30 Kasım 2016 Çarşamba

hoşgeldin yeni güzellikler

Tam otların sarardığı zamanlar
Yere yüzükoyun uzanıyorum
Toprakta bir telâş, bir telâş
Karıncalar ötedenberi dostum.

Ellerime hanım böcekleri konuyor
Ne şeker şey onlar!
Uç böcek, uç böcek diyorum
Uçuyorlar

Pan'ın teneffüsü bile
Ilık, okşamakta yüzü.
Devedikenleri, çalılık vesâire
Bir âlem bu toprakların üstü.

Tabiatla haşır neşir
Kırlarda geçen ikindi vakti.
Sakin, dinlenmiş, rahat
Bir gün daha bitti.

Ne zaman sonbahar mevsimi başlasa aklıma Behçet Necatigil’in yukardaki dizeleri düşer. Nedense çok severim şiiri, küçükken benim de karıncalarla olan yârenliğimden dolayı olsa gerek...Oysa şiir yaz sonlarına dair. Belki de karıncaların kış için erzak toplama telâşesi, bana "amanın kış geliyor, bu da sonbahar kapıda demek" diye hatırlattığından mı? Kim bilir?

YAZ KADINI BEN

Ben bir yaz kadınıyım, yazın başlangıcında doğmuşum. Masallardaki gibi ayın ondördünde :) O yüzden mi nedir, o mevsimin yeri bende başkadır. Yaz demek, hafiflik demektir; hafif giyinmek, hafif yemek, işlerin hafiflemesi. Şimdi kafanız karışmasın, sonbahardan konuşuyorduk, ne oldu diye? Hakkınız var, lâkin herşeyin bir sırası var ;)

Ben böyle severken yaz mevsimini, bitmesin diye dualar ederken nerden bilirdim diğer mevsimlerle de kaynaşacağımı? Hatta ‘Sonbahar’ın listeyi alt üst edeceğini. Kafama saksı falan da düşmedi, bir mucize oldu. Dişi bilgeliğe giden çalışmalarla tanıştım. Böylelikle dişil zaman dediğimiz kavram ‘döngüler’ hayatıma girmiş oldu.

ERİL- DİŞİL ZAMANLAR

Dişil zaman döngüler

Dualite üzerine kurulu bu âlemde, her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. Eril ve dişil sınıflandırılması, eril ve dişil enerjinin işleyiş prensibine göre belirlenmiş olup; beynin eril (sol) ve dişil bölgesiyle (sağ) ilişkili.

Hepimiz bir ‘Cinsel Öz’ ile doğduk. Enerjileri cinsiyetten bağımsız hem kolektif hem bireysel enerjiler olarak değerlendirmek şüphesiz en doğrusu olur. Çoğu kadın eril bir özden çok, dişil bir öze sahiptir. Tam tersi durumlar söz konusu olabilir elbette. Aynı realite erkekler için de geçerlidir. Bu ölçek değişkendir ve her kişinin cinsel özü eşsizdir.

Eril zaman lineerdir, çizgisel ilerler. Dün-bugün-yarın; geçmiş-şimdi-gelecek misâli. Dişil zaman ise daire şeklinde varolur; döner durur, başı-sonu, ucu-bucağı yoktur. Birbirine eklenir; tıpkı gece-gündüz, mevsimler, biz kadınlardaki menstrüasyon döngüsü gibi.

Her bir parçanın döngüdeki yeri yadsınamaz değerde; değil mi? Nasıl ki gece olmadan gündüz, kış olmadan yaz olmaz ise sonbahar olmadan ilkbahar olamaz. Zamanla ısındım diğer mevsimlere, hattâ -inanmayacaksınız- Kasım en sevdiğim ay oldu. Nasıl mı?

Havanın çok erken karardığı bu zaman diliminde; mumlar yakarak evime kapanıp sevdiğim parçalar eşliğinde bolca yazı yazarım. Kış gibi değildir, henüz yeni yıla girilmediği için havada gelecek seneye dair bolca umut, kahvelerden taşan nefis tarçın kokusu vardır. Yazın ayrı düştüğümüz arkadaşlarla, ufacık sıcak mekânlarda buluşmak vardır, kucaklaşıp bolca hasret gidermek cabası. Bazen içime dönerek; kendimle başbaşa sessiz kalıp, içsel çalışmalar yaparım uzayan akşamlarında. Hayata dair yeni gözlükler, kendime dair yeni farkındalıklar edinirim.

NELERDEN VAZGEÇEBİLİRİZ?

İlkbahar doğanın uyandığı, her şeyin yeniden başladığı bir dönem, değil mi? Madem yeni bir şeyler girecek hayatımıza, demek ki eskilere elveda. Evrenin şaşmaz kuralı. Her boşluk doldurulur itinayla.

Demek İlkbahar -yeni başlangıçlar- için, Sonbahar -bazı şeylerden feragat etme, geride bırakma- lazım bizlere. Doğa en güzel örnek bizlere. Nasıl dökülür yapraklar, savrulur çiçekler hep yenilere el vermek üzere. Yavaş yavaş içe dönme vaktidir ‘Sonbahar’ dedikleri. O halde sormak icap eder kendimize, nelerden vazgeçmek gerek öncelikle?

Madem yolculuğumuz bütünlüğe doğru, ruhsal açıdan bizi dinginliğe, dengeye, ahenge götürecek herşey konabilir listemize. Tohum olup açmamızı engelleyen herşey. Aklıma ilk geliverenler;

Kendimizden şüphe etmek
Her türlü dağınıklık
Her türlü fazla eşya
Başarısızlık korkusu
Dedikodu
Tembellik
Erteleme
İnsanları memnun etme
Yersiz ve hadsiz eleştiri
Başarı korkusu
Mükemmelliyetçilik


Aşırı olan herşeyden, bağımlılıklarımızdan (sigara-alkol-uyuşturucu ve hattâ duygusal bağımlılıklar; ülkemizde hayli popüler olan aşırı öfke gibi) özgürleşmek de dahil elbette. Herşeyin başı niyet ve küçük, küçücük bir adım. Hareketinizin ilk adımı sizce ne olurdu? Sizi- seçmiş olduğunuz her neyse- geride bırakmaya yönlendirecek en ufak eyleminiz ne olurdu? Malum başlamak işin yarısı derler.

Bu sene naçizane ‘mükemmelliyetçiliği’ seçiyorum kendime. Beni sürekli ertelemeye iten en büyük sebebe. Gördüm ki mükemmelliyetçilik ateşim olup beni rezil rüsva olmaktan koruduğu kadar, bir buz kütlesi olup birşeyler yapmaktan da alıkor. Ee ne demiş Aristoteles: “Elmas yontulmadan, insan da yanılmadan mükemmelleşemez.” O zaman benim için hayli eğlenceli ve ilginç bir dönem başlayacak gibi desenize...

Bir yıl daha bitmekte...

Hepimize keyifli yolculuklar bu süreçte...


Hamiş1: Bu yazım Martı Dergisi'nde yayınlanmıştır. Artık ben de bir martıdaşım :) /http://www.martidergisi.com/sonbahara-geride-birakmaya-dair/

Hamiş2: Madem "elveda" diyoruz bolca, sizlere Fatih Akın'ın son filmi "Elveda Berlin" filmini gönülden tavsiye edeyim. Sıcacık, hümanist bir yol filmi. Bence bir filmin başarısı, insana o duyguyu geçirebilmesi, bunu da gösteren en büyük etken koşa koşa eve gidip bir an önce filmin müziğini dinlemek oluyor. Filmi paylaşamam elbette :) , müziğini paylaşayım bari....

SONBAHAR VE GERİDE BIRAKMAYA DAİR...

hoşgeldin yeni güzellikler

Tam otların sarardığı zamanlar
Yere yüzükoyun uzanıyorum
Toprakta bir telâş, bir telâş
Karıncalar ötedenberi dostum.

Ellerime hanım böcekleri konuyor
Ne şeker şey onlar!
Uç böcek, uç böcek diyorum
Uçuyorlar

Pan'ın teneffüsü bile
Ilık, okşamakta yüzü.
Devedikenleri, çalılık vesâire
Bir âlem bu toprakların üstü.

Tabiatla haşır neşir
Kırlarda geçen ikindi vakti.
Sakin, dinlenmiş, rahat
Bir gün daha bitti.

Ne zaman sonbahar mevsimi başlasa aklıma Behçet Necatigil’in yukardaki dizeleri düşer. Nedense çok severim şiiri, küçükken benim de karıncalarla olan yârenliğimden dolayı olsa gerek...Oysa şiir yaz sonlarına dair. Belki de karıncaların kış için erzak toplama telâşesi, bana "amanın kış geliyor, bu da sonbahar kapıda demek" diye hatırlattığından mı? Kim bilir?

YAZ KADINI BEN

Ben bir yaz kadınıyım, yazın başlangıcında doğmuşum. Masallardaki gibi ayın ondördünde :) O yüzden mi nedir, o mevsimin yeri bende başkadır. Yaz demek, hafiflik demektir; hafif giyinmek, hafif yemek, işlerin hafiflemesi. Şimdi kafanız karışmasın, sonbahardan konuşuyorduk, ne oldu diye? Hakkınız var, lâkin herşeyin bir sırası var ;)

Ben böyle severken yaz mevsimini, bitmesin diye dualar ederken nerden bilirdim diğer mevsimlerle de kaynaşacağımı? Hatta ‘Sonbahar’ın listeyi alt üst edeceğini. Kafama saksı falan da düşmedi, bir mucize oldu. Dişi bilgeliğe giden çalışmalarla tanıştım. Böylelikle dişil zaman dediğimiz kavram ‘döngüler’ hayatıma girmiş oldu.

ERİL- DİŞİL ZAMANLAR

Dişil zaman döngüler

Dualite üzerine kurulu bu âlemde, her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. Eril ve dişil sınıflandırılması, eril ve dişil enerjinin işleyiş prensibine göre belirlenmiş olup; beynin eril (sol) ve dişil bölgesiyle (sağ) ilişkili.

Hepimiz bir ‘Cinsel Öz’ ile doğduk. Enerjileri cinsiyetten bağımsız hem kolektif hem bireysel enerjiler olarak değerlendirmek şüphesiz en doğrusu olur. Çoğu kadın eril bir özden çok, dişil bir öze sahiptir. Tam tersi durumlar söz konusu olabilir elbette. Aynı realite erkekler için de geçerlidir. Bu ölçek değişkendir ve her kişinin cinsel özü eşsizdir.

Eril zaman lineerdir, çizgisel ilerler. Dün-bugün-yarın; geçmiş-şimdi-gelecek misâli. Dişil zaman ise daire şeklinde varolur; döner durur, başı-sonu, ucu-bucağı yoktur. Birbirine eklenir; tıpkı gece-gündüz, mevsimler, biz kadınlardaki menstrüasyon döngüsü gibi.

Her bir parçanın döngüdeki yeri yadsınamaz değerde; değil mi? Nasıl ki gece olmadan gündüz, kış olmadan yaz olmaz ise sonbahar olmadan ilkbahar olamaz. Zamanla ısındım diğer mevsimlere, hattâ -inanmayacaksınız- Kasım en sevdiğim ay oldu. Nasıl mı?

Havanın çok erken karardığı bu zaman diliminde; mumlar yakarak evime kapanıp sevdiğim parçalar eşliğinde bolca yazı yazarım. Kış gibi değildir, henüz yeni yıla girilmediği için havada gelecek seneye dair bolca umut, kahvelerden taşan nefis tarçın kokusu vardır. Yazın ayrı düştüğümüz arkadaşlarla, ufacık sıcak mekânlarda buluşmak vardır, kucaklaşıp bolca hasret gidermek cabası. Bazen içime dönerek; kendimle başbaşa sessiz kalıp, içsel çalışmalar yaparım uzayan akşamlarında. Hayata dair yeni gözlükler, kendime dair yeni farkındalıklar edinirim.

NELERDEN VAZGEÇEBİLİRİZ?

İlkbahar doğanın uyandığı, her şeyin yeniden başladığı bir dönem, değil mi? Madem yeni bir şeyler girecek hayatımıza, demek ki eskilere elveda. Evrenin şaşmaz kuralı. Her boşluk doldurulur itinayla.

Demek İlkbahar -yeni başlangıçlar- için, Sonbahar -bazı şeylerden feragat etme, geride bırakma- lazım bizlere. Doğa en güzel örnek bizlere. Nasıl dökülür yapraklar, savrulur çiçekler hep yenilere el vermek üzere. Yavaş yavaş içe dönme vaktidir ‘Sonbahar’ dedikleri. O halde sormak icap eder kendimize, nelerden vazgeçmek gerek öncelikle?

Madem yolculuğumuz bütünlüğe doğru, ruhsal açıdan bizi dinginliğe, dengeye, ahenge götürecek herşey konabilir listemize. Tohum olup açmamızı engelleyen herşey. Aklıma ilk geliverenler;

Kendimizden şüphe etmek
Her türlü dağınıklık
Her türlü fazla eşya
Başarısızlık korkusu
Dedikodu
Tembellik
Erteleme
İnsanları memnun etme
Yersiz ve hadsiz eleştiri
Başarı korkusu
Mükemmelliyetçilik


Aşırı olan herşeyden, bağımlılıklarımızdan (sigara-alkol-uyuşturucu ve hattâ duygusal bağımlılıklar; ülkemizde hayli popüler olan aşırı öfke gibi) özgürleşmek de dahil elbette. Herşeyin başı niyet ve küçük, küçücük bir adım. Hareketinizin ilk adımı sizce ne olurdu? Sizi- seçmiş olduğunuz her neyse- geride bırakmaya yönlendirecek en ufak eyleminiz ne olurdu? Malum başlamak işin yarısı derler.

Bu sene naçizane ‘mükemmelliyetçiliği’ seçiyorum kendime. Beni sürekli ertelemeye iten en büyük sebebe. Gördüm ki mükemmelliyetçilik ateşim olup beni rezil rüsva olmaktan koruduğu kadar, bir buz kütlesi olup birşeyler yapmaktan da alıkor. Ee ne demiş Aristoteles: “Elmas yontulmadan, insan da yanılmadan mükemmelleşemez.” O zaman benim için hayli eğlenceli ve ilginç bir dönem başlayacak gibi desenize...

Bir yıl daha bitmekte...

Hepimize keyifli yolculuklar bu süreçte...


Hamiş1: Bu yazım Martı Dergisi'nde yayınlanmıştır. Artık ben de bir martıdaşım :) /http://www.martidergisi.com/sonbahara-geride-birakmaya-dair/

Hamiş2: Madem "elveda" diyoruz bolca, sizlere Fatih Akın'ın son filmi "Elveda Berlin" filmini gönülden tavsiye edeyim. Sıcacık, hümanist bir yol filmi. Bence bir filmin başarısı, insana o duyguyu geçirebilmesi, bunu da gösteren en büyük etken koşa koşa eve gidip bir an önce filmin müziğini dinlemek oluyor. Filmi paylaşamam elbette :) , müziğini paylaşayım bari....

28 Kasım 2016 Pazartesi

Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız,
Sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş...
Sabahattin Ali

Yaşasın sanatçı ruhlu olmak

Oh be, iyi ki sanat var. Bazen çıldırmamak işten bile değil...Müziksiz bir yaşam düşünebiliyor musunuz? Ya da edebiyatın olmadığı. Ah ne menem bir dünya olurdu. Sanmayın ruhlar acıkmaz, onlar da beslenir, elbette güzellikle. Bu güzellik ya maşuktan ya doğadan veya sanattan gelir...

Estetiğe hayli meraklıyım, yok efendim bildiğiniz anlamda orayı burayı ittirip çektirme manâsında değil, güzelliğe düşkünüm. Tanrı veya insan elinden çıkma hiç fark etmez, doya doya izlerim, ohh bolca içime çekerim. Bilincimi başka boyutlara uçururlar, meğer neler mümkünmüş bu âlemde derim, az biraz sonsuz olasılıklar kapısı aralanır önümde. Zihnim devre dışı kalır sanki.

Zaten bir noktada Tanrı ve insan eli sanki içiçe geçmez mi? Misâl, bir doğa harikası ile karşı kaşıyayızdır; “Ah ne güzel âdeta tablo gibi” demez miyiz? Aksi de geçerli elbette, çok güzel bir tuval karşısında da “Ne kadar da gerçek, tıpkı sahici gibi,” kelimeleri dökülüverir ağzımızdan...

