31 Aralık 2019 Salı

Hoca öğrencisine sorar;

Portakalın Bilgeliği

“ Uyanmak için yapabileceğim herhangi bir şey var mı?”

Hoca yanıtlar:

“Güneşin doğması için yapman gereken kadar!”

Öğrenciyi alır bir merak;

“O zaman bu yaptığımız tüm spiritüel çalışmaların ne anlamı var?”

“Güneş doğarken uykuda olmaman için...”

ALINTI


Bol güneşli bir 2020 diliyorum...

HOŞGELDİN 2020

Hoca öğrencisine sorar;

Portakalın Bilgeliği

“ Uyanmak için yapabileceğim herhangi bir şey var mı?”

Hoca yanıtlar:

“Güneşin doğması için yapman gereken kadar!”

Öğrenciyi alır bir merak;

“O zaman bu yaptığımız tüm spiritüel çalışmaların ne anlamı var?”

“Güneş doğarken uykuda olmaman için...”

ALINTI


Bol güneşli bir 2020 diliyorum...

16 Aralık 2019 Pazartesi

“Olumlamalar” sizde işe yaradı mı?
Aşağıdaki cümleler size de tanıdık geliyor mu?

Portakalın Bilgeliği


Ben değerliyim ve değerli hissetmeyi seçiyorum.

Hayatımda her şey yolunda.

Beni mutlu eden her şey bana kolayca gelir.

Kendim gibi davranmayı seçiyorum.

Yapabildiğimin en iyisi mükemmel olandır.

Ben seviyorum. Sevmeyi ve sevilmeyi seçiyorum.

İyi ve güzel şeyleri hak etmem için olduğum gibi davranmam yeterli.

Sahip olduğum güçleri kullanmayı seçiyorum.

Sınır koyma kapasitesine sahibim.

Ölçülü alıp vermeyi seçiyorum.

Gerçek duygu ve düşüncelerimi yerinde ve zamanında ve gerçek dozunda ifade ederim.

Bunları aynaya bakarak 40 gün söyle, arkasından dans et, bağıra çağıra sevdiğin şarkıyı söyle, kağıda yaz, ateşe at, suya fırlat…


OLUMLAMALAR İŞE YARIYOR MU? 

Beyhûde demiyorum, yanlış anlaşılmasın, ne kadar yaradı? Bende deneyimlediğim, altta yatan “duygu”ya temas etmedikçe, bunları söylemek çok da fark yaratmıyor. Bu aynen, masadaki tozu almayıp, sürekli üzerindeki örtüyü çırparak masa hâlâ niye tam olarak temizlenmiyor demek gibi bir şey.

Daha açık ifade edecek olursam, eğer kişi kendini “değersiz” hissediyorsa, aynaya bakıp bunları her gün söylemek onu bir zaman sonra hayatta deneyimlemek istediklerini yaşayamayınca hayâl kırıklığına itip, daha fazla değersiz hissettirmeyecek mi?

ÇOCUKLUK DÖNEMİ

Portakalın Bilgeliği

Çokça bilinen bir gerçek, çocukluğumuzda 0-7 yaş arasında deneyimlediğimiz tecrübelerin bizde duygusuyla büyük yer ettiği. Bu deneyimler, sonraki yıllarda bir yerlere gitmiyor. Bizde, ister hücre hafızamızda deyin, ister bilinçaltımızda kayıtlı durmakta. Olayın kendisi artık tekrar bile etmese, onun getirmiş olduğu duygu ve inançlar bir yerlere kaybolmazlar, kaydedilmişlerdir bir kere. Bunları tetikleyecek en ufak bir olayda 'hoop' tekrar gün yüzüne çıkıyorlar.

