26 Aralık 2017 Salı

Bir varmış bir yokmuş...

bilge ve pembiş yeni yıl tam rüyam renginde
Ingiltere’de Coventry yakınlarında dillere destan güzelliği ve cömertliğiyle ünlü bir Leydi yaşarmış, adı Lady Godiva. Halkı tarafından son derece sevilen alçak gönüllü, yardımsever bir kadın. Lord olan kocası ise karısının aksine gücünü otorite ve kontrolden alan bir yöneticiymiş. Gel zaman git zaman, kocası bölgeye yine ağır vergiler getirdiğinde bu sefer Lady Godiva dayanamamış, kocasının önüne atlamış;

-Yetmedi mi? Artık gücünüzü elinize alıp krala ve cümle âleme karşı durmanız, ”Hayır” demeniz, sizi sevenlerin, adilin-haklı olanın yanında durmanız gerekmiyor mu?

Lord leydisine sadece şunu söylemiş;

- Soyunun !

Hayretle gözleri açılmış Lady Godiva’nın;

- Soyunun! diye tekrarlamış. Bir şartla vergileri kaldırırım, eğer halkınıza olan bağlılığınızı ve bana olan sadakatinizi ispatlarsanız. Çırılçıplak soyunup, halkın arasında gezme cesareti göstereceksiniz, halk eğer siz sokaklarda çırılçıplak dolanırken sokağa çıkmaz ve size bakmaz ise dediğinizi yapacağım.

Eee....Ok yaydan çıkmış bi kere. Ancak Lady Godiva halkına sonuna kadar güveniyormuş. Denileni yapmış. Güneş doğup saatler altıyı gösterdiğinde, zarafetle atına binmiş ve kadife pelerinini sıyırmış. Halk kendileri için herşeyi göze alan çıplak leydiye bakmak bir kenarda dursun, içeri kapanmışlar. Evlerine çekilip birer birer kepenklerini ve perdelerini indirmişler. Parlak teni şehre tüm ihtişamıyla âdeta ışıklar saçıyormuş Leydi atıyla tüm kenti baştan sona dolanırken...Yolculuğu tamamladığında, şehrin çanları coşkuyla çalmış. Kentte sadece duyulan kapalı evlerden yankılanan güçlü alkış sesleriymiş. Lord söz verdiği üzere vergileri kaldırmış. Lady Godiva böylelikle kocasına büyük bir ders vermiş.

Hikâyenin kalanı bilinmez, lâkin bence Leydi kalan vaktinde Lordun yanına dönmese iyi olur :) Sevgi ispat istemez. “Gerçekten seversen...” demez. “Bütün herşeyi bırakmaya değer mi?” diye sorgulamaz. Kolayı seçmez, kendi koşullarını dayatmaz.

İnsan sevdiğine dokunmak ister, yakın olmak, görmek. İnsan doğası bu. Dünyasallığın en güzel hediyelerinden. Bu ayrı. Ancak kendi koşullarını dayatarak cesaretini veya başka bir şeyini sınamak apayrı...Zaten gönlünüzde biri varsa, yanınızda da o olmaz mı?
Lady Godiva
Godiva bugün bile haklı bir üne sahip. Birçok kraliçeden, prensesten ünlü olup, hâlâ adına festivaller düzenlenmekte, hattâ çikolatası bile var. Yiyen pişman yemeyen bin pişman ;)

Ne diyelim, ispatlamak zorunda olmadığımız aşklara…



Ne ben sorayım seni
Ne sen beni sor
Soyunmuş seslerimiz tenden
Boşlukta bir aşk örüyor
Ses olmuş duygular
Yaklaşır dalga dalga zamansız
Kavuşsa da seslerimiz birbirine
Biz kavuşamayız
Ne kollarımız var saracak
Ne öpecek dudaklar
Ne görülecek yüzümüz var
Ne görecek göz
Bir aşk örüyoruz boşlukta
Çizgiden soyut
Zerreden öz


Bülent Ecevit



ÇIPLAK GERÇEK

Bir varmış bir yokmuş...

bilge ve pembiş yeni yıl tam rüyam renginde
Ingiltere’de Coventry yakınlarında dillere destan güzelliği ve cömertliğiyle ünlü bir Leydi yaşarmış, adı Lady Godiva. Halkı tarafından son derece sevilen alçak gönüllü, yardımsever bir kadın. Lord olan kocası ise karısının aksine gücünü otorite ve kontrolden alan bir yöneticiymiş. Gel zaman git zaman, kocası bölgeye yine ağır vergiler getirdiğinde bu sefer Lady Godiva dayanamamış, kocasının önüne atlamış;

-Yetmedi mi? Artık gücünüzü elinize alıp krala ve cümle âleme karşı durmanız, ”Hayır” demeniz, sizi sevenlerin, adilin-haklı olanın yanında durmanız gerekmiyor mu?

Lord leydisine sadece şunu söylemiş;

- Soyunun !

