19 Şubat 2017 Pazar

Koçluk eğitimi’nden en çok aklımda kalan deyiş “Farkındalık yoksa seçim de yok” oluyor...

kalpten seçimler

Anlayacağınız üzere konumuz seçimler. Neyi ne kadar seçiyoruz? Aslında pek çok şeyi seçtiğimizi zannediyoruz. Farkındalık olmadan yapılanlar seçimden öte alışkanlıklar. Hayatta kalmak üzere ya genetik getirdiğimiz ya aileden edindiğimiz veya yaşam boyu biriktirdiğimiz.

Mesela tarihinde göç olan, göçün yıllarca ne kadar sancılı olduğunu duyarak büyüyen bir kişinin karşısına iki iş alternatifi çıksın; maaş aynı, biri gurbet ellerde olsun, çok muhtemel kendine yakın olan işe girecektir. Oysa belki de onu mutlu edecek ötekiydi, kim bilir?

SEÇİMLER VE KARARLAR

Vücudun 'karar' mekanizması için yetkili merci 'beyin'. Malum zihnimiz nasıl düşünür, olayın eksileri- artıları, avantajları-dezavantajları ne diye. İnce eleyip sık dokur, oysa seçimlerde pek bir nedensellik yoktur. Bu demek değildir ki; ayağı yere basmaz havada; bilâkis seçimler için bedensel, ruhsal bütün duyumları katmamız lazım, “Ne kadar karıştı” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında pek kompleks değil, ancak oldukça sofistike. Seçmek için gerekli malzeme listesi; göz kararı farkındalık ve alabildiğince özümüze yakın olmak. Çırpın kendimizi tanıyana dek ;)

Şeyda Alaçatı’ya gitsin; canı genelde yediği kaymaklı dondurmadan istesin, oysa bütün arkadaşları tuttursun “Buranın çileklisi meşhur” diye. Karar verecek olsa, “Kırk yılın başı geliyoruz, elbette çilekli yiyeyim” der, sonra gözü her kaymaklı dondurmaya takılı kalır. Seçim yapmış olsam hangisini alacağım gün gibi ortada. Müthiş bir kombinasyon da pekâlâ mümkün :)

Farkındalık olgulara hayatımızda yer açmak demek. Bir nevi selam vermek; her olgu aksiyon almaya değmese bile “merhaba” denmeye değer bence. Olumlu olumsuz ayrımı beyhude. Bunun için duyumsamak, hissetmek ve keşfetmek ezcümle az biraz zaman ayırmak gerek. Selamlanan her olgu ile seçenek sepetimiz büyür.

Sokağınızda deneyin, daha bir farkında yürüyün. Önceden hiç bilmediğiniz bir lokanta gözünüze çarpabilir. Orda olduğunu bilmeseydiniz ne kadar seçebilirdiniz? Her olgu sesini duyurmak ister. Bırakın ulaştırsın, hayatınız alıp almamak sizin tercihiniz nasılsa.

“Her bir şeyi fark edeceksek bu ne karmaşık iştir” demeyin. Her şey zaten içimizde, üstelik tüm seçimler esasen yapıldı bile! (Zamanın olmadığı dikey boyutta, herşey oldu bitti, bu demek değil ki yatay boyutta seçmiyoruz ve seçimlerimizle yarattığımız gerçeklikte hiçbir payımız yok). Netleştirmek gayretiyle; karar zihinsel kurgunun, seçim tüm benliğimizin ürünü.

DEĞERLER

Ufak bir tüyo daha sizlere. Seçmek için vazgeçebilmek gerek. Vazgeçebilmek için insanın değerlerinin olması gerek. Değerler doğal olarak çekildiğimiz davranış ve aktiviteler. Erdem değil, sevap değil, günah hiç değil. Hayatta olmazsa olmazlarımız. Kişisel anayasamız ;)

Bir çok değer var şu âlemde; basitlik, aile, yakınlık kurmak, iletişim, entellektüel gelişim, eşitlik, huzur, spor, cesaret, güzellik, öğretmek, zarafet, hizmet...Herkesin hayatında öncelikli değerler elbette farklı. Değerlerinizi biliyor musunuz? Ve hayatınız bu değerlere ne kadar hitap ediyor?

Bazen öyle bir andasınızdır ki uyumak zorunda kaldığınız için üzülürsünüz; arkadaşlarla sohbet ederken veya birine bişeyler öğretirken. Nedir bunlar? Ne demektedirler size değerleriniz hakkında? İçten içe bilirsiniz, yaşam onlarla daha bir güzel.

