30 Aralık 2016 Cuma

"Bütün olun, her şey size gelecektir." Lao Tzu

Yaşasın Kitap


KENDİSİYLE ÇALIŞMAK İSTEYENLER


Işığı Arayanların Karanlık Yanı –Debbie Ford

Sanatçının Yolu- Julia Cameron

Cesur Sorular- Dost Can Deniz

Masal Terapi- Judith Liberman

Şiddetsiz İletişim- Marshall B. Rosenberg

DUYGULARIN DÜNYASINA OBJEKTİF BİR BAKIŞ

Duyguların Dili- Karla McLaren

BEYNİN İŞLEYİŞİ VE MUHTEŞEM MEKANİZMASI

Incognito- David Eagleman

Beyin- David Eagleman

İLLE DE FARKINDALIK DİYENLER :)


Bağımsız Ruh- Michael A. Singer

Var Olmanın Gücü- Eckhart Tolle

Tanrılar Okulu- Stefano Elio D'Anna

BİRAZ DA İNGİLİZCE


A Thousand Names for Joy- Byron Katie (Tao Te Ching’e sıkça atıfta bulunularak)

EDEBİ TAT ARAYANLAR İÇİN

Siddharta- Hermann Hesse

ON ÜÇ 

Klasik listeler (okunacak kitaplardan tutun gidilecek yerlere kadar) 10'luktur, benimki aşmış 13 olmuş. Severim 13'ü, kimseler sevmese dahi. Dişil sayıdır, malum bir dişi yılda ortalama 13 kez kanar. Ataerkilin şahı olan Ortaçağ Avrupa'sında, Papalık rejimi otorite savaşına katılıp Pagan kültürüne amansız bir savaş açmıştı hatırlayacağınız üzere. Bir çok bilge kadının, hattâ erkeğin "cadı" diye yakılırken, bu sayının aynı dönemlerde uğursuz ilân edilmesi tesadüf mü? Sizce?

Burada Paganizmi çok Tanrılı din anlamında kullanmadığımı, Hristiyanlığın ilk zamanlarda kentlerde yayıldığını, o sıralarda toprakla bağını henüz koparmadan daha şamanik ve geleneksel yaşayan her kırsala "Pagan" dendiğini, üstelik bu adın onlarla özdeşleştiğini belirtmek isterim. Yine herkes ektiğini biçmiş, Avrupa bilgeliğini kendi elleriyle bir güzel kendi baltalamış.

HAKİKAT PEŞİNDE

Yukarda adı geçen yazarlardan üçünü bizzat tanıdım. Dost Can Deniz, Byron Katie ve Stefano D'Anna. Bahsetmek istediğim şu an hayatta olmayan Stefano D'Anna. Sevgili Stefano Dreamer adı verilen bir organizasyonla İstanbul'a gelmişti. Sene 2005. Birkaç toplantıda onu dinleme fırsatı bulmuştum. İlginç şeylerden bahsediyordu şüphesiz.

Bir keresinde söz alıp "Herkes sevgiden, bağışlayıcılıktan vs. dem vuruyor, bunlar işin ne (what) kısmı, kimse çıkıp nasılından (how) bahsetmiyor. Dinler "ne" konusunu iyice betimlemediler mi? Dünya yine de sancı ve acı içinde. İnsanlar "ne" yapılacağı konusunda bence oldukça netler. Sadece "nasıl" yapılacağını bilemiyorlar. Biraz 'nasıl'a odaklanma zamanı değil mi?" dedim. "Salondaki en can alıcı soruyu sen sordun, farkında mısın?" dedi lobide. "Yanıtı belki benim İtalya'da kurmuş olduğum üniversitede bulabilirsin." Yılmadım, "Peki o zamana dek bari Dreamer'dan* bahsetsek? İçsel benliğiniz miydi, bir üstad mı?" "Çok soru soruyorsun, Şeyda ;)" Neyse, inek öldü dağa kaçtı, Çarşamba'yı sel aldı :) oralara gitmek bir türlü nasip olmadı...

Evren- birşeyi çok dilerseniz kalpten- yanıtları size bir şekilde gönderiyor. Sanırım sadece her şeyin bir zamanı var. "Kendisiyle Çalışmak İsteyenler" başlığındaki kitaplar bunun için, bilgi ve bilgelik vermekten öte, kendimizi tanımak için, "nasıl" a odaklanmak için. Ben bir öğrenci edasıyla çalıştım, tüm uygulamaları yaptım. Bazen insanların "Ne değişti, ne geçti eline?" gibi son derece pragmatik ve sığ sorularına muhatap kalıp şaştım.

Bir koca veya Ferrari düşmedi elime, geçiniz bunları, "Hayat" apartmanında sanırım daha yüksek katlara çıktım, derinleştim gibi, dünyaya dair bakış açım değişti ve değişmekte. Bazen herşey ile bir olduğumu hissettim, bazen bambaşkalığımı tattım. Var mı bunların fiyatı? Ederi ne? Sorarım size? İnsan âlemde bir nokta ya, sanki âlem de insanın içinde saklı. Bildikçe gördüğüm hem çok hem hiç yol kat etmediğim algısıydı. Gitgide paradoksal olan bu dünyada hayretim hayranlığımla başa baş gitti. Büyüdükçe küçüldüm. Bir "Hakikat" yolcusu olarak hâlâ ısrarla devam ediyorum ;)

Lao Tzu'dan alıntıyla başlamıştım, öyle de bitireyim; "Başkalarını bilen kişi bilgedir, kendini bilen kişi aydınlanmıştır". Eee o zaman haydi kendimizi bilmeye...Veya bildikçe bilmemeye...Hiçliğe...

“Bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin,
bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır…” Edip Cansever

* Dreamer için ben ne desem az. Kitabı okumanız gerek. Aman sayfa sayısı sizi korkutmasın :)

CAN DOSTUM KİTAPLAR- DİLEYENLERE TAVSİYELER

"Bütün olun, her şey size gelecektir." Lao Tzu

Yaşasın Kitap


KENDİSİYLE ÇALIŞMAK İSTEYENLER


Işığı Arayanların Karanlık Yanı –Debbie Ford

Sanatçının Yolu- Julia Cameron

Cesur Sorular- Dost Can Deniz

Masal Terapi- Judith Liberman

Şiddetsiz İletişim- Marshall B. Rosenberg

DUYGULARIN DÜNYASINA OBJEKTİF BİR BAKIŞ

Duyguların Dili- Karla McLaren

BEYNİN İŞLEYİŞİ VE MUHTEŞEM MEKANİZMASI

Incognito- David Eagleman

Beyin- David Eagleman

İLLE DE FARKINDALIK DİYENLER :)


Bağımsız Ruh- Michael A. Singer

Var Olmanın Gücü- Eckhart Tolle

Tanrılar Okulu- Stefano Elio D'Anna

BİRAZ DA İNGİLİZCE


A Thousand Names for Joy- Byron Katie (Tao Te Ching’e sıkça atıfta bulunularak)

EDEBİ TAT ARAYANLAR İÇİN

Siddharta- Hermann Hesse

ON ÜÇ 

Klasik listeler (okunacak kitaplardan tutun gidilecek yerlere kadar) 10'luktur, benimki aşmış 13 olmuş. Severim 13'ü, kimseler sevmese dahi. Dişil sayıdır, malum bir dişi yılda ortalama 13 kez kanar. Ataerkilin şahı olan Ortaçağ Avrupa'sında, Papalık rejimi otorite savaşına katılıp Pagan kültürüne amansız bir savaş açmıştı hatırlayacağınız üzere. Bir çok bilge kadının, hattâ erkeğin "cadı" diye yakılırken, bu sayının aynı dönemlerde uğursuz ilân edilmesi tesadüf mü? Sizce?

Burada Paganizmi çok Tanrılı din anlamında kullanmadığımı, Hristiyanlığın ilk zamanlarda kentlerde yayıldığını, o sıralarda toprakla bağını henüz koparmadan daha şamanik ve geleneksel yaşayan her kırsala "Pagan" dendiğini, üstelik bu adın onlarla özdeşleştiğini belirtmek isterim. Yine herkes ektiğini biçmiş, Avrupa bilgeliğini kendi elleriyle bir güzel kendi baltalamış.

HAKİKAT PEŞİNDE

Yukarda adı geçen yazarlardan üçünü bizzat tanıdım. Dost Can Deniz, Byron Katie ve Stefano D'Anna. Bahsetmek istediğim şu an hayatta olmayan Stefano D'Anna. Sevgili Stefano Dreamer adı verilen bir organizasyonla İstanbul'a gelmişti. Sene 2005. Birkaç toplantıda onu dinleme fırsatı bulmuştum. İlginç şeylerden bahsediyordu şüphesiz.

Bir keresinde söz alıp "Herkes sevgiden, bağışlayıcılıktan vs. dem vuruyor, bunlar işin ne (what) kısmı, kimse çıkıp nasılından (how) bahsetmiyor. Dinler "ne" konusunu iyice betimlemediler mi? Dünya yine de sancı ve acı içinde. İnsanlar "ne" yapılacağı konusunda bence oldukça netler. Sadece "nasıl" yapılacağını bilemiyorlar. Biraz 'nasıl'a odaklanma zamanı değil mi?" dedim. "Salondaki en can alıcı soruyu sen sordun, farkında mısın?" dedi lobide. "Yanıtı belki benim İtalya'da kurmuş olduğum üniversitede bulabilirsin." Yılmadım, "Peki o zamana dek bari Dreamer'dan* bahsetsek? İçsel benliğiniz miydi, bir üstad mı?" "Çok soru soruyorsun, Şeyda ;)" Neyse, inek öldü dağa kaçtı, Çarşamba'yı sel aldı :) oralara gitmek bir türlü nasip olmadı...

Evren- birşeyi çok dilerseniz kalpten- yanıtları size bir şekilde gönderiyor. Sanırım sadece her şeyin bir zamanı var. "Kendisiyle Çalışmak İsteyenler" başlığındaki kitaplar bunun için, bilgi ve bilgelik vermekten öte, kendimizi tanımak için, "nasıl" a odaklanmak için. Ben bir öğrenci edasıyla çalıştım, tüm uygulamaları yaptım. Bazen insanların "Ne değişti, ne geçti eline?" gibi son derece pragmatik ve sığ sorularına muhatap kalıp şaştım.

