22 Ocak 2021 Cuma

Ondan Şikâyet Bundan Şikâyet

 Ne çok şikâyet ediyoruz, değil mi? 

Hiç fark ettiniz mi bilmem, gün içinde havadan sudan konulardan tutun da ciddi meselelere değin epey geniş bir şikâyet skalamız var insanlık olarak. Hoşnutsuz hissedip akabinde sıklıkla yakınıyoruz. 

Bence şikâyetin iki yüzü var; birini şikâyet etmek ve genel anlamda şikâyet. Sırasıyla gidecek olursak; birini şikâyet etme kavramıyla başlayayım ki ülkemizde maalesef bolca mevcut. Ablana kızıp annene söylersin, eşinle ilgili rahatsız olduğun konuları kız arkadaşına anlatırsın. Hele ki işyerinde yapılanı yok mu? Daha az önce öğle yemeği yediğin takım arkadaşını müdürüne bir güzel şikâyet edersin. Pekiyi ama neden? Hemen aklıma gelenler;

· Yüzleşmekten korkuyoruz (ki topraklarımız düellodan ziyade bizlere Bizans entrikalarını miras bırakmıştır)

· Hoşnutsuzluğumuzu nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz

· Karşımızdakini kaybetmekten korkuyoruz (sevgili, eş, arkadaş vbg..)

· Egomuz bir şekilde bu işten fayda görsün istiyoruz (öbürünü paspas ederek kendine pay çıkarma isteği; daha iyi evlât, daha iyi çalışan olma, göze girme, gözde olma vbg.)

Mümkün mertebe sıkı bir yüzleşme taraftarı olarak, neden bunca şikâyete başvurulduğunu pek anlamamakla beraber bu olgunun nörolojik gerçekliği hayretler içerisinde öğrenmiştim.

Incognito ve Beyin adlı kitaplarında David Eagleman, nörobilimci gözüyle bu olayı bir güzel açıklar. Meğer ortalama insan beyni ilk duyduğuna inanma eğilimi gösterirmiş ve diğer sonradan duyduklarını pek kale almazmış. Sanırım haklı çıkma gayesiyle, özellikle iş yerlerinde yaşanan sorun hemen hoşnutsuzluk yaşanan kişiden ziyade, ilk amirle pek de yapıcı olmayan bir şekilde paylaşılıyor. Neden yapıcı değil? Çünkü şikâyet edilen taraf odada yok ! Onun perspektifinden olay dinlenmiyor. Sonuç maalesef “Çamur at, izi kalsın,” gibisinden bir durum....

ŞİKAYETİN ÖBÜR TÜRLÜSÜ

Arkadaşımla pandeminin olmadığı normal günlerden birinde, bir restauranta gitmiştik. Şimdi milattan önce gibi geliyor serbestçe gezip tozabildiğimiz bu zamanlar :) Arkadaşım başladı şikâyete;

“Tamam açık havadayız da, masalar çok yakın, bu kadar da çok sigara içilmez ki, içeceksen evinde iç, ya da içeceksen nezaket gereği bir yan masaya sor....” falan filan. Hayli yakın konumlandırılmış masalarda, (biri oldukça yakın, hâttâ kendi masamızda sayılabilecek yakınlıkta) durmaksızın sigara içen 2-3 kişi. Sigara içenler alınmasınlar; böyle bir durumda içmişten beter oluyorsunuz. Ve fakat kabul etmeliyim şikâyetin ağır bir enerjisi var. Hevesle yapılan buluşmanın tadı gitgide kaçıyor. Bir yandan yemek yerken diğer yandan arkadaşımı sakinleştirmeye çalışıyorum. İçim şişiyor; şikâyetten mi yoksa hızlı yenen yemekten mi belli değil...

Dönüşte metroda içim içimi yerken buluyorum kendimi. Çaresiz hissediyorum, arkadaşıma yardım edemedim. Keyifsiz hissediyorum çünkü güzel bir zaman dilimi paylaşmadık. Üzerine karnımdaki şişlik. Konuyu enine boyuna tartıp, düşünüp dururken; açılan kapılardan sızan soğuk bende adetâ bir duş etkisi yaratıyor. İtiraf edeyim, sanki ufak yanan ampuller misâli farkındalıklar uyanıyor içimde şikâyet etmeye dair.

