23 Eylül 2017 Cumartesi

İlkin özgeçmişimi hazırlarken duymuştum, aktif filler kullanmak gerekiyordu kendinden bahsederken...

Yaşasın cesaret

Misâl “bunun hazırlanmasına yardım ettim, şuna katkıda bulundum, projede yer aldım” yerine; “bunu hazırladım/ hazırlattırdım, yaptım, ettim, projeyi yürüttüm...”. O zaman fark ettim, her kelimenin yarattığı kocaman bir algı dünyası vardı. Çekingen/ mütevazı bir sesle ilk gruptakileri dile getirseniz başka (takım adamı/sessiz-sakin/ işi baştan sona yapamaz-sonuçlandıramaz); kendine güvenen bir sesle ikincileri dile getiriseniz başka (lider/iş bitirir...) algılanıyordunuz.

İş hayatımız malumunuz Batı Dünyası değerleri üzerine kurulu ve çok fazla ithal edilmiş değer kokuyor. Batılılar- bilinen bir gerçektir- eylemi eylemsizliğe tercih ederler. Sahi eylem eylemsizlikten daha mı yüce? Sanmam. Bana göre bilinçtir önemli olan. Bilinçli eylemsizlik bilinçsiz eylemden yeğdir her zaman. Ya bilinçli eylem? Bilinçsiz eylemsizliğin zamanı ve yeri kadar bilinçli eylemin yeri ve zamanı var. Ancak bilinen bir gerçek şu; sadece ve sadece bilinçli eylemle değişiyor/gelişiyor dünya ve gelişmekte.

Herkes düşüncelerinde Atatürk, Gandhi; lâkin iş eyleme gelince? Sanırım günümüz dünyası düşüncelerinde fil (bkz sosyal medya paylaşımları), eylemlerinde karınca olanların dünyası. Amanın pek düşkün olduğumuz rahatımız kaçmasın, konfor alanımız bozulmasın. Bu yüzden lider fakiri çağımız. Politik-ekonomik arenadaki liderlerden tutun kendi hayatımızın liderleri olmaya kadar...

CESARET

Neden bunları mı anlattım, her kelimenin bir tınısı vardı ya bakalım cesaretinki neydi?

Sordum öğrencilerime, bir metafor olsaydı cesaret ne olurdu diye; işte gelen bazı cevaplar;

“Yamaç paraşütü yapmak”, “çılgınlar gibi eğlenmek”, “risk almak”, “deli işi”, “Himalayalar’a tırmanmak”, “aşık olmak”, “borsada oynamak”, “dünyanın diğer ucuna yerleşmek”...

Ortak noktalar kelimenin içinde eylemin olması ve eylemin biraz olağandışı (yerleşik olmayan- gündelik olmayan) olması. Yani kesinlikle zihin işi değil, yürek işi. Zaten deli cesareti deriz; pek akıllıların, zihinde olanların, kelimelerle çok iyi oynayanların işi değildir ki cesaret, kelimeleri yaşayanların işidir; hem de amiyane tabirle sapına kadar :))

Kelimenin kökeni aşikâr. İngilizce'de cesaret anlamına gelen 'courage' kelimesinin kökeni Fransızca olup 'yürek' manasına gelir. Cesaret korkmamak değil, korkuya rağmen kalbinin sesini dinlemek. Ben demiyorum, kelimenin kendisi bizzat öyle diyor :)

OSHO

Osho da benzer şeyler söylemekte.; “Unutma, cesaret korkusuzluk demek değil. Eğer bir insan korkusuzsa ona cesur diyemesin. Bir makineye cesur diyemezsin, o korkusuzdur. Cesaret sadece korku okyanusunda var olabilir, çünkü cesaret korku okyanusundaki bir adadır. İnsan kendine rağmen adım atar, titrer, yine de yapar. Cesur olmanın anlamı budur...”

