24 Kasım 2018 Cumartesi

"Açıklama gerekli değil. Sadece heyecan ve şaşkınlıkla arayan, bakan; uyanmış, her an yaşamın gizemini hissedip, deneyimleyebilen bir kalp gerekli olan. Ve sadece o zaman, hakikati öğreneceksin." Osho

"Memur bir babanın en küçük kızıydı, hep öğretmen olmak istiyordu. Ne olmak istiyorsun sorusuna cevaben; ortaokul yıllarında “İngilizce” lise yıllarında “Sosyal bilimler”, diye cevap verirdi. Dönemine göre etkilendiği hocaların branşlarını söylüyor olmalıydı.

Birilerine birşey aktarmak, hayatına dokunma arzusu o kadar hakimdi ki gözde bir üniversitenin havalı bir bölümünde okuması bile birşey değiştirmedi. Şirketlerin ayaklarına iş görüşmesine geldiği yıllarda bile, gözü başka birşey görmeyip, hiçbir iş görüşmesine girmeyip “Akademisyen” olmak istediğini söyleyecekti.

Ne var ki ailesinin maddi-manevi zorlu yıllarıydı, kendini bir anda, ruhen çok uzak olduğu banka dünyasında takımlar içinde çalışır buldu. Kimseye gücenmedi azimle çalışmaya devam etti. Sadece büyük ablasının köy öğrencilerini şehir tiyatrosuna veya operasına götürdüğünü duyduğunda, ablasının Öğretmenler Günü’nü kutladığında içi cız ederdi.”


Yukarda anlatmış olduğum kişi benim. Yıllar içinde biriktirmiş olduğum parayla, kariyerimi elimin tersiyle itip gönül verdiğim eğitmenliğime kavuştum. Her günün sonunda bazen katılımcılar mı beni ben mi onları eğitiyorum diye şaşırır, her birine minnet duyarım. Ufacık bir notla günüme anlam katarlar. Biliyorum katedeceğim daha hayli yolum var.


Eskiden ne hocalarım vardı. Sırf annesi babası boşanan Yıldırım Yıldırım için saatlerce ağlayan ilkokul öğretmenim Nazife Nişan gibi. Bana bir voleybolcu kadar iyi pas atmanın ince tekniklerini öğreten beden eğitimi hocam İbrahim Gündemli gibi. O kadar iyiydi ki paslarım Eczacıbaşı takımının profesyonel oyuncuları bile şaşırmıştı.


Hele ki Matematiğin mantığını anlatıp, bize sonsuzluk kavramını iliklerimize kadar kavramamızı sağlatmak için “Sonsuzu düşünebiliyor musunuz?” derken kürsüden uçan dershane hocamız İbrahim Hoca gibi. Dershanede burslu okudum ben, gelecek vaadediyorum diye hiç para almadılar. Yarım puandan az bir farkla İşletme bölümünü kaçırdığımda duyduğum üzüntüyü yine hocam hafifletti; “Sana İktisat yakışır, İktisat bilimi bilgi işidir”.

Başta Atatürk, bizi eğiten ilk kişi annelerimiz, ilkokul öğretmenlerimiz olmak üzere; Öğretmenler Günümüz kutlu ve mutlu olsun. Ellerinizden öperim...

ÖĞRETMENLER GÜNÜ

"Açıklama gerekli değil. Sadece heyecan ve şaşkınlıkla arayan, bakan; uyanmış, her an yaşamın gizemini hissedip, deneyimleyebilen bir kalp gerekli olan. Ve sadece o zaman, hakikati öğreneceksin." Osho

"Memur bir babanın en küçük kızıydı, hep öğretmen olmak istiyordu. Ne olmak istiyorsun sorusuna cevaben; ortaokul yıllarında “İngilizce” lise yıllarında “Sosyal bilimler”, diye cevap verirdi. Dönemine göre etkilendiği hocaların branşlarını söylüyor olmalıydı.

Birilerine birşey aktarmak, hayatına dokunma arzusu o kadar hakimdi ki gözde bir üniversitenin havalı bir bölümünde okuması bile birşey değiştirmedi. Şirketlerin ayaklarına iş görüşmesine geldiği yıllarda bile, gözü başka birşey görmeyip, hiçbir iş görüşmesine girmeyip “Akademisyen” olmak istediğini söyleyecekti.

Ne var ki ailesinin maddi-manevi zorlu yıllarıydı, kendini bir anda, ruhen çok uzak olduğu banka dünyasında takımlar içinde çalışır buldu. Kimseye gücenmedi azimle çalışmaya devam etti. Sadece büyük ablasının köy öğrencilerini şehir tiyatrosuna veya operasına götürdüğünü duyduğunda, ablasının Öğretmenler Günü’nü kutladığında içi cız ederdi.”


Yukarda anlatmış olduğum kişi benim. Yıllar içinde biriktirmiş olduğum parayla, kariyerimi elimin tersiyle itip gönül verdiğim eğitmenliğime kavuştum. Her günün sonunda bazen katılımcılar mı beni ben mi onları eğitiyorum diye şaşırır, her birine minnet duyarım. Ufacık bir notla günüme anlam katarlar. Biliyorum katedeceğim daha hayli yolum var.


Eskiden ne hocalarım vardı. Sırf annesi babası boşanan Yıldırım Yıldırım için saatlerce ağlayan ilkokul öğretmenim Nazife Nişan gibi. Bana bir voleybolcu kadar iyi pas atmanın ince tekniklerini öğreten beden eğitimi hocam İbrahim Gündemli gibi. O kadar iyiydi ki paslarım Eczacıbaşı takımının profesyonel oyuncuları bile şaşırmıştı.


Hele ki Matematiğin mantığını anlatıp, bize sonsuzluk kavramını iliklerimize kadar kavramamızı sağlatmak için “Sonsuzu düşünebiliyor musunuz?” derken kürsüden uçan dershane hocamız İbrahim Hoca gibi. Dershanede burslu okudum ben, gelecek vaadediyorum diye hiç para almadılar. Yarım puandan az bir farkla İşletme bölümünü kaçırdığımda duyduğum üzüntüyü yine hocam hafifletti; “Sana İktisat yakışır, İktisat bilimi bilgi işidir”.

Başta Atatürk, bizi eğiten ilk kişi annelerimiz, ilkokul öğretmenlerimiz olmak üzere; Öğretmenler Günümüz kutlu ve mutlu olsun. Ellerinizden öperim...

23 Kasım 2018 Cuma

“Vazifeniz pek mühim ve hayatidir.”

Portakalın Bilgeliği

Yıl 1921. Sakarya Savaşı öncesi. Milli bağımsızlık henüz kazanılmamış. Yunanlı işgalciler Ankara yakınlarında. Meclis’in Kayseri’ye taşınılmasını düşünüp teklif edenler bile var. Pekiyi ne yapar bu şartlarda Atatürk?