Bir koca veya Ferrari düşmedi elime, geçiniz bunları, "Hayat" apartmanında sanırım daha yüksek katlara çıktım, derinleştim gibi, dünyaya dair bakış açım değişti ve değişmekte. Bazen herşey ile bir olduğumu hissettim, bazen bambaşkalığımı tattım. Var mı bunların fiyatı? Ederi ne? Sorarım size? İnsan âlemde bir nokta ya, sanki âlem de insanın içinde saklı. Bildikçe gördüğüm hem çok hem hiç yol kat etmediğim algısıydı. Gitgide paradoksal olan bu dünyada hayretim hayranlığımla başa baş gitti. Büyüdükçe küçüldüm. Bir "Hakikat" yolcusu olarak hâlâ ısrarla devam ediyorum ;)

Lao Tzu'dan alıntıyla başlamıştım, öyle de bitireyim; "Başkalarını bilen kişi bilgedir, kendini bilen kişi aydınlanmıştır". Eee o zaman haydi kendimizi bilmeye...Veya bildikçe bilmemeye...Hiçliğe...

“Bütün iyi kitapların sonunda
bütün gündüzlerin,
bütün gecelerin sonunda
meltemi senden esen
soluğu sende olan,
yeni bir başlangıç vardır…” Edip Cansever

* Dreamer için ben ne desem az. Kitabı okumanız gerek. Aman sayfa sayısı sizi korkutmasın :)

Malumunuz terzi kendi söküğünü dikemezmiş...

                 Şeyda coşkun :)

Hayatımda en katı ve yıkıcı eleştirileri kişisel gelişim eğitimi verenlerden aldım. Oysa biz eğitmenler en başta bu konuyu öğreniriz; geribildirim nedir-ne değildir, nasıl verilir, gözlem nedir-ne değidir, kişinin şahsına değil davranışa geri bildirim vermek gibi... 

İkisini hiç unutmam; ilki, bir eğitim firmasıyla iş görüşmeme dair (bu süreçte kıdemli eğitmenler, eğitmenleri ders verirken izlerler). Bekletmeyi sevmem, bana göre karşıya duyulan saygı göstergesidir. Hele ki mevzubahis bir iş görüşmesi ise. Bina bile açılmamış, bir saat erken gitmişim. Saat 7, girişte bekledim, hava nasıl da soğuk, bacaklarım dondu. Sonrasında içeri girip salonu hazırladım, beni işe alıp değerlendirecek kıdemli eğitmen ise 10 sularında geldi. Maalesef reddedildim, sebebi sınıfa ondan ve katılımcılardan bile geç gelip insanları bekletmem.

Oysa bütün şahsi eşyalarım sınınfta, görmemesi mümkün değil, ilaveten girişte katılımcılarla sohbet ediyor, onları derse hazırlıyorum. Bırakın objektif geribildirimi, “külliyen yalan”, hattâ “iftira” denebilecek bir durum söz konusu. İşe alınacak kişi zaten torpilli ve belli ise, daha mantıklı bir bahane bulunaz mıydı? İnsan yaralanıyor, sonuçta bunlar kayıtlara geçiyor, insanların hayatlarıyla oynamak bu kadar kolay olmamalı, insanlık bu kadar ucuzlaşmamalı.

Başka birinde “Çok değer veriyorsun katılımcılara; sanattan, mimarlardan bahsediyorsun, bunlar sadece FB-GS maçından anlayacak insanlar,” dendi bana. Parantez açmak isterim, bu sözde geribildirimi veren sıkı bir Che Guavera hayranı. Hey yavrum hey, saçını uzatıp parka giymekle olmuyor sosyal içerikli düşünceler. Kibarca aşağıladığı katılımcılarla beraber metroda günü kaparken, bahsettiğim mimardan konuşup “Hocam siz bizim dünyamıza ait değilsiniz, yine de aramızda görmek isteriz, çok dokundu paylaştıklarınız bizlere, bir çaya bekleriz” diye İstanbul’un görece fakir semtlerine ait beş adet kartvizitin önüme sunulduğunu nerden bilsin?

Olayları genelde şahsi almam, dert ettiğim “İnsan bunu bana nasıl yapar?”dan ziyade, “İnsanlar bunu nasıl yapar, insanlık bu kadar mı?” diyerek afallamam. İflah olmaz bir idealist olaraktan...

DEVE KUŞLARI

“Devekuşuna uç demişler, ben deveyim demiş. Ee koş o zaman demişler, yahu ittirmesenize ben kuşum” demiş. O misâl. İstisnasız hepimiz işimize geldiği gibi yaşıyoruz. Bir bakıma bu şart, haberleri izlerken kendimizi bir miktar duyarsızlaştırmasak, herkesin acısını taa yüreğimizde hissediyor olsak; yaşamaya devam etmemiz mümkün olamazdı. Yalnız herşeyde olduğu gibi derece ve denge önemli. Ne kadar ihmal ediyoruz diğerini? Kırıp dökmelere varıncaya kadar mı?

Herkes hata yapar. İnsan beşer bazen şaşar. Düştüğümüzde kalkmak, şaştığımızda onarmak asıl mesele. "Bir çuval dolusu inciri berbat ettim, bilemedim, havalandım, afra tafra yaptım..." diye kibri bir kenara iterek gönül mü alıyoruz yoksa deve kuşları gibi başımızı kuma mı gömüyoruz? O eğitmenlerden biriyle bizzat şirketinde ziyaret ederek yüzleştim elbette, bana böylesi yakışır. “Ben dersimi aldım” gibisinden geveleyerek sözüm ona özür diledi. “Sen kendine bak” demeye getirdi. Bakarım bakmasına, peki bu gerçek bir “özür” mü yoksa öylesine bir “geçiştirme” mi? 

Ben edepli insan severim. Eskiden “Din ve Ahlâk” dersi vardı, hatırlar mısınız? Bütün dinler yüzyıllardır ahlâka davet etmekte insanları. Ahlâk dini kapsarmış. Edep ahlâkı yansıtırmış. Aşk kapıdan girince edep ayağa kalkarmış J

HAKİKAT

İki senedir hikâyemi okuyorsunuz, biriktirdiklerimi, benim gözlerimden dünyayı. Şubat ayında tam 2 sene olacak. İnsan değişiyor, evriliyor. Haliyle yazıları da öyle. Bunun yansımasını makalelerimde görüp satır aralarını okuyan arkadaşlarımdan yerinde, yapıcı geribildirimler alıyorum. Ne güzel!

Herkes kendini yazar ve kendince yazarmış. Bazen anlaşıldım, yüreklere dokundum. Sevinçten havalara uçtum. Bazen anlaşılmadım; buruldum, şaştım kaldım. Beğenilmek değil kastım, sanırım :) onu aştım. Kişisel tercih meselesidir o. Anlaşılmak meğer en büyük ihtiyaçmış.

Bazı yerlerde duyuyor ve okuyorum; şu an o kadar farklı bilinç seviyeleri varmış ki Dünya üzerinde; 16. yüzyılda olup Ortaçağ karanlığı yaşayanlar bir yanda, 23. yüzyıl aydınlığını yaşayanlar öte yanda...Sanıyorum bu yorumda sadece insanları kastediyorlar. Yoksa aslında tek bir Bilinç ve o bilincin sayısız farklı seviyeleri var. Tüm canlı ve cansız varlıklar dahil...

Bir hikâye ile bir süreliğine yazmaya ara vereyim izninizle; Nasreddin Hoca ve komşusu geçinemezler ve kadılık olurlar. Kadının huzuruna çıkarılırlar. Kadı sorar:

- Komşunu merdivenlerden aşağı yuvarladığını söylüyorlar, ne söyleyeceksin?

Hoca uzun uzun düşünüp yanıtlar:

- Valla bu olayın 3 cephesi var, der. Benim hikâyem, komşunun hikâyesi ve Hakikat. Siz hangisini dinlemek istersiniz?

Sizler şu ana kadar benim hikâyeme ortak oldunuz. Bilinç İdrak yaratır, İdrak ise Hakikat. 
Hakikate bir nebze olsun yaklaşmamız temennisiyle nice mutlu senelere...



Hamiş: Söz: Ömer Hayyam   Beste: Mehmet Güreli

KİMSE BİLMEZ
Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez, kimse bilmez


Bayılıyorum bu şarkıya, tam benlik 💗

MUTLU YILLAR

Malumunuz terzi kendi söküğünü dikemezmiş...

                 Şeyda coşkun :)

Hayatımda en katı ve yıkıcı eleştirileri kişisel gelişim eğitimi verenlerden aldım. Oysa biz eğitmenler en başta bu konuyu öğreniriz; geribildirim nedir-ne değildir, nasıl verilir, gözlem nedir-ne değidir, kişinin şahsına değil davranışa geri bildirim vermek gibi... 

İkisini hiç unutmam; ilki, bir eğitim firmasıyla iş görüşmeme dair (bu süreçte kıdemli eğitmenler, eğitmenleri ders verirken izlerler). Bekletmeyi sevmem, bana göre karşıya duyulan saygı göstergesidir. Hele ki mevzubahis bir iş görüşmesi ise. Bina bile açılmamış, bir saat erken gitmişim. Saat 7, girişte bekledim, hava nasıl da soğuk, bacaklarım dondu. Sonrasında içeri girip salonu hazırladım, beni işe alıp değerlendirecek kıdemli eğitmen ise 10 sularında geldi. Maalesef reddedildim, sebebi sınıfa ondan ve katılımcılardan bile geç gelip insanları bekletmem.

Oysa bütün şahsi eşyalarım sınınfta, görmemesi mümkün değil, ilaveten girişte katılımcılarla sohbet ediyor, onları derse hazırlıyorum. Bırakın objektif geribildirimi, “külliyen yalan”, hattâ “iftira” denebilecek bir durum söz konusu. İşe alınacak kişi zaten torpilli ve belli ise, daha mantıklı bir bahane bulunaz mıydı? İnsan yaralanıyor, sonuçta bunlar kayıtlara geçiyor, insanların hayatlarıyla oynamak bu kadar kolay olmamalı, insanlık bu kadar ucuzlaşmamalı.

Başka birinde “Çok değer veriyorsun katılımcılara; sanattan, mimarlardan bahsediyorsun, bunlar sadece FB-GS maçından anlayacak insanlar,” dendi bana. Parantez açmak isterim, bu sözde geribildirimi veren sıkı bir Che Guavera hayranı. Hey yavrum hey, saçını uzatıp parka giymekle olmuyor sosyal içerikli düşünceler. Kibarca aşağıladığı katılımcılarla beraber metroda günü kaparken, bahsettiğim mimardan konuşup “Hocam siz bizim dünyamıza ait değilsiniz, yine de aramızda görmek isteriz, çok dokundu paylaştıklarınız bizlere, bir çaya bekleriz” diye İstanbul’un görece fakir semtlerine ait beş adet kartvizitin önüme sunulduğunu nerden bilsin?

Olayları genelde şahsi almam, dert ettiğim “İnsan bunu bana nasıl yapar?”dan ziyade, “İnsanlar bunu nasıl yapar, insanlık bu kadar mı?” diyerek afallamam. İflah olmaz bir idealist olaraktan...