Hayatınız değerlerinizle örtüşmeli; değeriniz 'özgürlük' olsun ve bir teklif gelsin önünüze. Gelen teklifle hayatınızda özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissediyorsanız, o zaman ya değerinizi veya teklifi bir kez daha gözden geçirmeniz gerekebilir. Aksi derin çelişki yaratır.

Aklıma Moby Dick'in yazarı Herman Melville’nin yarattığı 'Kâtip Bartleby' karakteri geldi. Aynı adı taşıyan kitap absürd edebiyatın öncülerinden olmuş. Kâtip hayli ilginç biri. Bir “Yapmamayı tercih ederim” deyişi var ki sormayın gitsin. Kendini açıklama, haklı gösterme ihtiyacı duymadan. Herkese nötr bir şekilde. Siz neler yapmayı/ yapmamayı tercih edersiniz?

HAYIRLI SEÇİMLER

Ben nasıl mı seçiyorum? Çok ciddi seçimlerde muhakkak bir gece üzerine uyurum. Salim kafayla hareket etmek isterim. Bakalım yine de değişecek bir şeyler olacak mı hissiyatımda? Sağolsun rüyalarım bazen bilgeliğiyle eşlik ederler bana.

En çok da kalbimin sesini dinleyerek; misâl bir eğitim düşsün önüme. Birçok arkadaşım tavsiye etsin, hatta katılacak olsun; kendimi hissedemez isem o eğitimin içinde başvurmam bile. Çok şükür evrenden gelen işaretleri okumakta da giderek ustalaşıyorum. Hakikâtin dili epeydir benim için her yerde. Ya seçimlerimin altını çiziyorlar veyahut “soluklan az birazcık” diyorlar.

Tadında bir flört gibi; cesur, esenlik dolu, 'öz'den gelen seçimler diliyorum hepimize...

http://www.martidergisi.com/farkindalik-yoksa-secim-de-yok-demektir/


KUANTUM FLÖRT

Koçluk eğitimi’nden en çok aklımda kalan deyiş “Farkındalık yoksa seçim de yok” oluyor...

kalpten seçimler

Anlayacağınız üzere konumuz seçimler. Neyi ne kadar seçiyoruz? Aslında pek çok şeyi seçtiğimizi zannediyoruz. Farkındalık olmadan yapılanlar seçimden öte alışkanlıklar. Hayatta kalmak üzere ya genetik getirdiğimiz ya aileden edindiğimiz veya yaşam boyu biriktirdiğimiz.

Mesela tarihinde göç olan, göçün yıllarca ne kadar sancılı olduğunu duyarak büyüyen bir kişinin karşısına iki iş alternatifi çıksın; maaş aynı, biri gurbet ellerde olsun, çok muhtemel kendine yakın olan işe girecektir. Oysa belki de onu mutlu edecek ötekiydi, kim bilir?

SEÇİMLER VE KARARLAR

Vücudun 'karar' mekanizması için yetkili merci 'beyin'. Malum zihnimiz nasıl düşünür, olayın eksileri- artıları, avantajları-dezavantajları ne diye. İnce eleyip sık dokur, oysa seçimlerde pek bir nedensellik yoktur. Bu demek değildir ki; ayağı yere basmaz havada; bilâkis seçimler için bedensel, ruhsal bütün duyumları katmamız lazım, “Ne kadar karıştı” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında pek kompleks değil, ancak oldukça sofistike. Seçmek için gerekli malzeme listesi; göz kararı farkındalık ve alabildiğince özümüze yakın olmak. Çırpın kendimizi tanıyana dek ;)

Şeyda Alaçatı’ya gitsin; canı genelde yediği kaymaklı dondurmadan istesin, oysa bütün arkadaşları tuttursun “Buranın çileklisi meşhur” diye. Karar verecek olsa, “Kırk yılın başı geliyoruz, elbette çilekli yiyeyim” der, sonra gözü her kaymaklı dondurmaya takılı kalır. Seçim yapmış olsam hangisini alacağım gün gibi ortada. Müthiş bir kombinasyon da pekâlâ mümkün :)

Farkındalık olgulara hayatımızda yer açmak demek. Bir nevi selam vermek; her olgu aksiyon almaya değmese bile “merhaba” denmeye değer bence. Olumlu olumsuz ayrımı beyhude. Bunun için duyumsamak, hissetmek ve keşfetmek ezcümle az biraz zaman ayırmak gerek. Selamlanan her olgu ile seçenek sepetimiz büyür.

Sokağınızda deneyin, daha bir farkında yürüyün. Önceden hiç bilmediğiniz bir lokanta gözünüze çarpabilir. Orda olduğunu bilmeseydiniz ne kadar seçebilirdiniz? Her olgu sesini duyurmak ister. Bırakın ulaştırsın, hayatınız alıp almamak sizin tercihiniz nasılsa.

