30 Eylül 2016 Cuma

Pişt azıcık dedikodu yapalım mı beraberce?

ohh konuştuk rahatladık

Nasıl da ilginizi çekti di mi? Neden ki? Baldan tatlı mı gerçekten? Yargılamak için söylemiyorum bütün bunları, bir şey varsa ortada demek bir şeylere iyi gelmekte vehayut hizmet etmekte. Buna inanırım ben. Neden dedikoduya başvurur insanlık acaba?

SOSYOLOJİK OLGU

Sosyolojik olarak, tarih boyunca hizmet etmiş dedikodu. Nasıl mı? Örf, âdet, gelenek ve göreneklerin yerleşmesini sağlayarak. Bir tarih yolculuğuna çıkıp, iletişimin hayli sınırlı olduğu dönemlere gidersek; misâl biri yeni bir şehre göç etmiş olsun, “Burada erk sahibinin karşısında ayak ayak üstüne atılmaz, filancanın sözü geçer, şu şu makbûldür, şöyle davranılır, böyle yapılır” gibisinden sözlerle yerini-yurdunu-insanını tanıtmaya yaramış.

Ee insanoğlu sosyal varlık, iletişim ister, topluluklar halinde yaşar. En ağır cezanın hücre hapsi olmasının ardında yatan asıl sebep bu değil de ne? O zaman sosyalleşme elzem, nefes gibi su gibi. Hâl böyle olunca, dedikodu sağolsun, sınırları çizmiş, hadleri bildirmiş, kıt iletişim kaynaklarının yerini dolduruvermiş. 

KELİMENİN KÖKENİ

İnsan elbette gerçek olay ve konuları aktarmak ister. Sanırım dedikoduyu dedikodu yapan başlıca üç etken var;

1- Haber iletimi sırasındaki yanlışlıklar ve çarpıklıklar

2- Kişinin mahremiyetinin ihlâl edilmesi

3- Her şeyde olduğu gibi niyet

Sırayla gidecek olursak; meselâ birisi komşusunun yeni evlenen ve şehir dışına yerleşen kızının valizleriyle ailesini ziyaret etmek için döndüğünü görsün;

“Falancanın kızı annesini ziyarete gelmiş,” desin A B’ye
“Falancanın kızı mutsuzmuş, annesini ziyarete gelmiş,” desin B C’ye
“Falancanın kızı çok mutsuzmuş, evi terk etmiş ve annesine yerleşmeye gelmiş,” desin C D’ye

Nasıl da ifade değişti, değil mi? Zaten kelimenin kökeninde anlamı saklı bence. Sanki biri birşey söylemiş, diğeri üzerine koymuş. Dedi ve kodu, üzerine koydu, yanına ekledi, başını süsledi. Hiiiç fark etmez. Orjinalliğinden uzaklaştık mı olayın? Şüphesiz evet.

İkinci noktaya gelirsek; bence en can sıkıcı olanına, hele ki kişilerin mahremiyetine burun sokup özel konularının paylaşılması yok mu:

“Aa o iki aydır eşiyle ayrı uyuyor, haberin yok mu?”
“Ay romantizm yalan ayol, kız alttan girdi üstten çıktı zorladı erkeği evlenmeye, napsın fakirlikten çıkış kapısı anca böyle göründü...”

Neden insan böyle bir şey yapsın? Hem eklemeler hem özel hayatı deşifre etmeler? Sanırım ilki kendi mutsuzluğundan, ruhsal boşluğundan. İçe dönmektense, dışa yönelip “O da mutsuz bak” deyip bir nevi tatmin olma durumu. Kusura bakmayın ama bir çeşit mastürbasyon. İlla apış arasında olmuyor böyle şeyler. O zaten en masumu :) Oysa kendi ızdırabının kökenini keşfedip bundan özgürleşse ya, yok bu zor olanı. Oysa ben isterim herkes bakımlı, herkes mutlu, herkes şık olsun. Herkesin herkese faydası dokunsun.

Bir yerlerde okumuştum “En sığ insanlar en çabuk etiketleyenlerdir” diye. Geldik dedikodunun bir faydasına daha, konfor alanımıza gelen UFO'yu* yani yabancı cismi tanımlamak, o kişiyi bir güzel paketlemek, rahat etmek, belirsizliğe en âlâsından nanik çekmek: “O filan okulu, X koleji mezunu, amma soğuk şey, ukalâ, burnundan kıl aldırmaz”. Sen mi almaya çalıştın pekiyi o kılı? Yok sadece havalı bilinen bir okuldan, bu yetip artar bile. Tanımaya ne hacet !

HER ŞEYİN BAŞI NİYET

Geçenlerde bir arkadaşla buluştuk, ortak konumuz ablalarımızla olan iletişimimiz. Daha iyi nasıl olabilir? Anlattık anlattık. Ne kadar çok benziyor dedik ve sonrasında her ikisi de Oğlak burcu çıkmasın mı? Dedik ki bir çeşit sınavımız var bizim bu burçla, gülüştük. Sonrasında dedikodu mu yaptık diye düşünmeden edemedik.

Niyetimiz çok temizdi, laf atmak, lafı yaymak değil, kara çalmak hiç değil; derdimize çare bulmaktı. Sonra ikimiz de sorduk kendimize, “Bütün bunları yüzlerine söyler miyiz?” Söyleriz ve hatta söyledik bile.. Lâkin hala çözemedik. Bilmiyorum aradaki ince farkı anlatabildim mi? 

Sanıyorum dedikodu, iletişimde 'açık olamama' açığını da kapıyor. İnsanlık henüz o aşamada değil demek ki. Karşımızdakini kırmama adına (özü kaybetme-yalnızlık korkusu), nasıl ifade edeceğimizi bilememe kaygılarıyla (özü kabul-güven-yakınlık korkuları) yüzüne değil arkasından söylüyoruz ne diyeceksek; sıklıkla kolaya kaçıyor, eksik ve hastalıklı iletişiyoruz...

İŞTEN ATILMA SEBEBİM

Hiç unutmam, bir İlaç şirketinde İK Direktörü, bölümümün dedikodusunu yapmamı istedi benden. “Şeydacığım sen güleryüzlü ve uysalsın (Türkçe meali; kimse senden şüphelenmez), bölümde olan biteni bana aktarmanı istesem? Merak ediyorum, bugün X mutsuz görüyordu hayli?” (Türkçe meali; gerçek bir İnsan Kaynakçısı değilim ben, İnsan Kaymakçısıyım, onların dertlerinden beslenir, sorunlarını onlara karşı itinayla kullanırım.) 