Hayretle gözleri açılmış Lady Godiva’nın;

- Soyunun! diye tekrarlamış. Bir şartla vergileri kaldırırım, eğer halkınıza olan bağlılığınızı ve bana olan sadakatinizi ispatlarsanız. Çırılçıplak soyunup, halkın arasında gezme cesareti göstereceksiniz, halk eğer siz sokaklarda çırılçıplak dolanırken sokağa çıkmaz ve size bakmaz ise dediğinizi yapacağım.

Eee....Ok yaydan çıkmış bi kere. Ancak Lady Godiva halkına sonuna kadar güveniyormuş. Denileni yapmış. Güneş doğup saatler altıyı gösterdiğinde, zarafetle atına binmiş ve kadife pelerinini sıyırmış. Halk kendileri için herşeyi göze alan çıplak leydiye bakmak bir kenarda dursun, içeri kapanmışlar. Evlerine çekilip birer birer kepenklerini ve perdelerini indirmişler. Parlak teni şehre tüm ihtişamıyla âdeta ışıklar saçıyormuş Leydi atıyla tüm kenti baştan sona dolanırken...Yolculuğu tamamladığında, şehrin çanları coşkuyla çalmış. Kentte sadece duyulan kapalı evlerden yankılanan güçlü alkış sesleriymiş. Lord söz verdiği üzere vergileri kaldırmış. Lady Godiva böylelikle kocasına büyük bir ders vermiş.

Hikâyenin kalanı bilinmez, lâkin bence Leydi kalan vaktinde Lordun yanına dönmese iyi olur :) Sevgi ispat istemez. “Gerçekten seversen...” demez. “Bütün herşeyi bırakmaya değer mi?” diye sorgulamaz. Kolayı seçmez, kendi koşullarını dayatmaz.

İnsan sevdiğine dokunmak ister, yakın olmak, görmek. İnsan doğası bu. Dünyasallığın en güzel hediyelerinden. Bu ayrı. Ancak kendi koşullarını dayatarak cesaretini veya başka bir şeyini sınamak apayrı...Zaten gönlünüzde biri varsa, yanınızda da o olmaz mı?
Lady Godiva
Godiva bugün bile haklı bir üne sahip. Birçok kraliçeden, prensesten ünlü olup, hâlâ adına festivaller düzenlenmekte, hattâ çikolatası bile var. Yiyen pişman yemeyen bin pişman ;)

Ne diyelim, ispatlamak zorunda olmadığımız aşklara…



Ne ben sorayım seni
Ne sen beni sor
Soyunmuş seslerimiz tenden
Boşlukta bir aşk örüyor
Ses olmuş duygular
Yaklaşır dalga dalga zamansız
Kavuşsa da seslerimiz birbirine
Biz kavuşamayız
Ne kollarımız var saracak
Ne öpecek dudaklar
Ne görülecek yüzümüz var
Ne görecek göz
Bir aşk örüyoruz boşlukta
Çizgiden soyut
Zerreden öz


Bülent Ecevit



16 Aralık 2017 Cumartesi

Yalnız hissetme kendini, bütün kâinat içinde.
Küçültme kendini, aşkla devinen kâinat sende.
Yak hayatını, git alevleri coşturanların peşinde.
Mevlânâ

hayat en büyün eğitmen

"Ustam, ustam, bana yardım etmeniz gerek, kesinlikle odaklanamıyorum. Her şeyleri denedim, olmuyor, âdeta zihnim maymun gibi, daldan dala atlıyor, durmak bilmiyor. Mum yakıyorum, taze çiçekler topluyorum, nafile. Sizin dediğiniz gibi oturuyorum, nafile”.

Yaşlı guru bütün bunları dikkatle dinleyip, ağacın altından doğrulur “Pekiyi, zihnin nereye gidiyor?”

“Ustam genelde ineğimi düşünüyorum, o benim herşeyim, sütünü satar, para kazanırım. Çayırlarda bana yoldaşlık bile yaptığı olur. Beraber gezeriz, o güzelce otlarken ben nehir kenarında pineklerim”.

“Bu durumda senin ilk alıştırman zihnini ineğine odaklamak olacak, ondan başka hiçbir şey düşünme ve onunla arana hiç bir şeyin aranıza girmesine izin verme”.

Bundan kolay ne vardı? Hemen ertesi gün çayıra gittiklerinde, ineği bir ağaca bağlar. İneğin karşısına geçip oturur. Başını bile çevirmez. Güneş cayır cayır yakıp geçer, yine de kımıldamaz. Akşama doğru güneş çarpmasından dolayı bir koşu ustasına gider.

Usta şaşırır, "İllâ ona odaklanman için çayırda mı olman gerekiyor, ev ne güne duruyor?”

Tabi ya, ustası haklıydı, ineği zorlaya zorlaya eve sokar, yanına oturur, tam ona odaklanacakken ineğin evde herbir şeyleri devirmesiyle, soluğu tekrar gurunun yanında alır.

