İLİŞKİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İLİŞKİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2020 Çarşamba

Bir ilişki istediğinizden emin misiniz?
Bekâr olmak yanlış bir şey mi?
İlişkiniz varsa nasıl gitmeli?

Portakalın Bilgeliği

İlişki konusu malumunuz Adem ve Havva’dan beri olageldi, hayli eskise bile güncelliğini popülerliğini hiç yitirmedi ve insanoğlu var oldukça yitirmeyecek gibi.

Sizinle bu konuya dair yazılmış bir kitap paylaşmak isterim. İlişkinizin var/ yok olması, ilişkide mutlu/ mutsuz olmanız fark etmez, bu cesur kitabı hararetle tavsiye ederim. Çünkü kitap ilişkilere dair birçok önyargımızı sarsacak ilginç bir hikâye anlatmakta.

Öykü, aynı zamanda kitabın yazarları olan Simone Milasas & Brendon Watt* arasında geçiyor. Adı “İLİŞKİ”. Öncelikle kitabın sıcacık bir yazım dili var, iki kişi belli konu başlıkları altında karşılıklı görüşlerini paylaşırken, aynı zamanda ilişkilerinin nasıl başlayıp nasıl ilerlediğine tanık oluyoruz. Her bölümün sonunda “Araçlar” kısmı var (araç dediğim şey, bazen değerli sorular bazen bir uygulama olabiliyor). Araçlar hayatımızın her alanında uygulanabilir. Hoş gerek işimizle olsun, gerek kendimizle olsun zaten her an her şeyle ilişki halinde değil miyiz?

AYNAYA BAK

Dışarda kaç tane harika ilişki görüyorsunuz? Çok olmasa gerek. Kitabın en çarpıcı cümlelerinden biri bence şu; “Harika bir ilişki yaratmak, bırakın başkalarıyla olmasını, kendileriyle bile olmasına çok az kişinin gönüllü olacağı seviyede bir yakınlık gerektirir”. Özetle şunu diyor yazarlar, “Siz kendinize yakın oluncaya kadar, başkasıyla yakınlık kuramazsınız.

Hayda geldik mi yine kendimize dediğinizi duyar gibiyim. Aynen öyle, aslında başkası yok, hiç olmadı. İçerde ne varsa dışarıya yansıyandı ilişki dediğimiz bağ. Aynen kitaptan alıntılıyorum:

Eğer gerçekten bir ilişki yaratmayı arzuluyorsanız, bakmanız gereken ilk şey şu:
Bu sizin için ne anlama geliyor?
Bu sizi bir şeyden mi çıkartacak?
Bu sizi bir şeyin içine mi sokacak?
Sizi kurtaracak mı?
Kısıtlama yaratacak mı?
Daralma yaratacak mı?


Her an sizin için neyin gerçek ve doğru olduğuna bakmaya gönüllü iseniz, buyrun deneyimlemeye...

İZİN VERMEK VE BİRLİKTE YARATMAK

Çoğu çift tanışır, evlenir, çocuk-ev-köpek sahibi olup hayatı durağanlaşmaya bırakır. Yani yaratmayı bırakır, o ana kadar yarattıklarının sonucunu sürer.

Yani ilişki “Sen süpersin, bir tanesinden” ziyade “Sen ve ben bilirlikte ayrıyken yarattığımızdan daha büyük ve farklı ne yaratabiliriz ve bundan coşku duyabiliriz?”dir. Yani sevdik, evlendik bitti değil. Sürekli yaratıma hazır mısınız? Her an mı? Doğru duydunuz her an. Pekiyi sürekli yaratmak nasıl birşey olurdu? Bir sonraki anı bilmeden, sizden uzaklaşmayan, sizi daraltmayan, size katkı veren enerjiyi izlemek?

Eğer bir ilişkideyseniz ilk başta “Bu ilişkide olmayı arzuluyor muyum?” diye sorabilirsiniz. Pek çoğumuz bu soruyu bile sormaktan kaçınır. Çünkü beklemediğimiz sonuçlar çıkabilir ortaya, iş ayrılmaya kadar gidebilir. Pekiyi ya ayrılık da evlilik gibiyse, ona da gereksiz pek çok anlam ve beklenti yüklemişsek? Dünyada ayrılmayı birbirini kutlayarak yapan çiftler varsa?

Yazarlar tam bu noktada, daha fazla soru sormamamızı tavsiye ediyorlar; “Bunu değiştirmeyi arzuluyor muyum? Bunu değiştirmem için ne gerekecek? Nasıl katkı yaratabilirim? ” Değişmesi gereken belki bizim olaya bakışımız. Böylece yeni bir olasılık belirebilir, ilişki farklı bir yön alabilir. İllâ sonlanması gerekmiyor.

Yineleyeceğim, dışarda kaç tane harika ilişki görüyorsunuz? Uzun süren değil. İnsanların kendileri olabildiği, birbirini güçlendirdiği, özen gösterdiği, bulundukları hâli seçmelerine izin verildiği. İzin vermek kapı paspası olmamakla beraber ancak hayli cesaret gerektirir, çünkü karşı tarafa seçimleri için izin vermek kaos hâli yaratabilir.

KAOS

Kaos kelimesinin çoğunluk için algısı maalesef olumsuz. Kaos kötüdür, düzen iyidir diyebilir miyiz? Tam tersi de geçerli olabilir mi?

Ya kaos bütün olasılıkların yaratıcı enerjisini içeriyorsa? Hatırlarım, hayatımda iş kaybı-taşınma gibi kaotik dönemler aynı zamanda en yaratıcı olduğum durumları yaratmıştır. Misâl bir taşınma sonrası o ilk fırtınayı atlattıktan sonra gereksiz bütün birikimlerden (giysi-aksesuar...) arınıp daha bir sade olmuş ve daha bana hizmet eden yeni bir düzen oturtmuşumdur.

O zaman güzel olanı sanırım ikisi arasındaki ahenk.


DÜNYA DEĞİŞİYOR

Dünya gerçek anlamda değişiyor, arkadaşlarımdan biri karısıyla her evlilik yıl dönümünde ciddi bir iç gözlem eşliğinde, birlikte olmaya devam edip etmeyeceklerine baktıklarını söylemişti.

Belki bundan sonra bir ilişki haberi aldığımızda soracağımız sorular “Nereli, mesleği ne, yaşı kaç, ailesi nasıl, boyu-bosu-dili-dini-rengi...?” dan ziyade “Mutlu musun? Beraber yaratıyor musunuz? Herşeyden önce iyi bir oyun arkadaşı mı? Hayat onun yanında daha eğlenceli, daha bir hafif mi?” gibisinden olacak :)

VİRÜS

Virüs sayesinde hayatımıza kaos aşılanmış olmadı mı? Virüs hakkında yazmak istemesem dahi konu geldi ona dayandı. “Biz insanlık kollektif olarak neyi yaratmayı seçtik bu güne kadar?” sorusunun cevabını sanırım hepimiz az çok biliyoruz.

Her seçim yaratır, her seçim farkındalıkla yapılmasa bile yaratır. Sonuçtan mutlu oluruz olmayız o ayrı. Kendimizi dövmeye lüzûm yok, bütün bu seçimler bizi biz yapmadı mı sonuçta! Seçimi güzel kılan ise farkındalıkla yapılması. O zaman yazarların dediği gibi sormaya devam; “Bu realitenin ötesinde olasılıkları görebilmek için sistemde ne kadar kaos yaşamamız gerekecek?” “Hayatımızı genişletecek seçimler neler olurdu?” “Bundan sonra insanlık olarak neyi yaratmayı seçiyoruz?”

Ve “Virüsle ilişkiniz nasıl?”

Yine başa, “İlişkilere” dönecek olursak, her ne kadar sizlerle kitaptan pekçok başlık paylaşamasam dahi; nihai amacım seçenek sepetinize atabileceğiniz tadımlık değişik bir tat sunmaktı.

Sağlıcakla kalın,


*Yazarların ikisi de Access Consciousness kolaylaştırıcılarıdır. 

İLİŞKİ

Bir ilişki istediğinizden emin misiniz?
Bekâr olmak yanlış bir şey mi?
İlişkiniz varsa nasıl gitmeli?

Portakalın Bilgeliği

İlişki konusu malumunuz Adem ve Havva’dan beri olageldi, hayli eskise bile güncelliğini popülerliğini hiç yitirmedi ve insanoğlu var oldukça yitirmeyecek gibi.

Sizinle bu konuya dair yazılmış bir kitap paylaşmak isterim. İlişkinizin var/ yok olması, ilişkide mutlu/ mutsuz olmanız fark etmez, bu cesur kitabı hararetle tavsiye ederim. Çünkü kitap ilişkilere dair birçok önyargımızı sarsacak ilginç bir hikâye anlatmakta.

Öykü, aynı zamanda kitabın yazarları olan Simone Milasas & Brendon Watt* arasında geçiyor. Adı “İLİŞKİ”. Öncelikle kitabın sıcacık bir yazım dili var, iki kişi belli konu başlıkları altında karşılıklı görüşlerini paylaşırken, aynı zamanda ilişkilerinin nasıl başlayıp nasıl ilerlediğine tanık oluyoruz. Her bölümün sonunda “Araçlar” kısmı var (araç dediğim şey, bazen değerli sorular bazen bir uygulama olabiliyor). Araçlar hayatımızın her alanında uygulanabilir. Hoş gerek işimizle olsun, gerek kendimizle olsun zaten her an her şeyle ilişki halinde değil miyiz?

AYNAYA BAK

Dışarda kaç tane harika ilişki görüyorsunuz? Çok olmasa gerek. Kitabın en çarpıcı cümlelerinden biri bence şu; “Harika bir ilişki yaratmak, bırakın başkalarıyla olmasını, kendileriyle bile olmasına çok az kişinin gönüllü olacağı seviyede bir yakınlık gerektirir”. Özetle şunu diyor yazarlar, “Siz kendinize yakın oluncaya kadar, başkasıyla yakınlık kuramazsınız.

Hayda geldik mi yine kendimize dediğinizi duyar gibiyim. Aynen öyle, aslında başkası yok, hiç olmadı. İçerde ne varsa dışarıya yansıyandı ilişki dediğimiz bağ. Aynen kitaptan alıntılıyorum:

Eğer gerçekten bir ilişki yaratmayı arzuluyorsanız, bakmanız gereken ilk şey şu:
Bu sizin için ne anlama geliyor?
Bu sizi bir şeyden mi çıkartacak?
Bu sizi bir şeyin içine mi sokacak?
Sizi kurtaracak mı?
Kısıtlama yaratacak mı?
Daralma yaratacak mı?


Her an sizin için neyin gerçek ve doğru olduğuna bakmaya gönüllü iseniz, buyrun deneyimlemeye...

İZİN VERMEK VE BİRLİKTE YARATMAK

Çoğu çift tanışır, evlenir, çocuk-ev-köpek sahibi olup hayatı durağanlaşmaya bırakır. Yani yaratmayı bırakır, o ana kadar yarattıklarının sonucunu sürer.

Yani ilişki “Sen süpersin, bir tanesinden” ziyade “Sen ve ben bilirlikte ayrıyken yarattığımızdan daha büyük ve farklı ne yaratabiliriz ve bundan coşku duyabiliriz?”dir. Yani sevdik, evlendik bitti değil. Sürekli yaratıma hazır mısınız? Her an mı? Doğru duydunuz her an. Pekiyi sürekli yaratmak nasıl birşey olurdu? Bir sonraki anı bilmeden, sizden uzaklaşmayan, sizi daraltmayan, size katkı veren enerjiyi izlemek?

Eğer bir ilişkideyseniz ilk başta “Bu ilişkide olmayı arzuluyor muyum?” diye sorabilirsiniz. Pek çoğumuz bu soruyu bile sormaktan kaçınır. Çünkü beklemediğimiz sonuçlar çıkabilir ortaya, iş ayrılmaya kadar gidebilir. Pekiyi ya ayrılık da evlilik gibiyse, ona da gereksiz pek çok anlam ve beklenti yüklemişsek? Dünyada ayrılmayı birbirini kutlayarak yapan çiftler varsa?

Yazarlar tam bu noktada, daha fazla soru sormamamızı tavsiye ediyorlar; “Bunu değiştirmeyi arzuluyor muyum? Bunu değiştirmem için ne gerekecek? Nasıl katkı yaratabilirim? ” Değişmesi gereken belki bizim olaya bakışımız. Böylece yeni bir olasılık belirebilir, ilişki farklı bir yön alabilir. İllâ sonlanması gerekmiyor.

Yineleyeceğim, dışarda kaç tane harika ilişki görüyorsunuz? Uzun süren değil. İnsanların kendileri olabildiği, birbirini güçlendirdiği, özen gösterdiği, bulundukları hâli seçmelerine izin verildiği. İzin vermek kapı paspası olmamakla beraber ancak hayli cesaret gerektirir, çünkü karşı tarafa seçimleri için izin vermek kaos hâli yaratabilir.

KAOS

Kaos kelimesinin çoğunluk için algısı maalesef olumsuz. Kaos kötüdür, düzen iyidir diyebilir miyiz? Tam tersi de geçerli olabilir mi?

Ya kaos bütün olasılıkların yaratıcı enerjisini içeriyorsa? Hatırlarım, hayatımda iş kaybı-taşınma gibi kaotik dönemler aynı zamanda en yaratıcı olduğum durumları yaratmıştır. Misâl bir taşınma sonrası o ilk fırtınayı atlattıktan sonra gereksiz bütün birikimlerden (giysi-aksesuar...) arınıp daha bir sade olmuş ve daha bana hizmet eden yeni bir düzen oturtmuşumdur.

O zaman güzel olanı sanırım ikisi arasındaki ahenk.


DÜNYA DEĞİŞİYOR

Dünya gerçek anlamda değişiyor, arkadaşlarımdan biri karısıyla her evlilik yıl dönümünde ciddi bir iç gözlem eşliğinde, birlikte olmaya devam edip etmeyeceklerine baktıklarını söylemişti.

Belki bundan sonra bir ilişki haberi aldığımızda soracağımız sorular “Nereli, mesleği ne, yaşı kaç, ailesi nasıl, boyu-bosu-dili-dini-rengi...?” dan ziyade “Mutlu musun? Beraber yaratıyor musunuz? Herşeyden önce iyi bir oyun arkadaşı mı? Hayat onun yanında daha eğlenceli, daha bir hafif mi?” gibisinden olacak :)

VİRÜS

Virüs sayesinde hayatımıza kaos aşılanmış olmadı mı? Virüs hakkında yazmak istemesem dahi konu geldi ona dayandı. “Biz insanlık kollektif olarak neyi yaratmayı seçtik bu güne kadar?” sorusunun cevabını sanırım hepimiz az çok biliyoruz.

Her seçim yaratır, her seçim farkındalıkla yapılmasa bile yaratır. Sonuçtan mutlu oluruz olmayız o ayrı. Kendimizi dövmeye lüzûm yok, bütün bu seçimler bizi biz yapmadı mı sonuçta! Seçimi güzel kılan ise farkındalıkla yapılması. O zaman yazarların dediği gibi sormaya devam; “Bu realitenin ötesinde olasılıkları görebilmek için sistemde ne kadar kaos yaşamamız gerekecek?” “Hayatımızı genişletecek seçimler neler olurdu?” “Bundan sonra insanlık olarak neyi yaratmayı seçiyoruz?”

Ve “Virüsle ilişkiniz nasıl?”

Yine başa, “İlişkilere” dönecek olursak, her ne kadar sizlerle kitaptan pekçok başlık paylaşamasam dahi; nihai amacım seçenek sepetinize atabileceğiniz tadımlık değişik bir tat sunmaktı.

Sağlıcakla kalın,


*Yazarların ikisi de Access Consciousness kolaylaştırıcılarıdır. 

8 Mart 2019 Cuma

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...

YIN-YANG

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MERT ERKEKLER :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Sen yeter ki çiçek aç, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?


KADININ FENDİ

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...

YIN-YANG

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MERT ERKEKLER :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Sen yeter ki çiçek aç, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?


26 Aralık 2017 Salı

Bir varmış bir yokmuş...

bilge ve pembiş yeni yıl tam rüyam renginde
Ingiltere’de Coventry yakınlarında dillere destan güzelliği ve cömertliğiyle ünlü bir Leydi yaşarmış, adı Lady Godiva. Halkı tarafından son derece sevilen alçak gönüllü, yardımsever bir kadın. Lord olan kocası ise karısının aksine gücünü otorite ve kontrolden alan bir yöneticiymiş. Gel zaman git zaman, kocası bölgeye yine ağır vergiler getirdiğinde bu sefer Lady Godiva dayanamamış, kocasının önüne atlamış;

-Yetmedi mi? Artık gücünüzü elinize alıp krala ve cümle âleme karşı durmanız, ”Hayır” demeniz, sizi sevenlerin, adilin-haklı olanın yanında durmanız gerekmiyor mu?

Lord leydisine sadece şunu söylemiş;

- Soyunun !

Hayretle gözleri açılmış Lady Godiva’nın;

- Soyunun! diye tekrarlamış. Bir şartla vergileri kaldırırım, eğer halkınıza olan bağlılığınızı ve bana olan sadakatinizi ispatlarsanız. Çırılçıplak soyunup, halkın arasında gezme cesareti göstereceksiniz, halk eğer siz sokaklarda çırılçıplak dolanırken sokağa çıkmaz ve size bakmaz ise dediğinizi yapacağım.

Eee....Ok yaydan çıkmış bi kere. Ancak Lady Godiva halkına sonuna kadar güveniyormuş. Denileni yapmış. Güneş doğup saatler altıyı gösterdiğinde, zarafetle atına binmiş ve kadife pelerinini sıyırmış. Halk kendileri için herşeyi göze alan çıplak leydiye bakmak bir kenarda dursun, içeri kapanmışlar. Evlerine çekilip birer birer kepenklerini ve perdelerini indirmişler. Parlak teni şehre tüm ihtişamıyla âdeta ışıklar saçıyormuş Leydi atıyla tüm kenti baştan sona dolanırken...Yolculuğu tamamladığında, şehrin çanları coşkuyla çalmış. Kentte sadece duyulan kapalı evlerden yankılanan güçlü alkış sesleriymiş. Lord söz verdiği üzere vergileri kaldırmış. Lady Godiva böylelikle kocasına büyük bir ders vermiş.

Hikâyenin kalanı bilinmez, lâkin bence Leydi kalan vaktinde Lordun yanına dönmese iyi olur :) Sevgi ispat istemez. “Gerçekten seversen...” demez. “Bütün herşeyi bırakmaya değer mi?” diye sorgulamaz. Kolayı seçmez, kendi koşullarını dayatmaz.

İnsan sevdiğine dokunmak ister, yakın olmak, görmek. İnsan doğası bu. Dünyasallığın en güzel hediyelerinden. Bu ayrı. Ancak kendi koşullarını dayatarak cesaretini veya başka bir şeyini sınamak apayrı...Zaten gönlünüzde biri varsa, yanınızda da o olmaz mı?
Lady Godiva
Godiva bugün bile haklı bir üne sahip. Birçok kraliçeden, prensesten ünlü olup, hâlâ adına festivaller düzenlenmekte, hattâ çikolatası bile var. Yiyen pişman yemeyen bin pişman ;)

Ne diyelim, ispatlamak zorunda olmadığımız aşklara…



Ne ben sorayım seni
Ne sen beni sor
Soyunmuş seslerimiz tenden
Boşlukta bir aşk örüyor
Ses olmuş duygular
Yaklaşır dalga dalga zamansız
Kavuşsa da seslerimiz birbirine
Biz kavuşamayız
Ne kollarımız var saracak
Ne öpecek dudaklar
Ne görülecek yüzümüz var
Ne görecek göz
Bir aşk örüyoruz boşlukta
Çizgiden soyut
Zerreden öz


Bülent Ecevit



ÇIPLAK GERÇEK

Bir varmış bir yokmuş...

bilge ve pembiş yeni yıl tam rüyam renginde
Ingiltere’de Coventry yakınlarında dillere destan güzelliği ve cömertliğiyle ünlü bir Leydi yaşarmış, adı Lady Godiva. Halkı tarafından son derece sevilen alçak gönüllü, yardımsever bir kadın. Lord olan kocası ise karısının aksine gücünü otorite ve kontrolden alan bir yöneticiymiş. Gel zaman git zaman, kocası bölgeye yine ağır vergiler getirdiğinde bu sefer Lady Godiva dayanamamış, kocasının önüne atlamış;

-Yetmedi mi? Artık gücünüzü elinize alıp krala ve cümle âleme karşı durmanız, ”Hayır” demeniz, sizi sevenlerin, adilin-haklı olanın yanında durmanız gerekmiyor mu?

Lord leydisine sadece şunu söylemiş;

- Soyunun !

Hayretle gözleri açılmış Lady Godiva’nın;

- Soyunun! diye tekrarlamış. Bir şartla vergileri kaldırırım, eğer halkınıza olan bağlılığınızı ve bana olan sadakatinizi ispatlarsanız. Çırılçıplak soyunup, halkın arasında gezme cesareti göstereceksiniz, halk eğer siz sokaklarda çırılçıplak dolanırken sokağa çıkmaz ve size bakmaz ise dediğinizi yapacağım.

Eee....Ok yaydan çıkmış bi kere. Ancak Lady Godiva halkına sonuna kadar güveniyormuş. Denileni yapmış. Güneş doğup saatler altıyı gösterdiğinde, zarafetle atına binmiş ve kadife pelerinini sıyırmış. Halk kendileri için herşeyi göze alan çıplak leydiye bakmak bir kenarda dursun, içeri kapanmışlar. Evlerine çekilip birer birer kepenklerini ve perdelerini indirmişler. Parlak teni şehre tüm ihtişamıyla âdeta ışıklar saçıyormuş Leydi atıyla tüm kenti baştan sona dolanırken...Yolculuğu tamamladığında, şehrin çanları coşkuyla çalmış. Kentte sadece duyulan kapalı evlerden yankılanan güçlü alkış sesleriymiş. Lord söz verdiği üzere vergileri kaldırmış. Lady Godiva böylelikle kocasına büyük bir ders vermiş.

Hikâyenin kalanı bilinmez, lâkin bence Leydi kalan vaktinde Lordun yanına dönmese iyi olur :) Sevgi ispat istemez. “Gerçekten seversen...” demez. “Bütün herşeyi bırakmaya değer mi?” diye sorgulamaz. Kolayı seçmez, kendi koşullarını dayatmaz.