Yapmadım elbette, 15 gün sonra iş akdim feshedildi. Çok güçlü bir pozisyondaydı zira. Sen gel en iyi okullarda oku, kocan Türkiye’nin en başarılı iş adamlarından olsun, iki de pırlanta gibi çocuk. Demek yetmeyebiliyor içi boş ruhlara tüm bunlar. Yazık. Teklifi kabul eden ederdi, bir güzel onun bunun şahsi bilgisini taşır, sonra ‘Kurumsal İletişim’e katkıda bulundum der vicdanını aklardı! Demek her şey kendini kandırmaya bakar, her bir şeycikler aynada yüzüne bakabilmeye kadar. Hiç pişmanlık duymadım verdiğim karardan. 6 ay sonra iş başındaydım, olmasam ne yazar?

Ya işte böyle, nerden nereye...Yaptık mı bir güzel dedikodumuzu? Haydi ben kaçar ;)

* Undefined flying objects: Tanımlanamayan uçan objeler


DEDİ - KODU

Pişt azıcık dedikodu yapalım mı beraberce?

ohh konuştuk rahatladık

Nasıl da ilginizi çekti di mi? Neden ki? Baldan tatlı mı gerçekten? Yargılamak için söylemiyorum bütün bunları, bir şey varsa ortada demek bir şeylere iyi gelmekte vehayut hizmet etmekte. Buna inanırım ben. Neden dedikoduya başvurur insanlık acaba?

SOSYOLOJİK OLGU

Sosyolojik olarak, tarih boyunca hizmet etmiş dedikodu. Nasıl mı? Örf, âdet, gelenek ve göreneklerin yerleşmesini sağlayarak. Bir tarih yolculuğuna çıkıp, iletişimin hayli sınırlı olduğu dönemlere gidersek; misâl biri yeni bir şehre göç etmiş olsun, “Burada erk sahibinin karşısında ayak ayak üstüne atılmaz, filancanın sözü geçer, şu şu makbûldür, şöyle davranılır, böyle yapılır” gibisinden sözlerle yerini-yurdunu-insanını tanıtmaya yaramış.

Ee insanoğlu sosyal varlık, iletişim ister, topluluklar halinde yaşar. En ağır cezanın hücre hapsi olmasının ardında yatan asıl sebep bu değil de ne? O zaman sosyalleşme elzem, nefes gibi su gibi. Hâl böyle olunca, dedikodu sağolsun, sınırları çizmiş, hadleri bildirmiş, kıt iletişim kaynaklarının yerini dolduruvermiş. 

KELİMENİN KÖKENİ

İnsan elbette gerçek olay ve konuları aktarmak ister. Sanırım dedikoduyu dedikodu yapan başlıca üç etken var;

1- Haber iletimi sırasındaki yanlışlıklar ve çarpıklıklar

2- Kişinin mahremiyetinin ihlâl edilmesi

3- Her şeyde olduğu gibi niyet

Sırayla gidecek olursak; meselâ birisi komşusunun yeni evlenen ve şehir dışına yerleşen kızının valizleriyle ailesini ziyaret etmek için döndüğünü görsün;

“Falancanın kızı annesini ziyarete gelmiş,” desin A B’ye
“Falancanın kızı mutsuzmuş, annesini ziyarete gelmiş,” desin B C’ye
“Falancanın kızı çok mutsuzmuş, evi terk etmiş ve annesine yerleşmeye gelmiş,” desin C D’ye

Nasıl da ifade değişti, değil mi? Zaten kelimenin kökeninde anlamı saklı bence. Sanki biri birşey söylemiş, diğeri üzerine koymuş. Dedi ve kodu, üzerine koydu, yanına ekledi, başını süsledi. Hiiiç fark etmez. Orjinalliğinden uzaklaştık mı olayın? Şüphesiz evet.

İkinci noktaya gelirsek; bence en can sıkıcı olanına, hele ki kişilerin mahremiyetine burun sokup özel konularının paylaşılması yok mu:

“Aa o iki aydır eşiyle ayrı uyuyor, haberin yok mu?”
“Ay romantizm yalan ayol, kız alttan girdi üstten çıktı zorladı erkeği evlenmeye, napsın fakirlikten çıkış kapısı anca böyle göründü...”

Neden insan böyle bir şey yapsın? Hem eklemeler hem özel hayatı deşifre etmeler? Sanırım ilki kendi mutsuzluğundan, ruhsal boşluğundan. İçe dönmektense, dışa yönelip “O da mutsuz bak” deyip bir nevi tatmin olma durumu. Kusura bakmayın ama bir çeşit mastürbasyon. İlla apış arasında olmuyor böyle şeyler. O zaten en masumu :) Oysa kendi ızdırabının kökenini keşfedip bundan özgürleşse ya, yok bu zor olanı. Oysa ben isterim herkes bakımlı, herkes mutlu, herkes şık olsun. Herkesin herkese faydası dokunsun.

Bir yerlerde okumuştum “En sığ insanlar en çabuk etiketleyenlerdir” diye. Geldik dedikodunun bir faydasına daha, konfor alanımıza gelen UFO'yu* yani yabancı cismi tanımlamak, o kişiyi bir güzel paketlemek, rahat etmek, belirsizliğe en âlâsından nanik çekmek: “O filan okulu, X koleji mezunu, amma soğuk şey, ukalâ, burnundan kıl aldırmaz”. Sen mi almaya çalıştın pekiyi o kılı? Yok sadece havalı bilinen bir okuldan, bu yetip artar bile. Tanımaya ne hacet !

HER ŞEYİN BAŞI NİYET

Geçenlerde bir arkadaşla buluştuk, ortak konumuz ablalarımızla olan iletişimimiz. Daha iyi nasıl olabilir? Anlattık anlattık. Ne kadar çok benziyor dedik ve sonrasında her ikisi de Oğlak burcu çıkmasın mı? Dedik ki bir çeşit sınavımız var bizim bu burçla, gülüştük. Sonrasında dedikodu mu yaptık diye düşünmeden edemedik.

