24 Şubat 2019 Pazar

Kırıldım. Kime mi? Maalesef yazmaya...

Portakalın Bilgeliği

İnsan yazmaya kırılır mı demeyin, öyle böyle değil kırılıyormuş. Gönül bu, taştan değil ki. Ben de yazmaya küstüm, darıldım, gücendim. Artık ne derseniz adına.

Hoş, eskiden böyle miydi? Her bir şeyi yazmak isterdim, her konu içimde bir şeyleri tetiklerdi, bir düşünce bir duyguya, bir duygu bir kelimeye, bir kelime bir cümleye akıp giderdi. Sahi ne oldu bana? Bakıyorum; yine gördüğüm, deneyimlediğim, okuduğum, duyduğum her bir şey bir tetiklenme yaratıyor içimde, ancak elim yazmaya varmıyor bir türlü.

Cevabını bilmiyor ve herhangi bir cevap aramıyorken hayat beni yanıtlıyor. Hep öyle olmaz mı zaten? Bıraktığınız andan gelir dikilir kapınıza beklediğiniz şeyler. Yaşamın tezatlarından biri daha :) Bildiğiniz kozmik şaka.

“Nobel Adayının Karısı” filmiyle geliyor cevap. Bir sahnede duyduğum bir cümleyle irkiliyorum; “Yazar yazmak ister” diyen genç yazar adayını “Yazar okunmak da ister” şeklinde yanıtlıyor tecrübeli yazar. “Evreka, evet!” diye bağırasım geliyor. Tam olarak buydu, “Hastalığıma nihayet teşhis koydunuz,” diyen hastanın doktora duyduğu minnette benzer hislerle aktrisin kollarına atlamak istiyorum. 

Bence yazmayı konuşmaya benzetsek monolog değil, diyalog olur. Senin okuyucuya el vermen, akabinde okuyucunun sana bambaşka bir bakış açısı sunarak etkileşime girmesi. Bir dans gibi. Bazen ateşli bir tango, bazen yumuşacık bir vals... 

Yazmak eyleminin kendisi asosyal gibi görünse bile, sonrasında kendi dünyana yüzlerce insanı davet etmenle şüphesiz en sosyal aktivite hattâ kitlesel eylem ;) Okunmadığımı düşündüren gelen geri bildirimlerin azlığı (niceliksel değil niteliksel). Gelenler genelde teşekkür, şükür belirten ifadeler mahiyetinde. Oysa bilmek isterdim, neye/nerelere dokundum, neler hissettirdi, neler düşündürdü kalemimden dökülenler veya hangi konuda hemfikir/ değiller.

Eğer diyecek olursanız kimin zamanı var, hayat koşturması gani, katılmam bu argümana. İnsanlar en az 1-2 saatini sosyal medyada geçirecek vakti buluyorlar. Belki de geri bildirim vermeyi bilmiyoruz. Geri bildirimler ya çok abartılı olumlu ünlemler veyahut son derece katı, dayanıksız, sadece can acıtmak için yapılmış eleştiriler tadında. Sadece şahsıma değil, çevremde gözlemlediğim genel geçer şimdilik bu.


Sanırım eğitim sistemimizin payı büyük bu konuda. Londra’da LSE (London School of Economics) Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları Yönetimi bölümünde yüksek lisans dersleri alırken şu acı gerçeği fark etmiştim; İngiliz eğitim sistemi tez-antitez-sentez üçlüsüne bir hayli önem veriyor.

Misâl akademisyen bir soru yöneltti, konuyla ilgli farklı araştırma ve görüşmelere yer verdikten sonra muhakkak bütün bunları sentezleyip harmanlayarak kendi görüşünüzü de dile getirmeniz bekleniyor. Cevap 100’lük bile olsa olsa eğer kendi fikrinizi eklememişseniz hiç puan alamıyorsunuz. Ve bu yaklaşım nerdeyse tüm sosyal bilimler için geçerli.

O yüzden İngilizler için herhangi bir konuda kendi görüşlerini belirtebilmek oldukça kolay; hava gibi, su gibi, hayatın âdeta bir parçası.

Neyse, yazma ile ilişkim gelecekte nasıl şekil alır şimdilik bilemesem bile bildiğim yegâne şey “Eğitim şart!”


YAZMAK VEYA YAZAMAMAK ! İŞTE TÜM MESELE...

