girmek istemezler, nasıl coşkuyla uyanırlar! Çocukluktaki bu hâle dönmeye çalışıyoruz. Yalnız çocuklarınki biraz yabani hâli. Ne yaptıklarının pek farkında değiller. Maksatımız ehil olmak. Ehil ne demek? Ehliyetten düşünün. Bir işte yetkili olan, erbap. Lâkin farkındalıkla...

NASIL OYNAYALIM?

Nasıl mı oynayalım? Elbette önce ‘ol’arak. Boşuna bütün ezoterik ve mistik okullar ‘olma’ halinin altını çizmiyorlar. Meselâ, istisnasız hepimiz bolluk ve bereketi hak ederiz. Öz’ümüz bu. O zaman önce bol olmayı hissedeceğiz. Sonrasında bunları eyleme dökeceğiz. Nasıl mı? Bakın bakalım paylaşıyor musunuz kesenizi, gönlünüzü, fikirlerinizi? Bir zamanlar bir arkadaşım vardı, Bolluk’a dair kitabı olan. Üç kez istedim okumak veya çoğaltmak için, sürekli kaçındı. Trajikomik!

Elimiz ne kadar bol? Kimi 100 kazanır 1 paylaşır, kimimiz yarısını. Dilimiz ne kadar bol acaba? Çevremizdeki güzellikleri taktir edip onurlandırmasını biliyor muyuz? Yoksa sadece kullanıyor muyuz? Gönlümüz ne kadar bol? Rabbena hep bana mı diyoruz yoksa herkes iyi olsun, herkes refaha kavuşsun mu? Son aşama; sonuçlar. Ne verirsek evrende onu alırız akabinde. Sahip olacağız demeyi sevmiyorum, tüm kaynaklara erişip kullanma hakkını elde ediyoruz ;)

Aslında ‘ben ve hayatım’, ‘hayatım’ tabirleri bile saçma hayli. Sadece akıp giden bir hayat var ortada ve onun bize yansıyan farklı tezahürleri. Bilincimiz yettiğince, algımıza göre. Hayattaki en değerli süs eşyası ise ‘masumiyetin bilgelikle taçlandırılmış hali’ ...


7 Haziran 2016 Salı

“Ey can, bahsi ancak aşk keser.”
Hz. Mevlâna

Oyun oynamak çok zevkli

Babasının ölümünden sonra tahta çıkan prens, namı diğer yeni kral, oldukça heyecanlıdır. Babası tahtı devretmeden önce ona: “İyi bir hükümdar ülkesini bilgelikle yöneten kişidir”, demiştir. Babasının bu sözlerine takılan kralımızı bir düşünce alır: “Yapmam gereken en önemli iş nedir? Kime, ne yapacağım? Nerden bileceğim?”

Vezirler toplanıp günlerce tartışırlar. Akıllarına bir çözüm gelmez. Kral ününü duymuş olduğu bir bilgeye danışmaya karar verir. Askerleriyle beraber yola revan olur. Yolun son bölümünde askerlerinden ayrılır, tebdil-i kıyafet kulübeye varır.

Kral bilgeyi bahçesinde çukur kazarken bulur. Bir güzel sorularını sıralar, lâkin yanıt alamaz. Bekler, yine yanıt alamaz. Oldukça şaşırır. Epeyce cılız olan adama hayli acır ve başlar onunla kazmaya. O sırada bahçeye yaralı bir adam gelir yığılır kalır.

Bilge ve kral adamı beraber içeri taşırlar. Kral o gece sürekli kalkarak yaralıyı kontrol eder. Sabahleyin yaralı adam “Lütfen affedin beni kralım” der. “Babanız düşmanınızdı. Saraydan çıkışından bu yana sizi takip edip pusu kurmuştum, ancak askerleriniz dışarda beni tanıdı. Siz ise benim hayatımı kurtardınız”. Kral eski bir düşmanıyla barışmaktan gayet hoşnut bilgeye döner.

Bilge “Cevaplarını aldın bile” der krala:

“Bekleyip bana yardım etmeseydin muhtemelen tuzağa düşüp öldürülecektin. O an karşında en önemli insan bendim. En doğru eylem çukur kazmak. Sonrasında yaralı adam çıktı karşına. O an için en önemli insan o, en doğru eylem onun yaralarını pansuman etmekti. Böylece barışmış oldunuz. Geçmiş için üzülüp, gelecek için endişelenebiliriz. Asıl mühim olan şimdi. Şimdi ne yapıyoruz? En önemli insan daima karşında olan ve en önemli eylem o anın getirdiği...”