“Her bir şeyi fark edeceksek bu ne karmaşık iştir” demeyin. Her şey zaten içimizde, üstelik tüm seçimler esasen yapıldı bile! (Zamanın olmadığı dikey boyutta, herşey oldu bitti, bu demek değil ki yatay boyutta seçmiyoruz ve seçimlerimizle yarattığımız gerçeklikte hiçbir payımız yok). Netleştirmek gayretiyle; karar zihinsel kurgunun, seçim tüm benliğimizin ürünü.

DEĞERLER

Ufak bir tüyo daha sizlere. Seçmek için vazgeçebilmek gerek. Vazgeçebilmek için insanın değerlerinin olması gerek. Değerler doğal olarak çekildiğimiz davranış ve aktiviteler. Erdem değil, sevap değil, günah hiç değil. Hayatta olmazsa olmazlarımız. Kişisel anayasamız ;)

Bir çok değer var şu âlemde; basitlik, aile, yakınlık kurmak, iletişim, entellektüel gelişim, eşitlik, huzur, spor, cesaret, güzellik, öğretmek, zarafet, hizmet...Herkesin hayatında öncelikli değerler elbette farklı. Değerlerinizi biliyor musunuz? Ve hayatınız bu değerlere ne kadar hitap ediyor?

Bazen öyle bir andasınızdır ki uyumak zorunda kaldığınız için üzülürsünüz; arkadaşlarla sohbet ederken veya birine bişeyler öğretirken. Nedir bunlar? Ne demektedirler size değerleriniz hakkında? İçten içe bilirsiniz, yaşam onlarla daha bir güzel.

Hayatınız değerlerinizle örtüşmeli; değeriniz 'özgürlük' olsun ve bir teklif gelsin önünüze. Gelen teklifle hayatınızda özgürlüğünüzün kısıtlandığını hissediyorsanız, o zaman ya değerinizi veya teklifi bir kez daha gözden geçirmeniz gerekebilir. Aksi derin çelişki yaratır.

Aklıma Moby Dick'in yazarı Herman Melville’nin yarattığı 'Kâtip Bartleby' karakteri geldi. Aynı adı taşıyan kitap absürd edebiyatın öncülerinden olmuş. Kâtip hayli ilginç biri. Bir “Yapmamayı tercih ederim” deyişi var ki sormayın gitsin. Kendini açıklama, haklı gösterme ihtiyacı duymadan. Herkese nötr bir şekilde. Siz neler yapmayı/ yapmamayı tercih edersiniz?

HAYIRLI SEÇİMLER

Ben nasıl mı seçiyorum? Çok ciddi seçimlerde muhakkak bir gece üzerine uyurum. Salim kafayla hareket etmek isterim. Bakalım yine de değişecek bir şeyler olacak mı hissiyatımda? Sağolsun rüyalarım bazen bilgeliğiyle eşlik ederler bana.

En çok da kalbimin sesini dinleyerek; misâl bir eğitim düşsün önüme. Birçok arkadaşım tavsiye etsin, hatta katılacak olsun; kendimi hissedemez isem o eğitimin içinde başvurmam bile. Çok şükür evrenden gelen işaretleri okumakta da giderek ustalaşıyorum. Hakikâtin dili epeydir benim için her yerde. Ya seçimlerimin altını çiziyorlar veyahut “soluklan az birazcık” diyorlar.

Tadında bir flört gibi; cesur, esenlik dolu, 'öz'den gelen seçimler diliyorum hepimize...

http://www.martidergisi.com/farkindalik-yoksa-secim-de-yok-demektir/


"Kuş bana anlattı," dedi. Ferahlayıverdim. Kuş anlattı ise herhalde iyi şeyler anlatmıştır. Kuşlar kötü şey anlatır mı?"
Sait Faik

El vermek

Acı mı dedininiz?
Müsaadenizle acıdan bahsedeyim;
Elimi uzattım, “dostluk dedim?”
Demlenmek lazım dendi
Elimi uzattım, “iş” dedim?
Hayatımdaki en kötü sunumdu dendi
Elimi uzattım, “aşk” dedim?
Hiçbir duygum yok dendi
Oysa sezgilerim yanılmaz, hislerim aldanmaz
İçim yana yana izledim tiyatroları
Demek kaderde sineye çekmek de vardı