Bir bina, bir resim, bir fotoğraf, bir elişi, tığ işi hiiiç fark etmez (koyduk mu zanaatı da işin içine), ilgi alanıma girer eğer estetikse;

Bir işin güzelini, hasını seçebilmek için
Az biraz hüner gerek
Bakmasını ve görmesini bilmek
Duymasını ve dinlemesini ayırt edebilmek
Özünü koklayabilmek

Keşfedebilmek, emek ister
Ruha yakın olmak icap eder


Tek mesafeli olduğum branş heykel sanatı, o da bizim ülkede. Kusura bakmasınlar bunca korkunç, ifadesiz, incelikten yoksun heykelleri nasıl yapıyorlar diye hep şaşmışımdır. Yurt dışında isem, bu da değişir, oturur izlerim. Taşa, demire, tunca şekil veren bu hünerli elleri öpesim gelir, “Sağolun zahmet etmişiniz, sayenizde bildim o devirler nasıldı!”  diyesim gelir.

SABAHATTİN ALİ

Yazarı geç tanıdım, tavsiye ederim, sakın ola şiddetle değil :), olsa olsa hararetle veya can-ı gönülden. Erkeklerin en güçlü görüntülerinde aslında en derininde, içten içe en acınası halde olduklarını belirtmiş ya, yahu bu ne gözlem gücü. İfade bir kadından değil bir erkekten gelmekte, dikkatinizi çekerim.

Kusura bakmayın belirtmek durumundayım, sürekli kikirdeyen ve böylelikle erkekler karşısında prim yapan kızlar vardır ya (erkek acaba "güldürebiliyorum, oh ben bunu yatak dahil her yerde mutlu edebilirim" diye mi düşünmekte? Malum herşeyin başı cinsellik. Hayat böyle kurgulanmış, erkek kadına çekilecek, döllenme olacak, soy sop yürüyecek, devran dönecek. Ruj ve allık niye çıkmış hiç düşündünüz mü? Cinsel ilişki sırasında kadınların dudak ve yanaklarına kan toplanır, böylelikle erkeğine daha bir çekici gelirmiş, işte bu anları anımsatmak için gizemli bir davet belki de. Uzun bir parantez oldu, bildiğim en ufak birşeyi bile paylaşma gayretimi mazur görün), işte Sabahattin Ali bunlara 'boş ruhlar' diyor, sürekli ona buna sebepsiz gülenler vardır ya, kafamda bir şimşek çaktı, beni bir güzel aydınlattı. Neyin beni rahatsız ettiğini sayesinde bulmuş oldum.

Nerden nereye...Demek sanat sadece görsel değil, her yönden beslemekte...

SANATÇI DUASI

Ben senin içindeki parçanım
Hem çocuksu hem olgun
Hem kırılgan hem demli
Hem samimi hem mesafeli
Gel beraber olalım
Okyanusları aşalım
AŞK’a düşelim birlikte
Enginlere bile sığmayalım
Taşalım ve coşalım


Ben senin duyarlı parçanım
İyi bak bana
Besle ve büyüt ki
Ben de seni büyütebileyim
Seni sevebileyim
Sarıp sarmalayabileyim

Tek düsturumuz GÜZELLİK olsun
Dostluk olsun, ZAMANSIZLIK olsun
Mekânsızlık olsun, HİÇLİK olsun
Ee daha ne olsun?
Dinle sana fısıldadığım şeyleri
Kıs “zihninin” karga sesini
Ki duy içindeki hassas serçeyi
Dile gelsin ŞEYDA BÜLBÜL
Şakısın kendi parçasını
Sonsuza ve de boşluğa...


Hamiş: Usta bir sanatçıdan dev bir şahaser dinleyelim o zaman...

SANAT DEDİKLERİ...

Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız,
Sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş...
Sabahattin Ali

Yaşasın sanatçı ruhlu olmak

Oh be, iyi ki sanat var. Bazen çıldırmamak işten bile değil...Müziksiz bir yaşam düşünebiliyor musunuz? Ya da edebiyatın olmadığı. Ah ne menem bir dünya olurdu. Sanmayın ruhlar acıkmaz, onlar da beslenir, elbette güzellikle. Bu güzellik ya maşuktan ya doğadan veya sanattan gelir...

Estetiğe hayli meraklıyım, yok efendim bildiğiniz anlamda orayı burayı ittirip çektirme manâsında değil, güzelliğe düşkünüm. Tanrı veya insan elinden çıkma hiç fark etmez, doya doya izlerim, ohh bolca içime çekerim. Bilincimi başka boyutlara uçururlar, meğer neler mümkünmüş bu âlemde derim, az biraz sonsuz olasılıklar kapısı aralanır önümde. Zihnim devre dışı kalır sanki.

Zaten bir noktada Tanrı ve insan eli sanki içiçe geçmez mi? Misâl, bir doğa harikası ile karşı kaşıyayızdır; “Ah ne güzel âdeta tablo gibi” demez miyiz? Aksi de geçerli elbette, çok güzel bir tuval karşısında da “Ne kadar da gerçek, tıpkı sahici gibi,” kelimeleri dökülüverir ağzımızdan...

Bir bina, bir resim, bir fotoğraf, bir elişi, tığ işi hiiiç fark etmez (koyduk mu zanaatı da işin içine), ilgi alanıma girer eğer estetikse;

Bir işin güzelini, hasını seçebilmek için
Az biraz hüner gerek
Bakmasını ve görmesini bilmek
Duymasını ve dinlemesini ayırt edebilmek
Özünü koklayabilmek

Keşfedebilmek, emek ister
Ruha yakın olmak icap eder


Tek mesafeli olduğum branş heykel sanatı, o da bizim ülkede. Kusura bakmasınlar bunca korkunç, ifadesiz, incelikten yoksun heykelleri nasıl yapıyorlar diye hep şaşmışımdır. Yurt dışında isem, bu da değişir, oturur izlerim. Taşa, demire, tunca şekil veren bu hünerli elleri öpesim gelir, “Sağolun zahmet etmişiniz, sayenizde bildim o devirler nasıldı!”  diyesim gelir.

SABAHATTİN ALİ

Yazarı geç tanıdım, tavsiye ederim, sakın ola şiddetle değil :), olsa olsa hararetle veya can-ı gönülden. Erkeklerin en güçlü görüntülerinde aslında en derininde, içten içe en acınası halde olduklarını belirtmiş ya, yahu bu ne gözlem gücü. İfade bir kadından değil bir erkekten gelmekte, dikkatinizi çekerim.

Kusura bakmayın belirtmek durumundayım, sürekli kikirdeyen ve böylelikle erkekler karşısında prim yapan kızlar vardır ya (erkek acaba "güldürebiliyorum, oh ben bunu yatak dahil her yerde mutlu edebilirim" diye mi düşünmekte? Malum herşeyin başı cinsellik. Hayat böyle kurgulanmış, erkek kadına çekilecek, döllenme olacak, soy sop yürüyecek, devran dönecek. Ruj ve allık niye çıkmış hiç düşündünüz mü? Cinsel ilişki sırasında kadınların dudak ve yanaklarına kan toplanır, böylelikle erkeğine daha bir çekici gelirmiş, işte bu anları anımsatmak için gizemli bir davet belki de. Uzun bir parantez oldu, bildiğim en ufak birşeyi bile paylaşma gayretimi mazur görün), işte Sabahattin Ali bunlara 'boş ruhlar' diyor, sürekli ona buna sebepsiz gülenler vardır ya, kafamda bir şimşek çaktı, beni bir güzel aydınlattı. Neyin beni rahatsız ettiğini sayesinde bulmuş oldum.

Nerden nereye...Demek sanat sadece görsel değil, her yönden beslemekte...

SANATÇI DUASI

Ben senin içindeki parçanım
Hem çocuksu hem olgun
Hem kırılgan hem demli
Hem samimi hem mesafeli
Gel beraber olalım
Okyanusları aşalım
AŞK’a düşelim birlikte
Enginlere bile sığmayalım
Taşalım ve coşalım


Ben senin duyarlı parçanım
İyi bak bana
Besle ve büyüt ki
Ben de seni büyütebileyim
Seni sevebileyim
Sarıp sarmalayabileyim

Tek düsturumuz GÜZELLİK olsun
Dostluk olsun, ZAMANSIZLIK olsun
Mekânsızlık olsun, HİÇLİK olsun
Ee daha ne olsun?
Dinle sana fısıldadığım şeyleri
Kıs “zihninin” karga sesini
Ki duy içindeki hassas serçeyi
Dile gelsin ŞEYDA BÜLBÜL
Şakısın kendi parçasını
Sonsuza ve de boşluğa...


Hamiş: Usta bir sanatçıdan dev bir şahaser dinleyelim o zaman...

22 Kasım 2016 Salı

“Her seçim bir kaybediştir, her tercih bir vazgeçiştir çünkü...” Alıntı

Ağaç gibiler; hem dost hem sevgili

KADIN: Tam iki buçuk sene oldu, iki buçuk sene bekledim. Kalbim ağzımda, elim böğrümde; hakkımda çıkacak KHK'leri* takip edebilmek adına sürekli Resmi Gazete haberlerini takip ettim;

"Kolayı seç..."
"Seni seveni seç..."
"Boşu boşuna kahramanlık taslama..."


Anlaşılan yine bana AF çıkmamıştı, beni devamlı kendine şu veya bu şekilde yasaklayacaktı. Herkesin pastada payı vardı; kimine söz verilmişti kiminin hakkı kalırdı. Sadece AŞK'ın hükmü yoktu. Nasıl üzüldüm, ne acılar çektim, sol elim mi uyuşmadı, sol gözüm mü şişmedi, doktorlara mı taşınmadım. Herkes aşık olup aşkı yaşarken, sahi bana görülen bu ceza niyeydi? Daha 17 yaşında kızlar sevdiklerinden bir hafta cevap almasınlar bir naz bir niyaz, bana “Sabrın Yolları...”

ERKEK: 
"Her ne oluyorsa kabullenmek lazım..."
"Olan herşey olacağına varır..."
"Her ne yaşanıyorsa muhakkak bir hikmeti vardır..."

KADIN: Hikmetinden sual olunmaz da eğri oturalım, doğru konuşalım, etraflıca düşünelim. Bana hiç fırsat tanıdın mı, bana yönelik hiçbir somut adım attın mı? Allah aşkına söyle...Kusura bakma ama tüm benden kaçışlarınla, bütün maddi-manevi yatırımları başka tarafa yapmanla kaderin ağlarını ne tarafta örmesini bekliyordun ki? Kader de ne yapsın böyle bir durumda?

TAHTEREVALLİ

Onu da anlamaya çalışıyorum elbette; kalakalmak. Geleceğinin ellerinden kayıp gitmesi. İyi hissettirmese gerek. Lâkin aslanım son raddeye kadare nerelerdeydin? Kaya ve taş hikâyesini bilir misiniz? Bir Usta kayaya defalarca vurmuş, tam yüzüncü vuruşunda kaya parçalanıp un ufak olmuş; dönüp yanındaki öğrencilere sormuş; “Şimdi kayayı kıran sadece 100. hamle midir?”

Onu da anlamaya çalışıyorum elbette; sonrasında onca kişiyi karşısına almak, kurulu düzenini bozmak, efendi duruşunu ve imajını sarsmak...Nasıl sevgi anlaşmak değilse; nedensiz de sevilirse, anlamak hak vermek olmuyormuş, insanın kalbi derinden ince ince sızlıyormuş.

Bir tahterevalli düşünün herşey toplanmış bir yanda, "Paşa" muamelesi edenler, alttan alanlar, eş-dost-hısım-akraba; diğer yanda sadece Şeyda. Bütün lobi faaliyetleri kalabalık tarafta. Kader neylesin Şeyda'ya? Hiç dinlenmedim ben, benim tarafımdan bir kimse dinlenmedi, tanık-sanık sandalyesi, ne derseniz adına oturtulmadım. Heeep gıyabımda hükümler.

AŞK VE KORKU

Zaten ilgilendiğim bir konuydu kadın-erkek ilişkileri. Aşk acımla ivme kazanmış oldu, yolum Deida ile kesişti. Kimilerinin 'Aşk Tanrısı' da dediği Amerikalı yazar; cinsellik, ilişkiler, maskülen-feminen enerjiler gibi konuları derinlemesine inceliyor. Erkekler hakkında;

DAVID DEIDA: “Erkek başıboş bir halde aşka bağlanmadan dolanır çünkü ona özgürlük gibi gelen şeyi kaybetmekten korkar. Bir kadının derin aşkından ve bir kadının cinsel arzusu ile duyguları olarak ortaya çıkan enerjiden korkarlar. Öte yandan bir kadının adanmış aşkı ve vahşi enerjisiyle birleşmekten başka birşey istemezler,” ** yorumu hayli ilgimi çekti. Yazar bu özgürlüğe "Sahte" der, "derin erkekler buna prim vermezler" diye ilerleyen sayfalarda ekler.

Demek erkek korktuğunda türlü bahaneler üretiyor, sığ ilişkilere sığınabiliyor. Görünürde “Bu, şu...” diye birsürü şey sıralıyor, yan sapağa sapabiliyor. Ayağına, boynuna, yeri geliyor parmağına bile pranga vurmaktan çekinmiyor. Peki bir insan bir başkasının korkusu için ne yapabilir?

Acı olacak, ancak cevap HİÇ, hem de kocaman bir HİÇ. “Kimseyi dönüştüremezsiniz, kendinizi bile. Sadece kendinizi dönüştürebilecek bir alan yaratırsınız” der Eckhart Tolle. Spiritüel çalışmalar işte tam da böyledir, hem kolektife hizmet ederler hem de son derece “ben”cildirler.

MUHALEFET

Anladım, yapıp yapabileceğim kendime dönmek...Bundan sonrasında bir muhalefet yapacaksam eğer; onu da sadece nefsime, korkularıma yaparım. Dilerim onu da aşkla yapayım, Güneş gibi yapayım. Bilir misiniz Ezop’un*** ünlü 'Rüzgâr ve Güneş' hikâyesini?

“Güneş ve rüzgâr kimin daha güçlü olduğuna dair tartışıyorlarmış. Rüzgâr ‘Ben güçlü olduğumu kanıtlayacağım’ demiş ve esip gürlemeye başlamış. Adam paltosuna daha sıkı yapışmış. Güneş ise ‘Dur bi dakika’ deyip, farklı bir yöntem izlemiş. Dostane ve nazikçe ısıtmaya başlamış. Sonunda adam dayanamayıp paltosunu çıkarmış.”

Korkularımızı salıvermemiz mümkünmüş biliyor musunuz? Nasıl mı? Onlara tutunduğumuzu fark ettiğimizde. Peki neden korkulara tutunup kendimizi onlarla tanımlarız? Onlarla sınırlı gerçekliğimizi yaratırız? O gerçekliğe hizalanırız? Sanırım en büyük etmen "belirsizlik".

Belirsizlik insanoğlunun kontrol ihtiyacına en büyük tehdit. Komiğiz vesselâm. "Herşey mümkün" ifadesi pozitif algılanacağına; kâh belirsizliğin bilinmezliğinden, kâh olasılıkların herşeyi mümkün kılarken bizleri aciz ve yetersiz hissetirmesinden mi nedir ürkütücü gelmekte. Dilerim korkularımızdan özgürleşip kelebekler misâli hafiflemek nasip olsun...

SON SÖZ

Geçenlerde doktor bir arkadaşım ile konuşuyordum, meğer vücutta her boşluk dolarmış; ne eşsiz bir mekanizma. Misâl bir kadının rahmi alınsa, mesane veya bağırsaklar kaplarmış orayı. Akciğerden bir parça alınsa, elde su toplanınca oluşan cinsten dokuya benzer birşey kaplarmış boşalan yeri. Ya kalbinden bir parça alınsa dolar mı? Tıp bu boşluğa bir çare buldu mu?

Şu zor zamanlarımda hiçbir konuda elimden tutulmadı. Tutmayanlara başkaca hiçbir sözüm yok. Tutanlar çıkacaktır elbet...Önce ben tutacağım ellerimden sıcacık bir zarafetle...

“Bazen teslimiyet, anlamaya çalışmaktan vazgeçmek ve bilmemekten ötürü rahat olmak anlamlarına gelir”, diye ekler Eckhart Tolle. Anlamaya çalışmaktan vazgeçtim geçmesine de, dilerim rahat olma kısmı da gün gelir vasıl olur bana...

* Kanun Hükmünde Kararname

** “Canım Sevgilim” s:46-47

*** M.Ö 6000 yıllarında b
ir dönem köle olarak yaşamış Yunanlı masalcı. Ona mal edilen masallar Fransız yazarı Jean de la Fontaine'in fabllarına esin kaynağı olmuştur.

BİR KADIN, BİR ERKEK VE DAVID DEIDA

“Her seçim bir kaybediştir, her tercih bir vazgeçiştir çünkü...” Alıntı

Ağaç gibiler; hem dost hem sevgili

KADIN: Tam iki buçuk sene oldu, iki buçuk sene bekledim. Kalbim ağzımda, elim böğrümde; hakkımda çıkacak KHK'leri* takip edebilmek adına sürekli Resmi Gazete haberlerini takip ettim;

"Kolayı seç..."
"Seni seveni seç..."
"Boşu boşuna kahramanlık taslama..."