İnsan sevdiğine dokunmak ister, yakın olmak, görmek. İnsan doğası bu. Dünyasallığın en güzel hediyelerinden. Bu ayrı. Ancak kendi koşullarını dayatarak cesaretini veya başka bir şeyini sınamak apayrı...Zaten gönlünüzde biri varsa, yanınızda da o olmaz mı?
Lady Godiva
Godiva bugün bile haklı bir üne sahip. Birçok kraliçeden, prensesten ünlü olup, hâlâ adına festivaller düzenlenmekte, hattâ çikolatası bile var. Yiyen pişman yemeyen bin pişman ;)

Ne diyelim, ispatlamak zorunda olmadığımız aşklara…



Ne ben sorayım seni
Ne sen beni sor
Soyunmuş seslerimiz tenden
Boşlukta bir aşk örüyor
Ses olmuş duygular
Yaklaşır dalga dalga zamansız
Kavuşsa da seslerimiz birbirine
Biz kavuşamayız
Ne kollarımız var saracak
Ne öpecek dudaklar
Ne görülecek yüzümüz var
Ne görecek göz
Bir aşk örüyoruz boşlukta
Çizgiden soyut
Zerreden öz


Bülent Ecevit



8 Aralık 2017 Cuma

Çocuk kalmak derken bahsettiğim çocuksu ruha sahi olmak değil. Bilakis...

Şeyda çocuksu ruhuyla

Yıllar önce Osho’nun bir sözüne rastgeldiğimde hayli şaşırdığımı itiraf etmeliyim; “Bütün yetişkinler 7 yaşında, büyük görünümünde çocuklardır.” Şimdi şimdi anlıyorum bu sözün doğruluğunu. Gerek kadın-erkek lişkilerine, gerek şirket içi ilişkilere, gerekse her türlüsünden sosyal çevreye baktığımda gözlemlediğim gerçeklik seviyesi tam olarak bu, ne eksik ne de fazla.

Sadece oynanan oyuncaklar değişmiş. Mickey Mouse’un yerini ünvanlar, Barbie’nin yerini tek gecelik ilişkiler vs. almış. Üstelik çocuklarda son derece esnek, akışkan olan egolar yerlerini kaskatı egolara, sivri uçlu tavırlara, bilinçsiz davranışsal kalıplara bırakmış.

Yetişkin olabilmek öncelikle “sorumluluk” alabilmek demek, çevreme baktığımda kişisel hayatlarımız da dahil sorumluluk almaktan itinayla kaçınıyoruz. Neden? Çünkü sorumluluk sıcak bir kelime. Eline alsan avucun yanar. Çünkü sorumluluk en başta kişinin “kendisiyle yüzleşmesi” demek, egoya nanik yapmak demek. Sonra “emek” demek, birşeylerin değişebilmesi için emek sarf etmek, gayret göstermek. Sorumluluk değişim demek, eskiden vazgeçebilmek. Her değişimle gelen bir de kayıp olsa gerek, yoksa insanlar değişime neden bu kadar ayak diresinler?

En nihayetinde belki de biraz disiplin demek. Gelin karışımın içine biraz da disiplin ekleyelim; zihinsel, bedensel, ruhsal disiplin. Alın size ünlü Bermuda şeytan üçgeni; “Sorumluluk-emek-disiplin” :) Şimdi anladınız mı neden yetişkin olamıyoruz? Çocuk kalmakta ısrarla direniyoruz?

ÇOCUKSU RUHLAR

Şeyda

Çocuksu ruha sahip olmak ise bambaşka bir şey. Çocuksu olmak demek; yetişkin bilinciyle, bizi An’da olmaya teşvik eden, meraklı, oyunbaz, yaratıcı yönümüzle ilişkide olmak demek. Spontane, anın keyfini çıkaran, yaratıcılığa ve riske açık...

Elbette hepimiz- her yetişkin bu ruh hâlini deneyimlemişizdir istisnasız; hiç torunuyla oynayan bir dedeyi, yeni aşık bir çifti veya hayalindeki işin peşinden koşan birini izlediniz mi? Nasıl da gözlerimizi alamayız? Havada tatlı esen bir yel gibi izleyeni de yaşayanı da ferahlatan coşku vardır, hafif flörtöz titreşimler vardır, akışkanlık vardır.

ÇOCUK AŞKLAR

Flört demişken, flörtün ABC’sinden öte gidemeyen, "çocuk aşklara" dem vurmak niyetim. İlişkinin “sorumluluk”tan uzak, sadece “eğlence” kısmına yönelik ilişkilerin tavan yaptığı günümüz dünyasına dair birkaç gözlem paylaşmak isterim. Bir erkek danışanım bahsetmişti, günün birinde aşık olur, yalnız kız hem başka şehirde hem evlidir. Konuşmalarımızdan sezdiğim, bilinçaltı korkuları devreye girerek, engelli bir koşu gibi bir ilişki çekmişti hayatına.

Görünürde deli gibi o kadınla ilişki içinde olmayı arzuluyordu? Peki gerçekte? Elbette değil. Sadece çok çekici bulmuştu, ilişki ömrü başlamadan bitmişti nedense. Kadına gelecek olursak o da görünürde deli gibi erkeğini istiyordu, sadece gerçekleri açıklarsa bunu kaldıramayacağını düşündüğü bir eşi vardı. Yeni ilişkisini açıklamayı erteliyordu sürekli. Yani çift kaşarlı tost :)

Her gerçek açıklanabilir, yerinde-tadında-zamanında-dozunda; yeter ki istensin. Karşınızdakinin gücünü küçümseyerek, onun bazı şeyleri anlayamayacağını, kaldıramayacağını düşünmek bana göre Tanrıcılık oynamaktan başka birşey değil. İnsanlar sadece kendi güçlerinden değil, başkalarının gücünden de çalıyorlar kanımca. Yani yersen... (kaşarlı tostu değil, büyük yalanı)

Normal düzeyde dinlerseniz, “ah ah vah vah kavuşamayan aşıklar” tadında olan ilişkiye derinlemesine kalp gözünüzle baktığınızda, oldukça sığ, sadece gönül eğlendirmeye yönelik, vicdan terazisinin kefelerine koymak için makul gerekçelerini bir güzel bulmuş bir çift vardı. Şahsen onaylamasam da “Neden sadece gönül eğlemek” maksat olmasın bir ilişkide? Evet etik değil, ancak en azından baştan sona yalan değil.

Bahsetmek istediğim öbür çiftimiz, geçen sene evlendi, son derece tatlı bir düğünle. Yalnız birbirlerine olan aşkları bitecek gibi değil facebook sayfalarında, aynen bir "aşk görgüsüzü" tadında. Hayır anlayamadığım, benimle aynı nesilden, bilenler bilir, bazı yaştakiler için muzun varsa misâl okulda diğer çocukların içinde yiyemezsin, yiyen vardır, yiyemeyen canı çekecek olan vardır. Damarlarıma işlemiştir bu. Halâ yemek resimlerini paylaşamam sosyal medyada.

Anlayamadığım neyin çabası bu? Kendilerini büyük bir aşk yaşadıklarına inandırma çabası mı yoksa aşkları üzerinden prim yapıp beğeni toplamak mı? İkisi de birbirinden hüzünlü. Zaten gerçek aşk olsa, insan utanır yapamaz bence.

Senin yalan bir aşkın bile yok mu diyorsanız, ben de yüreğimde acı bir tat, ağzımda buruk bir gülümseme ile derim ki, “Eyvallah, herşey bir anlık dost...”

ÇOCUK KALMAK...

Çocuk kalmak derken bahsettiğim çocuksu ruha sahi olmak değil. Bilakis...

Şeyda çocuksu ruhuyla

Yıllar önce Osho’nun bir sözüne rastgeldiğimde hayli şaşırdığımı itiraf etmeliyim; “Bütün yetişkinler 7 yaşında, büyük görünümünde çocuklardır.” Şimdi şimdi anlıyorum bu sözün doğruluğunu. Gerek kadın-erkek lişkilerine, gerek şirket içi ilişkilere, gerekse her türlüsünden sosyal çevreye baktığımda gözlemlediğim gerçeklik seviyesi tam olarak bu, ne eksik ne de fazla.

Sadece oynanan oyuncaklar değişmiş. Mickey Mouse’un yerini ünvanlar, Barbie’nin yerini tek gecelik ilişkiler vs. almış. Üstelik çocuklarda son derece esnek, akışkan olan egolar yerlerini kaskatı egolara, sivri uçlu tavırlara, bilinçsiz davranışsal kalıplara bırakmış.

Yetişkin olabilmek öncelikle “sorumluluk” alabilmek demek, çevreme baktığımda kişisel hayatlarımız da dahil sorumluluk almaktan itinayla kaçınıyoruz. Neden? Çünkü sorumluluk sıcak bir kelime. Eline alsan avucun yanar. Çünkü sorumluluk en başta kişinin “kendisiyle yüzleşmesi” demek, egoya nanik yapmak demek. Sonra “emek” demek, birşeylerin değişebilmesi için emek sarf etmek, gayret göstermek. Sorumluluk değişim demek, eskiden vazgeçebilmek. Her değişimle gelen bir de kayıp olsa gerek, yoksa insanlar değişime neden bu kadar ayak diresinler?

En nihayetinde belki de biraz disiplin demek. Gelin karışımın içine biraz da disiplin ekleyelim; zihinsel, bedensel, ruhsal disiplin. Alın size ünlü Bermuda şeytan üçgeni; “Sorumluluk-emek-disiplin” :) Şimdi anladınız mı neden yetişkin olamıyoruz? Çocuk kalmakta ısrarla direniyoruz?

ÇOCUKSU RUHLAR

Şeyda

Çocuksu ruha sahip olmak ise bambaşka bir şey. Çocuksu olmak demek; yetişkin bilinciyle, bizi An’da olmaya teşvik eden, meraklı, oyunbaz, yaratıcı yönümüzle ilişkide olmak demek. Spontane, anın keyfini çıkaran, yaratıcılığa ve riske açık...

Elbette hepimiz- her yetişkin bu ruh hâlini deneyimlemişizdir istisnasız; hiç torunuyla oynayan bir dedeyi, yeni aşık bir çifti veya hayalindeki işin peşinden koşan birini izlediniz mi? Nasıl da gözlerimizi alamayız? Havada tatlı esen bir yel gibi izleyeni de yaşayanı da ferahlatan coşku vardır, hafif flörtöz titreşimler vardır, akışkanlık vardır.

ÇOCUK AŞKLAR

Flört demişken, flörtün ABC’sinden öte gidemeyen, "çocuk aşklara" dem vurmak niyetim. İlişkinin “sorumluluk”tan uzak, sadece “eğlence” kısmına yönelik ilişkilerin tavan yaptığı günümüz dünyasına dair birkaç gözlem paylaşmak isterim. Bir erkek danışanım bahsetmişti, günün birinde aşık olur, yalnız kız hem başka şehirde hem evlidir. Konuşmalarımızdan sezdiğim, bilinçaltı korkuları devreye girerek, engelli bir koşu gibi bir ilişki çekmişti hayatına.

Görünürde deli gibi o kadınla ilişki içinde olmayı arzuluyordu? Peki gerçekte? Elbette değil. Sadece çok çekici bulmuştu, ilişki ömrü başlamadan bitmişti nedense. Kadına gelecek olursak o da görünürde deli gibi erkeğini istiyordu, sadece gerçekleri açıklarsa bunu kaldıramayacağını düşündüğü bir eşi vardı. Yeni ilişkisini açıklamayı erteliyordu sürekli. Yani çift kaşarlı tost :)

Her gerçek açıklanabilir, yerinde-tadında-zamanında-dozunda; yeter ki istensin. Karşınızdakinin gücünü küçümseyerek, onun bazı şeyleri anlayamayacağını, kaldıramayacağını düşünmek bana göre Tanrıcılık oynamaktan başka birşey değil. İnsanlar sadece kendi güçlerinden değil, başkalarının gücünden de çalıyorlar kanımca. Yani yersen... (kaşarlı tostu değil, büyük yalanı)

Normal düzeyde dinlerseniz, “ah ah vah vah kavuşamayan aşıklar” tadında olan ilişkiye derinlemesine kalp gözünüzle baktığınızda, oldukça sığ, sadece gönül eğlendirmeye yönelik, vicdan terazisinin kefelerine koymak için makul gerekçelerini bir güzel bulmuş bir çift vardı. Şahsen onaylamasam da “Neden sadece gönül eğlemek” maksat olmasın bir ilişkide? Evet etik değil, ancak en azından baştan sona yalan değil.

Bahsetmek istediğim öbür çiftimiz, geçen sene evlendi, son derece tatlı bir düğünle. Yalnız birbirlerine olan aşkları bitecek gibi değil facebook sayfalarında, aynen bir "aşk görgüsüzü" tadında. Hayır anlayamadığım, benimle aynı nesilden, bilenler bilir, bazı yaştakiler için muzun varsa misâl okulda diğer çocukların içinde yiyemezsin, yiyen vardır, yiyemeyen canı çekecek olan vardır. Damarlarıma işlemiştir bu. Halâ yemek resimlerini paylaşamam sosyal medyada.

Anlayamadığım neyin çabası bu? Kendilerini büyük bir aşk yaşadıklarına inandırma çabası mı yoksa aşkları üzerinden prim yapıp beğeni toplamak mı? İkisi de birbirinden hüzünlü. Zaten gerçek aşk olsa, insan utanır yapamaz bence.

Senin yalan bir aşkın bile yok mu diyorsanız, ben de yüreğimde acı bir tat, ağzımda buruk bir gülümseme ile derim ki, “Eyvallah, herşey bir anlık dost...”

Üç yıl öncesi, yaklaşık bugünler...

anneciğim yarım etmişti
                                                                                                                                                22-11-2014

Bugün nasıl bir ilişki istediğimi, seçtiğimi ya da nasıl bir ilişkiye niyetim olduğunu yazarken gözüm tarihe takıldı. Sayıların tekrar ediyor oluşu, çift-eş olmayı simgeliyor olabilir miydi acaba? Eğer öyleyse, bu eş zamanlılık, Evren ile aynı frekansta olmak ne güzel!

Evet soruma dönecek olursam “Nasıl bir ilişki olsun?”

İlişki Tanrı’ya yaptığımız bir yolculuk olsun. Birbirimize yol olalım. Tıpkı bir soğan gibi kademe kademe sahte benliklerimizden soyunalım, korkularımızdan arınalım. Cücüğümüze, Öz’ümüze yolculuk olsun. Beraber derinimize dalma, derindeki güçlü hazinelerimizi birlikte keşfetme...

Derine inerken, aynı zamanda yukarıya da tırmanalım. Nasıl olsa aşağı nasılsa yukarısı da öyle, değil mi? :) Tıpkı bir merdivenden döne döne çıkılan basamaklar gibi. Sonsuza, HİÇ’liğe yapılan tırmanışta ben bikaç basamak çıkayım, sonra O’na el vereyim, O bikaç basamak çıkıp önüme geçsin, bana elini uzatsın. Döne döne yapılan sarmal bir dans gibi.

Dansımız bazen RUMBA olsun yumuşak ve romantik, bazen TANGO olsun ateşli ve erotik, bazen bir CHA CHA gibi eğlenceli ve oyunbaz, bazen bir VALS tadında ağırbaşlı ve tutkulu, bazen bir PASO DOBLE misali erkeğimin gururla horozlanmasını izleyeyim ;)

Dans esnasında beni kavrasın, zira O’nun tutabilme kapasitesine ihtiyacım var hayatta ve dansımızda, “Yap şovunu” desin,” Ben sana her zaman desteğim ve her türlüsünden kefilim”. “Seni izlerken müzikle akmanı, çiçek çiçek açmanı, ben güzelliğinin tadını çıkaran olayım”. Bu sözlerle tüm vücudum gevşesin, hiç tatmadığım bir güven duygusu hasıl olsun...

Benim kabım olsun, aynen bir nehrin kıyısı gibi. “Ak güzelim”, desin, “ben seni tutarım”. Açsın kollarını... “Savrul güzelim, ben senin her türlü hormonal, duygusal savrulmanda yanında, yanıbaşında olacağım, seni tutmaya devam edeceğim”. Güçlü kollarıya kavrasın beni. Ben de gürül gürül çağlayayım, akayım, tek derdim sadece akmak olsun, O’na coşku olayım, hayatına neşe getireyim, duygu yelpazemde yolculuklara çıkarayım, renk katarak tekdüzeliğini kırayım. Azıcık şımarayım, kâh kucağına oturayım, kâh başımı omzuna yaslayayım.

aşka davet

Nasıl bir ilişki olsun? Daha sayayım mı? Yin-Yang sembolü gibi birbirini tamamlayan, Erkek penis değil, testis olsun; bıktık güç savaşlarında kaybolmuş, sadece “yapan-eden” erkek modelinden, erkekliği bir organa indirgeyeninden. 2014 modeli erkek Testis gibi olacak, “yetersizlik” duygusunun farkında, dişisini ezmek veya onunla yarışmak bir kenarda dursun, tıpkı testisin spermleri koruması gibi O’nu yücelten, koruyup kollayan, “Buyur sen öne geç” diyebilen. Komplekslerinin farkında ve bunlardan arınma yolunda. İnanıyorum dünya dişiler- dişil taraf tarafından evrilip dönüştürülecek; madem duyguları yöneten dişiler, madem evlat yetiştirenler kadınlar. Bu kadarına hakkımız olsun...

Adam “adam” gibi olacak. Sadece kadınına değil, duygularına da sahip çıksın. Diğer dişilere centilmence sınır koymasını bilsin, “Ne yapayım fıtratım bu” gibisinden güdük ve kadük bahanelere sığınmasın.

2 rakamı tersten ve düzden yanyana suya yansırsa ne olur? Kalp olur. İçiçe geçmiş iki kalp neye benzer hiç düşündünüz mü? Hemencecik söyleyeyim, kelebeğe. Birliktelik aynen bu motif gibi olacak, birbirine hem aşık hem özgür, hem can-ı gönülden bağlı hem pır pır kanatlı.

Asıl ayna olacak; seni sana yansıtacak, nasıl ayna nötr yansıtır; güzelsen güzel, çirkinsen çirkin. Sana makyaj yap bile demez, sen yaparsın canın çekerse. AYNA’ya bakma cesaretimiz var mı? Var mı içten hakiki yüzleşmelere? “İlişkide/ O’nda neyi yönetmeye çalıştım? Bu ilişkide ne çalışıyor/ ne çalışmıyor? Neyi manipüle/ kontrol ediyorum/ etmeye çalışıyorum? Nerde sahici davranmıyorum?”. Muhtemelen samimi olmadığımız her yerde bir korkumuz göz kırpıyordur.

Yoksa siz hala PRENS’inizi bulmadınız mı? Buldunuz da kaçtı mı? ;) Kanımca Prens bulmak uğruna birçok kurbağa öpmek de saçma, beyaz atlı bir Prens’in bizleri bulup uyandırmasını beklemek de...İkimiz de birbirimizi öpelim doyasıya ve birbirimizi uyandıralım bu RÜYAdan...

SEVGİLİYE MEKTUP

Üç yıl öncesi, yaklaşık bugünler...

anneciğim yarım etmişti
                                                                                                                                                22-11-2014

Bugün nasıl bir ilişki istediğimi, seçtiğimi ya da nasıl bir ilişkiye niyetim olduğunu yazarken gözüm tarihe takıldı. Sayıların tekrar ediyor oluşu, çift-eş olmayı simgeliyor olabilir miydi acaba? Eğer öyleyse, bu eş zamanlılık, Evren ile aynı frekansta olmak ne güzel!

Evet soruma dönecek olursam “Nasıl bir ilişki olsun?”

İlişki Tanrı’ya yaptığımız bir yolculuk olsun. Birbirimize yol olalım. Tıpkı bir soğan gibi kademe kademe sahte benliklerimizden soyunalım, korkularımızdan arınalım. Cücüğümüze, Öz’ümüze yolculuk olsun. Beraber derinimize dalma, derindeki güçlü hazinelerimizi birlikte keşfetme...

Derine inerken, aynı zamanda yukarıya da tırmanalım. Nasıl olsa aşağı nasılsa yukarısı da öyle, değil mi? :) Tıpkı bir merdivenden döne döne çıkılan basamaklar gibi. Sonsuza, HİÇ’liğe yapılan tırmanışta ben bikaç basamak çıkayım, sonra O’na el vereyim, O bikaç basamak çıkıp önüme geçsin, bana elini uzatsın. Döne döne yapılan sarmal bir dans gibi.

Dansımız bazen RUMBA olsun yumuşak ve romantik, bazen TANGO olsun ateşli ve erotik, bazen bir CHA CHA gibi eğlenceli ve oyunbaz, bazen bir VALS tadında ağırbaşlı ve tutkulu, bazen bir PASO DOBLE misali erkeğimin gururla horozlanmasını izleyeyim ;)

Dans esnasında beni kavrasın, zira O’nun tutabilme kapasitesine ihtiyacım var hayatta ve dansımızda, “Yap şovunu” desin,” Ben sana her zaman desteğim ve her türlüsünden kefilim”. “Seni izlerken müzikle akmanı, çiçek çiçek açmanı, ben güzelliğinin tadını çıkaran olayım”. Bu sözlerle tüm vücudum gevşesin, hiç tatmadığım bir güven duygusu hasıl olsun...

Benim kabım olsun, aynen bir nehrin kıyısı gibi. “Ak güzelim”, desin, “ben seni tutarım”. Açsın kollarını... “Savrul güzelim, ben senin her türlü hormonal, duygusal savrulmanda yanında, yanıbaşında olacağım, seni tutmaya devam edeceğim”. Güçlü kollarıya kavrasın beni. Ben de gürül gürül çağlayayım, akayım, tek derdim sadece akmak olsun, O’na coşku olayım, hayatına neşe getireyim, duygu yelpazemde yolculuklara çıkarayım, renk katarak tekdüzeliğini kırayım. Azıcık şımarayım, kâh kucağına oturayım, kâh başımı omzuna yaslayayım.

aşka davet

Nasıl bir ilişki olsun? Daha sayayım mı? Yin-Yang sembolü gibi birbirini tamamlayan, Erkek penis değil, testis olsun; bıktık güç savaşlarında kaybolmuş, sadece “yapan-eden” erkek modelinden, erkekliği bir organa indirgeyeninden. 2014 modeli erkek Testis gibi olacak, “yetersizlik” duygusunun farkında, dişisini ezmek veya onunla yarışmak bir kenarda dursun, tıpkı testisin spermleri koruması gibi O’nu yücelten, koruyup kollayan, “Buyur sen öne geç” diyebilen. Komplekslerinin farkında ve bunlardan arınma yolunda. İnanıyorum dünya dişiler- dişil taraf tarafından evrilip dönüştürülecek; madem duyguları yöneten dişiler, madem evlat yetiştirenler kadınlar. Bu kadarına hakkımız olsun...