DEVE KUŞLARI

“Devekuşuna uç demişler, ben deveyim demiş. Ee koş o zaman demişler, yahu ittirmesenize ben kuşum” demiş. O misâl. İstisnasız hepimiz işimize geldiği gibi yaşıyoruz. Bir bakıma bu şart, haberleri izlerken kendimizi bir miktar duyarsızlaştırmasak, herkesin acısını taa yüreğimizde hissediyor olsak; yaşamaya devam etmemiz mümkün olamazdı. Yalnız herşeyde olduğu gibi derece ve denge önemli. Ne kadar ihmal ediyoruz diğerini? Kırıp dökmelere varıncaya kadar mı?

Herkes hata yapar. İnsan beşer bazen şaşar. Düştüğümüzde kalkmak, şaştığımızda onarmak asıl mesele. "Bir çuval dolusu inciri berbat ettim, bilemedim, havalandım, afra tafra yaptım..." diye kibri bir kenara iterek gönül mü alıyoruz yoksa deve kuşları gibi başımızı kuma mı gömüyoruz? O eğitmenlerden biriyle bizzat şirketinde ziyaret ederek yüzleştim elbette, bana böylesi yakışır. “Ben dersimi aldım” gibisinden geveleyerek sözüm ona özür diledi. “Sen kendine bak” demeye getirdi. Bakarım bakmasına, peki bu gerçek bir “özür” mü yoksa öylesine bir “geçiştirme” mi? 

Ben edepli insan severim. Eskiden “Din ve Ahlâk” dersi vardı, hatırlar mısınız? Bütün dinler yüzyıllardır ahlâka davet etmekte insanları. Ahlâk dini kapsarmış. Edep ahlâkı yansıtırmış. Aşk kapıdan girince edep ayağa kalkarmış J

HAKİKAT

İki senedir hikâyemi okuyorsunuz, biriktirdiklerimi, benim gözlerimden dünyayı. Şubat ayında tam 2 sene olacak. İnsan değişiyor, evriliyor. Haliyle yazıları da öyle. Bunun yansımasını makalelerimde görüp satır aralarını okuyan arkadaşlarımdan yerinde, yapıcı geribildirimler alıyorum. Ne güzel!

Herkes kendini yazar ve kendince yazarmış. Bazen anlaşıldım, yüreklere dokundum. Sevinçten havalara uçtum. Bazen anlaşılmadım; buruldum, şaştım kaldım. Beğenilmek değil kastım, sanırım :) onu aştım. Kişisel tercih meselesidir o. Anlaşılmak meğer en büyük ihtiyaçmış.

Bazı yerlerde duyuyor ve okuyorum; şu an o kadar farklı bilinç seviyeleri varmış ki Dünya üzerinde; 16. yüzyılda olup Ortaçağ karanlığı yaşayanlar bir yanda, 23. yüzyıl aydınlığını yaşayanlar öte yanda...Sanıyorum bu yorumda sadece insanları kastediyorlar. Yoksa aslında tek bir Bilinç ve o bilincin sayısız farklı seviyeleri var. Tüm canlı ve cansız varlıklar dahil...

Bir hikâye ile bir süreliğine yazmaya ara vereyim izninizle; Nasreddin Hoca ve komşusu geçinemezler ve kadılık olurlar. Kadının huzuruna çıkarılırlar. Kadı sorar:

- Komşunu merdivenlerden aşağı yuvarladığını söylüyorlar, ne söyleyeceksin?

Hoca uzun uzun düşünüp yanıtlar:

- Valla bu olayın 3 cephesi var, der. Benim hikâyem, komşunun hikâyesi ve Hakikat. Siz hangisini dinlemek istersiniz?

Sizler şu ana kadar benim hikâyeme ortak oldunuz. Bilinç İdrak yaratır, İdrak ise Hakikat. 
Hakikate bir nebze olsun yaklaşmamız temennisiyle nice mutlu senelere...



Hamiş: Söz: Ömer Hayyam   Beste: Mehmet Güreli

KİMSE BİLMEZ
Bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende
Gül rengi şarap içilmez mi böyle günde
Seher yeli, eser yırtar eteğini gülün
Güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün
Bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye
Kimse bilmez, kimse bilmez


Bayılıyorum bu şarkıya, tam benlik 💗

19 Aralık 2016 Pazartesi

Bir yerlerde okumuştum, mevsimlerden en merhametlisidir diyordu kış mevsimi için...

Dişilerin kışı

Tezat gibi mi göründü gözünüze? İlk bakışta belki öyle. Lâkin az biraz durup soluklanınca, kışın merhameti çıkar ortaya. Kış demek ateşin başında biraraya gelmek demek, kış demek battaniyenin altında büzüşmek demek, kış demek uzuuun gecelerde (en azından kuzey yarım küre için) paylaşılan masal ve öyküler demek...

Birbirine sokulmak, bilge kadınların anlattığı mesellerle birbirine bir nebze şifa dağıtmak, içe dönmek, sıcak yiyip içmek, sıcak giyinmek, sıcacık ortamlara sığınmak, bir parça yavaşlamak, kendine daha iyi bakıp dikkat etmek (malum hava şartları çetin), az biraz dinginleşmek...

Belki bu saydıklarım günümüzde daha çok kabile, kırsal veya kasabalar için geçerli gibi görünse dahi, ince belli demli bir çayımız da mı yok? Kuzine-soba-şömine ateşi-çıtırdayan odunlar- mumlar ve tütsüler- loş ışıklar- lapa lapa yağan kar-sahlep-boza ve dahası...Kış sokulgandır, kırılgandır; dışardan sert görünse bile içinde yumuşacık bir kalp barındırandır.

DİŞİLERİN KIŞI

Kış mevsimi biz dişilerde menstrüasyon döngümüzün ilk dilimine denk gelir. Genelde âdet döneminin sağlıklı bir kadın için 28 gün olduğu düşünülürse, kanamanın başladığı ilk günden 7. günün (ortalama kanama süresi 5-7 gün olarak düşünüldüğünde) sonuna kadar olan dilim bir dişi için kış mevsimidir. Yani onun kışıdır.

Kışın toprak karlarla kaplıdır, sanki yeryüzünde hiç bir faaliyet yoktur diye düşünürsek çok yanılırız. Toprağın üstünde hiçbir şey yok gibi görünür, doğru. Tarım arazileri karlarla kaplıdır. Ekim-dikime pek sık rastlanmaz. Ancak toprağın altı eylem bakımından hayli zengindir. Neticede ilkbaharda filiz verecek birsürü tohum için toprağın altındaki hareketlenmeleri bir düşünsenize?

Aynı şey biz dişiler için de geçerli, görünüşte pek bir şey olmuyor gibi dursa dahi, görünmeyen iç kısımlarda birçok faaliyet gerçekleşmekte . Bu dönem biz kadınlar için biraz sancılıdır; sonuçta insan önce fizik sonra kimyadır :) Hormon seviyelerindeki birsürü iniş çıkışı taşımak hayli zahmetli ve sürprizli bir süreç.

KIŞIN MESAJI

Kış şunu söyler bizlere, “Haydi biraz içe dönme vakti”. O zaman âdet dönemimizde yapılacaklar listesi belli oldu desenize; bol meditasyon, dinlenme, dua, içe bakmayı sağlayan her türlü yaklaşım...“Ahh nerde?” dediğinizi duyar gibiyim. İş var güç var, çamaşır var bulaşık var...

Çağdaş yaşam ne kadar çağ dışı olabiliyor bazen. Oysa kadim zamanlarda yapılacaklar listesinin, merkez ofisin, bölge müdürlüklerinin veya işyerinin öncelikleri, son tarihleri değil esas olan. Gündelik yaşamın temelini tabiat ananın döngüleri oluşturmakta. Henüz insanlık “insan toprağa sahip” yanılgısına değil, “insan toprağa ait” algısına sahip. İşte o dönemlerde toprağın ve doğanın uzantısı olan vücut bilinci hayli önemli. Şimdi söyleyin kim uygar kim değil?

Eskiden kabile kültüründe kadınlar için “ay” evleri var. Buralar kadınların kanama dönemlerinde gittiği, birbirine masaj yaptığı, ağrısını-sızısını bir nebze olsun azalttığı âdeta ikinci bir “yuva”. Kadınların birbirine sevgiyle dokundukları, ortak paydanın paylaşım, ortak niyetin şifa olduğu kutsal mekânlar. İsmi neden “Ay” evi diyecek olursanız, malum ay döngüsünü (aynen âdet dönemi gibi ) 28 günde bir tamamladığı için.

İnsanlık ilk önce “Ay” takvimini icat eder. Anaerkil toplumların halen hüküm sürdüğünü görürüz bu dönemlerde. Kadınlar zaten ay gibi olup hâlden hâle girerken (yeni ay- ilk dördün-yarım ay-dolunay-son dördün); erkekler sanki güneşe benzer, ya var ya yokturlar. Çok ilginç, ne zaman Papalık baskın gelmeye ve ataerkil toplumlar son sürat tarih sahnesinde yer almaya başlarlar, "Ay" takvimi yerini "Güneş" takvimine bırakır.

Aybaşı dönemi "yeniaydan ilk dördüne kadar olan kısmı" anlatır. Bakın bakalım, ay takvimi ile bedeniniz ne kadar uyumlu? Vücudumuzu yakından tanımaya değer bence...Anlaşılan ay evleri sadece yukardaki amaçla kullanılmaz, aynı zamanda hayli verimli bu kanlar biriktirilip, tarımda gübre olarak değerlendirilirmiş. Eskiden “geri dönüşüm” olayı çok daha popülermiş desenize ;)

Kan malum yaşamın kaynağı. Bir çok firma, özellikle hazır gıda firmaları, bu nedenle kanın rengi olan kırmızıyı logolarında sıkça kullanırken, kanın olması gereken yerlerde kırmızı rengin değil mavinin kullanılması- yara bandı ilânı olsun kadın bağı reklamı olsun fark etmez- bana heep çok ilginç gelmiştir. Fikri olanınız var mı?

BEYAZIN SAFLIĞI

"beyaz ipek gibi yağdı kar
bir kız kardan hafif yüreğiyle
geçip gitti güvercinleri anımsatarak."

demiş Ataol Behramoğlu. Kış da beyaz bir güvercin gibi geldi kondu bizlere. Hoşgeldin kış, bizlere ay evlerinden neler getirdin? Ay kadınların selâmı var mı bizlere? Kadim dişil bilgeliğe hasret bitmek üzere diye fısıldadılar mı kulağına? Bir tüy koyarsın belki baş uçlarımıza...