Usta yine şaşkınlık içinde ineği düşünebilmesi için ineğin orda olup olmaması gerektiğini sorar, gurusu bir kez daha haklı çıkar. İneği ahıra bağlar, eve koşar, mum-tütsü gibi şeyleri hazırlar. Artık meditasyon zamanı. Zihnini ineğinde yoğunlaştırır, işte ineği tam karşısında.

Bu arada bikaç gün geçer, öğrencisinden haber alamayan guru soluğu onun evinde alır:

“Nerdesin? İyi misin?”

Öğrenci “İneğime o kadar yoğunlaşmıştım ki, ormana kaçtı. Günlerdir zihnimde arıyorum, aramaya devam mı etmeliyim, yoksa size kapıyı mı açayım?”

Usta yanıtlar; “Yok devam et, doğru yoldasın”.

Yine günler geçer, yine öğrencisinden ses seda çıkmaz. Usta yine kapıda merakla:

“Hayırdır, ne var ne yok?”

“Ustam ineğim yaralanmış, onunla ilgileniyorum. Bırakıp kapıyı açayım mı?”

“Yok doğru yoldasın, devam et...”

Yine günler sonra Usta merak içinde kapıya dayanır;

“Nasılsın? Neler yapıyorsun?”

İçerden bu sefer sadece bir ses gelir “Moooo”. Usta gülerek yanıtlar “Tamam,” der “bu sefer çıkabilirsin...”

Dışarı gelen öğrencisinin sırtını sıvazlayarak, kulağına fısıldar; “Artık odaklanmayı öğrendin. Şimdi aynı coşku, samimiyet ve derinlikle zihnini tüm insanlara, tüm evrene odaklayabilirsin. Başardığında kalbin açılır ve tüm evreni kucaklar...”

Yukardaki hikâyedeki gibi kendimizi başkasının yerine koyabilsek, hareketlerimizin başkasının canını acıtabileceğini düşünsek nasıl olur? Olgun olabilmek sanırım hepimiz için gerekli...

MEDİTASYON DERSİ

Yalnız hissetme kendini, bütün kâinat içinde.
Küçültme kendini, aşkla devinen kâinat sende.
Yak hayatını, git alevleri coşturanların peşinde.
Mevlânâ

hayat en büyün eğitmen

"Ustam, ustam, bana yardım etmeniz gerek, kesinlikle odaklanamıyorum. Her şeyleri denedim, olmuyor, âdeta zihnim maymun gibi, daldan dala atlıyor, durmak bilmiyor. Mum yakıyorum, taze çiçekler topluyorum, nafile. Sizin dediğiniz gibi oturuyorum, nafile”.

Yaşlı guru bütün bunları dikkatle dinleyip, ağacın altından doğrulur “Pekiyi, zihnin nereye gidiyor?”

“Ustam genelde ineğimi düşünüyorum, o benim herşeyim, sütünü satar, para kazanırım. Çayırlarda bana yoldaşlık bile yaptığı olur. Beraber gezeriz, o güzelce otlarken ben nehir kenarında pineklerim”.

“Bu durumda senin ilk alıştırman zihnini ineğine odaklamak olacak, ondan başka hiçbir şey düşünme ve onunla arana hiç bir şeyin aranıza girmesine izin verme”.

Bundan kolay ne vardı? Hemen ertesi gün çayıra gittiklerinde, ineği bir ağaca bağlar. İneğin karşısına geçip oturur. Başını bile çevirmez. Güneş cayır cayır yakıp geçer, yine de kımıldamaz. Akşama doğru güneş çarpmasından dolayı bir koşu ustasına gider.

Usta şaşırır, "İllâ ona odaklanman için çayırda mı olman gerekiyor, ev ne güne duruyor?”

Tabi ya, ustası haklıydı, ineği zorlaya zorlaya eve sokar, yanına oturur, tam ona odaklanacakken ineğin evde herbir şeyleri devirmesiyle, soluğu tekrar gurunun yanında alır.

Usta yine şaşkınlık içinde ineği düşünebilmesi için ineğin orda olup olmaması gerektiğini sorar, gurusu bir kez daha haklı çıkar. İneği ahıra bağlar, eve koşar, mum-tütsü gibi şeyleri hazırlar. Artık meditasyon zamanı. Zihnini ineğinde yoğunlaştırır, işte ineği tam karşısında.

Bu arada bikaç gün geçer, öğrencisinden haber alamayan guru soluğu onun evinde alır:

“Nerdesin? İyi misin?”

Öğrenci “İneğime o kadar yoğunlaşmıştım ki, ormana kaçtı. Günlerdir zihnimde arıyorum, aramaya devam mı etmeliyim, yoksa size kapıyı mı açayım?”

Usta yanıtlar; “Yok devam et, doğru yoldasın”.

Yine günler geçer, yine öğrencisinden ses seda çıkmaz. Usta yine kapıda merakla:

“Hayırdır, ne var ne yok?”

“Ustam ineğim yaralanmış, onunla ilgileniyorum. Bırakıp kapıyı açayım mı?”

“Yok doğru yoldasın, devam et...”