Adam “adam” gibi olacak. Sadece kadınına değil, duygularına da sahip çıksın. Diğer dişilere centilmence sınır koymasını bilsin, “Ne yapayım fıtratım bu” gibisinden güdük ve kadük bahanelere sığınmasın.

2 rakamı tersten ve düzden yanyana suya yansırsa ne olur? Kalp olur. İçiçe geçmiş iki kalp neye benzer hiç düşündünüz mü? Hemencecik söyleyeyim, kelebeğe. Birliktelik aynen bu motif gibi olacak, birbirine hem aşık hem özgür, hem can-ı gönülden bağlı hem pır pır kanatlı.

Asıl ayna olacak; seni sana yansıtacak, nasıl ayna nötr yansıtır; güzelsen güzel, çirkinsen çirkin. Sana makyaj yap bile demez, sen yaparsın canın çekerse. AYNA’ya bakma cesaretimiz var mı? Var mı içten hakiki yüzleşmelere? “İlişkide/ O’nda neyi yönetmeye çalıştım? Bu ilişkide ne çalışıyor/ ne çalışmıyor? Neyi manipüle/ kontrol ediyorum/ etmeye çalışıyorum? Nerde sahici davranmıyorum?”. Muhtemelen samimi olmadığımız her yerde bir korkumuz göz kırpıyordur.

Yoksa siz hala PRENS’inizi bulmadınız mı? Buldunuz da kaçtı mı? ;) Kanımca Prens bulmak uğruna birçok kurbağa öpmek de saçma, beyaz atlı bir Prens’in bizleri bulup uyandırmasını beklemek de...İkimiz de birbirimizi öpelim doyasıya ve birbirimizi uyandıralım bu RÜYAdan...

14 Mart 2017 Salı

"Doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yer var seninle orada buluşacağız." Hz. Mevlânâ

ötesi

En çok ses getiren yazılarım, ilişkilere dair oluyor, özellikle konu kadın-erkek ise. Sanırım ilişkiler sıkıntılı diye. “Kadının Fendi” başlıklı yazım da bunlardan biriydi ve hayli ilgi çekti. Katılanlar oldu-katılmayanlar, hepsinin başımın üstünde yeri bir. Özelden gelen sorular belki herkesi ilgilendirir diye bir anket hazırladım naçizane.

S. Dünyada her kadının illâ içindeki eril, her erkeğin illâ içindeki dişil ile mi çalışması gerekiyor ve bu nasıl olacak?

C. Hep bir bireyin kendi içindeki hem eril hem dişil yanı ile çalışması elzem. Günümüzde buna dair birçok eğitimler var, kadın-erkek çemberleri var, bu farkındalığı artıran-deneyimleten. Türkiye’de de sayıları giderek artmakta.

Kadınlar içlerindeki erili, erkekler de dişili kucaklasın derken; genele dair hissettiğim bir öngörüyü paylaştım. Terminalde, otobüs beklerken aniden gelen, hissi kablel vukû dedikleri tarzda oluşan bir deneyimdi bu. “İlişkilerin hali ne olacak acep?” diye kara kara düşünürken :), birden bu yanıt belirdi içimde, “kadınlar içlerindeki erili, erkekler de içlerindeki dişili kucaklamalı”. Sonradan araştırdım, gördüm, işin üstatları da aynı fikri söylemekte. Hemen yazmak istedim.

S. Pekiyi, kendi içimizdeki eril ve dişil yanlarımızı nasıl tanıyacağız?

C. Güzel soru, aslında her birimizin içinde iki tane eril- iki tane dişil yan var, işin aslı, dualitede sevgiyi mi korkuyu mu, yüksek benliği mi egoyu mu seçiyoruz sorusuna verdiğimiz yanıtta gizli.

Sevgi temelli, yüksek benliğimizin eseri, Öz’ümüze yakın olan “kutsal eril”, bundan uzaklaştıkça, hırsa kibre kapıldıkça, yaşam mücadelesi moduna kaydıkça oluşan yanımız “bozulmuş eril”.

Bilin ki ne zaman, koruyan kollayan, destekleyen, muktedir, planlayan, uygulayan,disiplinli, güçlü (otantik güç), güçlendiren, önemseyen, sorumlu, cömert, esprili, doğaya saygılı, kararlıysanız zaten kutsal erilinizdesiniz. Ne zaman egemenlik savaşına giren, baskıcı, sıkıcı, kontrolcü, korku aşılayan, ezen, titr peşinde, istismar eden, sömüren, fırsatçı, sorumsuz, ihlâl eden,doğayı katleden, maddiyat peşindeyseniz eril enerjinin bozulan tarafındasınız.

S. Neden bozulur kutsal yanlarımız?

C. Kesin bir cevap yok, rivayetlere göre Atlantis’ten bu yana bilinç hızla düşmekte ve düştüğü gibi yükselecek. Sevgi bazlı yaşarken insanlık daha düşük boyutlara kolektif olarak geçmeyi seçmiş olmalı zamanda bir yerlerde. Bence belli bir sebebi de yok, belki sadece öyle olması gerektiği, belki kaybedilen şeylerin değeri daha bir bilindiği için. Belki de sadece deneyim.

S. Aynı” kutsal- bozulmuş” enerji ayrımı dişil yanımız için de geçerli mi?

C. Elbette, aksi düşünülemez. Değil mi ki bir elmanın iki yarısıyız ;) Ne zaman güven duyan, kabul veren, teslim olan, hizmet eden, evrenle hizâlanan, koşulsuz seven, esnek, yaratıcıysanız bilin ki “kutsal veya bozulmamış dişil” yanınızla (enerjinizle) temastasınız. Ne zaman suçlayan, arsız, dedikoducu, şirret, baştan çıkaran, aldatan, kıskanç, manipülatif, savunmacı, suçlayıcıysanız “bozulmuş dişil” yanınız sahnede.

ERİL YAN EGOYA DAHA MI YAKIN?

S. Eril yan, temelde egonun niteliklerini mi ifade eder?

C. Çok eksik bir bilgi, yukarda bahsetmiş olduğum üzere dişil taraf da eril taraf da egodan hareket edebilir.

S. Peki neden böyle bir zan var ortalıkta?

C. Sanırım insanlık anlamlandırmak istemiş dualiteyi. İnsan anlam arayışında olan bir varlık neticede. Güneş, aydınlık, zihin, sağ, yukarısı eril; ay, karanlık, sol, aşağısı, vücut dişil olmuş. Yap(ma) eril iken, ol(ma) vasfını dişil üstlenmiş.

Belki penis dışarda olup, dışarıya doğru hareket eden olduğu için; yap(ma) eylemi de dış dünyaya yönelik hareketi belirttiğinden bu sıfatı "eril" üstlenmiş olabilir. Vajina daha içerde olduğu için, "dişil" tarafa ol(ma) sıfatı kalmış olabilir. Yap(ma)=ego gibi algılanmış muhtemelen.

S. Kadınlar “Uyanış” yolculuğunda yuvaya daha mı yakın?

C. Böyle bir varsayım bence mümkün değil. Erkek yuvadan uzaklaşma yolculuğunda, kadın yuvaya dönüş yolunda olsa, kimin yuvaya daha yakın olduğunu nerden bileceğiz ve bunun ne önemi var sonuçta? Hepimizin yolculuğu "Bir"e...

Ol(ma) hâli yap(ma) hâlinden daha üstün gibi sunuluyor maalesef. İnsan tam bir teslimiyet durumunda da eylemde bulunabilir. Günümüzde ol(ma) hâlinin altının çokça çizilmesinin nedeni, insanların günlük hayatta sıkça skalanın yap(ma) kısmında vakitlerini harcamaları. Denge maalesef bozuldu. Zihni sürekli çalıştığı için dinginleşip uyuyamayan kişilerle doldu ortalık.

Var olma* hâlinin-gerisi diyemeyeceğim- ÖTESİ mevcut, ol(ma) bile idrak edilen bir durum neticede, “boşluk” veya “hiçlik” denen. Bütün dualitenin ortadan kalktığı...Öylesine öylece...

*presence

YAP(MA)- OL(MA)- ÖTESİ

"Doğrunun ve yanlışın ötesinde bir yer var seninle orada buluşacağız." Hz. Mevlânâ

ötesi

En çok ses getiren yazılarım, ilişkilere dair oluyor, özellikle konu kadın-erkek ise. Sanırım ilişkiler sıkıntılı diye. “Kadının Fendi” başlıklı yazım da bunlardan biriydi ve hayli ilgi çekti. Katılanlar oldu-katılmayanlar, hepsinin başımın üstünde yeri bir. Özelden gelen sorular belki herkesi ilgilendirir diye bir anket hazırladım naçizane.

S. Dünyada her kadının illâ içindeki eril, her erkeğin illâ içindeki dişil ile mi çalışması gerekiyor ve bu nasıl olacak?

C. Hep bir bireyin kendi içindeki hem eril hem dişil yanı ile çalışması elzem. Günümüzde buna dair birçok eğitimler var, kadın-erkek çemberleri var, bu farkındalığı artıran-deneyimleten. Türkiye’de de sayıları giderek artmakta.

Kadınlar içlerindeki erili, erkekler de dişili kucaklasın derken; genele dair hissettiğim bir öngörüyü paylaştım. Terminalde, otobüs beklerken aniden gelen, hissi kablel vukû dedikleri tarzda oluşan bir deneyimdi bu. “İlişkilerin hali ne olacak acep?” diye kara kara düşünürken :), birden bu yanıt belirdi içimde, “kadınlar içlerindeki erili, erkekler de içlerindeki dişili kucaklamalı”. Sonradan araştırdım, gördüm, işin üstatları da aynı fikri söylemekte. Hemen yazmak istedim.

S. Pekiyi, kendi içimizdeki eril ve dişil yanlarımızı nasıl tanıyacağız?

C. Güzel soru, aslında her birimizin içinde iki tane eril- iki tane dişil yan var, işin aslı, dualitede sevgiyi mi korkuyu mu, yüksek benliği mi egoyu mu seçiyoruz sorusuna verdiğimiz yanıtta gizli.

Sevgi temelli, yüksek benliğimizin eseri, Öz’ümüze yakın olan “kutsal eril”, bundan uzaklaştıkça, hırsa kibre kapıldıkça, yaşam mücadelesi moduna kaydıkça oluşan yanımız “bozulmuş eril”.

Bilin ki ne zaman, koruyan kollayan, destekleyen, muktedir, planlayan, uygulayan,disiplinli, güçlü (otantik güç), güçlendiren, önemseyen, sorumlu, cömert, esprili, doğaya saygılı, kararlıysanız zaten kutsal erilinizdesiniz. Ne zaman egemenlik savaşına giren, baskıcı, sıkıcı, kontrolcü, korku aşılayan, ezen, titr peşinde, istismar eden, sömüren, fırsatçı, sorumsuz, ihlâl eden,doğayı katleden, maddiyat peşindeyseniz eril enerjinin bozulan tarafındasınız.

S. Neden bozulur kutsal yanlarımız?

C. Kesin bir cevap yok, rivayetlere göre Atlantis’ten bu yana bilinç hızla düşmekte ve düştüğü gibi yükselecek. Sevgi bazlı yaşarken insanlık daha düşük boyutlara kolektif olarak geçmeyi seçmiş olmalı zamanda bir yerlerde. Bence belli bir sebebi de yok, belki sadece öyle olması gerektiği, belki kaybedilen şeylerin değeri daha bir bilindiği için. Belki de sadece deneyim.

S. Aynı” kutsal- bozulmuş” enerji ayrımı dişil yanımız için de geçerli mi?

C. Elbette, aksi düşünülemez. Değil mi ki bir elmanın iki yarısıyız ;) Ne zaman güven duyan, kabul veren, teslim olan, hizmet eden, evrenle hizâlanan, koşulsuz seven, esnek, yaratıcıysanız bilin ki “kutsal veya bozulmamış dişil” yanınızla (enerjinizle) temastasınız. Ne zaman suçlayan, arsız, dedikoducu, şirret, baştan çıkaran, aldatan, kıskanç, manipülatif, savunmacı, suçlayıcıysanız “bozulmuş dişil” yanınız sahnede.

ERİL YAN EGOYA DAHA MI YAKIN?

S. Eril yan, temelde egonun niteliklerini mi ifade eder?

C. Çok eksik bir bilgi, yukarda bahsetmiş olduğum üzere dişil taraf da eril taraf da egodan hareket edebilir.

S. Peki neden böyle bir zan var ortalıkta?

C. Sanırım insanlık anlamlandırmak istemiş dualiteyi. İnsan anlam arayışında olan bir varlık neticede. Güneş, aydınlık, zihin, sağ, yukarısı eril; ay, karanlık, sol, aşağısı, vücut dişil olmuş. Yap(ma) eril iken, ol(ma) vasfını dişil üstlenmiş.

Belki penis dışarda olup, dışarıya doğru hareket eden olduğu için; yap(ma) eylemi de dış dünyaya yönelik hareketi belirttiğinden bu sıfatı "eril" üstlenmiş olabilir. Vajina daha içerde olduğu için, "dişil" tarafa ol(ma) sıfatı kalmış olabilir. Yap(ma)=ego gibi algılanmış muhtemelen.

S. Kadınlar “Uyanış” yolculuğunda yuvaya daha mı yakın?

C. Böyle bir varsayım bence mümkün değil. Erkek yuvadan uzaklaşma yolculuğunda, kadın yuvaya dönüş yolunda olsa, kimin yuvaya daha yakın olduğunu nerden bileceğiz ve bunun ne önemi var sonuçta? Hepimizin yolculuğu "Bir"e...

Ol(ma) hâli yap(ma) hâlinden daha üstün gibi sunuluyor maalesef. İnsan tam bir teslimiyet durumunda da eylemde bulunabilir. Günümüzde ol(ma) hâlinin altının çokça çizilmesinin nedeni, insanların günlük hayatta sıkça skalanın yap(ma) kısmında vakitlerini harcamaları. Denge maalesef bozuldu. Zihni sürekli çalıştığı için dinginleşip uyuyamayan kişilerle doldu ortalık.

Var olma* hâlinin-gerisi diyemeyeceğim- ÖTESİ mevcut, ol(ma) bile idrak edilen bir durum neticede, “boşluk” veya “hiçlik” denen. Bütün dualitenin ortadan kalktığı...Öylesine öylece...

*presence

5 Mart 2017 Pazar

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, komplekssiz erkeklere benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...


NE OLACAK?

Dünya sancı içinde. Yanıyor alev alev. Geldiğimiz durum ortada. Demek ki insan “tam ve bütün” olmadan, kendi içindeki çıkmazını aşmadan, dışarda “tam ve bütünlük” sağlayamamakta. İhtiyacımızı karşılamak adına dışarıya yöneldiğimiz her seferde acımız daha bir artacak. Bilinç yükselmekte, tüm arayışlar içe yönelmekte; o zaman erkeklere içlerindeki dişili kucaklamak, dişilere de içlerindenki eril ile el sıkışmaktan başka çare kalmıyor.

YIN-YANG

Yin-yang sembolünü bilmeyen pek yoktur. Yine de açacak olursak; madem bu realite “dualite” üzerine kurul, evrendeki karşıt kutupları ve kutupların birbiriyle olabilecek her türlü ilişkisini ortaya koyar. Kökleri çok eskilere, kadim Çin geleneklerine dayanır. Hiç bir oluşum karşıtı olmadan açıklanamaz. Gece olmadığı sürece, gündüz; aydınlık olmadığı sürece karanlık yoktur.

Yin-yang simgesinin içindeki küçük karşıt renkli daireler ne diyecek olursanız; bir kutbun hakimiyetinin en güçlü olduğu yerde karşıt kutbu belirmeye başlar. Böylece hareket doğar. Ayrıca evrende ‘haddin’ ne olduğu da ortaya çıkar ;) Tıpkı her hayrın şerri, her sorunun çözümü, her eylemsizliğin eylemi barındırması gibi...

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Dedik ya her şey birbirinin içinde diye :) Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MODELİM KAP :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Ak güzelim diyecekler, ben senin kabın olayım, sen yeter ki coş. Tutan ben olayım, sen aç çiçek, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım hele.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?



Hamiş: 1- Şaka bir yana, kimsenin fendi kimseyi yenmesin. Yenip/yenmekten ziyade, sevmek esas olsun. Ataerkil, anaerkili geçtim; kendi içinde dengeye gelmiş bireylerden oluşan, ahenkli toplumlar en büyük ümidim :) Günün sonunda herşeyde olduğu gibi davul bile dengi dengine; yetişkinler yetişkinlerle, çocuklar çocuklarla oynarmış ilişkilerin hasında ;)



KADININ FENDİ :)

Dünya değişir ve dönüşürken, erkeklere de hayli iş düşecek, komplekssiz erkeklere benden söylemesi...

Şeyda'yı erkeği çok destekliyor

Madem dünyada her bir şey değişecek, biz dişilere epey bir iş düşecek. Sanmasın erkekler arkalarını yaslayıp rahatça oturacaklar. O zaman çok yanılırlar. Beyler, hayır, bu hareket çağrısı size rağmen değil, sizlerle. Elele kolkola. Hem de her bir aşamasında.

Peki neden dişiler gündeme geliyor o halde ve dahi artarak gelmeye devam edecek? Herkes üzerine düşeni yaparken, erkekler bu sefer biraz geri planda duracak, ön plan dişilere kalacak. Bu yüzden dişiler gerçekleştiriyor gibi görünse de “Dönüşüm”ü, erkeksiz olmaz. Olamaz. Birlik ve bütünlüğe aykırı. Onlar usulca içsel çalışıyor olacaklar. Nasıl mı? Anlatayım...

ERİL VE DİŞİL ENERJİLER

Dünyada her insan bir dişi ile bir ekeğin birleşmesinden üremiş, öyleyse içimizde hem eril hem dişil taraflarımız var. 7 Milyarın küsurun her birinde, bütün kadınların ve adamların içinde. “Eee bunu zaten biliyorduk, bilmediğimiz ne?” derseniz derim sadece durun hele.

Şimdi bunun mistik açıdan meali şöyle, içimizde eril ve dişil enerjiler mevcut. Eril enerjinin özü ne? Nedir sizce? Bir kavram olsa? Söyleyeyim “Sevgi”. Şaşırdınız değil mi? Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda ben de çok şaşırmıştım.

O yüzden hiç bir erkeğin sevgi peşinde koştuğunu gördünüz mü? Koşmaz. Çünkü Öz’ü, mayası bundan. Adem’in derdi değildir sevgi. Havva’nın derdidir. İnsan kendinde olmadığını düşündüğünün peşinde koşar. Anladınız mı pekiyi neden kadınlar sevgi avcısı şeklinde dolaşıyorlar uzun bir süredir? İçlerindeki eril ile hayli uzak düştüklerinden. Pekiyi hâl çaresi bu mu? Erkek avcısı olmak? Elbette değil...

180 derecenin öbür tarafına gelirsek, aynı minvalde, dişil enerjinin özü ne? Biraz düşünün. Nedir dişiyi dişi yapan? “Güç”. Yine bir hayret ifadesi oluşmuştu ilk öğrendiğimde bende. Anlamıştım şimdi neden dünyada erkekler deli gibi sanal dünyamızın sahte gücünün peşinde, ortalığı kırıp dökmekte! Kendilerinde eksik parçayı tamamlamadıklarından, içlerindeki gücün kaynağı dişil yan ile barışmadıklarından, özlerindeki gerçek ve otantik güçten uzaklaştıklarından...


NE OLACAK?

Dünya sancı içinde. Yanıyor alev alev. Geldiğimiz durum ortada. Demek ki insan “tam ve bütün” olmadan, kendi içindeki çıkmazını aşmadan, dışarda “tam ve bütünlük” sağlayamamakta. İhtiyacımızı karşılamak adına dışarıya yöneldiğimiz her seferde acımız daha bir artacak. Bilinç yükselmekte, tüm arayışlar içe yönelmekte; o zaman erkeklere içlerindeki dişili kucaklamak, dişilere de içlerindenki eril ile el sıkışmaktan başka çare kalmıyor.

YIN-YANG

Yin-yang sembolünü bilmeyen pek yoktur. Yine de açacak olursak; madem bu realite “dualite” üzerine kurul, evrendeki karşıt kutupları ve kutupların birbiriyle olabilecek her türlü ilişkisini ortaya koyar. Kökleri çok eskilere, kadim Çin geleneklerine dayanır. Hiç bir oluşum karşıtı olmadan açıklanamaz. Gece olmadığı sürece, gündüz; aydınlık olmadığı sürece karanlık yoktur.

Yin-yang simgesinin içindeki küçük karşıt renkli daireler ne diyecek olursanız; bir kutbun hakimiyetinin en güçlü olduğu yerde karşıt kutbu belirmeye başlar. Böylece hareket doğar. Ayrıca evrende ‘haddin’ ne olduğu da ortaya çıkar ;) Tıpkı her hayrın şerri, her sorunun çözümü, her eylemsizliğin eylemi barındırması gibi...

Yin tarafı dişil taraf, karanlık olandır; Yang tarafı aydınlık, eril olan. Aman sakın ha, karanlık kötü diye algılanmasın, sadece insanoğlu anlamlandırmak istemiş dualiteyi, vajina penise göre içerde ve daha gizemli olunca “karanlık” vasfı ona düşmüş. Bundan hareketle Yin yani ‘Dişi’ alıcı konumda olandır, pasiftir, eylemsizliktir, aydır, kıştır, gecedir. Yang veya ‘Eril’ hareketlidir, eylemdir, gündüzdür, yazdır, güneştir.

Yin’in karanlık kısmı dişil olan vajinadır, rahim olandır. Yin'in içindeki beyaz nokta erildir, vajinanın bebeği dışarı atma hareketidir (doğurma). Bebeği emmeden kesme hareketi diye de düşünülebilir. Dedik ya her şey birbirinin içinde diye :) Yang’ın beyaz kısmı erildir, “yapan, eden” penistir. İçindeki siyah nokta erilin içindeki dişil, yani spermi koruyan testislerdir.


MODELİM KAP :)

En başa dönecek olursak; dişi içindeki eril’i sahiplenecek, nasıl mı? Kendini severek başta, kendi sınırlarını koruyarak, sözlerini yükselterek (sesini değil), kendini ifade ederek. İtiraf edelim, bütün bunları bizim adımıza yıllarca erkeklerin yapmasını beklemedik mi? Özetle dişiler için aktif olma, eylem zamanı. Buyrun o zaman dişiler sahneye...