Anlaşılan yine bana AF çıkmamıştı, beni devamlı kendine şu veya bu şekilde yasaklayacaktı. Herkesin pastada payı vardı; kimine söz verilmişti kiminin hakkı kalırdı. Sadece AŞK'ın hükmü yoktu. Nasıl üzüldüm, ne acılar çektim, sol elim mi uyuşmadı, sol gözüm mü şişmedi, doktorlara mı taşınmadım. Herkes aşık olup aşkı yaşarken, sahi bana görülen bu ceza niyeydi? Daha 17 yaşında kızlar sevdiklerinden bir hafta cevap almasınlar bir naz bir niyaz, bana “Sabrın Yolları...”

ERKEK: 
"Her ne oluyorsa kabullenmek lazım..."
"Olan herşey olacağına varır..."
"Her ne yaşanıyorsa muhakkak bir hikmeti vardır..."

KADIN: Hikmetinden sual olunmaz da eğri oturalım, doğru konuşalım, etraflıca düşünelim. Bana hiç fırsat tanıdın mı, bana yönelik hiçbir somut adım attın mı? Allah aşkına söyle...Kusura bakma ama tüm benden kaçışlarınla, bütün maddi-manevi yatırımları başka tarafa yapmanla kaderin ağlarını ne tarafta örmesini bekliyordun ki? Kader de ne yapsın böyle bir durumda?

TAHTEREVALLİ

Onu da anlamaya çalışıyorum elbette; kalakalmak. Geleceğinin ellerinden kayıp gitmesi. İyi hissettirmese gerek. Lâkin aslanım son raddeye kadare nerelerdeydin? Kaya ve taş hikâyesini bilir misiniz? Bir Usta kayaya defalarca vurmuş, tam yüzüncü vuruşunda kaya parçalanıp un ufak olmuş; dönüp yanındaki öğrencilere sormuş; “Şimdi kayayı kıran sadece 100. hamle midir?”

Onu da anlamaya çalışıyorum elbette; sonrasında onca kişiyi karşısına almak, kurulu düzenini bozmak, efendi duruşunu ve imajını sarsmak...Nasıl sevgi anlaşmak değilse; nedensiz de sevilirse, anlamak hak vermek olmuyormuş, insanın kalbi derinden ince ince sızlıyormuş.

Bir tahterevalli düşünün herşey toplanmış bir yanda, "Paşa" muamelesi edenler, alttan alanlar, eş-dost-hısım-akraba; diğer yanda sadece Şeyda. Bütün lobi faaliyetleri kalabalık tarafta. Kader neylesin Şeyda'ya? Hiç dinlenmedim ben, benim tarafımdan bir kimse dinlenmedi, tanık-sanık sandalyesi, ne derseniz adına oturtulmadım. Heeep gıyabımda hükümler.

AŞK VE KORKU

Zaten ilgilendiğim bir konuydu kadın-erkek ilişkileri. Aşk acımla ivme kazanmış oldu, yolum Deida ile kesişti. Kimilerinin 'Aşk Tanrısı' da dediği Amerikalı yazar; cinsellik, ilişkiler, maskülen-feminen enerjiler gibi konuları derinlemesine inceliyor. Erkekler hakkında;

DAVID DEIDA: “Erkek başıboş bir halde aşka bağlanmadan dolanır çünkü ona özgürlük gibi gelen şeyi kaybetmekten korkar. Bir kadının derin aşkından ve bir kadının cinsel arzusu ile duyguları olarak ortaya çıkan enerjiden korkarlar. Öte yandan bir kadının adanmış aşkı ve vahşi enerjisiyle birleşmekten başka birşey istemezler,” ** yorumu hayli ilgimi çekti. Yazar bu özgürlüğe "Sahte" der, "derin erkekler buna prim vermezler" diye ilerleyen sayfalarda ekler.

Demek erkek korktuğunda türlü bahaneler üretiyor, sığ ilişkilere sığınabiliyor. Görünürde “Bu, şu...” diye birsürü şey sıralıyor, yan sapağa sapabiliyor. Ayağına, boynuna, yeri geliyor parmağına bile pranga vurmaktan çekinmiyor. Peki bir insan bir başkasının korkusu için ne yapabilir?

Acı olacak, ancak cevap HİÇ, hem de kocaman bir HİÇ. “Kimseyi dönüştüremezsiniz, kendinizi bile. Sadece kendinizi dönüştürebilecek bir alan yaratırsınız” der Eckhart Tolle. Spiritüel çalışmalar işte tam da böyledir, hem kolektife hizmet ederler hem de son derece “ben”cildirler.

MUHALEFET

Anladım, yapıp yapabileceğim kendime dönmek...Bundan sonrasında bir muhalefet yapacaksam eğer; onu da sadece nefsime, korkularıma yaparım. Dilerim onu da aşkla yapayım, Güneş gibi yapayım. Bilir misiniz Ezop’un*** ünlü 'Rüzgâr ve Güneş' hikâyesini?

“Güneş ve rüzgâr kimin daha güçlü olduğuna dair tartışıyorlarmış. Rüzgâr ‘Ben güçlü olduğumu kanıtlayacağım’ demiş ve esip gürlemeye başlamış. Adam paltosuna daha sıkı yapışmış. Güneş ise ‘Dur bi dakika’ deyip, farklı bir yöntem izlemiş. Dostane ve nazikçe ısıtmaya başlamış. Sonunda adam dayanamayıp paltosunu çıkarmış.”

Korkularımızı salıvermemiz mümkünmüş biliyor musunuz? Nasıl mı? Onlara tutunduğumuzu fark ettiğimizde. Peki neden korkulara tutunup kendimizi onlarla tanımlarız? Onlarla sınırlı gerçekliğimizi yaratırız? O gerçekliğe hizalanırız? Sanırım en büyük etmen "belirsizlik".

Belirsizlik insanoğlunun kontrol ihtiyacına en büyük tehdit. Komiğiz vesselâm. "Herşey mümkün" ifadesi pozitif algılanacağına; kâh belirsizliğin bilinmezliğinden, kâh olasılıkların herşeyi mümkün kılarken bizleri aciz ve yetersiz hissetirmesinden mi nedir ürkütücü gelmekte. Dilerim korkularımızdan özgürleşip kelebekler misâli hafiflemek nasip olsun...

SON SÖZ

Geçenlerde doktor bir arkadaşım ile konuşuyordum, meğer vücutta her boşluk dolarmış; ne eşsiz bir mekanizma. Misâl bir kadının rahmi alınsa, mesane veya bağırsaklar kaplarmış orayı. Akciğerden bir parça alınsa, elde su toplanınca oluşan cinsten dokuya benzer birşey kaplarmış boşalan yeri. Ya kalbinden bir parça alınsa dolar mı? Tıp bu boşluğa bir çare buldu mu?

Şu zor zamanlarımda hiçbir konuda elimden tutulmadı. Tutmayanlara başkaca hiçbir sözüm yok. Tutanlar çıkacaktır elbet...Önce ben tutacağım ellerimden sıcacık bir zarafetle...

“Bazen teslimiyet, anlamaya çalışmaktan vazgeçmek ve bilmemekten ötürü rahat olmak anlamlarına gelir”, diye ekler Eckhart Tolle. Anlamaya çalışmaktan vazgeçtim geçmesine de, dilerim rahat olma kısmı da gün gelir vasıl olur bana...

* Kanun Hükmünde Kararname

** “Canım Sevgilim” s:46-47

*** M.Ö 6000 yıllarında b
ir dönem köle olarak yaşamış Yunanlı masalcı. Ona mal edilen masallar Fransız yazarı Jean de la Fontaine'in fabllarına esin kaynağı olmuştur.

Bir şeyi çok net fark ettim.

Şeyda doyasıya seviyor ve seviliyor

Bir yazıda kalp, gönül geçmeye görsün; okuyan, beğenen, takip edenlerin sayısı hemencecik artıyor. Peki neden? Sanırım Öz’ümüzü sevgi olduğu için. Doyasıya sevmeye ve sevilmeye geldiğimiz için bu dünyaya. Sevgisiz yaşanmayacağı için. Her şeyin başı sonu, ucu bucağı, tadı lezzeti olduğu için. Onsuz hiçbir şeyin anlamı kalmayacağı için. Buraya kadar iyi güzel, pekiyi ne kadar sevebiliyoruz? İlk tartışmaya kadar mı? Peygamberler de seviyor, üstatlar da, yeri geliyor karısı onu terk edecek diye hırpalayan kişi de "sevdim, hâkim bey" diyor başka birşey demiyor.

Bir arkadaşım anlatmıştı, hayli şaşırmıştım. Kocasına sevgi gösterdikçe ve bunu biraz abarttıkça kocası onu azarlar dururmuş. Kocası onu severek evlenmese diyecektim ki; adam kendisine olan öfkesini (pasiflik, çaresizlik, pişmanlık...) aslında ona yansıtıyor farkına varmadan. Oysa sevişerek bu karara varmışlardı. Sonradan anladık ki, karısının sevgisi, onun kapasitesine (vücuduna) fazla geliyor. Pozitif bir şeye negatifle cevap vererek kendince sistemini dengeliyor.

Şaşırdınız mı? Sevmeyi olduğu kadar, sevilmeyi de bilmiyor hatta beceremiyoruz. Bazen İlahî nur hücrelerimize ve bilincimize fazla gelebiliyor. Misâl kendimde şunu fark ettim; yıllarca taktir ve iltifâtı kabul edene kadar hayli zorlandım. Biri iltifât etmeye görsün, üstüme almam, şakayla karışık cevaplar verip lafı değiştirmeye çalışırdım. Nadiren de olsa hâlâ yaparım. Şimdilerde yüzümde kocaman bir gülümseme ve şükür ifadesi ile kabul ediyorum içten gelen taktirleri.

DAĞ YOLUNDAKİ AŞK

Yıllar önce ablamla Kütahya’ya gitmiştik, bu geziyi asla unutamam. Nedeni gezinin kendisinden öte ablamın kriter gölü görme inadıyla çıktığımız dağ yolunda rastladığımız, bizi evlerinde ana sıcaklığıyla konuk eden köylülerdi. “Sakın ola yazdan önce çıkılmaz; kurt vardır, ayı vardır, yollamayız sizi dağın yamacına” diye bize sahip çıkışlarını asla unutamam.

Hayatımda on bardak çayı ardı ardına içmem mümkün değil, lâkin sohbet güzel, su doğal. Daha ne ister insan? “Çay dökem mi?” diye sorulan her soruya kafamı olumlu şekilde sallar buluyorum kendimi. Her çift gibi atışıyorlar, yalnız birbirlerine olan sevgileri gözlerinden belli. “Sevdik”, diyorlar başka birşey demiyorlar. O zaman aklıma düşüyor “Eksikliğini hissettiğimiz için mi bunca - orda burda sosyal medyada- aşktan bahsedip dururuz?”

İdare edeceği iş ve ilişkiden ziyade; sevdiği mesleği yapsa insan, gönlünün kaydığıyla evlense, sevgiyi doyasıya yaşasa yani, her hücresine kadar hem de, bunca gönülden dem vurulur muydu?

Bazıları diyecek hemen, sevgi varsa bunlar sadece aracı. Sevgiyi yaşamak için bunlara gerek yok. Elbette bir çocuğun bakışından bir çiçeğin açışına kadar her bir şeyde Sevgi var; görebilene ve hissedebilene. Tanımadıkları insanları olası bir tehlikeden alıkoyarak; onlara evini açıp, elinde avucunda ne varsa onları ikramlayarak ağırlayan dağ köylülerinde. Hatta Euro 2016 maçında sahada yaralı ağlayarak yatan Ronaldo’yu gözlerinden öperek acısını hafifleten kelebekte bile :)

AŞK AKIŞTA

Ancak- birer ermiş değilsek- insanlık için aş ve beşeri aşk hâlâ önemli. Yeni yıl dileklerinin %80'i aşka dairmiş ;) Nasıl olmasın? Hayatımızın büyük kısmını dolduruyor. Kendimizi ifade etme biçimimiz, hattâ kendimizi açığa vurma sürecimiz. Kadın da erkek de seçtiği kişiyle özdeğerini, karakterini belirler diye bir söz bile var hatırladığım. Aşk öğretir, en has öğretmenlerdendir. Üç inzivaya katılacağınıza adam gibi bir ilişki yaşayın; görün kim olup olmadığınızı. Elbete, aşk acısı da öğretir. Artık kimden öğrenmek isterseniz, denemeyip pişman olmaktansa...

Bu durumda her aşk hem tek hem iki kişiliktir. Tek kişiliktir; herkes aşkı kendince yaşar çünkü. İki kişiliktir; yaşamak için bir ikinci gerek ve şarttır. Ayna olmasa nasıl görüp bilecek kendini? Madem dualite üzerinde kurulu gerçekliğimiz; uzaklara gitmeye lüzûm yok kanımca, bakınız Yaratılış Öyküsü. Huzurlarınızda dünyanın gelmiş geçmiş en popüler ikilisi Adem+Havva :)

Bazıları her duygusundan uzaklaşmış, sanki aydınlanmış edâsıyla ortada dolanıyor. İnsanlık aşkından bahsedeni küçümseyip duruyorlar. Ne komik. Oysa bilmezler ki gerçekten aydınlanan hiçbir şeyi küçümsemez, sadece şefkat duyup anlamaya çalışır. Ayrıca duygular ile temas etmeyip duygulardan kaçınmak-uzaklaşmak ile duygulardan özgürleşmek sanırım hayli farklı.

AŞK AŞK DİYE NİCESİNE

Aşk illüzyon deyip burun kıvıranlara sormak isterim; şu realitede herşey bir illüzyon değil mi? Bir gün iş yerinde çalışırken an geldi, bilincim nereye gittiyse, sanırım merkezine, kendi kendimi izlerken buldum (merak etmeyin hâlâ vücudumun içindeyim, uçamıyorum henüz:)) ). Yaşayanlar anlamıştır, o zaman bildim herşey bir TV filmi gibi, sabun köpüğü misâli, son derece gelip geçici.

Bu demek değil ki, karşımıza çıkan kişileri, olayları, Aşk'ı onurlandırmayalım? Ya insanların kafası hayli karışık veya spiritüel bilgileri işine geldiği gibi yorumlama konusunda ustalar! "Her şey Mutlak karşısında İllüzyon, yine de kendi içinde Hakikat'in bir ifadesi" diye okumuştum bir yerlerde. Doğru söze ne hacet...

Ayrıca, Tanrı aşkına insani aşktan varılmayacağı ne malum. Sevginin a'sı, b'si ve c'si olur mu hiç? Bana gelince; “Henüz o kadar aşmadım ;), benim için bir kuşun iki kanadı gibi, aş ve aşk vazgeçilmez. Değil mi ki bir gün gerçekten Şeyda* olup, deli dîvâne Tanrı aşkında eririm, o zaman bilmem nice düşünür ve hissederim”.

Ölumden gayrı herşeyin yalan, imkânsız denen hiçbir şeyin olmadığı şu âlemde, hiçbir şey için geç değil. İnsan olsa olsa türlü bahanelerle kendine gecikir :) Gerçek sevgi her türlü engeli aşar. Nutku tutulsa, ağzı dili bağlansa, kendi tutuklu olsa dahi seven sonrasında her şeyi aşar gelir. Gerisi seçimler...

Kendim için aşk diliyorum. Beni tamamlayacak, aşkı yaşatabilecek ve taşıyabilecek mertlikte; kaliteli ve rafine bir aşkdaş ;) diliyorum. Aşk ile coşmak, aşk ile saçmalamak, aşk ile olgunlaşmak. Nasip olsun...

EINSTEIN’IN KIZINA MEKTUBUNDAN

Einstein'in bilmeyeniniz yoktur. Almanya'da dünyaya gelen, eğitimini İsviçre'de tamamlayan Einstein ünlü E=mc2 formülüyle bilinir. Bu teorem, madde ile enerjinin ünlü E=mc² ile birbirine bağlı olduğunu da gösterir (c ışık hızıdır). Bu denklem uzaklığın (uzay) ve zamanın gözlemciye bağlı olarak farklı algılanabileceğini ifade edip Newton'ın mutlak uzay zaman kavramını anlamsızlaştırarak klasik fizik anlayışını yıkar ve nükleer teknolojinin önünü açar.

Bu formül için kendisi ne dediğini, ünlü bilim adamının kızına olan mektubundan okuyalım;

Görelilik teorisini önerdiğim zaman, beni çok az insan anladı...Son derece güçlü bir kuvvet var ki, şimdiye kadar bilim bunun için resmi bir açıklama bulmadı. Bu, tüm diğerlerini dahil eden ve yöneten bir kuvvettir ve hatta evrende işleyen tüm fenomenlerin arkasındadır ve bizim tarafımızdan henüz tanımlanmamıştır. Bu evrensel kuvvet SEVGİdir.