Yine günler sonra Usta merak içinde kapıya dayanır;

“Nasılsın? Neler yapıyorsun?”

İçerden bu sefer sadece bir ses gelir “Moooo”. Usta gülerek yanıtlar “Tamam,” der “bu sefer çıkabilirsin...”

Dışarı gelen öğrencisinin sırtını sıvazlayarak, kulağına fısıldar; “Artık odaklanmayı öğrendin. Şimdi aynı coşku, samimiyet ve derinlikle zihnini tüm insanlara, tüm evrene odaklayabilirsin. Başardığında kalbin açılır ve tüm evreni kucaklar...”

Yukardaki hikâyedeki gibi kendimizi başkasının yerine koyabilsek, hareketlerimizin başkasının canını acıtabileceğini düşünsek nasıl olur? Olgun olabilmek sanırım hepimiz için gerekli...

8 Aralık 2017 Cuma

Çocuk kalmak derken bahsettiğim çocuksu ruha sahi olmak değil. Bilakis...

Şeyda çocuksu ruhuyla

Yıllar önce Osho’nun bir sözüne rastgeldiğimde hayli şaşırdığımı itiraf etmeliyim; “Bütün yetişkinler 7 yaşında, büyük görünümünde çocuklardır.” Şimdi şimdi anlıyorum bu sözün doğruluğunu. Gerek kadın-erkek lişkilerine, gerek şirket içi ilişkilere, gerekse her türlüsünden sosyal çevreye baktığımda gözlemlediğim gerçeklik seviyesi tam olarak bu, ne eksik ne de fazla.

Sadece oynanan oyuncaklar değişmiş. Mickey Mouse’un yerini ünvanlar, Barbie’nin yerini tek gecelik ilişkiler vs. almış. Üstelik çocuklarda son derece esnek, akışkan olan egolar yerlerini kaskatı egolara, sivri uçlu tavırlara, bilinçsiz davranışsal kalıplara bırakmış.

Yetişkin olabilmek öncelikle “sorumluluk” alabilmek demek, çevreme baktığımda kişisel hayatlarımız da dahil sorumluluk almaktan itinayla kaçınıyoruz. Neden? Çünkü sorumluluk sıcak bir kelime. Eline alsan avucun yanar. Çünkü sorumluluk en başta kişinin “kendisiyle yüzleşmesi” demek, egoya nanik yapmak demek. Sonra “emek” demek, birşeylerin değişebilmesi için emek sarf etmek, gayret göstermek. Sorumluluk değişim demek, eskiden vazgeçebilmek. Her değişimle gelen bir de kayıp olsa gerek, yoksa insanlar değişime neden bu kadar ayak diresinler?

En nihayetinde belki de biraz disiplin demek. Gelin karışımın içine biraz da disiplin ekleyelim; zihinsel, bedensel, ruhsal disiplin. Alın size ünlü Bermuda şeytan üçgeni; “Sorumluluk-emek-disiplin” :) Şimdi anladınız mı neden yetişkin olamıyoruz? Çocuk kalmakta ısrarla direniyoruz?

ÇOCUKSU RUHLAR

Şeyda

Çocuksu ruha sahip olmak ise bambaşka bir şey. Çocuksu olmak demek; yetişkin bilinciyle, bizi An’da olmaya teşvik eden, meraklı, oyunbaz, yaratıcı yönümüzle ilişkide olmak demek. Spontane, anın keyfini çıkaran, yaratıcılığa ve riske açık...

Elbette hepimiz- her yetişkin bu ruh hâlini deneyimlemişizdir istisnasız; hiç torunuyla oynayan bir dedeyi, yeni aşık bir çifti veya hayalindeki işin peşinden koşan birini izlediniz mi? Nasıl da gözlerimizi alamayız? Havada tatlı esen bir yel gibi izleyeni de yaşayanı da ferahlatan coşku vardır, hafif flörtöz titreşimler vardır, akışkanlık vardır.

ÇOCUK AŞKLAR

Flört demişken, flörtün ABC’sinden öte gidemeyen, "çocuk aşklara" dem vurmak niyetim. İlişkinin “sorumluluk”tan uzak, sadece “eğlence” kısmına yönelik ilişkilerin tavan yaptığı günümüz dünyasına dair birkaç gözlem paylaşmak isterim. Bir erkek danışanım bahsetmişti, günün birinde aşık olur, yalnız kız hem başka şehirde hem evlidir. Konuşmalarımızdan sezdiğim, bilinçaltı korkuları devreye girerek, engelli bir koşu gibi bir ilişki çekmişti hayatına.

