1 Nisan 2019 Pazartesi

REDDETME SANATI

“... Sanatı” tabiri ne kadar sık kullanılır oldu, bilmem fark ettiniz mi? Hoşuma da gidiyor ne yalan söyleyeyim, havalı olup, şık duruyor ve merak uyandırıyor. O zaman bir sanat da benden sizlere, adı Reddetme olsun, rengi kırmızı.


Rengi “ateş rengi", ateşten gömlek misali. Malumunuz konu sıcak, kim sever reddetmeyi ve de reddedilmeyi? Almanya’da Bonn yakınlarında, ormanlar içinde bir kişisel gelişim okulundayız. Bütün öğleden sonra “HAYIR” demeyi oynayacağız diyorlar. Yuppie! Oyun mu dendi, yaş baş fark etmez. Kelimenin kendisi bile yüzleri gülümsetmeye yetiyor. Eğitim başlıyor, organizasyon müthiş, zira 500 kişilik sınıfı zamanında toparlamak kolay olmasa gerek.

Hayır demek bencil olmak ya da insanlar bizi sevmeyecek demek değilmiş. Hatta aynı şeyi yarın da aynı şekilde hissedeceğiz demek hiç değilmiş. Her soruya o an cevap vermek durumunda değilmişiz. Emin olmama ve vazgeçme hakkımız mevcutmuş. Işık ve sevgi saçan mavi gözleriyle ağır ağır düzgün bir İngilizce ile konuşuyor*, “Biri bana yürüyüşüme eşlik eder misin? dediği andan itibaren o artık benim de yürüyüşümdür. Sorulması gereken asıl soru, ‘Gerçekten istiyor muyum?’ Sırf onun için evet desem, bu onu memnun edecek mi? Çünkü ben o anda gerçek potansiyelimi yaşıyor olmayacağım. Yarım saat bile önce evet demiş olsam, tam da şu anda geri çevirme özgürlüğüne sahibim”. Onun için demesi kolay, zira yüzde yüz anda bir şahıs kendileri :). Ne kadar da büyük bir özgürlük bu, yapamasam da hissediyorum, kendini ve karşındakini serbest bırakmak ve seçimlerine sonsuz saygı duyabilmek.

“ ‘Hayır’ deyin, sevginizi de katarak işin içine elbette”, diye devam ediyor:

“ 'Anlıyorum, hayır
Şimdilik emin değilim lütfen sonra sor
Seni seviyorum, hayır
Doğru olabilirsin, hayır
Sorduğun için sağol, hayır
Hayır demeye dilim varmıyor, hayır' ** gibi kalıplar başta sizi rahatlatır.”

“Hayır demek sınır çizmek, ÖZ’ünüzün gerçeğini dile getirmektir. Bu da kendimize sevgi ve şevkattan başka birşey değildir.” Sözün bittiği yer benim için yeni bir hayatın başlangıcı oluyor.

“Kaçınız ‘HAYIR’ cevabından kaçtığı için sormaktan imtina ediyor?” İstisnasız sınıfın hepsi parmak kaldırıyor. “Kimse müneccim değildir, anneniz eşiniz dahi olsa...Sorduğunuzda reddedilen şey sizler değilsiniz, teklif ettiğiniz ne ise odur. İnanın iş hatta aşk bile olsa, istediğinizi elde etmek gerçekte kim olduğunuz için elzem değildir. Gerçekte kim olduğunuzu bir bilebilseniz...”

Şimdi oyun zamanı. Sınıftaki rahatlama hissedilir derecede. Herkes sırasıyla gözüne kestirdiği birilerine sorular soruyor. Karnımıza kramplar giriyor gülmekten. “Hayır” diyebilmek hiç bu denli eğlenceli ve yaratıcı olmamıştı.

“Biraz daha koçluk alabilir miyim?”
“Kolyeni verir misin?”
“Benimle çıkar mısın?”

