29 Ağustos 2016 Pazartesi

aşk ne ola?

Aşkım mısın?
Başımı göğsüne yaslayacağım?
Koş erim dedim de yanımda olacağın?
Kokusu burnumda tütecek olanım?
Aşıma kaşık sallayanım?
Kâh birlikte ağlayıp kâh birlikte gülenim?
Terime ter, canıma can mısın?
Desem inanır mısın?
Yoksa cellâdım mı?
Aşk denince topuklarını vura vura kaçanım
Yaklaşsa bile heep hırpalayanım
Klişeleriyle büyüyenim;
“Anne gibi sarıp sarmalayan
Bilge gibi şefkat gösteren
Heep alttan alan”



Sen bana ne kadarını sunarsın?
İlk adımı ve ilgiyi hep karşıdan mı beklersin?
Önünde sonunda ne yaparsın?
Eh idare edebileceğine mi kayarsın?
Reddedilmeye tahammülün yoksa
Söyle kahpe felek ne yazsın?
Uçakların altında korkumdan ağlarken
Kimlerin yanıbaşında elini tutardın?
Piramitlerin içlerine, dağların tepelerine,
Masanda tam karşına kimleri taşırdın?
Kahrolduğum ortada gün gibi
Sahi sevgi neydi?



İpimi bile boynuma geçirmekten imtinâ edenler
Sizlere sesleniyorum beyler;
Güçlü olmaktan başka bana çare
Bırakmayan eriller,
Üzülmeyiniz ben mesajımı aldım
Değil mi ki kendi gibi olana yeryüzü dar
Taltifleyerek tavlamakmış makbûlü
Boş boş kikirdeyerek ego okşamakmış
Böylelikle sınıf atlamakmış
Kör düğümlerle kendine bağlamakmış
Uymaz bana bütün bunlar
Demek isterim ben herşeyden önce insanım
Dişi kimliğinde ve vücudunda
Sevapları ve günahları
Eksileri ve artıları
Tüm serinkanlılığı ve kaygılarıyla



Düğün hayallerimden bahsederken
Eşinden dostundan dem vurarak
Haddimi bildirenler
Bunu bile bana çok görenler
Bildim Hanya’yı ve de Konya’yı
Gösterdiniz bana itinayla
Üçlü mutsuzluğun ikili mutluluktan mübah olduğunu
Kader çarkında kimilerine
Arsızlıkla alacağını almak
Kimilerine hayırlısı buymuş diyerek
Boynunu eğmek düşerken
Bana kala kala şefkat & anlayış kaldı !
Ey Allah'ım seçtiğim bu kadar mı çetin bir sınavdı?



Hangi çiçek sevgiyle dokunulmak istemez ki
Narin güller farklı olsun?
Ah budala bendeniz
Sanırdım aşk papatya tarlalarında koşmakmış
Bir adım atılsa on adım varmakmış
Kocaman yüreğini açmakmış
En başta sahici olmakmış
Bir başkasının gözünden Yaradan'a bakmakmış
Beraber hayatı tanımakmış
Doyasıya paylaşmakmış
Ne yaşarsan yaşa
Hem dost hem sevgili hem de kardeş kılmakmış



Ben değişemem a dostlar
Neysem oyum, bilmem bir başkasını
Dünya gezegeninde değil mi ki böyle yaşanır aşklar
Zahmet etmeyiniz
Kendi ipimi boynuma kendi ellerimle dolarım
Kalbimi en kırılgan haliyle açtığımda
Bile elini uzatamayacak olanına
Teslimiyeti pasiflik sananına
“Bu kadarlarmış” der geçer giderim
Merak buyurmayınız
Şahsi vicdan yükleriniz dışında
Lüzumlu lüzumsuz ne varsa
Herşeyimi toplar giderim
Aşkın kurbanı da olurum cellâdı da
Ağlamayınız ardımdan
Her şeyin bir eceli varmış
Benimki buraya kadarmış



Hamiş: "Hakikat kör topal ilerlermiş, duygularındaki cam kırıklarıyla beraber..." Yılmaz Özdil

AŞKIN CELLADI

aşk ne ola?

Aşkım mısın?
Başımı göğsüne yaslayacağım?
Koş erim dedim de yanımda olacağın?
Kokusu burnumda tütecek olanım?
Aşıma kaşık sallayanım?
Kâh birlikte ağlayıp kâh birlikte gülenim?
Terime ter, canıma can mısın?
Desem inanır mısın?
Yoksa cellâdım mı?
Aşk denince topuklarını vura vura kaçanım
Yaklaşsa bile heep hırpalayanım
Klişeleriyle büyüyenim;
“Anne gibi sarıp sarmalayan
Bilge gibi şefkat gösteren
Heep alttan alan”



Sen bana ne kadarını sunarsın?
İlk adımı ve ilgiyi hep karşıdan mı beklersin?
Önünde sonunda ne yaparsın?
Eh idare edebileceğine mi kayarsın?
Reddedilmeye tahammülün yoksa
Söyle kahpe felek ne yazsın?
Uçakların altında korkumdan ağlarken
Kimlerin yanıbaşında elini tutardın?
Piramitlerin içlerine, dağların tepelerine,
Masanda tam karşına kimleri taşırdın?
Kahrolduğum ortada gün gibi
Sahi sevgi neydi?



İpimi bile boynuma geçirmekten imtinâ edenler
Sizlere sesleniyorum beyler;
Güçlü olmaktan başka bana çare
Bırakmayan eriller,
Üzülmeyiniz ben mesajımı aldım
Değil mi ki kendi gibi olana yeryüzü dar
Taltifleyerek tavlamakmış makbûlü
Boş boş kikirdeyerek ego okşamakmış
Böylelikle sınıf atlamakmış
Kör düğümlerle kendine bağlamakmış
Uymaz bana bütün bunlar
Demek isterim ben herşeyden önce insanım
Dişi kimliğinde ve vücudunda
Sevapları ve günahları
Eksileri ve artıları
Tüm serinkanlılığı ve kaygılarıyla



Düğün hayallerimden bahsederken
Eşinden dostundan dem vurarak
Haddimi bildirenler
Bunu bile bana çok görenler
Bildim Hanya’yı ve de Konya’yı
Gösterdiniz bana itinayla
Üçlü mutsuzluğun ikili mutluluktan mübah olduğunu
Kader çarkında kimilerine
Arsızlıkla alacağını almak
Kimilerine hayırlısı buymuş diyerek
Boynunu eğmek düşerken
Bana kala kala şefkat & anlayış kaldı !
Ey Allah'ım seçtiğim bu kadar mı çetin bir sınavdı?



Hangi çiçek sevgiyle dokunulmak istemez ki
Narin güller farklı olsun?
Ah budala bendeniz
Sanırdım aşk papatya tarlalarında koşmakmış
Bir adım atılsa on adım varmakmış
Kocaman yüreğini açmakmış
En başta sahici olmakmış
Bir başkasının gözünden Yaradan'a bakmakmış
Beraber hayatı tanımakmış
Doyasıya paylaşmakmış
Ne yaşarsan yaşa
Hem dost hem sevgili hem de kardeş kılmakmış



Ben değişemem a dostlar
Neysem oyum, bilmem bir başkasını
Dünya gezegeninde değil mi ki böyle yaşanır aşklar
Zahmet etmeyiniz
Kendi ipimi boynuma kendi ellerimle dolarım
Kalbimi en kırılgan haliyle açtığımda
Bile elini uzatamayacak olanına
Teslimiyeti pasiflik sananına
“Bu kadarlarmış” der geçer giderim
Merak buyurmayınız
Şahsi vicdan yükleriniz dışında
Lüzumlu lüzumsuz ne varsa
Herşeyimi toplar giderim
Aşkın kurbanı da olurum cellâdı da
Ağlamayınız ardımdan
Her şeyin bir eceli varmış
Benimki buraya kadarmış



Hamiş: "Hakikat kör topal ilerlermiş, duygularındaki cam kırıklarıyla beraber..." Yılmaz Özdil

28 Ağustos 2016 Pazar

Gül de bir bize diken de bir, bunu aşıklar bilir...


Her pencereden her perspektiften aşk


Meğer aşk mazoşist olmakmış...

Bir insanın nişan fotoğrafına ne kadar bakarsınız? İçinde sevdiğiniz varsa hele? Ben onun nişan kolajını adeta ezberledim, ortada mesela bir çift el var yüzükleriyle beraber. Oğlanın az biraz şaşkın dururken, kızın irice olan gözlerinin hayranlıkla daha da açılarak oğlana bakmasını unutmadım hiç. En içimi yakan detay tuhaftır, benim üzerime giydiğim saks mavisi üstlüğün aynısının kızda da olması. Acaba asansörde bende görüp ona da mı almıştı? Böylelikle onu ben mi yapmıştı? Yoksa bilinçaltının garip bir oyunu muydu bu her ikimize de? Belki acı bir tesadüf...

Meğer aşk budalalıkmış...

Yine de bir umut arar diye beklemekmiş, cesaretini toplar bir gün, yüz bulur, kendini kasmayı bırakır, hasretine gem vuramaz, görme sevdâsı herşeye rağmen ağır basar diye niyet etmekmiş; suç bastırmalarını ve bahanelerini, bir oraya bir buraya savrulmalarını gün gelir bitirir ve sadece “özledim” der diye...Eli eline, gözü gözüne kimsecikleri değdirmemecesine ordan oraya savrulmakmış, bir tuhaf hâlmiş aşk dedikleri. Derin bir yalnızlık...

Meğer aşk en büyük çaresizlikmiş...

Onun aşkla inatlaşmasını eli kolu bağlı izlemekmiş, "Aşk beni değil, aşık olacağım kızı ben seçerim", diye aşka diklenmesini...Aşkın böyle bir dinamiği hiç olmamış ki şimdi olsun, Prens köylü kızına, Prenses düşman ülkenin oğluna aşık olurken de böyle değil miydi? Evleneceğini deklare ettiğinde, gözlerinin sadece seni takip ettiğini ve çocuk gibi senle inatlaşmasını görmek ve bunların bile gerçekte kimi sevdiğini gösterdiğini içten içe bilmek, yine de bu şova ısarla niye devam ettiğine anlam veremeyip, bütün olup bitene aval aval bakakalmakmış...

Meğer aşk tesadüfleri severmiş...

Ondan haber bile almasan, haberlerin seni garip bir şekilde takip etmesiymiş...Ortak bir arkadaşın yurt dışı gezisi albümünü 500 fotoğrafıyla beraber şak diye gözlerinin önüne sermesiymiş...Hangisi benim sevdiğim adam diye şaşkın şaşkın bakınmakmış; servis aracının önünde kıkırdayıp eşinin kâh elinden kâh belinden kâh omzundan tutup vaziyetinden hoşnut görüneni mi yoksa uzaklara dalgın dalgın bakıp gideni mi? Belki her ikisi...

Meğer aşk şifozren olmakmış...

Hem sevmek ve delice özlemek; hem bunca pasiflikten, gelgitli hallerden, beklemekten bıkıp usanmakmış. İkiye, dörde, hattâ gün gelip bine bölünmekmiş. Herşeyin bana yıkılmasına bozulmakmış, gemiyi ilk terk eden o olsa bile, benmişim gibi algılanmasına hayli şaşmakmış. Yine de kızamamakmış. Ne yapsa silememek; için için kendine köpürmekmiş.

Meğer aşk soru işaretleriyle boğuşmakmış...