Görünürde deli gibi o kadınla ilişki içinde olmayı arzuluyordu? Peki gerçekte? Elbette değil. Sadece çok çekici bulmuştu, ilişki ömrü başlamadan bitmişti nedense. Kadına gelecek olursak o da görünürde deli gibi erkeğini istiyordu, sadece gerçekleri açıklarsa bunu kaldıramayacağını düşündüğü bir eşi vardı. Yeni ilişkisini açıklamayı erteliyordu sürekli. Yani çift kaşarlı tost :)

Her gerçek açıklanabilir, yerinde-tadında-zamanında-dozunda; yeter ki istensin. Karşınızdakinin gücünü küçümseyerek, onun bazı şeyleri anlayamayacağını, kaldıramayacağını düşünmek bana göre Tanrıcılık oynamaktan başka birşey değil. İnsanlar sadece kendi güçlerinden değil, başkalarının gücünden de çalıyorlar kanımca. Yani yersen... (kaşarlı tostu değil, büyük yalanı)

Normal düzeyde dinlerseniz, “ah ah vah vah kavuşamayan aşıklar” tadında olan ilişkiye derinlemesine kalp gözünüzle baktığınızda, oldukça sığ, sadece gönül eğlendirmeye yönelik, vicdan terazisinin kefelerine koymak için makul gerekçelerini bir güzel bulmuş bir çift vardı. Şahsen onaylamasam da “Neden sadece gönül eğlemek” maksat olmasın bir ilişkide? Evet etik değil, ancak en azından baştan sona yalan değil.

Bahsetmek istediğim öbür çiftimiz, geçen sene evlendi, son derece tatlı bir düğünle. Yalnız birbirlerine olan aşkları bitecek gibi değil facebook sayfalarında, aynen bir "aşk görgüsüzü" tadında. Hayır anlayamadığım, benimle aynı nesilden, bilenler bilir, bazı yaştakiler için muzun varsa misâl okulda diğer çocukların içinde yiyemezsin, yiyen vardır, yiyemeyen canı çekecek olan vardır. Damarlarıma işlemiştir bu. Halâ yemek resimlerini paylaşamam sosyal medyada.

Anlayamadığım neyin çabası bu? Kendilerini büyük bir aşk yaşadıklarına inandırma çabası mı yoksa aşkları üzerinden prim yapıp beğeni toplamak mı? İkisi de birbirinden hüzünlü. Zaten gerçek aşk olsa, insan utanır yapamaz bence.

Senin yalan bir aşkın bile yok mu diyorsanız, ben de yüreğimde acı bir tat, ağzımda buruk bir gülümseme ile derim ki, “Eyvallah, herşey bir anlık dost...”

ÇOCUK KALMAK...

Çocuk kalmak derken bahsettiğim çocuksu ruha sahi olmak değil. Bilakis...

Şeyda çocuksu ruhuyla

Yıllar önce Osho’nun bir sözüne rastgeldiğimde hayli şaşırdığımı itiraf etmeliyim; “Bütün yetişkinler 7 yaşında, büyük görünümünde çocuklardır.” Şimdi şimdi anlıyorum bu sözün doğruluğunu. Gerek kadın-erkek lişkilerine, gerek şirket içi ilişkilere, gerekse her türlüsünden sosyal çevreye baktığımda gözlemlediğim gerçeklik seviyesi tam olarak bu, ne eksik ne de fazla.

Sadece oynanan oyuncaklar değişmiş. Mickey Mouse’un yerini ünvanlar, Barbie’nin yerini tek gecelik ilişkiler vs. almış. Üstelik çocuklarda son derece esnek, akışkan olan egolar yerlerini kaskatı egolara, sivri uçlu tavırlara, bilinçsiz davranışsal kalıplara bırakmış.

Yetişkin olabilmek öncelikle “sorumluluk” alabilmek demek, çevreme baktığımda kişisel hayatlarımız da dahil sorumluluk almaktan itinayla kaçınıyoruz. Neden? Çünkü sorumluluk sıcak bir kelime. Eline alsan avucun yanar. Çünkü sorumluluk en başta kişinin “kendisiyle yüzleşmesi” demek, egoya nanik yapmak demek. Sonra “emek” demek, birşeylerin değişebilmesi için emek sarf etmek, gayret göstermek. Sorumluluk değişim demek, eskiden vazgeçebilmek. Her değişimle gelen bir de kayıp olsa gerek, yoksa insanlar değişime neden bu kadar ayak diresinler?

En nihayetinde belki de biraz disiplin demek. Gelin karışımın içine biraz da disiplin ekleyelim; zihinsel, bedensel, ruhsal disiplin. Alın size ünlü Bermuda şeytan üçgeni; “Sorumluluk-emek-disiplin” :) Şimdi anladınız mı neden yetişkin olamıyoruz? Çocuk kalmakta ısrarla direniyoruz?

ÇOCUKSU RUHLAR

Şeyda

Çocuksu ruha sahip olmak ise bambaşka bir şey. Çocuksu olmak demek; yetişkin bilinciyle, bizi An’da olmaya teşvik eden, meraklı, oyunbaz, yaratıcı yönümüzle ilişkide olmak demek. Spontane, anın keyfini çıkaran, yaratıcılığa ve riske açık...