Derler ki bu hikmete vakıf olan kral nice yıllar boyunca ülkesini yönetir bilge tadında mutlulukla.

BUGÜN GİT YARIN GEL

“Hayat bizi düşüncelerimizle değil yaptıklarımızla ödüllendirir. Herhangi bir şey hareket etmediği sürece değişmez. Başlamak işin yarısıdır...” Eee bütün coşkuyu verdik mi? Verdik. Bildiğimiz tüm motivasyon sözlerini de sıraladık eyleme dair. Niye hala eyleme geçemiyoruz?

Ertelemek insanoğluna ket vuran en büyük engellerden biri. Sahi neden erteliyoruz? Sanıyorum başlamak için enerjiye ihtiyaç olacağından, bir yerlerde okumuştum, uçaklar en fazla yakıtı kalkarken harcarlarmış. Ertelemeyi seviyoruz çünkü konforumuza düşkünüz, reddedilmekten ölesiye korkuyoruz, başarısızlığa tahammülümüz yok. Hele hele belirsizlik mi, Allah’ını seversen otur oturduğun yerde ;)

Gregg Braden çok güzel özetler; “Donanıma ‘Gerçeklik’ (İlahî Matriks) dersek, işletim sistemi ‘Bilinç’, program ise ‘Düşünceler, Duygular & İnançlar’ olur” diye. Misâl bu yazıyı ilk MS Office Word’de yazıyorum ve Word nasıl bir program, yazmaya elverişli değil mi? Hesap kitap için uygun değil. Programda ne varsa çıktı olarak onu alırız yazıcıdan. O yüzden kendi içimizde program olarak hangi ‘düşünce, duygu’ varsa, hayatta da onu görürüz karşımızda :) Hiç şaşmaz. Ertelemeye dair inancınız ne?


“YER”İNDE EYLEM

Burda bahsettiğim yerinde eylem, bizi sonuca götüren. Çok eylem illaki doğru eylem değil. Skalanın bir ucunda eylemsizlik yani ‘atalet’ olsa, öbür ucu ‘debelenme-çırpınma-tükenme’ olur. Hayvanlar bunu içgüdüsel olarak bilirler. Bir kuş hiç eylemde bulunmasa yem bulabilir mi? Ya da bir oraya bir buraya rastgele uçsa, sürekli kanatlarını çırpsa? Duymuşsunuzdur, durmadan koşan atlar maalesef çatlar. Doğamıza en uygun hareketler zahmetsizce, çaba göstermeden yapılanlar.

HAYDİ OYNAYALIM

Eylem denince aklımıza kankisi performans gelir. Performans hakkında epey yanılıyoruz ne yazık ki. Performans sonuç değildir; performans eylemdir, aksiyondur. Madem her oyunda oyuncular var ve konumuz performans; 'Hayat' denen büyük oyun da dahil olmak üzere her oyunda iki farklı pozisyon alabiliriz: Ya bir güzel tribünde otururuz veya düşe kalka oynarız.

Az biraz tenis oynamışlığım var, ortalama hızı saate 60 km. olan top üzerinize gelir. Pozisyon alma hızınız salisiyeler biriminde olmak durumunda . Zihinde olup “Eyvahlar olsun şimdi ne yapacağım?” derseniz kocaman bir “Geçmiş olsun” demek isterim sizlere, zira salise hakkınızı kullandınız bile. Ya eylemin içinde olup ne gerekiyorsa yaparsınız (evet çuvallama ve rezil olma seçenekleri de dahil sepete) veya tribünlerde rahatça oturup onu bunu eleştirisiniz.

Doğrusu yanlışı yok elbette. Hangisini seçiyoruz asıl mesele. Hayatın zevki ikincisinde bence. Zaten böyle böyle büyüyor insanoğlu, eylemle.

SON SÖZ

Yaşamınızda neleri erteliyorsunuz? Ertelemekten dolayı ödediğiniz bedeller ne? Hangi işi yarım bıraktınız?  Kimi incittiniz? Neyi başlatmak istersiniz? Başlamak için neye ihtiyacınız var?