“Cahillikle savaş düşmanla savaştan daha az önemli değildir,” diyerek Maarif Kongresi’ni toplar. Anadolu’nun dört bir yanından 40’ı kadın 180 eğitimci katılır. Ankara öğretmen evinde düzenlenen kongre için Mustafa Kemal bir günlüğüne cepheden ayrılır. Açılış konuşmasında;

“...Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur...Vazifeniz pek mühim ve hayatidir,” diyerek ünlü sözlerini sarf eder.

Kongreden hemen sonra, İsmail Hakkı Tonguç gibi öğretmenleri Almanya’ya gönderir, herkesin bildiği üzere bu adam ilerde pek çok kişinin hayatına dokunacak olan Köy Enstitüleri’nin kurucusu olur.

Atatürk, dolaylı veya dolaysız birçok yoldan eğitime katkı sağlar. Gelecek vaat eden 750 genci yurtdışına yollar, misâl Ekrem Akurgal arkeolojide, Cahit Arf matematikte hocaların hocası (ordinaryüs) olur. Arf matematik bilimine “Arf Değişmezleri” ve “Arf Halkaları” gibi iki teorem hediye eder.

Yetmez, 1936 yılında "Geometri" adında 44 sayfalık bir kitap yazıp, Arapça ve Farsça geometri terimlerine ana dilimizde karşılıklar bulur; boyut, yay, yatay, çember, köşegen, eşkenar, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, paralel, çizgi, teori, teorem gibi pekçok kelime türetir.


Cumhuriyet’in beşinci yılında cehalete darbe vuracak asıl hareketi gerçekleştirir. Alfabeyi değiştirir. Bir yıl gibi kısa sürede 2 milyon kişi okuma yazma öğrenir. Toplam nüfusun o sıralarda 13 milyon civarında olduğu düşünülürse...

Her devrimde, her yenilikte farklı bir kesimden dirençle karşılanan Atatürk’e, bu sefer cahil diye nitelendirdiği okuma yazma bilmeyen halkla aynı kefeye konmak istemeyen sözde aydın! ve ulema kesimden itirazlar yükselir. Ancak yeni alfabenin önü alınabilir gibi değildir, bilen bilmeyene öğretir, hâttâ Latin harflerini kullanan yabancılar dahil öğrenir...

Bir insanın bir ömürde yapabileceği bir devrimi yıllar, üstelik aylar içinde yapabiliyor olması. Ne kadar minnet duysak az...

Eğitime katkılarını bir kenara koyacak olursak; Atatürk bize gündelik hayatın içinde bile her sözüyle hareketiyle, tavrıyla birşeyler öğretmiştir. Bulunduğu çağa göre tartışmasız bilinç olarak hayli önde olağanüstü bir lider olduğu için...

Başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere, bizi eğiten ilk kişi annelerimiz, ilkokul öğretmenlerimiz, emeği geçen bütün öğretmenlerimize kocaman yürek dolusu teşekkürler...


BAŞÖĞRETMEN

“Vazifeniz pek mühim ve hayatidir.”

Portakalın Bilgeliği

Yıl 1921. Sakarya Savaşı öncesi. Milli bağımsızlık henüz kazanılmamış. Yunanlı işgalciler Ankara yakınlarında. Meclis’in Kayseri’ye taşınılmasını düşünüp teklif edenler bile var. Pekiyi ne yapar bu şartlarda Atatürk?

“Cahillikle savaş düşmanla savaştan daha az önemli değildir,” diyerek Maarif Kongresi’ni toplar. Anadolu’nun dört bir yanından 40’ı kadın 180 eğitimci katılır. Ankara öğretmen evinde düzenlenen kongre için Mustafa Kemal bir günlüğüne cepheden ayrılır. Açılış konuşmasında;

“...Silahıyla olduğu gibi dimağıyla da mücadele mecburiyetinde olan milletimizin, birincisinde gösterdiği kudreti ikincisinde de göstereceğine asla şüphem yoktur...Vazifeniz pek mühim ve hayatidir,” diyerek ünlü sözlerini sarf eder.

Kongreden hemen sonra, İsmail Hakkı Tonguç gibi öğretmenleri Almanya’ya gönderir, herkesin bildiği üzere bu adam ilerde pek çok kişinin hayatına dokunacak olan Köy Enstitüleri’nin kurucusu olur.

Atatürk, dolaylı veya dolaysız birçok yoldan eğitime katkı sağlar. Gelecek vaat eden 750 genci yurtdışına yollar, misâl Ekrem Akurgal arkeolojide, Cahit Arf matematikte hocaların hocası (ordinaryüs) olur. Arf matematik bilimine “Arf Değişmezleri” ve “Arf Halkaları” gibi iki teorem hediye eder.

Yetmez, 1936 yılında "Geometri" adında 44 sayfalık bir kitap yazıp, Arapça ve Farsça geometri terimlerine ana dilimizde karşılıklar bulur; boyut, yay, yatay, çember, köşegen, eşkenar, artı, eksi, çarpı, bölü, eşit, paralel, çizgi, teori, teorem gibi pekçok kelime türetir.


Cumhuriyet’in beşinci yılında cehalete darbe vuracak asıl hareketi gerçekleştirir. Alfabeyi değiştirir. Bir yıl gibi kısa sürede 2 milyon kişi okuma yazma öğrenir. Toplam nüfusun o sıralarda 13 milyon civarında olduğu düşünülürse...

Her devrimde, her yenilikte farklı bir kesimden dirençle karşılanan Atatürk’e, bu sefer cahil diye nitelendirdiği okuma yazma bilmeyen halkla aynı kefeye konmak istemeyen sözde aydın! ve ulema kesimden itirazlar yükselir. Ancak yeni alfabenin önü alınabilir gibi değildir, bilen bilmeyene öğretir, hâttâ Latin harflerini kullanan yabancılar dahil öğrenir...

Bir insanın bir ömürde yapabileceği bir devrimi yıllar, üstelik aylar içinde yapabiliyor olması. Ne kadar minnet duysak az...

Eğitime katkılarını bir kenara koyacak olursak; Atatürk bize gündelik hayatın içinde bile her sözüyle hareketiyle, tavrıyla birşeyler öğretmiştir. Bulunduğu çağa göre tartışmasız bilinç olarak hayli önde olağanüstü bir lider olduğu için...

Başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere, bizi eğiten ilk kişi annelerimiz, ilkokul öğretmenlerimiz, emeği geçen bütün öğretmenlerimize kocaman yürek dolusu teşekkürler...


Bahsedeceğim tarihi veya mitolojik bir kavram değil...

Portakalın Bilgeliği

Mavi gözleri boncuk boncuk, güneşi andıran bir delikanlı. “Köylüyüm ben”, diyor. “Dağ köyünden. Selanik’te bir sene Matematik okudum, burada dört sene öğretmenlik. Tam beş sene okudum, öğretmen olamıyorum, iş yok güç yok, garson oldum, ne yapayım?”

Yanlış anlaşılmasın, işini asla küçümsemiyor, istediği işi yapamama telâşında. Oysa gönlü açık, zihni açık, “Ne güzel öğretmen olur senden Pashalis,” diyesim geliyor. Daha neler neler geliyor, demiyorum, sadece dinliyorum. Anlatmak, paylaşmak istiyor, dolmuş, çok belli.