“Acaba ondan başta hoşlandı mı? Cilvesi mi hoşuna gitti? Kim kimi öptü önce? İçi sızlamadı mı hiç? Bir kadında bir başkasını aradığını söyleyen eyleme geçemez miydi? İlk erkeği miydi? Büyülendi mi? Silah zoruyla mı evlendi? Bunca zaman içinde benimle irtibata geçilemez miydi? Yerim belli yurdum belli. Ortak tanıdık hayli. Yoksa bunca yol gelmişken geri dönülemez miydi? Son anda nikâh masasında bile cayanlar olmuyor mu şu âlemde?  “Bu sana iyi gelecekse” de ne demekti? Sosyal medya aracılığıyla son anda bir mesajla güya gönül almanın beni son derece değersiz hissettireceğini hiç mi düşünemedi? İnsan sevdiği yanında olmayınca dünya onun olsa ne yapsın etsindi? Aklına geldim mi acaba nikâhı kıyılırken Ümit Besen şarkısındaki gibi? Çok mu çaresiz kaldı? Bir yardım eli isteyemez miydi? Beraberce bir yolu yordamı bulunamaz mıydı?”

EN GÜZEL YANI

Meğer aşk şiirmiş...Şair denince isim dağarcığı pek geniş olmayan, yalnızca Orhan Veli ve Nazım gibi duayenleri bilen bendeniz için kalemimden dizelerin dökülüvermesiymiş, içimin içime sığmamasıymış, böylelikle şiirler yazmaya başlayıp kendi kendime hayretler etmekmiş...

Meğer kabahatim çokmuş benim
Yanlışmışım, eğriymişim, ne büyük tehditmişim
Zafer bile olsam hükmüm yokmuş,
Uzaktan sevilmek neyime yetmezmiş benim
Dokunmak, hasret, özlem de neymiş...
Fazlaymış herşeyim, kontrol edilemezmişim
Cezam izlemekle, yazılarla yetinmekmiş...
Hiç olmadı sevgiyle uğurlanırmışım

Oysa sormak isterim hepinize; beyler ve hanımlar
Gerçek aşk gönülden sevmez mi?
Yüreğin olduğu yerde bir başkasının ne?

Hayatımda almadığım teklifleri görmüştüm 
Vakti zamanında sayenizde, hayli kırgınım size...
Meğer AŞK sevdiğini 
Serbest bırakabilmekmiş son mertebede
Uçun kuşlar uçun istediğiniz yere...

Facebook bile bildi, bir test yapıyorum geçenlerde, sonuç tak diye karşımda: 'En büyük kabâhatin kalbini inciten birine aşık olmak' dedi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yatıyordum o, kalkıyordum o. İş bekler aş bekler, kimin umurunda? Yazık değil mi bana da? 

Bir erkek ne yapsa etse bir kadın kadar üzülemez; biyolojiye, nörolojiye ve işin dinamiğine ters :) Üzülmesin, istemem zaten. Herkesin yükü kendine değil mi? Şimdi parçalarımı tümleme zamanı. Madem yaralarımı benden gayrı saracak birileri yok, haydi Şeyda davran o zaman, evelallah kalkarsın bunun da altından. Seni yalnız bırakanları sakın ha suçlama, herkes elinden gelenin en iyisini yapar sonuçta. Daha yapacakların çook önünde. Hızırlar yardımcın olsun yolunda...



Hamiş1: Müthiş şiirler yazdığımı iddia etmiyorum. Benim kadar şiire mesafeli olun sonrasında bunu yapın. Hayatta 'olmaz' olmazmış. Kopuş çocukluğuma dair; ilkokulda, içinde hiçbir duygu olmadan, ellerini kollarını aça aça, bağıra çağıra tüm okula şiirler okutulan bir kızcağız vardı. Allah'ım kâbus gibiydi, bunca sahtelik, bayağılık, abartı. Şiirden soğudum uzunca bir süre.

Hamiş2: Madem daha bir aşinayım, düz yazı ile belirteyim; ben kimseyi bırakmadım, beni içeri almayıp dışarda tutan sen oldun. Taş olsa çatlarmış. Bu şekilde kayıtlara geçsin. Canın sağolsun.

MEĞER AŞK NEYMİŞ...

Gül de bir bize diken de bir, bunu aşıklar bilir...


Her pencereden her perspektiften aşk


Meğer aşk mazoşist olmakmış...

Bir insanın nişan fotoğrafına ne kadar bakarsınız? İçinde sevdiğiniz varsa hele? Ben onun nişan kolajını adeta ezberledim, ortada mesela bir çift el var yüzükleriyle beraber. Oğlanın az biraz şaşkın dururken, kızın irice olan gözlerinin hayranlıkla daha da açılarak oğlana bakmasını unutmadım hiç. En içimi yakan detay tuhaftır, benim üzerime giydiğim saks mavisi üstlüğün aynısının kızda da olması. Acaba asansörde bende görüp ona da mı almıştı? Böylelikle onu ben mi yapmıştı? Yoksa bilinçaltının garip bir oyunu muydu bu her ikimize de? Belki acı bir tesadüf...

Meğer aşk budalalıkmış...

Yine de bir umut arar diye beklemekmiş, cesaretini toplar bir gün, yüz bulur, kendini kasmayı bırakır, hasretine gem vuramaz, görme sevdâsı herşeye rağmen ağır basar diye niyet etmekmiş; suç bastırmalarını ve bahanelerini, bir oraya bir buraya savrulmalarını gün gelir bitirir ve sadece “özledim” der diye...Eli eline, gözü gözüne kimsecikleri değdirmemecesine ordan oraya savrulmakmış, bir tuhaf hâlmiş aşk dedikleri. Derin bir yalnızlık...

Meğer aşk en büyük çaresizlikmiş...

Onun aşkla inatlaşmasını eli kolu bağlı izlemekmiş, "Aşk beni değil, aşık olacağım kızı ben seçerim", diye aşka diklenmesini...Aşkın böyle bir dinamiği hiç olmamış ki şimdi olsun, Prens köylü kızına, Prenses düşman ülkenin oğluna aşık olurken de böyle değil miydi? Evleneceğini deklare ettiğinde, gözlerinin sadece seni takip ettiğini ve çocuk gibi senle inatlaşmasını görmek ve bunların bile gerçekte kimi sevdiğini gösterdiğini içten içe bilmek, yine de bu şova ısarla niye devam ettiğine anlam veremeyip, bütün olup bitene aval aval bakakalmakmış...

Meğer aşk tesadüfleri severmiş...

Ondan haber bile almasan, haberlerin seni garip bir şekilde takip etmesiymiş...Ortak bir arkadaşın yurt dışı gezisi albümünü 500 fotoğrafıyla beraber şak diye gözlerinin önüne sermesiymiş...Hangisi benim sevdiğim adam diye şaşkın şaşkın bakınmakmış; servis aracının önünde kıkırdayıp eşinin kâh elinden kâh belinden kâh omzundan tutup vaziyetinden hoşnut görüneni mi yoksa uzaklara dalgın dalgın bakıp gideni mi? Belki her ikisi...

Meğer aşk şifozren olmakmış...

Hem sevmek ve delice özlemek; hem bunca pasiflikten, gelgitli hallerden, beklemekten bıkıp usanmakmış. İkiye, dörde, hattâ gün gelip bine bölünmekmiş. Herşeyin bana yıkılmasına bozulmakmış, gemiyi ilk terk eden o olsa bile, benmişim gibi algılanmasına hayli şaşmakmış. Yine de kızamamakmış. Ne yapsa silememek; için için kendine köpürmekmiş.

Meğer aşk soru işaretleriyle boğuşmakmış...

“Acaba ondan başta hoşlandı mı? Cilvesi mi hoşuna gitti? Kim kimi öptü önce? İçi sızlamadı mı hiç? Bir kadında bir başkasını aradığını söyleyen eyleme geçemez miydi? İlk erkeği miydi? Büyülendi mi? Silah zoruyla mı evlendi? Bunca zaman içinde benimle irtibata geçilemez miydi? Yerim belli yurdum belli. Ortak tanıdık hayli. Yoksa bunca yol gelmişken geri dönülemez miydi? Son anda nikâh masasında bile cayanlar olmuyor mu şu âlemde?  “Bu sana iyi gelecekse” de ne demekti? Sosyal medya aracılığıyla son anda bir mesajla güya gönül almanın beni son derece değersiz hissettireceğini hiç mi düşünemedi? İnsan sevdiği yanında olmayınca dünya onun olsa ne yapsın etsindi? Aklına geldim mi acaba nikâhı kıyılırken Ümit Besen şarkısındaki gibi? Çok mu çaresiz kaldı? Bir yardım eli isteyemez miydi? Beraberce bir yolu yordamı bulunamaz mıydı?”

EN GÜZEL YANI

Meğer aşk şiirmiş...Şair denince isim dağarcığı pek geniş olmayan, yalnızca Orhan Veli ve Nazım gibi duayenleri bilen bendeniz için kalemimden dizelerin dökülüvermesiymiş, içimin içime sığmamasıymış, böylelikle şiirler yazmaya başlayıp kendi kendime hayretler etmekmiş...

Meğer kabahatim çokmuş benim
Yanlışmışım, eğriymişim, ne büyük tehditmişim
Zafer bile olsam hükmüm yokmuş,
Uzaktan sevilmek neyime yetmezmiş benim
Dokunmak, hasret, özlem de neymiş...
Fazlaymış herşeyim, kontrol edilemezmişim
Cezam izlemekle, yazılarla yetinmekmiş...
Hiç olmadı sevgiyle uğurlanırmışım

Oysa sormak isterim hepinize; beyler ve hanımlar
Gerçek aşk gönülden sevmez mi?
Yüreğin olduğu yerde bir başkasının ne?

Hayatımda almadığım teklifleri görmüştüm 
Vakti zamanında sayenizde, hayli kırgınım size...
Meğer AŞK sevdiğini 
Serbest bırakabilmekmiş son mertebede
Uçun kuşlar uçun istediğiniz yere...

Facebook bile bildi, bir test yapıyorum geçenlerde, sonuç tak diye karşımda: 'En büyük kabâhatin kalbini inciten birine aşık olmak' dedi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yatıyordum o, kalkıyordum o. İş bekler aş bekler, kimin umurunda? Yazık değil mi bana da? 

Bir erkek ne yapsa etse bir kadın kadar üzülemez; biyolojiye, nörolojiye ve işin dinamiğine ters :) Üzülmesin, istemem zaten. Herkesin yükü kendine değil mi? Şimdi parçalarımı tümleme zamanı. Madem yaralarımı benden gayrı saracak birileri yok, haydi Şeyda davran o zaman, evelallah kalkarsın bunun da altından. Seni yalnız bırakanları sakın ha suçlama, herkes elinden gelenin en iyisini yapar sonuçta. Daha yapacakların çook önünde. Hızırlar yardımcın olsun yolunda...



Hamiş1: Müthiş şiirler yazdığımı iddia etmiyorum. Benim kadar şiire mesafeli olun sonrasında bunu yapın. Hayatta 'olmaz' olmazmış. Kopuş çocukluğuma dair; ilkokulda, içinde hiçbir duygu olmadan, ellerini kollarını aça aça, bağıra çağıra tüm okula şiirler okutulan bir kızcağız vardı. Allah'ım kâbus gibiydi, bunca sahtelik, bayağılık, abartı. Şiirden soğudum uzunca bir süre.

Hamiş2: Madem daha bir aşinayım, düz yazı ile belirteyim; ben kimseyi bırakmadım, beni içeri almayıp dışarda tutan sen oldun. Taş olsa çatlarmış. Bu şekilde kayıtlara geçsin. Canın sağolsun.

25 Ağustos 2016 Perşembe

Ya tam açacaksın yüreğini
Ya da hiç yeltenmeyeceksin
Grisi yoktur aşkın;
Ya siyahı, ya beyazı seçeceksin

Şems-i-Tebrizi

Şeyda çook güzel

Dünyanın en güzel çiçeklerinden biri yanımda görmüş olduğunuz...Eminim şekli şemaili çook daha albenili olanları vardır. Lâkin çiçeği güzel kılan bence hikâyesi...

