26 Temmuz 2017 Çarşamba

“Ne kazancım ne kaybım
Aşktır benim adım...”


Böyle mırıldandı esmer kıvırcık saçlı kız ameliyat odasında yalnız kalabildiği bir anda.

Hiç dedileri gibi olmamıştı, ne ameliyat günü ne ameliyat sonrası. Aksiliklerle başlayan gün Murphy tadında aynı şekilde devam etmiş, ameliyat öncesi ateşi çıkmıştı, bu büyük risk demekti. O kadar da ameliyata hazırlanmışken.

Doğruya doğru, tetkikler, izinler, araştırmalar, psikolojik ön hazırlık. Hepsi bir vakit, hepsi bir çaba. “Şimdi ameliyat edemeyiz” de ne demekti? Bıraktı, “Olmayacaksa olmasın” dedi. Tam bıraktığı esnada hasta bakıcı koridordan başını uzattı, “Az önce ameliyat olmanıza karar verildi, bir an evvel tüm giysileri çıkarıp bunları giyeceksiniz”. Gülümsedi, “Ne zaman işin ucunu bıraksam o iş oluyor, hayatın tezatı ve şakası bu olsa gerek”.

Neyi nasıl giyecekti, yol yordamıyla buldu, sedyeye uzandı tam teslimiyet halinde. İşin uzmanı doktorlarına içten minnet duyarak ameliyat odasına vardı. Ameliyathane buz gibiydi, yüreği ise sıcacık. “İşte bir tezat daha,” diye fısıldadı. En son hatırladığı “Bana ne tür müzik çalacaksınız?” diyerek anestezi uzmanının sevecen gözlerine baktığıydı.

BIÇAK ACISI

Ameliyat sonrası birçok insan narkozun etkisiyle derin bir uykudan sinirleri alınmış gibi uyandıklarını söylemişlerdi. Hâlbuki o, ağrılar içinde, böğrüne 10-15 bıçak saplanmış gibi kıvranarak uyandı. Nasıl bir acıydı, tarifi mümkün değil. Aksine nasıl da böylesine bir uykuya ve unutmaya ihtiyacı vardı. Her bir şeyi ve herkesi...En son hatırladığı bir uyuşturucunun bacağına zerk edildiği andı, yine uykuya daldı.

Kapı çalındı, saat gece yarısı 12 suları olmalıydı, niye uyumasına bir türlü izin verilmiyordu? Sonradan anlayacaktı, operasyon sonrası ara sıra yürütülmesi gerekiyordu. Esmer, orta boylu bir adam içeri girdi “Ben hemşire Ali, bu gece görevli benim, sizinle saat başı ilgileneceğim”.


KALP YARASI

Şaşkındı, ağzı açık kaldı. Herkese kadın hemşire gelirken kendisine erkek hemşire verilmesi ne anlama geliyordu? Anlaşılan hayat acı bir şekilde kendisiyle dalga geçmeye kadar işi vardırmıştı, “Unutmak yok, unutma zamanına ben karar veririm” mi diyordu yoksa “bir Ali’nin yaptığı tahribatı diğer Ali onaracak, merak etme” mi?

Ha böğründe bıçak izi ha kalbinde yara izi, ne fark ederdi ki? Ali’nin koluna girdi, ilk adımında sendeledi, zorlukla yürüdü, başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Daha 5-6 saat önce kolayca yapabildiği hareketleri yapamaz olduğuna hayret etti, üzüldü. Hemşire Ali ise sürekli “Karşıya bak, sağa sola bakma, yavaş, daha yavaş olmadı sedyeye otururuz merak etme”, diyordu.

Bir an için esmer kıvırcık saçlı kız öbür Ali’yi hayal etti, kolu kolunda, ona dayanmış şekilde yürüdüğünü. Ne fısıldardı kulağına acaba? Yine “Her işte bir hayır var, hayrı görmek lazım” mı derdi her zamanki gibi? Ya da Türk filmlerindeki gibi “Güzel olduğunuz kadar şefkatsizsiniz de”? Acı acı güldü, karnındaki yara izleri adamakıllı sızladı.


BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Sevgi garanti ister miydi? “Herşeyi ve herkesi bıraksam, karşıma alsam sen bütün bunlara değer misin?” diye sorar mıydı?” De ki değdin, senden bıkmaz mıyım?” diye ekler miydi? Oysa o, kendisine fırsat dahi verilmemiş olsa, başkasına bile varılmış olsa kucaklarını açmaya hazırdı. Asıl kızın güven kaybı yaşaması gerekmiyor muydu? Veyahut “İnsan bir haftada evlenme teklifi ettiği kişiyi ne kadar itmiş olabilir?” diye sorması. Bu işte bir terslik vardı, “Saf salağın tekisin kızım” diye söylendi. Hemşire Ali “Efendim, bir şey mi dediniz?” diye mırıldandı.

Sevdiğin bir ev olsa, razı olamadığın başka ev, sevdiğin evde oturmak için herşeye değerdi, sevdiğinle herşey güzeldi. Sevdiğin evde de her zaman güneş açmazdı, gün gelir belki yağmur yağar, gün gelir belki yel eser; hayatın gerçeği bu, ancak yine de sevdiği eve istekle gitmez miydi insan? Sevgi herşeyin üstünden gelirdi, atlatılan küçük fırtınalarsa işin tuzu biberi. Tatlı kadar o da gerekliydi yaşam için, tuz ve biberin bile sevdiğinle olursa tadı vardı.

Razı olunamayanda “Olmuyor” ifadesi başarısızlık değil, uyum veya sevgi eksikliğinin göstergesi değil miydi? Beşeriz biz, aydınlanmış varlıklar değil, herkesi ve herşeyi kayıtsız sevmeye niye kendini bunca zorlardı ki insan?  Ya yeni sayfa açacak hiç cesareti yoktu, ya da ailesini karşısına almaya? Boşanma belli ki başarısızlık demekti ve başarının belki de hayatında çok önemli yeri vardı, mutluluğun değil. Bilmiyordu, belki hiç bilemeyecekti. Artık kız kendini açıklamayacaktı, kararı kesindi. Ne kimseyi ikna etmeye gücü ne kendini ihmâl etmeye hakkı kalmıştı.

Bir varmış bir yokmuş, yedi tepe üzerine kurulu bir şehirde esmer kıvırcık saçlı kız ilginç bir aşk yaşamış veya yaşayamamış, ha yaşamış ha yaşamamış...Onun hikâyesi bu olmuş...

SON VE BAŞ

“Ne kazancım ne kaybım
Aşktır benim adım...”


Böyle mırıldandı esmer kıvırcık saçlı kız ameliyat odasında yalnız kalabildiği bir anda.

Hiç dedileri gibi olmamıştı, ne ameliyat günü ne ameliyat sonrası. Aksiliklerle başlayan gün Murphy tadında aynı şekilde devam etmiş, ameliyat öncesi ateşi çıkmıştı, bu büyük risk demekti. O kadar da ameliyata hazırlanmışken.

Doğruya doğru, tetkikler, izinler, araştırmalar, psikolojik ön hazırlık. Hepsi bir vakit, hepsi bir çaba. “Şimdi ameliyat edemeyiz” de ne demekti? Bıraktı, “Olmayacaksa olmasın” dedi. Tam bıraktığı esnada hasta bakıcı koridordan başını uzattı, “Az önce ameliyat olmanıza karar verildi, bir an evvel tüm giysileri çıkarıp bunları giyeceksiniz”. Gülümsedi, “Ne zaman işin ucunu bıraksam o iş oluyor, hayatın tezatı ve şakası bu olsa gerek”.

Neyi nasıl giyecekti, yol yordamıyla buldu, sedyeye uzandı tam teslimiyet halinde. İşin uzmanı doktorlarına içten minnet duyarak ameliyat odasına vardı. Ameliyathane buz gibiydi, yüreği ise sıcacık. “İşte bir tezat daha,” diye fısıldadı. En son hatırladığı “Bana ne tür müzik çalacaksınız?” diyerek anestezi uzmanının sevecen gözlerine baktığıydı.

BIÇAK ACISI

Ameliyat sonrası birçok insan narkozun etkisiyle derin bir uykudan sinirleri alınmış gibi uyandıklarını söylemişlerdi. Hâlbuki o, ağrılar içinde, böğrüne 10-15 bıçak saplanmış gibi kıvranarak uyandı. Nasıl bir acıydı, tarifi mümkün değil. Aksine nasıl da böylesine bir uykuya ve unutmaya ihtiyacı vardı. Her bir şeyi ve herkesi...En son hatırladığı bir uyuşturucunun bacağına zerk edildiği andı, yine uykuya daldı.