Edmund Hillary’e sormuşlar; “Neden Everest’e tırmanmak istedin?” “Çünkü oradaydı ve sürekli meydan okuyordu,” diye cevaplamış. Olağandışılık biraz tehlikeyi içerir, neden mi? İçinde bilinmezlik vardır da ondan. Yalnız fiziki tehlikeler değildir mevzubahis olan; gerçek dindarlık kanımca en cesur iş. Psikolojik-ruhsal tüm tehlikeleri içerir; yani bol bol kendiyle yüzleşebilme cesaretini. Buda “anagamin” (geri dönmeyen kişi)- derken bunu mu kastetmişti acaba? Dönüşü olmayan yüksekliklere çıkan kişi. Sanırım manzara yukarı çıkıldıkça daha bir güzelleşmekte ;)

MİNİ KOÇLUK

“Hayatta aldığınız en cesur kararlardan biri hangisi?
Sonrasında ne yaptınız?
Sonuç nasıldı?
Almaya çekindiğiniz karar hangisi?
Bu kararı almaktan sizi alıkoyan ne?”


Alın size bir mini koçluk. Cesaret ve eylem ikiz kardeştirler. Adeta otomatik sorarız; "Aldığın en cesur karar neydi ve ne yaptın" diye? Eğer yapmamışsa/ yani uygulamaya koymamışsa, kararı cesur nitelemeyiz, değil mi? Olsa olsa en iyi ihtimalle çekiniktir veya ötelenmiştir. Yani korku alanına geri dönülmüştür (ki dönülebilir değil mi ki insanız).

Cesaret bilinmeyeni kabullenme, kendinden ve hayattan herşeyi beklemedir. Pekiyi herşey hiçliği barındırır mı? Yani kendinden ve hayattan herşeyi bekleyebilen; kendinden ve hayattan hiçbir şeyi bekleyebilir mi? Başı ve sonu yokmuşcasına. Elbette, ancak eylemden sonra. Aksi pasifliktir. Özetle eylem yoksa cesaret/ cesur/ er kişi de yok ;) Aksi, fikirsel mastürbasyon olur, kendi kendini kandırır/ avutur insan.

Kendini avutan insanlarsa zaman öldürürler; zaman geçip gider, su gibi akar gider. Aslında geçip giden zaman bile değil. Zaman bir yere gitmez "uzay-zaman" bağlamında. İnsanlardır geçip giden, yani yaşamları. Aynen lavabonun deliğinden son sürat akan su gibi...


SAHİ CESARET NEYDİ?

İlkin özgeçmişimi hazırlarken duymuştum, aktif filler kullanmak gerekiyordu kendinden bahsederken...

Yaşasın cesaret

Misâl “bunun hazırlanmasına yardım ettim, şuna katkıda bulundum, projede yer aldım” yerine; “bunu hazırladım/ hazırlattırdım, yaptım, ettim, projeyi yürüttüm...”. O zaman fark ettim, her kelimenin yarattığı kocaman bir algı dünyası vardı. Çekingen/ mütevazı bir sesle ilk gruptakileri dile getirseniz başka (takım adamı/sessiz-sakin/ işi baştan sona yapamaz-sonuçlandıramaz); kendine güvenen bir sesle ikincileri dile getiriseniz başka (lider/iş bitirir...) algılanıyordunuz.

İş hayatımız malumunuz Batı Dünyası değerleri üzerine kurulu ve çok fazla ithal edilmiş değer kokuyor. Batılılar- bilinen bir gerçektir- eylemi eylemsizliğe tercih ederler. Sahi eylem eylemsizlikten daha mı yüce? Sanmam. Bana göre bilinçtir önemli olan. Bilinçli eylemsizlik bilinçsiz eylemden yeğdir her zaman. Ya bilinçli eylem? Bilinçsiz eylemsizliğin zamanı ve yeri kadar bilinçli eylemin yeri ve zamanı var. Ancak bilinen bir gerçek şu; sadece ve sadece bilinçli eylemle değişiyor/gelişiyor dünya ve gelişmekte.

Herkes düşüncelerinde Atatürk, Gandhi; lâkin iş eyleme gelince? Sanırım günümüz dünyası düşüncelerinde fil (bkz sosyal medya paylaşımları), eylemlerinde karınca olanların dünyası. Amanın pek düşkün olduğumuz rahatımız kaçmasın, konfor alanımız bozulmasın. Bu yüzden lider fakiri çağımız. Politik-ekonomik arenadaki liderlerden tutun kendi hayatımızın liderleri olmaya kadar...