Çiçek bana gelmedi, öyle karşı cins yönünden şimdiye kadar maalesef şanslı olmadım. Çok çiçek almadım misâl. Şımartılmadım hiç. Babam şımartmadı ki elin erkeği yapsın. Sonra fazla sahiciydim, oysa devir çoktaaan değişmiş, sahte samimiyet tercih edilir olmuştu. Baktım, erkeklere açıkça binbir nazla niyâzla veya dolaylı yoldan ültimatomla yaptırılıyordu ne isteniyorsa. Mesela gününde çiçek alınmıyorsa fatura davranışla kesiliyor, yüz asılıyor, surat ekşitiliyor, tenden uzak kalınıyordu falan filan. Erkek anında hizada ;)

Gerçek değildi ki böylesi. Bazı hemcinslerim kendilerini kandırsın veya avunadursun, bu bana uymazdı. “Gönülden geleni en güzeli,” dedim hep. Olan olsun, olmayanın üstü kalsın.


MERTLİK YÜREKTE

Bu salon çiçeği ablama geldi. Sene 1990’lar. Ablam Yunanistan’daki banka stajından yeni dönmüş, “Sanırım bankadaki diğer stajyer olan Alman arkadaşımız bana aşık oldu, her an gelebilir buraya” demişti. Güçlüdür bizim ailede kadınların sezgileri. Adres falan alınıp verilmiş miydi, hayır, sadece güçlü bir çekim vardı herkesin hissettiği.

Bir gün annemle ben evdeyken kapı çalınıyor. Kapıda iki adam; 1.96 boyunda sarışın olanını görmesem de hemen tanıyorum. Senaryoyu tamamlıyor beynim. Gelen Lutz Stelzer, ablamın yeni erkek arkadaşı. Bana göre dünyanın en mert erkeği. Sen kalk stajı düzenleyen uluslararası kuruluştan bizim evin adresini bul, daha önce hiç gelmediği Türkiye’ye bilet al, Almanya’dan Adana’ya uç, ordan Mersin’e gel bir şekilde. Postahaneye elinde adresle gelen bu aşığa, Türk Müdür Allahtan misafirperverliğini esirgememiş ve evimize kadar eşlik etmişti.

ERKEK İSTERSE

Neden anlattım bunları? Müşterilerimin çoğunluğu dişi. Bazen sohbet de ederiz. Kadını yakından tanımak istediğini söyleyen ancak ilişkiye bir türlü yanaşmayan/ başlayamayan erkeklerden dem vurulur, o zaman paylaşırım bu olayı. Bir erkek gerçekten isterse neler yapar diye. Dünyanın olmasa bile Avupa'nın bir ucuna gidermiş meğer. İsteyen eyleme geçer. Geçemeyen ne yapsın, avunur veya avutur;

“Kısmet değilmiş...”
“Hayırlısı değilmiş...”
“Seçimlerimde çuvallıyorum, en iyisi hiç seçmeyeyim...”
“Sorun sende değil, bende...”
“Ben seni çok seviyorum, elimden bu kadarı geliyor, anla beni....”
“Elim kolum bağlı...”

Ölümden gayrı herşeyin yalan, imkânsız denen hiçbir şeyciklerin olmadığı şu âlemde; kişiler egosunu, rahatını, kolayını, konforunu, sülalesini, imajını, adını, şirketini bizlere yeğleyebilirler elbette. Bunda yanlış birşey yok, seçim meselesi. Sadece içimiz dışımız azıcık bir olsa ya:

“Güçsüzüm, acizim...”
“Düzenimi bozmak istemiyorum...”
“Belirsizlik için risk almaktan korkuyorum...”
“Fazla güçlüsün...
“Aşktan ödüm kopuyor....”
“Ruhumu açtığım gerçek bir ilişkim olmadı hiç...”

CEZA EGODAN, SINIR SEVGİDEN

Pekiyi bu durumda ne yapmak lazım? Öz’ün Büyüsü yazımda belirmiştim;

“İşte bizim sınavımız burda başlıyor, o kaçtığında ne yapıyoruz? Ben istenmedim diye üzerimize mi alınıyoruz, yoksa bu onun çöpü mü diyoruz? İkincisi makbul elbette, ilki egodan haliyle. Pekiyi böyle bir durumda ne yapabiliriz?

1- Fark edebiliriz (bizi tetikleyen korkumuz ne)
2- Korkumuzu temizleyebiliriz (Öncelikle o kişiden özgürleşmek icap eder. Neremizi kaşıdığını bulup, ona akan ve genelde arzu-öfke dolu karışımı taşıyan enerjiyi kesmek. Bu yüzden neye kabul veremediğimizi bulmak önemli. Yok sayılmaya mı? Biz onu nerelerde yok saydık? Hayatımızda ilk nerelerde yok sayıldığımızı hissettik? )
3- İfade edebiliriz (kalpten)
4- Beklentisiz olabiliriz

Eğer frekansımızda bize eşlik etmeye devam edecekse "er" kişi bu çıta aşılıp ilişki sağlamlaşıp başka bir basamağa yükseliniyor, daha kaliteli daha derin bir seviyeye. Yok bizim frekansımızda olmaya hiç niyeti yoksa hayatımızdan çıkıp gidiyor ki buna izin verebilmek de büyük mesele, kutsal dişi olunuyor böylelikle...”

Zaten ona akan enerjiyi nötralize ettiğinizde -yani gerçekten özgürleştiğinizde- kişiyi serbest bırakırsınız ve o bunu içsel hisseder. Bırakamıyor musunuz, o zaman buna alan tanımak önemli. Şefkatle kucaklayın kendinizi “yine olmadı hay Allah” deyin veya vurun kendinizi sanata :)

Eşlik etmeyene sınır çizebiliriz elbette, sınır çizmek ceza vermek demek değil ki. Dönüp bakın içinize, hangisi bilirsiniz. Sevgide misiniz? Yoksa öfkede mi? Kolay olmayabilir şimdiden söylemesi, muhtemelen 'bencil' hatta  'şımarık' olmakla itham edileceksiniz. 'Seni Allah'a havale ediyorum' gibisinden dokundurmalar ilâve edilecek. Hepimiz üçgenin üçüncü köşesi olmayacak kadar çok değerliyiz, şuna iki noktadan oluşan bir DOĞRU'yu hak ediyoruz yahu desenize ;)

İkinci bir şans isteyenler olur bazen, müşterilerim 'ne yapalım edelim' derler. Bana söz söylemek düşmez, her ilişki nevi şahsına münhasır, hep dediğim kalbinizin sesini dinleyin. Hepimiz kuluz neticede, hatalarımızla büyüyoruz düşe kalka. Tek dikkat edilmesi gereken; davranış sözün altını çiziyor mu? Eylem söylemi vurguluyor mu? Yoksa yine lâfta mı kalıyor herşey? Bir erkeğin dişisine verdiği değer harekete dökülüyorsa anlamlı. Lâfla peynir gemisi yürüseydi...

Var olan sınırları güncelleyebiliriz, yeniden belirleyebiliriz.  Dünya her an yeni bir yaratıma akıyorsa, her daim yeni bir oyun var demek karşımızda. O zaman sınırlarımız da esnek, her an değişmekte, akmakta. Keyifli oyunlar...



Hamiş: Ablamın kadrajından, İstanbul- Temmuz 2016. Haydi içinde bolca 'Mersin' geçen bir Isparta türküsü dinleyelim...

MERT ERKEKLER

Ya tam açacaksın yüreğini
Ya da hiç yeltenmeyeceksin
Grisi yoktur aşkın;
Ya siyahı, ya beyazı seçeceksin

Şems-i-Tebrizi

Şeyda çook güzel

Dünyanın en güzel çiçeklerinden biri yanımda görmüş olduğunuz...Eminim şekli şemaili çook daha albenili olanları vardır. Lâkin çiçeği güzel kılan bence hikâyesi...

Çiçek bana gelmedi, öyle karşı cins yönünden şimdiye kadar maalesef şanslı olmadım. Çok çiçek almadım misâl. Şımartılmadım hiç. Babam şımartmadı ki elin erkeği yapsın. Sonra fazla sahiciydim, oysa devir çoktaaan değişmiş, sahte samimiyet tercih edilir olmuştu. Baktım, erkeklere açıkça binbir nazla niyâzla veya dolaylı yoldan ültimatomla yaptırılıyordu ne isteniyorsa. Mesela gününde çiçek alınmıyorsa fatura davranışla kesiliyor, yüz asılıyor, surat ekşitiliyor, tenden uzak kalınıyordu falan filan. Erkek anında hizada ;)

Gerçek değildi ki böylesi. Bazı hemcinslerim kendilerini kandırsın veya avunadursun, bu bana uymazdı. “Gönülden geleni en güzeli,” dedim hep. Olan olsun, olmayanın üstü kalsın.


MERTLİK YÜREKTE

Bu salon çiçeği ablama geldi. Sene 1990’lar. Ablam Yunanistan’daki banka stajından yeni dönmüş, “Sanırım bankadaki diğer stajyer olan Alman arkadaşımız bana aşık oldu, her an gelebilir buraya” demişti. Güçlüdür bizim ailede kadınların sezgileri. Adres falan alınıp verilmiş miydi, hayır, sadece güçlü bir çekim vardı herkesin hissettiği.

Bir gün annemle ben evdeyken kapı çalınıyor. Kapıda iki adam; 1.96 boyunda sarışın olanını görmesem de hemen tanıyorum. Senaryoyu tamamlıyor beynim. Gelen Lutz Stelzer, ablamın yeni erkek arkadaşı. Bana göre dünyanın en mert erkeği. Sen kalk stajı düzenleyen uluslararası kuruluştan bizim evin adresini bul, daha önce hiç gelmediği Türkiye’ye bilet al, Almanya’dan Adana’ya uç, ordan Mersin’e gel bir şekilde. Postahaneye elinde adresle gelen bu aşığa, Türk Müdür Allahtan misafirperverliğini esirgememiş ve evimize kadar eşlik etmişti.

ERKEK İSTERSE

Neden anlattım bunları? Müşterilerimin çoğunluğu dişi. Bazen sohbet de ederiz. Kadını yakından tanımak istediğini söyleyen ancak ilişkiye bir türlü yanaşmayan/ başlayamayan erkeklerden dem vurulur, o zaman paylaşırım bu olayı. Bir erkek gerçekten isterse neler yapar diye. Dünyanın olmasa bile Avupa'nın bir ucuna gidermiş meğer. İsteyen eyleme geçer. Geçemeyen ne yapsın, avunur veya avutur;

“Kısmet değilmiş...”
“Hayırlısı değilmiş...”
“Seçimlerimde çuvallıyorum, en iyisi hiç seçmeyeyim...”
“Sorun sende değil, bende...”
“Ben seni çok seviyorum, elimden bu kadarı geliyor, anla beni....”
“Elim kolum bağlı...”

Ölümden gayrı herşeyin yalan, imkânsız denen hiçbir şeyciklerin olmadığı şu âlemde; kişiler egosunu, rahatını, kolayını, konforunu, sülalesini, imajını, adını, şirketini bizlere yeğleyebilirler elbette. Bunda yanlış birşey yok, seçim meselesi. Sadece içimiz dışımız azıcık bir olsa ya:

“Güçsüzüm, acizim...”
“Düzenimi bozmak istemiyorum...”
“Belirsizlik için risk almaktan korkuyorum...”
“Fazla güçlüsün...
“Aşktan ödüm kopuyor....”
“Ruhumu açtığım gerçek bir ilişkim olmadı hiç...”

CEZA EGODAN, SINIR SEVGİDEN

Pekiyi bu durumda ne yapmak lazım? Öz’ün Büyüsü yazımda belirmiştim;

“İşte bizim sınavımız burda başlıyor, o kaçtığında ne yapıyoruz? Ben istenmedim diye üzerimize mi alınıyoruz, yoksa bu onun çöpü mü diyoruz? İkincisi makbul elbette, ilki egodan haliyle. Pekiyi böyle bir durumda ne yapabiliriz?