Neler mi söylerdim; “Anlıyorum hayâl kırıklıklarını, ben istediği işi yapabilmek için tam yirmi sene bekledim, umarım sen bu kadar beklemezsin. Pişman mıyım, asla, daha önceki işler beni pişirdi, bu kıvama getirdi, finansın bile eğitmenlikle alâkası varmış desem inanır mısın, bilirim bilmesine ancak dilim dönmez anlatmaya...

“Dedikodudan, kim ne giymiş gibi laflardan hoşlanmıyorum, Evren beni çekiyor, sonra neden burdayız, Dünya nasıl bu hâle geldi, Big Bang, hep okuyorum kendim için, İngilizce öğreniyorum kendim için, bu kadar zamandır burdayım bunları konuşabildiğim ender kişilerdensiniz...”

Ben de Pashalis, yıllarca topluluklarda eğreti durdum sırf bu yüzden, dedikodular, laf taşımalar, gruplaşmalar saçma gelirdi bana. Senin gibi bizden büyük, bizi biz yapan konuları konuşmak isterdim, kimseleri bulamazdım, ne mi yaptım, kitaplar oldu en iyi dostum....

“Hayatta yalnız olmayı, sadece kendi gücüme güvenmeyi öğrendim. Dünyayı yönetenler hep kontrol peşinde. Yanlış yapıyorlar. Oysa iyi olmayı seçebilirler. Biz gibilerin hiç mi yükselme şansı olmayacak?”

Olacak, kendine güven. İyi ki senin gibi gençler var. Biraz sabır, biraz emek, biraz tecrübe. Evrenin adaletine güven. Ne ekersen onu biçersin, umarım tez vakitte biçersin...

Dedeağaç’ta gün batıyor, yeni umutlar doğuyor ufukta...


PASHALIS

Bahsedeceğim tarihi veya mitolojik bir kavram değil...

Portakalın Bilgeliği

Mavi gözleri boncuk boncuk, güneşi andıran bir delikanlı. “Köylüyüm ben”, diyor. “Dağ köyünden. Selanik’te bir sene Matematik okudum, burada dört sene öğretmenlik. Tam beş sene okudum, öğretmen olamıyorum, iş yok güç yok, garson oldum, ne yapayım?”

Yanlış anlaşılmasın, işini asla küçümsemiyor, istediği işi yapamama telâşında. Oysa gönlü açık, zihni açık, “Ne güzel öğretmen olur senden Pashalis,” diyesim geliyor. Daha neler neler geliyor, demiyorum, sadece dinliyorum. Anlatmak, paylaşmak istiyor, dolmuş, çok belli.

Neler mi söylerdim; “Anlıyorum hayâl kırıklıklarını, ben istediği işi yapabilmek için tam yirmi sene bekledim, umarım sen bu kadar beklemezsin. Pişman mıyım, asla, daha önceki işler beni pişirdi, bu kıvama getirdi, finansın bile eğitmenlikle alâkası varmış desem inanır mısın, bilirim bilmesine ancak dilim dönmez anlatmaya...

“Dedikodudan, kim ne giymiş gibi laflardan hoşlanmıyorum, Evren beni çekiyor, sonra neden burdayız, Dünya nasıl bu hâle geldi, Big Bang, hep okuyorum kendim için, İngilizce öğreniyorum kendim için, bu kadar zamandır burdayım bunları konuşabildiğim ender kişilerdensiniz...”

Ben de Pashalis, yıllarca topluluklarda eğreti durdum sırf bu yüzden, dedikodular, laf taşımalar, gruplaşmalar saçma gelirdi bana. Senin gibi bizden büyük, bizi biz yapan konuları konuşmak isterdim, kimseleri bulamazdım, ne mi yaptım, kitaplar oldu en iyi dostum....

“Hayatta yalnız olmayı, sadece kendi gücüme güvenmeyi öğrendim. Dünyayı yönetenler hep kontrol peşinde. Yanlış yapıyorlar. Oysa iyi olmayı seçebilirler. Biz gibilerin hiç mi yükselme şansı olmayacak?”

Olacak, kendine güven. İyi ki senin gibi gençler var. Biraz sabır, biraz emek, biraz tecrübe. Evrenin adaletine güven. Ne ekersen onu biçersin, umarım tez vakitte biçersin...

Dedeağaç’ta gün batıyor, yeni umutlar doğuyor ufukta...


19 Kasım 2018 Pazartesi

"Herkes Kemalini Söyler
İncinme Gönül İncinme" ANONİM

Portakalın Bilgeliği

Başkomutanlık Kanunu oylanıyordu.

177 Evet, 11 Hayır, 13 Çekimser oy vardı.

Haksız eleştirilere alışkındı, asılsız suçlamaları bile yadırgamazdı, mecliste konuşurken kendisine daktilo fırlatılması karşısında bile soğunkanlılığını yitirmemişti. Ama ya komutanlığına ret oyu verilmesi? Çok kırılmıştı, kabullenemiyordu.

Atatürk ömründe belki de ilk kez bu kadar üzgün görünüyordu. “İnsan çiğ süt emmiş derler, bu atasözünün değerini, ne anlama geldiğini maalesef bugün mecliste anladım,” dedi.

ÇALIŞMA

Ne zaman şahsıma hak etmediğim bir söz söylense yukarda bahsetmiş olduklarım gelir aklıma. Kimlere hak etmedikleri neler neler yapılıyor dünya tarihinde. Acım yok olmaz ancak hayli azalır.

Haksızlıklara karşı nötr durabilmemde, yıllar içinde yaptığım çalışmaların da etkisi oldu şüphesiz. Misâl yanlış anlamanın da yanlış anlaşılmanın da bedelleri var elbette, ancak biri size “bilgili, kültürlü” yerine “bilgiç” diyorsa bunun pek yanlış anlaşılacak tarafı yok kanımca :)

Sizlerle bir çalışmayı paylaşmak isterim. Debbie Ford “Işığı Arayanların Karanlık Yanı” adlı kitabında, “Sarı Otobüs” adını verdiği bir meditasyondan bahseder. Kitabı karıştırıp detaylı öğrenebilirisiniz, şimdilik paylaşmak istediğim ön bilgi mahiyetinde. Madem ademoğlu ışığıyla ve karanlığıyla bir bütün, çalışma her bir karanlık veçhemizi sahiplenmekle ilgili.

Diyelim biri size “pasaklı” dedi ve siz son derece “temiz-düzenli” bir insansınız. Şaşırıp üzüldünüz, bu dünyada binde bir bile olsa pasaklı davranma ihtimâliniz yok mu pekiyi? Günün birinde zorunlu olarak bir kampa gönderilebilirsiniz, orada titiz ve temiz olma şansınız pek kalmaz. Yahut sizi 180 derece değiştirecek bir olay yaşayabilirsiniz.