İncinmişlik mi dediniz?
Müsaadenizle incinmişlikten bahsedeyim;
Ellerim havada bomboş kaldı
Ağladım ağladım da bakan olmadı
Dert değil, zamanla alıştım
Kendi kendime sarıldım
Kendi kendimi kucakladım
En münasebetsiz teklifleri gördüm de
Yine de sevgimde azalma olmadı
Görüp göreceğim
Damatlık smokini eşliğinde
Sevgiden bile önce “arkadaşlığın”
Vurgulandığı mesaj kaygılı bir özür yazısıydı


Öfke mi dediniz?
Müsaadenizle öfkeden bahsedeyim;
Erkek istemeye görsün hele
Gerekirse kadını için her engeli aşarken
Bir haftada evliliğe adım atabilirken
Bana gelince nedense “acizlik” prim yaptı
Kimine düğün dernek
Kimine sürekli mazaret
Olan oldu
Olmayanı sel, olanı “el” aldı
Demek bu da sınavımdı
Kimseye artık hiçbir sözüm kalmadı
Herkes seçimini yaptı
Şartlarını bir güzel sıraladı
İmzalar tereddütsüz çakıldı
Amazonlar kadar olanından
Sınırların en büyüğü bana dayatıldı


Oysa binbir şekilde olabilirdi;
Hele ki iletişim çağında, ortak tanıdıklar gırla
Hiç kalbim onarılmadı
Hiç bir somut adım atılmadı
Şahsıma direkt davet yapılmadı
Telefon, buluşma hak getire
Kral olan sosyal medyaydı
Kime yapıldığı belli olmayan
Ulu orta veda ve iş ilânları
Bilip bileceğim ruhsuz bir siteden 
Kuru bir "bağlantı" teklifi
Yapılan muamele belli
Yine de değerli hissetmeli
Gülsem mi ağlasam mı 
Hayat geçici, eşitlik sunî
Erkeklik gururuna herşey revâyken
Ufacık bir red yüzünden
Okyanusta fırtınalar koparma hakkını
Kendinde görebilirken
Ardarda “hayır” cevabı bile alsa
Her alanda görmezden dahi gelinse
Anladım, kadınlık gururundan bahsetmek nâfile


Kim kör kim cahil sorarım?
Enginlere sığmam taşarım
Kontrolü Aşka tercih edenlerden
SEVGİYİ öğrenecek değilim
Kimsenin ızdırabını görmezden gelir de değilim
Kısır döngüyü başlatan kim?
Mutsuzlukta ısrar eden kim?
Zalim kelimesi beni aşar
Herkes kendine yakışanı yapar
Farklı telaffuz edilebilirdi
“Görüp de dokunmamak CAN yakar belli”
“Ne çok ve esaslı sevmiş” denebilirdi
GERÇEKTEN YETTİ


Yazdım, ettim, bekledim
Anladım sıra bana gelmeyecek
Sürekli kendini aksi yönde ikna edecek
Altın olsam kulpun eksik denecek
Çalkantılı kocaman üç sene
Bırakın beni kendi hâlime
Kalbinde, yamacında, parmağında
Başka biri olan bu saatten sonra
Zahmet edip yanaşmasın berime
Adım Hıdır, elimden gelen budur
İstemem canım daha da yansın
Eğriye eğri, doğruya doğru
Şu fâni dünyada ailem haricinde
Elimi gerçekten tutan 
Maalesef kimse ol-A-madı

İÇİ BENİ YAKAR, DIŞI ELİ YAKAR

"Kuş bana anlattı," dedi. Ferahlayıverdim. Kuş anlattı ise herhalde iyi şeyler anlatmıştır. Kuşlar kötü şey anlatır mı?"
Sait Faik

El vermek

Acı mı dedininiz?
Müsaadenizle acıdan bahsedeyim;
Elimi uzattım, “dostluk dedim?”
Demlenmek lazım dendi
Elimi uzattım, “iş” dedim?
Hayatımdaki en kötü sunumdu dendi
Elimi uzattım, “aşk” dedim?
Hiçbir duygum yok dendi
Oysa sezgilerim yanılmaz, hislerim aldanmaz
İçim yana yana izledim tiyatroları
Demek kaderde sineye çekmek de vardı


İncinmişlik mi dediniz?
Müsaadenizle incinmişlikten bahsedeyim;
Ellerim havada bomboş kaldı
Ağladım ağladım da bakan olmadı
Dert değil, zamanla alıştım
Kendi kendime sarıldım
Kendi kendimi kucakladım
En münasebetsiz teklifleri gördüm de
Yine de sevgimde azalma olmadı
Görüp göreceğim
Damatlık smokini eşliğinde
Sevgiden bile önce “arkadaşlığın”
Vurgulandığı mesaj kaygılı bir özür yazısıydı