1- Fark edebiliriz (bizi tetikleyen korkumuz ne)
2- Korkumuzu temizleyebiliriz (Öncelikle o kişiden özgürleşmek icap eder. Neremizi kaşıdığını bulup, ona akan ve genelde arzu-öfke dolu karışımı taşıyan enerjiyi kesmek. Bu yüzden neye kabul veremediğimizi bulmak önemli. Yok sayılmaya mı? Biz onu nerelerde yok saydık? Hayatımızda ilk nerelerde yok sayıldığımızı hissettik? )
3- İfade edebiliriz (kalpten)
4- Beklentisiz olabiliriz

Eğer frekansımızda bize eşlik etmeye devam edecekse "er" kişi bu çıta aşılıp ilişki sağlamlaşıp başka bir basamağa yükseliniyor, daha kaliteli daha derin bir seviyeye. Yok bizim frekansımızda olmaya hiç niyeti yoksa hayatımızdan çıkıp gidiyor ki buna izin verebilmek de büyük mesele, kutsal dişi olunuyor böylelikle...”

Zaten ona akan enerjiyi nötralize ettiğinizde -yani gerçekten özgürleştiğinizde- kişiyi serbest bırakırsınız ve o bunu içsel hisseder. Bırakamıyor musunuz, o zaman buna alan tanımak önemli. Şefkatle kucaklayın kendinizi “yine olmadı hay Allah” deyin veya vurun kendinizi sanata :)

Eşlik etmeyene sınır çizebiliriz elbette, sınır çizmek ceza vermek demek değil ki. Dönüp bakın içinize, hangisi bilirsiniz. Sevgide misiniz? Yoksa öfkede mi? Kolay olmayabilir şimdiden söylemesi, muhtemelen 'bencil' hatta  'şımarık' olmakla itham edileceksiniz. 'Seni Allah'a havale ediyorum' gibisinden dokundurmalar ilâve edilecek. Hepimiz üçgenin üçüncü köşesi olmayacak kadar çok değerliyiz, şuna iki noktadan oluşan bir DOĞRU'yu hak ediyoruz yahu desenize ;)

İkinci bir şans isteyenler olur bazen, müşterilerim 'ne yapalım edelim' derler. Bana söz söylemek düşmez, her ilişki nevi şahsına münhasır, hep dediğim kalbinizin sesini dinleyin. Hepimiz kuluz neticede, hatalarımızla büyüyoruz düşe kalka. Tek dikkat edilmesi gereken; davranış sözün altını çiziyor mu? Eylem söylemi vurguluyor mu? Yoksa yine lâfta mı kalıyor herşey? Bir erkeğin dişisine verdiği değer harekete dökülüyorsa anlamlı. Lâfla peynir gemisi yürüseydi...

Var olan sınırları güncelleyebiliriz, yeniden belirleyebiliriz.  Dünya her an yeni bir yaratıma akıyorsa, her daim yeni bir oyun var demek karşımızda. O zaman sınırlarımız da esnek, her an değişmekte, akmakta. Keyifli oyunlar...



Hamiş: Ablamın kadrajından, İstanbul- Temmuz 2016. Haydi içinde bolca 'Mersin' geçen bir Isparta türküsü dinleyelim...

23 Ağustos 2016 Salı

Çok sıkılırdık...

Nereye aitsiniz?

Özellikle rehberlik, milli güvenlik gibi derslerde...Lâkin dersler hayli uzun, saat 8’de girdiğimiz okuldan en erken 4 gibi çıkardık...Bazen sıra arkadaşım dizlerinin üzerine klasikleri çıkarıp hocalara çaktırmadan okurdu. Benim o kadar cesaretim yoktu, çok çok başımı sıraya yaslar, hayallere dalardım. Dört gözle beklediğim; ikimizin sessizce oyunlar oynamasıydı.

Neler mi oynardık? İsim-şehir, adam asmaca...Aklınıza ne gelirse, bazen oyunlar icat ederdik. Sınıfın hepsini tek tek itinayla bazen şöhretli bir isim, bazen bir çiçek, bazen hayvan yapardık. İçinde dalga geçme falan kesinlikle yoktu. Kılı kırk yarar, herkesin öne çıkan özelliklerini bulur, hayli düşünür ve eğlenirdik.

Ben fogdum mesela. Koyu tenli, ince ve çekik gözlüydüm. Oysa foglara o sıralar hayli uzaktım, acep nasıl hayvanlardı? Nerelerde yaşarlardı? Böylelikle hayatıma girmiş oldular.

FOG KADINLAR

Bir varmış bir yokmuş. Vakti zamanında bir balıkçı nasibini bulmak üzere yollara düşmüş. Vara vara bir göle varmış. Bakmış gölde dünya üzerinde görebileceğiniz en güzelinden bir sürü kadın yüzmekte, eğlenmekte, şarkılar söylemekte. Balıkçı mesut bir şekilde göle yaklaşmış ve gizlice izlemeye başlamış.

Yalnız bu kadınların bir özelliği varmış. Yakından bakan balıkçı hayretle görmüş. Deniz kızları misâli; belden aşağısı fog, yukarısı insanmış. Balıkçıyı çalılıkların ardında fark eden fog kadınlar aceleyle suya atlamış, sadece bir kadın tökezlemiş. Bir hamleyle kadını yakalayan balıkçı:

“Görür görmez size aşık oldum,” demiş. “Gelin sizi köyüme götüreyim”.

“Yok olmaz” demiş kadın.” Biz göle aitiz, buralara değil.”.

Balıkçı mert adammış, sevdiğine ve sevgisine sonuna kadar sahip çıkmış:

“Senin için elimden geleni ardıma komam. Yeter ki yanımda ol, kadınım ol...”

Fog kadının da gönlü kaymış, çıkmışlar beraber yeryüzüne. Nikâhları kıyılmış.

Mutlu mesut yaşamışlar. Gel zaman git zaman, bir bakmışlar bu işte bir terslik var, fok kadın sararıp solmakta, altındaki deri zamanla kurumakta, pul pul dökülmekte. Hekim hekim dolanmışlar, çareler aramışlar. Nâfile.

Fog kadın izin istemiş;

“Ne zamandır ailemi görmem, varıp bir onlara sorayım hele...”

Balıkçı istemeye istemeye razı gelmiş, kadınının gölün sularında kaybolmasını izlemiş. Fog kadın diğer dişilerin yanına vardığında , onları bir çember halinde kendisini bekler bulmuş. Meğer bu kadınların sezgileri de oldukça güçlüymüş. Hissetmişler kardeşlerinin başına gelenleri ve yardım talebini. En yaşlısı söz almış:

“Sen buralara aitsin, göle. Başkasını bilmeyiz. Böyle yaratılmış cinsimiz. Var git kocana, nasıl o buralarda yaşayamazsa, de ona usulca, sen de oralarda helâk olacaksın. Bulun bir hâl çaresini...”

Fog kadın yüreği ağırlaşmış şekilde gölün yüzeyine doğru yüzmeye başlamış. Neyi seçtiği bugün bile bilinmez, bir gizem olarak kalmış. Gölün başında tatlı aşk nağmeleri duyulurmuş halen...

NEREYE AİTSİNİZ?

Sizler nereye aitsiniz? Hangi işe? Hangi ilişkiye? Nerden mi bilirsiniz? Naçizane içinize dönüp bir bakın hele, huzurda mısınız? Olduğunuz her neyse (yer, mekân, ilişki, meslek....) içinizde tatlı esintiler mi var yoksa bir iç sıkıntısı ve bitmek bilmeyen hesaplaşmalar mı? Kendi kendinizle mi savaşırsınız? Zaman su gibi mi akmakta günler mi sayılmakta? Kendi kendinizi ikna etmeye mi çalışırsınız? (İknanın olduğu her yerde zihin vardır, kalp hayli uzaktır :) )

Maksat dünya gözüyle kolayı seçmek değil, Özümüze yakın olanı seçebilmek. Bunu nerden mi bileceğiz? Maalesef bilmeyeceğiz, hissedeceğiz. Er geç kalbimize güveneceğiz...


FOG KADINLAR

Çok sıkılırdık...

Nereye aitsiniz?

Özellikle rehberlik, milli güvenlik gibi derslerde...Lâkin dersler hayli uzun, saat 8’de girdiğimiz okuldan en erken 4 gibi çıkardık...Bazen sıra arkadaşım dizlerinin üzerine klasikleri çıkarıp hocalara çaktırmadan okurdu. Benim o kadar cesaretim yoktu, çok çok başımı sıraya yaslar, hayallere dalardım. Dört gözle beklediğim; ikimizin sessizce oyunlar oynamasıydı.

Neler mi oynardık? İsim-şehir, adam asmaca...Aklınıza ne gelirse, bazen oyunlar icat ederdik. Sınıfın hepsini tek tek itinayla bazen şöhretli bir isim, bazen bir çiçek, bazen hayvan yapardık. İçinde dalga geçme falan kesinlikle yoktu. Kılı kırk yarar, herkesin öne çıkan özelliklerini bulur, hayli düşünür ve eğlenirdik.

Ben fogdum mesela. Koyu tenli, ince ve çekik gözlüydüm. Oysa foglara o sıralar hayli uzaktım, acep nasıl hayvanlardı? Nerelerde yaşarlardı? Böylelikle hayatıma girmiş oldular.

FOG KADINLAR

Bir varmış bir yokmuş. Vakti zamanında bir balıkçı nasibini bulmak üzere yollara düşmüş. Vara vara bir göle varmış. Bakmış gölde dünya üzerinde görebileceğiniz en güzelinden bir sürü kadın yüzmekte, eğlenmekte, şarkılar söylemekte. Balıkçı mesut bir şekilde göle yaklaşmış ve gizlice izlemeye başlamış.

Yalnız bu kadınların bir özelliği varmış. Yakından bakan balıkçı hayretle görmüş. Deniz kızları misâli; belden aşağısı fog, yukarısı insanmış. Balıkçıyı çalılıkların ardında fark eden fog kadınlar aceleyle suya atlamış, sadece bir kadın tökezlemiş. Bir hamleyle kadını yakalayan balıkçı:

“Görür görmez size aşık oldum,” demiş. “Gelin sizi köyüme götüreyim”.

“Yok olmaz” demiş kadın.” Biz göle aitiz, buralara değil.”.

Balıkçı mert adammış, sevdiğine ve sevgisine sonuna kadar sahip çıkmış:

“Senin için elimden geleni ardıma komam. Yeter ki yanımda ol, kadınım ol...”

Fog kadının da gönlü kaymış, çıkmışlar beraber yeryüzüne. Nikâhları kıyılmış.

Mutlu mesut yaşamışlar. Gel zaman git zaman, bir bakmışlar bu işte bir terslik var, fok kadın sararıp solmakta, altındaki deri zamanla kurumakta, pul pul dökülmekte. Hekim hekim dolanmışlar, çareler aramışlar. Nâfile.

Fog kadın izin istemiş;

“Ne zamandır ailemi görmem, varıp bir onlara sorayım hele...”

Balıkçı istemeye istemeye razı gelmiş, kadınının gölün sularında kaybolmasını izlemiş. Fog kadın diğer dişilerin yanına vardığında , onları bir çember halinde kendisini bekler bulmuş. Meğer bu kadınların sezgileri de oldukça güçlüymüş. Hissetmişler kardeşlerinin başına gelenleri ve yardım talebini. En yaşlısı söz almış:

“Sen buralara aitsin, göle. Başkasını bilmeyiz. Böyle yaratılmış cinsimiz. Var git kocana, nasıl o buralarda yaşayamazsa, de ona usulca, sen de oralarda helâk olacaksın. Bulun bir hâl çaresini...”

Fog kadın yüreği ağırlaşmış şekilde gölün yüzeyine doğru yüzmeye başlamış. Neyi seçtiği bugün bile bilinmez, bir gizem olarak kalmış. Gölün başında tatlı aşk nağmeleri duyulurmuş halen...

NEREYE AİTSİNİZ?

