23 Ağustos 2016 Salı

FOG KADINLAR

Çok sıkılırdık...

Nereye aitsiniz?

Özellikle rehberlik, milli güvenlik gibi derslerde...Lâkin dersler hayli uzun, saat 8’de girdiğimiz okuldan en erken 4 gibi çıkardık...Bazen sıra arkadaşım dizlerinin üzerine klasikleri çıkarıp hocalara çaktırmadan okurdu. Benim o kadar cesaretim yoktu, çok çok başımı sıraya yaslar, hayallere dalardım. Dört gözle beklediğim; ikimizin sessizce oyunlar oynamasıydı.

Neler mi oynardık? İsim-şehir, adam asmaca...Aklınıza ne gelirse, bazen oyunlar icat ederdik. Sınıfın hepsini tek tek itinayla bazen şöhretli bir isim, bazen bir çiçek, bazen hayvan yapardık. İçinde dalga geçme falan kesinlikle yoktu. Kılı kırk yarar, herkesin öne çıkan özelliklerini bulur, hayli düşünür ve eğlenirdik.

Ben fogdum mesela. Koyu tenli, ince ve çekik gözlüydüm. Oysa foglara o sıralar hayli uzaktım, acep nasıl hayvanlardı? Nerelerde yaşarlardı? Böylelikle hayatıma girmiş oldular.

FOG KADINLAR

Bir varmış bir yokmuş. Vakti zamanında bir balıkçı nasibini bulmak üzere yollara düşmüş. Vara vara bir göle varmış. Bakmış gölde dünya üzerinde görebileceğiniz en güzelinden bir sürü kadın yüzmekte, eğlenmekte, şarkılar söylemekte. Balıkçı mesut bir şekilde göle yaklaşmış ve gizlice izlemeye başlamış.

Yalnız bu kadınların bir özelliği varmış. Yakından bakan balıkçı hayretle görmüş. Deniz kızları misâli; belden aşağısı fog, yukarısı insanmış. Balıkçıyı çalılıkların ardında fark eden fog kadınlar aceleyle suya atlamış, sadece bir kadın tökezlemiş. Bir hamleyle kadını yakalayan balıkçı:

“Görür görmez size aşık oldum,” demiş. “Gelin sizi köyüme götüreyim”.

“Yok olmaz” demiş kadın.” Biz göle aitiz, buralara değil.”.

Balıkçı mert adammış, sevdiğine ve sevgisine sonuna kadar sahip çıkmış:

“Senin için elimden geleni ardıma komam. Yeter ki yanımda ol, kadınım ol...”

Fog kadının da gönlü kaymış, çıkmışlar beraber yeryüzüne. Nikâhları kıyılmış.

Mutlu mesut yaşamışlar. Gel zaman git zaman, bir bakmışlar bu işte bir terslik var, fok kadın sararıp solmakta, altındaki deri zamanla kurumakta, pul pul dökülmekte. Hekim hekim dolanmışlar, çareler aramışlar. Nâfile.

Fog kadın izin istemiş;

“Ne zamandır ailemi görmem, varıp bir onlara sorayım hele...”

Balıkçı istemeye istemeye razı gelmiş, kadınının gölün sularında kaybolmasını izlemiş. Fog kadın diğer dişilerin yanına vardığında , onları bir çember halinde kendisini bekler bulmuş. Meğer bu kadınların sezgileri de oldukça güçlüymüş. Hissetmişler kardeşlerinin başına gelenleri ve yardım talebini. En yaşlısı söz almış:

“Sen buralara aitsin, göle. Başkasını bilmeyiz. Böyle yaratılmış cinsimiz. Var git kocana, nasıl o buralarda yaşayamazsa, de ona usulca, sen de oralarda helâk olacaksın. Bulun bir hâl çaresini...”

Fog kadın yüreği ağırlaşmış şekilde gölün yüzeyine doğru yüzmeye başlamış. Neyi seçtiği bugün bile bilinmez, bir gizem olarak kalmış. Gölün başında tatlı aşk nağmeleri duyulurmuş halen...

NEREYE AİTSİNİZ?

Sizler nereye aitsiniz? Hangi işe? Hangi ilişkiye? Nerden mi bilirsiniz? Naçizane içinize dönüp bir bakın hele, huzurda mısınız? Olduğunuz her neyse (yer, mekân, ilişki, meslek....) içinizde tatlı esintiler mi var yoksa bir iç sıkıntısı ve bitmek bilmeyen hesaplaşmalar mı? Kendi kendinizle mi savaşırsınız? Zaman su gibi mi akmakta günler mi sayılmakta? Kendi kendinizi ikna etmeye mi çalışırsınız? (İknanın olduğu her yerde zihin vardır, kalp hayli uzaktır :) )

Maksat dünya gözüyle kolayı seçmek değil, Özümüze yakın olanı seçebilmek. Bunu nerden mi bileceğiz? Maalesef bilmeyeceğiz, hissedeceğiz. Er geç kalbimize güveneceğiz...


0 comments:

Yorum Gönderme