Malumunuz her yiğidin yoğurt yiyişi farklı farklı. Akıl vermek bana düşmez. Tek diyebileceğim: “Ey dost, bahsi ancak eylem keser”.


İMDAAAT, EYLEM ZAMANI

“Ey can, bahsi ancak aşk keser.”
Hz. Mevlâna

Oyun oynamak çok zevkli

Babasının ölümünden sonra tahta çıkan prens, namı diğer yeni kral, oldukça heyecanlıdır. Babası tahtı devretmeden önce ona: “İyi bir hükümdar ülkesini bilgelikle yöneten kişidir”, demiştir. Babasının bu sözlerine takılan kralımızı bir düşünce alır: “Yapmam gereken en önemli iş nedir? Kime, ne yapacağım? Nerden bileceğim?”

Vezirler toplanıp günlerce tartışırlar. Akıllarına bir çözüm gelmez. Kral ününü duymuş olduğu bir bilgeye danışmaya karar verir. Askerleriyle beraber yola revan olur. Yolun son bölümünde askerlerinden ayrılır, tebdil-i kıyafet kulübeye varır.

Kral bilgeyi bahçesinde çukur kazarken bulur. Bir güzel sorularını sıralar, lâkin yanıt alamaz. Bekler, yine yanıt alamaz. Oldukça şaşırır. Epeyce cılız olan adama hayli acır ve başlar onunla kazmaya. O sırada bahçeye yaralı bir adam gelir yığılır kalır.

Bilge ve kral adamı beraber içeri taşırlar. Kral o gece sürekli kalkarak yaralıyı kontrol eder. Sabahleyin yaralı adam “Lütfen affedin beni kralım” der. “Babanız düşmanınızdı. Saraydan çıkışından bu yana sizi takip edip pusu kurmuştum, ancak askerleriniz dışarda beni tanıdı. Siz ise benim hayatımı kurtardınız”. Kral eski bir düşmanıyla barışmaktan gayet hoşnut bilgeye döner.

Bilge “Cevaplarını aldın bile” der krala:

“Bekleyip bana yardım etmeseydin muhtemelen tuzağa düşüp öldürülecektin. O an karşında en önemli insan bendim. En doğru eylem çukur kazmak. Sonrasında yaralı adam çıktı karşına. O an için en önemli insan o, en doğru eylem onun yaralarını pansuman etmekti. Böylece barışmış oldunuz. Geçmiş için üzülüp, gelecek için endişelenebiliriz. Asıl mühim olan şimdi. Şimdi ne yapıyoruz? En önemli insan daima karşında olan ve en önemli eylem o anın getirdiği...”

Derler ki bu hikmete vakıf olan kral nice yıllar boyunca ülkesini yönetir bilge tadında mutlulukla.

BUGÜN GİT YARIN GEL

“Hayat bizi düşüncelerimizle değil yaptıklarımızla ödüllendirir. Herhangi bir şey hareket etmediği sürece değişmez. Başlamak işin yarısıdır...” Eee bütün coşkuyu verdik mi? Verdik. Bildiğimiz tüm motivasyon sözlerini de sıraladık eyleme dair. Niye hala eyleme geçemiyoruz?

Ertelemek insanoğluna ket vuran en büyük engellerden biri. Sahi neden erteliyoruz? Sanıyorum başlamak için enerjiye ihtiyaç olacağından, bir yerlerde okumuştum, uçaklar en fazla yakıtı kalkarken harcarlarmış. Ertelemeyi seviyoruz çünkü konforumuza düşkünüz, reddedilmekten ölesiye korkuyoruz, başarısızlığa tahammülümüz yok. Hele hele belirsizlik mi, Allah’ını seversen otur oturduğun yerde ;)

Gregg Braden çok güzel özetler; “Donanıma ‘Gerçeklik’ (İlahî Matriks) dersek, işletim sistemi ‘Bilinç’, program ise ‘Düşünceler, Duygular & İnançlar’ olur” diye. Misâl bu yazıyı ilk MS Office Word’de yazıyorum ve Word nasıl bir program, yazmaya elverişli değil mi? Hesap kitap için uygun değil. Programda ne varsa çıktı olarak onu alırız yazıcıdan. O yüzden kendi içimizde program olarak hangi ‘düşünce, duygu’ varsa, hayatta da onu görürüz karşımızda :) Hiç şaşmaz. Ertelemeye dair inancınız ne?


