17 Mart 2018 Cumartesi

“Allah’a ulaşmanın sonu vardır, Allah’ı seyretmenin sonu yoktur.” Hz. Konevi

Birlik hali

Cümlenin anlattıklarını sezmiş, kelimelere dökemediğimden anlamlandıramamıştım. Beynimdeydi, dilime dökemiyordum. Yeter ki temiz niyetle dileyelim; umulmadık yerde karşımıza çıkar. Tesadüfen rastladığım aşağıdaki hikâyeyle vurgulanmak istenenin altı çizildi.


USTA YU

Vakti zamanında kasabanın birinde farklı bir ressam yaşarmış. Usta ressam sabahın ilk ışıklarıyla sokağa çıkar, pazardaki yerini alırmış. Sadece yüzler çizermiş; şaşkın, gülen, ağlayan, dalgın, sevecen, üzüntülü, birbirine hiç benzemeyen, ifadeleri son derece canlı resimler. Bakanlar adetâ gözlerini almaz, hayranlıkla seyredermiş. Çünkü resimdeki yüzler sanki kasabadaki gerçek yüzlerden bile daha gerçekmiş.

Görenler ona neden sadece yüz ifadeleri çizdiğini sorduğunda “Sadece bir yüz, ancak binlercesi, milyonlarcası bir o kadar farklı yüz. Her sabah uyandığımda yüreğim minnetle dolar, her gün yenilenen aynılığın farklılığı karşısında nasıl hayret etmem?” diye cevaplarmış.

Kasabalılar oldum olası biraz farklı buldukları bu dingin ve yaşlı Ustanın sözlerinin derinliği karşısında afallamakla beraber anlamak için bir çaba göstermezlermiş. "Üstat Yu işte," diye geçip giderler, günlük işlerin rutinine dalarlarmış.

Gel zaman git zaman kimsenin yaşını bilmediği, ölümün unuttuğunu sandığı Ustaları fenalaşmış. Ölüm bu, kimseyi teğet geçmez, ancak Ustanın kapısını tıklatmada epey tereddüt etmiş. Yine de kapıyı çalmış; “Biraz beklemen lazım, daha işim bitmedi” diye sakince cevaplamış Usta Ölümü. Ölüm böylesine sakin ve umursamaz bir tavırda karşılanmaya hazır değilmiş, hele ki Ustanın gözleri yok mu. Sevinçle parlayan bir çocuk gibiymiş. Ölüm soluğu Tanrı’nın yanında almış, herbir şeyi baştan sona anlatmış, Ustanın gözlerindeki saf neşeyi bile. Tanrı sormuş, “Seni bile irkilten kim olabilir? Böyle canlı yüzler çizen Ustayı derhal tanımak isterim”.

Tekrar yeryüzüne indiğinde, Ustayı kulübesinin önünde hazır bekler bulmuş. Ölüme, Ustayı pelerinine sararak nazikçe kanatlarına alıp, ait olduğu yere götürmekten başka şey kalmamış.

Derler ki o gün bu gündür Usta her bir bebek için yeni yüzler çizer, fırçasından hediye...

BİRLİK

Aynılığın farklılığı, ne güzel bir ifade, birlik hâli. Birlik hâli demişken aklıma yıllar önce yaşamış olduğum bir olay geldi. Üniversite öğrencisiyken, Türkiye’yi tanıtmak adına gitmiş olduğum bir ziyaret dönüşü Hint Okyanusu’nun üzerinde pilotun anonsuyla gözlerimizi açtık:

- Sizleri uyandırmak istemezdim, ancak manzaranın güzelliğini kaçırmanızı istemem, şimdi lütfen pencerelerinizi açın....

Asla unutamam o An’ı. Sağ tarafta gün ağarmış ve güneş havada parlıyor, sol taraf hâlâ karanlık, gökte ay ve yıldızlar...Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki, gece ve gündüze aynı anda şahidiz. Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki dünya inanılmaz bir küre dedirten. Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki, pilotu bile hayretler içerisinde bırakan. Herkeste uyku mahmurluğu ve olağanüstü bir sessizlik, sadece “Aa, oo” şeklinde ünlem tadında ifadaler...

Usta Yu’nın fırçasından hediye...

BİRLİĞE GİDEN YOL

“Eğer herşey olması gerektiği gibiyse, neden kendimizi geliştirelim, bilincimizi açalım, farkındalığımızı artıralım? Neden basamak basamak çıkılsın?”