Niyetimiz çok temizdi, laf atmak, lafı yaymak değil, kara çalmak hiç değil; derdimize çare bulmaktı. Sonra ikimiz de sorduk kendimize, “Bütün bunları yüzlerine söyler miyiz?” Söyleriz ve hatta söyledik bile.. Lâkin hala çözemedik. Bilmiyorum aradaki ince farkı anlatabildim mi? 

Sanıyorum dedikodu, iletişimde 'açık olamama' açığını da kapıyor. İnsanlık henüz o aşamada değil demek ki. Karşımızdakini kırmama adına (özü kaybetme-yalnızlık korkusu), nasıl ifade edeceğimizi bilememe kaygılarıyla (özü kabul-güven-yakınlık korkuları) yüzüne değil arkasından söylüyoruz ne diyeceksek; sıklıkla kolaya kaçıyor, eksik ve hastalıklı iletişiyoruz...

İŞTEN ATILMA SEBEBİM

Hiç unutmam, bir İlaç şirketinde İK Direktörü, bölümümün dedikodusunu yapmamı istedi benden. “Şeydacığım sen güleryüzlü ve uysalsın (Türkçe meali; kimse senden şüphelenmez), bölümde olan biteni bana aktarmanı istesem? Merak ediyorum, bugün X mutsuz görüyordu hayli?” (Türkçe meali; gerçek bir İnsan Kaynakçısı değilim ben, İnsan Kaymakçısıyım, onların dertlerinden beslenir, sorunlarını onlara karşı itinayla kullanırım.) 

Yapmadım elbette, 15 gün sonra iş akdim feshedildi. Çok güçlü bir pozisyondaydı zira. Sen gel en iyi okullarda oku, kocan Türkiye’nin en başarılı iş adamlarından olsun, iki de pırlanta gibi çocuk. Demek yetmeyebiliyor içi boş ruhlara tüm bunlar. Yazık. Teklifi kabul eden ederdi, bir güzel onun bunun şahsi bilgisini taşır, sonra ‘Kurumsal İletişim’e katkıda bulundum der vicdanını aklardı! Demek her şey kendini kandırmaya bakar, her bir şeycikler aynada yüzüne bakabilmeye kadar. Hiç pişmanlık duymadım verdiğim karardan. 6 ay sonra iş başındaydım, olmasam ne yazar?

Ya işte böyle, nerden nereye...Yaptık mı bir güzel dedikodumuzu? Haydi ben kaçar ;)

* Undefined flying objects: Tanımlanamayan uçan objeler


22 Eylül 2016 Perşembe

Yalnızlık koyar dostum, herkese farklı zaman ve şekillerde...

Gurup vakti dinginliği

Alıştım ben, yalnız hissetmiştim başlarda İstanbul’da. Ailem bir hayli uzakta. Onlara, bana yapılan haksızlara karşı heep dik durdum; insanlar yeri gelince çok acımasız olabiliyorlar. Değil şahsımın tüm insanlığın en hassas yerinden vurdular beni (insanlar sosyal varlıklardır), “Madem şartlarımızla oynamıyorsun, madem yalakalık yapmıyorsun, o halde biz de seni yalnız bırakırız” dediler. “Koyun yalnız beni” dedim, “Fark etmez. Oyununuza katılmayacağım, sofrada eşit olamayacaksam eğer” (tabi ki yetişkindik, böyle âyan beyan belirtmedik; hele ki bizim gibi altyazı ile konuşmaya alışkın toplumlarda bu çılgınlık olur, olayın özetine ve meâline istinaden :)).

Gün geldi miras davası oldu bu, yeri geldi kadın-erkek ilişkileri. Her yalnızlığımla biraz daha güçlendim. Evde yalnız uyuyamayan ben için; yalnız sinemaya gitmek, dünyanın öbür ucuna uçmak, tatile çıkmak, restaurantta yemek yemek çok olağan şeyler haline geldi. Hatta o kadar doğal ki, kendini bildi bileli evli olan bir kız arkadaşımın beraber tatile çıkma teklifime “Şey olur da nasıl yapılır ben hiç bilmiyorum,” cevabıyla afallayıp kaldım, hiç unutmam...

YALNIZLIĞIN DERECELERİ

Yalnızlığın da farklı mertebeleri varmış, yaşamayınca bilinmez. Misâl zamanı geldi Londra’ya taşındım, ‘İstanbul’daki yalnızlık da neymiş’ dedim. Yabancı bir ülkede, yabancı dilde konuşan insanlar arasında gerçekten daha bir derinden hissettim. Hıçkıra hıçkıra sokaklarda ağladım, kimseler bırakın yardım etmeyi dönüp bakmadı bile. Yurdumun, yabancıya bile olsa “Ablam nen var” diyen pek girişken pek karışgan vaziyetlerini özledim, burnumun direği sızladı.

Eve geldim açtım televizyonu, kendi dilimi boşu boşuna aradığımı görüp vurdum kafamı yastığa. Uyur da belki unuturum diyerekten...


AĞLARIZ GÜLÜNECEK HALİMİZE

Şimdi onu aş buna alış derken yalnızlık duygum çok değişik bir biçimde tekrar pörtledi. Beni bilenler bilir, pantolon giymeyi pek tercih etmem. Ne ergonomik bulurum ne de dişi. Giyilecekler listemde elbiseler ilk sırayı çekerken, şort ve etekler peşi sıra takip eder. Kaldı mı pantolonlar sona. Elbise demek fermuar demek. Erkek okuyucular için bir antiparantez, “Beyler genelde elbiselerin fermuarları arkaya yapılır, bir yer vardır, arabalardaki kör nokta gibi, ne yapsanız kol boyunuz yetişmez, bir destek gerekir.” Özetle elbise giymek az biraz cesaret ve hüner ister ;)

İşte geçenlerde bir görüşmeye yetişicem, sevdiğim mavi elbisem üstümde, kapatamıyorum fermuarımı. Bir başladım ağlamaya...Amiyane tabiriyle yalnızlık bir güzel koydu. Anneciğim burnumda tüttü, “anneeeee bir el atıversene” diye seslenebilmeyi istedim, 900 km. uzakta diye yapamadım. Ah dedim, bir erkek arkadaşım olaydı saçlarımı öpe koklaya çeker miydi. O da yok. KÖR OLASICA YALNIZLIK...Neyse ki gözyaşlarım eşlik etti bana.