Sizler nereye aitsiniz? Hangi işe? Hangi ilişkiye? Nerden mi bilirsiniz? Naçizane içinize dönüp bir bakın hele, huzurda mısınız? Olduğunuz her neyse (yer, mekân, ilişki, meslek....) içinizde tatlı esintiler mi var yoksa bir iç sıkıntısı ve bitmek bilmeyen hesaplaşmalar mı? Kendi kendinizle mi savaşırsınız? Zaman su gibi mi akmakta günler mi sayılmakta? Kendi kendinizi ikna etmeye mi çalışırsınız? (İknanın olduğu her yerde zihin vardır, kalp hayli uzaktır :) )

Maksat dünya gözüyle kolayı seçmek değil, Özümüze yakın olanı seçebilmek. Bunu nerden mi bileceğiz? Maalesef bilmeyeceğiz, hissedeceğiz. Er geç kalbimize güveneceğiz...


19 Ağustos 2016 Cuma

Bir varmış bir yokmuş...

Aşktan kaçan aptallar

Tanrılar âleminde yok yokmuş. Bolluk bereketler, her türlüsünden kısmetler...Canları sıkılmış bir gün Tanrıların. Âlemleri yaratmışlar, 40,000 tane. Her biri ayrı güzellikte. Yetmemiş, boş kalmasın âlemler demişler. Her cinsinden, en güzelinden, özene bezene canlısı ve cansızıyla varlıkları yaratmışlar. Gök rengindeki mavi bilyeye insanları koymuşlar.

Bakmışlar insanlara; yerler içerler ve gezerler lâkin hayli keyifsiz ve renksizler. Bir şeyler yapmak lazım. Demişler “duygu ve değerler eksik kaldı”. Yine her türlüsünden etkisi ve tepkisiyle, gökkuşağı renklerinde duygu ve değerleri yaratmışlar. Her birini ayrı bir yerlere koymuşlar. En son sıraya en hası “bilgelik” kalmamış mı? Bilgeliği nereye koyacaklarını bilememişler. Zira her yer dolmuş taşmış. Almış onları bir düşünce; “Bilgeliğin yeri neresi olmalı?” Hem kolay olmasın hem kıymeti bilinsin istemişler. Tanrılar Meclisi acilen toplanmış. Yaşlıca ve kıdemli olanlarından bir tanesi söz almış:

“En yüksek dağların tepesine koyalım” demiş. “Değil mi ki dağlar ulvî, dağlar yüce, kudretli ve kuvvetli ve dahi heybetli. Bulmak isteyen buyursun düşsün yola. İster sürünerek ister uçarak.”

Tanrıların bir kısmı coşmuş, ellerini çırpmışlar hevesle. “Evet evet” diye bağrışarak onaylamışlar.

Olgun ve tecrübeli olanlardan bir tanesi söze karışmış:

“Evet, öneri hoş lâkin iyice ve etraflıca düşünmek gerek. Her yerde yüksek dağ yok; herkese eşit mesafede olamayacak o zaman, bu diğerlerine haksızlık sayılmaz mı?”

Böyle düşününce hak vermemek elde değilmiş. O zaman neresi olsun diye kara kara düşünürlerken bir başka Tanrı lafa karışmış;

“Denizlerin dibine koyalım, değil mi ki dünyanın çoğu sularla kaplı. Herkese eşit mesafede olur böylelikle. Denizler derin, denizler gizem ve sırlarla dolu. Denizlere yaraşır bilgelik.”

Bir kısmı yine coşkuyla alkışlaya dursun diğer bir kısmı buna itiraz etmiş:

“Olmaz cesuru var, cesur olmayanı var, sudan korkanı var. Denize dalamayanı var. Hem denizler her yerde. Çok olan şeyin kıymeti mi kalır?”

“Ee o zaman???” diye bakışmışlar birbirlerine. İçlerinde en genç olan Tanrı biraz çekinerek öne çıkmış, kibarca müsaadelerini istemiş;

“O zaman sorayım sizlere, bizler ne isteriz bilgelikten? Hem kıymeti bilinsin, hem herkese eşit mesafede olsun, hem kırılgan ve narin olsun, hem olgun ve demli. Kendilerine bir o kadar yakınlarında olsun aynı derecede uzak. Esprisi budur işin. Kalptir bunun yeri” diye bağırmış.

Daha yaşlı olan Tanrılar şaşmış kalmışlar, nasıl olur da daha önceden akıllarına bu gelmez diye.

“Bilgeliğin yeri bundan böyle kalp olsun” demişler, “insanlar tırım tırım arasın dursun içindeki bilmeceyi. Çöllere düşsünler bunun için, yollara revan olsunlar. Diyar diyar dolansınlar. Öyle bir yerde olsun ki hemen içlerinde, kendi denizlerinin dibinde, kendi dağlarının tepesinde. Her bir şarkıda geçsin, her bir şiirde söylensin, her bir yazıda dillensin yeri. Gözlerinin önünde olsun saklı hazinenin anahtarı. Aşktan kaçmak isterken kendi cezalarını kendi elleriyle versinler; gönül gözlerini es geçsinler, bilgeliklerine sırt çevirsinler...”

Ve insanlık ne yaptıysa kendine yapmış bundan böyle...


Hamiş: Eskilerden dinlediğim bir hikâye kendi yorumumla ;)


BİLGELİĞİN YERİNE DAİR MASAL

Bir varmış bir yokmuş...

Aşktan kaçan aptallar

Tanrılar âleminde yok yokmuş. Bolluk bereketler, her türlüsünden kısmetler...Canları sıkılmış bir gün Tanrıların. Âlemleri yaratmışlar, 40,000 tane. Her biri ayrı güzellikte. Yetmemiş, boş kalmasın âlemler demişler. Her cinsinden, en güzelinden, özene bezene canlısı ve cansızıyla varlıkları yaratmışlar. Gök rengindeki mavi bilyeye insanları koymuşlar.

Bakmışlar insanlara; yerler içerler ve gezerler lâkin hayli keyifsiz ve renksizler. Bir şeyler yapmak lazım. Demişler “duygu ve değerler eksik kaldı”. Yine her türlüsünden etkisi ve tepkisiyle, gökkuşağı renklerinde duygu ve değerleri yaratmışlar. Her birini ayrı bir yerlere koymuşlar. En son sıraya en hası “bilgelik” kalmamış mı? Bilgeliği nereye koyacaklarını bilememişler. Zira her yer dolmuş taşmış. Almış onları bir düşünce; “Bilgeliğin yeri neresi olmalı?” Hem kolay olmasın hem kıymeti bilinsin istemişler. Tanrılar Meclisi acilen toplanmış. Yaşlıca ve kıdemli olanlarından bir tanesi söz almış:

“En yüksek dağların tepesine koyalım” demiş. “Değil mi ki dağlar ulvî, dağlar yüce, kudretli ve kuvvetli ve dahi heybetli. Bulmak isteyen buyursun düşsün yola. İster sürünerek ister uçarak.”

Tanrıların bir kısmı coşmuş, ellerini çırpmışlar hevesle. “Evet evet” diye bağrışarak onaylamışlar.

Olgun ve tecrübeli olanlardan bir tanesi söze karışmış:

“Evet, öneri hoş lâkin iyice ve etraflıca düşünmek gerek. Her yerde yüksek dağ yok; herkese eşit mesafede olamayacak o zaman, bu diğerlerine haksızlık sayılmaz mı?”

Böyle düşününce hak vermemek elde değilmiş. O zaman neresi olsun diye kara kara düşünürlerken bir başka Tanrı lafa karışmış;

“Denizlerin dibine koyalım, değil mi ki dünyanın çoğu sularla kaplı. Herkese eşit mesafede olur böylelikle. Denizler derin, denizler gizem ve sırlarla dolu. Denizlere yaraşır bilgelik.”

Bir kısmı yine coşkuyla alkışlaya dursun diğer bir kısmı buna itiraz etmiş:

“Olmaz cesuru var, cesur olmayanı var, sudan korkanı var. Denize dalamayanı var. Hem denizler her yerde. Çok olan şeyin kıymeti mi kalır?”

“Ee o zaman???” diye bakışmışlar birbirlerine. İçlerinde en genç olan Tanrı biraz çekinerek öne çıkmış, kibarca müsaadelerini istemiş;

“O zaman sorayım sizlere, bizler ne isteriz bilgelikten? Hem kıymeti bilinsin, hem herkese eşit mesafede olsun, hem kırılgan ve narin olsun, hem olgun ve demli. Kendilerine bir o kadar yakınlarında olsun aynı derecede uzak. Esprisi budur işin. Kalptir bunun yeri” diye bağırmış.

Daha yaşlı olan Tanrılar şaşmış kalmışlar, nasıl olur da daha önceden akıllarına bu gelmez diye.

“Bilgeliğin yeri bundan böyle kalp olsun” demişler, “insanlar tırım tırım arasın dursun içindeki bilmeceyi. Çöllere düşsünler bunun için, yollara revan olsunlar. Diyar diyar dolansınlar. Öyle bir yerde olsun ki hemen içlerinde, kendi denizlerinin dibinde, kendi dağlarının tepesinde. Her bir şarkıda geçsin, her bir şiirde söylensin, her bir yazıda dillensin yeri. Gözlerinin önünde olsun saklı hazinenin anahtarı. Aşktan kaçmak isterken kendi cezalarını kendi elleriyle versinler; gönül gözlerini es geçsinler, bilgeliklerine sırt çevirsinler...”

Ve insanlık ne yaptıysa kendine yapmış bundan böyle...


Hamiş: Eskilerden dinlediğim bir hikâye kendi yorumumla ;)


17 Ağustos 2016 Çarşamba

Sokrates’ın tüm filozoflar içinde benim için ayrı bir yeri var...

dileklerim zahmetsizce ve kolayca olur

Neden bilmem, belki de filozoftan öte bir bilge olduğu için. Kendisi Tanrılar’dan yalnız kendisine yararlı olacağını bildikleri ne varsa onu dilermiş. Ne akıl ama :)

Kral Midas’ın efsanelerini duymayan yoktur, Afyon civarında yaşadığı rivayet edilen Midas’a nedense pek bir değişik olaylar yakıştırılıp durulmuş. Espriyi kaldıran biri miydi, yoksa pek mi şaşkındı bilinmez. Midas bir gün Tanrılar’dan dokunduğu her şeyin altın olmasını dilemiş. Duası yerine getirilmiş getirilmiş olmasına, lâkin bu işte bir terslik varmış. Şarabı altın olmuş, ekmeği altın, hırkası altın, yatağı altın. Böylece yiyip içemez ve yatamaz olmuş. Açıkçası dileğinin ağırlığı altında ezilmiş, bolluğun bile kararı makbûlmüş:

Şaşmış bu yeni belaya; hem zengin olmuş hem yoksul
Kurtulmak istemiş, istemez olası bu hazineden...*


Dayanılmaz bolluktan isteğinin tersini dilemiş de kurtulabilmiş.

NASIL İSTEMELİ?

Somuttan ziyade yaratmak istediği duyguya yönelmeli insan. Misâl bir yere tatile gidilecek, illâ şurası olsun diyerekten değil. Niye ister insan tatili? Gevşemek, rahatlamak, az biraz rutinden uzaklaşmak ve bolca keyif için. Eee o zaman dilekte bulunurken somuttan ziyade soyuta yani keyfe odaklansa ya insan! Midas’ın durumuna düşmez belki ;) Çünkü maksat keyfi yaratmaksa, nerede olduğunun aslında hiç önemi yok.

Soyut olanın açlığı için somuta saldırdı insanlar uzun süre boyu. Pekiyi sonuç ne oldu? İnsanlık doydu mu? Mutlu muyuz? Cevabını az çok hepimiz biliyoruz.