“YER”İNDE EYLEM

Burda bahsettiğim yerinde eylem, bizi sonuca götüren. Çok eylem illaki doğru eylem değil. Skalanın bir ucunda eylemsizlik yani ‘atalet’ olsa, öbür ucu ‘debelenme-çırpınma-tükenme’ olur. Hayvanlar bunu içgüdüsel olarak bilirler. Bir kuş hiç eylemde bulunmasa yem bulabilir mi? Ya da bir oraya bir buraya rastgele uçsa, sürekli kanatlarını çırpsa? Duymuşsunuzdur, durmadan koşan atlar maalesef çatlar. Doğamıza en uygun hareketler zahmetsizce, çaba göstermeden yapılanlar.

HAYDİ OYNAYALIM

Eylem denince aklımıza kankisi performans gelir. Performans hakkında epey yanılıyoruz ne yazık ki. Performans sonuç değildir; performans eylemdir, aksiyondur. Madem her oyunda oyuncular var ve konumuz performans; 'Hayat' denen büyük oyun da dahil olmak üzere her oyunda iki farklı pozisyon alabiliriz: Ya bir güzel tribünde otururuz veya düşe kalka oynarız.

Az biraz tenis oynamışlığım var, ortalama hızı saate 60 km. olan top üzerinize gelir. Pozisyon alma hızınız salisiyeler biriminde olmak durumunda . Zihinde olup “Eyvahlar olsun şimdi ne yapacağım?” derseniz kocaman bir “Geçmiş olsun” demek isterim sizlere, zira salise hakkınızı kullandınız bile. Ya eylemin içinde olup ne gerekiyorsa yaparsınız (evet çuvallama ve rezil olma seçenekleri de dahil sepete) veya tribünlerde rahatça oturup onu bunu eleştirisiniz.

Doğrusu yanlışı yok elbette. Hangisini seçiyoruz asıl mesele. Hayatın zevki ikincisinde bence. Zaten böyle böyle büyüyor insanoğlu, eylemle.

SON SÖZ

Yaşamınızda neleri erteliyorsunuz? Ertelemekten dolayı ödediğiniz bedeller ne? Hangi işi yarım bıraktınız?  Kimi incittiniz? Neyi başlatmak istersiniz? Başlamak için neye ihtiyacınız var?

Malumunuz her yiğidin yoğurt yiyişi farklı farklı. Akıl vermek bana düşmez. Tek diyebileceğim: “Ey dost, bahsi ancak eylem keser”.


2 Haziran 2016 Perşembe

“Herşeyi kucaklayan bir kalp için, herşeyi kucaklayan bir zihin gerekir.” Byron Katie

Yeşilin dinginliği mavinin huzuru

Işık Menderes’in kitaplarını elimden bırakamıyorum; mistik bilgiler bu kadar mı sıcak, akıcı bir dille anlatılır. Üslûbunu Mine Kırıkkanat’a benzetiyorum, bir röportajında denk düşüyorum, meğer Paris’te yaşarlarken tanışmamışlar mı, usta gazeteciden yazım konusunda çok şey öğrendiğini açık yüreklilikle itiraf ediyor.

Anlattığı şahıslar kısmen geçmişten kısmen günümüzden. Hatırlarım bunca isim arasından mavi gözlü bir kadına takılıyorum gözüm :) , istiyorum 'mavi'liği yakından tanımayı. İçten diliyorum.

Tam 5 sene sonra Bonn yakınlarında bir otelde gözlerin sahibiyle biraraya gelmek kısmetmiş. Hayatın tatlı cilveleri ve koşturmacaları arasında dileğimi bile unutmuşum. Anavatana dönüş yolunda uçakta birden aklıma düşüveriyor. Hayran oluyorum evrenin gizemli matematiğine...