“Pasaklı” kelimesine yüklediğiniz anlam ne? Onu bulup benimseyebilirsiniz. “Pasaklı” yanınızı veya o kavrama dair ittirdiğiniz yanı kabul ettiğinizde değişir herşey. Biraz inanç, güven, eylem...

ATATÜRK

Atatürk’ü bugüne getirelim, elbette, Atatürk’ün sayısız niteliği ve yetkinliğini saymakla bitiremeyiz, ancak herkesin birleştiği bir şey olsa gerek Atatürk eylem adamıydı...

Bu gibi lâflara cevabını yine eylemle verecekti...

Anlamak ve uygulamak nasip olsun....

LAF OLA BERİ GELE

"Herkes Kemalini Söyler
İncinme Gönül İncinme" ANONİM

Portakalın Bilgeliği

Başkomutanlık Kanunu oylanıyordu.

177 Evet, 11 Hayır, 13 Çekimser oy vardı.

Haksız eleştirilere alışkındı, asılsız suçlamaları bile yadırgamazdı, mecliste konuşurken kendisine daktilo fırlatılması karşısında bile soğunkanlılığını yitirmemişti. Ama ya komutanlığına ret oyu verilmesi? Çok kırılmıştı, kabullenemiyordu.

Atatürk ömründe belki de ilk kez bu kadar üzgün görünüyordu. “İnsan çiğ süt emmiş derler, bu atasözünün değerini, ne anlama geldiğini maalesef bugün mecliste anladım,” dedi.

ÇALIŞMA

Ne zaman şahsıma hak etmediğim bir söz söylense yukarda bahsetmiş olduklarım gelir aklıma. Kimlere hak etmedikleri neler neler yapılıyor dünya tarihinde. Acım yok olmaz ancak hayli azalır.

Haksızlıklara karşı nötr durabilmemde, yıllar içinde yaptığım çalışmaların da etkisi oldu şüphesiz. Misâl yanlış anlamanın da yanlış anlaşılmanın da bedelleri var elbette, ancak biri size “bilgili, kültürlü” yerine “bilgiç” diyorsa bunun pek yanlış anlaşılacak tarafı yok kanımca :)

Sizlerle bir çalışmayı paylaşmak isterim. Debbie Ford “Işığı Arayanların Karanlık Yanı” adlı kitabında, “Sarı Otobüs” adını verdiği bir meditasyondan bahseder. Kitabı karıştırıp detaylı öğrenebilirisiniz, şimdilik paylaşmak istediğim ön bilgi mahiyetinde. Madem ademoğlu ışığıyla ve karanlığıyla bir bütün, çalışma her bir karanlık veçhemizi sahiplenmekle ilgili.

Diyelim biri size “pasaklı” dedi ve siz son derece “temiz-düzenli” bir insansınız. Şaşırıp üzüldünüz, bu dünyada binde bir bile olsa pasaklı davranma ihtimâliniz yok mu pekiyi? Günün birinde zorunlu olarak bir kampa gönderilebilirsiniz, orada titiz ve temiz olma şansınız pek kalmaz. Yahut sizi 180 derece değiştirecek bir olay yaşayabilirsiniz.

“Pasaklı” kelimesine yüklediğiniz anlam ne? Onu bulup benimseyebilirsiniz. “Pasaklı” yanınızı veya o kavrama dair ittirdiğiniz yanı kabul ettiğinizde değişir herşey. Biraz inanç, güven, eylem...

ATATÜRK

Atatürk’ü bugüne getirelim, elbette, Atatürk’ün sayısız niteliği ve yetkinliğini saymakla bitiremeyiz, ancak herkesin birleştiği bir şey olsa gerek Atatürk eylem adamıydı...

Bu gibi lâflara cevabını yine eylemle verecekti...

Anlamak ve uygulamak nasip olsun....

18 Kasım 2018 Pazar

Bilinen hikâyedir.

Portakalın Bilgeliği

'Magdalalı Meryem fahişelik yaptığı gerekçesiyle bikaç başka kadınla beraber yakalanıp tutuklanır. Kurallar gereği linç edilmelidir, kalabalık toplanır.

İsa Peygamber engel olur. Kalabalık İsa Peygamber’e lâf atar; “Madem kurtarıcısın, ilk taşı sen at Musa’nın kanunları gereği”. İsa Peygamber Meryem’in kendisine sığınmasına müsaade eder. Halk iyice hiddetlenir. Dünyada “Kalp bilincinin” temsili olan Hz. İsa ünlü sözlerini sarf eder;

“Aranızda hiç günahı olmayan atsın ilk taşı”. Değil taş atmaya cesaret etmek, kimseden çıt çıkmaz. Halk yavaş yavaş dağılır. Meryem affedilir. Sonrasında İsa’nın müritlerinden olur.'

Muhtemelen Hz. İsa olmasaydı, halk Meryem’I taşlayacaktı, pekiyi bu halkın bilincinin (ve bunun iz düşümü olarak bildiklerinin ve yaptıklarının) Meryem’den üstün olduğu anlamına mı gelecekti? Sırf sayıca üstünler diye? Sırf genel geçeri yaşıyorlar diye?

Günümüz dünyasında birbirimize fiziksel taşlar atmıyoruz nihayetinde, kalp kırıcı olan sözel taşlarla, taşlamalarla yetiniyoruz! Bizans entrikalarını devralan, bir türlü düello (yüzleşme) geleneğinin yeşeremediği topraklarımızda şimdilerde yeni bir akım var: Sosyal medya.

Oh ne âlâ. Risksiz, zahmetsiz. İnsanlar sosyal medya üzerinden aktarıyorlar eteklerindeki taşları. Sormak isterim, çok beğeni alıp destek bulunca vicdanlar aklanıyor mu akabinde?

Demem o ki, insanlar sosyal medyada beğeni, takipçi adına üstünlük sağlamışlarsa, bu sarf ettikleri sözün daha doğru olacağı anlamına gelmez, sözü hakikatli yapan şey geçip giden yıllara meydan okumasıdır; zaman ve mekânı aşmasıdır. Arkasında “Niyet-söz-eylem” bütünlüğünün (integrity) bulunmasıdır.

Aynen Hz. İsa’nın yukardaki sözü gibi, her koşulda genel geçer bir söz, çünkü sadece evrensel gerçeğin altını çizmekte. Gözündeki çapağı görmeyen, başkasının gözündeki çapağa takılmamalı, hatta onu bu yüzden cezalandırmaya kalkmak, Tanrıcılık oynamak kibirlerin en büyüğü değil de ne?

Hikâyeye bir de Jung yaklaşımıyla bakacak olursak, daha bir derinleşir manası. Jung yaklaşımında "fahişe" her insanın içinde bulunan dört ana arketipten biri. Vücudunu değil, ruhunu satmanın altını çizer. İçsel bütünlükten taviz vermeyi, özümüzden kopmayı kasteder. 

