20 Haziran 2016 Pazartesi

3 MİSTİK MESEL

En sevdiklerimden...

Usta usta Zen ne ola?

Malum az ve öz sözle bir şeyler anlatmak hünerdir, hatta konuşmadan bile derdini anlatmak mümkün, nasıl mı?

Vakti zamanında bir üstadın manastırına kabul edilmek isteyen bir zat yola koyulur. Tokmağı vurur itinayla, açılır kapı usulca. Üstadın yanındakilerden biri kapıda durmakta. Bizimkisi içeriyi işaret eder. Kapıyı açan şahıs hızla uzaklaşır, geri geldiğinde “Üzgünüz” anlamında başını iki yana sallar ve elindekini gösterir. İçi ağzına kadar su dolu bir kâse tutmakta. Manastıra katılmak isteyen kişiyi bu durum yıldırmaz, kâsenin üzerine tek bir kuş tüyü bırakır. Hiç yük olmayacaktır. Bu zarif ve anlamlı cevabının karşılığını gecikmeksizin alır, kapılar ardına kadar açılır.

Ne güzel ve bilgece bir iletişim şekli değil mi? Her daim çözüm bulabilir insan, yeter ki istesin, her durumda içsel rehberliğini ele alabilsin...

Üstadın huzuruna vardığında tek meramı onunla beraber çalışmaktır. Usta sorar:

“Ne söylemek istersin?”

Cevap gecikmeksizin gelir, aydınlanma yolunda A üstadı şunu şunu söyler, B de çok etkilidir, çünkü aşmıştır. Bunu herkes bilir. Bir farkla, onun dedikleri ezoterik açıdan biraz farklı. Başka bir ermiş C başka başka eklemeler yapar. Tüm bunlar görüş alanını bir hayli derinleştirmiştir.

Usta anlayışla tekrar sorar:

“Ne söylemek istersin?”

Konuştukça konuşur, coştukça coşar. Lâkin usta aynı soruyu ısrarla sormaya devam eder. Hayli şaşırır ve gerilir. Ustayı bir türlü etkileyemediğini sezer. Gözü yanlarındaki su tabakasına takılır, tam o esnada bir kurbağa suya atlayışını gerçekleştirmek üzeredir; kurbağaya kendince eşlik eder, ağzından heyecanın da etkisiyle “Hop, plop” diye bir şeyler çıkar. Gevelediği şeylere kendi bile şaşar, bakar ki usta gülmekte:

“İşte şimdi konuşmaya başladın!”

Kendine ait hiç bir lâfı olmayan, sürekli “doğru görünmek” maksatıyla oralara buralara atıfta bulunan; kalbinden uzaklaşıp masumiyet ve samimiyetinden ayrı düşenlere...

DAĞDAKİ DERENİN SESİNİ DUYABİLİYOR MUSUN?

Bir Zen ustası bir grup öğrencisiyle dağ yolunda yürüyüşe çıkar. Yürüyüş bitip yemeğe oturduklarında Zen gizeminin anahtarını henüz keşfedememiş genç rahip sessizliği bozar:

“Usta, Zen olan bilinç durumuna nasıl girebilirim?”

Usta cevap vermez, nerdeyse dakikalar geçer. Sabırsızlanan öğrenciyi tam başka soruya geçecekken usta ani bir hareketle durdurup, işaret parmağını havaya kaldırır:

“Dağdaki derenin sesini duyabiliyor musun?”

Öğrenci böyle bir derenin farkında bile değildir. Pür dikkat kesilir. Düşünceleri yatışmaya başlamıştır. Zihninin Zen'in anlamını araştırmakla meşgûl olduğunu hayretle fark eder. Yine duymaz. Dinlemeye devam eder. Bir süre daha derinleşip yüksek farkındalığa eriştiğinde uzaklardan gelen ufak derenin şırıltısını belli belirsiz algılar.

“Evet, şimdi duydum” diye yanıtlar öğrenci.

Usta gözlerinde şefkat devam eder:

“Zen’e oradan gir.”

Bu öğrencinin ilk aydınlanma anıdır. Zen’in bildiği bir şey olduğunu bilmeden bildiğini anlamıştır. Daha önceleri ne böyle bir şeyi deneyimlemiş ne görmüş. Zihin bu, durur mu, yeni sorular peşinde, öğrenci dönüş yolunda sorar:

“Usta, derenin sesini duyamasaydım eğer ne diyecektin bana?

Usta durur, işaret parmağını havaya kaldırır:

“Zen’e oradan gir”.

Bunun için hiç bir şey yazmak gelmedi içimden, zihnimi ve kalemimi serbest bırakmaya karar verdim müsaadenizle, aynen Zen’in dediği gibi...


Hamiş: Ben hikâyelerde kendi gördüklerimi paylaştım, dileyen dilediğini çıkarabilir elbette. Taktir sizin yorum sizin. Hikâye kavramının güzelliği, bilenler bilir işte tam da bu noktada...


0 comments:

Yorum Gönderme