BYRON KATIE

Mavi gözlerde anlayış, şefkat, sevgi ne ararsanız var. Herkesin sahte peygamber, çakma evliya gibi dolandığı şu günlerde; 1986 yılında, Doğu dünyasında “aydınlanma” denen, kendi deyimiyle ise “gerçeğe uyanış”ı yaşayan biriyle şahsen tanışmanın tarifsiz mutluluğu içerisindeyim. Yeşillikler içerisinde, tam 7 gün boyunca kadîm bilgiler âdeta onun aracılığıyla akıyor. Dedikleri tartışma götürmez; bilgeliği, ilave espri anlayışı ve masumiyeti; kimse gözlerini ondan alamıyor.

KİMİN İŞİ?

'Kimin işi' sorusu  öğretisinin temellerinden birini oluşturur. Üç türlü iş mümkün zirâ; 'Benimki, seninki, Tanrı’nınki'. Tanrı sözcüğünü gerçeklik anlamında kullanır. Herkesin kontrolü dışında olan şey, gerçeklik Tanrı’dır. 'Yağmur yağar' ifadesi kadar yalın ortada olan. Baktığımızda; gün içinde sıklıkla kendi bahçemizde değil, dehşetle öbür iki bahçede volta attığımızı görürüz:

Ayşe beni aramalı        (ki aramıyor)
Veli beni sevmeli          (!)
Rüzgâr esmemeli         (kim esen yele söz geçirebilmiş?)
İnsanlar savaşmamalı (ama savaşıyorlar hem de Habil ve Kabil’den bu yana?)

Genelde kendimizden gayrı tüm kâinat için en iyisinin ne olduğunu biliriz, değil mi? Bu sevgi adına bile yapılsa; aslında dönüp dolaşıp 'küstahlık' ve 'kibir' kelimelerine gelmedik mi evrensel düzenin işine karışmakla? Haddimizi aşmadık mı? Üstelik bir sürü yan duyguyla beraber; endişe, stres, korku vbg. Gerçekle savaşmanın getirdiği yorgunluk cabası. Zihinsel olarak başkalarının hayatını yaşıyorsak, bizim hayatımızı kim yaşamakta? Günümüzün popçuları söylese;

Hooop abi
Topla direksiyonu gel
Kimsenin işine değil
Kendininkine gel

gibisinden kaliteli güfteler döktürürlerdi eminim ;)

SPOTLAR ÜZERİMİZDE

Asıl vazifem bu olmalı, benim için doğru olanı biliyor muyum? Başkalarının sorunlarını çözmeden önce bunun üzerinde kafa patlatsak ya? Yok öbürü kolay olanı, itinâ ile sorumluluk alınmaz, verilir ve hatta yansıtılır...

İşimde daha disiplinli olmalıyım
Planlarımı uygulamalıyım

Ee bakınca kendimize bile bu halde; fazlasıyla darlanmak an meselesi. Ya düşüncelerimize inanıp kendimize hayatı zindan edeceğiz (ki bu bizi sıkıntıya sürükler), ya da düşüncelerimize bakıp seçme özgürlüğümüzü elde edeceğiz (ki bu yol bizi hafiflemeye götürür).

Önce olumsuz düşünceleri sorgularsak ki bize daha fazla rahatsızlık verirler kendileri ;), onlardan rahatlıkla vazgeçebilecek konuma geliriz. Olumlu düşüncelerin de birer birer kaybolacağı zamanlar gelecek elbette. Sırayla...Nihai sonuç düşüncelerin ötesi, yani “hiçlik” boyutu. Bu şimdilik beni aşar, ‘düşündürüldüğümüzün’ farkına varıp ‘özgürlüğümüzü’ elde etme, istersek inanma istersek inanmama lüksüne geleyim hele...

MUCİZEVİ DÖRT SORU

Sıklıkla olanlardan ziyade, olanlar hakkındaki düşüncelerimizle savaşırız. Düşüncelere inanmadığımız sürece zararsızdırlar, herhangi bir misafir gibi onları sevecenlikle karşılarsak, onlar da bizi aynı sevecenlikle bizi bırakırlar.

Herhangi bir düşünce geldi, bakın bakalım kimin işi, sizin veya değil. Ne yapabilirsiniz?

a- Savaşabilirsiniz
b- Sorgulayabilirsiniz

Aydınlandıktan sonra çölde uzunca vakit geçiren Katie, “The Work/ Çalışma”* adını verdiği, insanları düşünceleriyle yüzleştiren 4 mucizevi soruyla geri döner:

“Babam beni anlamalı”

1- Bu doğru mu?
2- Bunun olduğunu kesinlikle bilebilir miyim?
3- Bunu düşündüğünde nasıl tepki veriyorum?
4- Bu düşünce olmasa ben kim olurum?