Öğrencimin sorusu beni deriden düşünmeye itiyor. Soruyu bikaç aşamada cevaplandırmak isterim, öncelikle basamak basamak çıkma bir benzetme, isterseniz kademe kademe derine inme, isterseniz 40 kat örtüden soyunma, isterseniz duvarları yıkma deyin adına, ne fark eder?

Yaşam oyunu seviye seviye, her seviyede alınan lezzet ve sorumluluk artıyor. Herşeyin ardındaki birliği görebilme güdüsü gittikçe kuvvetleniyor. Sistemin karmaşıklığını, gizemini ve bir o kadar da mükemmelliğini. Bir manzarayı beşinci kattan ve birinci kattan izlemek aynı olmasa gerek.

İnsanlar eşit olsalar bile kaliteleri farklı (en başta doğuştan gelen ruhsal asalet, edep, ahlâk, terbiye, görgü...). İnsan olgunlaştıkça (kâmil insan), çevresine yanstıığı ışık, duruş* ne derseniz artık adına farklılaşıyor. Misâl hiç bir usta ile tanıştınız mı? Aydınlandığı rivayet edilen biri Amerikalı biri Hintli iki üstat ile tanıştım. Sadece varlıkları bile o kadar güçlü bir etki yaratıyor ki...Bırakın konuşmalarını. Bu insanlar her anlamda besliyor, yukarı çekiyor, güçlendiriyor.


Bana gelince naçizane, yolculuğuma eşlik eden insanlar hayli değişti son on senedir. Herkesin istediğini istemezken, herkesin gittiği güzergâhın benim için anlamı pek kalmadı. Hayatın dokusu inceldi, daha bir rafine oldu, mucizeler, eşzamanlıklıklar çoğaldı. Hayat benle konuşur gibi, sezgilerim arttı. Matematiğe ve sözlere dökülemeyen dünya daha bir öne çıkar oldu. Hislerim güçlendi. Eskiden beri sessiz dingindim de şimdi daha bir “ben”im sanki.

Meyve dalından kopuncaya, Portakallar oluncaya kadar yola devam...Sonrası mı? Orası meçhul. Hele bir Ol'alım da...

Hamiş: Okurlarıma bir müddet yazamayacağımı bildirmek isterim. Kendinize iyi bakın.

* Presence

YÜZLER

“Allah’a ulaşmanın sonu vardır, Allah’ı seyretmenin sonu yoktur.” Hz. Konevi

Birlik hali

Cümlenin anlattıklarını sezmiş, kelimelere dökemediğimden anlamlandıramamıştım. Beynimdeydi, dilime dökemiyordum. Yeter ki temiz niyetle dileyelim; umulmadık yerde karşımıza çıkar. Tesadüfen rastladığım aşağıdaki hikâyeyle vurgulanmak istenenin altı çizildi.


USTA YU

Vakti zamanında kasabanın birinde farklı bir ressam yaşarmış. Usta ressam sabahın ilk ışıklarıyla sokağa çıkar, pazardaki yerini alırmış. Sadece yüzler çizermiş; şaşkın, gülen, ağlayan, dalgın, sevecen, üzüntülü, birbirine hiç benzemeyen, ifadeleri son derece canlı resimler. Bakanlar adetâ gözlerini almaz, hayranlıkla seyredermiş. Çünkü resimdeki yüzler sanki kasabadaki gerçek yüzlerden bile daha gerçekmiş.

Görenler ona neden sadece yüz ifadeleri çizdiğini sorduğunda “Sadece bir yüz, ancak binlercesi, milyonlarcası bir o kadar farklı yüz. Her sabah uyandığımda yüreğim minnetle dolar, her gün yenilenen aynılığın farklılığı karşısında nasıl hayret etmem?” diye cevaplarmış.

Kasabalılar oldum olası biraz farklı buldukları bu dingin ve yaşlı Ustanın sözlerinin derinliği karşısında afallamakla beraber anlamak için bir çaba göstermezlermiş. "Üstat Yu işte," diye geçip giderler, günlük işlerin rutinine dalarlarmış.