Kapı çalındı, saat gece yarısı 12 suları olmalıydı, niye uyumasına bir türlü izin verilmiyordu? Sonradan anlayacaktı, operasyon sonrası ara sıra yürütülmesi gerekiyordu. Esmer, orta boylu bir adam içeri girdi “Ben hemşire Ali, bu gece görevli benim, sizinle saat başı ilgileneceğim”.


KALP YARASI

Şaşkındı, ağzı açık kaldı. Herkese kadın hemşire gelirken kendisine erkek hemşire verilmesi ne anlama geliyordu? Anlaşılan hayat acı bir şekilde kendisiyle dalga geçmeye kadar işi vardırmıştı, “Unutmak yok, unutma zamanına ben karar veririm” mi diyordu yoksa “bir Ali’nin yaptığı tahribatı diğer Ali onaracak, merak etme” mi?

Ha böğründe bıçak izi ha kalbinde yara izi, ne fark ederdi ki? Ali’nin koluna girdi, ilk adımında sendeledi, zorlukla yürüdü, başı dönüyor, midesi bulanıyordu. Daha 5-6 saat önce kolayca yapabildiği hareketleri yapamaz olduğuna hayret etti, üzüldü. Hemşire Ali ise sürekli “Karşıya bak, sağa sola bakma, yavaş, daha yavaş olmadı sedyeye otururuz merak etme”, diyordu.

Bir an için esmer kıvırcık saçlı kız öbür Ali’yi hayal etti, kolu kolunda, ona dayanmış şekilde yürüdüğünü. Ne fısıldardı kulağına acaba? Yine “Her işte bir hayır var, hayrı görmek lazım” mı derdi her zamanki gibi? Ya da Türk filmlerindeki gibi “Güzel olduğunuz kadar şefkatsizsiniz de”? Acı acı güldü, karnındaki yara izleri adamakıllı sızladı.


BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Sevgi garanti ister miydi? “Herşeyi ve herkesi bıraksam, karşıma alsam sen bütün bunlara değer misin?” diye sorar mıydı?” De ki değdin, senden bıkmaz mıyım?” diye ekler miydi? Oysa o, kendisine fırsat dahi verilmemiş olsa, başkasına bile varılmış olsa kucaklarını açmaya hazırdı. Asıl kızın güven kaybı yaşaması gerekmiyor muydu? Veyahut “İnsan bir haftada evlenme teklifi ettiği kişiyi ne kadar itmiş olabilir?” diye sorması. Bu işte bir terslik vardı, “Saf salağın tekisin kızım” diye söylendi. Hemşire Ali “Efendim, bir şey mi dediniz?” diye mırıldandı.

Sevdiğin bir ev olsa, razı olamadığın başka ev, sevdiğin evde oturmak için herşeye değerdi, sevdiğinle herşey güzeldi. Sevdiğin evde de her zaman güneş açmazdı, gün gelir belki yağmur yağar, gün gelir belki yel eser; hayatın gerçeği bu, ancak yine de sevdiği eve istekle gitmez miydi insan? Sevgi herşeyin üstünden gelirdi, atlatılan küçük fırtınalarsa işin tuzu biberi. Tatlı kadar o da gerekliydi yaşam için, tuz ve biberin bile sevdiğinle olursa tadı vardı.

Razı olunamayanda “Olmuyor” ifadesi başarısızlık değil, uyum veya sevgi eksikliğinin göstergesi değil miydi? Beşeriz biz, aydınlanmış varlıklar değil, herkesi ve herşeyi kayıtsız sevmeye niye kendini bunca zorlardı ki insan?  Ya yeni sayfa açacak hiç cesareti yoktu, ya da ailesini karşısına almaya? Boşanma belli ki başarısızlık demekti ve başarının belki de hayatında çok önemli yeri vardı, mutluluğun değil. Bilmiyordu, belki hiç bilemeyecekti. Artık kız kendini açıklamayacaktı, kararı kesindi. Ne kimseyi ikna etmeye gücü ne kendini ihmâl etmeye hakkı kalmıştı.