Dileklerin başlangıç noktası insanın kendi bilinci. Madem yaratım hızlandı, bilincimize ve dileklerimize daha bir dikkat kesilmeliyiz öyleyse. Bolluk yaratmak için bakmalıyız kendimize, kendi bolluk bilincimiz ne âlemde? Annem hep bolluk bilincinde yaşayan biri, geçenlerde bir olay anlatıyorum beni değersiz hissettiren; “bunu hissetmemek senin elinde, madem değesizlik hissedersin şükür hissedebiliyorsun hâlâ desene” dedi, beni bir kez daha şaşırtmayı bildi.

BİRGİ YOLUNDA

Birgi yolunda bunları düşünüyordum, arabanın koltuğuna yayılmış. Kışın bir belgeselde görmüştüm beldeyi, vurulmuştum âdeta; diledim bir gün nasipse orayı göreyim, nerden bileyim yazın yolum oraya düşsün. Tanrı’nın hacet kapısı açıkmış meğer...

Ödemiş’ten geçerek gittik Birgi’ye. Zeytin ağaçlarını izleyerek, ağutos böcekleri ve kurbağaların eşlik ettiği senfoniyle. Bayılırım, benim için yaz tam bu demek; rehâvet veya siesta, ne derseniz adına. Ödemiş’in köftesi meşhur, yağlı ekmekler içinde getiriyorlar ki yemeden dönmemeli. Köfte ne kadar bize has bir şey, içine konan malzeme neticede aşağı yukarı belli, yine de memleketimin her yerinde türlü türlüsü yapılır; Tekirdağ, Tire, Akçaabat, İnegöl, İzmir...İçine bana olan sevgisini kattığından mı nedir, benim için en güzeli sanırım ablamınki.

Türkiye’nin en güzel köylerinden olan Birgi bir çok filme ve diziye ev sahipliği yapmış, açık hava müzesi tadında. Ahşap sanatının en iyi örneklerinden Çakır Ağa Konağı ile dönemin aydın hocalarından Birgi Dede'nin türbesini gezmeden dönmeyin yolunuz buralara düşerse.

HAYIRLISI NE İSE ONU DİLEMEK

Molalar ayrı lezzetli. Yol hikâyeleri paylaşılıyor ardı sıra. Bir arkadaş eşini aldatmış ve eklemiş “hayırlısı buymuş demek ki”. Duyduklarım karşısında afallıyorum. Kafama dank ediyor, insanlar kendi eylemlerini haklı çıkarmak için spiritüel konuları diledikleri ;) gibi yorumluyorlar.

Sen gel, aklına eseni yap, etraflıca düşünme, kısa dönemli zevki tercih et (olabilir, hepimiz farklıyız), bu hayırlısıymış diye yorumla (işte bu olmadı). Sorumluluktan kaçan kurban bilincine hoşgeldiniz. Herkes bilir aldatmak tasvip edilmez, çünkü üçüncü kişinin böyle bir şeye rızası var mıdır bilinmez. Çoklukla da olmaz zaten. Bütün dinler 'Rıza'nın altını çizerler, yani kul hakkının.

Nasıl ki bizi eylemlere götüren bilinç seviyelerimiz var ve bunlardan biz sorumluyuz; her eylemin de bir sonucu olacak illâki. Vicdan azabı ve yüzleşmeler bunun dahili. Her şey seçim meselesi.

Bir şeyin hayırlısını dilemek, kendi isteklerimiz olsun diye diretmemektir. Büyük resmi göremeyiz sonuçta. Büyük resmi bizden daha iyi bilene, büyük güce bırakmaktır, dileklerimizi bile O’na teslim etmektir. Ne ulvî, hayırlısı ise olsun...


* 'Denemeler' adlı kitaptan alıntı

İSTEKLER, 'HAYIR'LAR VE TANRILAR

Sokrates’ın tüm filozoflar içinde benim için ayrı bir yeri var...

dileklerim zahmetsizce ve kolayca olur

Neden bilmem, belki de filozoftan öte bir bilge olduğu için. Kendisi Tanrılar’dan yalnız kendisine yararlı olacağını bildikleri ne varsa onu dilermiş. Ne akıl ama :)

Kral Midas’ın efsanelerini duymayan yoktur, Afyon civarında yaşadığı rivayet edilen Midas’a nedense pek bir değişik olaylar yakıştırılıp durulmuş. Espriyi kaldıran biri miydi, yoksa pek mi şaşkındı bilinmez. Midas bir gün Tanrılar’dan dokunduğu her şeyin altın olmasını dilemiş. Duası yerine getirilmiş getirilmiş olmasına, lâkin bu işte bir terslik varmış. Şarabı altın olmuş, ekmeği altın, hırkası altın, yatağı altın. Böylece yiyip içemez ve yatamaz olmuş. Açıkçası dileğinin ağırlığı altında ezilmiş, bolluğun bile kararı makbûlmüş:

Şaşmış bu yeni belaya; hem zengin olmuş hem yoksul
Kurtulmak istemiş, istemez olası bu hazineden...*


Dayanılmaz bolluktan isteğinin tersini dilemiş de kurtulabilmiş.

NASIL İSTEMELİ?

Somuttan ziyade yaratmak istediği duyguya yönelmeli insan. Misâl bir yere tatile gidilecek, illâ şurası olsun diyerekten değil. Niye ister insan tatili? Gevşemek, rahatlamak, az biraz rutinden uzaklaşmak ve bolca keyif için. Eee o zaman dilekte bulunurken somuttan ziyade soyuta yani keyfe odaklansa ya insan! Midas’ın durumuna düşmez belki ;) Çünkü maksat keyfi yaratmaksa, nerede olduğunun aslında hiç önemi yok.

Soyut olanın açlığı için somuta saldırdı insanlar uzun süre boyu. Pekiyi sonuç ne oldu? İnsanlık doydu mu? Mutlu muyuz? Cevabını az çok hepimiz biliyoruz.

Dileklerin başlangıç noktası insanın kendi bilinci. Madem yaratım hızlandı, bilincimize ve dileklerimize daha bir dikkat kesilmeliyiz öyleyse. Bolluk yaratmak için bakmalıyız kendimize, kendi bolluk bilincimiz ne âlemde? Annem hep bolluk bilincinde yaşayan biri, geçenlerde bir olay anlatıyorum beni değersiz hissettiren; “bunu hissetmemek senin elinde, madem değesizlik hissedersin şükür hissedebiliyorsun hâlâ desene” dedi, beni bir kez daha şaşırtmayı bildi.

BİRGİ YOLUNDA

Birgi yolunda bunları düşünüyordum, arabanın koltuğuna yayılmış. Kışın bir belgeselde görmüştüm beldeyi, vurulmuştum âdeta; diledim bir gün nasipse orayı göreyim, nerden bileyim yazın yolum oraya düşsün. Tanrı’nın hacet kapısı açıkmış meğer...

Ödemiş’ten geçerek gittik Birgi’ye. Zeytin ağaçlarını izleyerek, ağutos böcekleri ve kurbağaların eşlik ettiği senfoniyle. Bayılırım, benim için yaz tam bu demek; rehâvet veya siesta, ne derseniz adına. Ödemiş’in köftesi meşhur, yağlı ekmekler içinde getiriyorlar ki yemeden dönmemeli. Köfte ne kadar bize has bir şey, içine konan malzeme neticede aşağı yukarı belli, yine de memleketimin her yerinde türlü türlüsü yapılır; Tekirdağ, Tire, Akçaabat, İnegöl, İzmir...İçine bana olan sevgisini kattığından mı nedir, benim için en güzeli sanırım ablamınki.

Türkiye’nin en güzel köylerinden olan Birgi bir çok filme ve diziye ev sahipliği yapmış, açık hava müzesi tadında. Ahşap sanatının en iyi örneklerinden Çakır Ağa Konağı ile dönemin aydın hocalarından Birgi Dede'nin türbesini gezmeden dönmeyin yolunuz buralara düşerse.

HAYIRLISI NE İSE ONU DİLEMEK

Molalar ayrı lezzetli. Yol hikâyeleri paylaşılıyor ardı sıra. Bir arkadaş eşini aldatmış ve eklemiş “hayırlısı buymuş demek ki”. Duyduklarım karşısında afallıyorum. Kafama dank ediyor, insanlar kendi eylemlerini haklı çıkarmak için spiritüel konuları diledikleri ;) gibi yorumluyorlar.

Sen gel, aklına eseni yap, etraflıca düşünme, kısa dönemli zevki tercih et (olabilir, hepimiz farklıyız), bu hayırlısıymış diye yorumla (işte bu olmadı). Sorumluluktan kaçan kurban bilincine hoşgeldiniz. Herkes bilir aldatmak tasvip edilmez, çünkü üçüncü kişinin böyle bir şeye rızası var mıdır bilinmez. Çoklukla da olmaz zaten. Bütün dinler 'Rıza'nın altını çizerler, yani kul hakkının.

Nasıl ki bizi eylemlere götüren bilinç seviyelerimiz var ve bunlardan biz sorumluyuz; her eylemin de bir sonucu olacak illâki. Vicdan azabı ve yüzleşmeler bunun dahili. Her şey seçim meselesi.

Bir şeyin hayırlısını dilemek, kendi isteklerimiz olsun diye diretmemektir. Büyük resmi göremeyiz sonuçta. Büyük resmi bizden daha iyi bilene, büyük güce bırakmaktır, dileklerimizi bile O’na teslim etmektir. Ne ulvî, hayırlısı ise olsun...


* 'Denemeler' adlı kitaptan alıntı

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Ayurvedanın temel prensibidir bu cümle...

Şeyda'ya sevgilisi kahvaltı hazırlamış

Ayurveda ne diyecek olursanız; kökeni kadim Hint kültürüne dayanan, en az 5,000 yıllık olduğu tahmin edilen Yoga gibi doğal bir şifa sistemi.

Gerçekten ne yersek oyuz, yediğimiz her besin istisnasız bir süre sonra kana karışıp, dışkı haline gelmeden önce, hücrelerimizi besleyecek ve hatta oluşturacak. Kanımıza kan olup, canımıza can katacak. Çok uzun yıllar hazır gıda ile beslenen, obezitenin ciddi bir sorun haline geldiği A.B.D. toplumuna bakın. Vücutları obezite ile boğuşurken görünümleri -üzülerek söylemeliyim- sanki devasa hamburgerleri arındırıyor. Tam tersi, çokça sıvı veya gıdaları öz sularıyla tüketme esasına dayalı çiğ beslenenlerin vücutlarıysa oldukça ince, sanki akıp gitmekte.

Şimdi gelelim dünyaca ünlü Prens’in düğün yemeğine. Ne alâkası var demeyin, acık sabır yahu :)

ONLAR ERDİ MURADINA

Uzun süre beklemişti Prens sevdiği kadını. Araya talihsiz başka bir evlilik girmesine rağmen sevdiği kadını bir türlü unutamamıştı. Gecikmeli de evlenseler mutlulukları gözlerinden belliydi (kim mi bunlar, söylememeyi tercih ediyorum, tahmin hakkınızı sonuna kadar kullanabilirsiniz elbette, azıcık arşiv taraması yetip artar bile).

Düğün yemekleri oldukça sadeydi. Türkiye’den giden az sayıda sosyetik davetli hayli şaşırmıştı. Bir Prens’in düğün yemeği nasıl bu kadar albenisiz olsun! Alışmışlardı fiyakalı yemek isimlerine, bilmem ne soslarına. Yakıştıramamışlardı, dönünce elbette dedikodusunu itinayla yapacaklardı.

Oysa bilmiyorlardı ki, masaya konan herşey organikti. Kraliyet ailesinin özel bahçe ve tarlalarında yetiştirilip, özene bezene seçilmişlerdi. Sülalenin uzun yaşama sırrı belki de burada yatmaktaydı. Bizim VIP bunu duysa bile eminim “Bizim oralarda yok mu organik pazarlar, ürünler?” diyeceklerdi. Bilmiyorlardı ki görünürde olmasına karşın gerçekte pek de yoktu.