Bir kişi düşünelim, 0-7 yaş arasında sürekli kendini değersiz hissettirecek şekilde hayatı deneyimlemiş olsun. Misâl ebeveynleri sürekli öbür kardeşi kollamış, ayrım yapmış (gerçek anlamda ebeveynlerin böyle yapmasına bile gerek yok, kişinin algısıdır esas olan. Yani ebeveynler ayrım yapmadı, sadece kişi böyle algıladı, sonuç değişmez, aynı kalır; “değersizlik” hissi). Bu kişi ilerde bilinç seviyesinde bu olumlamaları yapsa bile, bilinçaltındaki (buzdağının altında, görünenin altında) “değersizlik” duygusu bir yerlere kaybolmadı ki. Orada hafızamızda yer alıyor, bir yere gitmiyor. Sadece bilincimizde değil. Bu çok önemli…

NE YAPILABİLİR?

Şimdi, günümüzde bilinçaltına bakmaya yönelik bir sürü metod geliştirildi. Hipnoz, regresyon, aile dizilimi, NLP, çeşitli nefes çalışmaları, neuroformat. Her kişiye iyi gelebilecek yöntem değişir elbette. Kişi kendisiyle yüzleşmeye hazırsa ve yeni şeyler denemek istiyorsa, kalbinin sesini veya güvendiği birkaç kişiyi dinleyerek dilediği yolu seçebilir.

Genelde bu çalışmalarda gözlediğim şu aşamalardan geçiliyor: Bilinçaltındaki bu kayda gidiliyor, olay daha büyük ve farklı bir perspektiften kavranıyor, bu farkındalıkla kabulleniş başlıyor, “olumsuz” duygudan adım adım özgürleşiyor insan. Birden bire olmayabiliyor.

Sonrası yerine olumlu duyguyu tanıtıp hayata daha bir yüksek seviyede devam etmek şeklinde geliyor. Affetmek genelde bu sürecin parçası olarak otomatik gelişebiliyor. Gelmiyorsa kişi kendini buna dahi zorlamamalı, çünkü bu da “değersizlik” duygusunu pekiştirebilir.

Denemeye değer, sizce?




OLUMLA (MA) :)

“Olumlamalar” sizde işe yaradı mı?
Aşağıdaki cümleler size de tanıdık geliyor mu?

Portakalın Bilgeliği


Ben değerliyim ve değerli hissetmeyi seçiyorum.

Hayatımda her şey yolunda.

Beni mutlu eden her şey bana kolayca gelir.

Kendim gibi davranmayı seçiyorum.

Yapabildiğimin en iyisi mükemmel olandır.

Ben seviyorum. Sevmeyi ve sevilmeyi seçiyorum.

İyi ve güzel şeyleri hak etmem için olduğum gibi davranmam yeterli.

Sahip olduğum güçleri kullanmayı seçiyorum.

Sınır koyma kapasitesine sahibim.

Ölçülü alıp vermeyi seçiyorum.

Gerçek duygu ve düşüncelerimi yerinde ve zamanında ve gerçek dozunda ifade ederim.

Bunları aynaya bakarak 40 gün söyle, arkasından dans et, bağıra çağıra sevdiğin şarkıyı söyle, kağıda yaz, ateşe at, suya fırlat…


OLUMLAMALAR İŞE YARIYOR MU? 

Beyhûde demiyorum, yanlış anlaşılmasın, ne kadar yaradı? Bende deneyimlediğim, altta yatan “duygu”ya temas etmedikçe, bunları söylemek çok da fark yaratmıyor. Bu aynen, masadaki tozu almayıp, sürekli üzerindeki örtüyü çırparak masa hâlâ niye tam olarak temizlenmiyor demek gibi bir şey.

Daha açık ifade edecek olursam, eğer kişi kendini “değersiz” hissediyorsa, aynaya bakıp bunları her gün söylemek onu bir zaman sonra hayatta deneyimlemek istediklerini yaşayamayınca hayâl kırıklığına itip, daha fazla değersiz hissettirmeyecek mi?