Gel zaman git zaman kimsenin yaşını bilmediği, ölümün unuttuğunu sandığı Ustaları fenalaşmış. Ölüm bu, kimseyi teğet geçmez, ancak Ustanın kapısını tıklatmada epey tereddüt etmiş. Yine de kapıyı çalmış; “Biraz beklemen lazım, daha işim bitmedi” diye sakince cevaplamış Usta Ölümü. Ölüm böylesine sakin ve umursamaz bir tavırda karşılanmaya hazır değilmiş, hele ki Ustanın gözleri yok mu. Sevinçle parlayan bir çocuk gibiymiş. Ölüm soluğu Tanrı’nın yanında almış, herbir şeyi baştan sona anlatmış, Ustanın gözlerindeki saf neşeyi bile. Tanrı sormuş, “Seni bile irkilten kim olabilir? Böyle canlı yüzler çizen Ustayı derhal tanımak isterim”.

Tekrar yeryüzüne indiğinde, Ustayı kulübesinin önünde hazır bekler bulmuş. Ölüme, Ustayı pelerinine sararak nazikçe kanatlarına alıp, ait olduğu yere götürmekten başka şey kalmamış.

Derler ki o gün bu gündür Usta her bir bebek için yeni yüzler çizer, fırçasından hediye...

BİRLİK

Aynılığın farklılığı, ne güzel bir ifade, birlik hâli. Birlik hâli demişken aklıma yıllar önce yaşamış olduğum bir olay geldi. Üniversite öğrencisiyken, Türkiye’yi tanıtmak adına gitmiş olduğum bir ziyaret dönüşü Hint Okyanusu’nun üzerinde pilotun anonsuyla gözlerimizi açtık:

- Sizleri uyandırmak istemezdim, ancak manzaranın güzelliğini kaçırmanızı istemem, şimdi lütfen pencerelerinizi açın....

Asla unutamam o An’ı. Sağ tarafta gün ağarmış ve güneş havada parlıyor, sol taraf hâlâ karanlık, gökte ay ve yıldızlar...Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki, gece ve gündüze aynı anda şahidiz. Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki dünya inanılmaz bir küre dedirten. Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki, pilotu bile hayretler içerisinde bırakan. Herkeste uyku mahmurluğu ve olağanüstü bir sessizlik, sadece “Aa, oo” şeklinde ünlem tadında ifadaler...

Usta Yu’nın fırçasından hediye...

BİRLİĞE GİDEN YOL

“Eğer herşey olması gerektiği gibiyse, neden kendimizi geliştirelim, bilincimizi açalım, farkındalığımızı artıralım? Neden basamak basamak çıkılsın?”

Öğrencimin sorusu beni deriden düşünmeye itiyor. Soruyu bikaç aşamada cevaplandırmak isterim, öncelikle basamak basamak çıkma bir benzetme, isterseniz kademe kademe derine inme, isterseniz 40 kat örtüden soyunma, isterseniz duvarları yıkma deyin adına, ne fark eder?

Yaşam oyunu seviye seviye, her seviyede alınan lezzet ve sorumluluk artıyor. Herşeyin ardındaki birliği görebilme güdüsü gittikçe kuvvetleniyor. Sistemin karmaşıklığını, gizemini ve bir o kadar da mükemmelliğini. Bir manzarayı beşinci kattan ve birinci kattan izlemek aynı olmasa gerek.

İnsanlar eşit olsalar bile kaliteleri farklı (en başta doğuştan gelen ruhsal asalet, edep, ahlâk, terbiye, görgü...). İnsan olgunlaştıkça (kâmil insan), çevresine yanstıığı ışık, duruş* ne derseniz artık adına farklılaşıyor. Misâl hiç bir usta ile tanıştınız mı? Aydınlandığı rivayet edilen biri Amerikalı biri Hintli iki üstat ile tanıştım. Sadece varlıkları bile o kadar güçlü bir etki yaratıyor ki...Bırakın konuşmalarını. Bu insanlar her anlamda besliyor, yukarı çekiyor, güçlendiriyor.


Bana gelince naçizane, yolculuğuma eşlik eden insanlar hayli değişti son on senedir. Herkesin istediğini istemezken, herkesin gittiği güzergâhın benim için anlamı pek kalmadı. Hayatın dokusu inceldi, daha bir rafine oldu, mucizeler, eşzamanlıklıklar çoğaldı. Hayat benle konuşur gibi, sezgilerim arttı. Matematiğe ve sözlere dökülemeyen dünya daha bir öne çıkar oldu. Hislerim güçlendi. Eskiden beri sessiz dingindim de şimdi daha bir “ben”im sanki.

Meyve dalından kopuncaya, Portakallar oluncaya kadar yola devam...Sonrası mı? Orası meçhul. Hele bir Ol'alım da...

Hamiş: Okurlarıma bir müddet yazamayacağımı bildirmek isterim. Kendinize iyi bakın.

