8 Haziran 2016 Çarşamba

'HAYAT' OYUNU

Zara güven, öyle olması gerekiyordu...

İkinci raund başlıyoo

Affedememek zehri içip bir başkasının ölmesini beklemek gibi
Geceler boyu uykusuz kalmak gibi
Bitmek bilmeyen sorularda boğulmak gibi
Gözyaşlarım aktı gitti
Sonsuz bir kaynaktan beslenir gibiydi
Sahi affetmek neydi?
Unutmak mı es geçmek mi,
Yaşananlar hiç olmamış gibi rol kesmek mi


Hayır, olmaz, olamaz; bütün bunlar bana yakışmaz
Zira yolum hep samimiyetten geçti
Acı verici de olsa seçtim yüzleşmeyi, sahici olanı
Tercih ettim sahte olana, her yanından şaşaa bile fışkırsa


Günler günler geçti, zaman bir güzel öğüttü beni
Değirmende çekilen kahveler misâli,
Aldım dersimi inceden inceye;
Otantik olmadığım noktaları keşfettiğimde,
Affetmek haddim değil
Herkes seçimini yaşar
İlahi el 'Kader' denen kartları dağıtır,
Olasılıklar destesi elimizde;
Seçmez sandığında bile seçimini yapar insan
Farkındalık yüksekse Öz’den, düşükse bilinçaltından
Bazen basireti bağlanır; bile bile "lades" der nedense
Bu 'bilinmezlik' de oyunun bir parçası
Kusurların genel kusursuzluğu oluşturması  


Ah duvarlar duvarlar, yıkılası engeller
İçimizi açıp dökmek iyi güzel de;
Aklım ermez bir türlü eyleme geçmemeye
Deplasmanda oynamaktan hayli yorgunum
Bu sefer oyunu başlatma sırası sizde, top elinizde


FASULYENİN FAYDALARI

Hatırlar mısınız küçükken fasulyeden oynardık, ablalarımızın abilerimizin yanında. Yansak bile sayılmazdık. Neden? Adı üzerinde küçüktük, güçsüzdük. Oyunu etkileyebileceğimiz düşünülmüyordu. Şimdi büyüdük, maalesef hâlâ fasulyeden oynuyoruz.

Malum hayatta herşey algı, hayat denen koşturma da bir oyun, hem de en büyük olanından. O zaman sormak isterim; hayat oyunu nasıl algılıyoruz? Hatırlarsanız bahsetmiştim, teniste topun ortalama hızı saatte 60 km. Profesyonel maçları hiç izlediniz mi? Bu hız biraz daha yükselir. Üzerinize fişek gibi bir cismin geldiğini düşünün.

Ünlü tenisçi Andre Agassi olağanüstü bir performans sergiler maçlarının birinde, set vermez. Maçtan sonra sorarlar; “Rakibinizin aman vermeyen topları karşısında nasıl oldu da set vermediniz?” diye. Gayet sakin yanıtlar: “Öyle mi? Bana göre topların gelişi hızlı veya son sürat değil, oldukça yavaş, inanmayacaksınız hattâ ağır çekim gibiydi.“ Kara kuru, çelimsiz Leyla’yı 'Bir de benim gözlerimden görün' diyen Mecnun misâli, algı her şeyin başı.

Ya; hayatı bizden büyük algılar - Hayat > Ben der- hayatın altında ezildikçe eziliriz. Hoşgeldiniz gezegenimizin en popüler arketipine, yani “kurban bilinci”ne. Kurban bilinci sürekli fasulyeden oynar. Onu bataklığından, fakirliğinden, bahtsızlığından çıkarıp kurtacak olan kahramınını bekler durur. Yıllarca ezilmiş bazı topluluklarda bu bilinç ve acı bedeni çok yaygındır.

Ya; hayatı bizden küçük algılar - Hayat < Ben der- hayatı oldukça sıkıcı ve vasat buluruz. Küçüklüğünden beri istedikleri her şeyi çabucak elde edenlerde, maneviyatı düşük kişilerde, yaşamdan keyif almanın hor görüldüğü toplumlarda sıkça rastlanır bu anlayışa. Depresyon, uyuşturucu, intihar gibi yan kavramlarla beraber.

Hayat= Ben olduğunda ne olur? Hayat sonsuz bir “Disneyland” olur :) Bakın çocuklara, hiç yatağa girmek istemezler, nasıl coşkuyla uyanırlar! Çocukluktaki bu hâle dönmeye çalışıyoruz. Yalnız çocuklarınki biraz yabani hâli. Ne yaptıklarının pek farkında değiller. Maksatımız ehil olmak. Ehil ne demek? Ehliyetten düşünün. Bir işte yetkili olan, erbap. Lâkin farkındalıkla...

NASIL OYNAYALIM?

Nasıl mı oynayalım? Elbette önce ‘ol’arak. Boşuna bütün ezoterik ve mistik okullar ‘olma’ halinin altını çizmiyorlar. Meselâ, istisnasız hepimiz bolluk ve bereketi hak ederiz. Öz’ümüz bu. O zaman önce bol olmayı hissedeceğiz. Sonrasında bunları eyleme dökeceğiz. Nasıl mı? Bakın bakalım paylaşıyor musunuz kesenizi, gönlünüzü, fikirlerinizi? Bir zamanlar bir arkadaşım vardı, Bolluk’a dair kitabı olan. Üç kez istedim okumak veya çoğaltmak için, sürekli kaçındı. Trajikomik!

Elimiz ne kadar bol? Kimi 100 kazanır 1 paylaşır, kimimiz yarısını. Dilimiz ne kadar bol acaba? Çevremizdeki güzellikleri taktir edip onurlandırmasını biliyor muyuz? Yoksa sadece kullanıyor muyuz? Gönlümüz ne kadar bol? Rabbena hep bana mı diyoruz yoksa herkes iyi olsun, herkes refaha kavuşsun mu? Son aşama; sonuçlar. Ne verirsek evrende onu alırız akabinde. Sahip olacağız demeyi sevmiyorum, tüm kaynaklara erişip kullanma hakkını elde ediyoruz ;)

Aslında ‘ben ve hayatım’, ‘hayatım’ tabirleri bile saçma hayli. Sadece akıp giden bir hayat var ortada ve onun bize yansıyan farklı tezahürleri. Bilincimiz yettiğince, algımıza göre. Hayattaki en değerli süs eşyası ise ‘masumiyetin bilgelikle taçlandırılmış hali’ ...


0 comments:

Yorum Gönderme