17 Ekim 2017 Salı

Bence iki tür insan var:

Şeydoş için çok güzel bir dönem

Yeniye yeni, yeniye eski olanlar. Başka bir deyişle yeniye açık ve yeniye kapalı olanlar.

Ruhumun temel özelliği “heves” iken, yeniye kapalı insanları bir türlü anlayamadım, yargılamadım elbette, acaba neler kaçırdıklarının farkındalar mıydı ve yeniye açık olmamak nasıl bir zihnin ürünüydü? Korku temelli? Alışkanlıklarla beslenen? Kolaya kaçan? Veya başka türlüsünü bilmeyen ve bilmek istemeyen?

Bazen aşağıdaki gibi cümleler duyar, şaşar kalırım;

- Suşi sevmem ben arkadaş.
- Pekiyi denedin mi?
- Denememe gerek var mı? Çiğ balık değil mi sonuçta? Gün gibi belli tatsız tuzsuz birşey olduğu...
- !!!!!!!


- Hindistan’a gitsem kesin mutsuz olurum.
- Niye? Pek hijyenik değil diyorlar, ancak mutsuz olacağının kanısına nerden vardın?
- İşte, ne bileyim, temiz olmayan yerleri sevmiyorum.
- Belki temiz yerleri de var, belki de orda hayatının aşkına denk geleceksin...
- Saçmalama Şeyda...


Şimdilik bilemeyiz, kim saçmalıyor, kim saçmalamıyor, bana göre her gün bir öncekinin tekrarı olmamalı; yeni-farklı-farkındalıklı bir şeyler olmalı, misâl şiir kitabı almalı, olmadı operayı denemeli insan, bir sergiye dalmalı, bir kokteyl deneyip “öhöm öhöm “ diye konuşmalı, baktı ki bundan hoşnut olmuyor, nereye gittiğini bilmediği bir otobüse atlayıp bir tam tur sefer yapmalı, yanındaki yabancıya selam vermeli, albümler alıp aile fotoğraflarını güzelce dizmeli, yeni bir tarif deneyip arkadaşları çaya davet etmeli, lezzetli olduysa ballandıra ballandıra anlatmalı, olmadıysa kıkırdamalı, ne bileyim işte...

Rutinden beslenir mi insan? Pek sanmam. Ne sanat çıkar aynılıktan ne de sanatçı. Hayatın keyfi bana göre böyle şeylerde, öğrenmek bile olmamalı maksat, denemeli, keşfetmeli, yola devam etmeli. İçimizdeki seyyah kıtalar arası, şehirler arası, semtler arası dolaşmalı; filmler içinde kaybolmalı, kitap sayfalarında dolanmalı, yeni insanlar tanımalı, bilmediğin bir sokakta bilmediğin bir apartmanın ziline basıp kaçmalı, adını bile bilmediğin bir mahallede pattanak oyuna girip çocuklarla top sektirmeli, balkondan bakan huysuz teyzeye “nanik” yapıp kaçmalı, arkeolojik kalıntılarda dolanmalı, bilmem kaç yüzyıl önce yapılmış bir bileziğe dokunup o dönemi hissetmeye çalışmalı, toprağa uzanıp karıncaları izlemeli, gökteki yıldızları saymalı...

Belki de felekten bir gün çalmalı, bir meyhane köşesinde, tanımadık kişiler içinde, benzer hüzünler arasında bağıra çağıra şarkı söylemeli, gözlerinden yaşlar süzülmeli, saçmalamalı, coşmalı, özetle yaşamalı, yaşadığının farkına varmalı...

HOŞGELDİN


Yine Sonbahar geldi. “Nasıl bir Sonbahar yazısı bu?” demeyin, kırılırım valla, bana göre en yeni mevsim Sonbahar, neden mi öyle? Çalıştığım her sektörde yeni dönem Sonbaharda başladı, satışlar- eğitimler akabinde sayılar. Heeeep Sonbaharda canlanmaya başlarlar birer ikişer. Doğanın aksine. Okul günlerimden bahsetmiyorum bile... O yüzden bana göre her yıl Sonbahar’da başlar, ne yılbaşında ne doğumgünümde. Hazan mevsiminde.

Hoşgeldin Sonbahar...


Photo credit: Norveç'ten arkadaşım Laila Sofia Jatten


Hamiş: Kendini ifade etmek ne gayrettir ne çaba ne de ikna...

Ustaya sormuşlar; “Mutluluğun sırrı nedir?” , usta yanıtlamış; “Cahili ikna etmeye çalışmamak”. “Bu kadar basit olamaz” diye şaşırmışlar. Usta gülmüş; “Pekiyi öyle olsun.” :)

Herkes cahil, ben dahil. Kıssadan hisse, kimse başkasını ikna edemez, kendini bile. İkna olur, karar verir. Hatta bazen önce karar verir, sonra ikna olur eğer seçim zihindense. Eğer seçim kalptense söze bile gerek yok bence. Pekiyi öyle olsun ;)

YENİ YİNE YENİDEN

Bence iki tür insan var:

Şeydoş için çok güzel bir dönem

Yeniye yeni, yeniye eski olanlar. Başka bir deyişle yeniye açık ve yeniye kapalı olanlar.

