19 Ağustos 2016 Cuma

BİLGELİĞİN YERİNE DAİR MASAL

Bir varmış bir yokmuş...

Aşktan kaçan aptallar

Tanrılar âleminde yok yokmuş. Bolluk bereketler, her türlüsünden kısmetler...Canları sıkılmış bir gün Tanrıların. Âlemleri yaratmışlar, 40,000 tane. Her biri ayrı güzellikte. Yetmemiş, boş kalmasın âlemler demişler. Her cinsinden, en güzelinden, özene bezene canlısı ve cansızıyla varlıkları yaratmışlar. Gök rengindeki mavi bilyeye insanları koymuşlar.

Bakmışlar insanlara; yerler içerler ve gezerler lâkin hayli keyifsiz ve renksizler. Bir şeyler yapmak lazım. Demişler “duygu ve değerler eksik kaldı”. Yine her türlüsünden etkisi ve tepkisiyle, gökkuşağı renklerinde duygu ve değerleri yaratmışlar. Her birini ayrı bir yerlere koymuşlar. En son sıraya en hası “bilgelik” kalmamış mı? Bilgeliği nereye koyacaklarını bilememişler. Zira her yer dolmuş taşmış. Almış onları bir düşünce; “Bilgeliğin yeri neresi olmalı?” Hem kolay olmasın hem kıymeti bilinsin istemişler. Tanrılar Meclisi acilen toplanmış. Yaşlıca ve kıdemli olanlarından bir tanesi söz almış:

“En yüksek dağların tepesine koyalım” demiş. “Değil mi ki dağlar ulvî, dağlar yüce, kudretli ve kuvvetli ve dahi heybetli. Bulmak isteyen buyursun düşsün yola. İster sürünerek ister uçarak.”

Tanrıların bir kısmı coşmuş, ellerini çırpmışlar hevesle. “Evet evet” diye bağrışarak onaylamışlar.

Olgun ve tecrübeli olanlardan bir tanesi söze karışmış:

“Evet, öneri hoş lâkin iyice ve etraflıca düşünmek gerek. Her yerde yüksek dağ yok; herkese eşit mesafede olamayacak o zaman, bu diğerlerine haksızlık sayılmaz mı?”

Böyle düşününce hak vermemek elde değilmiş. O zaman neresi olsun diye kara kara düşünürlerken bir başka Tanrı lafa karışmış;

“Denizlerin dibine koyalım, değil mi ki dünyanın çoğu sularla kaplı. Herkese eşit mesafede olur böylelikle. Denizler derin, denizler gizem ve sırlarla dolu. Denizlere yaraşır bilgelik.”

Bir kısmı yine coşkuyla alkışlaya dursun diğer bir kısmı buna itiraz etmiş:

“Olmaz cesuru var, cesur olmayanı var, sudan korkanı var. Denize dalamayanı var. Hem denizler her yerde. Çok olan şeyin kıymeti mi kalır?”

“Ee o zaman???” diye bakışmışlar birbirlerine. İçlerinde en genç olan Tanrı biraz çekinerek öne çıkmış, kibarca müsaadelerini istemiş;

“O zaman sorayım sizlere, bizler ne isteriz bilgelikten? Hem kıymeti bilinsin, hem herkese eşit mesafede olsun, hem kırılgan ve narin olsun, hem olgun ve demli. Kendilerine bir o kadar yakınlarında olsun aynı derecede uzak. Esprisi budur işin. Kalptir bunun yeri” diye bağırmış.

Daha yaşlı olan Tanrılar şaşmış kalmışlar, nasıl olur da daha önceden akıllarına bu gelmez diye.

“Bilgeliğin yeri bundan böyle kalp olsun” demişler, “insanlar tırım tırım arasın dursun içindeki bilmeceyi. Çöllere düşsünler bunun için, yollara revan olsunlar. Diyar diyar dolansınlar. Öyle bir yerde olsun ki hemen içlerinde, kendi denizlerinin dibinde, kendi dağlarının tepesinde. Her bir şarkıda geçsin, her bir şiirde söylensin, her bir yazıda dillensin yeri. Gözlerinin önünde olsun saklı hazinenin anahtarı. Aşktan kaçmak isterken kendi cezalarını kendi elleriyle versinler; gönül gözlerini es geçsinler, bilgeliklerine sırt çevirsinler...”

Ve insanlık ne yaptıysa kendine yapmış bundan böyle...


Hamiş: Eskilerden dinlediğim bir hikâye kendi yorumumla ;)


0 comments:

Yorum Gönderme