ÇOCUKLUK DÖNEMİ

Portakalın Bilgeliği

Çokça bilinen bir gerçek, çocukluğumuzda 0-7 yaş arasında deneyimlediğimiz tecrübelerin bizde duygusuyla büyük yer ettiği. Bu deneyimler, sonraki yıllarda bir yerlere gitmiyor. Bizde, ister hücre hafızamızda deyin, ister bilinçaltımızda kayıtlı durmakta. Olayın kendisi artık tekrar bile etmese, onun getirmiş olduğu duygu ve inançlar bir yerlere kaybolmazlar, kaydedilmişlerdir bir kere. Bunları tetikleyecek en ufak bir olayda 'hoop' tekrar gün yüzüne çıkıyorlar.

Bir kişi düşünelim, 0-7 yaş arasında sürekli kendini değersiz hissettirecek şekilde hayatı deneyimlemiş olsun. Misâl ebeveynleri sürekli öbür kardeşi kollamış, ayrım yapmış (gerçek anlamda ebeveynlerin böyle yapmasına bile gerek yok, kişinin algısıdır esas olan. Yani ebeveynler ayrım yapmadı, sadece kişi böyle algıladı, sonuç değişmez, aynı kalır; “değersizlik” hissi). Bu kişi ilerde bilinç seviyesinde bu olumlamaları yapsa bile, bilinçaltındaki (buzdağının altında, görünenin altında) “değersizlik” duygusu bir yerlere kaybolmadı ki. Orada hafızamızda yer alıyor, bir yere gitmiyor. Sadece bilincimizde değil. Bu çok önemli…

NE YAPILABİLİR?

Şimdi, günümüzde bilinçaltına bakmaya yönelik bir sürü metod geliştirildi. Hipnoz, regresyon, aile dizilimi, NLP, çeşitli nefes çalışmaları, neuroformat. Her kişiye iyi gelebilecek yöntem değişir elbette. Kişi kendisiyle yüzleşmeye hazırsa ve yeni şeyler denemek istiyorsa, kalbinin sesini veya güvendiği birkaç kişiyi dinleyerek dilediği yolu seçebilir.

Genelde bu çalışmalarda gözlediğim şu aşamalardan geçiliyor: Bilinçaltındaki bu kayda gidiliyor, olay daha büyük ve farklı bir perspektiften kavranıyor, bu farkındalıkla kabulleniş başlıyor, “olumsuz” duygudan adım adım özgürleşiyor insan. Birden bire olmayabiliyor.

Sonrası yerine olumlu duyguyu tanıtıp hayata daha bir yüksek seviyede devam etmek şeklinde geliyor. Affetmek genelde bu sürecin parçası olarak otomatik gelişebiliyor. Gelmiyorsa kişi kendini buna dahi zorlamamalı, çünkü bu da “değersizlik” duygusunu pekiştirebilir.

Denemeye değer, sizce?




10 Aralık 2019 Salı

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabında ilk 3 alışkanlığa bakmıştık beraber hatırlarsanız. 

Portakalın Bilgeliği

İlk 3 alışkanlık kişininin kendisiyle alakalı, kendi disiplinini ve iradesini ele almakla ilgili. Bir bakıma kişinin kendi kendinin efendisi olmayı ele alıyor.Yazar’ın deyimiyle “özel zaferler”. Hasat yapabilmek için ekmemiz gereken tohumun ta kendisi bu süreç...

Bundan sonra bahsedeceğim 4, 5, 6 ise yine Yazar’ın deyimiyle “genel zaferler”. Ekip çalışması, işbirliği ve iletişim gibi daha çok başkalarıyla kurduğumuz etkileşimi kapsıyor.

Gelin şimdi gecikmiş bir tanım yapalım, alışkanlık deyip duruyoruz. Alışkanlık tam olarak ne? Karakterimiz alışkanlıklardan oluştuğuna göre ve alışkanlıkları alışkanlık yapan şeyin sürekli tekrarlanan şeyler olması ise, alışkanlığı nasıl tanımlayabiliriz?

ALIŞKANLIK

Alışkanlık bilgi (ne yapmalı), beceri (nasıl yapılmalı) ve arzunun (yapma isteği) kesişmesi olarak tanımlanıyor kitapta. Yani eğer herhangi bir şeyi alışkanlık haline getiremiyorsak hayatta, bu sayılan üç unsurdan hangisi eksik diye bakabiliriz.