Hamiş: Anaerkil toplumlar iyi, mutlu; ataerkiller kötü, tu kaka gibi birşey değil bahsetmek istediğim. Şuna inanırım; tarih boyunca- genelin bilincine paralel olarak- herşey olması gerektiği gibi yaşanmış. Anaerkil toplumlarda çok savaş olmamış belki ancak icat ve buluş da hayli sınırlıymış. Şahsen özlemini çektiğim dengede bireylerden oluşan dengede bir toplum ;)



KIŞIN MERHAMETİ

Bir yerlerde okumuştum, mevsimlerden en merhametlisidir diyordu kış mevsimi için...

Dişilerin kışı

Tezat gibi mi göründü gözünüze? İlk bakışta belki öyle. Lâkin az biraz durup soluklanınca, kışın merhameti çıkar ortaya. Kış demek ateşin başında biraraya gelmek demek, kış demek battaniyenin altında büzüşmek demek, kış demek uzuuun gecelerde (en azından kuzey yarım küre için) paylaşılan masal ve öyküler demek...

Birbirine sokulmak, bilge kadınların anlattığı mesellerle birbirine bir nebze şifa dağıtmak, içe dönmek, sıcak yiyip içmek, sıcak giyinmek, sıcacık ortamlara sığınmak, bir parça yavaşlamak, kendine daha iyi bakıp dikkat etmek (malum hava şartları çetin), az biraz dinginleşmek...

Belki bu saydıklarım günümüzde daha çok kabile, kırsal veya kasabalar için geçerli gibi görünse dahi, ince belli demli bir çayımız da mı yok? Kuzine-soba-şömine ateşi-çıtırdayan odunlar- mumlar ve tütsüler- loş ışıklar- lapa lapa yağan kar-sahlep-boza ve dahası...Kış sokulgandır, kırılgandır; dışardan sert görünse bile içinde yumuşacık bir kalp barındırandır.

DİŞİLERİN KIŞI

Kış mevsimi biz dişilerde menstrüasyon döngümüzün ilk dilimine denk gelir. Genelde âdet döneminin sağlıklı bir kadın için 28 gün olduğu düşünülürse, kanamanın başladığı ilk günden 7. günün (ortalama kanama süresi 5-7 gün olarak düşünüldüğünde) sonuna kadar olan dilim bir dişi için kış mevsimidir. Yani onun kışıdır.

Kışın toprak karlarla kaplıdır, sanki yeryüzünde hiç bir faaliyet yoktur diye düşünürsek çok yanılırız. Toprağın üstünde hiçbir şey yok gibi görünür, doğru. Tarım arazileri karlarla kaplıdır. Ekim-dikime pek sık rastlanmaz. Ancak toprağın altı eylem bakımından hayli zengindir. Neticede ilkbaharda filiz verecek birsürü tohum için toprağın altındaki hareketlenmeleri bir düşünsenize?

Aynı şey biz dişiler için de geçerli, görünüşte pek bir şey olmuyor gibi dursa dahi, görünmeyen iç kısımlarda birçok faaliyet gerçekleşmekte . Bu dönem biz kadınlar için biraz sancılıdır; sonuçta insan önce fizik sonra kimyadır :) Hormon seviyelerindeki birsürü iniş çıkışı taşımak hayli zahmetli ve sürprizli bir süreç.

KIŞIN MESAJI

Kış şunu söyler bizlere, “Haydi biraz içe dönme vakti”. O zaman âdet dönemimizde yapılacaklar listesi belli oldu desenize; bol meditasyon, dinlenme, dua, içe bakmayı sağlayan her türlü yaklaşım...“Ahh nerde?” dediğinizi duyar gibiyim. İş var güç var, çamaşır var bulaşık var...

Çağdaş yaşam ne kadar çağ dışı olabiliyor bazen. Oysa kadim zamanlarda yapılacaklar listesinin, merkez ofisin, bölge müdürlüklerinin veya işyerinin öncelikleri, son tarihleri değil esas olan. Gündelik yaşamın temelini tabiat ananın döngüleri oluşturmakta. Henüz insanlık “insan toprağa sahip” yanılgısına değil, “insan toprağa ait” algısına sahip. İşte o dönemlerde toprağın ve doğanın uzantısı olan vücut bilinci hayli önemli. Şimdi söyleyin kim uygar kim değil?

Eskiden kabile kültüründe kadınlar için “ay” evleri var. Buralar kadınların kanama dönemlerinde gittiği, birbirine masaj yaptığı, ağrısını-sızısını bir nebze olsun azalttığı âdeta ikinci bir “yuva”. Kadınların birbirine sevgiyle dokundukları, ortak paydanın paylaşım, ortak niyetin şifa olduğu kutsal mekânlar. İsmi neden “Ay” evi diyecek olursanız, malum ay döngüsünü (aynen âdet dönemi gibi ) 28 günde bir tamamladığı için.

İnsanlık ilk önce “Ay” takvimini icat eder. Anaerkil toplumların halen hüküm sürdüğünü görürüz bu dönemlerde. Kadınlar zaten ay gibi olup hâlden hâle girerken (yeni ay- ilk dördün-yarım ay-dolunay-son dördün); erkekler sanki güneşe benzer, ya var ya yokturlar. Çok ilginç, ne zaman Papalık baskın gelmeye ve ataerkil toplumlar son sürat tarih sahnesinde yer almaya başlarlar, "Ay" takvimi yerini "Güneş" takvimine bırakır.

Aybaşı dönemi "yeniaydan ilk dördüne kadar olan kısmı" anlatır. Bakın bakalım, ay takvimi ile bedeniniz ne kadar uyumlu? Vücudumuzu yakından tanımaya değer bence...Anlaşılan ay evleri sadece yukardaki amaçla kullanılmaz, aynı zamanda hayli verimli bu kanlar biriktirilip, tarımda gübre olarak değerlendirilirmiş. Eskiden “geri dönüşüm” olayı çok daha popülermiş desenize ;)

Kan malum yaşamın kaynağı. Bir çok firma, özellikle hazır gıda firmaları, bu nedenle kanın rengi olan kırmızıyı logolarında sıkça kullanırken, kanın olması gereken yerlerde kırmızı rengin değil mavinin kullanılması- yara bandı ilânı olsun kadın bağı reklamı olsun fark etmez- bana heep çok ilginç gelmiştir. Fikri olanınız var mı?

BEYAZIN SAFLIĞI

"beyaz ipek gibi yağdı kar
bir kız kardan hafif yüreğiyle
geçip gitti güvercinleri anımsatarak."

demiş Ataol Behramoğlu. Kış da beyaz bir güvercin gibi geldi kondu bizlere. Hoşgeldin kış, bizlere ay evlerinden neler getirdin? Ay kadınların selâmı var mı bizlere? Kadim dişil bilgeliğe hasret bitmek üzere diye fısıldadılar mı kulağına? Bir tüy koyarsın belki baş uçlarımıza...



Hamiş: Anaerkil toplumlar iyi, mutlu; ataerkiller kötü, tu kaka gibi birşey değil bahsetmek istediğim. Şuna inanırım; tarih boyunca- genelin bilincine paralel olarak- herşey olması gerektiği gibi yaşanmış. Anaerkil toplumlarda çok savaş olmamış belki ancak icat ve buluş da hayli sınırlıymış. Şahsen özlemini çektiğim dengede bireylerden oluşan dengede bir toplum ;)



18 Aralık 2016 Pazar

Ne kadar çok şey var unutmak istediğimiz, sahi neden unutmak ister insan?

Tüm geçmişten özgürleşmek

Canımız acımasın isteriz, acı veren anıları silmek isteriz.

Özlem çekmek istemeyiz, kayıplarımızın üstünü çizmek isteriz.

Bazen fazla detay bize yük olur, hipokampüste* kendimize taze bir alan açmak isteriz.

Affetmeyi başaramayız, unutarak etkisini azaltmak isteriz.

Yenilenmek isteriz.

Daha fazla üzülmek istemeyiz, değiştiremeyeceğimiz şeyleri fırlatıp atmak isteriz.

Aklımızda kalsın, yer etsin istemeyiz.

Hatırlamamak adına üzerini örtmek isteriz.

Belki de sadece hafiflemek için...

Eminim tecrübe etmişsinizdir, bazen bir isimle bazen bir koku esintisiyle tüm hikâye baştan sona yeniden canlanır. Eskisinden bile parlak.  Üstelik bütün kurslar, eğitimler hatırlamaya dairken...

Hay Allah! Hafızamızda bir “sil” (delete) tuşu da yok ki, ee pekiyi ne yapacağız o zaman şimdi?

ŞİMDİNİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Çoklukla hayatı zorlaştırır insanoğlu. Gerekli dersi alıp, deneyimi edinip yürüyüp gidemeyiz. Akamayız yaşamla beraber. Eminim şimdi diyecek olduklarımın çoğunu zaten biliyorsunuz, yine de paylaşmak isterim naçizane; unutmaya ilişkin bulduğum en doğal, en yan etkisi olmayan, en masum yöntemi.

Geçmiş geçmişti, gelecek ise henüz bilinmeyen. Geçmiş sıklıkla pişmanlık, gelecek ise endişe yarattığından, anda kalabilmeydi hepimize iyi gelen. Sahi lineer zamandan bağımsız olup Matrix’ten özgürleşmek ne kadar kolay? (Zor değil belki sadece alışık olmadığımız bir yol)

Osho’nun bir kitabından hatırlarım, yanılmıyorsam sadece 48 dakika andan kalabilen, geçmişten ve gelecekten yani yatay zamandan özgürleşirmiş. Geriye kalan, dikey zaman, yani 'tek gerçeklik' diye bilinen 'şimdi'. Dile kolay tam tamına 48 dakika. Demesi kolay, uygulaması bedava. 1 dakika bile anda kalamıyor insan çoğunlukla. Sabah meditasyonlarımdan biliyorum. Zihin hemen devreye giriyor, ana şalteri devralıyor. Unutmak maalesef başka bahara kalıyor :)

YA UNUTULMAK?

Kendimiz unutamazken başkalarının unutmasını istemek nasıl birşey olmalı? Yani unutulmayı talep etmek? Avrupa Birliği'ne mensup 28 ülke ile ilâveten 4 ülke (İzlanda, Norveç, İsviçre ve Lihtenştayn) unutulmayı talep edebilecek. Aday ülke konumundaki Türkiye'nin durumu muallak. Bu yasanın Türk hukuk sistemindeki karşılığı, kişinin özel hayatının korunmasına dair anayasanın ilgili maddesi.