YALNIZ DEĞİLSİN

Geçenlerde bir Amerikan filmi izliyorum, ucuz değil- sanatsal değil, orta karar*, bir gülme tuttu anlatamam. Kızın yalnızlığıyla barıştığını bikaç kare ile verecekler ya izleyicilere filmin sonunda, kız ne yapsın? Yıllardır istediği kanyon yürüyüşünü gerçekleştirsin OK, yatağın ortasında yatsın OK. Daha ne? Senaristler artık oldukça yaratıcı. 'Esas kız' bir de fermuarlarını kendi başına çekmesini sağlayacak bir sistem yaratmamış mı? Geçiyor düzeneğin içine, pıt halloluyor işi. Ne hoşuma gitti. Oleyyy, bir tek bundan ben muzdarip değilmiş. Meğer yalnız değilmişim ;)


TEK BAŞINALIK MI YALNIZLIK MI?

Bir de tabi, bikaç kursla aydınlandığını sanan tipler var ya, gıcık oluyom ben onlara; “İşte ben tek başınayım dostum, yalnızlık farklı, tek başınalık farklı”. Öyle mi?

İlk bu tabirler arasındaki farkı Osho’dan duymuştum: “Tek başınalık senin doğan. Tek başına doğdun, tek başına öleceksin. Ve anlamadan, farkında olmadan tek başına yaşıyorsun.
Tek başınalığı yalnızlık sanma yanılgısına düşüyorsun; bu sadece bir yanlış anlama. Sen kendine yetersin, ” diyordu Osho.

Osho’nun dedikleri elbette doğru, itiraz ettiğim, “sen gel teğet geç ilişkilerine, ruhunu açmadan yaşa, beraber ol ancak beraber olduğunla uyuma (bir yatağı bile paylaşma), yaşa ıssız adam/ kadın misâli veya grupça inzivalara katıl, grupça uç dünyanın öbür ucuna, grupça dön, ben tek başınalığı beceriyom de”. PEH ki ne PEH. Naçizane tavsiyem onlara, uzaklara gitmenize gerek yok. Bir hafta evden çıkmadan yalnız yaşayın, kimseyle konuşmayın, cepten, TV’den uzak kalın, bakın bakalım insanlarla bağ kurma ihtiyacını aşıp aşmadığınızı görün, bizzat tecrübe edin.

Demek istediğim, insanlarla henüz gerçek bir bağ kurmadan bağ kurma ihtiyacı aşılmaz ki. Sonrasında konuşalım dostum kimmiş yaman, alayına hodri meydan, amanın dostum aman...

Yalnızlık kor, kor ateşler gibi yakar geçer...


* 'How to Be Single?' Türkçesi; Bekâr Yaşama Kılavuzu

YALNIZLIK KOR

Yalnızlık koyar dostum, herkese farklı zaman ve şekillerde...

Gurup vakti dinginliği

Alıştım ben, yalnız hissetmiştim başlarda İstanbul’da. Ailem bir hayli uzakta. Onlara, bana yapılan haksızlara karşı heep dik durdum; insanlar yeri gelince çok acımasız olabiliyorlar. Değil şahsımın tüm insanlığın en hassas yerinden vurdular beni (insanlar sosyal varlıklardır), “Madem şartlarımızla oynamıyorsun, madem yalakalık yapmıyorsun, o halde biz de seni yalnız bırakırız” dediler. “Koyun yalnız beni” dedim, “Fark etmez. Oyununuza katılmayacağım, sofrada eşit olamayacaksam eğer” (tabi ki yetişkindik, böyle âyan beyan belirtmedik; hele ki bizim gibi altyazı ile konuşmaya alışkın toplumlarda bu çılgınlık olur, olayın özetine ve meâline istinaden :)).

Gün geldi miras davası oldu bu, yeri geldi kadın-erkek ilişkileri. Her yalnızlığımla biraz daha güçlendim. Evde yalnız uyuyamayan ben için; yalnız sinemaya gitmek, dünyanın öbür ucuna uçmak, tatile çıkmak, restaurantta yemek yemek çok olağan şeyler haline geldi. Hatta o kadar doğal ki, kendini bildi bileli evli olan bir kız arkadaşımın beraber tatile çıkma teklifime “Şey olur da nasıl yapılır ben hiç bilmiyorum,” cevabıyla afallayıp kaldım, hiç unutmam...

YALNIZLIĞIN DERECELERİ

Yalnızlığın da farklı mertebeleri varmış, yaşamayınca bilinmez. Misâl zamanı geldi Londra’ya taşındım, ‘İstanbul’daki yalnızlık da neymiş’ dedim. Yabancı bir ülkede, yabancı dilde konuşan insanlar arasında gerçekten daha bir derinden hissettim. Hıçkıra hıçkıra sokaklarda ağladım, kimseler bırakın yardım etmeyi dönüp bakmadı bile. Yurdumun, yabancıya bile olsa “Ablam nen var” diyen pek girişken pek karışgan vaziyetlerini özledim, burnumun direği sızladı.

Eve geldim açtım televizyonu, kendi dilimi boşu boşuna aradığımı görüp vurdum kafamı yastığa. Uyur da belki unuturum diyerekten...


AĞLARIZ GÜLÜNECEK HALİMİZE

Şimdi onu aş buna alış derken yalnızlık duygum çok değişik bir biçimde tekrar pörtledi. Beni bilenler bilir, pantolon giymeyi pek tercih etmem. Ne ergonomik bulurum ne de dişi. Giyilecekler listemde elbiseler ilk sırayı çekerken, şort ve etekler peşi sıra takip eder. Kaldı mı pantolonlar sona. Elbise demek fermuar demek. Erkek okuyucular için bir antiparantez, “Beyler genelde elbiselerin fermuarları arkaya yapılır, bir yer vardır, arabalardaki kör nokta gibi, ne yapsanız kol boyunuz yetişmez, bir destek gerekir.” Özetle elbise giymek az biraz cesaret ve hüner ister ;)

İşte geçenlerde bir görüşmeye yetişicem, sevdiğim mavi elbisem üstümde, kapatamıyorum fermuarımı. Bir başladım ağlamaya...Amiyane tabiriyle yalnızlık bir güzel koydu. Anneciğim burnumda tüttü, “anneeeee bir el atıversene” diye seslenebilmeyi istedim, 900 km. uzakta diye yapamadım. Ah dedim, bir erkek arkadaşım olaydı saçlarımı öpe koklaya çeker miydi. O da yok. KÖR OLASICA YALNIZLIK...Neyse ki gözyaşlarım eşlik etti bana.