Pekiyi erkekler ne yapacak? ? İçlerindeki dişil yan ile buluşacaklar, içsel güçlerine kavuşacaklar. Bir de elbette yıllarca bastırılmış ürkek dişilere yol gösterecek, alan tanıyacaklar, “Ak güzelim diyecekler, ben senin kabın olayım, sen yeter ki coş. Tutan ben olayım, sen aç çiçek, benden her türlü destek”. Özetle erkekler için bolca içe dönme, kendilerine şefkat gösterme, yani pasif eylem zamanı. Dişiler için ellerinden geleni ardına koymamayı da unutmayalım hele.

Eminim şimdi netleşti, neden görünürde dişiler önde olmasına rağmen, dönüşüm yanyana, can cana gelecek dedim diye...

Bıktık “daha fazla plaza, daha büyük araba” diyen penis modelinden. Erkekliği bir organa indirgeyenden. Testis modeli erkeklere ihtiyacımız var, değil kadınlarla yarışmak, ‘buyur öne geç’ diye teklif edebilene. Maddi desteğiyle, yüreğiyle, teriyle, hiç olmadı düşüncesiyle koruyup kollayanına. Ezcümle MERT olanına. Verilecek her türlü desteğe hazırız zira.

Ben size demiştim, erkeklerin işi şimdi aslında hayli misli. Bilmem anlatabildim mi?



Hamiş: 1- Şaka bir yana, kimsenin fendi kimseyi yenmesin. Yenip/yenmekten ziyade, sevmek esas olsun. Ataerkil, anaerkili geçtim; kendi içinde dengeye gelmiş bireylerden oluşan, ahenkli toplumlar en büyük ümidim :) Günün sonunda herşeyde olduğu gibi davul bile dengi dengine; yetişkinler yetişkinlerle, çocuklar çocuklarla oynarmış ilişkilerin hasında ;)



18 Aralık 2016 Pazar

“Razı olduğun hayat korkun tarafından belirlenir.” D. Deida

Şeyda gerçek aşkı yaşar

Evet, dünyaya minik birer kız çocuğu olarak gözlerimizi açmıştık, lâkin kimse bize dişi olmayı anlatmadı. Sahi nasıl biriydi gerçek dişi, nam-ı diğer bozulmamış, kutsal yanımız?

Klişelerle büyümüştük hepimiz; ailemiz, eğitim sistemi, medya sağolsun en başta. Lolita masumiyeti tadında olmalıydık, kikirdemeli ancak dozunu kaçırmamalıydık. Bolca alttan almalı, şehvet duygumuzu yatak odası duvarları arasında itinayla tutmalıydık. Sahi siz hiç duymadınız mı “hanım hanımcık” kalıbını? Ne demektir sevemediğim bu tabir? Aklı başında mı? Elini kolunu nereye koyacağını bilen mi? Belki de nazik? A) Hepsi, E) Hiçbiri?

Anne olunca da kendimizi hiçe saymalı, bir dişi kuş olarak yuvayı yapmalı, herkese kol kanat germeli, sarıp sarmalıydık. İstisnasız kaç kadın tanıdım işyerinde-orda-burda kendisini oldukça hırpalayan, kendini gün geliyor çocuğundan daha fazla sevebiliyor diye! Hattâ bir arkadaşım bu durumun getirmiş olduğu suçluluk duygusuyla öyle bir hırçınlaşmıştı ki...

MERAK

Nasıl biriydi gerçek dişi? Kibele gibi bereketli mi? Afrodit gibi eğlenceli mi? Bir yanımız güçlü durmaya çalışırken, öbür yanımız sürekli ikilemlerde. Kafamız karışık, ruhumuz darmaduman.

Merak kediye iyi gelmese de bana hizmet etti. Yıllardır bu soruyu takip ettim. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş misâli, dişi olmaya dair eğitimler/inzivalar/çalışmalar karşıma bir bir çıkmaya başladı. Baktıkça bildim bu engin bir dünya. Katıldıkça gördüğüm “sanki yeni şeyler öğrenme hissimden” çok, bir sandığa koyup unuttuğumuz, ancak havalandırmaya çıkardığımızda ‘Aa sahi bu da vardı, şu ananeden kalmıştı’ gibi ata / ana :) yadigârı antikaları şaşkınlık, sevinç, hayret duyguları içinde “hatırlamaydı”.

Sizlere edindiğim bilgeliği, deneyimleri aktarmaya çalışacağım dilim döndüğünce, kalemim elverdiğince. Aslolan elbette tecrübe. Yine de yeni dişilik anlayışını, kızkardeşlik kavramını, kadın çemberlerini ve hattâ erkek çemberlerini aktaracağım. Eminim siz değerli dostlarımın hayatında bir yerlere dokunacak bu paylaşımlar, belki benimle buna dair olan hikâyenizi paylaşacaksınız, belki sizde uyandırdıklarını. Kim bilir? Ben şimdiden çok heyecanlıyım.

BEN KİMİM?

“Kendini Bil...” Delphi'de (kâhin tapınağı) Apollon Tapınağı'nda Latince olarak, alınlık dediğimiz giriş mekânının hemen üzerinde yazılı olan cümle. Dünya sinema tarihinde fenomenler arasında bence epeydir yerini almış olan"Matrix" filminde Neo'nun Kâhin'i ziyarete gittiği sahnede, evde mutfak kapısının üzerinde yazılı olan cümle. Basit, ancak bir o kadar derin.

Sahi ben kimim? Bir sistemde yaşıyoruz bize ne çok şey öğretiliyor doğduğumuzdan beri, ne çok şey dayatılıyor farkında olmadan. Zamanla kişiliklerimiz oturuyor. Halbuki dünyanın farklı bölgesinde, farklı bir ailede doğmuş olsaydım, farklı yetiştirilseydim, yine aynı kişi, yine aynı “ben” olur muydum?

Eskiden Romalılar fethedikleri yerlerde iki bina inşa ederlermiş; vücutları arındıran hamamlar ve ruhları arındıran tiyatrolar. Tiyatrolar böylelikle insanlara, kişinin rol yaparak, hayattaki rollerinin farkına varmasını ve yaşamdaki bu rolüne sıkı sıkıya tutunmak yerine keyifli bir ciddiyetle oynayıp, zamanı bitince rolden özgürleşmesini öğretmeyi ümit ederlermiş.

Eski tiyatrolarda maske takmak bir gelenekmiş. Bu maskenin bence derin bir anlamı var; dünya bir tiyatro sahnesi olsa hepimiz bu maskeli gösterinin oyuncularıyız. Buradan hareketle mi bilinmez; kişilik kavramı için Batı dünyası “maske” kelimesini kullanırken, doğulu mistikler “kabuk” derler. Ben ikincisini tercih ediyor olacağım.

KABUKLAR

Hepimiz bir ‘Cinsel Öz’ ile doğduk. Çoğu kadın eril bir özden çok, dişil bir öze sahiptir. Erkekler için de tam tersi geçerli. Çoğu erkek eril bir öze sahiptir. Ölçek değişken olup her kişinin cinsel özü eşsizdir. Hayat içinde -özümüzü korumak adına, yaşamı kontrol adına- zamanla sahte eril ve dişil kabuklarla kendi ışığımızı kapatmaya başlarız.

İnciniriz, belki babamızın annemize olan bir davranışını benimseyemez veya annemizin “Ne olursan ol elin ekmek tutsun” deyişini alıp paramızı kazanmaktan öteye geçerek;

“Kendi gemimin kaptanı olacağım” (Eril bir kontrol kabuğu) der ve görünmez bir duvar öreriz...

Büluğ çağımızda bütün kız arkadaşlarımızı bir beğenen çıkar, bizi yok diye telâşa kapılır;

“Dış görünümümü iyileştirmezsem oğlanlar beni fark etmez” (Manipülatif dişil kabuk) diyerekten bir perdenin arkasına sığınırız...

Pekiyi sevmek için, aşk için tüm kabuklarımızdan arınmayı mı beklemeliyiz?

Veya tam tersi kabuklarımız aşk adına bize hizmet edebilirler mi?

Korkudan büyük sevebilecek miyiz?

Biraz sorularda kalıp düşünmeye değer bence...



Hamiş: Bu yazım Martı Dergisi'nde  http://www.martidergisi.com/nasil-bir-disilik/#more-13958 yayımlanmıştır. Martı Dergisin'deki tüm yazılarım için bakınız
http://www.martidergisi.com/author/seyda-bodur/

NASIL BİR DİŞİLİK?

“Razı olduğun hayat korkun tarafından belirlenir.” D. Deida

Şeyda gerçek aşkı yaşar

Evet, dünyaya minik birer kız çocuğu olarak gözlerimizi açmıştık, lâkin kimse bize dişi olmayı anlatmadı. Sahi nasıl biriydi gerçek dişi, nam-ı diğer bozulmamış, kutsal yanımız?

Klişelerle büyümüştük hepimiz; ailemiz, eğitim sistemi, medya sağolsun en başta. Lolita masumiyeti tadında olmalıydık, kikirdemeli ancak dozunu kaçırmamalıydık. Bolca alttan almalı, şehvet duygumuzu yatak odası duvarları arasında itinayla tutmalıydık. Sahi siz hiç duymadınız mı “hanım hanımcık” kalıbını? Ne demektir sevemediğim bu tabir? Aklı başında mı? Elini kolunu nereye koyacağını bilen mi? Belki de nazik? A) Hepsi, E) Hiçbiri?

Anne olunca da kendimizi hiçe saymalı, bir dişi kuş olarak yuvayı yapmalı, herkese kol kanat germeli, sarıp sarmalıydık. İstisnasız kaç kadın tanıdım işyerinde-orda-burda kendisini oldukça hırpalayan, kendini gün geliyor çocuğundan daha fazla sevebiliyor diye! Hattâ bir arkadaşım bu durumun getirmiş olduğu suçluluk duygusuyla öyle bir hırçınlaşmıştı ki...

MERAK

Nasıl biriydi gerçek dişi? Kibele gibi bereketli mi? Afrodit gibi eğlenceli mi? Bir yanımız güçlü durmaya çalışırken, öbür yanımız sürekli ikilemlerde. Kafamız karışık, ruhumuz darmaduman.

Merak kediye iyi gelmese de bana hizmet etti. Yıllardır bu soruyu takip ettim. İyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş misâli, dişi olmaya dair eğitimler/inzivalar/çalışmalar karşıma bir bir çıkmaya başladı. Baktıkça bildim bu engin bir dünya. Katıldıkça gördüğüm “sanki yeni şeyler öğrenme hissimden” çok, bir sandığa koyup unuttuğumuz, ancak havalandırmaya çıkardığımızda ‘Aa sahi bu da vardı, şu ananeden kalmıştı’ gibi ata / ana :) yadigârı antikaları şaşkınlık, sevinç, hayret duyguları içinde “hatırlamaydı”.

Sizlere edindiğim bilgeliği, deneyimleri aktarmaya çalışacağım dilim döndüğünce, kalemim elverdiğince. Aslolan elbette tecrübe. Yine de yeni dişilik anlayışını, kızkardeşlik kavramını, kadın çemberlerini ve hattâ erkek çemberlerini aktaracağım. Eminim siz değerli dostlarımın hayatında bir yerlere dokunacak bu paylaşımlar, belki benimle buna dair olan hikâyenizi paylaşacaksınız, belki sizde uyandırdıklarını. Kim bilir? Ben şimdiden çok heyecanlıyım.

BEN KİMİM?

“Kendini Bil...” Delphi'de (kâhin tapınağı) Apollon Tapınağı'nda Latince olarak, alınlık dediğimiz giriş mekânının hemen üzerinde yazılı olan cümle. Dünya sinema tarihinde fenomenler arasında bence epeydir yerini almış olan"Matrix" filminde Neo'nun Kâhin'i ziyarete gittiği sahnede, evde mutfak kapısının üzerinde yazılı olan cümle. Basit, ancak bir o kadar derin.

Sahi ben kimim? Bir sistemde yaşıyoruz bize ne çok şey öğretiliyor doğduğumuzdan beri, ne çok şey dayatılıyor farkında olmadan. Zamanla kişiliklerimiz oturuyor. Halbuki dünyanın farklı bölgesinde, farklı bir ailede doğmuş olsaydım, farklı yetiştirilseydim, yine aynı kişi, yine aynı “ben” olur muydum?

Eskiden Romalılar fethedikleri yerlerde iki bina inşa ederlermiş; vücutları arındıran hamamlar ve ruhları arındıran tiyatrolar. Tiyatrolar böylelikle insanlara, kişinin rol yaparak, hayattaki rollerinin farkına varmasını ve yaşamdaki bu rolüne sıkı sıkıya tutunmak yerine keyifli bir ciddiyetle oynayıp, zamanı bitince rolden özgürleşmesini öğretmeyi ümit ederlermiş.

Eski tiyatrolarda maske takmak bir gelenekmiş. Bu maskenin bence derin bir anlamı var; dünya bir tiyatro sahnesi olsa hepimiz bu maskeli gösterinin oyuncularıyız. Buradan hareketle mi bilinmez; kişilik kavramı için Batı dünyası “maske” kelimesini kullanırken, doğulu mistikler “kabuk” derler. Ben ikincisini tercih ediyor olacağım.

KABUKLAR

Hepimiz bir ‘Cinsel Öz’ ile doğduk. Çoğu kadın eril bir özden çok, dişil bir öze sahiptir. Erkekler için de tam tersi geçerli. Çoğu erkek eril bir öze sahiptir. Ölçek değişken olup her kişinin cinsel özü eşsizdir. Hayat içinde -özümüzü korumak adına, yaşamı kontrol adına- zamanla sahte eril ve dişil kabuklarla kendi ışığımızı kapatmaya başlarız.

İnciniriz, belki babamızın annemize olan bir davranışını benimseyemez veya annemizin “Ne olursan ol elin ekmek tutsun” deyişini alıp paramızı kazanmaktan öteye geçerek;

“Kendi gemimin kaptanı olacağım” (Eril bir kontrol kabuğu) der ve görünmez bir duvar öreriz...

Büluğ çağımızda bütün kız arkadaşlarımızı bir beğenen çıkar, bizi yok diye telâşa kapılır;

“Dış görünümümü iyileştirmezsem oğlanlar beni fark etmez” (Manipülatif dişil kabuk) diyerekten bir perdenin arkasına sığınırız...

Pekiyi sevmek için, aşk için tüm kabuklarımızdan arınmayı mı beklemeliyiz?

Veya tam tersi kabuklarımız aşk adına bize hizmet edebilirler mi?

Korkudan büyük sevebilecek miyiz?

Biraz sorularda kalıp düşünmeye değer bence...



Hamiş: Bu yazım Martı Dergisi'nde  http://www.martidergisi.com/nasil-bir-disilik/#more-13958 yayımlanmıştır. Martı Dergisin'deki tüm yazılarım için bakınız
http://www.martidergisi.com/author/seyda-bodur/

22 Kasım 2016 Salı

“Her seçim bir kaybediştir, her tercih bir vazgeçiştir çünkü...” Alıntı

Ağaç gibiler; hem dost hem sevgili

KADIN: Tam iki buçuk sene oldu, iki buçuk sene bekledim. Kalbim ağzımda, elim böğrümde; hakkımda çıkacak KHK'leri* takip edebilmek adına sürekli Resmi Gazete haberlerini takip ettim;

"Kolayı seç..."
"Seni seveni seç..."
"Boşu boşuna kahramanlık taslama..."


Anlaşılan yine bana AF çıkmamıştı, beni devamlı kendine şu veya bu şekilde yasaklayacaktı. Herkesin pastada payı vardı; kimine söz verilmişti kiminin hakkı kalırdı. Sadece AŞK'ın hükmü yoktu. Nasıl üzüldüm, ne acılar çektim, sol elim mi uyuşmadı, sol gözüm mü şişmedi, doktorlara mı taşınmadım. Herkes aşık olup aşkı yaşarken, sahi bana görülen bu ceza niyeydi? Daha 17 yaşında kızlar sevdiklerinden bir hafta cevap almasınlar bir naz bir niyaz, bana “Sabrın Yolları...”

ERKEK: 
"Her ne oluyorsa kabullenmek lazım..."
"Olan herşey olacağına varır..."
"Her ne yaşanıyorsa muhakkak bir hikmeti vardır..."

KADIN: Hikmetinden sual olunmaz da eğri oturalım, doğru konuşalım, etraflıca düşünelim. Bana hiç fırsat tanıdın mı, bana yönelik hiçbir somut adım attın mı? Allah aşkına söyle...Kusura bakma ama tüm benden kaçışlarınla, bütün maddi-manevi yatırımları başka tarafa yapmanla kaderin ağlarını ne tarafta örmesini bekliyordun ki? Kader de ne yapsın böyle bir durumda?

TAHTEREVALLİ

Onu da anlamaya çalışıyorum elbette; kalakalmak. Geleceğinin ellerinden kayıp gitmesi. İyi hissettirmese gerek. Lâkin aslanım son raddeye kadare nerelerdeydin? Kaya ve taş hikâyesini bilir misiniz? Bir Usta kayaya defalarca vurmuş, tam yüzüncü vuruşunda kaya parçalanıp un ufak olmuş; dönüp yanındaki öğrencilere sormuş; “Şimdi kayayı kıran sadece 100. hamle midir?”

Onu da anlamaya çalışıyorum elbette; sonrasında onca kişiyi karşısına almak, kurulu düzenini bozmak, efendi duruşunu ve imajını sarsmak...Nasıl sevgi anlaşmak değilse; nedensiz de sevilirse, anlamak hak vermek olmuyormuş, insanın kalbi derinden ince ince sızlıyormuş.

Bir tahterevalli düşünün herşey toplanmış bir yanda, "Paşa" muamelesi edenler, alttan alanlar, eş-dost-hısım-akraba; diğer yanda sadece Şeyda. Bütün lobi faaliyetleri kalabalık tarafta. Kader neylesin Şeyda'ya? Hiç dinlenmedim ben, benim tarafımdan bir kimse dinlenmedi, tanık-sanık sandalyesi, ne derseniz adına oturtulmadım. Heeep gıyabımda hükümler.

AŞK VE KORKU

Zaten ilgilendiğim bir konuydu kadın-erkek ilişkileri. Aşk acımla ivme kazanmış oldu, yolum Deida ile kesişti. Kimilerinin 'Aşk Tanrısı' da dediği Amerikalı yazar; cinsellik, ilişkiler, maskülen-feminen enerjiler gibi konuları derinlemesine inceliyor. Erkekler hakkında;

DAVID DEIDA: “Erkek başıboş bir halde aşka bağlanmadan dolanır çünkü ona özgürlük gibi gelen şeyi kaybetmekten korkar. Bir kadının derin aşkından ve bir kadının cinsel arzusu ile duyguları olarak ortaya çıkan enerjiden korkarlar. Öte yandan bir kadının adanmış aşkı ve vahşi enerjisiyle birleşmekten başka birşey istemezler,” ** yorumu hayli ilgimi çekti. Yazar bu özgürlüğe "Sahte" der, "derin erkekler buna prim vermezler" diye ilerleyen sayfalarda ekler.

Demek erkek korktuğunda türlü bahaneler üretiyor, sığ ilişkilere sığınabiliyor. Görünürde “Bu, şu...” diye birsürü şey sıralıyor, yan sapağa sapabiliyor. Ayağına, boynuna, yeri geliyor parmağına bile pranga vurmaktan çekinmiyor. Peki bir insan bir başkasının korkusu için ne yapabilir?

Acı olacak, ancak cevap HİÇ, hem de kocaman bir HİÇ. “Kimseyi dönüştüremezsiniz, kendinizi bile. Sadece kendinizi dönüştürebilecek bir alan yaratırsınız” der Eckhart Tolle. Spiritüel çalışmalar işte tam da böyledir, hem kolektife hizmet ederler hem de son derece “ben”cildirler.

MUHALEFET

Anladım, yapıp yapabileceğim kendime dönmek...Bundan sonrasında bir muhalefet yapacaksam eğer; onu da sadece nefsime, korkularıma yaparım. Dilerim onu da aşkla yapayım, Güneş gibi yapayım. Bilir misiniz Ezop’un*** ünlü 'Rüzgâr ve Güneş' hikâyesini?

“Güneş ve rüzgâr kimin daha güçlü olduğuna dair tartışıyorlarmış. Rüzgâr ‘Ben güçlü olduğumu kanıtlayacağım’ demiş ve esip gürlemeye başlamış. Adam paltosuna daha sıkı yapışmış. Güneş ise ‘Dur bi dakika’ deyip, farklı bir yöntem izlemiş. Dostane ve nazikçe ısıtmaya başlamış. Sonunda adam dayanamayıp paltosunu çıkarmış.”

Korkularımızı salıvermemiz mümkünmüş biliyor musunuz? Nasıl mı? Onlara tutunduğumuzu fark ettiğimizde. Peki neden korkulara tutunup kendimizi onlarla tanımlarız? Onlarla sınırlı gerçekliğimizi yaratırız? O gerçekliğe hizalanırız? Sanırım en büyük etmen "belirsizlik".

Belirsizlik insanoğlunun kontrol ihtiyacına en büyük tehdit. Komiğiz vesselâm. "Herşey mümkün" ifadesi pozitif algılanacağına; kâh belirsizliğin bilinmezliğinden, kâh olasılıkların herşeyi mümkün kılarken bizleri aciz ve yetersiz hissetirmesinden mi nedir ürkütücü gelmekte. Dilerim korkularımızdan özgürleşip kelebekler misâli hafiflemek nasip olsun...

SON SÖZ

Geçenlerde doktor bir arkadaşım ile konuşuyordum, meğer vücutta her boşluk dolarmış; ne eşsiz bir mekanizma. Misâl bir kadının rahmi alınsa, mesane veya bağırsaklar kaplarmış orayı. Akciğerden bir parça alınsa, elde su toplanınca oluşan cinsten dokuya benzer birşey kaplarmış boşalan yeri. Ya kalbinden bir parça alınsa dolar mı? Tıp bu boşluğa bir çare buldu mu?

Şu zor zamanlarımda hiçbir konuda elimden tutulmadı. Tutmayanlara başkaca hiçbir sözüm yok. Tutanlar çıkacaktır elbet...Önce ben tutacağım ellerimden sıcacık bir zarafetle...

“Bazen teslimiyet, anlamaya çalışmaktan vazgeçmek ve bilmemekten ötürü rahat olmak anlamlarına gelir”, diye ekler Eckhart Tolle. Anlamaya çalışmaktan vazgeçtim geçmesine de, dilerim rahat olma kısmı da gün gelir vasıl olur bana...