Arkadaşım aslında birini şikâyet etmiyordu, sigara içilmesinden dolayı genel bir şikâyeti vardı. Ve bütün bunların altında yatan bir isteği. Aslında istisnasız her şikâyet ettiğimizde altta yatan bir istek var. Bunun ardında da sıklıkla karşılanmamış bir ihtiyaç;

Çok sigara içiliyor burada. (Şikâyet)

Sigara içilmemesini arzuluyorum. (İstek)

Rahat nefes alabilmeye ihtiyacım var. (İhtiyaç)

Şikâyet ediyoruz, çünkü şikâyet kolay olanı. Bilip gördüğümüz kalıp. Kısa vadede bir götürüsü yok, belki deşarj bile olabiliyoruz. Kısa vadede diyorum çünkü uzun vadede her şikâyet ettiğimizde aslında kendi gücümü görmezden gelip kurban psikolojisine giriyoruz. Sadece gücümüzden vazgeçmekle kalmıyoruz, enerjimizi düşürüyoruz, keyfimizi kaçıyoruz. Olasılıklarımızı daraltıyoruz.

Öbürü belki zor olmasa bile bize zor geleni. Bu hız çağında öncelikle ihtiyacını fark edeceksin. Burası başlı başına bir dert zaten. Çünkü ihtiyaçlarımıza duyarlı olup onları algılayacak ve anlayacak şekilde eğitilmedik. Gelelim en az bunun kadar zahmetli olan sonrasına. Bunu ricaya/isteğe dönüştür ve karşıya dile getir, kolay mı? Hadi karar verdik, nasıl dile getireceğiz? İnsanın başına terlik yemeyeceği ne malum?

Şimdi geriye dönüp baktığımda, arkadaşımın inisiyatifi ele alıp masalara rica etmek, ihtiyacını dile getirmek, bu karşılanmıyorsa oradan kalkıp zor dahi olsa başka yere gitme gibi bir hareket alanımız olduğunu görüyorum.


BİLİNÇLİ ŞİKAYET

“İlla şikâyet edeceksen, maksatlı et, bilinçli et,” der Duyguların Dili kitabında Karla McLaren. İlk bu satırları okuduğumda hayrete düşmüştüm. Bizlere hep “şikâyet etme” denmiyor muydu ve biz de kendimizi tam aksi yönde şikâyet ederken bulmuyor muyduk? Yazarın bizi özgür bırakması nasıl da hoşuma gidiyor, bir bilseniz.

Sanıyorum hoşnutsuzlu hissi son derece insanî, sadece bizler bunu genelde yıkıcı bir şekilde kullanıyoruz. Bunu olumlu bir şekilde kullanabilir miyiz sorusunun cevabı bu satırlarda gizli olabilir miydi?

“İlk önce şikâyet edilecek sessiz, yalnız kalabileceğiniz bir mekân yaratın”, der yazar. “Şikâyetinizi dile getireceğiniz makam Tanrı olabilir, doğa olabilir, odanızın duvarı olabilir, evcil hayvanınız olabilir, üzerine olayı/kişiyi hatırlatan eşya/objenin (fotoğraf, karikatür) olduğu bir şikâyet altarı (sunak, kutsal alan) bile yaratabilirsiniz,” diye devam eder.

Sonrasında ne mi yapacaksınız? “Şimdi şikâyet ediyorum...,” diye başlıyorsunuz ve başlıyorsunuz yakınmaya, sızlanmaya, kızmaya ve hattâ haykırıp küfretmeye. Zaten yapmıyor muyuz hayat içinde! Neler mi oluyor?

İlk bunu duyduğumda hayli şaşırıp- itiraf edeyim biraz da şüpheye düşüp- meraklı bir İkizler olarak hemen uygulamaya koyulmuştum. Yazar bir müddet sonra şükredip, teşekkür edip eğlenceli bir şekilde bitirin der bu ritüeli. Ben tamamlayamadım bile. Başladım gülmeye. Şikâyet ettiğim konu bir balon misâli hafifleyerek uçtu gitti. Herşeyin sanki farklı göründü gözüme, daha bir canlı hissettim..

Şikâyet bence ateş gibi. Nasıl ateşi kapalı bir alanda harlamayıp kendi haline bırakırsanız bir müdddet sonra söner gider; şikâyet de aynen öyle. Herhangi bir karşı taraf olmadığında, dağlara vuran sesinizin yankısı gibi sadece kendinizi duyduğunuzda yani kısacası dışardan olumlu veya olumsuz herhangi bir destek gelmediğinde hoşnutsuzluk hissi gitgide zayıflıyor, hâttâ tam zıddı gülünç ögeler bile eklenebiliyor. En azından benim tecrübemde böyle oldu.

Dilerim 2021 şikâyet etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Temennim bir yana eğer bir gün gerçekten bunu yapacak isek bilinçli yakınmayı deneyin derim ben. Üstelik kimseye zararı yok. Sizinki dahil kimsenin enerjisini düşürmüyor. Belki faydası bile dokunur, kim bilir? Bakalım, ruhunuz neler hissedecek? 





0 comments:

Yorum Gönder