YALNIZ DEĞİLSİN

Geçenlerde bir Amerikan filmi izliyorum, ucuz değil- sanatsal değil, orta karar*, bir gülme tuttu anlatamam. Kızın yalnızlığıyla barıştığını bikaç kare ile verecekler ya izleyicilere filmin sonunda, kız ne yapsın? Yıllardır istediği kanyon yürüyüşünü gerçekleştirsin OK, yatağın ortasında yatsın OK. Daha ne? Senaristler artık oldukça yaratıcı. 'Esas kız' bir de fermuarlarını kendi başına çekmesini sağlayacak bir sistem yaratmamış mı? Geçiyor düzeneğin içine, pıt halloluyor işi. Ne hoşuma gitti. Oleyyy, bir tek bundan ben muzdarip değilmiş. Meğer yalnız değilmişim ;)


TEK BAŞINALIK MI YALNIZLIK MI?

Bir de tabi, bikaç kursla aydınlandığını sanan tipler var ya, gıcık oluyom ben onlara; “İşte ben tek başınayım dostum, yalnızlık farklı, tek başınalık farklı”. Öyle mi?

İlk bu tabirler arasındaki farkı Osho’dan duymuştum: “Tek başınalık senin doğan. Tek başına doğdun, tek başına öleceksin. Ve anlamadan, farkında olmadan tek başına yaşıyorsun.
Tek başınalığı yalnızlık sanma yanılgısına düşüyorsun; bu sadece bir yanlış anlama. Sen kendine yetersin, ” diyordu Osho.

Osho’nun dedikleri elbette doğru, itiraz ettiğim, “sen gel teğet geç ilişkilerine, ruhunu açmadan yaşa, beraber ol ancak beraber olduğunla uyuma (bir yatağı bile paylaşma), yaşa ıssız adam/ kadın misâli veya grupça inzivalara katıl, grupça uç dünyanın öbür ucuna, grupça dön, ben tek başınalığı beceriyom de”. PEH ki ne PEH. Naçizane tavsiyem onlara, uzaklara gitmenize gerek yok. Bir hafta evden çıkmadan yalnız yaşayın, kimseyle konuşmayın, cepten, TV’den uzak kalın, bakın bakalım insanlarla bağ kurma ihtiyacını aşıp aşmadığınızı görün, bizzat tecrübe edin.

Demek istediğim, insanlarla henüz gerçek bir bağ kurmadan bağ kurma ihtiyacı aşılmaz ki. Sonrasında konuşalım dostum kimmiş yaman, alayına hodri meydan, amanın dostum aman...

Yalnızlık kor, kor ateşler gibi yakar geçer...


* 'How to Be Single?' Türkçesi; Bekâr Yaşama Kılavuzu

18 Eylül 2016 Pazar

 İlk bakışta vuruldum...

Şeyda çifte kumrular gibi Datça'daki yazlığında..

Size de olur mu, bir yere gidersiniz, ya benimsersiniz  (çeker sizi içten içe) ya benimseyemezsiniz (iter sizi sebepsiz).

Misâl sevemedim Brüksel’i, Orta Avrupa’nın rüzgârlı bozkırında, suni camdan yüksek yüksek binalarıyla hayli itici gelmişti bana. Amsterdam’ı şirin ve yaşanabilir bulmuşken, Paris tüm o şiirselliğinin yanında biraz kaotik gelmişti. Londra tüm o griliğine rağmen oldukça sevimli.

DATÇAM

İlk 2008 yılında gittiğim Datçam'a vuruldum âdeta, memleketimin her köşesi güzel de olsa, Ege’nin alt kısmı bir başka. Zeytin ağaçları, sardunyalar, dibi görünen soğukça bir deniz, her daim esen hafif bir yel, başımda cırcır böcekleri...Koyun beni üç-beş ay gıkım çıkmaz valla. Yaşa o koy senin bu koy benim, uyu yıldızların altında, in çarşıya altında bir Vespa’yla...Yap reçelini, kur turşunu, pişir çöreğini, davet et konu komşuyu çaya. Bikaç dedikodu, öyle zararsızından canım, çekiştirme değil ha bilgilendirme babında ;)

EZBER BOZDURAN

Datça 3 B'si ile meşhur; bal, balık, badem. Üçü de bana uyar, bayılırım. Hele ki kahvaltıda bal ve badem ikilisi varsa değmeyin keyfime. Datça Sevdâlıları Derneği olsa Murahhas Azalarından birisi ben olurdum. Türkiye’de Kaz Dağları’ndan sonra nem oranı en düşük yerlerden. Meğer ben sıcağa değil neme dayanamıyormuşum a dostlar. Nem oranı yükselince kafam oluyor bir kazan. Ülkemizde pek meşhur olan “atar”lı hâller bana da musallat oluyor o sıralar...

Bir yerin havası, suyu iyiyse kadını da çekici olur, der eskiler. Dillere destan güzelliğiyle anılan Afrodit'in yaşadığı yer bilinmese de; heykeli ve tapınağı yarımadanın tam ucunda, aynı zamanda Datça'nın eski adı diye bilinen Knidos'ta. İlk çıplak tanrıça figürü olduğu tahmin edilen heykeli şimdilerde kayıp, sadece kaidesi durmakta.

En sevdiğim yönü halk plajları. Al plaj çantanı ve açılır kapanır sandalyeni, az biraz yiyeceğini, git istediğin koya, gir denizine doya doya. Ay “koy” değil, pardon “bük”... Oralarda bük diyorlar, nedense. Ne bükler ama. Her biri ayrı hoş. Bunca senedir gideriz, hâlâ görmediğim yerleri var, özellikle yerleşimin az olduğu Ege tarafında.

Öyle samimi ki halk plajları, vıcık vıcık anlamında değil, kendi halinde ve doğalında. Az ötende bir işçi, öbür yanında yazlıkçı bir aile, biraz daha ilerde Fransız karı-koca. Herkes kendi âleminde, kimse kimseyi rahatsız etmeden siesta tadında takılıp durmakta. 1970’li yılların sonundaki Türkiye’yi anımsatıyorlar. Daha herşeyden para kazanma, bişeyler tırtıklama anlayışının hâkim olmadığı dönemi (rant mı dediniz, pardon o da ne? )

Sevemedim 'club' denen mekânları (neden club? neden İngilizce?). Dım tıs müzikleri, girişte para alınan yerleri. Ayol ben niye senin müzik zevkine muhatap oluyorum dalgaların sesini dinlemek varken...Üstüne üstlük bir de para vereceğim. “Anayasa’ya göre bütün denizler ve kumsallar herkesin kardeşim, çevirmeye ne hakkın var” diye atar yapmışlığım bile vardır (eyvahlar olsun yakalandık :), nemsiz zamanlarda da yapabiliyorum ancak sonuna kadar haklı olduğumda).