Aristoteles’in deyimiyle “Mükemmellik bir edim değil, bir alışkanlıktır”.

Portakalın Bilgeliği

ALTI PARADİGMA

Bu parantezi açtıktan sonra, 4.Alışkanlık ile devam edebiliriz. İnsanlar arası etkileşimde 6 paradigma vardır;

· Kazan/ Kazan

· Kazan/ Kaybet

· Kaybet/Kazan

· Kaybet/Kaybet

· Kazan

· Kazan/ Kazan ya da Anlaşma yok

Bu paradigmaların adı üzerinde, o yüzden çok detaylı açıklamalara girmeyeceğim burada (ancak kitapta hayli detaylı bilgilendirmeler mevcut). İlk beş felsefeden hangisi en etkili diye soracak olursak, yanıt “duruma bağlı” olur. Bir futbol maçı oynuyorsak Kazan/Kaybet’i tercih edebiliriz. Ancak söz konusu bir ortaklık ise; rekabetten çok işbirliğine dayalı olan, Kazan/Kazan için ter dökeriz. Yine bir ilişkiye çok fazla değer veriyorsak ve sorun da önemsizse, Kaybet/Kazan’ı tercih edebiliriz.

Kazan/Kazan’ın temelinde dünyada çokça yaygın olan kıtlık bilincinin aksine, bolluk bilinci var. Bir kişinin başarısı diğerlerinin başarısını dışlamaz, dünyada herkese yetecek kadar kaynak olduğu inancına dayalıdır. Kazanmak illa yenmek anlamına gelmez. Kıyaslama yoktur.

Bu düşünce sistemi bizler için biraz yeni, halen dünyada tezatlar (ikilikler) bağlamında hareket ettiğimiz düşünülürse; iyi-kötü, zengin-fakir, haklı-haksız. Bu eski tarz aslında ilkelerden çok “güç” eksenine dayanmakta, yani bir bakıma gerçek otantik güç olan ilkelerden değil, mevki- para gibi sahte güçten beslenmekte.

KAZAN/KAZAN YA DA ANLAŞMA YOK

Temelde Kazan/ Kazan ile aynı olmakla beraber, onun daha yüksek bir ifadesi olarak düşünebiliriz bu paradigmayı.

“Anlaşma yok” şu anlama gelir; eğer ikimizin işine de yarar bir çözüm üretemeyeceksek, anlaşamadığımız konusunda dostça mutabık kalırız (agree to disagree). Bu bize daha fazla özgürlük alanı sağlar, çünkü kendi ajandamızı karşıya kabul ettirmek, boşuna beklenti yaratıp hayal kırıklığına uğramak yoktur. Sadece karşıyı anlamaya çalışıp sinerji yaratmak ve eğer yaratılamıyorsa en baştan bunu bilmek ve hatta gelecek için açık bir kapı bırakmak vardır burada.

Kazan/ Kazan ilişkileri Kazan/ Kazan karakteri üzerine inşa edilmiş bir temel üzerine oturur. Burada klasik olan yukarda bahsetmiş olduğum tezatlar şeklinde yani “ya şu ya bu” bağlamındaki eski düşünce şeklinden ziyade paradoksal olan “hem hem” bağlamı geçerlidir. Kazan/Kazan için sadece iyi yürekli olmak yetmez, pozisyonunuzu koruyacak kadar sert olmanız da gerekebilir. Hem iyi yürekli hem cesur gibi...

DÜŞÜNCELİ-LİK

    Yüksek
Kaybet/Kazan
Kazan/Kazan
Düşük
Kaybet/Kaybet
Kazan/Kaybet

                              CESARET
Düşük
                        Yüksek
Yukardaki tablodan da görüleceği üzere, çok cesursam ancak karşıdakini hiç düşünüyorsam, nasıl bir paradigma izlerim genelde? Kazan/Kaybet diye. Benim için herşey güç ekseni etrafında döner. Çok düşünceliysem ancak cesaretim azsa veya yoksa, Kaybet/Kazan anlayışı hakim olacaktır ilişkilerime.