Bilim insanları evrenin birleşik teorisini aradıkları zaman, en güçlü görünmeyen kuvveti unuttular. Sevgi, onu alanı ve vereni aydınlatan Işıktır. Sevgi yerçekimidir, çünkü bazı insanların diğerlerine çekildiklerini hissetmelerini sağlar. Sevgi güçtür, çünkü sahip olduğumuz en iyi şeyi çoğaltır ve insanlığın kendi kör bencilliğinde yok olmamasını sağlar. Sevgi Tanrıdır ve Tanrı Sevgidir.

Sevgiye görünürlük sağlamak için, en ünlü denklemimde basit bir düzeltme yaptım. Eğer E = mc2 yerine, dünyayı iyileştiren enerjinin ışık hızının karesi ile çarpılan sevgi vasıtasıyla elde edilebildiğini kabul edersek, sevginin var olan en güçlü kuvvet olduğu sonucuna ulaşırız, çünkü sevginin sınırları yoktur.

Bu kuvvet her şeyi açıklar ve hayata anlam verir. Bu belki sevgiden korktuğumuz için, çok uzun zamandır görmezden geldiğimiz değişkendir, çünkü insanın isteğiyle harekete geçirmeyi öğrenmediği evrendeki tek enerji sevgidir. Türlerimizin hayatta kalmasını istiyorsak, hayatta anlam bulacaksak, dünyayı ve dünyada yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi sadece tek yanıttır...." **


*    Kelime anlamı çılgın, Tanrı aşkından deliye dönmüş demekmiş. Ailemdeki de ne cesaret ama
**  Mektubun kısaltılmış hâli

HAYAT SEVİNCE GÜZEL

Bir şeyi çok net fark ettim.

Şeyda doyasıya seviyor ve seviliyor

Bir yazıda kalp, gönül geçmeye görsün; okuyan, beğenen, takip edenlerin sayısı hemencecik artıyor. Peki neden? Sanırım Öz’ümüzü sevgi olduğu için. Doyasıya sevmeye ve sevilmeye geldiğimiz için bu dünyaya. Sevgisiz yaşanmayacağı için. Her şeyin başı sonu, ucu bucağı, tadı lezzeti olduğu için. Onsuz hiçbir şeyin anlamı kalmayacağı için. Buraya kadar iyi güzel, pekiyi ne kadar sevebiliyoruz? İlk tartışmaya kadar mı? Peygamberler de seviyor, üstatlar da, yeri geliyor karısı onu terk edecek diye hırpalayan kişi de "sevdim, hâkim bey" diyor başka birşey demiyor.

Bir arkadaşım anlatmıştı, hayli şaşırmıştım. Kocasına sevgi gösterdikçe ve bunu biraz abarttıkça kocası onu azarlar dururmuş. Kocası onu severek evlenmese diyecektim ki; adam kendisine olan öfkesini (pasiflik, çaresizlik, pişmanlık...) aslında ona yansıtıyor farkına varmadan. Oysa sevişerek bu karara varmışlardı. Sonradan anladık ki, karısının sevgisi, onun kapasitesine (vücuduna) fazla geliyor. Pozitif bir şeye negatifle cevap vererek kendince sistemini dengeliyor.

Şaşırdınız mı? Sevmeyi olduğu kadar, sevilmeyi de bilmiyor hatta beceremiyoruz. Bazen İlahî nur hücrelerimize ve bilincimize fazla gelebiliyor. Misâl kendimde şunu fark ettim; yıllarca taktir ve iltifâtı kabul edene kadar hayli zorlandım. Biri iltifât etmeye görsün, üstüme almam, şakayla karışık cevaplar verip lafı değiştirmeye çalışırdım. Nadiren de olsa hâlâ yaparım. Şimdilerde yüzümde kocaman bir gülümseme ve şükür ifadesi ile kabul ediyorum içten gelen taktirleri.

DAĞ YOLUNDAKİ AŞK

Yıllar önce ablamla Kütahya’ya gitmiştik, bu geziyi asla unutamam. Nedeni gezinin kendisinden öte ablamın kriter gölü görme inadıyla çıktığımız dağ yolunda rastladığımız, bizi evlerinde ana sıcaklığıyla konuk eden köylülerdi. “Sakın ola yazdan önce çıkılmaz; kurt vardır, ayı vardır, yollamayız sizi dağın yamacına” diye bize sahip çıkışlarını asla unutamam.

Hayatımda on bardak çayı ardı ardına içmem mümkün değil, lâkin sohbet güzel, su doğal. Daha ne ister insan? “Çay dökem mi?” diye sorulan her soruya kafamı olumlu şekilde sallar buluyorum kendimi. Her çift gibi atışıyorlar, yalnız birbirlerine olan sevgileri gözlerinden belli. “Sevdik”, diyorlar başka birşey demiyorlar. O zaman aklıma düşüyor “Eksikliğini hissettiğimiz için mi bunca - orda burda sosyal medyada- aşktan bahsedip dururuz?”

İdare edeceği iş ve ilişkiden ziyade; sevdiği mesleği yapsa insan, gönlünün kaydığıyla evlense, sevgiyi doyasıya yaşasa yani, her hücresine kadar hem de, bunca gönülden dem vurulur muydu?

Bazıları diyecek hemen, sevgi varsa bunlar sadece aracı. Sevgiyi yaşamak için bunlara gerek yok. Elbette bir çocuğun bakışından bir çiçeğin açışına kadar her bir şeyde Sevgi var; görebilene ve hissedebilene. Tanımadıkları insanları olası bir tehlikeden alıkoyarak; onlara evini açıp, elinde avucunda ne varsa onları ikramlayarak ağırlayan dağ köylülerinde. Hatta Euro 2016 maçında sahada yaralı ağlayarak yatan Ronaldo’yu gözlerinden öperek acısını hafifleten kelebekte bile :)

AŞK AKIŞTA

Ancak- birer ermiş değilsek- insanlık için aş ve beşeri aşk hâlâ önemli. Yeni yıl dileklerinin %80'i aşka dairmiş ;) Nasıl olmasın? Hayatımızın büyük kısmını dolduruyor. Kendimizi ifade etme biçimimiz, hattâ kendimizi açığa vurma sürecimiz. Kadın da erkek de seçtiği kişiyle özdeğerini, karakterini belirler diye bir söz bile var hatırladığım. Aşk öğretir, en has öğretmenlerdendir. Üç inzivaya katılacağınıza adam gibi bir ilişki yaşayın; görün kim olup olmadığınızı. Elbete, aşk acısı da öğretir. Artık kimden öğrenmek isterseniz, denemeyip pişman olmaktansa...

Bu durumda her aşk hem tek hem iki kişiliktir. Tek kişiliktir; herkes aşkı kendince yaşar çünkü. İki kişiliktir; yaşamak için bir ikinci gerek ve şarttır. Ayna olmasa nasıl görüp bilecek kendini? Madem dualite üzerinde kurulu gerçekliğimiz; uzaklara gitmeye lüzûm yok kanımca, bakınız Yaratılış Öyküsü. Huzurlarınızda dünyanın gelmiş geçmiş en popüler ikilisi Adem+Havva :)

Bazıları her duygusundan uzaklaşmış, sanki aydınlanmış edâsıyla ortada dolanıyor. İnsanlık aşkından bahsedeni küçümseyip duruyorlar. Ne komik. Oysa bilmezler ki gerçekten aydınlanan hiçbir şeyi küçümsemez, sadece şefkat duyup anlamaya çalışır. Ayrıca duygular ile temas etmeyip duygulardan kaçınmak-uzaklaşmak ile duygulardan özgürleşmek sanırım hayli farklı.

AŞK AŞK DİYE NİCESİNE

Aşk illüzyon deyip burun kıvıranlara sormak isterim; şu realitede herşey bir illüzyon değil mi? Bir gün iş yerinde çalışırken an geldi, bilincim nereye gittiyse, sanırım merkezine, kendi kendimi izlerken buldum (merak etmeyin hâlâ vücudumun içindeyim, uçamıyorum henüz:)) ). Yaşayanlar anlamıştır, o zaman bildim herşey bir TV filmi gibi, sabun köpüğü misâli, son derece gelip geçici.

Bu demek değil ki, karşımıza çıkan kişileri, olayları, Aşk'ı onurlandırmayalım? Ya insanların kafası hayli karışık veya spiritüel bilgileri işine geldiği gibi yorumlama konusunda ustalar! "Her şey Mutlak karşısında İllüzyon, yine de kendi içinde Hakikat'in bir ifadesi" diye okumuştum bir yerlerde. Doğru söze ne hacet...

Ayrıca, Tanrı aşkına insani aşktan varılmayacağı ne malum. Sevginin a'sı, b'si ve c'si olur mu hiç? Bana gelince; “Henüz o kadar aşmadım ;), benim için bir kuşun iki kanadı gibi, aş ve aşk vazgeçilmez. Değil mi ki bir gün gerçekten Şeyda* olup, deli dîvâne Tanrı aşkında eririm, o zaman bilmem nice düşünür ve hissederim”.

Ölumden gayrı herşeyin yalan, imkânsız denen hiçbir şeyin olmadığı şu âlemde, hiçbir şey için geç değil. İnsan olsa olsa türlü bahanelerle kendine gecikir :) Gerçek sevgi her türlü engeli aşar. Nutku tutulsa, ağzı dili bağlansa, kendi tutuklu olsa dahi seven sonrasında her şeyi aşar gelir. Gerisi seçimler...

Kendim için aşk diliyorum. Beni tamamlayacak, aşkı yaşatabilecek ve taşıyabilecek mertlikte; kaliteli ve rafine bir aşkdaş ;) diliyorum. Aşk ile coşmak, aşk ile saçmalamak, aşk ile olgunlaşmak. Nasip olsun...

EINSTEIN’IN KIZINA MEKTUBUNDAN

Einstein'in bilmeyeniniz yoktur. Almanya'da dünyaya gelen, eğitimini İsviçre'de tamamlayan Einstein ünlü E=mc2 formülüyle bilinir. Bu teorem, madde ile enerjinin ünlü E=mc² ile birbirine bağlı olduğunu da gösterir (c ışık hızıdır). Bu denklem uzaklığın (uzay) ve zamanın gözlemciye bağlı olarak farklı algılanabileceğini ifade edip Newton'ın mutlak uzay zaman kavramını anlamsızlaştırarak klasik fizik anlayışını yıkar ve nükleer teknolojinin önünü açar.

Bu formül için kendisi ne dediğini, ünlü bilim adamının kızına olan mektubundan okuyalım;

Görelilik teorisini önerdiğim zaman, beni çok az insan anladı...Son derece güçlü bir kuvvet var ki, şimdiye kadar bilim bunun için resmi bir açıklama bulmadı. Bu, tüm diğerlerini dahil eden ve yöneten bir kuvvettir ve hatta evrende işleyen tüm fenomenlerin arkasındadır ve bizim tarafımızdan henüz tanımlanmamıştır. Bu evrensel kuvvet SEVGİdir.

Bilim insanları evrenin birleşik teorisini aradıkları zaman, en güçlü görünmeyen kuvveti unuttular. Sevgi, onu alanı ve vereni aydınlatan Işıktır. Sevgi yerçekimidir, çünkü bazı insanların diğerlerine çekildiklerini hissetmelerini sağlar. Sevgi güçtür, çünkü sahip olduğumuz en iyi şeyi çoğaltır ve insanlığın kendi kör bencilliğinde yok olmamasını sağlar. Sevgi Tanrıdır ve Tanrı Sevgidir.

Sevgiye görünürlük sağlamak için, en ünlü denklemimde basit bir düzeltme yaptım. Eğer E = mc2 yerine, dünyayı iyileştiren enerjinin ışık hızının karesi ile çarpılan sevgi vasıtasıyla elde edilebildiğini kabul edersek, sevginin var olan en güçlü kuvvet olduğu sonucuna ulaşırız, çünkü sevginin sınırları yoktur.

Bu kuvvet her şeyi açıklar ve hayata anlam verir. Bu belki sevgiden korktuğumuz için, çok uzun zamandır görmezden geldiğimiz değişkendir, çünkü insanın isteğiyle harekete geçirmeyi öğrenmediği evrendeki tek enerji sevgidir. Türlerimizin hayatta kalmasını istiyorsak, hayatta anlam bulacaksak, dünyayı ve dünyada yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi sadece tek yanıttır...." **


*    Kelime anlamı çılgın, Tanrı aşkından deliye dönmüş demekmiş. Ailemdeki de ne cesaret ama
**  Mektubun kısaltılmış hâli

11 Kasım 2016 Cuma

Meğer şefkat dedikleri baldan tatlı, kılıçtan keskinmiş...

Kabul ve anlayış

Daha önce bahsetmiş olmalıyım, anlamı hayli yüksek tabirleri anlatırken, “değilleme” yöntemine sıkça başvurulur diye...Kavram o kadar derin ve yüklüdür ki, onu tanımlamaktan ziyade, olmadığı şeyleri ayrıştırarak kelimenin manâsını idrak ederiz. Felsefede buna başvurulur misâl...

Şefkat tahammül etmek demek değil...

Sıklıkla tahammül etme ile karıştırılır. Sarıp sarmalan bir enerjisi vardır elbette, kimliğimize bakmadan herkesi içine alan. Çiçeğe böceğe, dağa taşa, her türlüsünden inanca ve insana.

Nasıl bir anne için yavrusu katil olmuş fark etmez. Herşeye ve herkese rağmen bağrına basar. Böyle birşeydir şefkat. Sadece evlâdı yanlış yaptığında itinayla belirtir, kılıç ortaya çıkar :) “Seni o kadar çok seviyorum ki beni sevmemene razıyım. Hakikatten yanayım. Seni düzeltmek gayretiyle söylemiyorum, senin oyununu görüyorum, senin bana/ kendine/ başkalarına yarattığın ızdırabı görüyorum, daha fazlasına gönlüm razı değil. Söylemek /gerekirse sınırlarına saygısızlık etmeden müdahale etmek durumundayım. Yok olmuyorsa, ben bu oyunda yokum.”

Bir anne çocuğu uyuşturucu kullansa ve sürekli sokağa kussa, 'Amanın komşular görmesin ve çocuğum rezil olmasın' diyerek sürekli bunu temizlese, anne çocuğuna iyi bir şey mi yapmış oluyor, kötü bir şey mi? Bu bir sınır geçişmesi. Anne evlâdıyla bir olmuş. Elbette ona kollarını açarak sarıldığında onunla sevgisinde bir olacak, ancak alacağı derste niye onunla bir olsun ki? Onu yine sarsın sarmalasın enerjisiyle; suçlamasın, yargılamasın, itmesin. Yalnız eylemlerinin sonuçlarını oğluna bıraksın...Aksi taktirde oğlunun şifa bulması hızlanır mı ertlenir mi sizce?

Şefkat alttan almak demek değil...

Yine anneler ne yapsak alttan alırlar ya, şefkati de öyle bir şey sanırız. Her türlü naz niyâzımız geçecek, ilişkide genel kriterleri belirleyen biz olacağız. Merkezinde biz. Maalesef öyle bir dünya yok. Böyle ilişkiler de sağlıklı değil zaten, biri eğer sürekli alttan alıyorsa ciddi anlamda altta yatan başka şeyler düşünülebilir; maddi açıdan taraflarının birbirine bağımlılığı gibi...

Bazen ilişkilerin kriteri, dolayısıyla sınırları değişir. Bir zaman erkek arkadaşımız olan gün gelir sadece arkadaşımız olur. Şimdi aynı sıcaklığı, aynı enerjiyi, aynı vakti nasıl olsun da ayıralım?

Dünya oyununda hepimizin sınırları var, sınırsız oyun olur mu? Bedenimizin sınırları olduğu kadar, psikolojik sınırlarımız da var. İstisnasız hepimizin....Sanıyoruz bikaç kursa gittik diye sınırsız varlıklar haline dönüşeceğiz. Maksat sınırları büyütüp, esneyebildiğimiz kadar esnemek. Özetle sınır yoksa şefkat de yok...

Şefkat insaflı olmak, merhamet etmek, acımak demek değil...


Şefkat hem insaf hem merhametten büyüktür, matematiksel dili olsa onları kapsar ve aşar. Skalanın daha altında yer alan, bu topraklarda kurban bilincinden dolayı hayli prim yapan 'acımak' ise işin apayrı bir boyutu. Anneciğim sık sık “acımak haddim değil,” der. Doğru söyler. Her acımada aslında azıcık kibir yok mu? Karşımızdaki insanın kader oyununa, bilincine, bu oyunu oynama şekline biraz kınama, biraz acizlik duygularıyla bakma?