Gelin 1990’lı yıllara kadar geri gidelim. İnternetin henüz yayılmaya başladığı yıllar. İnternette sörf yapmak tabirinin kullanıldığı, telefondan "dııttt" sesini aldıktan sonra bağlanıldığı yıllar.  İspanyol kökenli bir avukat Mario Costeja González 90’lı yıllarda borcundan dolayı evini satmak zorunda kalır. İşlerini toparlamaya başlar ancak haber hâlâ Google’da yer almaktadır. Bunun işine olumsuz etkileri olduğunu belirterek şikâyette bulunur.

Başka bir talep yine aynı ülkeden gelir. Hugo Guidotti isimli Madridli bir cerrah bir gazetede 1991’de yayınlanmış habere yönlendirilen linklerin çıkartılması için Avrupa Birliği yetkili mercilerine başvurur. Haber doktorun sözde yanlış yaptığı bir ameliyat ile ilgilidir.

Tüm bunlardan sonra, Avrupa Birliği’nin en yüksek yayın organı Avrupa Adalet Divanı "Dijital hafızada yer alan bireye ait fotoğraf, kimlik bilgisi, adres ve diğer kişisel içeriğin, yine bireyin kendi talebi üzerine bir daha geri getirilemeyecek biçimde ortadan kaldırılması biçiminde tanımlamak mümkündür,” hükmünü verir. Kararın Türkçe meali :), bireyin talebi doğrultusunda internet ortamında ilgisiz, geçersiz, amacını aşan linkler kaldırılabilecektir. Emsâl niteliği taşıyan bu kararın alınmasından hemen sonra bikaç gün içinde yapılan başvuru sayısı bine ulaşır.


HASSAS DENGELER

Bir yandan bireyin ifade özgürlüğü, bir yandan haber alma özgürlüğü, gel de çık çıkabilirsen işin içinden. Topluma zarar vermiş suçlular veya adı yolsuzlukla anılan bazı siyasetçi ve bürokratlar bu ayrıcalıktan yararlanmak isterse ne olacak?

Bu arada karar, bildiğim şimdilik sadece Avrupa’da geçerli. Linkler sadece Avrupa’daki internet ortamından çıkarılacak. Diğer kıtalarda Google ve Bing’de yine görülebilecek.

Unutamadık belki ama unutturma hakkı dünyanın belli bir bölgesinden bile olsa uygulamaya alındı. Malum ‘Digital dünya’ hayatımızın kaçınılmaz bir parçası. Her bir parça gibi bir yandan getirmiş olduğu kolaylıklarla bir yandan sürüklediği açmazlarıyla...

Yaşayıp göreceğiz, terazinin kefeleri nasıl hareketlenecek? Bize de ‘Hadi hayırlısı’demekten başka bir şey kalmıyor...

*Beynimizde hafızada önemli rolü olan bölge



Hamiş: Bu yazım Martı Dergisi'nde http://www.martidergisi.com/unutulmak-hakkimiz-soke-soke-aliriz/ yayımlanmıştır. Martı Dergisin'deki tüm yazılarım için bakınız
http://www.martidergisi.com/author/seyda-bodur/

UNUTULMAK HAKKIMIZ SÖKE SÖKE ALIRIZ :)

Ne kadar çok şey var unutmak istediğimiz, sahi neden unutmak ister insan?

Tüm geçmişten özgürleşmek

Canımız acımasın isteriz, acı veren anıları silmek isteriz.

Özlem çekmek istemeyiz, kayıplarımızın üstünü çizmek isteriz.

Bazen fazla detay bize yük olur, hipokampüste* kendimize taze bir alan açmak isteriz.

Affetmeyi başaramayız, unutarak etkisini azaltmak isteriz.

Yenilenmek isteriz.

Daha fazla üzülmek istemeyiz, değiştiremeyeceğimiz şeyleri fırlatıp atmak isteriz.

Aklımızda kalsın, yer etsin istemeyiz.

Hatırlamamak adına üzerini örtmek isteriz.

Belki de sadece hafiflemek için...

Eminim tecrübe etmişsinizdir, bazen bir isimle bazen bir koku esintisiyle tüm hikâye baştan sona yeniden canlanır. Eskisinden bile parlak.  Üstelik bütün kurslar, eğitimler hatırlamaya dairken...

Hay Allah! Hafızamızda bir “sil” (delete) tuşu da yok ki, ee pekiyi ne yapacağız o zaman şimdi?

ŞİMDİNİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ

Çoklukla hayatı zorlaştırır insanoğlu. Gerekli dersi alıp, deneyimi edinip yürüyüp gidemeyiz. Akamayız yaşamla beraber. Eminim şimdi diyecek olduklarımın çoğunu zaten biliyorsunuz, yine de paylaşmak isterim naçizane; unutmaya ilişkin bulduğum en doğal, en yan etkisi olmayan, en masum yöntemi.

Geçmiş geçmişti, gelecek ise henüz bilinmeyen. Geçmiş sıklıkla pişmanlık, gelecek ise endişe yarattığından, anda kalabilmeydi hepimize iyi gelen. Sahi lineer zamandan bağımsız olup Matrix’ten özgürleşmek ne kadar kolay? (Zor değil belki sadece alışık olmadığımız bir yol)

Osho’nun bir kitabından hatırlarım, yanılmıyorsam sadece 48 dakika andan kalabilen, geçmişten ve gelecekten yani yatay zamandan özgürleşirmiş. Geriye kalan, dikey zaman, yani 'tek gerçeklik' diye bilinen 'şimdi'. Dile kolay tam tamına 48 dakika. Demesi kolay, uygulaması bedava. 1 dakika bile anda kalamıyor insan çoğunlukla. Sabah meditasyonlarımdan biliyorum. Zihin hemen devreye giriyor, ana şalteri devralıyor. Unutmak maalesef başka bahara kalıyor :)

YA UNUTULMAK?

Kendimiz unutamazken başkalarının unutmasını istemek nasıl birşey olmalı? Yani unutulmayı talep etmek? Avrupa Birliği'ne mensup 28 ülke ile ilâveten 4 ülke (İzlanda, Norveç, İsviçre ve Lihtenştayn) unutulmayı talep edebilecek. Aday ülke konumundaki Türkiye'nin durumu muallak. Bu yasanın Türk hukuk sistemindeki karşılığı, kişinin özel hayatının korunmasına dair anayasanın ilgili maddesi.

Gelin 1990’lı yıllara kadar geri gidelim. İnternetin henüz yayılmaya başladığı yıllar. İnternette sörf yapmak tabirinin kullanıldığı, telefondan "dııttt" sesini aldıktan sonra bağlanıldığı yıllar.  İspanyol kökenli bir avukat Mario Costeja González 90’lı yıllarda borcundan dolayı evini satmak zorunda kalır. İşlerini toparlamaya başlar ancak haber hâlâ Google’da yer almaktadır. Bunun işine olumsuz etkileri olduğunu belirterek şikâyette bulunur.

Başka bir talep yine aynı ülkeden gelir. Hugo Guidotti isimli Madridli bir cerrah bir gazetede 1991’de yayınlanmış habere yönlendirilen linklerin çıkartılması için Avrupa Birliği yetkili mercilerine başvurur. Haber doktorun sözde yanlış yaptığı bir ameliyat ile ilgilidir.

Tüm bunlardan sonra, Avrupa Birliği’nin en yüksek yayın organı Avrupa Adalet Divanı "Dijital hafızada yer alan bireye ait fotoğraf, kimlik bilgisi, adres ve diğer kişisel içeriğin, yine bireyin kendi talebi üzerine bir daha geri getirilemeyecek biçimde ortadan kaldırılması biçiminde tanımlamak mümkündür,” hükmünü verir. Kararın Türkçe meali :), bireyin talebi doğrultusunda internet ortamında ilgisiz, geçersiz, amacını aşan linkler kaldırılabilecektir. Emsâl niteliği taşıyan bu kararın alınmasından hemen sonra bikaç gün içinde yapılan başvuru sayısı bine ulaşır.


HASSAS DENGELER

Bir yandan bireyin ifade özgürlüğü, bir yandan haber alma özgürlüğü, gel de çık çıkabilirsen işin içinden. Topluma zarar vermiş suçlular veya adı yolsuzlukla anılan bazı siyasetçi ve bürokratlar bu ayrıcalıktan yararlanmak isterse ne olacak?

Bu arada karar, bildiğim şimdilik sadece Avrupa’da geçerli. Linkler sadece Avrupa’daki internet ortamından çıkarılacak. Diğer kıtalarda Google ve Bing’de yine görülebilecek.

Unutamadık belki ama unutturma hakkı dünyanın belli bir bölgesinden bile olsa uygulamaya alındı. Malum ‘Digital dünya’ hayatımızın kaçınılmaz bir parçası. Her bir parça gibi bir yandan getirmiş olduğu kolaylıklarla bir yandan sürüklediği açmazlarıyla...

Yaşayıp göreceğiz, terazinin kefeleri nasıl hareketlenecek? Bize de ‘Hadi hayırlısı’demekten başka bir şey kalmıyor...

*Beynimizde hafızada önemli rolü olan bölge



Hamiş: Bu yazım Martı Dergisi'nde http://www.martidergisi.com/unutulmak-hakkimiz-soke-soke-aliriz/ yayımlanmıştır. Martı Dergisin'deki tüm yazılarım için bakınız
http://www.martidergisi.com/author/seyda-bodur/

“Razı olduğun hayat korkun tarafından belirlenir.” D. Deida

Şeyda gerçek aşkı yaşar

Evet, dünyaya minik birer kız çocuğu olarak gözlerimizi açmıştık, lâkin kimse bize dişi olmayı anlatmadı. Sahi nasıl biriydi gerçek dişi, nam-ı diğer bozulmamış, kutsal yanımız?

Klişelerle büyümüştük hepimiz; ailemiz, eğitim sistemi, medya sağolsun en başta. Lolita masumiyeti tadında olmalıydık, kikirdemeli ancak dozunu kaçırmamalıydık. Bolca alttan almalı, şehvet duygumuzu yatak odası duvarları arasında itinayla tutmalıydık. Sahi siz hiç duymadınız mı “hanım hanımcık” kalıbını? Ne demektir sevemediğim bu tabir? Aklı başında mı? Elini kolunu nereye koyacağını bilen mi? Belki de nazik? A) Hepsi, E) Hiçbiri?

Anne olunca da kendimizi hiçe saymalı, bir dişi kuş olarak yuvayı yapmalı, herkese kol kanat germeli, sarıp sarmalıydık. İstisnasız kaç kadın tanıdım işyerinde-orda-burda kendisini oldukça hırpalayan, kendini gün geliyor çocuğundan daha fazla sevebiliyor diye! Hattâ bir arkadaşım bu durumun getirmiş olduğu suçluluk duygusuyla öyle bir hırçınlaşmıştı ki...