CAN BABA’YA SELAM OLSUN

Her yerin bir ünlüsü var, Bodrum denince Cevat Şakir Kabaağaçlı gelir aklımıza, Datça denince malumunuz Can Baba. Can Yücel’in şimdilerde müze haline getirilmiş evi Eski Datça’da. Gidip görmeli. Eski şehir kırsalda. Yeni şehir deniz kıyısında, yarımadanın Akdeniz tarafında.

Bu dev şairden bir alıntıyla bitirmek istedim, lâkin hangisi bilemedim. “Kadınım Yaraşıyorsun sen Akdenize” diye biten bir şiiri vardır ya, onu seçtim. İtiraf edeyim, önce bana yazılmış gibi hissedip azıcık gerindim ;)...

Datçaaaaaaaa, gelecek sene de görüşmek umuduyla...

Akdeniz Yaraşıyor Sana

Akdeniz yaraşıyor sana
Yıldızlar terler ya sen de terliyorsun
Aynı ıslak pırıltı burun kanatlarında
Hiç dinmiyor motorların gürültüsü
Köpekler havlıyor uzaktan
Demin bir çocuk ağladı
Fatmanım cumbadan çarşaf silkiyor yine
Ali dumdum anasına sövüyor saatlerdir
Denizi tokmaklıyor balıkçılar
Bu sesler işte sessizliğini büyüten toprak
O sesinin sardunyalar gibi konuşkan sessizliği

.............................................................................

DATÇA SEVDALILARI

 İlk bakışta vuruldum...

Şeyda çifte kumrular gibi Datça'daki yazlığında..

Size de olur mu, bir yere gidersiniz, ya benimsersiniz  (çeker sizi içten içe) ya benimseyemezsiniz (iter sizi sebepsiz).

Misâl sevemedim Brüksel’i, Orta Avrupa’nın rüzgârlı bozkırında, suni camdan yüksek yüksek binalarıyla hayli itici gelmişti bana. Amsterdam’ı şirin ve yaşanabilir bulmuşken, Paris tüm o şiirselliğinin yanında biraz kaotik gelmişti. Londra tüm o griliğine rağmen oldukça sevimli.

DATÇAM

İlk 2008 yılında gittiğim Datçam'a vuruldum âdeta, memleketimin her köşesi güzel de olsa, Ege’nin alt kısmı bir başka. Zeytin ağaçları, sardunyalar, dibi görünen soğukça bir deniz, her daim esen hafif bir yel, başımda cırcır böcekleri...Koyun beni üç-beş ay gıkım çıkmaz valla. Yaşa o koy senin bu koy benim, uyu yıldızların altında, in çarşıya altında bir Vespa’yla...Yap reçelini, kur turşunu, pişir çöreğini, davet et konu komşuyu çaya. Bikaç dedikodu, öyle zararsızından canım, çekiştirme değil ha bilgilendirme babında ;)

EZBER BOZDURAN

Datça 3 B'si ile meşhur; bal, balık, badem. Üçü de bana uyar, bayılırım. Hele ki kahvaltıda bal ve badem ikilisi varsa değmeyin keyfime. Datça Sevdâlıları Derneği olsa Murahhas Azalarından birisi ben olurdum. Türkiye’de Kaz Dağları’ndan sonra nem oranı en düşük yerlerden. Meğer ben sıcağa değil neme dayanamıyormuşum a dostlar. Nem oranı yükselince kafam oluyor bir kazan. Ülkemizde pek meşhur olan “atar”lı hâller bana da musallat oluyor o sıralar...

Bir yerin havası, suyu iyiyse kadını da çekici olur, der eskiler. Dillere destan güzelliğiyle anılan Afrodit'in yaşadığı yer bilinmese de; heykeli ve tapınağı yarımadanın tam ucunda, aynı zamanda Datça'nın eski adı diye bilinen Knidos'ta. İlk çıplak tanrıça figürü olduğu tahmin edilen heykeli şimdilerde kayıp, sadece kaidesi durmakta.

En sevdiğim yönü halk plajları. Al plaj çantanı ve açılır kapanır sandalyeni, az biraz yiyeceğini, git istediğin koya, gir denizine doya doya. Ay “koy” değil, pardon “bük”... Oralarda bük diyorlar, nedense. Ne bükler ama. Her biri ayrı hoş. Bunca senedir gideriz, hâlâ görmediğim yerleri var, özellikle yerleşimin az olduğu Ege tarafında.

Öyle samimi ki halk plajları, vıcık vıcık anlamında değil, kendi halinde ve doğalında. Az ötende bir işçi, öbür yanında yazlıkçı bir aile, biraz daha ilerde Fransız karı-koca. Herkes kendi âleminde, kimse kimseyi rahatsız etmeden siesta tadında takılıp durmakta. 1970’li yılların sonundaki Türkiye’yi anımsatıyorlar. Daha herşeyden para kazanma, bişeyler tırtıklama anlayışının hâkim olmadığı dönemi (rant mı dediniz, pardon o da ne? )

Sevemedim 'club' denen mekânları (neden club? neden İngilizce?). Dım tıs müzikleri, girişte para alınan yerleri. Ayol ben niye senin müzik zevkine muhatap oluyorum dalgaların sesini dinlemek varken...Üstüne üstlük bir de para vereceğim. “Anayasa’ya göre bütün denizler ve kumsallar herkesin kardeşim, çevirmeye ne hakkın var” diye atar yapmışlığım bile vardır (eyvahlar olsun yakalandık :), nemsiz zamanlarda da yapabiliyorum ancak sonuna kadar haklı olduğumda).

CAN BABA’YA SELAM OLSUN

Her yerin bir ünlüsü var, Bodrum denince Cevat Şakir Kabaağaçlı gelir aklımıza, Datça denince malumunuz Can Baba. Can Yücel’in şimdilerde müze haline getirilmiş evi Eski Datça’da. Gidip görmeli. Eski şehir kırsalda. Yeni şehir deniz kıyısında, yarımadanın Akdeniz tarafında.