Kırıldım. Kime mi? Maalesef yazmaya...

Portakalın Bilgeliği

İnsan yazmaya kırılır mı demeyin, öyle böyle değil kırılıyormuş. Gönül bu, taştan değil ki. Ben de yazmaya küstüm, darıldım, gücendim. Artık ne derseniz adına.

Hoş, eskiden böyle miydi? Her bir şeyi yazmak isterdim, her konu içimde bir şeyleri tetiklerdi, bir düşünce bir duyguya, bir duygu bir kelimeye, bir kelime bir cümleye akıp giderdi. Sahi ne oldu bana? Bakıyorum; yine gördüğüm, deneyimlediğim, okuduğum, duyduğum her bir şey bir tetiklenme yaratıyor içimde, ancak elim yazmaya varmıyor bir türlü.

Cevabını bilmiyor ve herhangi bir cevap aramıyorken hayat beni yanıtlıyor. Hep öyle olmaz mı zaten? Bıraktığınız andan gelir dikilir kapınıza beklediğiniz şeyler. Yaşamın tezatlarından biri daha :) Bildiğiniz kozmik şaka.

“Nobel Adayının Karısı” filmiyle geliyor cevap. Bir sahnede duyduğum bir cümleyle irkiliyorum; “Yazar yazmak ister” diyen genç yazar adayını “Yazar okunmak da ister” şeklinde yanıtlıyor tecrübeli yazar. “Evreka, evet!” diye bağırasım geliyor. Tam olarak buydu, “Hastalığıma nihayet teşhis koydunuz,” diyen hastanın doktora duyduğu minnette benzer hislerle aktrisin kollarına atlamak istiyorum. 

Bence yazmayı konuşmaya benzetsek monolog değil, diyalog olur. Senin okuyucuya el vermen, akabinde okuyucunun sana bambaşka bir bakış açısı sunarak etkileşime girmesi. Bir dans gibi. Bazen ateşli bir tango, bazen yumuşacık bir vals... 

Yazmak eyleminin kendisi asosyal gibi görünse bile, sonrasında kendi dünyana yüzlerce insanı davet etmenle şüphesiz en sosyal aktivite hattâ kitlesel eylem ;) Okunmadığımı düşündüren gelen geri bildirimlerin azlığı (niceliksel değil niteliksel). Gelenler genelde teşekkür, şükür belirten ifadeler mahiyetinde. Oysa bilmek isterdim, neye/nerelere dokundum, neler hissettirdi, neler düşündürdü kalemimden dökülenler veya hangi konuda hemfikir/ değiller.

Eğer diyecek olursanız kimin zamanı var, hayat koşturması gani, katılmam bu argümana. İnsanlar en az 1-2 saatini sosyal medyada geçirecek vakti buluyorlar. Belki de geri bildirim vermeyi bilmiyoruz. Geri bildirimler ya çok abartılı olumlu ünlemler veyahut son derece katı, dayanıksız, sadece can acıtmak için yapılmış eleştiriler tadında. Sadece şahsıma değil, çevremde gözlemlediğim genel geçer şimdilik bu.


Sanırım eğitim sistemimizin payı büyük bu konuda. Londra’da LSE (London School of Economics) Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları Yönetimi bölümünde yüksek lisans dersleri alırken şu acı gerçeği fark etmiştim; İngiliz eğitim sistemi tez-antitez-sentez üçlüsüne bir hayli önem veriyor.

Misâl akademisyen bir soru yöneltti, konuyla ilgli farklı araştırma ve görüşmelere yer verdikten sonra muhakkak bütün bunları sentezleyip harmanlayarak kendi görüşünüzü de dile getirmeniz bekleniyor. Cevap 100’lük bile olsa olsa eğer kendi fikrinizi eklememişseniz hiç puan alamıyorsunuz. Ve bu yaklaşım nerdeyse tüm sosyal bilimler için geçerli.

O yüzden İngilizler için herhangi bir konuda kendi görüşlerini belirtebilmek oldukça kolay; hava gibi, su gibi, hayatın âdeta bir parçası.

Neyse, yazma ile ilişkim gelecekte nasıl şekil alır şimdilik bilemesem bile bildiğim yegâne şey “Eğitim şart!”


3 Şubat 2019 Pazar

Yelda’nın sözlük anlamı “en uzun gece” demek. Derin anlamı “hayatın kısa olduğu ve her bir anın kutlanması gerektiği...” 