Ne zaman çıkar uğruna “hakikat”e sırt çeviriyoruz? Ne zaman işimize geleni, kolayı seçiyoruz? Hangi eylemlerimizle ruhumuzu satmaktayız sizce? Ruhumuzu sattığımız her an başkasını suçlayacağımıza, başkasının çapağına bakacağımıza kendimize baksak ya...

Her koşulda ve her durumda sözsüz "hakikat"in ete kemiğe bürünüp vücut bulması dileğiyle...


TAŞ

Bilinen hikâyedir.

Portakalın Bilgeliği

'Magdalalı Meryem fahişelik yaptığı gerekçesiyle bikaç başka kadınla beraber yakalanıp tutuklanır. Kurallar gereği linç edilmelidir, kalabalık toplanır.

İsa Peygamber engel olur. Kalabalık İsa Peygamber’e lâf atar; “Madem kurtarıcısın, ilk taşı sen at Musa’nın kanunları gereği”. İsa Peygamber Meryem’in kendisine sığınmasına müsaade eder. Halk iyice hiddetlenir. Dünyada “Kalp bilincinin” temsili olan Hz. İsa ünlü sözlerini sarf eder;

“Aranızda hiç günahı olmayan atsın ilk taşı”. Değil taş atmaya cesaret etmek, kimseden çıt çıkmaz. Halk yavaş yavaş dağılır. Meryem affedilir. Sonrasında İsa’nın müritlerinden olur.'

Muhtemelen Hz. İsa olmasaydı, halk Meryem’I taşlayacaktı, pekiyi bu halkın bilincinin (ve bunun iz düşümü olarak bildiklerinin ve yaptıklarının) Meryem’den üstün olduğu anlamına mı gelecekti? Sırf sayıca üstünler diye? Sırf genel geçeri yaşıyorlar diye?

Günümüz dünyasında birbirimize fiziksel taşlar atmıyoruz nihayetinde, kalp kırıcı olan sözel taşlarla, taşlamalarla yetiniyoruz! Bizans entrikalarını devralan, bir türlü düello (yüzleşme) geleneğinin yeşeremediği topraklarımızda şimdilerde yeni bir akım var: Sosyal medya.

Oh ne âlâ. Risksiz, zahmetsiz. İnsanlar sosyal medya üzerinden aktarıyorlar eteklerindeki taşları. Sormak isterim, çok beğeni alıp destek bulunca vicdanlar aklanıyor mu akabinde?

Demem o ki, insanlar sosyal medyada beğeni, takipçi adına üstünlük sağlamışlarsa, bu sarf ettikleri sözün daha doğru olacağı anlamına gelmez, sözü hakikatli yapan şey geçip giden yıllara meydan okumasıdır; zaman ve mekânı aşmasıdır. Arkasında “Niyet-söz-eylem” bütünlüğünün (integrity) bulunmasıdır.

Aynen Hz. İsa’nın yukardaki sözü gibi, her koşulda genel geçer bir söz, çünkü sadece evrensel gerçeğin altını çizmekte. Gözündeki çapağı görmeyen, başkasının gözündeki çapağa takılmamalı, hatta onu bu yüzden cezalandırmaya kalkmak, Tanrıcılık oynamak kibirlerin en büyüğü değil de ne?

Hikâyeye bir de Jung yaklaşımıyla bakacak olursak, daha bir derinleşir manası. Jung yaklaşımında "fahişe" her insanın içinde bulunan dört ana arketipten biri. Vücudunu değil, ruhunu satmanın altını çizer. İçsel bütünlükten taviz vermeyi, özümüzden kopmayı kasteder. 

Ne zaman çıkar uğruna “hakikat”e sırt çeviriyoruz? Ne zaman işimize geleni, kolayı seçiyoruz? Hangi eylemlerimizle ruhumuzu satmaktayız sizce? Ruhumuzu sattığımız her an başkasını suçlayacağımıza, başkasının çapağına bakacağımıza kendimize baksak ya...

Her koşulda ve her durumda sözsüz "hakikat"in ete kemiğe bürünüp vücut bulması dileğiyle...


11 Kasım 2018 Pazar

Kral Süleyman’ı nasıl bilirsiniz?

Portakalın Bilgeliği

İnsan, hayvan, böcek olsun tüm mahlukattan gelen sesleri duyma yeteneğiyle kutsanmış peygamberin başından geçen öyküdür bu...

Bir gece şehirdekiler, kelebek sürülerinin uçarken çıkardıkları şamata ile uyanırlar. Yüzlerce, binlerce değil milyonlarca kelebek uçmaktadır. Bu gürültüyü herkesler duyar da, Kral Süleyman kayıtsız mı kalır? Açtırır sarayının kapılarını, misafir eder avluya beklenmedik konuklarını.

Kelebeklerin başı hazreti selâmlar ve başlar şikayetlerini sıralamaya;

“Ülkenizin şairleri ve yazarları sürekli pervanelerden dem vurmakta, sürekli renksiz kuzenlerimiz pervaneleri onurlandırmakta. Işığa olan aşkları, kör uçuşları. Onlar ışığın sevgilisi olarak anıla dursun, bizler için bir tane şarkı bile bestelenmedi, bir şiir dahi yazılmadı. Bu rengârenk kanatlarımızla görmezden gelindik, pas geçildik. Bizler de ışığı biliyor ve seviyoruz.”

Sultan Süleyman hünerli bir peygamber olduğu kadar adil bir hükümdar. Bu şikayeti görmezden gelemez elbette. Etraflıca düşünüp taşınır;

“Bir yarışma tertip ettireceğim. Sadece pervaneler ve kelebekler yarışacak. En güzel ışığı bulup şehre getiren kazanır. Kararı hayvanlar âleminden oluşan jüri verecek.”

Bunu duyan kelebekler neşe ile kanatlarını çırparken, pervaneler mütevazı bir duruşla;

“Yüce kralımız, zaten yolumuz ışığı bulma yolundan bizi kimse alıkoyamaz,” derler.

Yarışma halka duyrulur. Ve böylece arayış başlar.

Adeta bütün şehir nefesini tutmuş bekler; bir gün, iki gün, bir hafta derken kelebekler çıkagelir. Ellerinden sabun köpüğü kadar hafif, güneş kadar parlak bir ışık topuyla. Işık o kadar göz kamaştırmaktadır ki...Bu güzellik karşısında halkın sanki soluğu kesilir.

Kelebeklerin başı yine hazreti saygıyla selamlar:

“Nerede pervaneler? Geldiler mi? Ne getirdiler?”

Herkesi alır bi merak, pervaneler ortada yoktur. Kelebeklerle beraber halk da bekler pervanelerin dönüşünü. Lâkin haftalar geçer, pervaneler dönmez.

Kelebekler dayanamaz, “Yüce kralımız, pervaneler yarışmadan çekildiler mi yoksa? Neden geri gelmiyorlar?

Kral şefkatle gülümser; “Yarışma aslında hiç olmadı, bu oyun pervanelerin ışığın hakiki aşığı olduğunu göstermek içindi. Onu bulunca buraya dönmeleri için sebepleri olamaz. Pervaneler ışığı bulunca geri getirmeyi bırakın, ışık etrafında dönüp kendini yok edinceye kadar yakmak, ışıkta erimekten başka gayesi kalmaz. Geri kalan hiçbir şeyin önemi yok.”