Bu dev şairden bir alıntıyla bitirmek istedim, lâkin hangisi bilemedim. “Kadınım Yaraşıyorsun sen Akdenize” diye biten bir şiiri vardır ya, onu seçtim. İtiraf edeyim, önce bana yazılmış gibi hissedip azıcık gerindim ;)...

Datçaaaaaaaa, gelecek sene de görüşmek umuduyla...

Akdeniz Yaraşıyor Sana

Akdeniz yaraşıyor sana
Yıldızlar terler ya sen de terliyorsun
Aynı ıslak pırıltı burun kanatlarında
Hiç dinmiyor motorların gürültüsü
Köpekler havlıyor uzaktan
Demin bir çocuk ağladı
Fatmanım cumbadan çarşaf silkiyor yine
Ali dumdum anasına sövüyor saatlerdir
Denizi tokmaklıyor balıkçılar
Bu sesler işte sessizliğini büyüten toprak
O sesinin sardunyalar gibi konuşkan sessizliği

.............................................................................

1 Eylül 2016 Perşembe

Dünyada herkesin eşit olduğunu düşünen insan sayısı maalesef çook az...

değer ve sevgi eşit

Eşitlik kavramı her zaman vardı. Lâkin Fransız İhtilâli ile pek bir popüler olmadı mı? Herkes gerçekten eşit mi? Ve eşitlik kavramı tam olarak ne?

Eşitlik hukuk karşısında aynı haklara sahip olmayı, yani yasalar karşısında aynı mesafede konumlanmayı da gerektirebilir; aynı değerde olmayı da. Eğer aynı haklardan bahsediyorsak; kısaca bir “geçmiş olsun” demek istiyorum dünyaya izninizle. İnsanlığın bazı kavramları anlayıp içselleştirebilmesi için daha tonlarca fırın ekmek yemesi gerekecek gibi.

Vakti zamanında sırf Boğaziçili’yim diye beni sözleriyle hayli hırpalayan komünist arkadaşımın, ortak projemizi Yönetim Kurulu’na şirkette ben olmadığım zaman diliminde sunmak için onlarca takla atıp bunu başarmasının adı ne? Ee hani eşittik? Kimsenin inancına sözüm yok; ancak insanlık bu kadar çıkarcıysa ve bunu göremeyecek kadar körse, farkındalığı bu kadar düşükse bence hiçbir sistem insanı kurtaramaz (ki kişi ancak kendini kendini hatırlayabilir).

SONU GELMEYEN DENKLEMLER

Bir İngiliz’in canı yanar, tüm dünya ayağa kalkar, eşit derecede tepki için 10 Çinli, 25 Endonezyalı 50 Ugandalı gerekir. 1a=10b=25c=50d. Sanıyorum eşitliği sağladık!!!

Eğer aynı değerdeysek, bunca güçlüye öykünmek niye? Güç ne anlama gelmekte? Varoluşta herşey olduğu gibidir. Herşey o kadar tek ve kendine has ki. Hiçbir zaman bir ısırgan otu kendini gül ile karşılaştırmaz. Isırgan otu bunun için estetikçilere koşmaz. O olması gerektiği koşullarda yaratıldığını içsel olarak bilir. Varoluşta hiçbir şey fayda veya güzelliği ile ölçülmez. Herşey sadece olduğu için, olduğu haliyle mükemmel zaten.

“Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü” dense bile; devri gözetmeksizin her zaman başarı olanlar, kuvvetli olanlar, muktedir olanlar, zengin olanlar, karizmatik olanlar daha çok sevilmişler sanki. Dönemine göre güç kavramı yer değiştirdiği için kimi zaman ağırbaşlılar kimi zaman yırtıklar listeye dahil olmuş. Aslında insanlar değil, nitelikleri sevilmiş; başarıya tapılmış, güç ve iktidar tepeye çıkarılmış, refahın peşinden koşulmuş. Buraya kadar iyi güzel de bu nitelikler olmazsa insan kaderine mi yansın? Kahpe felek kimlere çatsın?

Menfaat sevgiyi açık ara sollamış. İnsanoğlu sevmek istediğini sevmiş, sonra bahanesini bir güzel bulmuş. Meğer gerçek sevgide mantık yokmuş, insan kalbine yakın bulduğunu severmiş.

Hiç unutmam, bir Teksaslı ile tanıştım yurtdışında; “Çok acizim, o kurs senin bu kurs benim dolanıyorum, çıkarcılık huyumu üzerimden atamıyorum, kime yanaşsam ondan bir şey edinme gayretindeyim.” “Samimisin en azından. Bu şimdilik bir aşama. Sahte sevgi timsâli olacağına,” dedim ona. Kocaman gülümsedi. Dilerim şifasını bulmuştur.

GELDİK Mİ YİNE KENDİMİZE, DÖNDÜK MÜ İÇİMİZE

Hepimiz eşit değerdeysek ve eşit seviliyorsak gök kubbede, tam zıddını tecrübe etmemizin kaynağı ne bu âlemde?

Aslında pek haksız sayılmayız. Kendimizi olduğumuz haliyle değerli bulup sevemezken; bu lüksü başkalarına nasıl gösterelim? Şimdi sorsam, kaç kişi vardır dünyada acaba olduğu gibi kendini kabul edebilen, kendisiyle barışık, başarısız da olsa, duvara da toslasa, rezil rüsva da olsa, günün sonunda kendini kucaklayabilen kaç kişi?

Duyguların en düşük titreşim seviyelerinde yer alır utanç ve suçluluk ikilisi. Temeli kontrol ve korkuya dayalı olan sistemler özellikle bu ikisini tetiklerler ki, insan başını bir türlü kaldıramasın; kendisini sevemesin, bir türlü affedemesin ki başkalarına da aynı şekilde davransın. Kuyruğunu kovalayan köpek misâli sonra nerede mutluluk diye tırım tırım aransın? Yesin-içsin-gezsin-tozsun-sevişsin, saadeti halen bulamasın.

Bir parantez açmak istiyorum müsaadenizle; üzülürek söyleyebilirim, bir toplum ne kadar ataerkil ise dişilerinde bu iki korku maalesef oldukça popüler. Kendinden tiksinen kadın sayısı azımsanmayacak derecede.