Olsa olsa ona şunu diyebiliriz: “Acını görüyorum, senin için ne yapabilirim?” Kendisine uzanan eli açık da olabilir, kapalı da. Açık ise ne âlâ, onun oyununu oynamadan, onun sınırlarına saygısızlık etmeden ona uzanabiliriz o halde. Kapalı ise uzanan dost eline, çok çok “Şu anda ne oluyor? Şu anda Hakikat ne? Benim rahatsız hissetmemin altında yatan ne? Ben neyi dönüştürebilirim?” gibi sorularla kendimize, kendi oyunumuza bakabiliriz. Yine kendimize mi geldik diyecekseniz, evet yine 'kendimiz'. Benden başka kimse yok aslında, aslında ben de yok. Hoşgeldiniz Matriks’e. Siz hâlâ mavi hapı almadınız mı? Yoksa o hap kırmızı olanı mıydı? ;)

Şefkat empati değildir...

Empati cehennemde olup, cehennemde olanı anlamak olsa, şefkat cennette olup hatta cennetin kendisi olup yine de cehennemi anlamak olabilir...

Empati sempati ve antipatinin ortasında; bir başkasının ne hissettiği konusunda iyi bir kavrayışa sahip olmak demek bildiğiniz üzere. Beyin acı içindeki birini izlemekle acıyı hissetmede aynı nöral mekanizmadan yararlanır. Pekiyi beyin bu beceriyi neden geliştirmiş? Bencilce gelecek ama, bir başkasını hislerini anlamak, bundan sonra ne yapabilecekleri ile ilgili daha iyi bir tahmin yürütmemizi sağlarmış. Empati= Başkalarını umursamak + Başkalarını simüle etmek + Toplumsal etkileşim bağımlılığımız :)

Şefkat pohpohlamak, övmek, koltuklamak demek de değil...

Tahammülde, pohpohlamada, övmede (taktir ederken demiyorum) kendimizi karşımızdakilere kıyasla aşağı çekerken, acımada yukarda konumlandırırız. Hani hepimiz hem eşit hem biriciktik?

Şefkat bir duygudan öte 'ol'uş hali...

ŞEFKATİN EKÜRİLERİ

Şefkatin olmaz ise olmazları, kabul ve anlayış. Bir şeye gerçekten kabul diyebilmek, “olur” u verebilmektir şefkat. Karşımızdakinin acısını görebilmek, taa kalbimizde hissedebilmek, acısına anlayış gösterebilmek. Demesi kolay, ya uygulaması?

Son çalıştığım şirkette kadın bir arkadaşımız sözel olarak pek sık bana saldırırdı. Altında yatan ksıkançlık duygusuydu. Zamanla onu yakından tanıdığımda, küçükken annesinden beklediği ilgiyi pek alamadığını gördüm. Bu demek değildi ki olsun varsın, bana saldırsın, saygısız laflar etsin . Benim o oyunda kendi rolüme düşeni şeyler de vardı; sınırlarıma fazla takılmadan daha güzel korumak, haddini aştığında belirtebilmek, sesime sahip çıkmak, incinmezliğimi artırmak...

Peki çalıştığım kişiyi anladım (zihinden), anlayış var mıydı (kalp)? Kabul verebildim mi? Hayır tabi ki, anlayışın olmadığı yerde kabul ne yapsın? Fazlaca 'ben' odaklıydım. Neden bunu yaşıyordum, neden huzursuz bir ortamda çalışıyordum, 8 saat negatif enerjisine muhatap oluyordum, oysa ben sadece iş gücümü satmaya gidiyordum...

Ben direnç gösterdikçe yaşadığım ızdırap da katlandı haliyle. Kabul edebilmek büyük erdem, zorla olmuyor. Kabul etiğinizde olaylar değişiyor. Bir Budist rahibi dinlemiştim, 11 yaşında evlâdını kaybeden. Öyle bir kabullenişteydi ki “11 sene çocuk sevgisini tattım, zamanı gelince gitti, daha ne isteyebilirim? Onunla geçirdiğim her an için müteşekkirim. Onu elbette özlüyorum. Ne olması gerekiyorsa o oldu.” Halinde en ufak bir serzeniş, isyan yoktu.

Kontrol duygusu kabulün önündeki en büyük etmen. Zihinde çokça yaşamanın bedelini ödüyoruz bir şekilde. Zihin-kalp- vücut denklemininde son ikisini hayli ihmâl ettik uzunca bir süre. Şimdilerde oralara dönme telaşındayız...Ne komik. Bu yolculuğa da kabul öyleyse...


ŞEFKATİN KILICI

Meğer şefkat dedikleri baldan tatlı, kılıçtan keskinmiş...

Kabul ve anlayış

Daha önce bahsetmiş olmalıyım, anlamı hayli yüksek tabirleri anlatırken, “değilleme” yöntemine sıkça başvurulur diye...Kavram o kadar derin ve yüklüdür ki, onu tanımlamaktan ziyade, olmadığı şeyleri ayrıştırarak kelimenin manâsını idrak ederiz. Felsefede buna başvurulur misâl...

Şefkat tahammül etmek demek değil...

Sıklıkla tahammül etme ile karıştırılır. Sarıp sarmalan bir enerjisi vardır elbette, kimliğimize bakmadan herkesi içine alan. Çiçeğe böceğe, dağa taşa, her türlüsünden inanca ve insana.

Nasıl bir anne için yavrusu katil olmuş fark etmez. Herşeye ve herkese rağmen bağrına basar. Böyle birşeydir şefkat. Sadece evlâdı yanlış yaptığında itinayla belirtir, kılıç ortaya çıkar :) “Seni o kadar çok seviyorum ki beni sevmemene razıyım. Hakikatten yanayım. Seni düzeltmek gayretiyle söylemiyorum, senin oyununu görüyorum, senin bana/ kendine/ başkalarına yarattığın ızdırabı görüyorum, daha fazlasına gönlüm razı değil. Söylemek /gerekirse sınırlarına saygısızlık etmeden müdahale etmek durumundayım. Yok olmuyorsa, ben bu oyunda yokum.”

Bir anne çocuğu uyuşturucu kullansa ve sürekli sokağa kussa, 'Amanın komşular görmesin ve çocuğum rezil olmasın' diyerek sürekli bunu temizlese, anne çocuğuna iyi bir şey mi yapmış oluyor, kötü bir şey mi? Bu bir sınır geçişmesi. Anne evlâdıyla bir olmuş. Elbette ona kollarını açarak sarıldığında onunla sevgisinde bir olacak, ancak alacağı derste niye onunla bir olsun ki? Onu yine sarsın sarmalasın enerjisiyle; suçlamasın, yargılamasın, itmesin. Yalnız eylemlerinin sonuçlarını oğluna bıraksın...Aksi taktirde oğlunun şifa bulması hızlanır mı ertlenir mi sizce?

Şefkat alttan almak demek değil...

Yine anneler ne yapsak alttan alırlar ya, şefkati de öyle bir şey sanırız. Her türlü naz niyâzımız geçecek, ilişkide genel kriterleri belirleyen biz olacağız. Merkezinde biz. Maalesef öyle bir dünya yok. Böyle ilişkiler de sağlıklı değil zaten, biri eğer sürekli alttan alıyorsa ciddi anlamda altta yatan başka şeyler düşünülebilir; maddi açıdan taraflarının birbirine bağımlılığı gibi...

Bazen ilişkilerin kriteri, dolayısıyla sınırları değişir. Bir zaman erkek arkadaşımız olan gün gelir sadece arkadaşımız olur. Şimdi aynı sıcaklığı, aynı enerjiyi, aynı vakti nasıl olsun da ayıralım?

Dünya oyununda hepimizin sınırları var, sınırsız oyun olur mu? Bedenimizin sınırları olduğu kadar, psikolojik sınırlarımız da var. İstisnasız hepimizin....Sanıyoruz bikaç kursa gittik diye sınırsız varlıklar haline dönüşeceğiz. Maksat sınırları büyütüp, esneyebildiğimiz kadar esnemek. Özetle sınır yoksa şefkat de yok...

Şefkat insaflı olmak, merhamet etmek, acımak demek değil...


Şefkat hem insaf hem merhametten büyüktür, matematiksel dili olsa onları kapsar ve aşar. Skalanın daha altında yer alan, bu topraklarda kurban bilincinden dolayı hayli prim yapan 'acımak' ise işin apayrı bir boyutu. Anneciğim sık sık “acımak haddim değil,” der. Doğru söyler. Her acımada aslında azıcık kibir yok mu? Karşımızdaki insanın kader oyununa, bilincine, bu oyunu oynama şekline biraz kınama, biraz acizlik duygularıyla bakma?

Olsa olsa ona şunu diyebiliriz: “Acını görüyorum, senin için ne yapabilirim?” Kendisine uzanan eli açık da olabilir, kapalı da. Açık ise ne âlâ, onun oyununu oynamadan, onun sınırlarına saygısızlık etmeden ona uzanabiliriz o halde. Kapalı ise uzanan dost eline, çok çok “Şu anda ne oluyor? Şu anda Hakikat ne? Benim rahatsız hissetmemin altında yatan ne? Ben neyi dönüştürebilirim?” gibi sorularla kendimize, kendi oyunumuza bakabiliriz. Yine kendimize mi geldik diyecekseniz, evet yine 'kendimiz'. Benden başka kimse yok aslında, aslında ben de yok. Hoşgeldiniz Matriks’e. Siz hâlâ mavi hapı almadınız mı? Yoksa o hap kırmızı olanı mıydı? ;)

Şefkat empati değildir...

Empati cehennemde olup, cehennemde olanı anlamak olsa, şefkat cennette olup hatta cennetin kendisi olup yine de cehennemi anlamak olabilir...

Empati sempati ve antipatinin ortasında; bir başkasının ne hissettiği konusunda iyi bir kavrayışa sahip olmak demek bildiğiniz üzere. Beyin acı içindeki birini izlemekle acıyı hissetmede aynı nöral mekanizmadan yararlanır. Pekiyi beyin bu beceriyi neden geliştirmiş? Bencilce gelecek ama, bir başkasını hislerini anlamak, bundan sonra ne yapabilecekleri ile ilgili daha iyi bir tahmin yürütmemizi sağlarmış. Empati= Başkalarını umursamak + Başkalarını simüle etmek + Toplumsal etkileşim bağımlılığımız :)

Şefkat pohpohlamak, övmek, koltuklamak demek de değil...

Tahammülde, pohpohlamada, övmede (taktir ederken demiyorum) kendimizi karşımızdakilere kıyasla aşağı çekerken, acımada yukarda konumlandırırız. Hani hepimiz hem eşit hem biriciktik?

Şefkat bir duygudan öte 'ol'uş hali...

ŞEFKATİN EKÜRİLERİ

Şefkatin olmaz ise olmazları, kabul ve anlayış. Bir şeye gerçekten kabul diyebilmek, “olur” u verebilmektir şefkat. Karşımızdakinin acısını görebilmek, taa kalbimizde hissedebilmek, acısına anlayış gösterebilmek. Demesi kolay, ya uygulaması?

Son çalıştığım şirkette kadın bir arkadaşımız sözel olarak pek sık bana saldırırdı. Altında yatan ksıkançlık duygusuydu. Zamanla onu yakından tanıdığımda, küçükken annesinden beklediği ilgiyi pek alamadığını gördüm. Bu demek değildi ki olsun varsın, bana saldırsın, saygısız laflar etsin . Benim o oyunda kendi rolüme düşeni şeyler de vardı; sınırlarıma fazla takılmadan daha güzel korumak, haddini aştığında belirtebilmek, sesime sahip çıkmak, incinmezliğimi artırmak...

Peki çalıştığım kişiyi anladım (zihinden), anlayış var mıydı (kalp)? Kabul verebildim mi? Hayır tabi ki, anlayışın olmadığı yerde kabul ne yapsın? Fazlaca 'ben' odaklıydım. Neden bunu yaşıyordum, neden huzursuz bir ortamda çalışıyordum, 8 saat negatif enerjisine muhatap oluyordum, oysa ben sadece iş gücümü satmaya gidiyordum...

Ben direnç gösterdikçe yaşadığım ızdırap da katlandı haliyle. Kabul edebilmek büyük erdem, zorla olmuyor. Kabul etiğinizde olaylar değişiyor. Bir Budist rahibi dinlemiştim, 11 yaşında evlâdını kaybeden. Öyle bir kabullenişteydi ki “11 sene çocuk sevgisini tattım, zamanı gelince gitti, daha ne isteyebilirim? Onunla geçirdiğim her an için müteşekkirim. Onu elbette özlüyorum. Ne olması gerekiyorsa o oldu.” Halinde en ufak bir serzeniş, isyan yoktu.

Kontrol duygusu kabulün önündeki en büyük etmen. Zihinde çokça yaşamanın bedelini ödüyoruz bir şekilde. Zihin-kalp- vücut denklemininde son ikisini hayli ihmâl ettik uzunca bir süre. Şimdilerde oralara dönme telaşındayız...Ne komik. Bu yolculuğa da kabul öyleyse...


10 Kasım 2016 Perşembe

Usta “Her şeye mor enerjiyle bakandır.”

Üstad ne ola?

Bayılıyorum böyle az ve öz cümlelere. Neler anlatıyor neler? Usta bağımlılıklarından özgürleşendir, kabul ve akışta olandır, olaylara kapsamlı bakabilendir, olayın içinde dahi olsa, bir adım dışardan gözleyebilendir. Hem bu dünyada olan hem bu dünyadan etkilenmeyendir.

Etkilenmek demişken, Ankara’ya gittim geçenlerde, bir soru üst geçitte “Etkileyici olmak mı istiyorsunuz, etkilenmez olmak mı?” Bir proje lansmanı, söz aşırma değilse hayli yaratıcı. İlk kısmı egodan, ikincisi Öz’den bence. “Hayat seni güldürmüyorsai espriyi anlamadın” diyen Çehov’a atfen, evrenin kozmik şakaları var insanoğluna. Komiktir, insan etkileyici olma arzusunu bıraktığı anda etkileyici olur veya farklı olma çabasını geride bıraktığında gerçekten de farklı.

ÖĞRENME SEVİYELERİ

Eğitim dünyasında olanlar bilir, konu ne olursa olsun, yeni bir şeyi öğrenirken insan 4 farklı aşamadan geçer:

1- Bilinçsiz Yetersizlik

2- Bilinçli Yetersizlik

3- Bilinçli Yeterlilik

4- Bilinçsiz Yeterlilik

Bilinçsiz yetersizliğimizde bir şeyi “bilmediğimizi bile bilmeyiz”, kör noktamızdır zira. Meselâ agresyon sorunu yüzünden biri sürekli işten çıkarılsın, ilişkileri kötüye gitsin, öfkesini kontrol edemediğini bilmediği müddetçe bu kısır döngüyü yaşayacak ve kurban bilincine düşüp sıklıkla karşıyı suçlayacak. Burası bir nevi 'uyuma' noktası.

Bir öte aşamada, 'bilinçli yetersizlikte'; biri gelir der kişiye, bir geribildirim alır bir şekilde “Öfkeniz barut gibi, kırıp döküyorsunuz, sizinle çalışmak zor”. Geldi mi artık bu bilincine. Farkındadır kişi, en azından artık “bilmediğini biliyordur”. Neyi mi? Sağlıklı iletişemediğini. Merak başlar içinde. Acaba neyi eksik görmekte ve uygulamakta?

Eğer bu konuyu çalışmaya dikkate değer görürse, üzerinde çalışmaya başlar. Eğitim mi olur, danışmanlık mı koçluk mu, kitaplar okuyarak mı...Skala bayağı geniş. Burada bolca uygulama ve pratik etme yani deneyim vardır. Bir düşer bir kalkar. Mehter marşı misâli, iki ileri bir geri. Yavaş yavaş erkini eline alır er kişi, 'bilinçli ve yeterli' olmaya başlar. Özetle “bildiğini bilmeye” başlar.

HUZURLARINDA USTALIK

Sebat+adanmışlık ile kişi bu konuda öyle bir yere gelir ki, bildiniz ;) ustalaşır, “bildiğini bile bilmez”, yaptığı her ne ise onun için çocuk oyuncağıdır, âdeta nefes almak gibi doğalıdır. Hiç bir usta ile sohbet ettiniz mi? En basitinden, bol ödüllü bir ahçı önümde bana omlet yaptı, malzemeler bilindik, yapış şeklimiz aynı. Ancak bir fark var ki tadında sormayın, yiyin gitsin.

“Nasıl oluyor bu Usta?” dedim.
“Bilmiyorum ki, yıllardır böyle yapıyorum.”

Doğru söylüyordu, insan bilmediğini nasıl anlatsın? İngilizce’de bir tabir var, şaheser anlamına gelen “masterpiece”. Kelime iki ayrı sözcükten oluşmakta; usta anlamına gelen ‘master’ ve parça demek olan ‘piece’. Ustalık eseri öyledir, ne eksiktir ne de fazla, tam kıvamında.

Michalengelo’nun Davud heykelini sanırım bilmeyeniz yoktur. Rönesans döneminin başyapıtlarından kabul ediliyor. Mükemmel insan oranı var. Görenleri hayretlere düşüren eseri için ne der Michalengelo; ”O zaten mermer kalıbın içindeydi, ben sadece fazlalıkları yonttum”.