KÖTÜ HABER

Bir şeyin üzerine “organik” etiketi basmakla maalesef o ürün organik olmuyor. Organik ürünlerde; yetiştirilmesinden hasadına, tasnifinden ambalajına, muhafazasından depolanması ve etiketlenip tüketice ulaştırılmasına değin hiç bir kimyasal madde veya tarım ilacının kullanılmaması gerekiyor.

Liste uzun uzun olmasına, tek tek bakarsak; yetiştirilecek toprağın bile kıstasları var. Organik tarım için tarım arazisinin 2.5-3 km. asfaltın uzağında, yanında herhangi bir fabrika olmaması, toprağın daha önce hiç kirlenmemesi, plebisit ve gübre görmemesi gerekiyor. Hatta bazı Avrupa ülkelerinde organik tarım arazisi uçak hattında bile olmuyor.

Şimdi sormak isterim sizlere, her aşamada organik olmasını sağlasak bile, sadece bu noktada çuvallayacak kaç ürün olsa gerek? Doğadan ve doğallıktan hızla uzaklaşmaktayız, toprağa hoyratça davranıyoruz; nükleer santraller, hatalı tarım politikaları, köylüye verilen değerin gittikçe azalması...İnsan ne yaparsa uzun vadede yine kendine yapıyor, vücutlarımızı beslemek yerine toksik maddelerle dolduruyoruz. Kısa vadede çok kazanalım diye. Maalesef !

İYİ HABER

İki iyi haberim var sizlere; Anadolu bereketin kaynağı. Avrupa endüstriyel açıdan kirlenmiş topraklarını 30 yıla çıkan sürelerde arındırıp eski temiz ve verimli haline döndürebilirken, bizde 3-5 yıl yetebiliyor. Yani nadas süresi kısa. Ey gözünü sevdiğim yurdumun verimli toprakları.

İkinci haberime gelince müjde! Beyin, gözler ve sinir sistemi dışında her hücremiz kendini yenileyebiliyor, böylece her an kendimiz yeniden yaratma şansına sahibiz. Dönüşü olmayan bir yolda değiliz demek ki. Gerçek anlamda organik beslenemeye geçtiğimiz zaman doğalımıza döneceğiz. Vücut nasıl muhteşem bir organizma. Üstüne üstlük eğer gerçekten sağlıklıysak (her türlü negatif düşünce kalıbından arıtılmış) hayat boyu 10 yaşın altında kalmayı becerebiliyoruz. Aynen çocuklar gibi; esnek ve diri. Mucize gibi, belki de hekimlerin piri, çiçek ve bitkilerin dostu Lokman Hekim’in bulduğu “Ölümsüzlük İksiri” buydu, kim bilir?

YİYİN GARİ

Ayurvedanın amacı, insanın doğuştan getirdiği 'Bünye' tipini belirleyerek, ona iyi gelecek beslenme, masaj, aromaterapi gibi teknikleri keşfetmesini ve yaşama geçirmesini sağlamak. Bu yaklaşıma göre 3 ana, 7 karma vücut tipi var.

Hiç bir kısıta çokça takılmayan bendeniz için her beden nev-i şahsına münhasır. İşin aslı kendimizi tanımak ve ona göre yaşamak. Vücudun bir sesi var, insan onu dinlediğinde ve Öz’üyle temasta olduğunda ister istemez sağlığa iyi gelen şeylere yöneliyor. Misâl ben akşamları et ve balık yersem ağır geliyor, uyku kalitem düşebiliyor. Kimine gelmez. Dedim ya herkes farklı. Çözüm olarak bu yiyecekleri öğle öğününe kaydırırım, olur biter.

İkinci önemli kriter herşeyde olduğu gibi denge ve ölçü...Mutlulukla, tadında ve kararında yenirse her şey yarayabiliyor. On kahkaha bir kilo pirzolaya denk gelebiliyor :) Maksat ağız tadı ve afiyet değil mi herşeyden önce? Hele bir de sevdiğim menüler masadaysa değmeyin keyfime; bulgur pilavı-ayran, pirinç pilavı-karnıyarık-cacık, çomaç-çay, pide-tulum peyniri-hurma...

O halde, İstanbul için iftar vakti buyrun ;)



NE YERSEN OSUN...

Ayurvedanın temel prensibidir bu cümle...

Şeyda'ya sevgilisi kahvaltı hazırlamış

Ayurveda ne diyecek olursanız; kökeni kadim Hint kültürüne dayanan, en az 5,000 yıllık olduğu tahmin edilen Yoga gibi doğal bir şifa sistemi.

Gerçekten ne yersek oyuz, yediğimiz her besin istisnasız bir süre sonra kana karışıp, dışkı haline gelmeden önce, hücrelerimizi besleyecek ve hatta oluşturacak. Kanımıza kan olup, canımıza can katacak. Çok uzun yıllar hazır gıda ile beslenen, obezitenin ciddi bir sorun haline geldiği A.B.D. toplumuna bakın. Vücutları obezite ile boğuşurken görünümleri -üzülerek söylemeliyim- sanki devasa hamburgerleri arındırıyor. Tam tersi, çokça sıvı veya gıdaları öz sularıyla tüketme esasına dayalı çiğ beslenenlerin vücutlarıysa oldukça ince, sanki akıp gitmekte.

Şimdi gelelim dünyaca ünlü Prens’in düğün yemeğine. Ne alâkası var demeyin, acık sabır yahu :)

ONLAR ERDİ MURADINA

Uzun süre beklemişti Prens sevdiği kadını. Araya talihsiz başka bir evlilik girmesine rağmen sevdiği kadını bir türlü unutamamıştı. Gecikmeli de evlenseler mutlulukları gözlerinden belliydi (kim mi bunlar, söylememeyi tercih ediyorum, tahmin hakkınızı sonuna kadar kullanabilirsiniz elbette, azıcık arşiv taraması yetip artar bile).

Düğün yemekleri oldukça sadeydi. Türkiye’den giden az sayıda sosyetik davetli hayli şaşırmıştı. Bir Prens’in düğün yemeği nasıl bu kadar albenisiz olsun! Alışmışlardı fiyakalı yemek isimlerine, bilmem ne soslarına. Yakıştıramamışlardı, dönünce elbette dedikodusunu itinayla yapacaklardı.

Oysa bilmiyorlardı ki, masaya konan herşey organikti. Kraliyet ailesinin özel bahçe ve tarlalarında yetiştirilip, özene bezene seçilmişlerdi. Sülalenin uzun yaşama sırrı belki de burada yatmaktaydı. Bizim VIP bunu duysa bile eminim “Bizim oralarda yok mu organik pazarlar, ürünler?” diyeceklerdi. Bilmiyorlardı ki görünürde olmasına karşın gerçekte pek de yoktu.

KÖTÜ HABER

Bir şeyin üzerine “organik” etiketi basmakla maalesef o ürün organik olmuyor. Organik ürünlerde; yetiştirilmesinden hasadına, tasnifinden ambalajına, muhafazasından depolanması ve etiketlenip tüketice ulaştırılmasına değin hiç bir kimyasal madde veya tarım ilacının kullanılmaması gerekiyor.

Liste uzun uzun olmasına, tek tek bakarsak; yetiştirilecek toprağın bile kıstasları var. Organik tarım için tarım arazisinin 2.5-3 km. asfaltın uzağında, yanında herhangi bir fabrika olmaması, toprağın daha önce hiç kirlenmemesi, plebisit ve gübre görmemesi gerekiyor. Hatta bazı Avrupa ülkelerinde organik tarım arazisi uçak hattında bile olmuyor.

Şimdi sormak isterim sizlere, her aşamada organik olmasını sağlasak bile, sadece bu noktada çuvallayacak kaç ürün olsa gerek? Doğadan ve doğallıktan hızla uzaklaşmaktayız, toprağa hoyratça davranıyoruz; nükleer santraller, hatalı tarım politikaları, köylüye verilen değerin gittikçe azalması...İnsan ne yaparsa uzun vadede yine kendine yapıyor, vücutlarımızı beslemek yerine toksik maddelerle dolduruyoruz. Kısa vadede çok kazanalım diye. Maalesef !

İYİ HABER

İki iyi haberim var sizlere; Anadolu bereketin kaynağı. Avrupa endüstriyel açıdan kirlenmiş topraklarını 30 yıla çıkan sürelerde arındırıp eski temiz ve verimli haline döndürebilirken, bizde 3-5 yıl yetebiliyor. Yani nadas süresi kısa. Ey gözünü sevdiğim yurdumun verimli toprakları.

İkinci haberime gelince müjde! Beyin, gözler ve sinir sistemi dışında her hücremiz kendini yenileyebiliyor, böylece her an kendimiz yeniden yaratma şansına sahibiz. Dönüşü olmayan bir yolda değiliz demek ki. Gerçek anlamda organik beslenemeye geçtiğimiz zaman doğalımıza döneceğiz. Vücut nasıl muhteşem bir organizma. Üstüne üstlük eğer gerçekten sağlıklıysak (her türlü negatif düşünce kalıbından arıtılmış) hayat boyu 10 yaşın altında kalmayı becerebiliyoruz. Aynen çocuklar gibi; esnek ve diri. Mucize gibi, belki de hekimlerin piri, çiçek ve bitkilerin dostu Lokman Hekim’in bulduğu “Ölümsüzlük İksiri” buydu, kim bilir?

YİYİN GARİ

Ayurvedanın amacı, insanın doğuştan getirdiği 'Bünye' tipini belirleyerek, ona iyi gelecek beslenme, masaj, aromaterapi gibi teknikleri keşfetmesini ve yaşama geçirmesini sağlamak. Bu yaklaşıma göre 3 ana, 7 karma vücut tipi var.

Hiç bir kısıta çokça takılmayan bendeniz için her beden nev-i şahsına münhasır. İşin aslı kendimizi tanımak ve ona göre yaşamak. Vücudun bir sesi var, insan onu dinlediğinde ve Öz’üyle temasta olduğunda ister istemez sağlığa iyi gelen şeylere yöneliyor. Misâl ben akşamları et ve balık yersem ağır geliyor, uyku kalitem düşebiliyor. Kimine gelmez. Dedim ya herkes farklı. Çözüm olarak bu yiyecekleri öğle öğününe kaydırırım, olur biter.

İkinci önemli kriter herşeyde olduğu gibi denge ve ölçü...Mutlulukla, tadında ve kararında yenirse her şey yarayabiliyor. On kahkaha bir kilo pirzolaya denk gelebiliyor :) Maksat ağız tadı ve afiyet değil mi herşeyden önce? Hele bir de sevdiğim menüler masadaysa değmeyin keyfime; bulgur pilavı-ayran, pirinç pilavı-karnıyarık-cacık, çomaç-çay, pide-tulum peyniri-hurma...

O halde, İstanbul için iftar vakti buyrun ;)



11 Ağustos 2016 Perşembe

Euro 2016'nın üzerinden bir ay geçti bile...

Yaşasın Şeyda

Bazen bir şey hakkında yazılan-çizilenler ve öncesinde konuşulanlar olayın kendisinden daha uzun sürer; düğünler böyledir, törenler böyledir. Uluslararası karşılaşmalar böyledir. Euro 2016 da bir hızla geldi geçti. Her şeyin güzelini severim, futbolun da öyle, takip etmek için kendimi kasmasam dahi önüme güzel top oynayan takımlar gelirse, herşeyi bir yana bırakır izlerim.

HERKES KENDİNİ OYNAR

Bakıyorum sahada bile herkes kendi. Yani gerçek hayatta nasılsalar sahada da aynen öyle ülkelerin takımları. Misâl Almanlar keskin oynuyorlar, disiplinli ve planlılar, hedefe kilitlenince önlerinde çıkanın âdeta esamesi okunmuyor. Gerçekte de bu özellikleri ile öne çıkmaz mı Alman toplumu? Biz Türkler biraz iman gücü ile oynarız, kaleye giderken bir “Allah Allah” nidâsı eksik olur bazen :) Sonra rakip takım öne geçince hemen moralimiz bozulur, duygusallığımızı çimlere bile taşırız. Hakem üst üste haksızlık yapmaya kalkmasın, ayranımız kabarır âdeta şaha kalkarız. O zaman kimsecikler duramaz önümüzde.