Bir varmış bir yokmuş, yedi tepe üzerine kurulu bir şehirde esmer kıvırcık saçlı kız ilginç bir aşk yaşamış veya yaşayamamış, ha yaşamış ha yaşamamış...Onun hikâyesi bu olmuş...

23 Temmuz 2017 Pazar

Yaz diyor Yasemin* Hanım; Mülteciler Günü** konuşmanı...

İnanılmaz bir kadın, konu başlıklarını, gönlümün kaydığı noktaları nasıl da bir çırpıda görüveriyor. 20 Haziran’da davetliydim, kalabalık bir mülteci grubuna konuşma yapacağım, maksat mültecileri yasal yollardan iş dünyasına kazandırmak, yani "sosyal entegrasyon".

Ne söyleyeyim, kafam karışık, salona vardığımda hazırlamış olduğum sâfî bilgi gözüme hayli itici görünmeye başlıyor. Tam o noktada, sahneye çıkmaya dakikalar kalmışken yüreğimin sesini dinlemeye karar veriyorum. Hazırlamış olduğum sunumu bir kenara bırakıyorum ve spontane konuşmaya başlıyorum. Öyle ya bilgi her yerde var, ya o bilgilerin bize hissettirdikleri?

Dünyada mülteci sayısının 60 milyon civarında olduğu düşünülmekte (resmi rakamlara göre). Bence gerçekte çok daha fazla; içlerine girince anlıyorsunuz, çok farklı bir dünya, kaydı olmayan-kaydı silinen-hiçbir yerde görünmeyen hayli kişi mevcut. Mülteci ülkesini zorla terk eden veya istenmeyen koşullar (savaş, her türlü baskı...) neticesinde terk etmek zorunda kalan kişiyken; göçmen eğitim, daha iyi haklar için gönüllü olarak başka yere yerleşen kişiye deniyor. Türkiye’de mülteci sayının son yıllarda 4 milyonu aştığı sanılmakta.

SÖYLEDİKLERİM

“İtiraf edeyim, sizler benim için öncelikle sayıdan ibaretttiniz, her gün gazetede okuduğum veya haberlerde hüzünlenerek izlediğim. Dünyada filler kapışırken çimler ezilirmiş sözünü hatırlatan. Ne zaman sınıfıma gelmeye başladınız, yüzyüze geldik, sizleri tanıdım, sayıdan öte ete kemiğe büründünüz, hepinizin hikâyesi vardı. Karısını bombardımanda kaybedeni de, günlerce yürüyerek sınırı aşmaya çalışanı da, kurşunların kimden geldiği bilinmeyen silah çatışmaları arasında ailesini ziyarete etmeye gitmeye çalışanı da sınıfımda tam karşımdaydı. Onca tramvatik öyküye rağmen güçlü duruşunuzla bana ilham oldunuz. Bazen ben mi size öğretiyorum, siz mi bana öğretiyorsunuz bilemiyorum. Kısa sürede inanılmaz şeyler kattınız hayatıma.

Biliyorum, beni şanslı kesimden görüyorsunuz, sizleri anlamayacağımı düşünüyorsunuz. Oysa bir insanın acısını anlamak sadece onun gözlerine kalp gözünüzle bakmak yeterli, aynı veya benzer acıdan geçmek şart değil.

Mülteci olmadım, ancak bilirim işsizlik nasıl hissettirir, ‘işe yaramaz’. Herkesin yapacak birşeyi varken hiçbir şey yapmıyor olmak...Yıllarca kapımda, işten dönüşü saatlerinde diğer servis araçları durduğunda, onlardan inen biri olmamanın verdiği suçluluk duygusunu yaşadım.

Bilirim yabancı bir ülkede işsiz olmak ne hisettirir, ‘köksüz’. Herkesin gidecek bir kapısı, ait olduğu bir yeri varken, öylesine unutulmak, sokaklarda boş boş dolanmak, ne yapacağını bilememek. Bu eylemlere sürekli eşlik eden kasvetli bir can sıkıntısı da cabası.

Maalesef ne ülkemde, ne de yâd ellerde bana uzanan yardım eli oldu. Umarım sizler daha şanslı olursunuz veya karşınıza çaıkan fırsatları iyi değerlendirirsiniz.