Elbette hepimiz- her yetişkin bu ruh hâlini deneyimlemişizdir istisnasız; hiç torunuyla oynayan bir dedeyi, yeni aşık bir çifti veya hayalindeki işin peşinden koşan birini izlediniz mi? Nasıl da gözlerimizi alamayız? Havada tatlı esen bir yel gibi izleyeni de yaşayanı da ferahlatan coşku vardır, hafif flörtöz titreşimler vardır, akışkanlık vardır.

ÇOCUK AŞKLAR

Flört demişken, flörtün ABC’sinden öte gidemeyen, "çocuk aşklara" dem vurmak niyetim. İlişkinin “sorumluluk”tan uzak, sadece “eğlence” kısmına yönelik ilişkilerin tavan yaptığı günümüz dünyasına dair birkaç gözlem paylaşmak isterim. Bir erkek danışanım bahsetmişti, günün birinde aşık olur, yalnız kız hem başka şehirde hem evlidir. Konuşmalarımızdan sezdiğim, bilinçaltı korkuları devreye girerek, engelli bir koşu gibi bir ilişki çekmişti hayatına.

Görünürde deli gibi o kadınla ilişki içinde olmayı arzuluyordu? Peki gerçekte? Elbette değil. Sadece çok çekici bulmuştu, ilişki ömrü başlamadan bitmişti nedense. Kadına gelecek olursak o da görünürde deli gibi erkeğini istiyordu, sadece gerçekleri açıklarsa bunu kaldıramayacağını düşündüğü bir eşi vardı. Yeni ilişkisini açıklamayı erteliyordu sürekli. Yani çift kaşarlı tost :)

Her gerçek açıklanabilir, yerinde-tadında-zamanında-dozunda; yeter ki istensin. Karşınızdakinin gücünü küçümseyerek, onun bazı şeyleri anlayamayacağını, kaldıramayacağını düşünmek bana göre Tanrıcılık oynamaktan başka birşey değil. İnsanlar sadece kendi güçlerinden değil, başkalarının gücünden de çalıyorlar kanımca. Yani yersen... (kaşarlı tostu değil, büyük yalanı)

Normal düzeyde dinlerseniz, “ah ah vah vah kavuşamayan aşıklar” tadında olan ilişkiye derinlemesine kalp gözünüzle baktığınızda, oldukça sığ, sadece gönül eğlendirmeye yönelik, vicdan terazisinin kefelerine koymak için makul gerekçelerini bir güzel bulmuş bir çift vardı. Şahsen onaylamasam da “Neden sadece gönül eğlemek” maksat olmasın bir ilişkide? Evet etik değil, ancak en azından baştan sona yalan değil.

Bahsetmek istediğim öbür çiftimiz, geçen sene evlendi, son derece tatlı bir düğünle. Yalnız birbirlerine olan aşkları bitecek gibi değil facebook sayfalarında, aynen bir "aşk görgüsüzü" tadında. Hayır anlayamadığım, benimle aynı nesilden, bilenler bilir, bazı yaştakiler için muzun varsa misâl okulda diğer çocukların içinde yiyemezsin, yiyen vardır, yiyemeyen canı çekecek olan vardır. Damarlarıma işlemiştir bu. Halâ yemek resimlerini paylaşamam sosyal medyada.

Anlayamadığım neyin çabası bu? Kendilerini büyük bir aşk yaşadıklarına inandırma çabası mı yoksa aşkları üzerinden prim yapıp beğeni toplamak mı? İkisi de birbirinden hüzünlü. Zaten gerçek aşk olsa, insan utanır yapamaz bence.

Senin yalan bir aşkın bile yok mu diyorsanız, ben de yüreğimde acı bir tat, ağzımda buruk bir gülümseme ile derim ki, “Eyvallah, herşey bir anlık dost...”

Üç yıl öncesi, yaklaşık bugünler...

anneciğim yarım etmişti
                                                                                                                                                22-11-2014

Bugün nasıl bir ilişki istediğimi, seçtiğimi ya da nasıl bir ilişkiye niyetim olduğunu yazarken gözüm tarihe takıldı. Sayıların tekrar ediyor oluşu, çift-eş olmayı simgeliyor olabilir miydi acaba? Eğer öyleyse, bu eş zamanlılık, Evren ile aynı frekansta olmak ne güzel!

Evet soruma dönecek olursam “Nasıl bir ilişki olsun?”

İlişki Tanrı’ya yaptığımız bir yolculuk olsun. Birbirimize yol olalım. Tıpkı bir soğan gibi kademe kademe sahte benliklerimizden soyunalım, korkularımızdan arınalım. Cücüğümüze, Öz’ümüze yolculuk olsun. Beraber derinimize dalma, derindeki güçlü hazinelerimizi birlikte keşfetme...

Derine inerken, aynı zamanda yukarıya da tırmanalım. Nasıl olsa aşağı nasılsa yukarısı da öyle, değil mi? :) Tıpkı bir merdivenden döne döne çıkılan basamaklar gibi. Sonsuza, HİÇ’liğe yapılan tırmanışta ben bikaç basamak çıkayım, sonra O’na el vereyim, O bikaç basamak çıkıp önüme geçsin, bana elini uzatsın. Döne döne yapılan sarmal bir dans gibi.