Pekiyi hem cesur hem de düşünceliysem? O zaman karşıyı gerektiği kadar dinleyip, kendi sınır ve çıkarlarımı savunup karşı da çıkabilirim. Ortak bir zemin paydasında düşünmeye çalışır, Kazan/Kazan’a oynarım.

UYGULAMALAR

1- Kendi hayat senaryonuzu düşünün, genelde hangi paradigma hakim? Bu ilişkilerinizi nasıl etkiliyor? Daha fazla cesarete mi yoksa daha fazla düşünceli davranmaya mı ihtiyacınız var? Bu senaryonun ana kaynağını saptayabilir misiniz?

2- Hayatınızda Kazan/ Kazan paradigmasını daha fazla uygulamanızı alıkoyan engeller neler? Listeleyin. Bu engelleri azaltmak için neler yapabilirsiniz?

3- Çok zor bir durumda Kazan/ Kazan yaratmış olan bir örnek (lider vbg..) bulun ve inceleyin. Neyi farklı yaptı?

Gelecek yazımda, 5.Alışkanlıkta görüşmek üzere...

4.ALIŞKANLIK- “KAZAN/ KAZAN” DİYE DÜŞÜN

“Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı” kitabında ilk 3 alışkanlığa bakmıştık beraber hatırlarsanız. 

Portakalın Bilgeliği

İlk 3 alışkanlık kişininin kendisiyle alakalı, kendi disiplinini ve iradesini ele almakla ilgili. Bir bakıma kişinin kendi kendinin efendisi olmayı ele alıyor.Yazar’ın deyimiyle “özel zaferler”. Hasat yapabilmek için ekmemiz gereken tohumun ta kendisi bu süreç...

Bundan sonra bahsedeceğim 4, 5, 6 ise yine Yazar’ın deyimiyle “genel zaferler”. Ekip çalışması, işbirliği ve iletişim gibi daha çok başkalarıyla kurduğumuz etkileşimi kapsıyor.

Gelin şimdi gecikmiş bir tanım yapalım, alışkanlık deyip duruyoruz. Alışkanlık tam olarak ne? Karakterimiz alışkanlıklardan oluştuğuna göre ve alışkanlıkları alışkanlık yapan şeyin sürekli tekrarlanan şeyler olması ise, alışkanlığı nasıl tanımlayabiliriz?

ALIŞKANLIK

Alışkanlık bilgi (ne yapmalı), beceri (nasıl yapılmalı) ve arzunun (yapma isteği) kesişmesi olarak tanımlanıyor kitapta. Yani eğer herhangi bir şeyi alışkanlık haline getiremiyorsak hayatta, bu sayılan üç unsurdan hangisi eksik diye bakabiliriz.

Aristoteles’in deyimiyle “Mükemmellik bir edim değil, bir alışkanlıktır”.

Portakalın Bilgeliği

ALTI PARADİGMA

Bu parantezi açtıktan sonra, 4.Alışkanlık ile devam edebiliriz. İnsanlar arası etkileşimde 6 paradigma vardır;

· Kazan/ Kazan

· Kazan/ Kaybet

· Kaybet/Kazan

· Kaybet/Kaybet

· Kazan

· Kazan/ Kazan ya da Anlaşma yok

Bu paradigmaların adı üzerinde, o yüzden çok detaylı açıklamalara girmeyeceğim burada (ancak kitapta hayli detaylı bilgilendirmeler mevcut). İlk beş felsefeden hangisi en etkili diye soracak olursak, yanıt “duruma bağlı” olur. Bir futbol maçı oynuyorsak Kazan/Kaybet’i tercih edebiliriz. Ancak söz konusu bir ortaklık ise; rekabetten çok işbirliğine dayalı olan, Kazan/Kazan için ter dökeriz. Yine bir ilişkiye çok fazla değer veriyorsak ve sorun da önemsizse, Kaybet/Kazan’ı tercih edebiliriz.