Kıssadan hisse...Gerçek sevgi yaşanır, sözcüklere pek dökülemez, tanımı yapılamaz. Eylemlerde varlığını hissettirir. İçinden akıp coşar, engel koşul tanımaz, kendi egonu sıfırlar. Sadece O’na yakın olmayı diler. Her türlü prangayı silip atar ki sevgi özgürlüktür, özgürleşmektir.

Ancak özgür olan özgürleştirir.


KELEBEKLER VE PERVANELER

Kral Süleyman’ı nasıl bilirsiniz?

Portakalın Bilgeliği

İnsan, hayvan, böcek olsun tüm mahlukattan gelen sesleri duyma yeteneğiyle kutsanmış peygamberin başından geçen öyküdür bu...

Bir gece şehirdekiler, kelebek sürülerinin uçarken çıkardıkları şamata ile uyanırlar. Yüzlerce, binlerce değil milyonlarca kelebek uçmaktadır. Bu gürültüyü herkesler duyar da, Kral Süleyman kayıtsız mı kalır? Açtırır sarayının kapılarını, misafir eder avluya beklenmedik konuklarını.

Kelebeklerin başı hazreti selâmlar ve başlar şikayetlerini sıralamaya;

“Ülkenizin şairleri ve yazarları sürekli pervanelerden dem vurmakta, sürekli renksiz kuzenlerimiz pervaneleri onurlandırmakta. Işığa olan aşkları, kör uçuşları. Onlar ışığın sevgilisi olarak anıla dursun, bizler için bir tane şarkı bile bestelenmedi, bir şiir dahi yazılmadı. Bu rengârenk kanatlarımızla görmezden gelindik, pas geçildik. Bizler de ışığı biliyor ve seviyoruz.”

Sultan Süleyman hünerli bir peygamber olduğu kadar adil bir hükümdar. Bu şikayeti görmezden gelemez elbette. Etraflıca düşünüp taşınır;

“Bir yarışma tertip ettireceğim. Sadece pervaneler ve kelebekler yarışacak. En güzel ışığı bulup şehre getiren kazanır. Kararı hayvanlar âleminden oluşan jüri verecek.”

Bunu duyan kelebekler neşe ile kanatlarını çırparken, pervaneler mütevazı bir duruşla;

“Yüce kralımız, zaten yolumuz ışığı bulma yolundan bizi kimse alıkoyamaz,” derler.

Yarışma halka duyrulur. Ve böylece arayış başlar.

Adeta bütün şehir nefesini tutmuş bekler; bir gün, iki gün, bir hafta derken kelebekler çıkagelir. Ellerinden sabun köpüğü kadar hafif, güneş kadar parlak bir ışık topuyla. Işık o kadar göz kamaştırmaktadır ki...Bu güzellik karşısında halkın sanki soluğu kesilir.

Kelebeklerin başı yine hazreti saygıyla selamlar:

“Nerede pervaneler? Geldiler mi? Ne getirdiler?”

Herkesi alır bi merak, pervaneler ortada yoktur. Kelebeklerle beraber halk da bekler pervanelerin dönüşünü. Lâkin haftalar geçer, pervaneler dönmez.

Kelebekler dayanamaz, “Yüce kralımız, pervaneler yarışmadan çekildiler mi yoksa? Neden geri gelmiyorlar?

Kral şefkatle gülümser; “Yarışma aslında hiç olmadı, bu oyun pervanelerin ışığın hakiki aşığı olduğunu göstermek içindi. Onu bulunca buraya dönmeleri için sebepleri olamaz. Pervaneler ışığı bulunca geri getirmeyi bırakın, ışık etrafında dönüp kendini yok edinceye kadar yakmak, ışıkta erimekten başka gayesi kalmaz. Geri kalan hiçbir şeyin önemi yok.”

Kıssadan hisse...Gerçek sevgi yaşanır, sözcüklere pek dökülemez, tanımı yapılamaz. Eylemlerde varlığını hissettirir. İçinden akıp coşar, engel koşul tanımaz, kendi egonu sıfırlar. Sadece O’na yakın olmayı diler. Her türlü prangayı silip atar ki sevgi özgürlüktür, özgürleşmektir.

Ancak özgür olan özgürleştirir.


Hata yapmak insana mahsûs...

Portakalın Bilgeliği

Telafi etmek olgun insana...

Boğaziçi Üniversitesi yıllarımda F’lemek diye bir tabir vardı, şu manâya gelirdi; bir şeyleri eksik yapıp dersi şimdilik veremediniz ve tela“f”iye kaldınız. Özetle, çuvallama lüksünü kullandınız ki hayatta pekâlâ böyle şeyler olabilir. F’lemek serbest, bu bizim yaşantımız, ancak temizlemek ve arındırmak yine bizlerin elinde...Yani telafi etmek...

ÖZÜR

Telafi sadece özürden ibaret değil, ondan büyük olup kapsıyor şüphesiz. İçinde eylem var. Daha özür bile dileyemeyen bir toplumken, ya telafi edebilmek? Sahi neden özür dileyemiyoruz?

Sanıyorum yurdum insanı olaya gereğinden fazla önem atfediyor, evet mesele mühim, ancak sanılıyor ki bir özür ile bütün boyunduruğumuzu karşıdakine teslim edeceğiz. Yani egosal durumlar giriyor devreye. Tabi Anglosakson toplumlardaki gibi “sorry, sorry” diye sıkça kullanılmaktan ayağa da düşmemeli. Ancak özür dilemek gerçekte büyüklük değil miydi?

Şöyle tipler de var kuşkusuz, dualiteyi aşmış misâli hissiz biçimde ortalarda dolanan, oysa gerçek hayatta ölümüne kazanmaya oynayan, bunun için herşeyin mübah olduğunu sanan, akabinde kalp kıran. Üzülerek gördüğüm hayli okumuş ve zeki vatandaşlarımız bunlar.

Yaptıkları hata karşısında, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” yerine daha akıllıca argümanlarla çıkıyorlar meydana. “Dünya rüya âlemi. Herşey baştan beri illüzyon. Ortada hata yok, tencere de, hattâ hiç olmadı :)” diyerek vicdanlarını 100 derecede bi güzel aklayıp paklıyorlar. Sormak isterim “Bre arkadaş ;), ne zaman dualiteyi aştın da haberimiz olmadı?”

OYUN ALANI

Dünya bir oyun alanı, illüzyon, rüya dahi olsa; her oyunun kuralları yok mu? Hepimiz Öz’ümüz itibarıyla masumuzdur zaten, kimliklerimiz değildir, 'edilenler'dir masaya yatırılan.