MERAK

Nasıl biriydi gerçek dişi? Kibele gibi bereketli mi? Afrodit gibi eğlenceli mi? Bir yanımız güçlü durmaya çalışırken, öbür yanımız sürekli ikilemlerde. Kafamız karışık, ruhumuz darmaduman.

Merak kediye iyi gelmese de bana hizmet etti. Yıllardır bu soruyu takip ettim. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş misâli, dişi olmaya dair eğitimler/inzivalar/çalışmalar karşıma bir bir çıkmaya başladı. Baktıkça bildim bu engin bir dünya. Katıldıkça gördüğüm “sanki yeni şeyler öğrenme hissimden” çok, bir sandığa koyup unuttuğumuz, ancak havalandırmaya çıkardığımızda ‘Aa sahi bu da vardı, şu ananeden kalmıştı’ gibi ata / ana :) yadigârı antikaları şaşkınlık, sevinç, hayret duyguları içinde “hatırlamaydı”.

Sizlere edindiğim bilgeliği, deneyimleri aktarmaya çalışacağım dilim döndüğünce, kalemim elverdiğince. Aslolan elbette tecrübe. Yine de yeni dişilik anlayışını, kızkardeşlik kavramını, kadın çemberlerini ve hattâ erkek çemberlerini aktaracağım. Eminim siz değerli dostlarımın hayatında bir yerlere dokunacak bu paylaşımlar, belki benimle buna dair olan hikâyenizi paylaşacaksınız, belki sizde uyandırdıklarını. Kim bilir? Ben şimdiden çok heyecanlıyım.

BEN KİMİM?

“Kendini Bil...” Delphi'de (kâhin tapınağı) Apollon Tapınağı'nda Latince olarak, alınlık dediğimiz giriş mekânının hemen üzerinde yazılı olan cümle. Dünya sinema tarihinde fenomenler arasında bence epeydir yerini almış olan"Matrix" filminde Neo'nun Kâhin'i ziyarete gittiği sahnede, evde mutfak kapısının üzerinde yazılı olan cümle. Basit, ancak bir o kadar derin.

Sahi ben kimim? Bir sistemde yaşıyoruz bize ne çok şey öğretiliyor doğduğumuzdan beri, ne çok şey dayatılıyor farkında olmadan. Zamanla kişiliklerimiz oturuyor. Halbuki dünyanın farklı bölgesinde, farklı bir ailede doğmuş olsaydım, farklı yetiştirilseydim, yine aynı kişi, yine aynı “ben” olur muydum?

Eskiden Romalılar fethedikleri yerlerde iki bina inşa ederlermiş; vücutları arındıran hamamlar ve ruhları arındıran tiyatrolar. Tiyatrolar böylelikle insanlara, kişinin rol yaparak, hayattaki rollerinin farkına varmasını ve yaşamdaki bu rolüne sıkı sıkıya tutunmak yerine keyifli bir ciddiyetle oynayıp, zamanı bitince rolden özgürleşmesini öğretmeyi ümit ederlermiş.

Eski tiyatrolarda maske takmak bir gelenekmiş. Bu maskenin bence derin bir anlamı var; dünya bir tiyatro sahnesi olsa hepimiz bu maskeli gösterinin oyuncularıyız. Buradan hareketle mi bilinmez; kişilik kavramı için Batı dünyası “maske” kelimesini kullanırken, doğulu mistikler “kabuk” derler. Ben ikincisini tercih ediyor olacağım.

KABUKLAR

Hepimiz bir ‘Cinsel Öz’ ile doğduk. Çoğu kadın eril bir özden çok, dişil bir öze sahiptir. Erkekler için de tam tersi geçerli. Çoğu erkek eril bir öze sahiptir. Ölçek değişken olup her kişinin cinsel özü eşsizdir. Hayat içinde -özümüzü korumak adına, yaşamı kontrol adına- zamanla sahte eril ve dişil kabuklarla kendi ışığımızı kapatmaya başlarız.

İnciniriz, belki babamızın annemize olan bir davranışını benimseyemez veya annemizin “Ne olursan ol elin ekmek tutsun” deyişini alıp paramızı kazanmaktan öteye geçerek;

“Kendi gemimin kaptanı olacağım” (Eril bir kontrol kabuğu) der ve görünmez bir duvar öreriz...

Büluğ çağımızda bütün kız arkadaşlarımızı bir beğenen çıkar, bizi yok diye telâşa kapılır;

“Dış görünümümü iyileştirmezsem oğlanlar beni fark etmez” (Manipülatif dişil kabuk) diyerekten bir perdenin arkasına sığınırız...

Pekiyi sevmek için, aşk için tüm kabuklarımızdan arınmayı mı beklemeliyiz?

Veya tam tersi kabuklarımız aşk adına bize hizmet edebilirler mi?

Korkudan büyük sevebilecek miyiz?

Biraz sorularda kalıp düşünmeye değer bence...



Hamiş: Bu yazım Martı Dergisi'nde  http://www.martidergisi.com/nasil-bir-disilik/#more-13958 yayımlanmıştır. Martı Dergisin'deki tüm yazılarım için bakınız
http://www.martidergisi.com/author/seyda-bodur/

NASIL BİR DİŞİLİK?

“Razı olduğun hayat korkun tarafından belirlenir.” D. Deida

Şeyda gerçek aşkı yaşar

Evet, dünyaya minik birer kız çocuğu olarak gözlerimizi açmıştık, lâkin kimse bize dişi olmayı anlatmadı. Sahi nasıl biriydi gerçek dişi, nam-ı diğer bozulmamış, kutsal yanımız?

Klişelerle büyümüştük hepimiz; ailemiz, eğitim sistemi, medya sağolsun en başta. Lolita masumiyeti tadında olmalıydık, kikirdemeli ancak dozunu kaçırmamalıydık. Bolca alttan almalı, şehvet duygumuzu yatak odası duvarları arasında itinayla tutmalıydık. Sahi siz hiç duymadınız mı “hanım hanımcık” kalıbını? Ne demektir sevemediğim bu tabir? Aklı başında mı? Elini kolunu nereye koyacağını bilen mi? Belki de nazik? A) Hepsi, E) Hiçbiri?

Anne olunca da kendimizi hiçe saymalı, bir dişi kuş olarak yuvayı yapmalı, herkese kol kanat germeli, sarıp sarmalıydık. İstisnasız kaç kadın tanıdım işyerinde-orda-burda kendisini oldukça hırpalayan, kendini gün geliyor çocuğundan daha fazla sevebiliyor diye! Hattâ bir arkadaşım bu durumun getirmiş olduğu suçluluk duygusuyla öyle bir hırçınlaşmıştı ki...

MERAK

Nasıl biriydi gerçek dişi? Kibele gibi bereketli mi? Afrodit gibi eğlenceli mi? Bir yanımız güçlü durmaya çalışırken, öbür yanımız sürekli ikilemlerde. Kafamız karışık, ruhumuz darmaduman.

Merak kediye iyi gelmese de bana hizmet etti. Yıllardır bu soruyu takip ettim. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş misâli, dişi olmaya dair eğitimler/inzivalar/çalışmalar karşıma bir bir çıkmaya başladı. Baktıkça bildim bu engin bir dünya. Katıldıkça gördüğüm “sanki yeni şeyler öğrenme hissimden” çok, bir sandığa koyup unuttuğumuz, ancak havalandırmaya çıkardığımızda ‘Aa sahi bu da vardı, şu ananeden kalmıştı’ gibi ata / ana :) yadigârı antikaları şaşkınlık, sevinç, hayret duyguları içinde “hatırlamaydı”.

Sizlere edindiğim bilgeliği, deneyimleri aktarmaya çalışacağım dilim döndüğünce, kalemim elverdiğince. Aslolan elbette tecrübe. Yine de yeni dişilik anlayışını, kızkardeşlik kavramını, kadın çemberlerini ve hattâ erkek çemberlerini aktaracağım. Eminim siz değerli dostlarımın hayatında bir yerlere dokunacak bu paylaşımlar, belki benimle buna dair olan hikâyenizi paylaşacaksınız, belki sizde uyandırdıklarını. Kim bilir? Ben şimdiden çok heyecanlıyım.

BEN KİMİM?

“Kendini Bil...” Delphi'de (kâhin tapınağı) Apollon Tapınağı'nda Latince olarak, alınlık dediğimiz giriş mekânının hemen üzerinde yazılı olan cümle. Dünya sinema tarihinde fenomenler arasında bence epeydir yerini almış olan"Matrix" filminde Neo'nun Kâhin'i ziyarete gittiği sahnede, evde mutfak kapısının üzerinde yazılı olan cümle. Basit, ancak bir o kadar derin.

Sahi ben kimim? Bir sistemde yaşıyoruz bize ne çok şey öğretiliyor doğduğumuzdan beri, ne çok şey dayatılıyor farkında olmadan. Zamanla kişiliklerimiz oturuyor. Halbuki dünyanın farklı bölgesinde, farklı bir ailede doğmuş olsaydım, farklı yetiştirilseydim, yine aynı kişi, yine aynı “ben” olur muydum?

Eskiden Romalılar fethedikleri yerlerde iki bina inşa ederlermiş; vücutları arındıran hamamlar ve ruhları arındıran tiyatrolar. Tiyatrolar böylelikle insanlara, kişinin rol yaparak, hayattaki rollerinin farkına varmasını ve yaşamdaki bu rolüne sıkı sıkıya tutunmak yerine keyifli bir ciddiyetle oynayıp, zamanı bitince rolden özgürleşmesini öğretmeyi ümit ederlermiş.

Eski tiyatrolarda maske takmak bir gelenekmiş. Bu maskenin bence derin bir anlamı var; dünya bir tiyatro sahnesi olsa hepimiz bu maskeli gösterinin oyuncularıyız. Buradan hareketle mi bilinmez; kişilik kavramı için Batı dünyası “maske” kelimesini kullanırken, doğulu mistikler “kabuk” derler. Ben ikincisini tercih ediyor olacağım.

KABUKLAR

Hepimiz bir ‘Cinsel Öz’ ile doğduk. Çoğu kadın eril bir özden çok, dişil bir öze sahiptir. Erkekler için de tam tersi geçerli. Çoğu erkek eril bir öze sahiptir. Ölçek değişken olup her kişinin cinsel özü eşsizdir. Hayat içinde -özümüzü korumak adına, yaşamı kontrol adına- zamanla sahte eril ve dişil kabuklarla kendi ışığımızı kapatmaya başlarız.

İnciniriz, belki babamızın annemize olan bir davranışını benimseyemez veya annemizin “Ne olursan ol elin ekmek tutsun” deyişini alıp paramızı kazanmaktan öteye geçerek;

“Kendi gemimin kaptanı olacağım” (Eril bir kontrol kabuğu) der ve görünmez bir duvar öreriz...