* Presence

13 Mart 2018 Salı

- Beni ne kadar seviyorsun? dedi biri ötekine.

Gül Şeyda

- Çok dedi, öteki birine. Huzurlu oldum sevdim. Üzüldüm sevdim. Hayâl kırıklığına uğradım sevdim. Nutkum tutuldu sevdim. Şaştım kaldım sevdim. Umutlandım sevdim. Düş kırıklığına uğradım sevdim. Haksızlık gördüm sevdim. Hüzünlendim sevdim. Tükendim sevdim. Yattım kalktım sevdim. Bezdim sevdim. Gücendim sevdim. Çılgına döndüm sevdim. Hayret içinde kaldım sevdim. Anlam veremedim sevdim. Kızdım sevdim. Derinlere daldım sevdim. Duyarlı olup sevdim. Dalgınlaştım sevdim. Meraklandım sevdim. Özlem dolu sevdim. Sarsıldım sevdim. Tüm içtenliğimle sevdim. Beğendim sevdim. Etkilendim sevdim. İlhâm doldum sevdim. Coştum sevdim. Ya sen?

- Çok, dedi. Öyle sevdim ki. Bazen balkonda oturur, sadece hayâl meyal hatırlayabildiğim yüzünü gözlerimin önüne getirirdim, kalbim büyürdü âdeta. Varlığına şükrederdim. Böyle birisi de olabiliyormuş hayatta demek derdim. Nasıl hafiflerdim öyle anlarda, esen yel içimden geçiyormuşçasına. Bıyık altından gülümserdim yolda, kimseler anlamazdı. Canlı, capcanlı olurdum, kendi kendime kutlardım bu anları. Yerimde duramaz, dans edercesine yürür, hoplaya zıplaya sekerdim. İçim içime sığmazdı. Gözlerim ışıldar, kıpır kıpır atar yüreğim.

İNSANİ AŞKTAN İLAHİ OLANA

Sahi kaldı mı böyle aşklar? Yoksa siz hâlâ annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz? Naçizane derim Canan Hoca’yı (Karatay) dinleyip  halis muhlis köy tereyağı yiyip kalbinize iyi bakın.

Danışanlarımdan edindiğim bilgilerden şimdilerde sıkça gözlemlediğim bir durum var, duvarları hayli yüksek, aşktan dört nala kaçan erkeklerle kaynıyor ortalık. Öyle duvarlar ki bunlar, Rapunzel’in saçları bile pes eder. Duvarları inşa etmekle kalmıyor elbette iş, güvenli kalenize sığınıp, kime sadece burçtan bakacak, kimi sadece avluya alacaksınız karar vermek lazım :)

Sonrası “dokunmam ancak gözümle severim, dokunurum ama yatağıma almam, yatağıma alırım da hayatıma asla almam” gibi kategorilere bölme şeklinde. Böylelikle erkek “aman ne lazım canım yanmasın arkadaş, kontrol bende olmalı, istediğimi istediğim şekilde severim, şekil ve şemailini ben belirlerim” mesajını veriyor. Ültimatomlar veriliyor, kaleye bayrak falan asılıyor, hattâ “basamak” yapılıyorsunuz naçizane. Pekiyi bu duvarları hiç mi delen yok?

Elbette epey arsız, çaresiz, çıkar odaklı, bilinçsiz, sadece alacağını almaya odaklanan, bir takım mertebe, satatü (evlilik, pozisyon vs...) peşinde kadınlar bu duvarları aşar aşmasına da kaleyi fethetmek değildir ki amaç. Duygusal paylaşımın baz olduğu anlamlı bir ilişkide “istenildiği (arzu edildiği) kadar istemek, istediği kadar istenilmektir” esas olan.

Birçok sevda yaşanmadan tarihin kayıp sayfalarına karışıyor. Neyse gelin, kim bulmuş ki gerçek aşkı ben kaybedeyim, sizlere aşkı anlatan güzel bir hikâye paylaşayım.

BİRADER THOMAS VE BÜLBÜL

Thomas manastırdaki diğer genç rahiplerden gerek davranışıyla gerek duruşuyla hemen ayrılır, yalnız geçirdiği saatleri çok sever, dualardan, elyazmalarını okumaktan keyif alırdı. Hele ki bahçeyle uğraşma tutkusu yok mu.