Öfke mi dediniz?
Müsaadenizle öfkeden bahsedeyim;
Erkek istemeye görsün hele
Gerekirse kadını için her engeli aşarken
Bir haftada evliliğe adım atabilirken
Bana gelince nedense “acizlik” prim yaptı
Kimine düğün dernek
Kimine sürekli mazaret
Olan oldu
Olmayanı sel, olanı “el” aldı
Demek bu da sınavımdı
Kimseye artık hiçbir sözüm kalmadı
Herkes seçimini yaptı
Şartlarını bir güzel sıraladı
İmzalar tereddütsüz çakıldı
Amazonlar kadar olanından
Sınırların en büyüğü bana dayatıldı


Oysa binbir şekilde olabilirdi;
Hele ki iletişim çağında, ortak tanıdıklar gırla
Hiç kalbim onarılmadı
Hiç bir somut adım atılmadı
Şahsıma direkt davet yapılmadı
Telefon, buluşma hak getire
Kral olan sosyal medyaydı
Kime yapıldığı belli olmayan
Ulu orta veda ve iş ilânları
Bilip bileceğim ruhsuz bir siteden 
Kuru bir "bağlantı" teklifi
Yapılan muamele belli
Yine de değerli hissetmeli
Gülsem mi ağlasam mı 
Hayat geçici, eşitlik sunî
Erkeklik gururuna herşey revâyken
Ufacık bir red yüzünden
Okyanusta fırtınalar koparma hakkını
Kendinde görebilirken
Ardarda “hayır” cevabı bile alsa
Her alanda görmezden dahi gelinse
Anladım, kadınlık gururundan bahsetmek nâfile


Kim kör kim cahil sorarım?
Enginlere sığmam taşarım
Kontrolü Aşka tercih edenlerden
SEVGİYİ öğrenecek değilim
Kimsenin ızdırabını görmezden gelir de değilim
Kısır döngüyü başlatan kim?
Mutsuzlukta ısrar eden kim?
Zalim kelimesi beni aşar
Herkes kendine yakışanı yapar
Farklı telaffuz edilebilirdi
“Görüp de dokunmamak CAN yakar belli”
“Ne çok ve esaslı sevmiş” denebilirdi
GERÇEKTEN YETTİ


Yazdım, ettim, bekledim
Anladım sıra bana gelmeyecek
Sürekli kendini aksi yönde ikna edecek
Altın olsam kulpun eksik denecek
Çalkantılı kocaman üç sene
Bırakın beni kendi hâlime
Kalbinde, yamacında, parmağında
Başka biri olan bu saatten sonra
Zahmet edip yanaşmasın berime
Adım Hıdır, elimden gelen budur
İstemem canım daha da yansın
Eğriye eğri, doğruya doğru
Şu fâni dünyada ailem haricinde
Elimi gerçekten tutan 
Maalesef kimse ol-A-madı

2 Şubat 2017 Perşembe

“Gecikme sonsuzlukta önemsizdir, fakat zamanda trajiktir...” Mucizeler Kursu

Portakal Aşk doğurdu :)

Hayat ilginç bir yolculuk, blogumun ilk senesinin sonunda kendime bir yazı yazmıştım, şimdi siz okurlara teşekkür etmek istedim...

Görmesem de, tek tek bilmesem de yanımda hissettim sizleri. En büyük amacım “samimi ve sahici” olmaktı. Bilenler bilir, İkizler Burcuyum, elementi hava. Hava elementi hayli değişkendir. Tabi caizse havam o gün nasılsa tam öyleydim ben de. Yatağın neresinden kalktıysam öyle dem vurdum, günü geldi rap oldu, günü geldi eğlenceli, günü geldi hayli olgun ve kabullenmiş. Duygularıma set çekmedim, çekmemeyi seçtim.

İstedim Portakalım “organik” olsun, gönüllere dokunsun. Herşeyin gitgide sahteleştiği bir dünyada...Kokusu, tadı ve çiçeği esaslı olsun. Portakal çiçeğini bilir misiniz sahi? Ya kokusunu? Bence dünyadaki en güzel kokulardan, nedense festivali hariç pek adı sanı duyulmadı, çiçeğine el atan henüz olmadı. Belki iyi oldu...Eğer hoyratça el atılacaksa, fark bile edilmesin daha iyi !

Anneciğim anlatır; çok eskiden Mersin’e otobüsün bile pek kalkmadığı günlerde, trenle seyahat edilirmiş. İşte o sıralarda- eğer aylardan Nisan ise- şehre yaklaşıldığı “misss” gibi kokan portakal çiçeklerinden anlaşılırmış. Herkes trenin pencerelerine üşüşürmüş, bu baş döndüren râyihaya biraz daha yakından eşlik edebilmek adına.