Biliyorum güveniniz kırıldı, biliyorum çokça hırpalandınız, yine de sizlere bizler gibi dostça kapısını açan bir yer varsa es geçmeyin derim. Hayat ertelenmeyecek kadar güzel, her daim ve her zaman yeniden kaldığınız yerden başlayabilirsiniz. Nerden mi biliyorum? Kendimden. Unutmayın işssizliğin önündeki en büyük engel ne bambaşka bir ülkede gözlerini açmak ne de yabancı dil...Çaresizlik duygusu. Vazgeçmek, sadece kendinden ve geleceğinden ümidi kesmek. Yaranıza merhemi sürecek olan sizlersiniz, bense sadece merhemi veya ilacı uzatan olabilirim.”

SÖYLEYEMEDİKLERİM


Çok özel ve güzel insanlar tanıdım. Bir panelde "Bizler dilenci değiliz, iş istiyoruz" diyen ve böylelikle ülkemizin hatrı sayılır patronlarından birinin ilgisini çekip bizzat ayağına tanışmaya gelenini bildim. Ne mi oldu? Şu an o holdingden iş teklifini aldı bile.

Öyle anlar yaşadık ki beraber...Günü geldi onların yaşam koçu, günü geldi sırdaşı oldum. İlk kız arkadaşını çekinerek bana danışanı, yurdunda arayacak kimsesi kalmadığından evlenme haberini ilk bana muştulayanı...Aziz Nesin okuyanı ile beraber İngilizce espriler eşliğinde karnımızı tuta tuta güldük. Bazen coştuk, birinin diplomasını kutladık. Cibran şiirleri okuduk, duygulanıp ağlaştık. Kendi arkadaşlarım bilmedi ve görmedi, “Sende çocuk kalbi ve yüzü var,” dediler. Bazen birikmiş tüm öfkelerini bana kustular, kişisel almadım, ısrarla aynayı onlara tuttum. Kimi satır arasında ‘özür’ diledi, kimi herkesin ortadında. Beklemiyordum da. Tek dileğim onlara bir nebze olsun dokunabilmekti; kalpten kalbe bir temas...

Ya işte böyle...Sınıflarımdan bir tanesinin mezuniyet sonrası, ortadaki yeşil saç bantlı bendeniz...


* Baş Martı diyor kendisine, öyledir elbette. Martı dergisinin fikir annesi, kurucusu

** 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü

DOKUNMAK VEYA DOKUNAMAMAK...

Yaz diyor Yasemin* Hanım; Mülteciler Günü** konuşmanı...

İnanılmaz bir kadın, konu başlıklarını, gönlümün kaydığı noktaları nasıl da bir çırpıda görüveriyor. 20 Haziran’da davetliydim, kalabalık bir mülteci grubuna konuşma yapacağım, maksat mültecileri yasal yollardan iş dünyasına kazandırmak, yani "sosyal entegrasyon".

Ne söyleyeyim, kafam karışık, salona vardığımda hazırlamış olduğum sâfî bilgi gözüme hayli itici görünmeye başlıyor. Tam o noktada, sahneye çıkmaya dakikalar kalmışken yüreğimin sesini dinlemeye karar veriyorum. Hazırlamış olduğum sunumu bir kenara bırakıyorum ve spontane konuşmaya başlıyorum. Öyle ya bilgi her yerde var, ya o bilgilerin bize hissettirdikleri?

Dünyada mülteci sayısının 60 milyon civarında olduğu düşünülmekte (resmi rakamlara göre). Bence gerçekte çok daha fazla; içlerine girince anlıyorsunuz, çok farklı bir dünya, kaydı olmayan-kaydı silinen-hiçbir yerde görünmeyen hayli kişi mevcut. Mülteci ülkesini zorla terk eden veya istenmeyen koşullar (savaş, her türlü baskı...) neticesinde terk etmek zorunda kalan kişiyken; göçmen eğitim, daha iyi haklar için gönüllü olarak başka yere yerleşen kişiye deniyor. Türkiye’de mülteci sayının son yıllarda 4 milyonu aştığı sanılmakta.