KİLİT KELİME

Chopin’in günde 8 saat piyano çaldığını biliyor muydunuz? Bir örnek de bizden, Üstad Mimar Sinan. Şehzade Cami için çıraklık, Süleymaniye için kalfalık, Selimiye için de “ustalık” eseri denen başmimardan. Kendisine o kadar çok çamur atılmış ki vaktiyle, cevabı sadece çalışmak olmuş.

Geldik mi kilit noktaya, anahtar ne ola? Çalışmak. Emek kutsal kutsal olmasına da, sizce biz “disiplin”li bir toplum muyuz?

Kelime köklerine bakmayı pek bir severim. Disinlin “discipline” kelimesi ile “disciple” yani öğrenci aynı kökten gelir. Kök anlamı şu; öğrenme kapasitesi. Kelimenin tınısı maalesef hayli olumsuz. Disiplin= itaat, boyun eğmek gibi algılanmış. Oysa daha duyarlı, daha farkında olmayı, daha gerçek olmayı, daha yaratıcı olmayı öğrenmek anlamlarına gelmekte. Sizce, öğrenme kapasitemiz ne alemde? Şahsi bütçelerimizde eğitimin yeri ne?

Yükselen burcum hayli disiplinli olan Oğlak. Şanslıyım bu konuda :) Sürekli bişeyler öğrenme ve keşfetme sürecinde olmak dünyayı yaşanır kılmakta kanımca.

USTALARIN USTASI

Usta potansiyelini açığa çıkarmış, kullanan, çevresine de bu yolla fayda sağlayan, değer yaratan insan ise son söz ustaların ustasından gelsin bizlere;

"Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, o hedefe yürüyeceksin. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır...kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra da sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere gülüp geçeceksin."   M. Kemal ATATÜRK

USTA USTA NE DİYON BU HUSUSTA?

Usta “Her şeye mor enerjiyle bakandır.”

Üstad ne ola?

Bayılıyorum böyle az ve öz cümlelere. Neler anlatıyor neler? Usta bağımlılıklarından özgürleşendir, kabul ve akışta olandır, olaylara kapsamlı bakabilendir, olayın içinde dahi olsa, bir adım dışardan gözleyebilendir. Hem bu dünyada olan hem bu dünyadan etkilenmeyendir.

Etkilenmek demişken, Ankara’ya gittim geçenlerde, bir soru üst geçitte “Etkileyici olmak mı istiyorsunuz, etkilenmez olmak mı?” Bir proje lansmanı, söz aşırma değilse hayli yaratıcı. İlk kısmı egodan, ikincisi Öz’den bence. “Hayat seni güldürmüyorsai espriyi anlamadın” diyen Çehov’a atfen, evrenin kozmik şakaları var insanoğluna. Komiktir, insan etkileyici olma arzusunu bıraktığı anda etkileyici olur veya farklı olma çabasını geride bıraktığında gerçekten de farklı.

ÖĞRENME SEVİYELERİ

Eğitim dünyasında olanlar bilir, konu ne olursa olsun, yeni bir şeyi öğrenirken insan 4 farklı aşamadan geçer:

1- Bilinçsiz Yetersizlik

2- Bilinçli Yetersizlik

3- Bilinçli Yeterlilik

4- Bilinçsiz Yeterlilik

Bilinçsiz yetersizliğimizde bir şeyi “bilmediğimizi bile bilmeyiz”, kör noktamızdır zira. Meselâ agresyon sorunu yüzünden biri sürekli işten çıkarılsın, ilişkileri kötüye gitsin, öfkesini kontrol edemediğini bilmediği müddetçe bu kısır döngüyü yaşayacak ve kurban bilincine düşüp sıklıkla karşıyı suçlayacak. Burası bir nevi 'uyuma' noktası.

Bir öte aşamada, 'bilinçli yetersizlikte'; biri gelir der kişiye, bir geribildirim alır bir şekilde “Öfkeniz barut gibi, kırıp döküyorsunuz, sizinle çalışmak zor”. Geldi mi artık bu bilincine. Farkındadır kişi, en azından artık “bilmediğini biliyordur”. Neyi mi? Sağlıklı iletişemediğini. Merak başlar içinde. Acaba neyi eksik görmekte ve uygulamakta?

Eğer bu konuyu çalışmaya dikkate değer görürse, üzerinde çalışmaya başlar. Eğitim mi olur, danışmanlık mı koçluk mu, kitaplar okuyarak mı...Skala bayağı geniş. Burada bolca uygulama ve pratik etme yani deneyim vardır. Bir düşer bir kalkar. Mehter marşı misâli, iki ileri bir geri. Yavaş yavaş erkini eline alır er kişi, 'bilinçli ve yeterli' olmaya başlar. Özetle “bildiğini bilmeye” başlar.

HUZURLARINDA USTALIK

Sebat+adanmışlık ile kişi bu konuda öyle bir yere gelir ki, bildiniz ;) ustalaşır, “bildiğini bile bilmez”, yaptığı her ne ise onun için çocuk oyuncağıdır, âdeta nefes almak gibi doğalıdır. Hiç bir usta ile sohbet ettiniz mi? En basitinden, bol ödüllü bir ahçı önümde bana omlet yaptı, malzemeler bilindik, yapış şeklimiz aynı. Ancak bir fark var ki tadında sormayın, yiyin gitsin.

“Nasıl oluyor bu Usta?” dedim.
“Bilmiyorum ki, yıllardır böyle yapıyorum.”

Doğru söylüyordu, insan bilmediğini nasıl anlatsın? İngilizce’de bir tabir var, şaheser anlamına gelen “masterpiece”. Kelime iki ayrı sözcükten oluşmakta; usta anlamına gelen ‘master’ ve parça demek olan ‘piece’. Ustalık eseri öyledir, ne eksiktir ne de fazla, tam kıvamında.

Michalengelo’nun Davud heykelini sanırım bilmeyeniz yoktur. Rönesans döneminin başyapıtlarından kabul ediliyor. Mükemmel insan oranı var. Görenleri hayretlere düşüren eseri için ne der Michalengelo; ”O zaten mermer kalıbın içindeydi, ben sadece fazlalıkları yonttum”.

KİLİT KELİME

Chopin’in günde 8 saat piyano çaldığını biliyor muydunuz? Bir örnek de bizden, Üstad Mimar Sinan. Şehzade Cami için çıraklık, Süleymaniye için kalfalık, Selimiye için de “ustalık” eseri denen başmimardan. Kendisine o kadar çok çamur atılmış ki vaktiyle, cevabı sadece çalışmak olmuş.

Geldik mi kilit noktaya, anahtar ne ola? Çalışmak. Emek kutsal kutsal olmasına da, sizce biz “disiplin”li bir toplum muyuz?

Kelime köklerine bakmayı pek bir severim. Disinlin “discipline” kelimesi ile “disciple” yani öğrenci aynı kökten gelir. Kök anlamı şu; öğrenme kapasitesi. Kelimenin tınısı maalesef hayli olumsuz. Disiplin= itaat, boyun eğmek gibi algılanmış. Oysa daha duyarlı, daha farkında olmayı, daha gerçek olmayı, daha yaratıcı olmayı öğrenmek anlamlarına gelmekte. Sizce, öğrenme kapasitemiz ne alemde? Şahsi bütçelerimizde eğitimin yeri ne?

Yükselen burcum hayli disiplinli olan Oğlak. Şanslıyım bu konuda :) Sürekli bişeyler öğrenme ve keşfetme sürecinde olmak dünyayı yaşanır kılmakta kanımca.

USTALARIN USTASI

Usta potansiyelini açığa çıkarmış, kullanan, çevresine de bu yolla fayda sağlayan, değer yaratan insan ise son söz ustaların ustasından gelsin bizlere;

"Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, o hedefe yürüyeceksin. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır...kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra da sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere gülüp geçeceksin."   M. Kemal ATATÜRK

7 Kasım 2016 Pazartesi

İletişim gurusu olarak ölmeliyim, neden mi? 

Yaşa gitsin

Gözlerini dikerek bana soruyor koçum; “Neden iletişiminden emin olamıyorsun? Sana mor bir filsin desem, bozulur muydun? Önüme getirdiğin konular hep iletişimle ilgili. Ya da sana düşük zekâlı desem? Güler geçersin değil mi?”

Bir düşünce alıyor beni, zekiyim, oldukça. Lâkin bu konuda bile emin olmam yıllarımı almadı mı?

DURU ZEKA

Çok zekiydim, fark bile etmemiştim, dersleri âdeta sünger gibi emer, sırf dinlemekle yetinsem bile sınıfı geçerdim. Üzerine düzenli çalışmamla da (çalışmayı severim, bilmek için bilmeyi, öğrenmek için öğrenmeyi, ne yapayım ben böyleyim:) ) birçok hocanın gözdesiydim.

15 yaşıma kadar devam etti bu, ne zaman artık bir genç kız oldum, o yaz annemle babamın anlaşmazlığı borsada tavan yaptı, derslerde daha önce yapmadığımı yapar oldum, saatime bakıyordum sürekli. İtirâf edeyim derslerde sanki daha bir seçici, üstelik daha bir salaktım.

Bu hâlimle bile yaş grubumda Mersin ilini temsil edecek iki kişiden biri seçildim, yarışma tüm Türkiye çapındaydı. “Türkiye’nin Gelecek Vaat Eden Beyinleri” kendilerini gösterecekti. Adı bile ne fiyakalı. Sağolsun Fen hocamız beni yere göğe koyamazdı, sanırım o aday göstermişti; hep aklıma abuk sabuk sorular gelirdi “Hocam bu çözeltiye su konsa? Hızların biri sabit tutulsa?” Nerden bilirdim, yaratıcı zekâ denirmiş buna. Öbür kız da bizim okuldan, Edebiyat ve İngilizcesi bile 10, zeki, hırslı, önüne geçeni affetmeyen, ÖYS’de derecelere oynayan (ki Türkiye 7. oldu).

Neyse efendim, benim de aday olduğumu öğrenince sıkıştırmaya başladı “Kimlerden ne dersleri alıyordum?” Daha 15 yaşındayım, anne baba çekiştirmesinin tam ortasında, hep güçsüzden yana, batsın bu dünya modundayım. Ne dersi? Ne derecesi?

Baktım dershaneler “Gel, sen havada karada Boğaziçi’ni kazanırsın” diyorlar, baktım ÖSS, ÖYS, AISEC, IELTS, TOEFL’lar, daha nice sınavlar ve alfabenin tüm harfleri bana dayanmıyor ;), dedim ya, valla var bir şeyler bende, zekâ hazneme “tik” işaretini atar oldum haliyle.

İLETİŞİM

Bu özgüven iletişimde de olsa ya, “Birilerini incittim mi? Ne demek istedim? Ne anladı? Niye bu kadar kaba ve duyarsız dünya?” diyerekten yaşı 35, yolu yarı ettim. Bir soruyla dank etti kafamda birşeyler. Hakikaten sadece ben mi yetersizdim? Yoksa tüm dünya mı acı çekerdi ‘İletişimsizlik’ denen illetten?

Sonrası geldi; eğitimler, inzivalar derken, bu sefer bilgeliği kana kana su gibi içtim. Bildim sorun herkeste, “Kalpten İletişim”i vizyonum yaptım. İnanır mısınız, zaman içinde bir şeyler değişmişti. 500 kişilik sınıfta ayağa kalıp konuştuğumda, soğuk diye bilinen İngilizler’den bazıları ağladı. Anladım asıl varsayımlar benim kafamda. İletişim hem tek kişilik hem koskoca bir dünya.

Dedim ya ‘İletişim Gurusu’ olarak ölmeliyim, herkes haftasonu eşiyle çocuklarıyla kahvaltıda- Boğazda- doğada- orda- burda, ben hep bunlara yorarım kafa. “Neyi kaçırdım? Nasıl sahici olunur?  Nasıl daha iyi olabilir? Kimseyi kırmadan ve kimsenin beni kırmasına müsaade etmeden Sırat köprüsü misâli iletişim ne kadar mümkün?” diye sorar, uzun yürüyüşlere çıkarım. Bilirim aradığım şey beni arar ve er geç bulur, niyetim belli, çabam sürekli. İsterim hizmet edeyim, kendimi dönüştürürken başkalarına iyi geleyim, dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getireyim :)

Bu yolculuk hep sürecek, hâlen anlayamadıklarım oldukça;

“Bana göre sözünü tutmak önemli ve kolayken, insanlar için nasıl zor ve önemsiz?”

“Arzuladığım dürüstlüğe niye bu kadar uzağız özellikle de ülkemizde?”

“Neden hastalıklı ve eksik iletişiyoruz?”

“Malûm ilişkilerin temeli iletişim. Madem iletişim sahte, ilişkiler yalan. O zaman nasıl mutlu görünür insanlar resimlerde? Herkesler mi kendini kandırır?”


CENAZE TÖRENİM

Törenimde “I did it my way” parçası çalmalı, “Benden bu kadarını beklemezdiniz di mi” tadında hafif gülen, az biraz muzip bir vesikalık fotoğrafım olmalı. 18 yaşımdan beri beni tanıyan, yaşıtım, burçtaşım, daha nicesi, kalp ve akıl dostum Duygu duygu :) dolu bir konuşma yapmalı;

“Onu ilk gördüğümde çekik gözlerinin içi gülen, hafif çekingen Kuzey yurdunda dolanıyordu. O kadar yumuşak ve kırılgan bir kalbi vardır ki, yaklaşınca bilirsiniz. Toplumsal ve sosyal olaylara duyarlı, egalite taraftarı bir sanatsever, bir sporsever, kitap kurdu. Hayat dolu bir asi (yıllık yazımdan aklımda kalanlar). Düştü, kalktı, hiiiç yılmadı, gün geldi azmiyle iletişim gurusu oldu...”

Krizantemler* eşliğinde uğurlanmalı. Bense ruh gibi hafiflemiş ;), misyonumu tamamlamış, gelmiş olduğum galaksime bir an önce dönüp sevdiklerime&bir taneme kavuşma telâşı içinde...

“Yaşamı ölüm, ölümü de yaşam kaygısıyla bulandırıyoruz,” demiş Montaigne, yine doğru söylemiş. Allah gecinden versin. Hayırlısını versin herşeyde olduğu gibi ölümde de...


Hamiş: Kasım ayı Akrep burcunun ayıdır; ölümü, seksi ve gizemi simgeler.


*Kasımpatı, sadakat anlamına gelir.

HAYAT DOLU ASİ

İletişim gurusu olarak ölmeliyim, neden mi? 

Yaşa gitsin

Gözlerini dikerek bana soruyor koçum; “Neden iletişiminden emin olamıyorsun? Sana mor bir filsin desem, bozulur muydun? Önüme getirdiğin konular hep iletişimle ilgili. Ya da sana düşük zekâlı desem? Güler geçersin değil mi?”

Bir düşünce alıyor beni, zekiyim, oldukça. Lâkin bu konuda bile emin olmam yıllarımı almadı mı?

DURU ZEKA

Çok zekiydim, fark bile etmemiştim, dersleri âdeta sünger gibi emer, sırf dinlemekle yetinsem bile sınıfı geçerdim. Üzerine düzenli çalışmamla da (çalışmayı severim, bilmek için bilmeyi, öğrenmek için öğrenmeyi, ne yapayım ben böyleyim:) ) birçok hocanın gözdesiydim.

15 yaşıma kadar devam etti bu, ne zaman artık bir genç kız oldum, o yaz annemle babamın anlaşmazlığı borsada tavan yaptı, derslerde daha önce yapmadığımı yapar oldum, saatime bakıyordum sürekli. İtirâf edeyim derslerde sanki daha bir seçici, üstelik daha bir salaktım.

Bu hâlimle bile yaş grubumda Mersin ilini temsil edecek iki kişiden biri seçildim, yarışma tüm Türkiye çapındaydı. “Türkiye’nin Gelecek Vaat Eden Beyinleri” kendilerini gösterecekti. Adı bile ne fiyakalı. Sağolsun Fen hocamız beni yere göğe koyamazdı, sanırım o aday göstermişti; hep aklıma abuk sabuk sorular gelirdi “Hocam bu çözeltiye su konsa? Hızların biri sabit tutulsa?” Nerden bilirdim, yaratıcı zekâ denirmiş buna. Öbür kız da bizim okuldan, Edebiyat ve İngilizcesi bile 10, zeki, hırslı, önüne geçeni affetmeyen, ÖYS’de derecelere oynayan (ki Türkiye 7. oldu).

Neyse efendim, benim de aday olduğumu öğrenince sıkıştırmaya başladı “Kimlerden ne dersleri alıyordum?” Daha 15 yaşındayım, anne baba çekiştirmesinin tam ortasında, hep güçsüzden yana, batsın bu dünya modundayım. Ne dersi? Ne derecesi?