KOKU

Koku deyip geçmemek lazım. Maddenin tek ölçülemeyen özelliği olan koku için ruhlar dünyasına ait denir. Koku hafızamızın, insanlığın en eski belleklerinden biri olduğu düşünülüyor.

Size de olur mu bilmem, bazen bir koku ile çoook eskilere gidiverir zihnimiz. Apartmanın girişindeki bir koku bile alıp savurabilir tüm benliğimizi; bakarsınız küf kokusu hüzne, buram buram kokan losyon sonu gelmeyen bir hasrete, dolmalar aile özlemine, taze kek kokusu annemizin kabul gününe götürüvermiştir bizleri...

Parfümlerden ziyade, doğadaki kokuları severim. Baharın gelmekte olduğunu, cemrelerin eli kulağında olduğunu muştulayan ardarda gelen kır çiçekleri ne hoş kokarlar misâl; nergis, sümbül, arpa çiçeği. Tam bir bahçe bitkisi olan hanımeli ve yasemini de es geçmemeli. İki katlı evde büyüyen bendeniz için okuldan gelince ilk yapılan- hava elbette müsaitse- balkona çıkıp bahçenin tüm güzelliklerini, her duyumla doyasıya içime çekmekti.

Parfümlerden ziyade, insandaki doğal kokuları tercih ederim. Bebeklerdeki masumiyete karışmış süt kokusunu, emekteki ter kokusunu, annemdeki Anadolu’nun saf insanına has sıcacık pudramsı kokuyu. Derler ki herkesin kendine ait özel kokusu dirsek içlerindeymiş ve yine derler ki; bir insan ne kadar dengedeyse, çakraları ne kadar ahenkli dönüyorsa; esansı o kadar tatlı olurmuş. Hz. Muhammed'in bir gül gibi koktuğu rivayet edilir mesela...

Bilimsel araştırmada rastlamıştım, insanlar ilkin birbirlerine en ilkel duyulardan biri olan koku ile çekilirlermiş. İşte bu yüzden insanların bu duyusu çok daha gelişmişken zamanla körleşmiş. Bir kadın erkeğiyle yanyana yürüsün ve karşıdan başka bir erkek geçsin, kadın eğer öbür erkeği beğenirse hormonlarındaki değişim vücutta bir koku salgılatır ve ortamdaki diğer herkes bunu algılarmış. Diğer erkek bu kokuya olumlu yanıt verdiğinde muhtemelen yakınlaşma/ döllenme gerçekleşirdi. Sosyal normların oturması ile (benim erkeğim, benim kadınım, evlilik kurumunun çıkmaya başlaması...) beraber bu yanıtın artık çok daha farklı sonuçlara yol açacağı aşikâr ;)


INTERAKTİF

Nerden nereye....Bir portakal beni nerelere savurdu, tekrar bloguma dönecek olursam; dileğim daha interaktif bir hâle gelmesi olur.

Yazılarım için geri bildirim almak beni kuşkusuz çok mutlu eder; insan insanın aynası ve şifası. Almadım değil, az ve öz, kaliteli ve yerinde yorumlar aldım. Nedense özelden yazmayı tercih ettiler, bana da saygı göstermek düştü.

Çocukluk arkadaşım Sibel Karaağaç yazmış, hâlâ saklarım:

“Şaşırtmacalı Şeyda
Yazıların böyle yani :) "Nerden ne gelecek, nasıl bağlayacak?" sorusunu sorduruyor daha başladığında. Yazdıklarımız değil sadece yazım şeklimiz ve tercihimiz de kişiliğimizin aynası bence. O zaman şaşırtmayı seven bir insan mısın? Zeki, çok zeki insanların harcısın o zaman (yazdığıma kendi kendime güldüm, benim dikkatim ve zekam bazen yetmiyor da :) )"

Bakmayın böyle dediğine, kendisi psikolog, bildiğim en zeki insanlardan, tevâzu göstermiş. Bu yönümü onun yorumu sayesinde keşfettim. Kimseyi şaşırtmak değildi niyetim. Zihnim öyle işlemekte, sürprizli :) Sanırım günlük hayatta geribildirim, sıklıkla “eleştiri” gibi algılanıyor ve biraz temkinli yaklaşılıyor. Oysa geribildirim iyi/ kötü/ elinize sağlık/ olmamıştan ziyade;

“........’a katılıyorum”, “......................’a katılmıyorum”, “.........................düşünüyorum/düşündürttü”,  “.............hissettirdi/hissediyorum”, “..........................bana dokunan kısmı”, “..........şurayı daha fazla açmanızı isterdim”, “.......benim ise şöyle bir tecrübem oldu,” cümleleri ilk aklıma geliverenler. Eminim sizler benden çok daha yaratıcısınız.