Ruhumun temel özelliği “heves” iken, yeniye kapalı insanları bir türlü anlayamadım, yargılamadım elbette, acaba neler kaçırdıklarının farkındalar mıydı ve yeniye açık olmamak nasıl bir zihnin ürünüydü? Korku temelli? Alışkanlıklarla beslenen? Kolaya kaçan? Veya başka türlüsünü bilmeyen ve bilmek istemeyen?

Bazen aşağıdaki gibi cümleler duyar, şaşar kalırım;

- Suşi sevmem ben arkadaş.
- Pekiyi denedin mi?
- Denememe gerek var mı? Çiğ balık değil mi sonuçta? Gün gibi belli tatsız tuzsuz birşey olduğu...
- !!!!!!!


- Hindistan’a gitsem kesin mutsuz olurum.
- Niye? Pek hijyenik değil diyorlar, ancak mutsuz olacağının kanısına nerden vardın?
- İşte, ne bileyim, temiz olmayan yerleri sevmiyorum.
- Belki temiz yerleri de var, belki de orda hayatının aşkına denk geleceksin...
- Saçmalama Şeyda...


Şimdilik bilemeyiz, kim saçmalıyor, kim saçmalamıyor, bana göre her gün bir öncekinin tekrarı olmamalı; yeni-farklı-farkındalıklı bir şeyler olmalı, misâl şiir kitabı almalı, olmadı operayı denemeli insan, bir sergiye dalmalı, bir kokteyl deneyip “öhöm öhöm “ diye konuşmalı, baktı ki bundan hoşnut olmuyor, nereye gittiğini bilmediği bir otobüse atlayıp bir tam tur sefer yapmalı, yanındaki yabancıya selam vermeli, albümler alıp aile fotoğraflarını güzelce dizmeli, yeni bir tarif deneyip arkadaşları çaya davet etmeli, lezzetli olduysa ballandıra ballandıra anlatmalı, olmadıysa kıkırdamalı, ne bileyim işte...

Rutinden beslenir mi insan? Pek sanmam. Ne sanat çıkar aynılıktan ne de sanatçı. Hayatın keyfi bana göre böyle şeylerde, öğrenmek bile olmamalı maksat, denemeli, keşfetmeli, yola devam etmeli. İçimizdeki seyyah kıtalar arası, şehirler arası, semtler arası dolaşmalı; filmler içinde kaybolmalı, kitap sayfalarında dolanmalı, yeni insanlar tanımalı, bilmediğin bir sokakta bilmediğin bir apartmanın ziline basıp kaçmalı, adını bile bilmediğin bir mahallede pattanak oyuna girip çocuklarla top sektirmeli, balkondan bakan huysuz teyzeye “nanik” yapıp kaçmalı, arkeolojik kalıntılarda dolanmalı, bilmem kaç yüzyıl önce yapılmış bir bileziğe dokunup o dönemi hissetmeye çalışmalı, toprağa uzanıp karıncaları izlemeli, gökteki yıldızları saymalı...

Belki de felekten bir gün çalmalı, bir meyhane köşesinde, tanımadık kişiler içinde, benzer hüzünler arasında bağıra çağıra şarkı söylemeli, gözlerinden yaşlar süzülmeli, saçmalamalı, coşmalı, özetle yaşamalı, yaşadığının farkına varmalı...

HOŞGELDİN


Yine Sonbahar geldi. “Nasıl bir Sonbahar yazısı bu?” demeyin, kırılırım valla, bana göre en yeni mevsim Sonbahar, neden mi öyle? Çalıştığım her sektörde yeni dönem Sonbaharda başladı, satışlar- eğitimler akabinde sayılar. Heeeep Sonbaharda canlanmaya başlarlar birer ikişer. Doğanın aksine. Okul günlerimden bahsetmiyorum bile... O yüzden bana göre her yıl Sonbahar’da başlar, ne yılbaşında ne doğumgünümde. Hazan mevsiminde.

Hoşgeldin Sonbahar...


Photo credit: Norveç'ten arkadaşım Laila Sofia Jatten


Hamiş: Kendini ifade etmek ne gayrettir ne çaba ne de ikna...

Ustaya sormuşlar; “Mutluluğun sırrı nedir?” , usta yanıtlamış; “Cahili ikna etmeye çalışmamak”. “Bu kadar basit olamaz” diye şaşırmışlar. Usta gülmüş; “Pekiyi öyle olsun.” :)

Herkes cahil, ben dahil. Kıssadan hisse, kimse başkasını ikna edemez, kendini bile. İkna olur, karar verir. Hatta bazen önce karar verir, sonra ikna olur eğer seçim zihindense. Eğer seçim kalptense söze bile gerek yok bence. Pekiyi öyle olsun ;)