Her oyunun kuralları var, kurallar genel çerçeveyi belirler. Şimdi futbol 11 ikişiyle ayakla oynanan bir takım sporu. Elle oynanmaz, elle oynayan bir oyuncu için, “Cezasını almamalı, nasıl olsa bu bir oyun, bu seferlik elle oynadığını görmeyelim” mi deriz. Hayır elbette, her faulün bir bedeli muhakkak vardır. Hangi rengi hak ediyorsa itinayla alır; alı-moru, sarısı-kırmızısı...

Futbol için diyemediğimizi ne yazık dünya oyunu için dillendirebiliyoruz. Nasıl olsa illüzyon, yapalım edelim, yanımıza kâr kalsın. Evet, bir  nev'i  rüya olabilir, ancak şu an için bulunduğumuz "boyut", "düzlem" veya adına ne derseniz "gerçeklik" bu. Onurlandırıp sahip çıksak ya? Her adımın bir sonucu illaki olacak. Her zaman layığını yapamayabiliriz. Telafi etmek daha bilinçli eylemler için -kendini suçlamadan- seçimlerimizle yüzleşebilmek demek.

Aslında çok basit; bütün dinler aynı şeyin altını çizer; sahici ol. Hata yapabilirsin, en başta kendine samimi ol. Kabul et, telafi et, dersini alıp yürümeye devam et. Gerisi fasa fiso.

TELAFİ TÜYOLARI

Aklıma düşüyor, “telafi” şahsî değil mi? Son zamanlarda sıkça rastlıyor veya duyuyorum; kişiler sosyal medyayı kullanıyorlar bu anlamda. Sosyal medyadan ulu orta değil, ne söylenecekse o kişiye söylenmeli, yüzüne karşı, “vur kaç” gibisinden değil, karşıyı da onurlandırarak, onun da olayda tamamlanmasına fırsat tanıyarak...

· Telafileri yaparken içten ve kalpten olun, kendinize şunu sorun “O zaman elinizden gelenin en iyisini mi yapıyordunuz”. Muhtemelen cevabınız “Evet” olacaktır. Her zaman 'Şimdi' ile başlayın.

· Açıklamanız sade olsun; “Şunu yaptım, çünkü şundan korkuyordum/veya altında yatan dürtü buydu/ şunun olmasını istiyordum. Bu bende şuna mal oldu. Gerçekten çok üzgünüm. Bu sende nelere yol açmış olabilir?” Soruyu sormak için sormayın, yanıtı gerçekten dinleyin.

· Gelelim sonrasına, işin can alıcı tarafına, yani eylem kısmına; yine en güzeli karşıyı dahil etmek derim ben. “Bunu nasıl düzeltebilirim?/ Senin için ne yapabilirim?/ Bunu nasıl tamamlayabiliriz? ”

· Ölmüş birine de bunu mektup yazarak yapabilirsiniz. Hatta hayvanlara bile. Almanya’da bir arkadaşım yanlışlıkla ezip kaçtığı bir köpek için böyle bir mektup kaleme aldı.

· Gerçekten niyetiniz varsa, olanı tekrarlamamaya dair, cesurca paylaşın.

· Telafi yaptıktan sonra anlayış, affedilme beklemeyin. Manipülasyon yok. En iyisi beklentisiz olun. Maksat bahçemizi temizlemek, daha açık ve yakın ilişkiler, daha fazla içsel bütünlük.

Aslında çok karışık değil. Telafinin sonuçta üç bölümü var, sırayla olması gerekmiyor. Sonuçta herşey niyete göre hizalanır ve sözcükleriniz otomatik sıralanıp akacaktır. Merak etmeyin :)

Kalp Onarmak: Seni incittim, kalbini kırdım, yanıldım, berbat ettim, tahmin edemedim, şaşırdım, bocaladım, afalladım. Sonuçta yaptığım şey seni üzdü. Görüyorum ve ben de üzülüyorum.

Farkındalık: Seni üzen tam olarak neydi? (Çünkü birçok şey yaparız ve karşımızdakini hırpalayanın gerçekte hangisi olduğunu tam olarak bilemeyebiliriz. Misâl birini çokça beklettik, beklettiğimiz için mi bozuldu yoksa beklettiğimize dair en ufak bir geri bildirimde bulunmadığımız için mi?) Bilmiyorsak sorabiliriz: Şu muydu/ bu muydu/ böyle bir tahminim var.

Artık davranışımın karşısı üzerinde olan etkisinin farkındayım. Hemfikir olup olmamak mühim değil. Anlaşmamazlık/ uzlaşmamazlık konusunda da el sıkışabilmek tüm mesele :)

Sorumluluk: Sonrası oldukça önemli ve çokça atlanan bir kısmı. Tekrarlamamak için sorumluluğu almak. Burası eylem noktasıdır. Ben sizin ayağınıza 40 defa bassam, akabinde 40 defa özür dilesem? Şimdi oldu mu? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demez misiniz?

Bundan sonra artık .......hareketime/ eylemine/ söylemime vs dikkat edeceğim. Şu davranışı/ tutumu/ tarzı/ tavrı yapmamaya gayret edeceğim/ çalışacağım/ temenni ediyorum.

NASİP

Telafiler bence bu dünya gerçekliğinde kendimizle yüzleşme, akabinde helalleşme, kabuk bağlayan yaraların gün ışığına çıkıp iyileşmesi, açık dosyaların kapanması demek. Böylelikle döngülerin akan, doğal hâllerine kavuşması demek.

İşin sırrı Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin sözlerinde saklı sanki; “Öz’ünü bilirsen özürden kurtulursun”. Hayat garip tezatlarla dolu. Şaka bir yana, ne zaman Öz’deysek zaten özür dilenecek bişey yapmıyoruz...Gerisi bendenizin deyimiyle; lafügüzaf.

Eee o zaman ne diyelim, Öz’de olmaya...

SONBAHAR TEMİZLİĞİ

Hata yapmak insana mahsûs...

Portakalın Bilgeliği

Telafi etmek olgun insana...

Boğaziçi Üniversitesi yıllarımda F’lemek diye bir tabir vardı, şu manâya gelirdi; bir şeyleri eksik yapıp dersi şimdilik veremediniz ve tela“f”iye kaldınız. Özetle, çuvallama lüksünü kullandınız ki hayatta pekâlâ böyle şeyler olabilir. F’lemek serbest, bu bizim yaşantımız, ancak temizlemek ve arındırmak yine bizlerin elinde...Yani telafi etmek...

ÖZÜR

Telafi sadece özürden ibaret değil, ondan büyük olup kapsıyor şüphesiz. İçinde eylem var. Daha özür bile dileyemeyen bir toplumken, ya telafi edebilmek? Sahi neden özür dileyemiyoruz?

Sanıyorum yurdum insanı olaya gereğinden fazla önem atfediyor, evet mesele mühim, ancak sanılıyor ki bir özür ile bütün boyunduruğumuzu karşıdakine teslim edeceğiz. Yani egosal durumlar giriyor devreye. Tabi Anglosakson toplumlardaki gibi “sorry, sorry” diye sıkça kullanılmaktan ayağa da düşmemeli. Ancak özür dilemek gerçekte büyüklük değil miydi?