Bakalım, yaptım dileğimi, Cem Yılmaz’ın deyimiyle yolladım evrene ;) Daha interaktif olması için pekiyi ben mi ne yapabilirim? Bana geribildirimde bulunup, dost tavsiyesi verecek olan ilk kişiye şahsımdan ücretsiz koçluk hediyeee...

Mucizeler Kursu ile başlamıştım, yine ondan bir alıntıyla bitireyim “Diğerlerinde algıladığınızı güçlendirirsiniz”. Dilerim hep sevgi ve şevkat algılamak nasip olsun, herkes kendi “Öz”ünün çiçeği koksun....Bizlere de bu kokuyu içimize çekmek düşsün...

Portakal
Himalaya Dağları'nın
Etekleri ana yurdum.
Yayıldım pek çok ülkeye.
Akdeniz'de karar kıldım.

Çeşitli türlerim vardır
Bazıları çekirdekli.
Vaşington cinsi olanlar
İnce kabuklu, lezzetli

İçel’in yafası isem
Kalın kabuk portakalım.
Çok fazla lezzetli olur
Reçelim, konservem, tatlım.
ALINTI

PORTAKAL SEVERLERE...

“Gecikme sonsuzlukta önemsizdir, fakat zamanda trajiktir...” Mucizeler Kursu

Portakal Aşk doğurdu :)

Hayat ilginç bir yolculuk, blogumun ilk senesinin sonunda kendime bir yazı yazmıştım, şimdi siz okurlara teşekkür etmek istedim...

Görmesem de, tek tek bilmesem de yanımda hissettim sizleri. En büyük amacım “samimi ve sahici” olmaktı. Bilenler bilir, İkizler Burcuyum, elementi hava. Hava elementi hayli değişkendir. Tabi caizse havam o gün nasılsa tam öyleydim ben de. Yatağın neresinden kalktıysam öyle dem vurdum, günü geldi rap oldu, günü geldi eğlenceli, günü geldi hayli olgun ve kabullenmiş. Duygularıma set çekmedim, çekmemeyi seçtim.

İstedim Portakalım “organik” olsun, gönüllere dokunsun. Herşeyin gitgide sahteleştiği bir dünyada...Kokusu, tadı ve çiçeği esaslı olsun. Portakal çiçeğini bilir misiniz sahi? Ya kokusunu? Bence dünyadaki en güzel kokulardan, nedense festivali hariç pek adı sanı duyulmadı, çiçeğine el atan henüz olmadı. Belki iyi oldu...Eğer hoyratça el atılacaksa, fark bile edilmesin daha iyi !

Anneciğim anlatır; çok eskiden Mersin’e otobüsün bile pek kalkmadığı günlerde, trenle seyahat edilirmiş. İşte o sıralarda- eğer aylardan Nisan ise- şehre yaklaşıldığı “misss” gibi kokan portakal çiçeklerinden anlaşılırmış. Herkes trenin pencerelerine üşüşürmüş, bu baş döndüren râyihaya biraz daha yakından eşlik edebilmek adına.


KOKU

Koku deyip geçmemek lazım. Maddenin tek ölçülemeyen özelliği olan koku için ruhlar dünyasına ait denir. Koku hafızamızın, insanlığın en eski belleklerinden biri olduğu düşünülüyor.

Size de olur mu bilmem, bazen bir koku ile çoook eskilere gidiverir zihnimiz. Apartmanın girişindeki bir koku bile alıp savurabilir tüm benliğimizi; bakarsınız küf kokusu hüzne, buram buram kokan losyon sonu gelmeyen bir hasrete, dolmalar aile özlemine, taze kek kokusu annemizin kabul gününe götürüvermiştir bizleri...

Parfümlerden ziyade, doğadaki kokuları severim. Baharın gelmekte olduğunu, cemrelerin eli kulağında olduğunu muştulayan ardarda gelen kır çiçekleri ne hoş kokarlar misâl; nergis, sümbül, arpa çiçeği. Tam bir bahçe bitkisi olan hanımeli ve yasemini de es geçmemeli. İki katlı evde büyüyen bendeniz için okuldan gelince ilk yapılan- hava elbette müsaitse- balkona çıkıp bahçenin tüm güzelliklerini, her duyumla doyasıya içime çekmekti.