Bütün başlar bu cesur Alman delikanlıya dönüyor. Hoş bir Fransız kıza çıkma teklif ediyor onca kişinin önünde. “Emin değilim, belki”, diyor esas kız. Sanıyoruz ki “evet” diyecek ve bizler avucumuz patlayana kadar alkışlayacağız. Ahh beyaz perdenin dayanılmaz etkisi.

İNANILMAZ İKİLİ: BİZ TÜRKLER VE “HAYIR” KELİMESİ


Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere; bize, kendimize. Konu hakkında toplumsal sancıları olan tek millet biz değilsek de; performansımız taktire şayan.

“...Sahi neden sessizliğe bürünülür ki? Yanıt verememenin veya vermemenin arkasında ne yatabilir? Karşımızdakinin tepkisinden korkmak mı, onu kırmayı istememek mi, onun söyleyeceklerini kaldıramayacağımızı düşünmek mi, ona kızdığımız için cezalandırmak mı, cevap vermeyi önemsememek mi? ...cevap almak bir hak değil midir, cevabın olumlu veya olumsuz olmasından bağımsız...onu bu doğal hakkından mahrum bırakmış olmaz mısınız?” ***

Ekleyecek söz yok; duygularımı ve düşüncelerimi o kadar güzel ifade edip yansıtmış ki arkadaşım. “Hayır” demeyi tercih etmeyen/edemeyenlerin ülkesiyiz, bildiğiniz üzere. Bir “tık” ötesi de yuvarlak laflarla geçiştirmek. Böylelikle her iki durumda da “EGO”muzu bir güzel korur; hem kötü olmamış, hem de son ana kadar ipleri elimizde tutmuş oluruz. Karşıdakini kırmamak da egosal bir kalıptır. Neden mi? Kırılıp kırılmayacağını gerçekte bilemeyiz de ondan, sormak yerine varsayarız. Böylelikle kaybetme korkumuzu allar pullar bi güzel sunarız. "Peki karşıdaki ne alemde?" "O, yaratılan bu flu resmin neresinde, bunca belirsizlik içerisinde ne hissediyor?" diye düşünüyor muyuz??? Hak getire. Oysa üslubunca söylenen her "hayır", hem karşıdakini hem de bizleri konudan azat edip özgürleştirir bile.

Bence bir yönetim ahlakıdır bu, hepimizin yönetebileceği tek şey ise nihayetinde “kendimiz". “HAYIR”lı günler!!!




* Byron Katie

 ** Byron Katie’nin “I need your love, is that true?” adlı kitabından.

*** Nurdan Akalın Terazi’nin İK Bahçesi blogundaki “Bir Yönetim Ahlakı, Cevap Verme” yazısından alınmıştır.



2 yorum:

  1. Özellikle Türkler olarak herşeyi kişiselleştirmemiz bizi "varolmanın dayanılmaz ağırlığı" altında eziyor...Yolu bilmese de kafasından yol tarifi uyduran insanlar, "hayır" kelimesinde sarsılan ama karşı tarafın yapmayacağını bile bile "yaparız" lafına daha hoşgörülü yaklaşan bir milletiz nedense...ağızdan çıkanın -çok güzel bir laf vardır "söz mü?" "söz" diye teyit alırız karşı taraftan - mühür olduğu bir anlayıştan nerelere geldik...çünkü söz mühürdür, tutulması gerekir...biraz konu dışına taşıcam ama hepsi birbiri ile bağlantılı...instagram ve twitter kendine ait olmayan avam cümle kaynıyor...başka bi yerden kopya edildiği, aslında çalındığı o kadar belli ki...hani bu kadar içeriksiz söz dizilimini bir arada kuramayacak kadar kitap okumamış,bir insan tabii ki böyle bir yazıyı alıntılamayı , altına da kendi imzasını atmayı kendine hak görüyor....kamyon arkası yazıları kadar özgün olamıyorlar ne yazık ki... Çok güzel bi yazı olmuş , elinize sağlık...

    YanıtlayınSil
  2. Asıl ben teşekkür ederim. Bahsetmiş olduklarınız konudan bağımsız değil. Bilakis...Öz'ün sözünün gücü, Söz'ün özünün gücü demek kanımca...

    YanıtlayınSil