Dansımız bazen RUMBA olsun yumuşak ve romantik, bazen TANGO olsun ateşli ve erotik, bazen bir CHA CHA gibi eğlenceli ve oyunbaz, bazen bir VALS tadında ağırbaşlı ve tutkulu, bazen bir PASO DOBLE misali erkeğimin gururla horozlanmasını izleyeyim ;)

Dans esnasında beni kavrasın, zira O’nun tutabilme kapasitesine ihtiyacım var hayatta ve dansımızda, “Yap şovunu” desin,” Ben sana her zaman desteğim ve her türlüsünden kefilim”. “Seni izlerken müzikle akmanı, çiçek çiçek açmanı, ben güzelliğinin tadını çıkaran olayım”. Bu sözlerle tüm vücudum gevşesin, hiç tatmadığım bir güven duygusu hasıl olsun...

Benim kabım olsun, aynen bir nehrin kıyısı gibi. “Ak güzelim”, desin, “ben seni tutarım”. Açsın kollarını... “Savrul güzelim, ben senin her türlü hormonal, duygusal savrulmanda yanında, yanıbaşında olacağım, seni tutmaya devam edeceğim”. Güçlü kollarıya kavrasın beni. Ben de gürül gürül çağlayayım, akayım, tek derdim sadece akmak olsun, O’na coşku olayım, hayatına neşe getireyim, duygu yelpazemde yolculuklara çıkarayım, renk katarak tekdüzeliğini kırayım. Azıcık şımarayım, kâh kucağına oturayım, kâh başımı omzuna yaslayayım.

aşka davet

Nasıl bir ilişki olsun? Daha sayayım mı? Yin-Yang sembolü gibi birbirini tamamlayan, Erkek penis değil, testis olsun; bıktık güç savaşlarında kaybolmuş, sadece “yapan-eden” erkek modelinden, erkekliği bir organa indirgeyeninden. 2014 modeli erkek Testis gibi olacak, “yetersizlik” duygusunun farkında, dişisini ezmek veya onunla yarışmak bir kenarda dursun, tıpkı testisin spermleri koruması gibi O’nu yücelten, koruyup kollayan, “Buyur sen öne geç” diyebilen. Komplekslerinin farkında ve bunlardan arınma yolunda. İnanıyorum dünya dişiler- dişil taraf tarafından evrilip dönüştürülecek; madem duyguları yöneten dişiler, madem evlat yetiştirenler kadınlar. Bu kadarına hakkımız olsun...

Adam “adam” gibi olacak. Sadece kadınına değil, duygularına da sahip çıksın. Diğer dişilere centilmence sınır koymasını bilsin, “Ne yapayım fıtratım bu” gibisinden güdük ve kadük bahanelere sığınmasın.

2 rakamı tersten ve düzden yanyana suya yansırsa ne olur? Kalp olur. İçiçe geçmiş iki kalp neye benzer hiç düşündünüz mü? Hemencecik söyleyeyim, kelebeğe. Birliktelik aynen bu motif gibi olacak, birbirine hem aşık hem özgür, hem can-ı gönülden bağlı hem pır pır kanatlı.

Asıl ayna olacak; seni sana yansıtacak, nasıl ayna nötr yansıtır; güzelsen güzel, çirkinsen çirkin. Sana makyaj yap bile demez, sen yaparsın canın çekerse. AYNA’ya bakma cesaretimiz var mı? Var mı içten hakiki yüzleşmelere? “İlişkide/ O’nda neyi yönetmeye çalıştım? Bu ilişkide ne çalışıyor/ ne çalışmıyor? Neyi manipüle/ kontrol ediyorum/ etmeye çalışıyorum? Nerde sahici davranmıyorum?”. Muhtemelen samimi olmadığımız her yerde bir korkumuz göz kırpıyordur.

Yoksa siz hala PRENS’inizi bulmadınız mı? Buldunuz da kaçtı mı? ;) Kanımca Prens bulmak uğruna birçok kurbağa öpmek de saçma, beyaz atlı bir Prens’in bizleri bulup uyandırmasını beklemek de...İkimiz de birbirimizi öpelim doyasıya ve birbirimizi uyandıralım bu RÜYAdan...

SEVGİLİYE MEKTUP

Üç yıl öncesi, yaklaşık bugünler...

anneciğim yarım etmişti
                                                                                                                                                22-11-2014

Bugün nasıl bir ilişki istediğimi, seçtiğimi ya da nasıl bir ilişkiye niyetim olduğunu yazarken gözüm tarihe takıldı. Sayıların tekrar ediyor oluşu, çift-eş olmayı simgeliyor olabilir miydi acaba? Eğer öyleyse, bu eş zamanlılık, Evren ile aynı frekansta olmak ne güzel!

Evet soruma dönecek olursam “Nasıl bir ilişki olsun?”