Fransızlar daha kıvrak, özellikle Germen ırkına göre. Neticede soyları Latin ırkına dayanıyor. Hele Afrika kökenlileri o kadar rahat ki top çevirme konusunda elle mi yoksa ayakla mı çeviriyorlar belli değil (Futbol Afrika’dan çıkmış, ilk kez Afrika yerlileri oynarken keşfedilmiş).

FUTBOL EKONOMİSİ

Bırakın Euro 2016 organizasyonunun getirisini bir yana; Fransa yarı finale kaldıktan sonra bir araştırma yapılıyor, bu başarının Fransız ekonomisine en az %0.7’lik bir artış yansıtması bekleniyor. Eee futbol deyip geçmemek lazım.

Şimdi biliyorum, bazıları hemen diyecek ki, futbol toplumları uyuşturan bir spor dalı. Toplulukları uyutan. Katılmıyorum. Futbol sadece bir spor, her şey gibi bir aracı, bir şey sizi uyutabilir de, uyanık da tutabilir.* Hatta o kadar uyanık kalır ki kişi bu sanal dünyadan tamamen uyanabilir. Nasıl kullandığınıza bağlı. O mu sizi yönetiyor, siz mi onu. Bunu belirleyen sizin bilincinizdir, bir ağaca bakıp sadece rant da görebilirsiniz veya altında serinleyip geçebilirsiniz veyahut onunla o kadar bir olursunuz ki onun hikâyesine kulak verebilirsiniz.

Fransızlar’a gelince; geçtiğimiz dönem genel grevler, terör saldırıları ve sel felâketleri dolayısıyla kolay ve keyifli bir yıl geçirmediler. Sanıyorum yukardaki %0.7’lik artış futbolun kendisinden ziyade onun getirdiği mutluluktan. Mutsuz insan her şekilde içine kapanır; duruşuyla**, anlayışıyla, yaşayışıyla. İnsan sistemi bütünsel işler. Mutlu insana gelince sanki kabak çiçeği gibi açılır, vücudunun duruşuyla, anlayışıyla, yaşayışıyla. Sosyalleşmek ve dışarıya çıkıp gezip tozmak ister. Mutluluk bulaşıcıdır. Paylaşmak ister, neticede içiniz bile içinize sığmaz ;)

ŞIMARIKLIK

Yine gözlemlediğim biraz şımaran takımların önde gitse bile maçı verdiği. Spor şımarıklığı kaldırmaz. Galibiyetin sevinci başkadır, şımarmak pek bir başka. Göz yaşınıza bakılmaz; direkt elenir gidersiniz. Spor itidâl ve ölçü gerektirir. Ne geride kaldın diye moralin bozulacak, ne önde gittin diye şımaracaksın. Ruhunu da terbiye eder spor insanın böylelikle. İlk önce keyif için oynayacaksın, kendini gerçekleştirmek adına. Sonrasında kazanmak nasıl olsa geliyor peşi sıra. Maalesef toplum olarak spora pek düşkün değiliz. İlk kez 19 yaşımdayken bir Belçikalı'dan duymuştum; “Bir aydır spor yapmıyorum, kendimi kirli ve işe yaramaz hissediyorum”, diye.

Rahmetli anneannem pek nüktedandı, sohbeti pek bir hoştu. Beyrut’a gemilerle kereste ticareti yapan bir Ağa’nın en küçük kızı ve gözdesiydi. Düğünü masallardaki gibi 40 gün 40 gece sürmüş, develer yüküyle çeyizi kalkmış. Öyle denirdi. Kendi anlatmazdı da efsane gibi ellerden duyardım. Bütün bunlara rağmen oldukça olgun bir insandı, şımarıklıktan hiç haz etmez ve sık sık tekrarlardı; “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var,” der eklerdi “her şey bir anlık kızım, oldum diye övünmemeli, bir an sonra ne olacağı kestirilmez, kimsecikler bilemez.”

Hayattan tekrar sahalara dönecek olursak; top yuvarlaktır. Bir an sonra ne olacağı bilinmez. Dilerim her zaman her yerde hak eden kazansın...



Hamiş: Bu satırları yazdıktan çok kısa bir süre sonra, Portekiz-Fransa final maçı oynandı. Herkes Fransa'yı favori gösterirken, ben ve annem sezgilerimize güvenip Portekiz yenecek dedik günler öncesinden. Sezgi böyle bir şey, "Nasıl olacak bilmiyorum, yenecek" dersiniz sadece. Şu var; hücum olsun, topa hakimiyet ve tutma olsun Fransa öndeydi maç boyunca ancak Portekiz asla bırakmadı. Yarışı önde götüren değil, ipi göğüsleyen kazanır sonuçta. Eee top yuvarlaktır ;)


* Sözüm alkol, sigara, uyuşturucu gibi sağlığa zararı ve algıyı saptırması birebir ispatlanmış şeyler için değil elbette.


** Denemesi bedava. Gözlerinizi kapatın. Çok sevdiğiniz birirnin size adım adım yaklaştığını varsayın. Vücudunuzun nasıl şekil aldığına bakın. Tam tersini uygulayın. Yine gözlemleyin. 


TOP YUVARLAK MI?

Euro 2016'nın üzerinden bir ay geçti bile...

Yaşasın Şeyda

Bazen bir şey hakkında yazılan-çizilenler ve öncesinde konuşulanlar olayın kendisinden daha uzun sürer; düğünler böyledir, törenler böyledir. Uluslararası karşılaşmalar böyledir. Euro 2016 da bir hızla geldi geçti. Her şeyin güzelini severim, futbolun da öyle, takip etmek için kendimi kasmasam dahi önüme güzel top oynayan takımlar gelirse, herşeyi bir yana bırakır izlerim.

HERKES KENDİNİ OYNAR

Bakıyorum sahada bile herkes kendi. Yani gerçek hayatta nasılsalar sahada da aynen öyle ülkelerin takımları. Misâl Almanlar keskin oynuyorlar, disiplinli ve planlılar, hedefe kilitlenince önlerinde çıkanın âdeta esamesi okunmuyor. Gerçekte de bu özellikleri ile öne çıkmaz mı Alman toplumu? Biz Türkler biraz iman gücü ile oynarız, kaleye giderken bir “Allah Allah” nidâsı eksik olur bazen :) Sonra rakip takım öne geçince hemen moralimiz bozulur, duygusallığımızı çimlere bile taşırız. Hakem üst üste haksızlık yapmaya kalkmasın, ayranımız kabarır âdeta şaha kalkarız. O zaman kimsecikler duramaz önümüzde.

Fransızlar daha kıvrak, özellikle Germen ırkına göre. Neticede soyları Latin ırkına dayanıyor. Hele Afrika kökenlileri o kadar rahat ki top çevirme konusunda elle mi yoksa ayakla mı çeviriyorlar belli değil (Futbol Afrika’dan çıkmış, ilk kez Afrika yerlileri oynarken keşfedilmiş).

FUTBOL EKONOMİSİ

Bırakın Euro 2016 organizasyonunun getirisini bir yana; Fransa yarı finale kaldıktan sonra bir araştırma yapılıyor, bu başarının Fransız ekonomisine en az %0.7’lik bir artış yansıtması bekleniyor. Eee futbol deyip geçmemek lazım.

Şimdi biliyorum, bazıları hemen diyecek ki, futbol toplumları uyuşturan bir spor dalı. Toplulukları uyutan. Katılmıyorum. Futbol sadece bir spor, her şey gibi bir aracı, bir şey sizi uyutabilir de, uyanık da tutabilir.* Hatta o kadar uyanık kalır ki kişi bu sanal dünyadan tamamen uyanabilir. Nasıl kullandığınıza bağlı. O mu sizi yönetiyor, siz mi onu. Bunu belirleyen sizin bilincinizdir, bir ağaca bakıp sadece rant da görebilirsiniz veya altında serinleyip geçebilirsiniz veyahut onunla o kadar bir olursunuz ki onun hikâyesine kulak verebilirsiniz.

Fransızlar’a gelince; geçtiğimiz dönem genel grevler, terör saldırıları ve sel felâketleri dolayısıyla kolay ve keyifli bir yıl geçirmediler. Sanıyorum yukardaki %0.7’lik artış futbolun kendisinden ziyade onun getirdiği mutluluktan. Mutsuz insan her şekilde içine kapanır; duruşuyla**, anlayışıyla, yaşayışıyla. İnsan sistemi bütünsel işler. Mutlu insana gelince sanki kabak çiçeği gibi açılır, vücudunun duruşuyla, anlayışıyla, yaşayışıyla. Sosyalleşmek ve dışarıya çıkıp gezip tozmak ister. Mutluluk bulaşıcıdır. Paylaşmak ister, neticede içiniz bile içinize sığmaz ;)

ŞIMARIKLIK

Yine gözlemlediğim biraz şımaran takımların önde gitse bile maçı verdiği. Spor şımarıklığı kaldırmaz. Galibiyetin sevinci başkadır, şımarmak pek bir başka. Göz yaşınıza bakılmaz; direkt elenir gidersiniz. Spor itidâl ve ölçü gerektirir. Ne geride kaldın diye moralin bozulacak, ne önde gittin diye şımaracaksın. Ruhunu da terbiye eder spor insanın böylelikle. İlk önce keyif için oynayacaksın, kendini gerçekleştirmek adına. Sonrasında kazanmak nasıl olsa geliyor peşi sıra. Maalesef toplum olarak spora pek düşkün değiliz. İlk kez 19 yaşımdayken bir Belçikalı'dan duymuştum; “Bir aydır spor yapmıyorum, kendimi kirli ve işe yaramaz hissediyorum”, diye.

Rahmetli anneannem pek nüktedandı, sohbeti pek bir hoştu. Beyrut’a gemilerle kereste ticareti yapan bir Ağa’nın en küçük kızı ve gözdesiydi. Düğünü masallardaki gibi 40 gün 40 gece sürmüş, develer yüküyle çeyizi kalkmış. Öyle denirdi. Kendi anlatmazdı da efsane gibi ellerden duyardım. Bütün bunlara rağmen oldukça olgun bir insandı, şımarıklıktan hiç haz etmez ve sık sık tekrarlardı; “Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var,” der eklerdi “her şey bir anlık kızım, oldum diye övünmemeli, bir an sonra ne olacağı kestirilmez, kimsecikler bilemez.”

Hayattan tekrar sahalara dönecek olursak; top yuvarlaktır. Bir an sonra ne olacağı bilinmez. Dilerim her zaman her yerde hak eden kazansın...



Hamiş: Bu satırları yazdıktan çok kısa bir süre sonra, Portekiz-Fransa final maçı oynandı. Herkes Fransa'yı favori gösterirken, ben ve annem sezgilerimize güvenip Portekiz yenecek dedik günler öncesinden. Sezgi böyle bir şey, "Nasıl olacak bilmiyorum, yenecek" dersiniz sadece. Şu var; hücum olsun, topa hakimiyet ve tutma olsun Fransa öndeydi maç boyunca ancak Portekiz asla bırakmadı. Yarışı önde götüren değil, ipi göğüsleyen kazanır sonuçta. Eee top yuvarlaktır ;)


* Sözüm alkol, sigara, uyuşturucu gibi sağlığa zararı ve algıyı saptırması birebir ispatlanmış şeyler için değil elbette.


** Denemesi bedava. Gözlerinizi kapatın. Çok sevdiğiniz birirnin size adım adım yaklaştığını varsayın. Vücudunuzun nasıl şekil aldığına bakın. Tam tersini uygulayın. Yine gözlemleyin.