EKOSİSTEM

Her insanı eşit değerde göremeyen bir anlayış nasıl olsun her canlıyı eşit değerde algılasın? Çok komik; varlığı dünyadan çıkarılsa, yokluğu ekosistemin devam etmesine tehdit oluşturmayacak tek canlı türü insanmış. Fazla ciddiye almışız kendimizi. Arılar olmasa, sistem hızla çöküşe giderken...

Demek doğadan öğreneceğimiz çok şey var hâlâ...


Hamiş: 1 Eylül Dünya Barış Günümüz kutlu ve mutlu olsun ;)

'EŞİTLİK'TEN ÖZÜR DİLEME VAKTİ

Dünyada herkesin eşit olduğunu düşünen insan sayısı maalesef çook az...

değer ve sevgi eşit

Eşitlik kavramı her zaman vardı. Lâkin Fransız İhtilâli ile pek bir popüler olmadı mı? Herkes gerçekten eşit mi? Ve eşitlik kavramı tam olarak ne?

Eşitlik hukuk karşısında aynı haklara sahip olmayı, yani yasalar karşısında aynı mesafede konumlanmayı da gerektirebilir; aynı değerde olmayı da. Eğer aynı haklardan bahsediyorsak; kısaca bir “geçmiş olsun” demek istiyorum dünyaya izninizle. İnsanlığın bazı kavramları anlayıp içselleştirebilmesi için daha tonlarca fırın ekmek yemesi gerekecek gibi.

Vakti zamanında sırf Boğaziçili’yim diye beni sözleriyle hayli hırpalayan komünist arkadaşımın, ortak projemizi Yönetim Kurulu’na şirkette ben olmadığım zaman diliminde sunmak için onlarca takla atıp bunu başarmasının adı ne? Ee hani eşittik? Kimsenin inancına sözüm yok; ancak insanlık bu kadar çıkarcıysa ve bunu göremeyecek kadar körse, farkındalığı bu kadar düşükse bence hiçbir sistem insanı kurtaramaz (ki kişi ancak kendini kendini hatırlayabilir).

SONU GELMEYEN DENKLEMLER

Bir İngiliz’in canı yanar, tüm dünya ayağa kalkar, eşit derecede tepki için 10 Çinli, 25 Endonezyalı 50 Ugandalı gerekir. 1a=10b=25c=50d. Sanıyorum eşitliği sağladık!!!

Eğer aynı değerdeysek, bunca güçlüye öykünmek niye? Güç ne anlama gelmekte? Varoluşta herşey olduğu gibidir. Herşey o kadar tek ve kendine has ki. Hiçbir zaman bir ısırgan otu kendini gül ile karşılaştırmaz. Isırgan otu bunun için estetikçilere koşmaz. O olması gerektiği koşullarda yaratıldığını içsel olarak bilir. Varoluşta hiçbir şey fayda veya güzelliği ile ölçülmez. Herşey sadece olduğu için, olduğu haliyle mükemmel zaten.

“Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü” dense bile; devri gözetmeksizin her zaman başarı olanlar, kuvvetli olanlar, muktedir olanlar, zengin olanlar, karizmatik olanlar daha çok sevilmişler sanki. Dönemine göre güç kavramı yer değiştirdiği için kimi zaman ağırbaşlılar kimi zaman yırtıklar listeye dahil olmuş. Aslında insanlar değil, nitelikleri sevilmiş; başarıya tapılmış, güç ve iktidar tepeye çıkarılmış, refahın peşinden koşulmuş. Buraya kadar iyi güzel de bu nitelikler olmazsa insan kaderine mi yansın? Kahpe felek kimlere çatsın?

Menfaat sevgiyi açık ara sollamış. İnsanoğlu sevmek istediğini sevmiş, sonra bahanesini bir güzel bulmuş. Meğer gerçek sevgide mantık yokmuş, insan kalbine yakın bulduğunu severmiş.

Hiç unutmam, bir Teksaslı ile tanıştım yurtdışında; “Çok acizim, o kurs senin bu kurs benim dolanıyorum, çıkarcılık huyumu üzerimden atamıyorum, kime yanaşsam ondan bir şey edinme gayretindeyim.” “Samimisin en azından. Bu şimdilik bir aşama. Sahte sevgi timsâli olacağına,” dedim ona. Kocaman gülümsedi. Dilerim şifasını bulmuştur.

GELDİK Mİ YİNE KENDİMİZE, DÖNDÜK MÜ İÇİMİZE

Hepimiz eşit değerdeysek ve eşit seviliyorsak gök kubbede, tam zıddını tecrübe etmemizin kaynağı ne bu âlemde?

Aslında pek haksız sayılmayız. Kendimizi olduğumuz haliyle değerli bulup sevemezken; bu lüksü başkalarına nasıl gösterelim? Şimdi sorsam, kaç kişi vardır dünyada acaba olduğu gibi kendini kabul edebilen, kendisiyle barışık, başarısız da olsa, duvara da toslasa, rezil rüsva da olsa, günün sonunda kendini kucaklayabilen kaç kişi?

Duyguların en düşük titreşim seviyelerinde yer alır utanç ve suçluluk ikilisi. Temeli kontrol ve korkuya dayalı olan sistemler özellikle bu ikisini tetiklerler ki, insan başını bir türlü kaldıramasın; kendisini sevemesin, bir türlü affedemesin ki başkalarına da aynı şekilde davransın. Kuyruğunu kovalayan köpek misâli sonra nerede mutluluk diye tırım tırım aransın? Yesin-içsin-gezsin-tozsun-sevişsin, saadeti halen bulamasın.

Bir parantez açmak istiyorum müsaadenizle; üzülürek söyleyebilirim, bir toplum ne kadar ataerkil ise dişilerinde bu iki korku maalesef oldukça popüler. Kendinden tiksinen kadın sayısı azımsanmayacak derecede.

EKOSİSTEM

Her insanı eşit değerde göremeyen bir anlayış nasıl olsun her canlıyı eşit değerde algılasın? Çok komik; varlığı dünyadan çıkarılsa, yokluğu ekosistemin devam etmesine tehdit oluşturmayacak tek canlı türü insanmış. Fazla ciddiye almışız kendimizi. Arılar olmasa, sistem hızla çöküşe giderken...

Demek doğadan öğreneceğimiz çok şey var hâlâ...


Hamiş: 1 Eylül Dünya Barış Günümüz kutlu ve mutlu olsun ;)