Sorulara cevap verdiğimizde meditatif şekilde; zihinden değil, kalpten, düşünceler olmadığında sessiz, sakin, dingin varlık/ olma halimize kavuştuğumuzu deneyimleriz.

Gelin bu ifadeyle acık :) oynayalım;

Babam beni anlamamalı     (ki genelde olan bu)
Ben kendimi anlamalıyım   (oleyyy)
Ben babamı anlamalıyım    (yakışır)

Yukardaki ifadelerin hepsi hayatımda arasıra geçerli, ne yalan söyleyeyim. Düşünceler dünyası hayli şenlikli. Ne yapacağız peki?

“Bütün kavramları sorgulayın. Ölüm, yaşam hepsi birer kavram. Hatta Şimdi bile” der sevgili Katie. Samimi itiraf; bir tarafım bu ifadeyi kavrasa dahi öbür tarafım hayretle “yahu bu ne derinliktir?” demekte.

Yaşayıp göreceğiz...

Hamiş: Maviş Katie'nin videosunu Youtube'dan dilerseniz Türkçe alt seçeneğiyle izleyebilirsiniz.


YEŞİLİN DİNGİNLİĞİ, MAVİNİN HUZURU

“Herşeyi kucaklayan bir kalp için, herşeyi kucaklayan bir zihin gerekir.” Byron Katie

Yeşilin dinginliği mavinin huzuru

Işık Menderes’in kitaplarını elimden bırakamıyorum; mistik bilgiler bu kadar mı sıcak, akıcı bir dille anlatılır. Üslûbunu Mine Kırıkkanat’a benzetiyorum, bir röportajında denk düşüyorum, meğer Paris’te yaşarlarken tanışmamışlar mı, usta gazeteciden yazım konusunda çok şey öğrendiğini açık yüreklilikle itiraf ediyor.

Anlattığı şahıslar kısmen geçmişten kısmen günümüzden. Hatırlarım bunca isim arasından mavi gözlü bir kadına takılıyorum gözüm :) , istiyorum 'mavi'liği yakından tanımayı. İçten diliyorum.

Tam 5 sene sonra Bonn yakınlarında bir otelde gözlerin sahibiyle biraraya gelmek kısmetmiş. Hayatın tatlı cilveleri ve koşturmacaları arasında dileğimi bile unutmuşum. Anavatana dönüş yolunda uçakta birden aklıma düşüveriyor. Hayran oluyorum evrenin gizemli matematiğine...

BYRON KATIE

Mavi gözlerde anlayış, şefkat, sevgi ne ararsanız var. Herkesin sahte peygamber, çakma evliya gibi dolandığı şu günlerde; 1986 yılında, Doğu dünyasında “aydınlanma” denen, kendi deyimiyle ise “gerçeğe uyanış”ı yaşayan biriyle şahsen tanışmanın tarifsiz mutluluğu içerisindeyim. Yeşillikler içerisinde, tam 7 gün boyunca kadîm bilgiler âdeta onun aracılığıyla akıyor. Dedikleri tartışma götürmez; bilgeliği, ilave espri anlayışı ve masumiyeti; kimse gözlerini ondan alamıyor.

KİMİN İŞİ?

'Kimin işi' sorusu  öğretisinin temellerinden birini oluşturur. Üç türlü iş mümkün zirâ; 'Benimki, seninki, Tanrı’nınki'. Tanrı sözcüğünü gerçeklik anlamında kullanır. Herkesin kontrolü dışında olan şey, gerçeklik Tanrı’dır. 'Yağmur yağar' ifadesi kadar yalın ortada olan. Baktığımızda; gün içinde sıklıkla kendi bahçemizde değil, dehşetle öbür iki bahçede volta attığımızı görürüz:

Ayşe beni aramalı        (ki aramıyor)
Veli beni sevmeli          (!)
Rüzgâr esmemeli         (kim esen yele söz geçirebilmiş?)
İnsanlar savaşmamalı (ama savaşıyorlar hem de Habil ve Kabil’den bu yana?)