* Kanun Hükmünde Kararname

** “Canım Sevgilim” s:46-47

*** M.Ö 6000 yıllarında b
ir dönem köle olarak yaşamış Yunanlı masalcı. Ona mal edilen masallar Fransız yazarı Jean de la Fontaine'in fabllarına esin kaynağı olmuştur.

BİR KADIN, BİR ERKEK VE DAVID DEIDA

“Her seçim bir kaybediştir, her tercih bir vazgeçiştir çünkü...” Alıntı

Ağaç gibiler; hem dost hem sevgili

KADIN: Tam iki buçuk sene oldu, iki buçuk sene bekledim. Kalbim ağzımda, elim böğrümde; hakkımda çıkacak KHK'leri* takip edebilmek adına sürekli Resmi Gazete haberlerini takip ettim;

"Kolayı seç..."
"Seni seveni seç..."
"Boşu boşuna kahramanlık taslama..."


Anlaşılan yine bana AF çıkmamıştı, beni devamlı kendine şu veya bu şekilde yasaklayacaktı. Herkesin pastada payı vardı; kimine söz verilmişti kiminin hakkı kalırdı. Sadece AŞK'ın hükmü yoktu. Nasıl üzüldüm, ne acılar çektim, sol elim mi uyuşmadı, sol gözüm mü şişmedi, doktorlara mı taşınmadım. Herkes aşık olup aşkı yaşarken, sahi bana görülen bu ceza niyeydi? Daha 17 yaşında kızlar sevdiklerinden bir hafta cevap almasınlar bir naz bir niyaz, bana “Sabrın Yolları...”

ERKEK: 
"Her ne oluyorsa kabullenmek lazım..."
"Olan herşey olacağına varır..."
"Her ne yaşanıyorsa muhakkak bir hikmeti vardır..."

KADIN: Hikmetinden sual olunmaz da eğri oturalım, doğru konuşalım, etraflıca düşünelim. Bana hiç fırsat tanıdın mı, bana yönelik hiçbir somut adım attın mı? Allah aşkına söyle...Kusura bakma ama tüm benden kaçışlarınla, bütün maddi-manevi yatırımları başka tarafa yapmanla kaderin ağlarını ne tarafta örmesini bekliyordun ki? Kader de ne yapsın böyle bir durumda?

TAHTEREVALLİ

Onu da anlamaya çalışıyorum elbette; kalakalmak. Geleceğinin ellerinden kayıp gitmesi. İyi hissettirmese gerek. Lâkin aslanım son raddeye kadare nerelerdeydin? Kaya ve taş hikâyesini bilir misiniz? Bir Usta kayaya defalarca vurmuş, tam yüzüncü vuruşunda kaya parçalanıp un ufak olmuş; dönüp yanındaki öğrencilere sormuş; “Şimdi kayayı kıran sadece 100. hamle midir?”

Onu da anlamaya çalışıyorum elbette; sonrasında onca kişiyi karşısına almak, kurulu düzenini bozmak, efendi duruşunu ve imajını sarsmak...Nasıl sevgi anlaşmak değilse; nedensiz de sevilirse, anlamak hak vermek olmuyormuş, insanın kalbi derinden ince ince sızlıyormuş.

Bir tahterevalli düşünün herşey toplanmış bir yanda, "Paşa" muamelesi edenler, alttan alanlar, eş-dost-hısım-akraba; diğer yanda sadece Şeyda. Bütün lobi faaliyetleri kalabalık tarafta. Kader neylesin Şeyda'ya? Hiç dinlenmedim ben, benim tarafımdan bir kimse dinlenmedi, tanık-sanık sandalyesi, ne derseniz adına oturtulmadım. Heeep gıyabımda hükümler.

AŞK VE KORKU

Zaten ilgilendiğim bir konuydu kadın-erkek ilişkileri. Aşk acımla ivme kazanmış oldu, yolum Deida ile kesişti. Kimilerinin 'Aşk Tanrısı' da dediği Amerikalı yazar; cinsellik, ilişkiler, maskülen-feminen enerjiler gibi konuları derinlemesine inceliyor. Erkekler hakkında;

DAVID DEIDA: “Erkek başıboş bir halde aşka bağlanmadan dolanır çünkü ona özgürlük gibi gelen şeyi kaybetmekten korkar. Bir kadının derin aşkından ve bir kadının cinsel arzusu ile duyguları olarak ortaya çıkan enerjiden korkarlar. Öte yandan bir kadının adanmış aşkı ve vahşi enerjisiyle birleşmekten başka birşey istemezler,” ** yorumu hayli ilgimi çekti. Yazar bu özgürlüğe "Sahte" der, "derin erkekler buna prim vermezler" diye ilerleyen sayfalarda ekler.

Demek erkek korktuğunda türlü bahaneler üretiyor, sığ ilişkilere sığınabiliyor. Görünürde “Bu, şu...” diye birsürü şey sıralıyor, yan sapağa sapabiliyor. Ayağına, boynuna, yeri geliyor parmağına bile pranga vurmaktan çekinmiyor. Peki bir insan bir başkasının korkusu için ne yapabilir?

Acı olacak, ancak cevap HİÇ, hem de kocaman bir HİÇ. “Kimseyi dönüştüremezsiniz, kendinizi bile. Sadece kendinizi dönüştürebilecek bir alan yaratırsınız” der Eckhart Tolle. Spiritüel çalışmalar işte tam da böyledir, hem kolektife hizmet ederler hem de son derece “ben”cildirler.

MUHALEFET

Anladım, yapıp yapabileceğim kendime dönmek...Bundan sonrasında bir muhalefet yapacaksam eğer; onu da sadece nefsime, korkularıma yaparım. Dilerim onu da aşkla yapayım, Güneş gibi yapayım. Bilir misiniz Ezop’un*** ünlü 'Rüzgâr ve Güneş' hikâyesini?

“Güneş ve rüzgâr kimin daha güçlü olduğuna dair tartışıyorlarmış. Rüzgâr ‘Ben güçlü olduğumu kanıtlayacağım’ demiş ve esip gürlemeye başlamış. Adam paltosuna daha sıkı yapışmış. Güneş ise ‘Dur bi dakika’ deyip, farklı bir yöntem izlemiş. Dostane ve nazikçe ısıtmaya başlamış. Sonunda adam dayanamayıp paltosunu çıkarmış.”

Korkularımızı salıvermemiz mümkünmüş biliyor musunuz? Nasıl mı? Onlara tutunduğumuzu fark ettiğimizde. Peki neden korkulara tutunup kendimizi onlarla tanımlarız? Onlarla sınırlı gerçekliğimizi yaratırız? O gerçekliğe hizalanırız? Sanırım en büyük etmen "belirsizlik".

Belirsizlik insanoğlunun kontrol ihtiyacına en büyük tehdit. Komiğiz vesselâm. "Herşey mümkün" ifadesi pozitif algılanacağına; kâh belirsizliğin bilinmezliğinden, kâh olasılıkların herşeyi mümkün kılarken bizleri aciz ve yetersiz hissetirmesinden mi nedir ürkütücü gelmekte. Dilerim korkularımızdan özgürleşip kelebekler misâli hafiflemek nasip olsun...

SON SÖZ

Geçenlerde doktor bir arkadaşım ile konuşuyordum, meğer vücutta her boşluk dolarmış; ne eşsiz bir mekanizma. Misâl bir kadının rahmi alınsa, mesane veya bağırsaklar kaplarmış orayı. Akciğerden bir parça alınsa, elde su toplanınca oluşan cinsten dokuya benzer birşey kaplarmış boşalan yeri. Ya kalbinden bir parça alınsa dolar mı? Tıp bu boşluğa bir çare buldu mu?

Şu zor zamanlarımda hiçbir konuda elimden tutulmadı. Tutmayanlara başkaca hiçbir sözüm yok. Tutanlar çıkacaktır elbet...Önce ben tutacağım ellerimden sıcacık bir zarafetle...

“Bazen teslimiyet, anlamaya çalışmaktan vazgeçmek ve bilmemekten ötürü rahat olmak anlamlarına gelir”, diye ekler Eckhart Tolle. Anlamaya çalışmaktan vazgeçtim geçmesine de, dilerim rahat olma kısmı da gün gelir vasıl olur bana...

* Kanun Hükmünde Kararname

** “Canım Sevgilim” s:46-47

*** M.Ö 6000 yıllarında b
ir dönem köle olarak yaşamış Yunanlı masalcı. Ona mal edilen masallar Fransız yazarı Jean de la Fontaine'in fabllarına esin kaynağı olmuştur.

Bir şeyi çok net fark ettim.

Şeyda doyasıya seviyor ve seviliyor

Bir yazıda kalp, gönül geçmeye görsün; okuyan, beğenen, takip edenlerin sayısı hemencecik artıyor. Peki neden? Sanırım Öz’ümüzü sevgi olduğu için. Doyasıya sevmeye ve sevilmeye geldiğimiz için bu dünyaya. Sevgisiz yaşanmayacağı için. Her şeyin başı sonu, ucu bucağı, tadı lezzeti olduğu için. Onsuz hiçbir şeyin anlamı kalmayacağı için. Buraya kadar iyi güzel, pekiyi ne kadar sevebiliyoruz? İlk tartışmaya kadar mı? Peygamberler de seviyor, üstatlar da, yeri geliyor karısı onu terk edecek diye hırpalayan kişi de "sevdim, hâkim bey" diyor başka birşey demiyor.

Bir arkadaşım anlatmıştı, hayli şaşırmıştım. Kocasına sevgi gösterdikçe ve bunu biraz abarttıkça kocası onu azarlar dururmuş. Kocası onu severek evlenmese diyecektim ki; adam kendisine olan öfkesini (pasiflik, çaresizlik, pişmanlık...) aslında ona yansıtıyor farkına varmadan. Oysa sevişerek bu karara varmışlardı. Sonradan anladık ki, karısının sevgisi, onun kapasitesine (vücuduna) fazla geliyor. Pozitif bir şeye negatifle cevap vererek kendince sistemini dengeliyor.

Şaşırdınız mı? Sevmeyi olduğu kadar, sevilmeyi de bilmiyor hatta beceremiyoruz. Bazen İlahî nur hücrelerimize ve bilincimize fazla gelebiliyor. Misâl kendimde şunu fark ettim; yıllarca taktir ve iltifâtı kabul edene kadar hayli zorlandım. Biri iltifât etmeye görsün, üstüme almam, şakayla karışık cevaplar verip lafı değiştirmeye çalışırdım. Nadiren de olsa hâlâ yaparım. Şimdilerde yüzümde kocaman bir gülümseme ve şükür ifadesi ile kabul ediyorum içten gelen taktirleri.

DAĞ YOLUNDAKİ AŞK

Yıllar önce ablamla Kütahya’ya gitmiştik, bu geziyi asla unutamam. Nedeni gezinin kendisinden öte ablamın kriter gölü görme inadıyla çıktığımız dağ yolunda rastladığımız, bizi evlerinde ana sıcaklığıyla konuk eden köylülerdi. “Sakın ola yazdan önce çıkılmaz; kurt vardır, ayı vardır, yollamayız sizi dağın yamacına” diye bize sahip çıkışlarını asla unutamam.

Hayatımda on bardak çayı ardı ardına içmem mümkün değil, lâkin sohbet güzel, su doğal. Daha ne ister insan? “Çay dökem mi?” diye sorulan her soruya kafamı olumlu şekilde sallar buluyorum kendimi. Her çift gibi atışıyorlar, yalnız birbirlerine olan sevgileri gözlerinden belli. “Sevdik”, diyorlar başka birşey demiyorlar. O zaman aklıma düşüyor “Eksikliğini hissettiğimiz için mi bunca - orda burda sosyal medyada- aşktan bahsedip dururuz?”

İdare edeceği iş ve ilişkiden ziyade; sevdiği mesleği yapsa insan, gönlünün kaydığıyla evlense, sevgiyi doyasıya yaşasa yani, her hücresine kadar hem de, bunca gönülden dem vurulur muydu?

Bazıları diyecek hemen, sevgi varsa bunlar sadece aracı. Sevgiyi yaşamak için bunlara gerek yok. Elbette bir çocuğun bakışından bir çiçeğin açışına kadar her bir şeyde Sevgi var; görebilene ve hissedebilene. Tanımadıkları insanları olası bir tehlikeden alıkoyarak; onlara evini açıp, elinde avucunda ne varsa onları ikramlayarak ağırlayan dağ köylülerinde. Hatta Euro 2016 maçında sahada yaralı ağlayarak yatan Ronaldo’yu gözlerinden öperek acısını hafifleten kelebekte bile :)

AŞK AKIŞTA

Ancak- birer ermiş değilsek- insanlık için aş ve beşeri aşk hâlâ önemli. Yeni yıl dileklerinin %80'i aşka dairmiş ;) Nasıl olmasın? Hayatımızın büyük kısmını dolduruyor. Kendimizi ifade etme biçimimiz, hattâ kendimizi açığa vurma sürecimiz. Kadın da erkek de seçtiği kişiyle özdeğerini, karakterini belirler diye bir söz bile var hatırladığım. Aşk öğretir, en has öğretmenlerdendir. Üç inzivaya katılacağınıza adam gibi bir ilişki yaşayın; görün kim olup olmadığınızı. Elbete, aşk acısı da öğretir. Artık kimden öğrenmek isterseniz, denemeyip pişman olmaktansa...

Bu durumda her aşk hem tek hem iki kişiliktir. Tek kişiliktir; herkes aşkı kendince yaşar çünkü. İki kişiliktir; yaşamak için bir ikinci gerek ve şarttır. Ayna olmasa nasıl görüp bilecek kendini? Madem dualite üzerinde kurulu gerçekliğimiz; uzaklara gitmeye lüzûm yok kanımca, bakınız Yaratılış Öyküsü. Huzurlarınızda dünyanın gelmiş geçmiş en popüler ikilisi Adem+Havva :)

Bazıları her duygusundan uzaklaşmış, sanki aydınlanmış edâsıyla ortada dolanıyor. İnsanlık aşkından bahsedeni küçümseyip duruyorlar. Ne komik. Oysa bilmezler ki gerçekten aydınlanan hiçbir şeyi küçümsemez, sadece şefkat duyup anlamaya çalışır. Ayrıca duygular ile temas etmeyip duygulardan kaçınmak-uzaklaşmak ile duygulardan özgürleşmek sanırım hayli farklı.

AŞK AŞK DİYE NİCESİNE

Aşk illüzyon deyip burun kıvıranlara sormak isterim; şu realitede herşey bir illüzyon değil mi? Bir gün iş yerinde çalışırken an geldi, bilincim nereye gittiyse, sanırım merkezine, kendi kendimi izlerken buldum (merak etmeyin hâlâ vücudumun içindeyim, uçamıyorum henüz:)) ). Yaşayanlar anlamıştır, o zaman bildim herşey bir TV filmi gibi, sabun köpüğü misâli, son derece gelip geçici.

Bu demek değil ki, karşımıza çıkan kişileri, olayları, Aşk'ı onurlandırmayalım? Ya insanların kafası hayli karışık veya spiritüel bilgileri işine geldiği gibi yorumlama konusunda ustalar! "Her şey Mutlak karşısında İllüzyon, yine de kendi içinde Hakikat'in bir ifadesi" diye okumuştum bir yerlerde. Doğru söze ne hacet...

Ayrıca, Tanrı aşkına insani aşktan varılmayacağı ne malum. Sevginin a'sı, b'si ve c'si olur mu hiç? Bana gelince; “Henüz o kadar aşmadım ;), benim için bir kuşun iki kanadı gibi, aş ve aşk vazgeçilmez. Değil mi ki bir gün gerçekten Şeyda* olup, deli dîvâne Tanrı aşkında eririm, o zaman bilmem nice düşünür ve hissederim”.

Ölumden gayrı herşeyin yalan, imkânsız denen hiçbir şeyin olmadığı şu âlemde, hiçbir şey için geç değil. İnsan olsa olsa türlü bahanelerle kendine gecikir :) Gerçek sevgi her türlü engeli aşar. Nutku tutulsa, ağzı dili bağlansa, kendi tutuklu olsa dahi seven sonrasında her şeyi aşar gelir. Gerisi seçimler...

Kendim için aşk diliyorum. Beni tamamlayacak, aşkı yaşatabilecek ve taşıyabilecek mertlikte; kaliteli ve rafine bir aşkdaş ;) diliyorum. Aşk ile coşmak, aşk ile saçmalamak, aşk ile olgunlaşmak. Nasip olsun...

EINSTEIN’IN KIZINA MEKTUBUNDAN

Einstein'in bilmeyeniniz yoktur. Almanya'da dünyaya gelen, eğitimini İsviçre'de tamamlayan Einstein ünlü E=mc2 formülüyle bilinir. Bu teorem, madde ile enerjinin ünlü E=mc² ile birbirine bağlı olduğunu da gösterir (c ışık hızıdır). Bu denklem uzaklığın (uzay) ve zamanın gözlemciye bağlı olarak farklı algılanabileceğini ifade edip Newton'ın mutlak uzay zaman kavramını anlamsızlaştırarak klasik fizik anlayışını yıkar ve nükleer teknolojinin önünü açar.

Bu formül için kendisi ne dediğini, ünlü bilim adamının kızına olan mektubundan okuyalım;

Görelilik teorisini önerdiğim zaman, beni çok az insan anladı...Son derece güçlü bir kuvvet var ki, şimdiye kadar bilim bunun için resmi bir açıklama bulmadı. Bu, tüm diğerlerini dahil eden ve yöneten bir kuvvettir ve hatta evrende işleyen tüm fenomenlerin arkasındadır ve bizim tarafımızdan henüz tanımlanmamıştır. Bu evrensel kuvvet SEVGİdir.

Bilim insanları evrenin birleşik teorisini aradıkları zaman, en güçlü görünmeyen kuvveti unuttular. Sevgi, onu alanı ve vereni aydınlatan Işıktır. Sevgi yerçekimidir, çünkü bazı insanların diğerlerine çekildiklerini hissetmelerini sağlar. Sevgi güçtür, çünkü sahip olduğumuz en iyi şeyi çoğaltır ve insanlığın kendi kör bencilliğinde yok olmamasını sağlar. Sevgi Tanrıdır ve Tanrı Sevgidir.

Sevgiye görünürlük sağlamak için, en ünlü denklemimde basit bir düzeltme yaptım. Eğer E = mc2 yerine, dünyayı iyileştiren enerjinin ışık hızının karesi ile çarpılan sevgi vasıtasıyla elde edilebildiğini kabul edersek, sevginin var olan en güçlü kuvvet olduğu sonucuna ulaşırız, çünkü sevginin sınırları yoktur.

Bu kuvvet her şeyi açıklar ve hayata anlam verir. Bu belki sevgiden korktuğumuz için, çok uzun zamandır görmezden geldiğimiz değişkendir, çünkü insanın isteğiyle harekete geçirmeyi öğrenmediği evrendeki tek enerji sevgidir. Türlerimizin hayatta kalmasını istiyorsak, hayatta anlam bulacaksak, dünyayı ve dünyada yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi sadece tek yanıttır...." **


*    Kelime anlamı çılgın, Tanrı aşkından deliye dönmüş demekmiş. Ailemdeki de ne cesaret ama
**  Mektubun kısaltılmış hâli

HAYAT SEVİNCE GÜZEL

Bir şeyi çok net fark ettim.

Şeyda doyasıya seviyor ve seviliyor

Bir yazıda kalp, gönül geçmeye görsün; okuyan, beğenen, takip edenlerin sayısı hemencecik artıyor. Peki neden? Sanırım Öz’ümüzü sevgi olduğu için. Doyasıya sevmeye ve sevilmeye geldiğimiz için bu dünyaya. Sevgisiz yaşanmayacağı için. Her şeyin başı sonu, ucu bucağı, tadı lezzeti olduğu için. Onsuz hiçbir şeyin anlamı kalmayacağı için. Buraya kadar iyi güzel, pekiyi ne kadar sevebiliyoruz? İlk tartışmaya kadar mı? Peygamberler de seviyor, üstatlar da, yeri geliyor karısı onu terk edecek diye hırpalayan kişi de "sevdim, hâkim bey" diyor başka birşey demiyor.

Bir arkadaşım anlatmıştı, hayli şaşırmıştım. Kocasına sevgi gösterdikçe ve bunu biraz abarttıkça kocası onu azarlar dururmuş. Kocası onu severek evlenmese diyecektim ki; adam kendisine olan öfkesini (pasiflik, çaresizlik, pişmanlık...) aslında ona yansıtıyor farkına varmadan. Oysa sevişerek bu karara varmışlardı. Sonradan anladık ki, karısının sevgisi, onun kapasitesine (vücuduna) fazla geliyor. Pozitif bir şeye negatifle cevap vererek kendince sistemini dengeliyor.

Şaşırdınız mı? Sevmeyi olduğu kadar, sevilmeyi de bilmiyor hatta beceremiyoruz. Bazen İlahî nur hücrelerimize ve bilincimize fazla gelebiliyor. Misâl kendimde şunu fark ettim; yıllarca taktir ve iltifâtı kabul edene kadar hayli zorlandım. Biri iltifât etmeye görsün, üstüme almam, şakayla karışık cevaplar verip lafı değiştirmeye çalışırdım. Nadiren de olsa hâlâ yaparım. Şimdilerde yüzümde kocaman bir gülümseme ve şükür ifadesi ile kabul ediyorum içten gelen taktirleri.

DAĞ YOLUNDAKİ AŞK

Yıllar önce ablamla Kütahya’ya gitmiştik, bu geziyi asla unutamam. Nedeni gezinin kendisinden öte ablamın kriter gölü görme inadıyla çıktığımız dağ yolunda rastladığımız, bizi evlerinde ana sıcaklığıyla konuk eden köylülerdi. “Sakın ola yazdan önce çıkılmaz; kurt vardır, ayı vardır, yollamayız sizi dağın yamacına” diye bize sahip çıkışlarını asla unutamam.

Hayatımda on bardak çayı ardı ardına içmem mümkün değil, lâkin sohbet güzel, su doğal. Daha ne ister insan? “Çay dökem mi?” diye sorulan her soruya kafamı olumlu şekilde sallar buluyorum kendimi. Her çift gibi atışıyorlar, yalnız birbirlerine olan sevgileri gözlerinden belli. “Sevdik”, diyorlar başka birşey demiyorlar. O zaman aklıma düşüyor “Eksikliğini hissettiğimiz için mi bunca - orda burda sosyal medyada- aşktan bahsedip dururuz?”

İdare edeceği iş ve ilişkiden ziyade; sevdiği mesleği yapsa insan, gönlünün kaydığıyla evlense, sevgiyi doyasıya yaşasa yani, her hücresine kadar hem de, bunca gönülden dem vurulur muydu?