Baktım dershaneler “Gel, sen havada karada Boğaziçi’ni kazanırsın” diyorlar, baktım ÖSS, ÖYS, AISEC, IELTS, TOEFL’lar, daha nice sınavlar ve alfabenin tüm harfleri bana dayanmıyor ;), dedim ya, valla var bir şeyler bende, zekâ hazneme “tik” işaretini atar oldum haliyle.

İLETİŞİM

Bu özgüven iletişimde de olsa ya, “Birilerini incittim mi? Ne demek istedim? Ne anladı? Niye bu kadar kaba ve duyarsız dünya?” diyerekten yaşı 35, yolu yarı ettim. Bir soruyla dank etti kafamda birşeyler. Hakikaten sadece ben mi yetersizdim? Yoksa tüm dünya mı acı çekerdi ‘İletişimsizlik’ denen illetten?

Sonrası geldi; eğitimler, inzivalar derken, bu sefer bilgeliği kana kana su gibi içtim. Bildim sorun herkeste, “Kalpten İletişim”i vizyonum yaptım. İnanır mısınız, zaman içinde bir şeyler değişmişti. 500 kişilik sınıfta ayağa kalıp konuştuğumda, soğuk diye bilinen İngilizler’den bazıları ağladı. Anladım asıl varsayımlar benim kafamda. İletişim hem tek kişilik hem koskoca bir dünya.

Dedim ya ‘İletişim Gurusu’ olarak ölmeliyim, herkes haftasonu eşiyle çocuklarıyla kahvaltıda- Boğazda- doğada- orda- burda, ben hep bunlara yorarım kafa. “Neyi kaçırdım? Nasıl sahici olunur?  Nasıl daha iyi olabilir? Kimseyi kırmadan ve kimsenin beni kırmasına müsaade etmeden Sırat köprüsü misâli iletişim ne kadar mümkün?” diye sorar, uzun yürüyüşlere çıkarım. Bilirim aradığım şey beni arar ve er geç bulur, niyetim belli, çabam sürekli. İsterim hizmet edeyim, kendimi dönüştürürken başkalarına iyi geleyim, dünyayı daha yaşanılır bir yer haline getireyim :)

Bu yolculuk hep sürecek, hâlen anlayamadıklarım oldukça;

“Bana göre sözünü tutmak önemli ve kolayken, insanlar için nasıl zor ve önemsiz?”

“Arzuladığım dürüstlüğe niye bu kadar uzağız özellikle de ülkemizde?”

“Neden hastalıklı ve eksik iletişiyoruz?”

“Malûm ilişkilerin temeli iletişim. Madem iletişim sahte, ilişkiler yalan. O zaman nasıl mutlu görünür insanlar resimlerde? Herkesler mi kendini kandırır?”


CENAZE TÖRENİM

Törenimde “I did it my way” parçası çalmalı, “Benden bu kadarını beklemezdiniz di mi” tadında hafif gülen, az biraz muzip bir vesikalık fotoğrafım olmalı. 18 yaşımdan beri beni tanıyan, yaşıtım, burçtaşım, daha nicesi, kalp ve akıl dostum Duygu duygu :) dolu bir konuşma yapmalı;

“Onu ilk gördüğümde çekik gözlerinin içi gülen, hafif çekingen Kuzey yurdunda dolanıyordu. O kadar yumuşak ve kırılgan bir kalbi vardır ki, yaklaşınca bilirsiniz. Toplumsal ve sosyal olaylara duyarlı, egalite taraftarı bir sanatsever, bir sporsever, kitap kurdu. Hayat dolu bir asi (yıllık yazımdan aklımda kalanlar). Düştü, kalktı, hiiiç yılmadı, gün geldi azmiyle iletişim gurusu oldu...”

Krizantemler* eşliğinde uğurlanmalı. Bense ruh gibi hafiflemiş ;), misyonumu tamamlamış, gelmiş olduğum galaksime bir an önce dönüp sevdiklerime&bir taneme kavuşma telâşı içinde...

“Yaşamı ölüm, ölümü de yaşam kaygısıyla bulandırıyoruz,” demiş Montaigne, yine doğru söylemiş. Allah gecinden versin. Hayırlısını versin herşeyde olduğu gibi ölümde de...


Hamiş: Kasım ayı Akrep burcunun ayıdır; ölümü, seksi ve gizemi simgeler.


*Kasımpatı, sadakat anlamına gelir.

4 Kasım 2016 Cuma

Aktım doya doya...

Farkındaki eril

İki günlük bir eğitimin başında akmaya niyet ediyorum. Niyetimin bu kadar çabuk gerçekleşeceğini bilmiyordum...

Daha ilk uygulamada ilk kez gözlerimizi kapatıyor olacağız. Nasıl aktım anlatamam. Ferahlık, dinginlik, yumuşacık hareketler. Bazen kelimeler kifâyet etmiyor. Bir an kendimi omurgasız hissettim, ne güzel bir ruh hâliydi daha önce bu kadar yakından tatmadığım...

Bütün içsel dirençlerim yok olmuştu. Elim kolum daha önce hiç hareket ettirmediğim şekillere giriyor ve bu bana inanılmaz mutluluk veriyor. Sanki evren içimden geçiyor, ben aracılığıyla evrensel zekâ bir şeyler yapıyor, mesajını veriyor veya belki de sadece yaşıyordu.

“Allah’ım neler oluyor bana, bu ne kadar sürecek, hiç bitmesin” derken bıdı bıdı zihnim devreye girmiş oldu tüm plan, endişe ve merakıyla...Neticede kesilmiş oldu. Kızmadım veya küsmedim eskiden olduğu gibi. Bu kadarmış dedim, minnet duydum, bu hâli bana tattıranlara şükrettim.

Akmak sürüklenmek demek değil...


Genelde akmak sıkça sürüklenmek eylemi ile karıştırılır. Nasıl teslimiyet pasiflik, kanaâtkarlık acizlik değilse, akmak ve sürüklenmek hayli farklı kanımca. Akayım akabildiğim yere demek olaylarda- görünürde olmasa dahi- hâlâ dış koşulları gözettiğimiz, onlara prim verdiğimiz manâsına gelir. Bizler "su" değiliz. Her bir varlığın fıtratı oldukça farklı. Aksi taktirde "su" değil, olsa olsa suda sürüklenen "dal" oluruz :)

İçimizde her elementin yansıması var elbette; su bizlere "şefkati, önemsemeyi, destek vermeyi dahil et, duygularının içinden geç" derken, ateş "vizyonunu dahil et" der; hava "mantığın nerde?" diye sorarken, toprak "vücudunu, beş duyunu kattın mı işin içine" diye hatırlatır (Şimdi birçok spiritüel paylaşıma bakıyorum hep akıl yürütmeye dayalı. Ateş ve hava elementleri bolca var, ancak su eksik, merhamet yok, kendini başkasının yerine koyamıyor insanlar. Acıyı veya diğer duyguları derinleşip vücudunda hissedemiyorlar yani toprak da eksik; hem de oldukça).

Akmak hiç tercih veya seçim yapmamak demek de değil. Bir insan çok tercih yapıp akabileceği gibi, hiç tercih yapmayıp akmayabilir de. Akmak içimizle ilgili, işin püf noktası içsel enerjimizin dışsal uyaranlara/dış enerjilere verdiği yanıtta gizli. Tercih yapmışım veya yapmamışım değil, "herhangi bir tercihte veya tercihsizlikte nasılım?" asıl mesele...

Akmak içsel bir olgu. Direnmeyi bırakmak demek. Direnmeyi bırakmak ne demek? Kabul vermek demek. Teslim olmak demek. Aslında bütün ulvî kavramlar o kadar içiçe ki...Hatırlar mısınız ‘Kabul Etmek’ yazımda bahsetmiştim;

“İçimize aldığımız deneyimlerin çoğunun önü kesilmez. Kesilmeyi, tıkanmayı yaratan deneyime 'yapışmak' veya deneyimi 'itmek'tir. Gelin detaylı bakalım, bir arabada olduğumuzu düşünelim:

Trafik lambasını gördük, geçtik gittik (hem fiziksel hem deneyimsel olarak)

Köşedeki trafik polisini de gördük, geçtik gittik (hem fiziksel hem deneyimsel olarak)

Yola ekilmiş gardenyaları gördük, geçip gittik (fiziksel olarak ancak deneyimsel değil)

Zihinsel düzeyde izlenime takılıp kaldık. Çünkü kız arkadaşımızı son gördüğümüzde elinde gardenyalar vardı. Artık yolun kalanını görmüyoruz bile, kalbimiz ve zihnimiz hala gardenyalarda. Olaya saplanıp kalma, yani bir tıkanma söz konusu. Ya ‘Gardenya anısını tekrar yaşamak isteriz’ (yapışma) veya ‘Orda bizi terk ettiği düşüncesini ile o anı silip atmak isteriz’ (itme). Yapışmak veya itmek yerine bir üçüncü boyut daha var; yaşayıp gitmek ki biz buna hayatın tadını çıkarmak diyoruz :)”

Olaylardan ziyade olaylara yapıştırdığımız etiket sayesinde onlardan özgürleşemeyiz, kendimizi onlara bağımlı kalırız. Bir nevi her olayla beraber bize eşlik eden duygu ve düşünceler silsilesi giderek büyür. Her birine enerjimizi bırakır, günün sonunda neden bu kadar bitap düştüm Allah’ım diye dövünürüz. Bakın çocuklara, sanki enerji içeceği almışlar gibi nasıl da yorulmazlar.

Akmak tutarsızlık demek değil...

Bir eğitmen tanıdım, bir gün ak dediğine öbür gün kara diyor. “İlahî bilgiler benim aracılığımla akıyor” diyor. Yahu şuna desene, “Rüzgâr nereden eserse ben o taraftayım.” Komik kadındı vesselâm...

İlahî bilgilerde ne zaman tezat yaşanmış ki senin aracılığınla akanlarda olsun. Bakın bütün dinlere, hep aynı şeylerin altını çizerler: İçin neyse dışın o olsun (sahteliği bırak, sahici ol); eline, beline, diline sahip ol (yaptıklarının sorumluluğunu al, farkında ol); çalma, öldürme (başkalarının sınırlarına, oyun alanlarına hürmet göster)...Sadece pratikler, ritüeller farklıdır o kadar.

Evet, her daim sürprizler olacak. Sloganımız bu değil mi zaten; “Sürprizlere hazır ol” ;) İçsel direnç kalmayınca sürprizler daha bir renkli, neşeli ve keyifli...

AKMANIN BİOKİMYASI

Beyin, akış sırasında prefrontal kortekste (beynin ön kısmı) “hipofrontalite” adı verilen bir duruma girer. Bu durumda bazı etkinlikler devre dışı kalır; o etkinlikler nelerdir; soyut düşünme, plan yapma ve kişinin kendi benlik duyusuna yoğunlaşması. Yani “Nasıl görünüyorum? Şöyle mi yapsam? Böyle mi desem?” diye düşünemez insan. Ekstrem sporlarda buna sıklıkla rastlanır.*

AKMANIN PSİKOLOJİSİ

Akış psikoloji dilinde sağlıklı buluşma (BİR OLMA HALİ) ve sağlıklı ayrışma (BEN OLMA HALİ) demek. Hayatın her anında yaşanır bu; misâl sevişme, emzirme. Ayrışmalardan yukarda detaylı bahsettim, ne kadar sağlıksız ayrıştığımızdan. Hattâ ayrışamadığımızdan. Ayrışmaya olduğu kadar buluşmaya da direnç gösterir ademoğlu.

O zaman ne kadar sağlıklı buluşuyoruz? Buluştuğumuzda anda mıyız? Temastan kaçınıyor muyuz? (Yalnızca kucaklama, dokunma anlamında fiziksel temaslar değil kastettiğim, üstelik o anlarda bile sizi kucaklarken sanki orada olmayan kişilerle yaşadığınız durumlar bile buna dahil). Çok espri yapanlarda olur, içlerindeki acıya temas etmemek, olayı içselleştirmemek, teğet geçmek adına konunun tam can alıcı yerindeyken bir komiklikle deyim yerindeyse konudan (dolayısıyla temastan) kaçarlar ki buna literatürde Irish Humor (İrlanda Mizahı) denir.

Aman gözünüzde büyümesin 'Akmak'. Sadece ‘Kendinizi’ aradan çekmeniz yeterli. Hayatın içinde zaten bir çok kez akmak tecrübesini farkında olmadan bizzat deneyimlemişizdir. Bir gün bir dostumun şahsına makale yazdım, kendisiyle paylaştığımda “bu yazı âdeta akmış” dedi. Bildi. Başımı bile kaldırmamıştım yazarken. Bazen o kadar anda olursunuz ki hiçbir ihtiyacınızı görmez gözünüz. Bazen öyle bir dans edersiniz ki dansa vesile olursunuz, sihirli bir şey olur, olan her ne ise tam ve mükemmeldir, kimsecikler gözünü alamaz.

Son olarak akmak dişil olsa sanırım farkındalık eril olur. Akmanın omuriliği, onu kökleyeni, bütünleyeni...Bunları birleyen ise AN...


Hamiş: E o zaman haydi dansa, Cha Cha yapmaya, akmaya. Santana 'Smooth' adlı bu parçasıyla - ki akıcı, yumuşak, pürüzsüz, düzgün anlamlarına gelir- 8 tane Grammy Ödülü'nü kucaklayarak bir senede en çok Grammy alma onurunu Michael Jackson ile paylaşmıştır.

* 'Beyin' - David Eagleman, s.101

AKIŞ

Aktım doya doya...

Farkındaki eril

İki günlük bir eğitimin başında akmaya niyet ediyorum. Niyetimin bu kadar çabuk gerçekleşeceğini bilmiyordum...

Daha ilk uygulamada ilk kez gözlerimizi kapatıyor olacağız. Nasıl aktım anlatamam. Ferahlık, dinginlik, yumuşacık hareketler. Bazen kelimeler kifâyet etmiyor. Bir an kendimi omurgasız hissettim, ne güzel bir ruh hâliydi daha önce bu kadar yakından tatmadığım...

Bütün içsel dirençlerim yok olmuştu. Elim kolum daha önce hiç hareket ettirmediğim şekillere giriyor ve bu bana inanılmaz mutluluk veriyor. Sanki evren içimden geçiyor, ben aracılığıyla evrensel zekâ bir şeyler yapıyor, mesajını veriyor veya belki de sadece yaşıyordu.

“Allah’ım neler oluyor bana, bu ne kadar sürecek, hiç bitmesin” derken bıdı bıdı zihnim devreye girmiş oldu tüm plan, endişe ve merakıyla...Neticede kesilmiş oldu. Kızmadım veya küsmedim eskiden olduğu gibi. Bu kadarmış dedim, minnet duydum, bu hâli bana tattıranlara şükrettim.

Akmak sürüklenmek demek değil...


Genelde akmak sıkça sürüklenmek eylemi ile karıştırılır. Nasıl teslimiyet pasiflik, kanaâtkarlık acizlik değilse, akmak ve sürüklenmek hayli farklı kanımca. Akayım akabildiğim yere demek olaylarda- görünürde olmasa dahi- hâlâ dış koşulları gözettiğimiz, onlara prim verdiğimiz manâsına gelir. Bizler "su" değiliz. Her bir varlığın fıtratı oldukça farklı. Aksi taktirde "su" değil, olsa olsa suda sürüklenen "dal" oluruz :)

İçimizde her elementin yansıması var elbette; su bizlere "şefkati, önemsemeyi, destek vermeyi dahil et, duygularının içinden geç" derken, ateş "vizyonunu dahil et" der; hava "mantığın nerde?" diye sorarken, toprak "vücudunu, beş duyunu kattın mı işin içine" diye hatırlatır (Şimdi birçok spiritüel paylaşıma bakıyorum hep akıl yürütmeye dayalı. Ateş ve hava elementleri bolca var, ancak su eksik, merhamet yok, kendini başkasının yerine koyamıyor insanlar. Acıyı veya diğer duyguları derinleşip vücudunda hissedemiyorlar yani toprak da eksik; hem de oldukça).

Akmak hiç tercih veya seçim yapmamak demek de değil. Bir insan çok tercih yapıp akabileceği gibi, hiç tercih yapmayıp akmayabilir de. Akmak içimizle ilgili, işin püf noktası içsel enerjimizin dışsal uyaranlara/dış enerjilere verdiği yanıtta gizli. Tercih yapmışım veya yapmamışım değil, "herhangi bir tercihte veya tercihsizlikte nasılım?" asıl mesele...