Genelde kendimizden gayrı tüm kâinat için en iyisinin ne olduğunu biliriz, değil mi? Bu sevgi adına bile yapılsa; aslında dönüp dolaşıp 'küstahlık' ve 'kibir' kelimelerine gelmedik mi evrensel düzenin işine karışmakla? Haddimizi aşmadık mı? Üstelik bir sürü yan duyguyla beraber; endişe, stres, korku vbg. Gerçekle savaşmanın getirdiği yorgunluk cabası. Zihinsel olarak başkalarının hayatını yaşıyorsak, bizim hayatımızı kim yaşamakta? Günümüzün popçuları söylese;

Hooop abi
Topla direksiyonu gel
Kimsenin işine değil
Kendininkine gel

gibisinden kaliteli güfteler döktürürlerdi eminim ;)

SPOTLAR ÜZERİMİZDE

Asıl vazifem bu olmalı, benim için doğru olanı biliyor muyum? Başkalarının sorunlarını çözmeden önce bunun üzerinde kafa patlatsak ya? Yok öbürü kolay olanı, itinâ ile sorumluluk alınmaz, verilir ve hatta yansıtılır...

İşimde daha disiplinli olmalıyım
Planlarımı uygulamalıyım

Ee bakınca kendimize bile bu halde; fazlasıyla darlanmak an meselesi. Ya düşüncelerimize inanıp kendimize hayatı zindan edeceğiz (ki bu bizi sıkıntıya sürükler), ya da düşüncelerimize bakıp seçme özgürlüğümüzü elde edeceğiz (ki bu yol bizi hafiflemeye götürür).

Önce olumsuz düşünceleri sorgularsak ki bize daha fazla rahatsızlık verirler kendileri ;), onlardan rahatlıkla vazgeçebilecek konuma geliriz. Olumlu düşüncelerin de birer birer kaybolacağı zamanlar gelecek elbette. Sırayla...Nihai sonuç düşüncelerin ötesi, yani “hiçlik” boyutu. Bu şimdilik beni aşar, ‘düşündürüldüğümüzün’ farkına varıp ‘özgürlüğümüzü’ elde etme, istersek inanma istersek inanmama lüksüne geleyim hele...

MUCİZEVİ DÖRT SORU

Sıklıkla olanlardan ziyade, olanlar hakkındaki düşüncelerimizle savaşırız. Düşüncelere inanmadığımız sürece zararsızdırlar, herhangi bir misafir gibi onları sevecenlikle karşılarsak, onlar da bizi aynı sevecenlikle bizi bırakırlar.

Herhangi bir düşünce geldi, bakın bakalım kimin işi, sizin veya değil. Ne yapabilirsiniz?

a- Savaşabilirsiniz
b- Sorgulayabilirsiniz

Aydınlandıktan sonra çölde uzunca vakit geçiren Katie, “The Work/ Çalışma”* adını verdiği, insanları düşünceleriyle yüzleştiren 4 mucizevi soruyla geri döner:

“Babam beni anlamalı”

1- Bu doğru mu?
2- Bunun olduğunu kesinlikle bilebilir miyim?
3- Bunu düşündüğünde nasıl tepki veriyorum?
4- Bu düşünce olmasa ben kim olurum?

Sorulara cevap verdiğimizde meditatif şekilde; zihinden değil, kalpten, düşünceler olmadığında sessiz, sakin, dingin varlık/ olma halimize kavuştuğumuzu deneyimleriz.

Gelin bu ifadeyle acık :) oynayalım;

Babam beni anlamamalı     (ki genelde olan bu)
Ben kendimi anlamalıyım   (oleyyy)
Ben babamı anlamalıyım    (yakışır)

Yukardaki ifadelerin hepsi hayatımda arasıra geçerli, ne yalan söyleyeyim. Düşünceler dünyası hayli şenlikli. Ne yapacağız peki?

“Bütün kavramları sorgulayın. Ölüm, yaşam hepsi birer kavram. Hatta Şimdi bile” der sevgili Katie. Samimi itiraf; bir tarafım bu ifadeyi kavrasa dahi öbür tarafım hayretle “yahu bu ne derinliktir?” demekte.

Yaşayıp göreceğiz...

Hamiş: Maviş Katie'nin videosunu Youtube'dan dilerseniz Türkçe alt seçeneğiyle izleyebilirsiniz.