Büluğ çağımızda bütün kız arkadaşlarımızı bir beğenen çıkar, bizi yok diye telâşa kapılır;

“Dış görünümümü iyileştirmezsem oğlanlar beni fark etmez” (Manipülatif dişil kabuk) diyerekten bir perdenin arkasına sığınırız...

Pekiyi sevmek için, aşk için tüm kabuklarımızdan arınmayı mı beklemeliyiz?

Veya tam tersi kabuklarımız aşk adına bize hizmet edebilirler mi?

Korkudan büyük sevebilecek miyiz?

Biraz sorularda kalıp düşünmeye değer bence...



Hamiş: Bu yazım Martı Dergisi'nde  http://www.martidergisi.com/nasil-bir-disilik/#more-13958 yayımlanmıştır. Martı Dergisin'deki tüm yazılarım için bakınız
http://www.martidergisi.com/author/seyda-bodur/

13 Aralık 2016 Salı

Görgü kuralları sahi nasıl ortaya çıktı?

Şeyda gerçek bir prenses

Düşündüm inceden inceye, hayatımızı hoşlaştırıyorlar, daha bir rafine ve ince hale getiriyorlar. Toplum içinde sesli yellenmez, geğirilmez gibisinden. Pratik de, hapşırmayı tutmak meselâ daha zor ve insan bünyesine ters olduğu için diğer ikisi gibi nahoş karşılanmamakta. Bir belgeselde rast gelmiştim, Antik Roma'da kamusal alanlarda tuvaletler açık. Bildiğiniz ortada yapıyorlar ne yapacaklarsa. Bir yandan spor gösterilerini izlerken arenada, diğer yandan ihtiyaçlarını gideriyorlar manzaraya karşı. İnsanlık sanırım bayağı mesafe katetmiş en azından bu konuda.

Ayrıca nerede duracağımızı ve sınırlarımızı belirliyorlar. Bir törende, yemekte ne zaman, ne yapılır gibisinden. Topluluk içinde kulaktan kulağa konuşulmaz en basitinden. İlâveten yaşamı da kolaylaştırıyorlar sanki. Hapşırırken ağzımızı kapatmamız, lokma varken konuşmamamız bizim olmasa dahi sanırım karşıdakinin hayli işine gelmekte :)

Herhâlde insan topluluklarında iletişimin artmasıyla çıktı ortaya çoğunlukla yazılı olmayan bu kurallar. Refah ve sayı artınca hele lüksten öte zaruret haline geldi. Böylece benzer başka durumlarda 'Ne yapılmalı?' diye aval aval düşünmek zorunda kalmayacaktı insanoğlu. Zaman ve hız kazandı. Resmi (yazılı) görgü kurallarının çoğunun 17. ve 18. Yüzyılda Fransa’da saraylarda asiller atrafından belirlendiğini ve yazıya geçirildiğini biliyor muydunuz? Boş durmamış yani soylular, o parti senin bu parti benim dememişler sadece, katkıda bulunmuşlar insanlık tarihine.

Aynı zamanda 'Adâb-ı muâşeret' denen bu kurallar tüm dünyada genel geçer dahi olsa; toplumdan topluma farklılaşabiliyor da. Ağız şapırdatmak bir çok yerde hoş görülmese dahi, Japonya’da tam tersi, sunulan yemeği beğeni ifadesi.

SAĞDUYU

Esas görgü bence içten geleni. Genel olarak herkese aynı rafine davranışı gösterebiliyor mu, aynı sağduyuyu sergileyebiliyor mu insan asıl mesele. Dostlar alışverişte görsün misâli, güçlü iken ve güçlüye karşı insanın takındığı tavır ve tutum aşağı yukarı belli, pekiyi asıl mühimi öbürü? Güçsüz iken veya güçsüze karşı nasıl davranıyor ademoğlu? İnsanı farklı yapan tutum da tam bu noktada gizli. Sarayda iken prenses olmak kolay, asıl maksat kulübede prenses olabiliyor mu kişi?

Herşeyde 'denge' kriteri genel geçer. Bilge insan görgüde bile ölçü gözetendir, diye düşünürüm, ya sizce? Bir grup arkadaş uzunca bir eğitim dönemini geçirmiştik beraber. Çıkışta yemeklere gidiliyor, organizasyonlara katılıyoruz, bir arkadaşımın davranışı ilgimi çekiyor. Yemek yerken aşırı özen gösteriyor, çatal-bıçak hep olması gerektiği yerde. Bir yarışma olsa hani bu konuda birinci gelecek derecede. Diyorum ki kendime, “Sanırım ailesi sosyoekonomik olarak biraz alt tabakadan, bunu saklıyor böylelikle”. Nitekim yanılmadığımı görüyorum zaman içinde.

Elbette, doğduğumuz ailelerin sosyal statüleri, ekonomik durumları farklı farklı. Bunda utanılacak bir şey yok ki. Yalnız insan mekanizması nasıl bir şey hayrete düşmemek mümkün değil. Hayranım bu yaratıma. İnsan bir sistem, bütünsel davranıyor, her bir detayıyla kendini ele veriyor. Aşırı ve abartı olan herşeyde hem bir vurgu var, hem dikkat edilesi bir husus saklı gibi. Her dengesizlik hakikatten, Öz’ümüzden uzaklaştığımız dair yol tabelaları sanki. Umarım arkadaşım bu gerçekle daha barışmış ve bunu saklama gayretini bırakmıştır.

OFFFFF

Görgüsüzlük sadece nezaket kuralları ile sınırlı değil, haddimizi aşığımız her alanda mevcut. Şahısları şahsen :) çok da tanımadığım bir toplantıda; “Artık bir süre kitap falan okumak istemiyorum, gözlerim ağrıyor ve içimden gelmiyor,” deme gafletine düştüm. Diyeceksiniz niye? Herkes ne çok eğitime katılmış; ne çok bilgi edinmiş, biriktirmiş ve bir fırsat kollarmış meğer:

“Belki de başka tür kitaplar denemelisin” (Farklı şeyler denemediğimi ne biliyorsun?)

“Gözlerinin sana bir mesajı olmalı” (Nedir mesajları nâçîzâne?)

“Hep böyle misin, kolaya kaçarsın?” (Bilakis, “zor ve ben” karşılıklı aşk içindeyiz yıllardır)

“Okuduğun kitaplar yanlış belli ki, sana uymuyor” (Okuduğum kitapları biliyor musun pekiyi?)

.................................................................................

Hay demez olaydım. Hiç cevap vermedim. Bence beyhude. Balkona çıktım.

Bilgi bolluğunda yaşıyoruz zamanımızda, Hz. Google sağolsun en başta. Önemli olan bilgiyi hazmetmek, kendi süzgecimizden geçirmek, sentez haline getirmek. Yoksa 'Aldım içeri bilgiyi, verelim dışarı şimdi' değil ki. Yakışan ve yaraşır şekilde sunabilmek hüner ister. Az biraz emek, biraz koklamak çevreyi. Yukardaki sahne bir köyde gerçekleşseydi, emin olun en azından birisi çıkıp derdi “Kınalı kuzum ne yaptın ettin de gözlerini bunca yordun?” Merak "IN", Yargı "OUT"!

Onları da anlıyorum, çevremdekiler gerek eğitmen gerek koç kategorisinde olup; bir eğitimden diğerine koşan insanlar. Ee haliyle ademoğlu herhangi bir şeyle çok dolunca boşalmak istiyor; madem öyle duvara bağır, deftere yaz, ne bileyim ben. Ne zaman böyle temeli olmayan bilgi bombardımanı veya haksız yere hakarate maruz kalsam, aklıma Londra'da yaşarken öğrendiğim bir tabir gelir: Ağzıyla yellenmek. Af buyurun, argo kullanmayı pek sevmem, lâkin yeri geldi. Hazır "yellenme" ile başlamışken...

Merak mı ettiniz gözlerim neden yoruldu; ıhh yok işte söylemiycem...



BİLGİ GÖRGÜSÜZÜ OLDUK

Görgü kuralları sahi nasıl ortaya çıktı?

Şeyda gerçek bir prenses

Düşündüm inceden inceye, hayatımızı hoşlaştırıyorlar, daha bir rafine ve ince hale getiriyorlar. Toplum içinde sesli yellenmez, geğirilmez gibisinden. Pratik de, hapşırmayı tutmak meselâ daha zor ve insan bünyesine ters olduğu için diğer ikisi gibi nahoş karşılanmamakta. Bir belgeselde rast gelmiştim, Antik Roma'da kamusal alanlarda tuvaletler açık. Bildiğiniz ortada yapıyorlar ne yapacaklarsa. Bir yandan spor gösterilerini izlerken arenada, diğer yandan ihtiyaçlarını gideriyorlar manzaraya karşı. İnsanlık sanırım bayağı mesafe katetmiş en azından bu konuda.

Ayrıca nerede duracağımızı ve sınırlarımızı belirliyorlar. Bir törende, yemekte ne zaman, ne yapılır gibisinden. Topluluk içinde kulaktan kulağa konuşulmaz en basitinden. İlâveten yaşamı da kolaylaştırıyorlar sanki. Hapşırırken ağzımızı kapatmamız, lokma varken konuşmamamız bizim olmasa dahi sanırım karşıdakinin hayli işine gelmekte :)

Herhâlde insan topluluklarında iletişimin artmasıyla çıktı ortaya çoğunlukla yazılı olmayan bu kurallar. Refah ve sayı artınca hele lüksten öte zaruret haline geldi. Böylece benzer başka durumlarda 'Ne yapılmalı?' diye aval aval düşünmek zorunda kalmayacaktı insanoğlu. Zaman ve hız kazandı. Resmi (yazılı) görgü kurallarının çoğunun 17. ve 18. Yüzyılda Fransa’da saraylarda asiller atrafından belirlendiğini ve yazıya geçirildiğini biliyor muydunuz? Boş durmamış yani soylular, o parti senin bu parti benim dememişler sadece, katkıda bulunmuşlar insanlık tarihine.

Aynı zamanda 'Adâb-ı muâşeret' denen bu kurallar tüm dünyada genel geçer dahi olsa; toplumdan topluma farklılaşabiliyor da. Ağız şapırdatmak bir çok yerde hoş görülmese dahi, Japonya’da tam tersi, sunulan yemeği beğeni ifadesi.