Bazıları diyecek hemen, sevgi varsa bunlar sadece aracı. Sevgiyi yaşamak için bunlara gerek yok. Elbette bir çocuğun bakışından bir çiçeğin açışına kadar her bir şeyde Sevgi var; görebilene ve hissedebilene. Tanımadıkları insanları olası bir tehlikeden alıkoyarak; onlara evini açıp, elinde avucunda ne varsa onları ikramlayarak ağırlayan dağ köylülerinde. Hatta Euro 2016 maçında sahada yaralı ağlayarak yatan Ronaldo’yu gözlerinden öperek acısını hafifleten kelebekte bile :)

AŞK AKIŞTA

Ancak- birer ermiş değilsek- insanlık için aş ve beşeri aşk hâlâ önemli. Yeni yıl dileklerinin %80'i aşka dairmiş ;) Nasıl olmasın? Hayatımızın büyük kısmını dolduruyor. Kendimizi ifade etme biçimimiz, hattâ kendimizi açığa vurma sürecimiz. Kadın da erkek de seçtiği kişiyle özdeğerini, karakterini belirler diye bir söz bile var hatırladığım. Aşk öğretir, en has öğretmenlerdendir. Üç inzivaya katılacağınıza adam gibi bir ilişki yaşayın; görün kim olup olmadığınızı. Elbete, aşk acısı da öğretir. Artık kimden öğrenmek isterseniz, denemeyip pişman olmaktansa...

Bu durumda her aşk hem tek hem iki kişiliktir. Tek kişiliktir; herkes aşkı kendince yaşar çünkü. İki kişiliktir; yaşamak için bir ikinci gerek ve şarttır. Ayna olmasa nasıl görüp bilecek kendini? Madem dualite üzerinde kurulu gerçekliğimiz; uzaklara gitmeye lüzûm yok kanımca, bakınız Yaratılış Öyküsü. Huzurlarınızda dünyanın gelmiş geçmiş en popüler ikilisi Adem+Havva :)

Bazıları her duygusundan uzaklaşmış, sanki aydınlanmış edâsıyla ortada dolanıyor. İnsanlık aşkından bahsedeni küçümseyip duruyorlar. Ne komik. Oysa bilmezler ki gerçekten aydınlanan hiçbir şeyi küçümsemez, sadece şefkat duyup anlamaya çalışır. Ayrıca duygular ile temas etmeyip duygulardan kaçınmak-uzaklaşmak ile duygulardan özgürleşmek sanırım hayli farklı.

AŞK AŞK DİYE NİCESİNE

Aşk illüzyon deyip burun kıvıranlara sormak isterim; şu realitede herşey bir illüzyon değil mi? Bir gün iş yerinde çalışırken an geldi, bilincim nereye gittiyse, sanırım merkezine, kendi kendimi izlerken buldum (merak etmeyin hâlâ vücudumun içindeyim, uçamıyorum henüz:)) ). Yaşayanlar anlamıştır, o zaman bildim herşey bir TV filmi gibi, sabun köpüğü misâli, son derece gelip geçici.

Bu demek değil ki, karşımıza çıkan kişileri, olayları, Aşk'ı onurlandırmayalım? Ya insanların kafası hayli karışık veya spiritüel bilgileri işine geldiği gibi yorumlama konusunda ustalar! "Her şey Mutlak karşısında İllüzyon, yine de kendi içinde Hakikat'in bir ifadesi" diye okumuştum bir yerlerde. Doğru söze ne hacet...

Ayrıca, Tanrı aşkına insani aşktan varılmayacağı ne malum. Sevginin a'sı, b'si ve c'si olur mu hiç? Bana gelince; “Henüz o kadar aşmadım ;), benim için bir kuşun iki kanadı gibi, aş ve aşk vazgeçilmez. Değil mi ki bir gün gerçekten Şeyda* olup, deli dîvâne Tanrı aşkında eririm, o zaman bilmem nice düşünür ve hissederim”.

Ölumden gayrı herşeyin yalan, imkânsız denen hiçbir şeyin olmadığı şu âlemde, hiçbir şey için geç değil. İnsan olsa olsa türlü bahanelerle kendine gecikir :) Gerçek sevgi her türlü engeli aşar. Nutku tutulsa, ağzı dili bağlansa, kendi tutuklu olsa dahi seven sonrasında her şeyi aşar gelir. Gerisi seçimler...

Kendim için aşk diliyorum. Beni tamamlayacak, aşkı yaşatabilecek ve taşıyabilecek mertlikte; kaliteli ve rafine bir aşkdaş ;) diliyorum. Aşk ile coşmak, aşk ile saçmalamak, aşk ile olgunlaşmak. Nasip olsun...

EINSTEIN’IN KIZINA MEKTUBUNDAN

Einstein'in bilmeyeniniz yoktur. Almanya'da dünyaya gelen, eğitimini İsviçre'de tamamlayan Einstein ünlü E=mc2 formülüyle bilinir. Bu teorem, madde ile enerjinin ünlü E=mc² ile birbirine bağlı olduğunu da gösterir (c ışık hızıdır). Bu denklem uzaklığın (uzay) ve zamanın gözlemciye bağlı olarak farklı algılanabileceğini ifade edip Newton'ın mutlak uzay zaman kavramını anlamsızlaştırarak klasik fizik anlayışını yıkar ve nükleer teknolojinin önünü açar.

Bu formül için kendisi ne dediğini, ünlü bilim adamının kızına olan mektubundan okuyalım;

Görelilik teorisini önerdiğim zaman, beni çok az insan anladı...Son derece güçlü bir kuvvet var ki, şimdiye kadar bilim bunun için resmi bir açıklama bulmadı. Bu, tüm diğerlerini dahil eden ve yöneten bir kuvvettir ve hatta evrende işleyen tüm fenomenlerin arkasındadır ve bizim tarafımızdan henüz tanımlanmamıştır. Bu evrensel kuvvet SEVGİdir.

Bilim insanları evrenin birleşik teorisini aradıkları zaman, en güçlü görünmeyen kuvveti unuttular. Sevgi, onu alanı ve vereni aydınlatan Işıktır. Sevgi yerçekimidir, çünkü bazı insanların diğerlerine çekildiklerini hissetmelerini sağlar. Sevgi güçtür, çünkü sahip olduğumuz en iyi şeyi çoğaltır ve insanlığın kendi kör bencilliğinde yok olmamasını sağlar. Sevgi Tanrıdır ve Tanrı Sevgidir.

Sevgiye görünürlük sağlamak için, en ünlü denklemimde basit bir düzeltme yaptım. Eğer E = mc2 yerine, dünyayı iyileştiren enerjinin ışık hızının karesi ile çarpılan sevgi vasıtasıyla elde edilebildiğini kabul edersek, sevginin var olan en güçlü kuvvet olduğu sonucuna ulaşırız, çünkü sevginin sınırları yoktur.

Bu kuvvet her şeyi açıklar ve hayata anlam verir. Bu belki sevgiden korktuğumuz için, çok uzun zamandır görmezden geldiğimiz değişkendir, çünkü insanın isteğiyle harekete geçirmeyi öğrenmediği evrendeki tek enerji sevgidir. Türlerimizin hayatta kalmasını istiyorsak, hayatta anlam bulacaksak, dünyayı ve dünyada yaşayan her duyarlı varlığı kurtarmak istiyorsak, sevgi sadece tek yanıttır...." **


*    Kelime anlamı çılgın, Tanrı aşkından deliye dönmüş demekmiş. Ailemdeki de ne cesaret ama
**  Mektubun kısaltılmış hâli

18 Ekim 2016 Salı

Dünyayı değiştirmek istiyorsan bir erkeği sev; gerçekten sev…


Yaşasın grubumu buldum
Birini seç, ruhu seni çağıranı, seni net biçimde göreni seç. Korkabilecek kadar cesur olanı seç.
Elini tut ve onu kalbinin damarlarına götür, orada senin sevecenliğini görsün, orada dinlesin, onun ağır yüklerini kendi ateşinde yak, kül et.
Gözlerinin derinliklerine bak, derinden bak, orada hareketsiz kalanı uyandır, dirilt. Utangaç olana cesaret ver, orada ne beklediğini fark et.
Gözlerinin derinliklerine bak
Orada babalarını, dedelerini gör, uzak yerlerde, çok eski zamanlarda savaşa ve şiddete karışmış atalarını gör.
Acılarına, mücadelelerine maruz kaldığı bir zamanları…
Ve bırak hepsi gitsin…
Onun atalarından gelen yükü hisset
Sana sığındığında kendini nasıl güvende hissedeceğini bil
Onun öfkesine ayna olma
Çünkü senin bir rahmin var, eski yaraları iyileştiren, derin ve tatlı bir kapı…
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir erkeği sev, gerçekten sev…
Karşısında kırılganlığın nefesinde kadınlığın bütün ihtişamıyla oturur…
Bir çocuğun masumiyetinde, ölümün derinliklerinde, açan bir çağrı olsun, onun erkeklik gücünü kabul et…
Onu çıplak ve özgür olabileceği kadar sev
Onu doğum ve ölümün döngüsüne bedenini açabilecek kadar sev
Ve bu fırsat için ona teşekkür et.
Birlikte öfkeli rüzgarlarda ve dingin ormanlarda dans ettiğinizde
Kırılabilecek kadar cesur ol, izin ver, varlığının yumuşak baş döndürücü yanlarını keşfetsin,
Bilsin ki seni kucaklaşıp sarabilir, koruyabilir
Kollarına at kendini, seni tutacağından emin ol,
Bundan önce binlerce kez düşmüş olsan bile
Ona teslim olarak ona teslimiyeti öğret
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir erkeği sev, gerçekten sev
Destekle onu, besle onu, ona izin ver, onu duy, kucakla, iyileştir onu.
Bunun karşılığında sen de beslenecek, desteklenecek ve korunacaksın
Güçlü kollar, net düşünceler, odaklanmış oklar tarafından
Çünkü eğer izin verirsen, o düşündeki adam olur…*

ALINTI

Sesleniş “Geri gittiğinde, kaçtığında, mağarasına doğru, çünkü kaçacaktır…” diye devam eder. Hakikaten de böyle. Sahi neden kaçar erkekler mağaralarına? Hem derin hem dürüst biri dile gelse anlatsa. Hazırım duymaya. Bilmek isterim bu esrarlarının dayanağını.

Pekiyi, bizler ne hissederiz bu sırada beyler, hiç haberiniz var mı? Bizi ne hâllerde korsunuz? Bolca vesvese ve endişe yumağının içinde. En diplerde gözyaşlarıyla. Dibe çöküş sonsuza kadar devam etmez elbette. Sonrasında muhakkak eyleme geçecektir dişi. İşte, bu noktada ayrılır dişilerin kalitesi; korkudan hareket edenler (manipülasyon), sevgiden hareket edenler (kutsal).

MANİPÜLE EDENLER

Çokça âşinâyız bu yola, ya başvurduk ya izledik orda burda veya duyduk bir şekilde; malûm dünyanın genel frekansı bence hâlâ korkuda. Manipülasyona başvurmada en sık kullanılan metodlar; baştan çıkarma, kandırma, her türlü arsız davranış, çeşitli büyüler (inanın- inanmayın), araya tanıdık sokma (aile, akraba, arkadaş vs.), öç alma, ağlama-acındırma-diretme-kriz çıkarma...Özetle erkeği mağarasından hazır olmadan çıkarmayı hedef alan her türlü eylem...

İnanır mı erkek derseniz, şahsi fikrim çoğu eril için “evet”den yana olur. Erkek alengirli düşünemez, hem ucunda cinsellik de var; ancak hazır olmadan çıktığı her seferde daha uzun ve sağlıksız kaçışlar bekliyor olacaktır ikiliyi, en kötü ihtimâlle başka bir dişiye koşacak kadar.

Kadınlara gelince, “karşı”dan ziyade “ben” odaklı, zehrini kusmaya yönelik her aceleci tavrıyla erkeğini az biraz hadım eder. Neden zamanımızda erkekler hayli pasif hiç düşündünüz mü? Yine herkes ne yaparsa kendine yapar kuralı istisnasız işler. Böylelikle kahramanlar sadece filmlerde izlenir, Asmalı Konağın Seymen’i “Hayalleri Süsleyen” yılın erkeği seçilir.

KUTSAL DİŞİLER

Sevgiden hareket eden dişi erkeğine fırsat tanır; önce sakinleşir, kendi güven duygusunu tazeler, içine döner. Eğer keşfettiği bir korkusu varsa bundan özgürleşir, daha yaşlı ve olgun kadınların bilgeliğine başvurur; sonrası bolca sabır ve teslimiyet. Zor ve belirsizliklerle dolu olduğundan havvakızı ;) maalesef sıkça seçmez bu yolu. Sabrettiği zaman diliminde başka bir kadın çıkıp adamını çalacak diye ödü kopar. Sonuç? Kendi gerçekliğini inancıyla er geç yine kendi yaratır...

Eskiden bazı kabilelerde, kadın erkeğine bir hatırlatma şarkısı söylermiş. Bu, erkeğin kalbine öylesine işlermiş ki bir an önce dişisine kavuşmaktan başka şey düşünemez olurmuş. Ne lirik.

Her dişi içsel olarak bilir- bu onlara Tanrı'nın armağınıdır- yanındaki erkek vücuduyla olduğu kadar ruhuyla da onunla mı değil mi. Eğer cevap olumsuz olduğu halde dişi “ilişki”de diretiyorsa; ya oluşan çıkar ağından özgürleşmeyi bilmiyor (çaresiz) veya tercih etmiyordur (çıkar odaklı). Ha bir de inatlaşma adına yapar, erkeği sırf öbür kadına yâr olmasın diye. Böylece kısır, kazananı olmayan, hayli yıpratıcı çekişmeler başlar. Siz savaşlar sadece ülkeler arası mı olur sandınız? :)

TİYATRO FESTİVALİ

Dişi kazanmaya oynadığında tiyatro başlar. Böylelikle kalbinin ve özünün gerçek arzusunu bir kenara iter. Sevgilisine her fırsatta kendini hatırlatma ihtiyacı duyar. Çeşitli bahanelerle, misâl “İşyerine vardın mı?” diye arar durur. Çocuk değil ki o ;). İnsan sevdiğini özler, onunla konuşup paylaşmak ister o ayrı. Bakın eylemlerinize, her şeyin başı niyet, her şeyin başı enerji. Kaybetme korkusundan mı hareket ediyorsunuz sevgi adına mı? Yoksa yüzeyde görünen dünyasal hareketler hep aynı. Siz bir üstatı çay içerken gözlediniz mi hiç? Sanki ibadet eder gibi...

Bir kız arkadaşım tavsiye etmişti vaktinde; “Erkek arkadaşın oldu mu facebook, twitter sosyal medya adına ne varsa bütün paylaştıklarını beğeneceksin. Beğeneceksin ki sahipli olduğunu anlayacaklar...” Ne komik, kimse kimsenin sahibi olamaz. Dünyaya gelmemize vesile olan ebeveynlerimiz bile sahibimiz değil ki; olsa olsa kutsal kapılar. İnanın sahiplenmeci yaklaşımı ergenliğe bile yakıştıramam. Şüphesiz benim de kaybetme korkum var, lâkin bu tür yaklaşımlar değil ilacı. O kişiyle yüzleşirim, korkumla yüzleşirim, korkuma rağmen sevmeye devam ederim. Yine kaybedebilirim elbette, yaşamadan bilinmez ki? Her yüzleşmemle büyürüm sadece.

Özgür irade dedikleri bu olsa gerek, karşımıza çıkan kişileri/nesneleri belirleyip belirlememek değil asıl mesele, hayat sahnemizde ortaya çıkanlarla sonrasında ne yaptığımız; sevgiyi mi korkuyu mu seçiyoruz eylemlerimizde. Mesela eş, partner, hayat arkadaşı seçerken...Adına ne derseniz artık. Biri çıkar karşımıza, hadi biraz abartalım 'gerçek olamayacak kadar iyi' ;) olsun. Korkudan hareket edip (acaba ben onu hak ettim mi, ya o beni onu sevdiğim kadar sevmezse, terk edilirsem acı çekerim vs vs ) fırsat tanımayabiliriz. Veya korkuya rağmen sevebiliriz. Hele hele heeep sevgide kalmak, her şeye rağmen kalabilmek; mucizelere açılan kapı işte tam da bu.

KALBİN DERİN ARZUSU

Sorun kendinize; "Kalbinizin derin arzusu ne?" Çoğunlukla dişiler adanmış bir sevgiyle görülüp seyredilmek, güven içinde bir erkeğe teslim olmak, kalbine girilerek (fethedilmek) aşka açılmayı, Tanrı'ya açılmayı arzularlar. Ya erkekler? Genelde görünürde deli gibi korkmalarına rağmen; cezbedilmek, dişinin teslimiyeti ve hazzıyla kalbine nüfuz ederek aşkın derinliğine, Tanrı'ya açılmak isterler. Döndük dolandık başa, geldik yine aşka. Aşksız olmuyor, herşey başı sonu çıkarı çıkmazı aşk. Sloganımız belli oldu desenize şuna; “Ne yaparsan aşk ile yap” :)

Öğrendim ilişkiler farklı temelli, “paylaşım”ın esas olduğu ruh birlikteliği mi yoksa sadece “gelip geçici istekler&hevesler”in esas olduğu, “alacağını alana kadar” ilkesinin uygulandığı egosal kalıplar mı? Sizce hangisi önemli? Bana gelince, alışılmadık olsa dahi geçerlisi ilki. "Korkudan daha büyük sevebilecek miyiz?"  Umutluyum ben, sevmeyi er geç öğreneceğiz/hatırlayacağız. Her iki cins de buna aç ve hediyelerimizi karşılıklı sunmayı hak ediyor.

"Sarıl ona, nezaketine ve derinliklerine götür…dünyanın merkezine…" diye dişilere seslenerek devam eder şiir. Derinliği arzulayıp yakınlığı kucaklayabilecek miyiz? Cesur erkekler ile kırılgan kadınlara ihtiyacımız var o halde. Sevdiği kadının peşinden koşabilecek eriller, sevdiği erkeği bekleyebilecek dişiler. Gerçek ilişkiler. Dünya bir nebze yaşanır hâle gelir belki...

*Kısaltılmış ve sadeleştirilmiş şekli


BİR ERKEĞİ SEV

Dünyayı değiştirmek istiyorsan bir erkeği sev; gerçekten sev…


Yaşasın grubumu buldum
Birini seç, ruhu seni çağıranı, seni net biçimde göreni seç. Korkabilecek kadar cesur olanı seç.
Elini tut ve onu kalbinin damarlarına götür, orada senin sevecenliğini görsün, orada dinlesin, onun ağır yüklerini kendi ateşinde yak, kül et.
Gözlerinin derinliklerine bak, derinden bak, orada hareketsiz kalanı uyandır, dirilt. Utangaç olana cesaret ver, orada ne beklediğini fark et.
Gözlerinin derinliklerine bak
Orada babalarını, dedelerini gör, uzak yerlerde, çok eski zamanlarda savaşa ve şiddete karışmış atalarını gör.
Acılarına, mücadelelerine maruz kaldığı bir zamanları…
Ve bırak hepsi gitsin…
Onun atalarından gelen yükü hisset
Sana sığındığında kendini nasıl güvende hissedeceğini bil
Onun öfkesine ayna olma
Çünkü senin bir rahmin var, eski yaraları iyileştiren, derin ve tatlı bir kapı…
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir erkeği sev, gerçekten sev…
Karşısında kırılganlığın nefesinde kadınlığın bütün ihtişamıyla oturur…
Bir çocuğun masumiyetinde, ölümün derinliklerinde, açan bir çağrı olsun, onun erkeklik gücünü kabul et…
Onu çıplak ve özgür olabileceği kadar sev
Onu doğum ve ölümün döngüsüne bedenini açabilecek kadar sev
Ve bu fırsat için ona teşekkür et.
Birlikte öfkeli rüzgarlarda ve dingin ormanlarda dans ettiğinizde
Kırılabilecek kadar cesur ol, izin ver, varlığının yumuşak baş döndürücü yanlarını keşfetsin,
Bilsin ki seni kucaklaşıp sarabilir, koruyabilir
Kollarına at kendini, seni tutacağından emin ol,
Bundan önce binlerce kez düşmüş olsan bile
Ona teslim olarak ona teslimiyeti öğret
Eğer dünyayı değiştirmek istiyorsan, bir erkeği sev, gerçekten sev
Destekle onu, besle onu, ona izin ver, onu duy, kucakla, iyileştir onu.
Bunun karşılığında sen de beslenecek, desteklenecek ve korunacaksın
Güçlü kollar, net düşünceler, odaklanmış oklar tarafından
Çünkü eğer izin verirsen, o düşündeki adam olur…*

ALINTI

Sesleniş “Geri gittiğinde, kaçtığında, mağarasına doğru, çünkü kaçacaktır…” diye devam eder. Hakikaten de böyle. Sahi neden kaçar erkekler mağaralarına? Hem derin hem dürüst biri dile gelse anlatsa. Hazırım duymaya. Bilmek isterim bu esrarlarının dayanağını.

Pekiyi, bizler ne hissederiz bu sırada beyler, hiç haberiniz var mı? Bizi ne hâllerde korsunuz? Bolca vesvese ve endişe yumağının içinde. En diplerde gözyaşlarıyla. Dibe çöküş sonsuza kadar devam etmez elbette. Sonrasında muhakkak eyleme geçecektir dişi. İşte, bu noktada ayrılır dişilerin kalitesi; korkudan hareket edenler (manipülasyon), sevgiden hareket edenler (kutsal).

MANİPÜLE EDENLER

Çokça âşinâyız bu yola, ya başvurduk ya izledik orda burda veya duyduk bir şekilde; malûm dünyanın genel frekansı bence hâlâ korkuda. Manipülasyona başvurmada en sık kullanılan metodlar; baştan çıkarma, kandırma, her türlü arsız davranış, çeşitli büyüler (inanın- inanmayın), araya tanıdık sokma (aile, akraba, arkadaş vs.), öç alma, ağlama-acındırma-diretme-kriz çıkarma...Özetle erkeği mağarasından hazır olmadan çıkarmayı hedef alan her türlü eylem...

İnanır mı erkek derseniz, şahsi fikrim çoğu eril için “evet”den yana olur. Erkek alengirli düşünemez, hem ucunda cinsellik de var; ancak hazır olmadan çıktığı her seferde daha uzun ve sağlıksız kaçışlar bekliyor olacaktır ikiliyi, en kötü ihtimâlle başka bir dişiye koşacak kadar.