CESARET

Neden bunları mı anlattım, her kelimenin bir tınısı vardı ya bakalım cesaretinki neydi?

Sordum öğrencilerime, bir metafor olsaydı cesaret ne olurdu diye; işte gelen bazı cevaplar;

“Yamaç paraşütü yapmak”, “çılgınlar gibi eğlenmek”, “risk almak”, “deli işi”, “Himalayalar’a tırmanmak”, “aşık olmak”, “borsada oynamak”, “dünyanın diğer ucuna yerleşmek”...

Ortak noktalar kelimenin içinde eylemin olması ve eylemin biraz olağandışı (yerleşik olmayan- gündelik olmayan) olması. Yani kesinlikle zihin işi değil, yürek işi. Zaten deli cesareti deriz; pek akıllıların, zihinde olanların, kelimelerle çok iyi oynayanların işi değildir ki cesaret, kelimeleri yaşayanların işidir; hem de amiyane tabirle sapına kadar :))

Kelimenin kökeni aşikâr. İngilizce'de cesaret anlamına gelen 'courage' kelimesinin kökeni Fransızca olup 'yürek' manasına gelir. Cesaret korkmamak değil, korkuya rağmen kalbinin sesini dinlemek. Ben demiyorum, kelimenin kendisi bizzat öyle diyor :)

OSHO

Osho da benzer şeyler söylemekte.; “Unutma, cesaret korkusuzluk demek değil. Eğer bir insan korkusuzsa ona cesur diyemesin. Bir makineye cesur diyemezsin, o korkusuzdur. Cesaret sadece korku okyanusunda var olabilir, çünkü cesaret korku okyanusundaki bir adadır. İnsan kendine rağmen adım atar, titrer, yine de yapar. Cesur olmanın anlamı budur...”

Edmund Hillary’e sormuşlar; “Neden Everest’e tırmanmak istedin?” “Çünkü oradaydı ve sürekli meydan okuyordu,” diye cevaplamış. Olağandışılık biraz tehlikeyi içerir, neden mi? İçinde bilinmezlik vardır da ondan. Yalnız fiziki tehlikeler değildir mevzubahis olan; gerçek dindarlık kanımca en cesur iş. Psikolojik-ruhsal tüm tehlikeleri içerir; yani bol bol kendiyle yüzleşebilme cesaretini. Buda “anagamin” (geri dönmeyen kişi)- derken bunu mu kastetmişti acaba? Dönüşü olmayan yüksekliklere çıkan kişi. Sanırım manzara yukarı çıkıldıkça daha bir güzelleşmekte ;)

MİNİ KOÇLUK

“Hayatta aldığınız en cesur kararlardan biri hangisi?
Sonrasında ne yaptınız?
Sonuç nasıldı?
Almaya çekindiğiniz karar hangisi?
Bu kararı almaktan sizi alıkoyan ne?”


Alın size bir mini koçluk. Cesaret ve eylem ikiz kardeştirler. Adeta otomatik sorarız; "Aldığın en cesur karar neydi ve ne yaptın" diye? Eğer yapmamışsa/ yani uygulamaya koymamışsa, kararı cesur nitelemeyiz, değil mi? Olsa olsa en iyi ihtimalle çekiniktir veya ötelenmiştir. Yani korku alanına geri dönülmüştür (ki dönülebilir değil mi ki insanız).

Cesaret bilinmeyeni kabullenme, kendinden ve hayattan herşeyi beklemedir. Pekiyi herşey hiçliği barındırır mı? Yani kendinden ve hayattan herşeyi bekleyebilen; kendinden ve hayattan hiçbir şeyi bekleyebilir mi? Başı ve sonu yokmuşcasına. Elbette, ancak eylemden sonra. Aksi pasifliktir. Özetle eylem yoksa cesaret/ cesur/ er kişi de yok ;) Aksi, fikirsel mastürbasyon olur, kendi kendini kandırır/ avutur insan.