Portakalın Bilgeliği

Uzun zamandır mültecilere dersler veriyorum; onların dünyalarına izin verdikleri ölçüde açılıyorum. Benim için inanılmaz bir deneyim bu.

Karşımda ülkeleri savaş veya siyasi çalkantılar içinde olduğu için başka bir toprağa istemeden adım atmış insanlar. Göçmen gibi isteyerek değil, arka plan buram buram “çaresizlik” kokmakta. Buna rağmen kendimi şanslı hissetmiyorum, biliyorum Dünya eskisi gibi bir yer değil. Değişimlerin hızı arttı, hangi ülke “Artık bana bir tehdit oluşmaz, sınırlarım değişmez” diyebilir ki? Ayrıca tehditin nereden vuracağı bile belli değil, günümüz dünyası 80’ler gibi hiç değil.

Sanmayın homojen bir topluluk bu. Bilakis, son derece heterojen. Geldikleri ülkeleri ve kültürel farklılıkları bir kenara koyacak olursam; eğitimlisi-eğitimsizi, mavi yakalısı-beyaz yakalısı, kadını-erkeği, olumlu bakanı-her türlüsünden umudunu yitirmiş olanı ...vbg her türlü çeşitlilikleriyle hayli renkli sınıflar bunlar.

Her birinin yeri ayrı, kimi öğrencilerin apayrı. Zihni ve gönlü başkalarına açık olanlar, dünyaya hümanist gözlüklerle bakanlar, içi-dışı bir olanlar, kendini “kendini geliştirmeye” adayanlar...

AFGANİSTAN

Nice Afganlı tanıdım, “Biz kötü değiliz, yönetim kötü, savaş kötü” diye sessiz çığlık atan. Başka bir ülkede hayata tutunmaya çalışan...Ekmeğe bizim gibi düşkünler, bir dansları var izlemeye doyamazsınız. Erkekler “kartal” edasıyla heybetli şekilde bir ilerleyip bir duruyorlar, bana “efe”lerimizi anımsattı, lâkin çalan müzik hayli farklı.

Ben de katılıyorum dansa, sonra sırasıyla diğer ülkelerden öğrenciler; Tunuslu, Iraklı, Suriyeli, Mısırlı. Venezuela’dan gelen öğrencim bile sıraya giriyor. O, mülteci statüsünde değil, sadece İstanbul aşığı. Müzik hızlanıyor. Tempo artıyor. Havada inanılmaz bir coşku ve hüzün hakim. Nasıl olur da bu kadar zıt iki duygu bir arada bulabilir? Hafiflik ve derinlik. Karışmadan, saygı içinde havada asılı durmakta.

BİR PATLAMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yemekteyiz, oldukça zeki Afganlı öğrencimle ordan burdan konuşuyoruz. Geçen sene İstanbul’daki üniversite eğitimine ara verip Pakistan ve Hindistan’ı dolaşmış tam bir sene boyunca, izlenimlerini paylaşıyor. Ne güzel. Bunu yapan kaç Türk üniversite öğrencisi vardır acaba? O esnada son derece güçlü bir patlama sesiyle irkiliyoruz. Sakın ha bomba olmasın?!

“Miss”, diyor bana. “Korkmayın, bomba değil bu. Alışkınım ben ülkemden. Bomba olsaydı biliridim, o zaman sıcak bir hava kütlesi insanın yüzüne doğru gelir, bu sarsıntı yerin altından gelmekte, ayaklarım sallandı çünkü, bu alt yapıdan kaynaklanmakta.”

O konuşuyor, ben düşünüyorum, 24 yaşında prıl pırıl bir genç aşktan, sevdadan söz edeceğine bana patlamaların çeşitlerini ve detaylarını anlatmakta. Nasıl bir dünya yaratmışız beraber? Kocaman yüreğiyle beni teskin etmeye çalışıyor, utanıyorum kendimden. Kalkıp patlamanın olduğu yere gidiyorum aniden, pek bir şey umrumda değil bu saatten sonra.

Etraf kalabalık, kimsecikler anlamıyor olanı biteni. Bir bilen yok. Beklenen açıklama bir gün sonra geliyor; görevliler incelemişler “Alt yapıdaki bir sıkışmadan dolayı oluşmuş patlama”.  Ee biz zaten bunu biliyorduk, ya alınacak tedbirler? Önlemlerden bahsetsek ya...Hattâ ışıklar da kesilmişti, karanlıkta da kalmıştık.