Kadınlara gelince, “karşı”dan ziyade “ben” odaklı, zehrini kusmaya yönelik her aceleci tavrıyla erkeğini az biraz hadım eder. Neden zamanımızda erkekler hayli pasif hiç düşündünüz mü? Yine herkes ne yaparsa kendine yapar kuralı istisnasız işler. Böylelikle kahramanlar sadece filmlerde izlenir, Asmalı Konağın Seymen’i “Hayalleri Süsleyen” yılın erkeği seçilir.

KUTSAL DİŞİLER

Sevgiden hareket eden dişi erkeğine fırsat tanır; önce sakinleşir, kendi güven duygusunu tazeler, içine döner. Eğer keşfettiği bir korkusu varsa bundan özgürleşir, daha yaşlı ve olgun kadınların bilgeliğine başvurur; sonrası bolca sabır ve teslimiyet. Zor ve belirsizliklerle dolu olduğundan havvakızı ;) maalesef sıkça seçmez bu yolu. Sabrettiği zaman diliminde başka bir kadın çıkıp adamını çalacak diye ödü kopar. Sonuç? Kendi gerçekliğini inancıyla er geç yine kendi yaratır...

Eskiden bazı kabilelerde, kadın erkeğine bir hatırlatma şarkısı söylermiş. Bu, erkeğin kalbine öylesine işlermiş ki bir an önce dişisine kavuşmaktan başka şey düşünemez olurmuş. Ne lirik.

Her dişi içsel olarak bilir- bu onlara Tanrı'nın armağınıdır- yanındaki erkek vücuduyla olduğu kadar ruhuyla da onunla mı değil mi. Eğer cevap olumsuz olduğu halde dişi “ilişki”de diretiyorsa; ya oluşan çıkar ağından özgürleşmeyi bilmiyor (çaresiz) veya tercih etmiyordur (çıkar odaklı). Ha bir de inatlaşma adına yapar, erkeği sırf öbür kadına yâr olmasın diye. Böylece kısır, kazananı olmayan, hayli yıpratıcı çekişmeler başlar. Siz savaşlar sadece ülkeler arası mı olur sandınız? :)

TİYATRO FESTİVALİ

Dişi kazanmaya oynadığında tiyatro başlar. Böylelikle kalbinin ve özünün gerçek arzusunu bir kenara iter. Sevgilisine her fırsatta kendini hatırlatma ihtiyacı duyar. Çeşitli bahanelerle, misâl “İşyerine vardın mı?” diye arar durur. Çocuk değil ki o ;). İnsan sevdiğini özler, onunla konuşup paylaşmak ister o ayrı. Bakın eylemlerinize, her şeyin başı niyet, her şeyin başı enerji. Kaybetme korkusundan mı hareket ediyorsunuz sevgi adına mı? Yoksa yüzeyde görünen dünyasal hareketler hep aynı. Siz bir üstatı çay içerken gözlediniz mi hiç? Sanki ibadet eder gibi...

Bir kız arkadaşım tavsiye etmişti vaktinde; “Erkek arkadaşın oldu mu facebook, twitter sosyal medya adına ne varsa bütün paylaştıklarını beğeneceksin. Beğeneceksin ki sahipli olduğunu anlayacaklar...” Ne komik, kimse kimsenin sahibi olamaz. Dünyaya gelmemize vesile olan ebeveynlerimiz bile sahibimiz değil ki; olsa olsa kutsal kapılar. İnanın sahiplenmeci yaklaşımı ergenliğe bile yakıştıramam. Şüphesiz benim de kaybetme korkum var, lâkin bu tür yaklaşımlar değil ilacı. O kişiyle yüzleşirim, korkumla yüzleşirim, korkuma rağmen sevmeye devam ederim. Yine kaybedebilirim elbette, yaşamadan bilinmez ki? Her yüzleşmemle büyürüm sadece.

Özgür irade dedikleri bu olsa gerek, karşımıza çıkan kişileri/nesneleri belirleyip belirlememek değil asıl mesele, hayat sahnemizde ortaya çıkanlarla sonrasında ne yaptığımız; sevgiyi mi korkuyu mu seçiyoruz eylemlerimizde. Mesela eş, partner, hayat arkadaşı seçerken...Adına ne derseniz artık. Biri çıkar karşımıza, hadi biraz abartalım 'gerçek olamayacak kadar iyi' ;) olsun. Korkudan hareket edip (acaba ben onu hak ettim mi, ya o beni onu sevdiğim kadar sevmezse, terk edilirsem acı çekerim vs vs ) fırsat tanımayabiliriz. Veya korkuya rağmen sevebiliriz. Hele hele heeep sevgide kalmak, her şeye rağmen kalabilmek; mucizelere açılan kapı işte tam da bu.

KALBİN DERİN ARZUSU

Sorun kendinize; "Kalbinizin derin arzusu ne?" Çoğunlukla dişiler adanmış bir sevgiyle görülüp seyredilmek, güven içinde bir erkeğe teslim olmak, kalbine girilerek (fethedilmek) aşka açılmayı, Tanrı'ya açılmayı arzularlar. Ya erkekler? Genelde görünürde deli gibi korkmalarına rağmen; cezbedilmek, dişinin teslimiyeti ve hazzıyla kalbine nüfuz ederek aşkın derinliğine, Tanrı'ya açılmak isterler. Döndük dolandık başa, geldik yine aşka. Aşksız olmuyor, herşey başı sonu çıkarı çıkmazı aşk. Sloganımız belli oldu desenize şuna; “Ne yaparsan aşk ile yap” :)

Öğrendim ilişkiler farklı temelli, “paylaşım”ın esas olduğu ruh birlikteliği mi yoksa sadece “gelip geçici istekler&hevesler”in esas olduğu, “alacağını alana kadar” ilkesinin uygulandığı egosal kalıplar mı? Sizce hangisi önemli? Bana gelince, alışılmadık olsa dahi geçerlisi ilki. "Korkudan daha büyük sevebilecek miyiz?"  Umutluyum ben, sevmeyi er geç öğreneceğiz/hatırlayacağız. Her iki cins de buna aç ve hediyelerimizi karşılıklı sunmayı hak ediyor.

"Sarıl ona, nezaketine ve derinliklerine götür…dünyanın merkezine…" diye dişilere seslenerek devam eder şiir. Derinliği arzulayıp yakınlığı kucaklayabilecek miyiz? Cesur erkekler ile kırılgan kadınlara ihtiyacımız var o halde. Sevdiği kadının peşinden koşabilecek eriller, sevdiği erkeği bekleyebilecek dişiler. Gerçek ilişkiler. Dünya bir nebze yaşanır hâle gelir belki...

*Kısaltılmış ve sadeleştirilmiş şekli


22 Eylül 2016 Perşembe

Yalnızlık koyar dostum, herkese farklı zaman ve şekillerde...

Gurup vakti dinginliği

Alıştım ben, yalnız hissetmiştim başlarda İstanbul’da. Ailem bir hayli uzakta. Onlara, bana yapılan haksızlara karşı heep dik durdum; insanlar yeri gelince çok acımasız olabiliyorlar. Değil şahsımın tüm insanlığın en hassas yerinden vurdular beni (insanlar sosyal varlıklardır), “Madem şartlarımızla oynamıyorsun, madem yalakalık yapmıyorsun, o halde biz de seni yalnız bırakırız” dediler. “Koyun yalnız beni” dedim, “Fark etmez. Oyununuza katılmayacağım, sofrada eşit olamayacaksam eğer” (tabi ki yetişkindik, böyle âyan beyan belirtmedik; hele ki bizim gibi altyazı ile konuşmaya alışkın toplumlarda bu çılgınlık olur, olayın özetine ve meâline istinaden :)).

Gün geldi miras davası oldu bu, yeri geldi kadın-erkek ilişkileri. Her yalnızlığımla biraz daha güçlendim. Evde yalnız uyuyamayan ben için; yalnız sinemaya gitmek, dünyanın öbür ucuna uçmak, tatile çıkmak, restaurantta yemek yemek çok olağan şeyler haline geldi. Hatta o kadar doğal ki, kendini bildi bileli evli olan bir kız arkadaşımın beraber tatile çıkma teklifime “Şey olur da nasıl yapılır ben hiç bilmiyorum,” cevabıyla afallayıp kaldım, hiç unutmam...

YALNIZLIĞIN DERECELERİ

Yalnızlığın da farklı mertebeleri varmış, yaşamayınca bilinmez. Misâl zamanı geldi Londra’ya taşındım, ‘İstanbul’daki yalnızlık da neymiş’ dedim. Yabancı bir ülkede, yabancı dilde konuşan insanlar arasında gerçekten daha bir derinden hissettim. Hıçkıra hıçkıra sokaklarda ağladım, kimseler bırakın yardım etmeyi dönüp bakmadı bile. Yurdumun, yabancıya bile olsa “Ablam nen var” diyen pek girişken pek karışgan vaziyetlerini özledim, burnumun direği sızladı.

Eve geldim açtım televizyonu, kendi dilimi boşu boşuna aradığımı görüp vurdum kafamı yastığa. Uyur da belki unuturum diyerekten...


AĞLARIZ GÜLÜNECEK HALİMİZE

Şimdi onu aş buna alış derken yalnızlık duygum çok değişik bir biçimde tekrar pörtledi. Beni bilenler bilir, pantolon giymeyi pek tercih etmem. Ne ergonomik bulurum ne de dişi. Giyilecekler listemde elbiseler ilk sırayı çekerken, şort ve etekler peşi sıra takip eder. Kaldı mı pantolonlar sona. Elbise demek fermuar demek. Erkek okuyucular için bir antiparantez, “Beyler genelde elbiselerin fermuarları arkaya yapılır, bir yer vardır, arabalardaki kör nokta gibi, ne yapsanız kol boyunuz yetişmez, bir destek gerekir.” Özetle elbise giymek az biraz cesaret ve hüner ister ;)

İşte geçenlerde bir görüşmeye yetişicem, sevdiğim mavi elbisem üstümde, kapatamıyorum fermuarımı. Bir başladım ağlamaya...Amiyane tabiriyle yalnızlık bir güzel koydu. Anneciğim burnumda tüttü, “anneeeee bir el atıversene” diye seslenebilmeyi istedim, 900 km. uzakta diye yapamadım. Ah dedim, bir erkek arkadaşım olaydı saçlarımı öpe koklaya çeker miydi. O da yok. KÖR OLASICA YALNIZLIK...Neyse ki gözyaşlarım eşlik etti bana.


YALNIZ DEĞİLSİN

Geçenlerde bir Amerikan filmi izliyorum, ucuz değil- sanatsal değil, orta karar*, bir gülme tuttu anlatamam. Kızın yalnızlığıyla barıştığını bikaç kare ile verecekler ya izleyicilere filmin sonunda, kız ne yapsın? Yıllardır istediği kanyon yürüyüşünü gerçekleştirsin OK, yatağın ortasında yatsın OK. Daha ne? Senaristler artık oldukça yaratıcı. 'Esas kız' bir de fermuarlarını kendi başına çekmesini sağlayacak bir sistem yaratmamış mı? Geçiyor düzeneğin içine, pıt halloluyor işi. Ne hoşuma gitti. Oleyyy, bir tek bundan ben muzdarip değilmiş. Meğer yalnız değilmişim ;)


TEK BAŞINALIK MI YALNIZLIK MI?

Bir de tabi, bikaç kursla aydınlandığını sanan tipler var ya, gıcık oluyom ben onlara; “İşte ben tek başınayım dostum, yalnızlık farklı, tek başınalık farklı”. Öyle mi?

İlk bu tabirler arasındaki farkı Osho’dan duymuştum: “Tek başınalık senin doğan. Tek başına doğdun, tek başına öleceksin. Ve anlamadan, farkında olmadan tek başına yaşıyorsun.
Tek başınalığı yalnızlık sanma yanılgısına düşüyorsun; bu sadece bir yanlış anlama. Sen kendine yetersin, ” diyordu Osho.

Osho’nun dedikleri elbette doğru, itiraz ettiğim, “sen gel teğet geç ilişkilerine, ruhunu açmadan yaşa, beraber ol ancak beraber olduğunla uyuma (bir yatağı bile paylaşma), yaşa ıssız adam/ kadın misâli veya grupça inzivalara katıl, grupça uç dünyanın öbür ucuna, grupça dön, ben tek başınalığı beceriyom de”. PEH ki ne PEH. Naçizane tavsiyem onlara, uzaklara gitmenize gerek yok. Bir hafta evden çıkmadan yalnız yaşayın, kimseyle konuşmayın, cepten, TV’den uzak kalın, bakın bakalım insanlarla bağ kurma ihtiyacını aşıp aşmadığınızı görün, bizzat tecrübe edin.

Demek istediğim, insanlarla henüz gerçek bir bağ kurmadan bağ kurma ihtiyacı aşılmaz ki. Sonrasında konuşalım dostum kimmiş yaman, alayına hodri meydan, amanın dostum aman...

Yalnızlık kor, kor ateşler gibi yakar geçer...


* 'How to Be Single?' Türkçesi; Bekâr Yaşama Kılavuzu

YALNIZLIK KOR

Yalnızlık koyar dostum, herkese farklı zaman ve şekillerde...

Gurup vakti dinginliği

Alıştım ben, yalnız hissetmiştim başlarda İstanbul’da. Ailem bir hayli uzakta. Onlara, bana yapılan haksızlara karşı heep dik durdum; insanlar yeri gelince çok acımasız olabiliyorlar. Değil şahsımın tüm insanlığın en hassas yerinden vurdular beni (insanlar sosyal varlıklardır), “Madem şartlarımızla oynamıyorsun, madem yalakalık yapmıyorsun, o halde biz de seni yalnız bırakırız” dediler. “Koyun yalnız beni” dedim, “Fark etmez. Oyununuza katılmayacağım, sofrada eşit olamayacaksam eğer” (tabi ki yetişkindik, böyle âyan beyan belirtmedik; hele ki bizim gibi altyazı ile konuşmaya alışkın toplumlarda bu çılgınlık olur, olayın özetine ve meâline istinaden :)).

Gün geldi miras davası oldu bu, yeri geldi kadın-erkek ilişkileri. Her yalnızlığımla biraz daha güçlendim. Evde yalnız uyuyamayan ben için; yalnız sinemaya gitmek, dünyanın öbür ucuna uçmak, tatile çıkmak, restaurantta yemek yemek çok olağan şeyler haline geldi. Hatta o kadar doğal ki, kendini bildi bileli evli olan bir kız arkadaşımın beraber tatile çıkma teklifime “Şey olur da nasıl yapılır ben hiç bilmiyorum,” cevabıyla afallayıp kaldım, hiç unutmam...

YALNIZLIĞIN DERECELERİ

Yalnızlığın da farklı mertebeleri varmış, yaşamayınca bilinmez. Misâl zamanı geldi Londra’ya taşındım, ‘İstanbul’daki yalnızlık da neymiş’ dedim. Yabancı bir ülkede, yabancı dilde konuşan insanlar arasında gerçekten daha bir derinden hissettim. Hıçkıra hıçkıra sokaklarda ağladım, kimseler bırakın yardım etmeyi dönüp bakmadı bile. Yurdumun, yabancıya bile olsa “Ablam nen var” diyen pek girişken pek karışgan vaziyetlerini özledim, burnumun direği sızladı.

Eve geldim açtım televizyonu, kendi dilimi boşu boşuna aradığımı görüp vurdum kafamı yastığa. Uyur da belki unuturum diyerekten...


AĞLARIZ GÜLÜNECEK HALİMİZE

Şimdi onu aş buna alış derken yalnızlık duygum çok değişik bir biçimde tekrar pörtledi. Beni bilenler bilir, pantolon giymeyi pek tercih etmem. Ne ergonomik bulurum ne de dişi. Giyilecekler listemde elbiseler ilk sırayı çekerken, şort ve etekler peşi sıra takip eder. Kaldı mı pantolonlar sona. Elbise demek fermuar demek. Erkek okuyucular için bir antiparantez, “Beyler genelde elbiselerin fermuarları arkaya yapılır, bir yer vardır, arabalardaki kör nokta gibi, ne yapsanız kol boyunuz yetişmez, bir destek gerekir.” Özetle elbise giymek az biraz cesaret ve hüner ister ;)

İşte geçenlerde bir görüşmeye yetişicem, sevdiğim mavi elbisem üstümde, kapatamıyorum fermuarımı. Bir başladım ağlamaya...Amiyane tabiriyle yalnızlık bir güzel koydu. Anneciğim burnumda tüttü, “anneeeee bir el atıversene” diye seslenebilmeyi istedim, 900 km. uzakta diye yapamadım. Ah dedim, bir erkek arkadaşım olaydı saçlarımı öpe koklaya çeker miydi. O da yok. KÖR OLASICA YALNIZLIK...Neyse ki gözyaşlarım eşlik etti bana.


YALNIZ DEĞİLSİN

Geçenlerde bir Amerikan filmi izliyorum, ucuz değil- sanatsal değil, orta karar*, bir gülme tuttu anlatamam. Kızın yalnızlığıyla barıştığını bikaç kare ile verecekler ya izleyicilere filmin sonunda, kız ne yapsın? Yıllardır istediği kanyon yürüyüşünü gerçekleştirsin OK, yatağın ortasında yatsın OK. Daha ne? Senaristler artık oldukça yaratıcı. 'Esas kız' bir de fermuarlarını kendi başına çekmesini sağlayacak bir sistem yaratmamış mı? Geçiyor düzeneğin içine, pıt halloluyor işi. Ne hoşuma gitti. Oleyyy, bir tek bundan ben muzdarip değilmiş. Meğer yalnız değilmişim ;)


TEK BAŞINALIK MI YALNIZLIK MI?

Bir de tabi, bikaç kursla aydınlandığını sanan tipler var ya, gıcık oluyom ben onlara; “İşte ben tek başınayım dostum, yalnızlık farklı, tek başınalık farklı”. Öyle mi?

İlk bu tabirler arasındaki farkı Osho’dan duymuştum: “Tek başınalık senin doğan. Tek başına doğdun, tek başına öleceksin. Ve anlamadan, farkında olmadan tek başına yaşıyorsun.
Tek başınalığı yalnızlık sanma yanılgısına düşüyorsun; bu sadece bir yanlış anlama. Sen kendine yetersin, ” diyordu Osho.

Osho’nun dedikleri elbette doğru, itiraz ettiğim, “sen gel teğet geç ilişkilerine, ruhunu açmadan yaşa, beraber ol ancak beraber olduğunla uyuma (bir yatağı bile paylaşma), yaşa ıssız adam/ kadın misâli veya grupça inzivalara katıl, grupça uç dünyanın öbür ucuna, grupça dön, ben tek başınalığı beceriyom de”. PEH ki ne PEH. Naçizane tavsiyem onlara, uzaklara gitmenize gerek yok. Bir hafta evden çıkmadan yalnız yaşayın, kimseyle konuşmayın, cepten, TV’den uzak kalın, bakın bakalım insanlarla bağ kurma ihtiyacını aşıp aşmadığınızı görün, bizzat tecrübe edin.

Demek istediğim, insanlarla henüz gerçek bir bağ kurmadan bağ kurma ihtiyacı aşılmaz ki. Sonrasında konuşalım dostum kimmiş yaman, alayına hodri meydan, amanın dostum aman...

Yalnızlık kor, kor ateşler gibi yakar geçer...


* 'How to Be Single?' Türkçesi; Bekâr Yaşama Kılavuzu

29 Ağustos 2016 Pazartesi

aşk ne ola?

Aşkım mısın?
Başımı göğsüne yaslayacağım?
Koş erim dedim de yanımda olacağın?
Kokusu burnumda tütecek olanım?
Aşıma kaşık sallayanım?
Kâh birlikte ağlayıp kâh birlikte gülenim?
Terime ter, canıma can mısın?
Desem inanır mısın?
Yoksa cellâdım mı?
Aşk denince topuklarını vura vura kaçanım
Yaklaşsa bile heep hırpalayanım
Klişeleriyle büyüyenim;
“Anne gibi sarıp sarmalayan
Bilge gibi şefkat gösteren
Heep alttan alan”



Sen bana ne kadarını sunarsın?
İlk adımı ve ilgiyi hep karşıdan mı beklersin?
Önünde sonunda ne yaparsın?
Eh idare edebileceğine mi kayarsın?
Reddedilmeye tahammülün yoksa
Söyle kahpe felek ne yazsın?
Uçakların altında korkumdan ağlarken
Kimlerin yanıbaşında elini tutardın?
Piramitlerin içlerine, dağların tepelerine,
Masanda tam karşına kimleri taşırdın?
Kahrolduğum ortada gün gibi
Sahi sevgi neydi?



İpimi bile boynuma geçirmekten imtinâ edenler
Sizlere sesleniyorum beyler;
Güçlü olmaktan başka bana çare
Bırakmayan eriller,
Üzülmeyiniz ben mesajımı aldım
Değil mi ki kendi gibi olana yeryüzü dar
Taltifleyerek tavlamakmış makbûlü
Boş boş kikirdeyerek ego okşamakmış
Böylelikle sınıf atlamakmış
Kör düğümlerle kendine bağlamakmış
Uymaz bana bütün bunlar
Demek isterim ben herşeyden önce insanım
Dişi kimliğinde ve vücudunda
Sevapları ve günahları
Eksileri ve artıları
Tüm serinkanlılığı ve kaygılarıyla



Düğün hayallerimden bahsederken
Eşinden dostundan dem vurarak
Haddimi bildirenler
Bunu bile bana çok görenler
Bildim Hanya’yı ve de Konya’yı
Gösterdiniz bana itinayla
Üçlü mutsuzluğun ikili mutluluktan mübah olduğunu
Kader çarkında kimilerine
Arsızlıkla alacağını almak
Kimilerine hayırlısı buymuş diyerek
Boynunu eğmek düşerken
Bana kala kala şefkat & anlayış kaldı !
Ey Allah'ım seçtiğim bu kadar mı çetin bir sınavdı?