Yaşdaşlarının gözlerini açmakta zorlandığı sabahin ilk saatlerinde, o soluğu dışarda alır, büyük Ressam’ın tasvir edilemeyen muazzamlıkta ışıklarla oynayışını seyrederdi. Bir sabah müthiş güzellikte bir ses işitti, o tarafa yürüdüğünde dünyanın en güzel gülünün karşısında bir bülbülün şakımasını duyar, buna duymak denmez, âdeta tüm hücrelerinde hisseder. Bülbülün bu derin şarkısı karşısında gülün her bir taç yaprağı sanki alev alev bir kalp olur. Nasıl bir aşktır bu, Birader Thomas tüm evrenle bir olur, bikaç damla gözyaşı akar gözlerinden.

Manastıra döndüğünde eski Thomas değildir sanki. Yüzü (kendisi görmese dahi) ve yüreği ışıl ışıldır. Değişen sadece o mudur, manastır da bir hayli değişmiştir, bahçe farklı gibidir, yeni rahip arkadaşlar mı gelmiştir. Bütün bunlara anlam verebilmek için baş rahibin odasına seyirtir. Baş rahip de değişmiştir; “Sizin anlatmış olduğunuz baş rahip yüzyıl öncesinde buradaydı, yaklaşık otuz yıldır yıldır bu görevi ben üstleniyorum,” diye nazikçe cevaplar Thomas’ı.

Zaman mı durmuştur, sonsuzluk kapısı mı aralanmıştır, sahi ne olmuştur? İki adam sessizce, bilinmeyenin gizemi karşısında birbirlerine bakakalırlar...

Ne diyelim, gerçek aşkların artması temennim...

Hamiş: Aydınlanmış bir üstat demişti, "kimlik (ego) boşluğa örülü duvarlardan ibarettir" diye. "Eğer yeterince derinlere bakarsanız, egonun duvarlarını, taa 10 yaşından beri tutunduğunuz kalıpları bile hayretle görürsünüz. Boşlukta akıp giden görüntülere, düşüncelere bomboş kalma, şeffaf olup içinizden akıp gitmelerine fırsat tanıma; bir nevi kendinizi yani kimliğinizi uçuruma bırakma cesaretiniz varsa, Öz’ünüze kavuşur müthiş bir aydınlık ve huzurla dolarsınız." Pekiyi kaç kişi bu mertebede? İşte orası tam bir muammâ...


YOL GÖSTEREN KALP

- Beni ne kadar seviyorsun? dedi biri ötekine.

Gül Şeyda

- Çok dedi, öteki birine. Huzurlu oldum sevdim. Üzüldüm sevdim. Hayâl kırıklığına uğradım sevdim. Nutkum tutuldu sevdim. Şaştım kaldım sevdim. Umutlandım sevdim. Düş kırıklığına uğradım sevdim. Haksızlık gördüm sevdim. Hüzünlendim sevdim. Tükendim sevdim. Yattım kalktım sevdim. Bezdim sevdim. Gücendim sevdim. Çılgına döndüm sevdim. Hayret içinde kaldım sevdim. Anlam veremedim sevdim. Kızdım sevdim. Derinlere daldım sevdim. Duyarlı olup sevdim. Dalgınlaştım sevdim. Meraklandım sevdim. Özlem dolu sevdim. Sarsıldım sevdim. Tüm içtenliğimle sevdim. Beğendim sevdim. Etkilendim sevdim. İlhâm doldum sevdim. Coştum sevdim. Ya sen?

- Çok, dedi. Öyle sevdim ki. Bazen balkonda oturur, sadece hayâl meyal hatırlayabildiğim yüzünü gözlerimin önüne getirirdim, kalbim büyürdü âdeta. Varlığına şükrederdim. Böyle birisi de olabiliyormuş hayatta demek derdim. Nasıl hafiflerdim öyle anlarda, esen yel içimden geçiyormuşçasına. Bıyık altından gülümserdim yolda, kimseler anlamazdı. Canlı, capcanlı olurdum, kendi kendime kutlardım bu anları. Yerimde duramaz, dans edercesine yürür, hoplaya zıplaya sekerdim. İçim içime sığmazdı. Gözlerim ışıldar, kıpır kıpır atar yüreğim.

İNSANİ AŞKTAN İLAHİ OLANA

Sahi kaldı mı böyle aşklar? Yoksa siz hâlâ annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz? Naçizane derim Canan Hoca’yı (Karatay) dinleyip  halis muhlis köy tereyağı yiyip kalbinize iyi bakın.