SAĞDUYU

Esas görgü bence içten geleni. Genel olarak herkese aynı rafine davranışı gösterebiliyor mu, aynı sağduyuyu sergileyebiliyor mu insan asıl mesele. Dostlar alışverişte görsün misâli, güçlü iken ve güçlüye karşı insanın takındığı tavır ve tutum aşağı yukarı belli, pekiyi asıl mühimi öbürü? Güçsüz iken veya güçsüze karşı nasıl davranıyor ademoğlu? İnsanı farklı yapan tutum da tam bu noktada gizli. Sarayda iken prenses olmak kolay, asıl maksat kulübede prenses olabiliyor mu kişi?

Herşeyde 'denge' kriteri genel geçer. Bilge insan görgüde bile ölçü gözetendir, diye düşünürüm, ya sizce? Bir grup arkadaş uzunca bir eğitim dönemini geçirmiştik beraber. Çıkışta yemeklere gidiliyor, organizasyonlara katılıyoruz, bir arkadaşımın davranışı ilgimi çekiyor. Yemek yerken aşırı özen gösteriyor, çatal-bıçak hep olması gerektiği yerde. Bir yarışma olsa hani bu konuda birinci gelecek derecede. Diyorum ki kendime, “Sanırım ailesi sosyoekonomik olarak biraz alt tabakadan, bunu saklıyor böylelikle”. Nitekim yanılmadığımı görüyorum zaman içinde.

Elbette, doğduğumuz ailelerin sosyal statüleri, ekonomik durumları farklı farklı. Bunda utanılacak bir şey yok ki. Yalnız insan mekanizması nasıl bir şey hayrete düşmemek mümkün değil. Hayranım bu yaratıma. İnsan bir sistem, bütünsel davranıyor, her bir detayıyla kendini ele veriyor. Aşırı ve abartı olan herşeyde hem bir vurgu var, hem dikkat edilesi bir husus saklı gibi. Her dengesizlik hakikatten, Öz’ümüzden uzaklaştığımız dair yol tabelaları sanki. Umarım arkadaşım bu gerçekle daha barışmış ve bunu saklama gayretini bırakmıştır.

OFFFFF

Görgüsüzlük sadece nezaket kuralları ile sınırlı değil, haddimizi aşığımız her alanda mevcut. Şahısları şahsen :) çok da tanımadığım bir toplantıda; “Artık bir süre kitap falan okumak istemiyorum, gözlerim ağrıyor ve içimden gelmiyor,” deme gafletine düştüm. Diyeceksiniz niye? Herkes ne çok eğitime katılmış; ne çok bilgi edinmiş, biriktirmiş ve bir fırsat kollarmış meğer:

“Belki de başka tür kitaplar denemelisin” (Farklı şeyler denemediğimi ne biliyorsun?)

“Gözlerinin sana bir mesajı olmalı” (Nedir mesajları nâçîzâne?)

“Hep böyle misin, kolaya kaçarsın?” (Bilakis, “zor ve ben” karşılıklı aşk içindeyiz yıllardır)

“Okuduğun kitaplar yanlış belli ki, sana uymuyor” (Okuduğum kitapları biliyor musun pekiyi?)

.................................................................................

Hay demez olaydım. Hiç cevap vermedim. Bence beyhude. Balkona çıktım.

Bilgi bolluğunda yaşıyoruz zamanımızda, Hz. Google sağolsun en başta. Önemli olan bilgiyi hazmetmek, kendi süzgecimizden geçirmek, sentez haline getirmek. Yoksa 'Aldım içeri bilgiyi, verelim dışarı şimdi' değil ki. Yakışan ve yaraşır şekilde sunabilmek hüner ister. Az biraz emek, biraz koklamak çevreyi. Yukardaki sahne bir köyde gerçekleşseydi, emin olun en azından birisi çıkıp derdi “Kınalı kuzum ne yaptın ettin de gözlerini bunca yordun?” Merak "IN", Yargı "OUT"!

Onları da anlıyorum, çevremdekiler gerek eğitmen gerek koç kategorisinde olup; bir eğitimden diğerine koşan insanlar. Ee haliyle ademoğlu herhangi bir şeyle çok dolunca boşalmak istiyor; madem öyle duvara bağır, deftere yaz, ne bileyim ben. Ne zaman böyle temeli olmayan bilgi bombardımanı veya haksız yere hakarate maruz kalsam, aklıma Londra'da yaşarken öğrendiğim bir tabir gelir: Ağzıyla yellenmek. Af buyurun, argo kullanmayı pek sevmem, lâkin yeri geldi. Hazır "yellenme" ile başlamışken...

Merak mı ettiniz gözlerim neden yoruldu; ıhh yok işte söylemiycem...



Oh be ifade şart

Bu gün yatağın “rap” tarafından kalkılsa ♫♬♪♩
Sıkıcı bir haftaya uyandım yine nasılsa
Ne çıkar havalar biraz soğusa
Kar yağamadı yine, bari biraz yağmur yağsa


Sensiz geçen hergün haram bana
Demişsin bak kendine aynada
Bari sen söyleme bunu bana
Sattım arabayı, tası-tarağı ya
İplemedim kimseyi
Bıraktım işi-gücü ve cümlesini
Arar dururum yıllardır kendimi
Bazen gelirler sağdan sağdan
Derim iyiyim, hoş insanım
Bazen gelirler soldan soldan
Kendimden bile bıkarım


Önünde sonunda bir kulum
Çok şey beklemeyin bendenizden
Zira kuyruk kapandı, sıranız kapıldı,
“Kendimden Beklenti” oyununda tek bir kişiye yer kaldı;
BEN (Koro:yeaahhhhhhh yeaahhhhhhh)


Yol gösterirsem olurum “Yalvaran”
Yüzleştirirsem “Z-ALİM”den gaddara uzanan
Sonunda bu dünya yalan
Gel biraz da sen oyalan
Amanın dostum aman
Tek bölmeli çizgisiz defterim olsa
Ali yazsa Veli bozsa
Küp suyunu çekse
Üzülmüşüm neye yarasa
Keskin sirke küpüne zararsa


Ay aynalar aynalar
Kör olasıca yansıtmalar
Herkes kendi payına düşeni yaşar
Benimki pahalıya mal oldu
Bilmem hangi korkum bana kapak oldu
Hayatta tartışmalardan kaçınırken
Süreç yazıyla atışmalara kadar vardı


Maksadın canımı yakmaksa BRAVO başardın
On numara, beş yıldız aldın ✫✫✫✫✫
Kendini bilmek kibir mi?
Misyon neden bir ödev olsun ki?
"Hesapçı" ile biraz ileri gitmedin mi?
Oysa başlarda herşey ne kolaydı
Telefonu tuşlaman dakkayı aşmazdı


Paşa muamelesi edenlere de sözüm olacak elbet
Gerçekten seven gurursuzluk etmez
Sahiplenme hırsı ve maddiyat kaygısı
Çeker sineye her nazı
Ekleyelim hava atma sevdâsını
Haydi diyelim gönlü kaydı
Tek kişilik sevgi ikiye yetmez
Düğüm örerek hak gasp edilmez
Had aşanın bu âlemde yüzü gülmez


Ah bi tanem isyan etmek bana yaramaz
Ne desen artık acıtmaz
OMEGA 3 -6 bile kalbime fayda sağlamaz
Kaçsam gitsem dünyanın öte ucuna komaz
"Kendinden Çıkış" kapısını kimler açamaz?
Ceza kadar "rap" kimse yapamaz,
İnsana en büyük ceza yine kendinden,
Umarım buna kimsenin gıkı çıkmaz


Çekirdek çitlemek sanırım en iyisi
Kalemim bitti, bu şarkı bitemedi
İçim dağlandı,
Kelimeler bir yerlere bağlanamadı
NOKTA (Koro:yeaahhhhhhh yeaahhhhhhh) .

HOŞGELDİN YAĞMUR

Oh be ifade şart

Bu gün yatağın “rap” tarafından kalkılsa ♫♬♪♩
Sıkıcı bir haftaya uyandım yine nasılsa
Ne çıkar havalar biraz soğusa
Kar yağamadı yine, bari biraz yağmur yağsa


Sensiz geçen hergün haram bana
Demişsin bak kendine aynada
Bari sen söyleme bunu bana
Sattım arabayı, tası-tarağı ya
İplemedim kimseyi
Bıraktım işi-gücü ve cümlesini
Arar dururum yıllardır kendimi
Bazen gelirler sağdan sağdan
Derim iyiyim, hoş insanım
Bazen gelirler soldan soldan
Kendimden bile bıkarım


Önünde sonunda bir kulum
Çok şey beklemeyin bendenizden
Zira kuyruk kapandı, sıranız kapıldı,
“Kendimden Beklenti” oyununda tek bir kişiye yer kaldı;
BEN (Koro:yeaahhhhhhh yeaahhhhhhh)


Yol gösterirsem olurum “Yalvaran”
Yüzleştirirsem “Z-ALİM”den gaddara uzanan
Sonunda bu dünya yalan
Gel biraz da sen oyalan
Amanın dostum aman
Tek bölmeli çizgisiz defterim olsa
Ali yazsa Veli bozsa
Küp suyunu çekse
Üzülmüşüm neye yarasa
Keskin sirke küpüne zararsa


Ay aynalar aynalar
Kör olasıca yansıtmalar
Herkes kendi payına düşeni yaşar
Benimki pahalıya mal oldu
Bilmem hangi korkum bana kapak oldu
Hayatta tartışmalardan kaçınırken
Süreç yazıyla atışmalara kadar vardı


Maksadın canımı yakmaksa BRAVO başardın
On numara, beş yıldız aldın ✫✫✫✫✫
Kendini bilmek kibir mi?
Misyon neden bir ödev olsun ki?
"Hesapçı" ile biraz ileri gitmedin mi?
Oysa başlarda herşey ne kolaydı
Telefonu tuşlaman dakkayı aşmazdı


Paşa muamelesi edenlere de sözüm olacak elbet
Gerçekten seven gurursuzluk etmez
Sahiplenme hırsı ve maddiyat kaygısı
Çeker sineye her nazı
Ekleyelim hava atma sevdâsını
Haydi diyelim gönlü kaydı
Tek kişilik sevgi ikiye yetmez
Düğüm örerek hak gasp edilmez
Had aşanın bu âlemde yüzü gülmez


Ah bi tanem isyan etmek bana yaramaz
Ne desen artık acıtmaz
OMEGA 3 -6 bile kalbime fayda sağlamaz
Kaçsam gitsem dünyanın öte ucuna komaz
"Kendinden Çıkış" kapısını kimler açamaz?
Ceza kadar "rap" kimse yapamaz,
İnsana en büyük ceza yine kendinden,
Umarım buna kimsenin gıkı çıkmaz


Çekirdek çitlemek sanırım en iyisi
Kalemim bitti, bu şarkı bitemedi
İçim dağlandı,
Kelimeler bir yerlere bağlanamadı
NOKTA (Koro:yeaahhhhhhh yeaahhhhhhh) .