YELDA

Karanlık deyince aklıma 21 Aralık gecesi geliyor, Şeb-i Yelda, malumunuz en uzun gece, Kuzey yarımküre için en karanlık gün. 

Portakalın Bilgeliği

Yelda eski Fars festivallerinden biri, özellikle İran ve Afganistan’da kutlanmakta, çok eskiden Türkmenistan, Özbekistan, Ermenistan gibi bazı Kafkasya devletlerinde de kutlanmaktaymış. 

Öğrencilerimin anlattığına göre, ailenin en yaşlı kişisinin evinde, yani aile büyüğünde toplanılır, mumlar eşliğinde gün ağarana değin öyküler, masallar paylaşılırmış. Masada neler yokmuş neler. Kış meyvelerinden tutun, kuyularda saklanan karpuz gibi yaz meyvelerine; fındık, fıstık gibi kuruyemişlere kadar geniş bir yelpaze. Bildiğin bizim yılbaşı sofralarını andırırmış. Ancak narın yeri ayrıymış. Meğer nar yaşam döngüsünü simgelermiş.

Genelde kadınlar anlatırmış hikâyeleri. Böylelikle örf ve âdetlerin, ananelerin taşıyıcısı bilge kadınlar topluma da önemli bir hizmet ederlermiş kanımca. Sadece halk öyküleri veya mitolojik kahramanlar değilmiş paylaşılan, şiirler okunur, şarkılar söylenirmiş. Hatta Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup bütün nimetler için şükrederek dualar ederlermiş. Ne anlamlı!

Ne demişler “Bir lisan, bin insan”, aynı şekilde “Bir insan, bin insan”. Bir öğrencimle bir kültürün kapıları aralanıyor. 

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Bence çok paylaşan. İnsan paylaştıkça bereketi artıyor; buna bilgi-kültür dahil. Ezcümle insan paylaştıkça büyüyor...



Hamiş: Ablam Yelda, sevdiği kış gecelerinden birinde....

YELDA

Yelda’nın sözlük anlamı “en uzun gece” demek. Derin anlamı “hayatın kısa olduğu ve her bir anın kutlanması gerektiği...” 

Portakalın Bilgeliği

Uzun zamandır mültecilere dersler veriyorum; onların dünyalarına izin verdikleri ölçüde açılıyorum. Benim için inanılmaz bir deneyim bu.

Karşımda ülkeleri savaş veya siyasi çalkantılar içinde olduğu için başka bir toprağa istemeden adım atmış insanlar. Göçmen gibi isteyerek değil, arka plan buram buram “çaresizlik” kokmakta. Buna rağmen kendimi şanslı hissetmiyorum, biliyorum Dünya eskisi gibi bir yer değil. Değişimlerin hızı arttı, hangi ülke “Artık bana bir tehdit oluşmaz, sınırlarım değişmez” diyebilir ki? Ayrıca tehditin nereden vuracağı bile belli değil, günümüz dünyası 80’ler gibi hiç değil.

Sanmayın homojen bir topluluk bu. Bilakis, son derece heterojen. Geldikleri ülkeleri ve kültürel farklılıkları bir kenara koyacak olursam; eğitimlisi-eğitimsizi, mavi yakalısı-beyaz yakalısı, kadını-erkeği, olumlu bakanı-her türlüsünden umudunu yitirmiş olanı ...vbg her türlü çeşitlilikleriyle hayli renkli sınıflar bunlar.

Her birinin yeri ayrı, kimi öğrencilerin apayrı. Zihni ve gönlü başkalarına açık olanlar, dünyaya hümanist gözlüklerle bakanlar, içi-dışı bir olanlar, kendini “kendini geliştirmeye” adayanlar...

AFGANİSTAN

Nice Afganlı tanıdım, “Biz kötü değiliz, yönetim kötü, savaş kötü” diye sessiz çığlık atan. Başka bir ülkede hayata tutunmaya çalışan...Ekmeğe bizim gibi düşkünler, bir dansları var izlemeye doyamazsınız. Erkekler “kartal” edasıyla heybetli şekilde bir ilerleyip bir duruyorlar, bana “efe”lerimizi anımsattı, lâkin çalan müzik hayli farklı.

Ben de katılıyorum dansa, sonra sırasıyla diğer ülkelerden öğrenciler; Tunuslu, Iraklı, Suriyeli, Mısırlı. Venezuela’dan gelen öğrencim bile sıraya giriyor. O, mülteci statüsünde değil, sadece İstanbul aşığı. Müzik hızlanıyor. Tempo artıyor. Havada inanılmaz bir coşku ve hüzün hakim. Nasıl olur da bu kadar zıt iki duygu bir arada bulabilir? Hafiflik ve derinlik. Karışmadan, saygı içinde havada asılı durmakta.

BİR PATLAMANIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yemekteyiz, oldukça zeki Afganlı öğrencimle ordan burdan konuşuyoruz. Geçen sene İstanbul’daki üniversite eğitimine ara verip Pakistan ve Hindistan’ı dolaşmış tam bir sene boyunca, izlenimlerini paylaşıyor. Ne güzel. Bunu yapan kaç Türk üniversite öğrencisi vardır acaba? O esnada son derece güçlü bir patlama sesiyle irkiliyoruz. Sakın ha bomba olmasın?!

“Miss”, diyor bana. “Korkmayın, bomba değil bu. Alışkınım ben ülkemden. Bomba olsaydı biliridim, o zaman sıcak bir hava kütlesi insanın yüzüne doğru gelir, bu sarsıntı yerin altından gelmekte, ayaklarım sallandı çünkü, bu alt yapıdan kaynaklanmakta.”

O konuşuyor, ben düşünüyorum, 24 yaşında prıl pırıl bir genç aşktan, sevdadan söz edeceğine bana patlamaların çeşitlerini ve detaylarını anlatmakta. Nasıl bir dünya yaratmışız beraber? Kocaman yüreğiyle beni teskin etmeye çalışıyor, utanıyorum kendimden. Kalkıp patlamanın olduğu yere gidiyorum aniden, pek bir şey umrumda değil bu saatten sonra.

Etraf kalabalık, kimsecikler anlamıyor olanı biteni. Bir bilen yok. Beklenen açıklama bir gün sonra geliyor; görevliler incelemişler “Alt yapıdaki bir sıkışmadan dolayı oluşmuş patlama”.  Ee biz zaten bunu biliyorduk, ya alınacak tedbirler? Önlemlerden bahsetsek ya...Hattâ ışıklar da kesilmişti, karanlıkta da kalmıştık.

YELDA

Karanlık deyince aklıma 21 Aralık gecesi geliyor, Şeb-i Yelda, malumunuz en uzun gece, Kuzey yarımküre için en karanlık gün. 

Portakalın Bilgeliği

Yelda eski Fars festivallerinden biri, özellikle İran ve Afganistan’da kutlanmakta, çok eskiden Türkmenistan, Özbekistan, Ermenistan gibi bazı Kafkasya devletlerinde de kutlanmaktaymış. 

Öğrencilerimin anlattığına göre, ailenin en yaşlı kişisinin evinde, yani aile büyüğünde toplanılır, mumlar eşliğinde gün ağarana değin öyküler, masallar paylaşılırmış. Masada neler yokmuş neler. Kış meyvelerinden tutun, kuyularda saklanan karpuz gibi yaz meyvelerine; fındık, fıstık gibi kuruyemişlere kadar geniş bir yelpaze. Bildiğin bizim yılbaşı sofralarını andırırmış. Ancak narın yeri ayrıymış. Meğer nar yaşam döngüsünü simgelermiş.

Genelde kadınlar anlatırmış hikâyeleri. Böylelikle örf ve âdetlerin, ananelerin taşıyıcısı bilge kadınlar topluma da önemli bir hizmet ederlermiş kanımca. Sadece halk öyküleri veya mitolojik kahramanlar değilmiş paylaşılan, şiirler okunur, şarkılar söylenirmiş. Hatta Mevlana’nın Mesnevi’sini okuyup bütün nimetler için şükrederek dualar ederlermiş. Ne anlamlı!

Ne demişler “Bir lisan, bin insan”, aynı şekilde “Bir insan, bin insan”. Bir öğrencimle bir kültürün kapıları aralanıyor. 

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı? Bence çok paylaşan. İnsan paylaştıkça bereketi artıyor; buna bilgi-kültür dahil. Ezcümle insan paylaştıkça büyüyor...



Hamiş: Ablam Yelda, sevdiği kış gecelerinden birinde....