Danışanlarımdan edindiğim bilgilerden şimdilerde sıkça gözlemlediğim bir durum var, duvarları hayli yüksek, aşktan dört nala kaçan erkeklerle kaynıyor ortalık. Öyle duvarlar ki bunlar, Rapunzel’in saçları bile pes eder. Duvarları inşa etmekle kalmıyor elbette iş, güvenli kalenize sığınıp, kime sadece burçtan bakacak, kimi sadece avluya alacaksınız karar vermek lazım :)

Sonrası “dokunmam ancak gözümle severim, dokunurum ama yatağıma almam, yatağıma alırım da hayatıma asla almam” gibi kategorilere bölme şeklinde. Böylelikle erkek “aman ne lazım canım yanmasın arkadaş, kontrol bende olmalı, istediğimi istediğim şekilde severim, şekil ve şemailini ben belirlerim” mesajını veriyor. Ültimatomlar veriliyor, kaleye bayrak falan asılıyor, hattâ “basamak” yapılıyorsunuz naçizane. Pekiyi bu duvarları hiç mi delen yok?

Elbette epey arsız, çaresiz, çıkar odaklı, bilinçsiz, sadece alacağını almaya odaklanan, bir takım mertebe, satatü (evlilik, pozisyon vs...) peşinde kadınlar bu duvarları aşar aşmasına da kaleyi fethetmek değildir ki amaç. Duygusal paylaşımın baz olduğu anlamlı bir ilişkide “istenildiği (arzu edildiği) kadar istemek, istediği kadar istenilmektir” esas olan.

Birçok sevda yaşanmadan tarihin kayıp sayfalarına karışıyor. Neyse gelin, kim bulmuş ki gerçek aşkı ben kaybedeyim, sizlere aşkı anlatan güzel bir hikâye paylaşayım.

BİRADER THOMAS VE BÜLBÜL

Thomas manastırdaki diğer genç rahiplerden gerek davranışıyla gerek duruşuyla hemen ayrılır, yalnız geçirdiği saatleri çok sever, dualardan, elyazmalarını okumaktan keyif alırdı. Hele ki bahçeyle uğraşma tutkusu yok mu.

Yaşdaşlarının gözlerini açmakta zorlandığı sabahin ilk saatlerinde, o soluğu dışarda alır, büyük Ressam’ın tasvir edilemeyen muazzamlıkta ışıklarla oynayışını seyrederdi. Bir sabah müthiş güzellikte bir ses işitti, o tarafa yürüdüğünde dünyanın en güzel gülünün karşısında bir bülbülün şakımasını duyar, buna duymak denmez, âdeta tüm hücrelerinde hisseder. Bülbülün bu derin şarkısı karşısında gülün her bir taç yaprağı sanki alev alev bir kalp olur. Nasıl bir aşktır bu, Birader Thomas tüm evrenle bir olur, bikaç damla gözyaşı akar gözlerinden.

Manastıra döndüğünde eski Thomas değildir sanki. Yüzü (kendisi görmese dahi) ve yüreği ışıl ışıldır. Değişen sadece o mudur, manastır da bir hayli değişmiştir, bahçe farklı gibidir, yeni rahip arkadaşlar mı gelmiştir. Bütün bunlara anlam verebilmek için baş rahibin odasına seyirtir. Baş rahip de değişmiştir; “Sizin anlatmış olduğunuz baş rahip yüzyıl öncesinde buradaydı, yaklaşık otuz yıldır yıldır bu görevi ben üstleniyorum,” diye nazikçe cevaplar Thomas’ı.

Zaman mı durmuştur, sonsuzluk kapısı mı aralanmıştır, sahi ne olmuştur? İki adam sessizce, bilinmeyenin gizemi karşısında birbirlerine bakakalırlar...

Ne diyelim, gerçek aşkların artması temennim...

Hamiş: Aydınlanmış bir üstat demişti, "kimlik (ego) boşluğa örülü duvarlardan ibarettir" diye. "Eğer yeterince derinlere bakarsanız, egonun duvarlarını, taa 10 yaşından beri tutunduğunuz kalıpları bile hayretle görürsünüz. Boşlukta akıp giden görüntülere, düşüncelere bomboş kalma, şeffaf olup içinizden akıp gitmelerine fırsat tanıma; bir nevi kendinizi yani kimliğinizi uçuruma bırakma cesaretiniz varsa, Öz’ünüze kavuşur müthiş bir aydınlık ve huzurla dolarsınız." Pekiyi kaç kişi bu mertebede? İşte orası tam bir muammâ...