Kazan/Kazan’ın temelinde dünyada çokça yaygın olan kıtlık bilincinin aksine, bolluk bilinci var. Bir kişinin başarısı diğerlerinin başarısını dışlamaz, dünyada herkese yetecek kadar kaynak olduğu inancına dayalıdır. Kazanmak illa yenmek anlamına gelmez. Kıyaslama yoktur.

Bu düşünce sistemi bizler için biraz yeni, halen dünyada tezatlar (ikilikler) bağlamında hareket ettiğimiz düşünülürse; iyi-kötü, zengin-fakir, haklı-haksız. Bu eski tarz aslında ilkelerden çok “güç” eksenine dayanmakta, yani bir bakıma gerçek otantik güç olan ilkelerden değil, mevki- para gibi sahte güçten beslenmekte.

KAZAN/KAZAN YA DA ANLAŞMA YOK

Temelde Kazan/ Kazan ile aynı olmakla beraber, onun daha yüksek bir ifadesi olarak düşünebiliriz bu paradigmayı.

“Anlaşma yok” şu anlama gelir; eğer ikimizin işine de yarar bir çözüm üretemeyeceksek, anlaşamadığımız konusunda dostça mutabık kalırız (agree to disagree). Bu bize daha fazla özgürlük alanı sağlar, çünkü kendi ajandamızı karşıya kabul ettirmek, boşuna beklenti yaratıp hayal kırıklığına uğramak yoktur. Sadece karşıyı anlamaya çalışıp sinerji yaratmak ve eğer yaratılamıyorsa en baştan bunu bilmek ve hatta gelecek için açık bir kapı bırakmak vardır burada.

Kazan/ Kazan ilişkileri Kazan/ Kazan karakteri üzerine inşa edilmiş bir temel üzerine oturur. Burada klasik olan yukarda bahsetmiş olduğum tezatlar şeklinde yani “ya şu ya bu” bağlamındaki eski düşünce şeklinden ziyade paradoksal olan “hem hem” bağlamı geçerlidir. Kazan/Kazan için sadece iyi yürekli olmak yetmez, pozisyonunuzu koruyacak kadar sert olmanız da gerekebilir. Hem iyi yürekli hem cesur gibi...

DÜŞÜNCELİ-LİK

    Yüksek
Kaybet/Kazan
Kazan/Kazan
Düşük
Kaybet/Kaybet
Kazan/Kaybet

                              CESARET
Düşük
                        Yüksek
Yukardaki tablodan da görüleceği üzere, çok cesursam ancak karşıdakini hiç düşünüyorsam, nasıl bir paradigma izlerim genelde? Kazan/Kaybet diye. Benim için herşey güç ekseni etrafında döner. Çok düşünceliysem ancak cesaretim azsa veya yoksa, Kaybet/Kazan anlayışı hakim olacaktır ilişkilerime.

Pekiyi hem cesur hem de düşünceliysem? O zaman karşıyı gerektiği kadar dinleyip, kendi sınır ve çıkarlarımı savunup karşı da çıkabilirim. Ortak bir zemin paydasında düşünmeye çalışır, Kazan/Kazan’a oynarım.

UYGULAMALAR

1- Kendi hayat senaryonuzu düşünün, genelde hangi paradigma hakim? Bu ilişkilerinizi nasıl etkiliyor? Daha fazla cesarete mi yoksa daha fazla düşünceli davranmaya mı ihtiyacınız var? Bu senaryonun ana kaynağını saptayabilir misiniz?

2- Hayatınızda Kazan/ Kazan paradigmasını daha fazla uygulamanızı alıkoyan engeller neler? Listeleyin. Bu engelleri azaltmak için neler yapabilirsiniz?

3- Çok zor bir durumda Kazan/ Kazan yaratmış olan bir örnek (lider vbg..) bulun ve inceleyin. Neyi farklı yaptı?

Gelecek yazımda, 5.Alışkanlıkta görüşmek üzere...