Akmak içsel bir olgu. Direnmeyi bırakmak demek. Direnmeyi bırakmak ne demek? Kabul vermek demek. Teslim olmak demek. Aslında bütün ulvî kavramlar o kadar içiçe ki...Hatırlar mısınız ‘Kabul Etmek’ yazımda bahsetmiştim;

“İçimize aldığımız deneyimlerin çoğunun önü kesilmez. Kesilmeyi, tıkanmayı yaratan deneyime 'yapışmak' veya deneyimi 'itmek'tir. Gelin detaylı bakalım, bir arabada olduğumuzu düşünelim:

Trafik lambasını gördük, geçtik gittik (hem fiziksel hem deneyimsel olarak)

Köşedeki trafik polisini de gördük, geçtik gittik (hem fiziksel hem deneyimsel olarak)

Yola ekilmiş gardenyaları gördük, geçip gittik (fiziksel olarak ancak deneyimsel değil)

Zihinsel düzeyde izlenime takılıp kaldık. Çünkü kız arkadaşımızı son gördüğümüzde elinde gardenyalar vardı. Artık yolun kalanını görmüyoruz bile, kalbimiz ve zihnimiz hala gardenyalarda. Olaya saplanıp kalma, yani bir tıkanma söz konusu. Ya ‘Gardenya anısını tekrar yaşamak isteriz’ (yapışma) veya ‘Orda bizi terk ettiği düşüncesini ile o anı silip atmak isteriz’ (itme). Yapışmak veya itmek yerine bir üçüncü boyut daha var; yaşayıp gitmek ki biz buna hayatın tadını çıkarmak diyoruz :)”

Olaylardan ziyade olaylara yapıştırdığımız etiket sayesinde onlardan özgürleşemeyiz, kendimizi onlara bağımlı kalırız. Bir nevi her olayla beraber bize eşlik eden duygu ve düşünceler silsilesi giderek büyür. Her birine enerjimizi bırakır, günün sonunda neden bu kadar bitap düştüm Allah’ım diye dövünürüz. Bakın çocuklara, sanki enerji içeceği almışlar gibi nasıl da yorulmazlar.

Akmak tutarsızlık demek değil...

Bir eğitmen tanıdım, bir gün ak dediğine öbür gün kara diyor. “İlahî bilgiler benim aracılığımla akıyor” diyor. Yahu şuna desene, “Rüzgâr nereden eserse ben o taraftayım.” Komik kadındı vesselâm...

İlahî bilgilerde ne zaman tezat yaşanmış ki senin aracılığınla akanlarda olsun. Bakın bütün dinlere, hep aynı şeylerin altını çizerler: İçin neyse dışın o olsun (sahteliği bırak, sahici ol); eline, beline, diline sahip ol (yaptıklarının sorumluluğunu al, farkında ol); çalma, öldürme (başkalarının sınırlarına, oyun alanlarına hürmet göster)...Sadece pratikler, ritüeller farklıdır o kadar.

Evet, her daim sürprizler olacak. Sloganımız bu değil mi zaten; “Sürprizlere hazır ol” ;) İçsel direnç kalmayınca sürprizler daha bir renkli, neşeli ve keyifli...

AKMANIN BİOKİMYASI

Beyin, akış sırasında prefrontal kortekste (beynin ön kısmı) “hipofrontalite” adı verilen bir duruma girer. Bu durumda bazı etkinlikler devre dışı kalır; o etkinlikler nelerdir; soyut düşünme, plan yapma ve kişinin kendi benlik duyusuna yoğunlaşması. Yani “Nasıl görünüyorum? Şöyle mi yapsam? Böyle mi desem?” diye düşünemez insan. Ekstrem sporlarda buna sıklıkla rastlanır.*

AKMANIN PSİKOLOJİSİ

Akış psikoloji dilinde sağlıklı buluşma (BİR OLMA HALİ) ve sağlıklı ayrışma (BEN OLMA HALİ) demek. Hayatın her anında yaşanır bu; misâl sevişme, emzirme. Ayrışmalardan yukarda detaylı bahsettim, ne kadar sağlıksız ayrıştığımızdan. Hattâ ayrışamadığımızdan. Ayrışmaya olduğu kadar buluşmaya da direnç gösterir ademoğlu.

O zaman ne kadar sağlıklı buluşuyoruz? Buluştuğumuzda anda mıyız? Temastan kaçınıyor muyuz? (Yalnızca kucaklama, dokunma anlamında fiziksel temaslar değil kastettiğim, üstelik o anlarda bile sizi kucaklarken sanki orada olmayan kişilerle yaşadığınız durumlar bile buna dahil). Çok espri yapanlarda olur, içlerindeki acıya temas etmemek, olayı içselleştirmemek, teğet geçmek adına konunun tam can alıcı yerindeyken bir komiklikle deyim yerindeyse konudan (dolayısıyla temastan) kaçarlar ki buna literatürde Irish Humor (İrlanda Mizahı) denir.

Aman gözünüzde büyümesin 'Akmak'. Sadece ‘Kendinizi’ aradan çekmeniz yeterli. Hayatın içinde zaten bir çok kez akmak tecrübesini farkında olmadan bizzat deneyimlemişizdir. Bir gün bir dostumun şahsına makale yazdım, kendisiyle paylaştığımda “bu yazı âdeta akmış” dedi. Bildi. Başımı bile kaldırmamıştım yazarken. Bazen o kadar anda olursunuz ki hiçbir ihtiyacınızı görmez gözünüz. Bazen öyle bir dans edersiniz ki dansa vesile olursunuz, sihirli bir şey olur, olan her ne ise tam ve mükemmeldir, kimsecikler gözünü alamaz.

Son olarak akmak dişil olsa sanırım farkındalık eril olur. Akmanın omuriliği, onu kökleyeni, bütünleyeni...Bunları birleyen ise AN...


Hamiş: E o zaman haydi dansa, Cha Cha yapmaya, akmaya. Santana 'Smooth' adlı bu parçasıyla - ki akıcı, yumuşak, pürüzsüz, düzgün anlamlarına gelir- 8 tane Grammy Ödülü'nü kucaklayarak bir senede en çok Grammy alma onurunu Michael Jackson ile paylaşmıştır.

* 'Beyin' - David Eagleman, s.101

3 Kasım 2016 Perşembe

Bilenler bilir, özgürlüğe ve aydınlanmaya giden yolda üç temel bileşen vardır; dirençsizlik, bağlantısızlık ve yargısızlık.

Oleeyyyyy

Ünlü düşünür ve ruhsal öğretmen Krishnamurti’yi sanırım duymayanınız pek yoktur. Hayatının sonlarına doğru, konuşmalarının birinde seyircilere sorar:

“Sırrımı bilmek istiyor musunuz?” Herkes pür dikkat kesilir. Otuz yılı aşkındır onu izleyen takipçileri de vardır üstelik salonda. Üstat onlara anlayışın anahtarını verecektir az sonra.

“İşte sırrım,” der, “olanlara aldırmıyorum”.

Burada ‘aldırmamak’ umursamamak anlamında kullanılmıyor elbette. Umursamamak olsa olsa daha sığ bir anlayışın ürün olsa gerek. Burada Üstat’ın bahsettiği tam olarak dirençsiz olma hâli, olana içsel direnç ve tepki göstermeyi bırakmak, olanla uyum içinde olmak. İşler iyi gittiğinde bu nispeten kolaydır, dostlar alışverişte görsün misâli. Ya öbür durumlarda nasılız pekiyi?

Dirençsizliğin içinde elbette yargısızlık ve bağlantısızlık da var, her özellik diğer ikisini otomatik olarak kendi içinde barındırır. Nasıl mı? Uyum içinde olan zihin olanı iyi-kötü diye etiketlemeyi yani yargıyı çoktan bırakmıştır. Olayları kişiselleştirmediğinden, her bir şeyden bağlantısını kesmiştir. Olaylar ve kişiler onu etkileyecek güçte değillerdir çünkü.


BU DA GEÇER

Vakti zamanında bir kral güçlü olmasına rağmen huzursuzdur. Ruhsal durumu mutluluktan umutsuzluğa sürekli değişen kral bu gelgitli hallerinden epeyce yorulur ve sıkılır, ülkesinde meşhur bir bilgeye danışır:

“Ben de senin gibi dengeli, dingin ve bilge olma isterim, bu nasıl mümkün?”

“Size yardım edebilirim, lâkin bir hafta beklemeniz gerekecek,” diye cevaplar bilge.

Kral merak içinde tam bir hafta bekler, bilge tam zamanında çıkagelir elinde bir kutuyla. Kutuyu açan kral altın bir yüzükle karşılaşır, üzerinde “Bu da geçer” yazmakta.

“Bu da ne demek?” diye sorar kral.

“Telâş etmeyin, sadece bir hafta yüzüğü parmağınızda taşıyın, başınıza iyi bir şey geldiğinde veya kötü bir şeyler geldiğinde, adlandırmayın, sadece bunu okuyun”.

Kral zamanla bu basit mesajın ardında yatan derin anlamı keşfeder. Değil mi ki her durum geçici, ruhsal savrulmaları azalır. Kötü durumlar da sonsuza kadar sürmemekte, iyi durumlar da. O zaman geriye anın tadını çıkarmak kalır. Olaylarla arasına bir boşluk girer âdeta. Bağlantısız olduğunda aslında herşeyle derinden bir bağ kurduğunu fark eder. Olaylara tepeden bakan bir dağcı gibi kendisine sadece -kaybetme korkusu olmadan- manzaranın güzelliğini izlemek kalır.

BELKİ

Tahmin edeceğiniz üzere son hikâye de yargısızlık üzerine, belki ;) duydunuz daha önce.

Bilge bir adam piyangoda oldukça pahalı bir araba kazanır. Ailesi ve dostları onun için çok sevinirler, “Çok şanslısın, bu harika,” derler. Adam sadece gülümser ve “belki” diye cevaplar.

Birkaç hafta boyunca zevkle arabasını kullanır, ancak bir gün kavşakta başka bir arabayla çarpışır ve kendini hastanede bulur. Sevdikleri onu ziyarete gelirler “Bu gerçekten de kötü oldu” derler. Adam yine gülümser; ağzından tek bir sözcük dökülür: “Belki”

Hastanede diye tatile çıkamamıştır, gideceği yerde çok büyük bir sel felâketi yaşanır. Sevdikleri “Hastanede olman ne büyük şans değil mi?” diye sorarlar. Adam gülümser; “Belki”

Zihin kontrol kaygısıyla bir an önce rahat etmek ister, etiketler ve paketler. Böylece olasılıklar paketi es geçilir, sınırlı bakış açısı tercih edilir. Belki de farkında olmadan hepimiz ne güzellikler kaçırıyoruz. Ne yaparsa kendine yapıyor ademoğlu. Kozmos kelimesi düzen anlamına gelirken, İlahi Düzen’e bizim de ilaveten düzen vermeye çalışmamız komik, beyhude ve bir o kadar insânî.

BELİRSİZLİK

'Belki, aldırma, bu da geçer' sade ve oldukça derin sözler...Ya uygulaması? Sürekli tek bir şeye işaret ediyorlar; anda ve uyanık kalmaya. Şimdi ile olan ilişkimize. Şimdi’den sıçranıyorsa zamansızlığa, Şimdi’yi doyasıya yaşamak lazım önce. Pekiyi yaşıyor muyuz?

Meditasyon çalışmalarımda gözlediğim zihin Şimdi’de zamansızlığı tadarken bir an önce eski düzene kaçma eğiliminde. Acaba neden? Biraz bu belirsizlikte kalmaya değer bence...



Hamiş: Sabahattin Ali'nin muhteşem dizeleriyle, Edip Akbayram'ın eşsiz yorumuyla...

ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA

Bilenler bilir, özgürlüğe ve aydınlanmaya giden yolda üç temel bileşen vardır; dirençsizlik, bağlantısızlık ve yargısızlık.

Oleeyyyyy

Ünlü düşünür ve ruhsal öğretmen Krishnamurti’yi sanırım duymayanınız pek yoktur. Hayatının sonlarına doğru, konuşmalarının birinde seyircilere sorar:

“Sırrımı bilmek istiyor musunuz?” Herkes pür dikkat kesilir. Otuz yılı aşkındır onu izleyen takipçileri de vardır üstelik salonda. Üstat onlara anlayışın anahtarını verecektir az sonra.

“İşte sırrım,” der, “olanlara aldırmıyorum”.

Burada ‘aldırmamak’ umursamamak anlamında kullanılmıyor elbette. Umursamamak olsa olsa daha sığ bir anlayışın ürün olsa gerek. Burada Üstat’ın bahsettiği tam olarak dirençsiz olma hâli, olana içsel direnç ve tepki göstermeyi bırakmak, olanla uyum içinde olmak. İşler iyi gittiğinde bu nispeten kolaydır, dostlar alışverişte görsün misâli. Ya öbür durumlarda nasılız pekiyi?

Dirençsizliğin içinde elbette yargısızlık ve bağlantısızlık da var, her özellik diğer ikisini otomatik olarak kendi içinde barındırır. Nasıl mı? Uyum içinde olan zihin olanı iyi-kötü diye etiketlemeyi yani yargıyı çoktan bırakmıştır. Olayları kişiselleştirmediğinden, her bir şeyden bağlantısını kesmiştir. Olaylar ve kişiler onu etkileyecek güçte değillerdir çünkü.


BU DA GEÇER

Vakti zamanında bir kral güçlü olmasına rağmen huzursuzdur. Ruhsal durumu mutluluktan umutsuzluğa sürekli değişen kral bu gelgitli hallerinden epeyce yorulur ve sıkılır, ülkesinde meşhur bir bilgeye danışır:

“Ben de senin gibi dengeli, dingin ve bilge olma isterim, bu nasıl mümkün?”

“Size yardım edebilirim, lâkin bir hafta beklemeniz gerekecek,” diye cevaplar bilge.

Kral merak içinde tam bir hafta bekler, bilge tam zamanında çıkagelir elinde bir kutuyla. Kutuyu açan kral altın bir yüzükle karşılaşır, üzerinde “Bu da geçer” yazmakta.

“Bu da ne demek?” diye sorar kral.

“Telâş etmeyin, sadece bir hafta yüzüğü parmağınızda taşıyın, başınıza iyi bir şey geldiğinde veya kötü bir şeyler geldiğinde, adlandırmayın, sadece bunu okuyun”.

Kral zamanla bu basit mesajın ardında yatan derin anlamı keşfeder. Değil mi ki her durum geçici, ruhsal savrulmaları azalır. Kötü durumlar da sonsuza kadar sürmemekte, iyi durumlar da. O zaman geriye anın tadını çıkarmak kalır. Olaylarla arasına bir boşluk girer âdeta. Bağlantısız olduğunda aslında herşeyle derinden bir bağ kurduğunu fark eder. Olaylara tepeden bakan bir dağcı gibi kendisine sadece -kaybetme korkusu olmadan- manzaranın güzelliğini izlemek kalır.

BELKİ

Tahmin edeceğiniz üzere son hikâye de yargısızlık üzerine, belki ;) duydunuz daha önce.

Bilge bir adam piyangoda oldukça pahalı bir araba kazanır. Ailesi ve dostları onun için çok sevinirler, “Çok şanslısın, bu harika,” derler. Adam sadece gülümser ve “belki” diye cevaplar.

Birkaç hafta boyunca zevkle arabasını kullanır, ancak bir gün kavşakta başka bir arabayla çarpışır ve kendini hastanede bulur. Sevdikleri onu ziyarete gelirler “Bu gerçekten de kötü oldu” derler. Adam yine gülümser; ağzından tek bir sözcük dökülür: “Belki”

Hastanede diye tatile çıkamamıştır, gideceği yerde çok büyük bir sel felâketi yaşanır. Sevdikleri “Hastanede olman ne büyük şans değil mi?” diye sorarlar. Adam gülümser; “Belki”

Zihin kontrol kaygısıyla bir an önce rahat etmek ister, etiketler ve paketler. Böylece olasılıklar paketi es geçilir, sınırlı bakış açısı tercih edilir. Belki de farkında olmadan hepimiz ne güzellikler kaçırıyoruz. Ne yaparsa kendine yapıyor ademoğlu. Kozmos kelimesi düzen anlamına gelirken, İlahi Düzen’e bizim de ilaveten düzen vermeye çalışmamız komik, beyhude ve bir o kadar insânî.

BELİRSİZLİK

'Belki, aldırma, bu da geçer' sade ve oldukça derin sözler...Ya uygulaması? Sürekli tek bir şeye işaret ediyorlar; anda ve uyanık kalmaya. Şimdi ile olan ilişkimize. Şimdi’den sıçranıyorsa zamansızlığa, Şimdi’yi doyasıya yaşamak lazım önce. Pekiyi yaşıyor muyuz?

Meditasyon çalışmalarımda gözlediğim zihin Şimdi’de zamansızlığı tadarken bir an önce eski düzene kaçma eğiliminde. Acaba neden? Biraz bu belirsizlikte kalmaya değer bence...



Hamiş: Sabahattin Ali'nin muhteşem dizeleriyle, Edip Akbayram'ın eşsiz yorumuyla...