Şöyle tipler de var kuşkusuz, dualiteyi aşmış misâli hissiz biçimde ortalarda dolanan, oysa gerçek hayatta ölümüne kazanmaya oynayan, bunun için herşeyin mübah olduğunu sanan, akabinde kalp kıran. Üzülerek gördüğüm hayli okumuş ve zeki vatandaşlarımız bunlar.

Yaptıkları hata karşısında, “Tencere dibin kara, seninki benden kara” yerine daha akıllıca argümanlarla çıkıyorlar meydana. “Dünya rüya âlemi. Herşey baştan beri illüzyon. Ortada hata yok, tencere de, hattâ hiç olmadı :)” diyerek vicdanlarını 100 derecede bi güzel aklayıp paklıyorlar. Sormak isterim “Bre arkadaş ;), ne zaman dualiteyi aştın da haberimiz olmadı?”

OYUN ALANI

Dünya bir oyun alanı, illüzyon, rüya dahi olsa; her oyunun kuralları yok mu? Hepimiz Öz’ümüz itibarıyla masumuzdur zaten, kimliklerimiz değildir, 'edilenler'dir masaya yatırılan.

Her oyunun kuralları var, kurallar genel çerçeveyi belirler. Şimdi futbol 11 ikişiyle ayakla oynanan bir takım sporu. Elle oynanmaz, elle oynayan bir oyuncu için, “Cezasını almamalı, nasıl olsa bu bir oyun, bu seferlik elle oynadığını görmeyelim” mi deriz. Hayır elbette, her faulün bir bedeli muhakkak vardır. Hangi rengi hak ediyorsa itinayla alır; alı-moru, sarısı-kırmızısı...

Futbol için diyemediğimizi ne yazık dünya oyunu için dillendirebiliyoruz. Nasıl olsa illüzyon, yapalım edelim, yanımıza kâr kalsın. Evet, bir  nev'i  rüya olabilir, ancak şu an için bulunduğumuz "boyut", "düzlem" veya adına ne derseniz "gerçeklik" bu. Onurlandırıp sahip çıksak ya? Her adımın bir sonucu illaki olacak. Her zaman layığını yapamayabiliriz. Telafi etmek daha bilinçli eylemler için -kendini suçlamadan- seçimlerimizle yüzleşebilmek demek.

Aslında çok basit; bütün dinler aynı şeyin altını çizer; sahici ol. Hata yapabilirsin, en başta kendine samimi ol. Kabul et, telafi et, dersini alıp yürümeye devam et. Gerisi fasa fiso.

TELAFİ TÜYOLARI

Aklıma düşüyor, “telafi” şahsî değil mi? Son zamanlarda sıkça rastlıyor veya duyuyorum; kişiler sosyal medyayı kullanıyorlar bu anlamda. Sosyal medyadan ulu orta değil, ne söylenecekse o kişiye söylenmeli, yüzüne karşı, “vur kaç” gibisinden değil, karşıyı da onurlandırarak, onun da olayda tamamlanmasına fırsat tanıyarak...

· Telafileri yaparken içten ve kalpten olun, kendinize şunu sorun “O zaman elinizden gelenin en iyisini mi yapıyordunuz”. Muhtemelen cevabınız “Evet” olacaktır. Her zaman 'Şimdi' ile başlayın.

· Açıklamanız sade olsun; “Şunu yaptım, çünkü şundan korkuyordum/veya altında yatan dürtü buydu/ şunun olmasını istiyordum. Bu bende şuna mal oldu. Gerçekten çok üzgünüm. Bu sende nelere yol açmış olabilir?” Soruyu sormak için sormayın, yanıtı gerçekten dinleyin.

· Gelelim sonrasına, işin can alıcı tarafına, yani eylem kısmına; yine en güzeli karşıyı dahil etmek derim ben. “Bunu nasıl düzeltebilirim?/ Senin için ne yapabilirim?/ Bunu nasıl tamamlayabiliriz? ”

· Ölmüş birine de bunu mektup yazarak yapabilirsiniz. Hatta hayvanlara bile. Almanya’da bir arkadaşım yanlışlıkla ezip kaçtığı bir köpek için böyle bir mektup kaleme aldı.

· Gerçekten niyetiniz varsa, olanı tekrarlamamaya dair, cesurca paylaşın.

· Telafi yaptıktan sonra anlayış, affedilme beklemeyin. Manipülasyon yok. En iyisi beklentisiz olun. Maksat bahçemizi temizlemek, daha açık ve yakın ilişkiler, daha fazla içsel bütünlük.

Aslında çok karışık değil. Telafinin sonuçta üç bölümü var, sırayla olması gerekmiyor. Sonuçta herşey niyete göre hizalanır ve sözcükleriniz otomatik sıralanıp akacaktır. Merak etmeyin :)

Kalp Onarmak: Seni incittim, kalbini kırdım, yanıldım, berbat ettim, tahmin edemedim, şaşırdım, bocaladım, afalladım. Sonuçta yaptığım şey seni üzdü. Görüyorum ve ben de üzülüyorum.

Farkındalık: Seni üzen tam olarak neydi? (Çünkü birçok şey yaparız ve karşımızdakini hırpalayanın gerçekte hangisi olduğunu tam olarak bilemeyebiliriz. Misâl birini çokça beklettik, beklettiğimiz için mi bozuldu yoksa beklettiğimize dair en ufak bir geri bildirimde bulunmadığımız için mi?) Bilmiyorsak sorabiliriz: Şu muydu/ bu muydu/ böyle bir tahminim var.

Artık davranışımın karşısı üzerinde olan etkisinin farkındayım. Hemfikir olup olmamak mühim değil. Anlaşmamazlık/ uzlaşmamazlık konusunda da el sıkışabilmek tüm mesele :)

Sorumluluk: Sonrası oldukça önemli ve çokça atlanan bir kısmı. Tekrarlamamak için sorumluluğu almak. Burası eylem noktasıdır. Ben sizin ayağınıza 40 defa bassam, akabinde 40 defa özür dilesem? Şimdi oldu mu? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demez misiniz?

Bundan sonra artık .......hareketime/ eylemine/ söylemime vs dikkat edeceğim. Şu davranışı/ tutumu/ tarzı/ tavrı yapmamaya gayret edeceğim/ çalışacağım/ temenni ediyorum.

NASİP

Telafiler bence bu dünya gerçekliğinde kendimizle yüzleşme, akabinde helalleşme, kabuk bağlayan yaraların gün ışığına çıkıp iyileşmesi, açık dosyaların kapanması demek. Böylelikle döngülerin akan, doğal hâllerine kavuşması demek.

İşin sırrı Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin sözlerinde saklı sanki; “Öz’ünü bilirsen özürden kurtulursun”. Hayat garip tezatlarla dolu. Şaka bir yana, ne zaman Öz’deysek zaten özür dilenecek bişey yapmıyoruz...Gerisi bendenizin deyimiyle; lafügüzaf.

Eee o zaman ne diyelim, Öz’de olmaya...