10 Haziran 2016 Cuma

GODOT’U BEKLERKEN

“Hiçlikte oyalanıyoruz işte...”

Yukardaki cümle Samuel Beckett’ın ünlü eseri "Godot'u Beklerken"den. Tüm oyun Vladimir ve Estragon adında iki karakterin, Godot adında bir şahsı beklemesi üzerine kurulu. Melon şapka giyen, Laurel ve Hardy’i anımsatan karakterler oyun boyunca sohbet ederler. Biri sürekli hatırlar, öbürü unutur. Biri filozofiktir, öbürü daha dünyasal. Varoluşa dair keyifli dialogların olduğu oyun, bana göre hayli derin ve üstelik eğlenceli. Bir baş yapıt, daha ne olsun?

HAYAT SÜRPRİZLERİ SEVER

Çok istedim, yıllarca, izlemeden oyun üzerinde yazılı onlaraca şeyi okuyunca hele...Hayat hep nanik çekecek değil ya, ara sıra güzel sürprizler de hazırlıyor insanoğluna, özellikle akışta olduğunda. Ne mi oluyor? Gönüllü çalıştığım yerde bir çift kişilik davetiye tutuşturuluyor elime, Tiyatro Festivali’ne, hem de “Godot’u Beklerken”e.

Gerçekten oyunu izlemek kadar, Godot’u beklemek de :)  oldukça eğlenceli. Sürprizler devam ediyor, arkadaşımla festival ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir kokteylin içine düşüyoruz. Garsonlar keyifle birşeyler sunarlarken arkadaşım, “Sanki Alice Harikalar Diyarındayız” diye fısıldıyor kulağıma usulca.


HİZMET

Festival gişelerinde olsun, salon içinde yol gösterenlerde olsun bir farklılık var sanki. Hiç rahatsız olmuyorum. Durup düşünüyorum, beni etkileyen ne? Sonuçta hepimiz hizmet ediyoruz şu veya bu şekilde birbirimize. Ancak bir de anlı şanlı “Hizmet Sektörü” var ki karşımzıda sormayın gitsin.

Malumunuz seneler içinde, canım ülkem ekonomisi hızla sanayiyi teğet geçip, tarımdan ziyade hizmet ağırlıklı bir ülke olma yoluna varmayı seçti. Seçti seçmesine de; %70'lere varan sektörde bir şeyler eksikti, ama ne? İlk kez Japonya’da rastlamıştım garsonlardaki zarafete. Anlamış ve okumuştum oralarda “hizmet” kutsaldı. Karşıdakine bu yolla erişmek, bir şeyler sunabilmek eziyet değil, herşeyden önce bir lütuftu.

Hizmet içinde 'kurban bilinci' olunca çekilmiyor. Sektörde başlangıç seviyesinde olanlar için; kişi yaptığı işi “Eh bu yaptığımız sosyal tabakanın en altında olanların yaptığı, sadece benim için yukarıya sıçrama noktası” diye hissedince emeğini dolayısıyla kendini onurlandırmıyor. Ya bolca kompleks yapıp eziklik hissediyor veya kutbun öbür ucu kibre saplanıp kalıyor. Bizlere akan ise buram buram “Batsın bu dünya duygusu” oluyor.

DELİLİK

Oyunumuza dönecek olursak, esas oğlanlara arasıra üç karakter eşlik eder. Oyunun en alıcı sahnelerinin birini, Lucky adındaki karaktere sahibi Pozzo'nun “Düşün” komutunu vermesi oluşturur. Sonrasında Lucky'nin ağzından yüzlerce cümle dökülür; hem de bir çırpıda: Manâsız, alâkasız, saçmasapan, bazen mantıklı, bazen ilgisiz. Sürekli konuşan, bıdı bıdı eden. Ayakta alkışlanır performans. Bir insan diyafram nefesiyle dahi olsa, tek nefeste kaç cümle sarf etsin? Taktire şâyân. İşte bu yüzden tiyatrocu olmak isterdim, sürekli kendimi geliştirebileyim diye.

Seyirciler kahkahalarla gülerken, keşfettikleri aslında kendi düşünce sistematiğimizin saçmalaması değil mi?  Bir kez daha gördüm, zihin ne menem bir şey, bizleri deli gibi ;) peşi sıra dört nala peşinden koşturmakta. Zaten Eckhart Tolle dememiş miydi, “Delilerden tek farkımız var, onlar düşündüklerini yüksek sesle söylüyorlar,” diye.

GODOT GELİR Mİ?

Beklenen Godot bir türlü gelmez, "Mesajcı"yı oynayan şahıs her gün yarın geleceğini söyler oysa. Arasıra karakterler huzursuzlanırlar. Tam Vladimir beklemekten vazgeçecekken Estragon ona hatırlatır: “Gitmesen, ne güzel takılıyorduk beraber, varolduğumuza dair bir takım işaretler de buluyorduk her gün...”

Bazı eleştirmenler Godot'nun elbette gelmeyeceğini, lâkin Godot kelimesinin açılımının “God is you idiot”* olduğunu öne sürerler. O zaman bu dokundurma hepimize gelsin, içimizdeki Tanrısallıktan ayrı düştüğümüz ; Öz’ümüzden koptuğumuz her bir ana...

İyi seyirler...


* 'Tanrı sensin veya Tanrı senin içinde salak' şeklinde dilimize çevrilebilir.


0 comments:

Yorum Gönderme