Kendini avutan insanlarsa zaman öldürürler; zaman geçip gider, su gibi akar gider. Aslında geçip giden zaman bile değil. Zaman bir yere gitmez "uzay-zaman" bağlamında. İnsanlardır geçip giden, yani yaşamları. Aynen lavabonun deliğinden son sürat akan su gibi...


10 Eylül 2017 Pazar

Mekânım Datça olsun demiş ya üstad Can Yücel, bunun üzerine daha ne söylenebilir ki? 

Datça gibisi yok

Ne desem az. Sevdim ben Datça’yı, pek bir sevdim. Her sene gidecek kadar, ne mi buldum oralarda? Birbirinden enfes bükler, sessiz sakin halk plajları, nispeten daha az kirlenmiş koylar ve ruhlar, aynen Kaz Dağları gibi düşük nem oranına sahip bir atmosfer, başka sahil yerlerine kıyasla daha bakir bir doğa, oralıların deyimiyle muhteşem üçlü “Bal-Balık-Badem”...

Yaz klasiği, her sene öncelikle evindeymişsin gibi rahat ettiğin Doada Oteli’ne inersin, her yıl biraz daha boy atan otel sahibinin güzeller güzeli torunu Doğa’yı kucaklarsın, aynı kattaki aynı odaya çıkar, henüz valizini bile yerleştirmeden soluğu şehrin hemen bitimindeki koyda alır, kendini koşa koşa Ege’nin soğukluğuyla insanı diri kılan sularına bırakırsın. İliklerine kadar yaşadığını hissedersin, “değdi” dersin, şükredersin.

Zira Datça’ya ulaşmak hiç kolay değil. Ya Bodrum Milas havalanına inip, sonrasında Bodrum- Datça olmak üzere bir feribot yolculuğu veya Dalaman havaalanına kadar uçup Marmaris üzerinden karasal bir seyahat planı. Seçim sizin zevk sizin. Bana göre hepsi hoş, canım yurdumun en güzide köşelerinden alt Ege’nin tarifsiz güzelliği hep yanıbaşımda olduktan sonra. Sıkıntım bir an önce Datçam’a kavuşmakta. İnsanın tek derdi keşke bu olsa ;)


ŞAİR GÖZÜNDEN

Datça’yı anlatırım anlatmasına da bir şair gözünden yapmak isterdim bunu mesela. Bilirsiniz Can Yücel gelir akla denince Datça. İsterdim bir şair gözünden bakabilmek, şairlerin gözlükleri olsa “pembe” mi olurdu acaba? Bakınca etrafı toz pembe gördüren, veya hiç olmadı “sarı” hiçbir detayın gözlerinden kaçmamasını sağlayan. Ya da buldum tamam “eflâtûn”, her bir şeyin naif yanlarını keşfedip bulduran.

Şair gibi yazacaksın Datça'yı, Afrodit gibi yaşayacak. Öyle ya, Afrodit’in nerede yaşadığı bilinmese bile heykeli Datça yarımadasının en batı ucu, eski yerleşke Knidos’ta. İlk kez babacığımdan duymuştum; “Bir yerin havası-suyu güzelse kadını da güzel olur kızım,” diye. Tamamdır, heykeli de olsa razıyım ben.

Şimdilerde yaşasa, ne yapar, ne yer ne içerdi acaba? Şöyle salına salına yürürdü dişiliğinden emin. Ağzından bal damlardı, sonuçta gerçek güç yumuşacık olmakta. Baştan çıkaran edasıyla badem gözlerini süzer, kahkahaları etrafı çınlatırken dört bir yanı, o atardı havasını cümle âleme Vespa'sıyla. Eee modern zamanların Afrodit'i bu. Görenler iç geçirirdi “Ne hatun ama...” O ise, bir baksan yaramaz kız bir baksan bilge kadın kıvamında, “Hayatla flört edeceksin en başta,” diyerekten göz kırpıp kalabalıklar arasında gözden kayboluverirdi. Hayâl mi gerçek mi belirsiz. Bir görünüp bir balıkların arasına dalan deniz kızları misâli...Adeta bir şiir tadında.