SÖYLEDİKLERİM

“İtiraf edeyim, sizler benim için öncelikle sayıdan ibaretttiniz, her gün gazetede okuduğum veya haberlerde hüzünlenerek izlediğim. Dünyada filler kapışırken çimler ezilirmiş sözünü hatırlatan. Ne zaman sınıfıma gelmeye başladınız, yüzyüze geldik, sizleri tanıdım, sayıdan öte ete kemiğe büründünüz, hepinizin hikâyesi vardı. Karısını bombardımanda kaybedeni de, günlerce yürüyerek sınırı aşmaya çalışanı da, kurşunların kimden geldiği bilinmeyen silah çatışmaları arasında ailesini ziyarete etmeye gitmeye çalışanı da sınıfımda tam karşımdaydı. Onca tramvatik öyküye rağmen güçlü duruşunuzla bana ilham oldunuz. Bazen ben mi size öğretiyorum, siz mi bana öğretiyorsunuz bilemiyorum. Kısa sürede inanılmaz şeyler kattınız hayatıma.

Biliyorum, beni şanslı kesimden görüyorsunuz, sizleri anlamayacağımı düşünüyorsunuz. Oysa bir insanın acısını anlamak sadece onun gözlerine kalp gözünüzle bakmak yeterli, aynı veya benzer acıdan geçmek şart değil.

Mülteci olmadım, ancak bilirim işsizlik nasıl hissettirir, ‘işe yaramaz’. Herkesin yapacak birşeyi varken hiçbir şey yapmıyor olmak...Yıllarca kapımda, işten dönüşü saatlerinde diğer servis araçları durduğunda, onlardan inen biri olmamanın verdiği suçluluk duygusunu yaşadım.

Bilirim yabancı bir ülkede işsiz olmak ne hisettirir, ‘köksüz’. Herkesin gidecek bir kapısı, ait olduğu bir yeri varken, öylesine unutulmak, sokaklarda boş boş dolanmak, ne yapacağını bilememek. Bu eylemlere sürekli eşlik eden kasvetli bir can sıkıntısı da cabası.

Maalesef ne ülkemde, ne de yâd ellerde bana uzanan yardım eli oldu. Umarım sizler daha şanslı olursunuz veya karşınıza çaıkan fırsatları iyi değerlendirirsiniz.

Biliyorum güveniniz kırıldı, biliyorum çokça hırpalandınız, yine de sizlere bizler gibi dostça kapısını açan bir yer varsa es geçmeyin derim. Hayat ertelenmeyecek kadar güzel, her daim ve her zaman yeniden kaldığınız yerden başlayabilirsiniz. Nerden mi biliyorum? Kendimden. Unutmayın işssizliğin önündeki en büyük engel ne bambaşka bir ülkede gözlerini açmak ne de yabancı dil...Çaresizlik duygusu. Vazgeçmek, sadece kendinden ve geleceğinden ümidi kesmek. Yaranıza merhemi sürecek olan sizlersiniz, bense sadece merhemi veya ilacı uzatan olabilirim.”

SÖYLEYEMEDİKLERİM


Çok özel ve güzel insanlar tanıdım. Bir panelde "Bizler dilenci değiliz, iş istiyoruz" diyen ve böylelikle ülkemizin hatrı sayılır patronlarından birinin ilgisini çekip bizzat ayağına tanışmaya gelenini bildim. Ne mi oldu? Şu an o holdingden iş teklifini aldı bile.

Öyle anlar yaşadık ki beraber...Günü geldi onların yaşam koçu, günü geldi sırdaşı oldum. İlk kız arkadaşını çekinerek bana danışanı, yurdunda arayacak kimsesi kalmadığından evlenme haberini ilk bana muştulayanı...Aziz Nesin okuyanı ile beraber İngilizce espriler eşliğinde karnımızı tuta tuta güldük. Bazen coştuk, birinin diplomasını kutladık. Cibran şiirleri okuduk, duygulanıp ağlaştık. Kendi arkadaşlarım bilmedi ve görmedi, “Sende çocuk kalbi ve yüzü var,” dediler. Bazen birikmiş tüm öfkelerini bana kustular, kişisel almadım, ısrarla aynayı onlara tuttum. Kimi satır arasında ‘özür’ diledi, kimi herkesin ortadında. Beklemiyordum da. Tek dileğim onlara bir nebze olsun dokunabilmekti; kalpten kalbe bir temas...

Ya işte böyle...Sınıflarımdan bir tanesinin mezuniyet sonrası, ortadaki yeşil saç bantlı bendeniz...


* Baş Martı diyor kendisine, öyledir elbette. Martı dergisinin fikir annesi, kurucusu

** 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü