21 Ağustos 2019 Çarşamba

NAZAR ETME NE OLUR

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.” Ram Dass

Portakalın Bilgeliği

Bir yerlerde okumuştum, İslam’da kıskançlığın mertebeleri varmış. Tabi hepsinin kökeninde bir şeylerin yetersiz olduğu, eksik olduğu duygusu var aslında. Yani her türlüsünden kıyaslama.

Zaten insan belli başlı şu iki şeyden çok çeker; ya sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusundan veya istek ve arzularına sahip olamama endişesinden.

Gelin şimdi lâfı daha fazla uzatmayayım, bu mertebelere bakalım;
1. Hased: Bende yoksa onda da olmasın.
2. Buhûl: Bende var ama onda olmasın.
3. Şuhl: Benim yok, onunki benim olsun.
4. Gıpta: Onda varsa bende de olsun.

Bundan sonra işlerin rengi biraz değişip, sanki daha olumlu bir havaya bürünmekte.
5. Sehavet: Benim varsa onun da olsun.
6. İsar: Benim değil de onun olsun.
7. Cud: Bende yoksa bari onun olsun (yokluk mertebesi)
8. Fakr: Onda yoksa bende de olmasın.

Buraya kadar herşey iyi güzel, beni çok etkileyen bundan sonraki kısmı aynen alıntılıyorum.

“Bu mertebeler her ne kadar kötüden iyiye doğru sıralanıyor gibi görünse de, ahlâk düşüncesine göre hepsi inanç açısından sorunludur. Çünkü Tanrı’nın malı, serveti ve ilmi dengesiz dağıttığını, yanlışlık yaptığını imâ eder."

Nasıl derin bir manâ, nasıl 'her şeyin yerli yerinde tam da olması gerektiği gibi olduğu' inancının altını çizmekte, gel de Merkez Efendi’yi anımsama :) Bunun yanında “Abi ben kıskanmam, olsa olsa gıpta ederim” lâfı bile havada kalıyor.

Öbür türlüsü yani her gün yaptıklarımız ne büyük bir kibir, nasıl farkında veya olmadan başkalarını sahip olduklarına bakarak yargılayıp, sahip oldukları üzerinde hak iddia ederek başkalarının yaşam döngülerine düşünsel, duygusal, enerjik ve hattâ bazen fiziksel olarak müdahale edebiliyoruz?

PARADOKS

Yukarda yazmış olduklarım, aklıma başka bir üstatın ünlü bir sözünü getiriyor;

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.”
~ Ram Dass

Ne kadar az ve öz ancak hakikatin sırlarını aralayan bir cümle. Oysa sanırız ki, bizler birşeylere sahip oldukça, sıkı sıkıya tutundukça o şeyi derinlemesine bilebiliriz. Hayat tezatlarla dolu, bir şey ne sadece iyi ne sadece kötü, hem iyi hem kötü, aynen hem karanlık hem aydınlık, hem dişil hem eril olduğu gibi. Bunun gibi bir şeyi derinden yaşamak için illâ sahip olmak, bağlı olmak gerekmiyor, bilâkis bağlı olmak o şeye prangalarla bağlar bizi. Özgürlük alanının olmadığı yerde derinleşmek ne kadar olası?

Maalesef ömrümüz “sahip olma” ekseninde geçiyor. Bütün enerjimiz, zamanımız onun çevresinde dönüyor. Oysa hiçbir şeye gerçek anlamda sahip değiliz, verilen her şey (doğa, vücut, mal-mülk, aile,  zekâ...) bize sadece birer emânet.

Her şeye bu çerçeveden bakabilsek yani “emânet” oldukları bilinciyle, gidecek olanlara (mal, eşya, kişi, iş, aşk...) sanırım daha kolay izin verirdik. Eğer tam anlamıyla güvenseydik yaşama ve onun getirecek olduklarına; yeni gelenlere yer açmak için bunca direnmezdik. Yani gerçek anlamda akışta olurduk.

Hoş zaten biz izin versek de vermesek de hayat bildiğini okuyor; gelen geliyor, gidecek olan gidiyor, bizler sadece gereksiz yere çırpınıyoruz son demine kadar; ruhumuza, bedenimize ve zihnimize ilâve yükler çıkararak...

Pekiyi, bir yandan bu bağlılığı (attachment) azaltıp öte yandan giderek hayata karşı derinleşmek nasıl mümkün? Farkındalıkla. Derinlik zannnettiğimiz gibi bağlanmaktan ileri gelmiyor, derinlik farkındalıktan ileri geliyor. Gelen her ne ise onunla geçirdiğimiz zaman boyunca onu anlayış ve sevgiyle onurlandırarak oluyor (bu dinlemekten özen göstermeye, söz tutmadan özveride bulunmaya, güzel kullanmaya, karşılıklı beslenmeye kadar birçok eylemi içerebilir).

Ne diyelim nasip olsun dileyenlere. Nazar etme ne olur, yürekten dile senin de olur :)


0 yorum:

Yorum Gönderme