15 Haziran 2019 Cumartesi

FAS’IN ÜÇ RENGİ

Çok gezen mi bilir, çok okuyan mı?


Cevap veriyorum, “d” şıkkı, yani hiçbiri. Çünkü bence bilmek değil asıl mesele, deneyimlemek. Hele ki bilginin bolca fışkırdığı bu çağda hiç değil. Belki çağlar öncesinde bilgi kaynakları kıtken, bilgiye ulaşmak zorken yukardaki soru bir anlam teşkil ediyordu.

Sanmayın sakın “bilgi”yi küçümserim, asıl şunu demek isterim, günümüz dünyasında her alanda deneyimlemek az biraz öne çıkıyor gibi. Çünkü okumak sınırlı bir deneyim sunar insana, okuduğu kadarını bilebilir ve alabilir hazinesine. Oysa deneyim insanın hücrelerine kadar işler.

Misâl okursunuz, Akdeniz bölgesi çevresinde egemen iklimin Akdeniz olduğunu öğrenirsiniz, ancak deneyimle her bölgede yaşanan Akdeniz ikliminin birbirinden nüanslarla ayrılan farklarını keşfedersiniz. “Burda hava bizim Akdeniz iklimine göre daha değişken, daha nemli, daha yağmurlu, vs...” dersiniz.

Yine, bir şehrin kokusunu ancak gezerken alırsınız; yemekler tatmadan bilinmez, zira evrende her şey bir gözlemciyi bekler, her şey kendi varlığını onurlandıran bir çift göze, bir çift kulağa ihtiyaç duyar. Buna kentler dahil.

ÜÇ RENK ÜÇLEMESİ

1990’lı yıllara damgasını vurmuş bir yönetmendi Kieslowski, duyarlı ve gözlemci. İnsan ruhu ve kader hakkında görüş beyan eden filmlerden oluşan Üç Renk Üçlemesi (Three Colors Trilogy), Fransız bayrağındaki renkleri temsil eder; mavi (özgürlük), beyaz (eşitlik), kırmızı (kardeşlik). Yıllar önce Beyoğlu'nda heves ve merakla izlemiştim tüm seriyi.

Ağırlıkla Fransızca ve Arapça konuşulan Fas’ın turistik özellikleriyle öne çıkan üç kentinin renklerinin Fransız bayrağıyla aynı renkte olması ne tesadüf ! Dünyada maviyi en çok seven şehir Şavşavan, en güzel keşmekeş kızıl Marakeş, orjinal adı İspanyolca “casa bianca” olup “beyaz ev” manasına gelen Kasablanka.

Ne yalan söyleyeyim, Şavşavan’a gitmek nasip olmadı, diğer iki kentin tadı ise hâlâ damağımda...

KIRMIZI MARAKEŞ


Toprağından dolayı kızıl renkte, baştan sona yürüyerek gezebileceğiniz düzlükte egzotik bir şehir düşünün, işte orası Marakeş. Şehirde Yves Saint Laurent’in ölümünden sonra müzeye dönüştürülmüş evini, yine müzenin içinde bulunduğu Majorelle bahçelerini ve yılan oynatıcıları, falcılarıyla tam bir şenlik alanı tadındaki pazar alanını gezebilirsiniz. Hoş bütün şehir bir bahçe ve panayır havasında.

BEYAZ KASABLANKA


Beyaz kent Kasabalanka karasal iklimin görüldüğü Marakeş’in tersine, deniz kenarında olması dolayısıyla Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü bir kent. Deniz şehre ayrı bir ferahlık ve güzellik katarken, binaların katlarının yükselmesi pek hoş değil. Yine de arasıra panjurlu eski tarz binaların orjinalliğine dokunulmamış. Ne diyelim, darısı başımıza.


SON OLARAK...

Benim için Fas mutfağı, kahvaltıda içtikleri inanılmaz lezzetteki nane çayları, çok besleyici ve katı birer yumurta eşliğinde servis edilen çorbaları, küçük su bardaklarında içilen kendilerine has sütlü kahveleriyle aklımda yer etmiş bulunuyor. Bir de tipik hasır iskemleleriyle Paris’i anımsatan kafeleri. Her zaman için kafede oturup gelen geçen insanları gözlemlemek benim için ayrı bir keyif olmuştur.

Eskiden olsa çok üzülürdüm; taa 5,425 km uç, kendini bir okyanusun içindeki hissedeceğin mavi şehir Şavşavan’ı görmeden gel. Ama artık biliyorum bir gezgin için her şey o anın içindeki sonsuzluk kadar kalıcı olmasına rağmen, zaman çizelgesinde bir o kadar da geçici.

Ne demiş Herman Hesse*; “Gezginde tüm hazların en hası, en incesi vardır, zira sevinci tadarken geçici olduğunu da bilir. Her çeşmeden içememesi umrunda değildir onun, bolluğa alışkındır zaten; kaybettiklerinin peşinden uzun uzun bakmaz, sevdiği her yere kök salmayı da arzulamaz.”

Aynen öyle, niyet edelim gerisini akışa teslim edelim, olan olsun, olmayan zaten olmamış işte!


* Herman Hesse’in “Ağaçlar” adlı kitabından


0 yorum:

Yorum Gönderme