Seneye buluşmak üzere sevgili Datça. Bu arada çok meşhûr oralarda, ballı bademli dondurmasından yemeden dönmeyin ha;)

Şeyda çok daha güzel


BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni
Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni
Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım


Can Yücel

DATÇA'YA KAVUŞMAK

Mekânım Datça olsun demiş ya üstad Can Yücel, bunun üzerine daha ne söylenebilir ki? 

Datça gibisi yok

Ne desem az. Sevdim ben Datça’yı, pek bir sevdim. Her sene gidecek kadar, ne mi buldum oralarda? Birbirinden enfes bükler, sessiz sakin halk plajları, nispeten daha az kirlenmiş koylar ve ruhlar, aynen Kaz Dağları gibi düşük nem oranına sahip bir atmosfer, başka sahil yerlerine kıyasla daha bakir bir doğa, oralıların deyimiyle muhteşem üçlü “Bal-Balık-Badem”...

Yaz klasiği, her sene öncelikle evindeymişsin gibi rahat ettiğin Doada Oteli’ne inersin, her yıl biraz daha boy atan otel sahibinin güzeller güzeli torunu Doğa’yı kucaklarsın, aynı kattaki aynı odaya çıkar, henüz valizini bile yerleştirmeden soluğu şehrin hemen bitimindeki koyda alır, kendini koşa koşa Ege’nin soğukluğuyla insanı diri kılan sularına bırakırsın. İliklerine kadar yaşadığını hissedersin, “değdi” dersin, şükredersin.

Zira Datça’ya ulaşmak hiç kolay değil. Ya Bodrum Milas havalanına inip, sonrasında Bodrum- Datça olmak üzere bir feribot yolculuğu veya Dalaman havaalanına kadar uçup Marmaris üzerinden karasal bir seyahat planı. Seçim sizin zevk sizin. Bana göre hepsi hoş, canım yurdumun en güzide köşelerinden alt Ege’nin tarifsiz güzelliği hep yanıbaşımda olduktan sonra. Sıkıntım bir an önce Datçam’a kavuşmakta. İnsanın tek derdi keşke bu olsa ;)


ŞAİR GÖZÜNDEN

Datça’yı anlatırım anlatmasına da bir şair gözünden yapmak isterdim bunu mesela. Bilirsiniz Can Yücel gelir akla denince Datça. İsterdim bir şair gözünden bakabilmek, şairlerin gözlükleri olsa “pembe” mi olurdu acaba? Bakınca etrafı toz pembe gördüren, veya hiç olmadı “sarı” hiçbir detayın gözlerinden kaçmamasını sağlayan. Ya da buldum tamam “eflâtûn”, her bir şeyin naif yanlarını keşfedip bulduran.

Şair gibi yazacaksın Datça'yı, Afrodit gibi yaşayacak. Öyle ya, Afrodit’in nerede yaşadığı bilinmese bile heykeli Datça yarımadasının en batı ucu, eski yerleşke Knidos’ta. İlk kez babacığımdan duymuştum; “Bir yerin havası-suyu güzelse kadını da güzel olur kızım,” diye. Tamamdır, heykeli de olsa razıyım ben.

Şimdilerde yaşasa, ne yapar, ne yer ne içerdi acaba? Şöyle salına salına yürürdü dişiliğinden emin. Ağzından bal damlardı, sonuçta gerçek güç yumuşacık olmakta. Baştan çıkaran edasıyla badem gözlerini süzer, kahkahaları etrafı çınlatırken dört bir yanı, o atardı havasını cümle âleme Vespa'sıyla. Eee modern zamanların Afrodit'i bu. Görenler iç geçirirdi “Ne hatun ama...” O ise, bir baksan yaramaz kız bir baksan bilge kadın kıvamında, “Hayatla flört edeceksin en başta,” diyerekten göz kırpıp kalabalıklar arasında gözden kayboluverirdi. Hayâl mi gerçek mi belirsiz. Bir görünüp bir balıkların arasına dalan deniz kızları misâli...Adeta bir şiir tadında.

Seneye buluşmak üzere sevgili Datça. Bu arada çok meşhûr oralarda, ballı bademli dondurmasından yemeden dönmeyin ha;)

Şeyda çok daha güzel


BULUŞMAK ÜZERE

Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni
Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni
Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım


Can Yücel