Parfümlerden ziyade, insandaki doğal kokuları tercih ederim. Bebeklerdeki masumiyete karışmış süt kokusunu, emekteki ter kokusunu, annemdeki Anadolu’nun saf insanına has sıcacık pudramsı kokuyu. Derler ki herkesin kendine ait özel kokusu dirsek içlerindeymiş ve yine derler ki; bir insan ne kadar dengedeyse, çakraları ne kadar ahenkli dönüyorsa; esansı o kadar tatlı olurmuş. Hz. Muhammed'in bir gül gibi koktuğu rivayet edilir mesela...

Bilimsel araştırmada rastlamıştım, insanlar ilkin birbirlerine en ilkel duyulardan biri olan koku ile çekilirlermiş. İşte bu yüzden insanların bu duyusu çok daha gelişmişken zamanla körleşmiş. Bir kadın erkeğiyle yanyana yürüsün ve karşıdan başka bir erkek geçsin, kadın eğer öbür erkeği beğenirse hormonlarındaki değişim vücutta bir koku salgılatır ve ortamdaki diğer herkes bunu algılarmış. Diğer erkek bu kokuya olumlu yanıt verdiğinde muhtemelen yakınlaşma/ döllenme gerçekleşirdi. Sosyal normların oturması ile (benim erkeğim, benim kadınım, evlilik kurumunun çıkmaya başlaması...) beraber bu yanıtın artık çok daha farklı sonuçlara yol açacağı aşikâr ;)


INTERAKTİF

Nerden nereye....Bir portakal beni nerelere savurdu, tekrar bloguma dönecek olursam; dileğim daha interaktif bir hâle gelmesi olur.

Yazılarım için geri bildirim almak beni kuşkusuz çok mutlu eder; insan insanın aynası ve şifası. Almadım değil, az ve öz, kaliteli ve yerinde yorumlar aldım. Nedense özelden yazmayı tercih ettiler, bana da saygı göstermek düştü.

Çocukluk arkadaşım Sibel Karaağaç yazmış, hâlâ saklarım:

“Şaşırtmacalı Şeyda
Yazıların böyle yani :) "Nerden ne gelecek, nasıl bağlayacak?" sorusunu sorduruyor daha başladığında. Yazdıklarımız değil sadece yazım şeklimiz ve tercihimiz de kişiliğimizin aynası bence. O zaman şaşırtmayı seven bir insan mısın? Zeki, çok zeki insanların harcısın o zaman (yazdığıma kendi kendime güldüm, benim dikkatim ve zekam bazen yetmiyor da :) )"

Bakmayın böyle dediğine, kendisi psikolog, bildiğim en zeki insanlardan, tevâzu göstermiş. Bu yönümü onun yorumu sayesinde keşfettim. Kimseyi şaşırtmak değildi niyetim. Zihnim öyle işlemekte, sürprizli :) Sanırım günlük hayatta geribildirim, sıklıkla “eleştiri” gibi algılanıyor ve biraz temkinli yaklaşılıyor. Oysa geribildirim iyi/ kötü/ elinize sağlık/ olmamıştan ziyade;

“........’a katılıyorum”, “......................’a katılmıyorum”, “.........................düşünüyorum/düşündürttü”,  “.............hissettirdi/hissediyorum”, “..........................bana dokunan kısmı”, “..........şurayı daha fazla açmanızı isterdim”, “.......benim ise şöyle bir tecrübem oldu,” cümleleri ilk aklıma geliverenler. Eminim sizler benden çok daha yaratıcısınız.

Bakalım, yaptım dileğimi, Cem Yılmaz’ın deyimiyle yolladım evrene ;) Daha interaktif olması için pekiyi ben mi ne yapabilirim? Bana geribildirimde bulunup, dost tavsiyesi verecek olan ilk kişiye şahsımdan ücretsiz koçluk hediyeee...

Mucizeler Kursu ile başlamıştım, yine ondan bir alıntıyla bitireyim “Diğerlerinde algıladığınızı güçlendirirsiniz”. Dilerim hep sevgi ve şevkat algılamak nasip olsun, herkes kendi “Öz”ünün çiçeği koksun....Bizlere de bu kokuyu içimize çekmek düşsün...

Portakal
Himalaya Dağları'nın
Etekleri ana yurdum.
Yayıldım pek çok ülkeye.
Akdeniz'de karar kıldım.

Çeşitli türlerim vardır
Bazıları çekirdekli.
Vaşington cinsi olanlar
İnce kabuklu, lezzetli

İçel’in yafası isem
Kalın kabuk portakalım.
Çok fazla lezzetli olur
Reçelim, konservem, tatlım.
ALINTI