İlişki Tanrı’ya yaptığımız bir yolculuk olsun. Birbirimize yol olalım. Tıpkı bir soğan gibi kademe kademe sahte benliklerimizden soyunalım, korkularımızdan arınalım. Cücüğümüze, Öz’ümüze yolculuk olsun. Beraber derinimize dalma, derindeki güçlü hazinelerimizi birlikte keşfetme...

Derine inerken, aynı zamanda yukarıya da tırmanalım. Nasıl olsa aşağı nasılsa yukarısı da öyle, değil mi? :) Tıpkı bir merdivenden döne döne çıkılan basamaklar gibi. Sonsuza, HİÇ’liğe yapılan tırmanışta ben bikaç basamak çıkayım, sonra O’na el vereyim, O bikaç basamak çıkıp önüme geçsin, bana elini uzatsın. Döne döne yapılan sarmal bir dans gibi.

Dansımız bazen RUMBA olsun yumuşak ve romantik, bazen TANGO olsun ateşli ve erotik, bazen bir CHA CHA gibi eğlenceli ve oyunbaz, bazen bir VALS tadında ağırbaşlı ve tutkulu, bazen bir PASO DOBLE misali erkeğimin gururla horozlanmasını izleyeyim ;)

Dans esnasında beni kavrasın, zira O’nun tutabilme kapasitesine ihtiyacım var hayatta ve dansımızda, “Yap şovunu” desin,” Ben sana her zaman desteğim ve her türlüsünden kefilim”. “Seni izlerken müzikle akmanı, çiçek çiçek açmanı, ben güzelliğinin tadını çıkaran olayım”. Bu sözlerle tüm vücudum gevşesin, hiç tatmadığım bir güven duygusu hasıl olsun...

Benim kabım olsun, aynen bir nehrin kıyısı gibi. “Ak güzelim”, desin, “ben seni tutarım”. Açsın kollarını... “Savrul güzelim, ben senin her türlü hormonal, duygusal savrulmanda yanında, yanıbaşında olacağım, seni tutmaya devam edeceğim”. Güçlü kollarıya kavrasın beni. Ben de gürül gürül çağlayayım, akayım, tek derdim sadece akmak olsun, O’na coşku olayım, hayatına neşe getireyim, duygu yelpazemde yolculuklara çıkarayım, renk katarak tekdüzeliğini kırayım. Azıcık şımarayım, kâh kucağına oturayım, kâh başımı omzuna yaslayayım.

aşka davet

Nasıl bir ilişki olsun? Daha sayayım mı? Yin-Yang sembolü gibi birbirini tamamlayan, Erkek penis değil, testis olsun; bıktık güç savaşlarında kaybolmuş, sadece “yapan-eden” erkek modelinden, erkekliği bir organa indirgeyeninden. 2014 modeli erkek Testis gibi olacak, “yetersizlik” duygusunun farkında, dişisini ezmek veya onunla yarışmak bir kenarda dursun, tıpkı testisin spermleri koruması gibi O’nu yücelten, koruyup kollayan, “Buyur sen öne geç” diyebilen. Komplekslerinin farkında ve bunlardan arınma yolunda. İnanıyorum dünya dişiler- dişil taraf tarafından evrilip dönüştürülecek; madem duyguları yöneten dişiler, madem evlat yetiştirenler kadınlar. Bu kadarına hakkımız olsun...

Adam “adam” gibi olacak. Sadece kadınına değil, duygularına da sahip çıksın. Diğer dişilere centilmence sınır koymasını bilsin, “Ne yapayım fıtratım bu” gibisinden güdük ve kadük bahanelere sığınmasın.

2 rakamı tersten ve düzden yanyana suya yansırsa ne olur? Kalp olur. İçiçe geçmiş iki kalp neye benzer hiç düşündünüz mü? Hemencecik söyleyeyim, kelebeğe. Birliktelik aynen bu motif gibi olacak, birbirine hem aşık hem özgür, hem can-ı gönülden bağlı hem pır pır kanatlı.

Asıl ayna olacak; seni sana yansıtacak, nasıl ayna nötr yansıtır; güzelsen güzel, çirkinsen çirkin. Sana makyaj yap bile demez, sen yaparsın canın çekerse. AYNA’ya bakma cesaretimiz var mı? Var mı içten hakiki yüzleşmelere? “İlişkide/ O’nda neyi yönetmeye çalıştım? Bu ilişkide ne çalışıyor/ ne çalışmıyor? Neyi manipüle/ kontrol ediyorum/ etmeye çalışıyorum? Nerde sahici davranmıyorum?”. Muhtemelen samimi olmadığımız her yerde bir korkumuz göz kırpıyordur.

Yoksa siz hala PRENS’inizi bulmadınız mı? Buldunuz da kaçtı mı? ;) Kanımca Prens bulmak uğruna birçok kurbağa öpmek de saçma, beyaz atlı bir Prens’in bizleri bulup uyandırmasını beklemek de...İkimiz de birbirimizi öpelim doyasıya ve birbirimizi uyandıralım bu RÜYAdan...