Hangi çiçek sevgiyle dokunulmak istemez ki
Narin güller farklı olsun?
Ah budala bendeniz
Sanırdım aşk papatya tarlalarında koşmakmış
Bir adım atılsa on adım varmakmış
Kocaman yüreğini açmakmış
En başta sahici olmakmış
Bir başkasının gözünden Yaradan'a bakmakmış
Beraber hayatı tanımakmış
Doyasıya paylaşmakmış
Ne yaşarsan yaşa
Hem dost hem sevgili hem de kardeş kılmakmış



Ben değişemem a dostlar
Neysem oyum, bilmem bir başkasını
Dünya gezegeninde değil mi ki böyle yaşanır aşklar
Zahmet etmeyiniz
Kendi ipimi boynuma kendi ellerimle dolarım
Kalbimi en kırılgan haliyle açtığımda
Bile elini uzatamayacak olanına
Teslimiyeti pasiflik sananına
“Bu kadarlarmış” der geçer giderim
Merak buyurmayınız
Şahsi vicdan yükleriniz dışında
Lüzumlu lüzumsuz ne varsa
Herşeyimi toplar giderim
Aşkın kurbanı da olurum cellâdı da
Ağlamayınız ardımdan
Her şeyin bir eceli varmış
Benimki buraya kadarmış



Hamiş: "Hakikat kör topal ilerlermiş, duygularındaki cam kırıklarıyla beraber..." Yılmaz Özdil

AŞKIN CELLADI

aşk ne ola?

Aşkım mısın?
Başımı göğsüne yaslayacağım?
Koş erim dedim de yanımda olacağın?
Kokusu burnumda tütecek olanım?
Aşıma kaşık sallayanım?
Kâh birlikte ağlayıp kâh birlikte gülenim?
Terime ter, canıma can mısın?
Desem inanır mısın?
Yoksa cellâdım mı?
Aşk denince topuklarını vura vura kaçanım
Yaklaşsa bile heep hırpalayanım
Klişeleriyle büyüyenim;
“Anne gibi sarıp sarmalayan
Bilge gibi şefkat gösteren
Heep alttan alan”



Sen bana ne kadarını sunarsın?
İlk adımı ve ilgiyi hep karşıdan mı beklersin?
Önünde sonunda ne yaparsın?
Eh idare edebileceğine mi kayarsın?
Reddedilmeye tahammülün yoksa
Söyle kahpe felek ne yazsın?
Uçakların altında korkumdan ağlarken
Kimlerin yanıbaşında elini tutardın?
Piramitlerin içlerine, dağların tepelerine,
Masanda tam karşına kimleri taşırdın?
Kahrolduğum ortada gün gibi
Sahi sevgi neydi?



İpimi bile boynuma geçirmekten imtinâ edenler
Sizlere sesleniyorum beyler;
Güçlü olmaktan başka bana çare
Bırakmayan eriller,
Üzülmeyiniz ben mesajımı aldım
Değil mi ki kendi gibi olana yeryüzü dar
Taltifleyerek tavlamakmış makbûlü
Boş boş kikirdeyerek ego okşamakmış
Böylelikle sınıf atlamakmış
Kör düğümlerle kendine bağlamakmış
Uymaz bana bütün bunlar
Demek isterim ben herşeyden önce insanım
Dişi kimliğinde ve vücudunda
Sevapları ve günahları
Eksileri ve artıları
Tüm serinkanlılığı ve kaygılarıyla



Düğün hayallerimden bahsederken
Eşinden dostundan dem vurarak
Haddimi bildirenler
Bunu bile bana çok görenler
Bildim Hanya’yı ve de Konya’yı
Gösterdiniz bana itinayla
Üçlü mutsuzluğun ikili mutluluktan mübah olduğunu
Kader çarkında kimilerine
Arsızlıkla alacağını almak
Kimilerine hayırlısı buymuş diyerek
Boynunu eğmek düşerken
Bana kala kala şefkat & anlayış kaldı !
Ey Allah'ım seçtiğim bu kadar mı çetin bir sınavdı?



Hangi çiçek sevgiyle dokunulmak istemez ki
Narin güller farklı olsun?
Ah budala bendeniz
Sanırdım aşk papatya tarlalarında koşmakmış
Bir adım atılsa on adım varmakmış
Kocaman yüreğini açmakmış
En başta sahici olmakmış
Bir başkasının gözünden Yaradan'a bakmakmış
Beraber hayatı tanımakmış
Doyasıya paylaşmakmış
Ne yaşarsan yaşa
Hem dost hem sevgili hem de kardeş kılmakmış



Ben değişemem a dostlar
Neysem oyum, bilmem bir başkasını
Dünya gezegeninde değil mi ki böyle yaşanır aşklar
Zahmet etmeyiniz
Kendi ipimi boynuma kendi ellerimle dolarım
Kalbimi en kırılgan haliyle açtığımda
Bile elini uzatamayacak olanına
Teslimiyeti pasiflik sananına
“Bu kadarlarmış” der geçer giderim
Merak buyurmayınız
Şahsi vicdan yükleriniz dışında
Lüzumlu lüzumsuz ne varsa
Herşeyimi toplar giderim
Aşkın kurbanı da olurum cellâdı da
Ağlamayınız ardımdan
Her şeyin bir eceli varmış
Benimki buraya kadarmış



Hamiş: "Hakikat kör topal ilerlermiş, duygularındaki cam kırıklarıyla beraber..." Yılmaz Özdil

28 Ağustos 2016 Pazar

Gül de bir bize diken de bir, bunu aşıklar bilir...


Her pencereden her perspektiften aşk


Meğer aşk mazoşist olmakmış...

Bir insanın nişan fotoğrafına ne kadar bakarsınız? İçinde sevdiğiniz varsa hele? Ben onun nişan kolajını adeta ezberledim, ortada mesela bir çift el var yüzükleriyle beraber. Oğlanın az biraz şaşkın dururken, kızın irice olan gözlerinin hayranlıkla daha da açılarak oğlana bakmasını unutmadım hiç. En içimi yakan detay tuhaftır, benim üzerime giydiğim saks mavisi üstlüğün aynısının kızda da olması. Acaba asansörde bende görüp ona da mı almıştı? Böylelikle onu ben mi yapmıştı? Yoksa bilinçaltının garip bir oyunu muydu bu her ikimize de? Belki acı bir tesadüf...

Meğer aşk budalalıkmış...

Yine de bir umut arar diye beklemekmiş, cesaretini toplar bir gün, yüz bulur, kendini kasmayı bırakır, hasretine gem vuramaz, görme sevdâsı herşeye rağmen ağır basar diye niyet etmekmiş; suç bastırmalarını ve bahanelerini, bir oraya bir buraya savrulmalarını gün gelir bitirir ve sadece “özledim” der diye...Eli eline, gözü gözüne kimsecikleri değdirmemecesine ordan oraya savrulmakmış, bir tuhaf hâlmiş aşk dedikleri. Derin bir yalnızlık...

Meğer aşk en büyük çaresizlikmiş...

Onun aşkla inatlaşmasını eli kolu bağlı izlemekmiş, "Aşk beni değil, aşık olacağım kızı ben seçerim", diye aşka diklenmesini...Aşkın böyle bir dinamiği hiç olmamış ki şimdi olsun, Prens köylü kızına, Prenses düşman ülkenin oğluna aşık olurken de böyle değil miydi? Evleneceğini deklare ettiğinde, gözlerinin sadece seni takip ettiğini ve çocuk gibi senle inatlaşmasını görmek ve bunların bile gerçekte kimi sevdiğini gösterdiğini içten içe bilmek, yine de bu şova ısarla niye devam ettiğine anlam veremeyip, bütün olup bitene aval aval bakakalmakmış...

Meğer aşk tesadüfleri severmiş...

Ondan haber bile almasan, haberlerin seni garip bir şekilde takip etmesiymiş...Ortak bir arkadaşın yurt dışı gezisi albümünü 500 fotoğrafıyla beraber şak diye gözlerinin önüne sermesiymiş...Hangisi benim sevdiğim adam diye şaşkın şaşkın bakınmakmış; servis aracının önünde kıkırdayıp eşinin kâh elinden kâh belinden kâh omzundan tutup vaziyetinden hoşnut görüneni mi yoksa uzaklara dalgın dalgın bakıp gideni mi? Belki her ikisi...

Meğer aşk şifozren olmakmış...

Hem sevmek ve delice özlemek; hem bunca pasiflikten, gelgitli hallerden, beklemekten bıkıp usanmakmış. İkiye, dörde, hattâ gün gelip bine bölünmekmiş. Herşeyin bana yıkılmasına bozulmakmış, gemiyi ilk terk eden o olsa bile, benmişim gibi algılanmasına hayli şaşmakmış. Yine de kızamamakmış. Ne yapsa silememek; için için kendine köpürmekmiş.

Meğer aşk soru işaretleriyle boğuşmakmış...

“Acaba ondan başta hoşlandı mı? Cilvesi mi hoşuna gitti? Kim kimi öptü önce? İçi sızlamadı mı hiç? Bir kadında bir başkasını aradığını söyleyen eyleme geçemez miydi? İlk erkeği miydi? Büyülendi mi? Silah zoruyla mı evlendi? Bunca zaman içinde benimle irtibata geçilemez miydi? Yerim belli yurdum belli. Ortak tanıdık hayli. Yoksa bunca yol gelmişken geri dönülemez miydi? Son anda nikâh masasında bile cayanlar olmuyor mu şu âlemde?  “Bu sana iyi gelecekse” de ne demekti? Sosyal medya aracılığıyla son anda bir mesajla güya gönül almanın beni son derece değersiz hissettireceğini hiç mi düşünemedi? İnsan sevdiği yanında olmayınca dünya onun olsa ne yapsın etsindi? Aklına geldim mi acaba nikâhı kıyılırken Ümit Besen şarkısındaki gibi? Çok mu çaresiz kaldı? Bir yardım eli isteyemez miydi? Beraberce bir yolu yordamı bulunamaz mıydı?”

EN GÜZEL YANI

Meğer aşk şiirmiş...Şair denince isim dağarcığı pek geniş olmayan, yalnızca Orhan Veli ve Nazım gibi duayenleri bilen bendeniz için kalemimden dizelerin dökülüvermesiymiş, içimin içime sığmamasıymış, böylelikle şiirler yazmaya başlayıp kendi kendime hayretler etmekmiş...

Meğer kabahatim çokmuş benim
Yanlışmışım, eğriymişim, ne büyük tehditmişim
Zafer bile olsam hükmüm yokmuş,
Uzaktan sevilmek neyime yetmezmiş benim
Dokunmak, hasret, özlem de neymiş...
Fazlaymış herşeyim, kontrol edilemezmişim
Cezam izlemekle, yazılarla yetinmekmiş...
Hiç olmadı sevgiyle uğurlanırmışım

Oysa sormak isterim hepinize; beyler ve hanımlar
Gerçek aşk gönülden sevmez mi?
Yüreğin olduğu yerde bir başkasının ne?

Hayatımda almadığım teklifleri görmüştüm 
Vakti zamanında sayenizde, hayli kırgınım size...
Meğer AŞK sevdiğini 
Serbest bırakabilmekmiş son mertebede
Uçun kuşlar uçun istediğiniz yere...

Facebook bile bildi, bir test yapıyorum geçenlerde, sonuç tak diye karşımda: 'En büyük kabâhatin kalbini inciten birine aşık olmak' dedi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yatıyordum o, kalkıyordum o. İş bekler aş bekler, kimin umurunda? Yazık değil mi bana da? 

Bir erkek ne yapsa etse bir kadın kadar üzülemez; biyolojiye, nörolojiye ve işin dinamiğine ters :) Üzülmesin, istemem zaten. Herkesin yükü kendine değil mi? Şimdi parçalarımı tümleme zamanı. Madem yaralarımı benden gayrı saracak birileri yok, haydi Şeyda davran o zaman, evelallah kalkarsın bunun da altından. Seni yalnız bırakanları sakın ha suçlama, herkes elinden gelenin en iyisini yapar sonuçta. Daha yapacakların çook önünde. Hızırlar yardımcın olsun yolunda...



Hamiş1: Müthiş şiirler yazdığımı iddia etmiyorum. Benim kadar şiire mesafeli olun sonrasında bunu yapın. Hayatta 'olmaz' olmazmış. Kopuş çocukluğuma dair; ilkokulda, içinde hiçbir duygu olmadan, ellerini kollarını aça aça, bağıra çağıra tüm okula şiirler okutulan bir kızcağız vardı. Allah'ım kâbus gibiydi, bunca sahtelik, bayağılık, abartı. Şiirden soğudum uzunca bir süre.

Hamiş2: Madem daha bir aşinayım, düz yazı ile belirteyim; ben kimseyi bırakmadım, beni içeri almayıp dışarda tutan sen oldun. Taş olsa çatlarmış. Bu şekilde kayıtlara geçsin. Canın sağolsun.

MEĞER AŞK NEYMİŞ...

Gül de bir bize diken de bir, bunu aşıklar bilir...


Her pencereden her perspektiften aşk


Meğer aşk mazoşist olmakmış...

Bir insanın nişan fotoğrafına ne kadar bakarsınız? İçinde sevdiğiniz varsa hele? Ben onun nişan kolajını adeta ezberledim, ortada mesela bir çift el var yüzükleriyle beraber. Oğlanın az biraz şaşkın dururken, kızın irice olan gözlerinin hayranlıkla daha da açılarak oğlana bakmasını unutmadım hiç. En içimi yakan detay tuhaftır, benim üzerime giydiğim saks mavisi üstlüğün aynısının kızda da olması. Acaba asansörde bende görüp ona da mı almıştı? Böylelikle onu ben mi yapmıştı? Yoksa bilinçaltının garip bir oyunu muydu bu her ikimize de? Belki acı bir tesadüf...

Meğer aşk budalalıkmış...

Yine de bir umut arar diye beklemekmiş, cesaretini toplar bir gün, yüz bulur, kendini kasmayı bırakır, hasretine gem vuramaz, görme sevdâsı herşeye rağmen ağır basar diye niyet etmekmiş; suç bastırmalarını ve bahanelerini, bir oraya bir buraya savrulmalarını gün gelir bitirir ve sadece “özledim” der diye...Eli eline, gözü gözüne kimsecikleri değdirmemecesine ordan oraya savrulmakmış, bir tuhaf hâlmiş aşk dedikleri. Derin bir yalnızlık...

Meğer aşk en büyük çaresizlikmiş...

Onun aşkla inatlaşmasını eli kolu bağlı izlemekmiş, "Aşk beni değil, aşık olacağım kızı ben seçerim", diye aşka diklenmesini...Aşkın böyle bir dinamiği hiç olmamış ki şimdi olsun, Prens köylü kızına, Prenses düşman ülkenin oğluna aşık olurken de böyle değil miydi? Evleneceğini deklare ettiğinde, gözlerinin sadece seni takip ettiğini ve çocuk gibi senle inatlaşmasını görmek ve bunların bile gerçekte kimi sevdiğini gösterdiğini içten içe bilmek, yine de bu şova ısarla niye devam ettiğine anlam veremeyip, bütün olup bitene aval aval bakakalmakmış...

Meğer aşk tesadüfleri severmiş...

Ondan haber bile almasan, haberlerin seni garip bir şekilde takip etmesiymiş...Ortak bir arkadaşın yurt dışı gezisi albümünü 500 fotoğrafıyla beraber şak diye gözlerinin önüne sermesiymiş...Hangisi benim sevdiğim adam diye şaşkın şaşkın bakınmakmış; servis aracının önünde kıkırdayıp eşinin kâh elinden kâh belinden kâh omzundan tutup vaziyetinden hoşnut görüneni mi yoksa uzaklara dalgın dalgın bakıp gideni mi? Belki her ikisi...

Meğer aşk şifozren olmakmış...

Hem sevmek ve delice özlemek; hem bunca pasiflikten, gelgitli hallerden, beklemekten bıkıp usanmakmış. İkiye, dörde, hattâ gün gelip bine bölünmekmiş. Herşeyin bana yıkılmasına bozulmakmış, gemiyi ilk terk eden o olsa bile, benmişim gibi algılanmasına hayli şaşmakmış. Yine de kızamamakmış. Ne yapsa silememek; için için kendine köpürmekmiş.

Meğer aşk soru işaretleriyle boğuşmakmış...

“Acaba ondan başta hoşlandı mı? Cilvesi mi hoşuna gitti? Kim kimi öptü önce? İçi sızlamadı mı hiç? Bir kadında bir başkasını aradığını söyleyen eyleme geçemez miydi? İlk erkeği miydi? Büyülendi mi? Silah zoruyla mı evlendi? Bunca zaman içinde benimle irtibata geçilemez miydi? Yerim belli yurdum belli. Ortak tanıdık hayli. Yoksa bunca yol gelmişken geri dönülemez miydi? Son anda nikâh masasında bile cayanlar olmuyor mu şu âlemde?  “Bu sana iyi gelecekse” de ne demekti? Sosyal medya aracılığıyla son anda bir mesajla güya gönül almanın beni son derece değersiz hissettireceğini hiç mi düşünemedi? İnsan sevdiği yanında olmayınca dünya onun olsa ne yapsın etsindi? Aklına geldim mi acaba nikâhı kıyılırken Ümit Besen şarkısındaki gibi? Çok mu çaresiz kaldı? Bir yardım eli isteyemez miydi? Beraberce bir yolu yordamı bulunamaz mıydı?”

EN GÜZEL YANI

Meğer aşk şiirmiş...Şair denince isim dağarcığı pek geniş olmayan, yalnızca Orhan Veli ve Nazım gibi duayenleri bilen bendeniz için kalemimden dizelerin dökülüvermesiymiş, içimin içime sığmamasıymış, böylelikle şiirler yazmaya başlayıp kendi kendime hayretler etmekmiş...

Meğer kabahatim çokmuş benim
Yanlışmışım, eğriymişim, ne büyük tehditmişim
Zafer bile olsam hükmüm yokmuş,
Uzaktan sevilmek neyime yetmezmiş benim
Dokunmak, hasret, özlem de neymiş...
Fazlaymış herşeyim, kontrol edilemezmişim
Cezam izlemekle, yazılarla yetinmekmiş...
Hiç olmadı sevgiyle uğurlanırmışım

Oysa sormak isterim hepinize; beyler ve hanımlar
Gerçek aşk gönülden sevmez mi?
Yüreğin olduğu yerde bir başkasının ne?

Hayatımda almadığım teklifleri görmüştüm 
Vakti zamanında sayenizde, hayli kırgınım size...
Meğer AŞK sevdiğini 
Serbest bırakabilmekmiş son mertebede
Uçun kuşlar uçun istediğiniz yere...

Facebook bile bildi, bir test yapıyorum geçenlerde, sonuç tak diye karşımda: 'En büyük kabâhatin kalbini inciten birine aşık olmak' dedi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Yatıyordum o, kalkıyordum o. İş bekler aş bekler, kimin umurunda? Yazık değil mi bana da? 

Bir erkek ne yapsa etse bir kadın kadar üzülemez; biyolojiye, nörolojiye ve işin dinamiğine ters :) Üzülmesin, istemem zaten. Herkesin yükü kendine değil mi? Şimdi parçalarımı tümleme zamanı. Madem yaralarımı benden gayrı saracak birileri yok, haydi Şeyda davran o zaman, evelallah kalkarsın bunun da altından. Seni yalnız bırakanları sakın ha suçlama, herkes elinden gelenin en iyisini yapar sonuçta. Daha yapacakların çook önünde. Hızırlar yardımcın olsun yolunda...



Hamiş1: Müthiş şiirler yazdığımı iddia etmiyorum. Benim kadar şiire mesafeli olun sonrasında bunu yapın. Hayatta 'olmaz' olmazmış. Kopuş çocukluğuma dair; ilkokulda, içinde hiçbir duygu olmadan, ellerini kollarını aça aça, bağıra çağıra tüm okula şiirler okutulan bir kızcağız vardı. Allah'ım kâbus gibiydi, bunca sahtelik, bayağılık, abartı. Şiirden soğudum uzunca bir süre.

Hamiş2: Madem daha bir aşinayım, düz yazı ile belirteyim; ben kimseyi bırakmadım, beni içeri almayıp dışarda tutan sen oldun. Taş olsa çatlarmış. Bu şekilde kayıtlara geçsin. Canın sağolsun.

25 Ağustos 2016 Perşembe

Ya tam açacaksın yüreğini
Ya da hiç yeltenmeyeceksin
Grisi yoktur aşkın;
Ya siyahı, ya beyazı seçeceksin

Şems-i-Tebrizi

Şeyda çook güzel

Dünyanın en güzel çiçeklerinden biri yanımda görmüş olduğunuz...Eminim şekli şemaili çook daha albenili olanları vardır. Lâkin çiçeği güzel kılan bence hikâyesi...

Çiçek bana gelmedi, öyle karşı cins yönünden şimdiye kadar maalesef şanslı olmadım. Çok çiçek almadım misâl. Şımartılmadım hiç. Babam şımartmadı ki elin erkeği yapsın. Sonra fazla sahiciydim, oysa devir çoktaaan değişmiş, sahte samimiyet tercih edilir olmuştu. Baktım, erkeklere açıkça binbir nazla niyâzla veya dolaylı yoldan ültimatomla yaptırılıyordu ne isteniyorsa. Mesela gününde çiçek alınmıyorsa fatura davranışla kesiliyor, yüz asılıyor, surat ekşitiliyor, tenden uzak kalınıyordu falan filan. Erkek anında hizada ;)

Gerçek değildi ki böylesi. Bazı hemcinslerim kendilerini kandırsın veya avunadursun, bu bana uymazdı. “Gönülden geleni en güzeli,” dedim hep. Olan olsun, olmayanın üstü kalsın.


MERTLİK YÜREKTE

Bu salon çiçeği ablama geldi. Sene 1990’lar. Ablam Yunanistan’daki banka stajından yeni dönmüş, “Sanırım bankadaki diğer stajyer olan Alman arkadaşımız bana aşık oldu, her an gelebilir buraya” demişti. Güçlüdür bizim ailede kadınların sezgileri. Adres falan alınıp verilmiş miydi, hayır, sadece güçlü bir çekim vardı herkesin hissettiği.

Bir gün annemle ben evdeyken kapı çalınıyor. Kapıda iki adam; 1.96 boyunda sarışın olanını görmesem de hemen tanıyorum. Senaryoyu tamamlıyor beynim. Gelen Lutz Stelzer, ablamın yeni erkek arkadaşı. Bana göre dünyanın en mert erkeği. Sen kalk stajı düzenleyen uluslararası kuruluştan bizim evin adresini bul, daha önce hiç gelmediği Türkiye’ye bilet al, Almanya’dan Adana’ya uç, ordan Mersin’e gel bir şekilde. Postahaneye elinde adresle gelen bu aşığa, Türk Müdür Allahtan misafirperverliğini esirgememiş ve evimize kadar eşlik etmişti.

ERKEK İSTERSE

Neden anlattım bunları? Müşterilerimin çoğunluğu dişi. Bazen sohbet de ederiz. Kadını yakından tanımak istediğini söyleyen ancak ilişkiye bir türlü yanaşmayan/ başlayamayan erkeklerden dem vurulur, o zaman paylaşırım bu olayı. Bir erkek gerçekten isterse neler yapar diye. Dünyanın olmasa bile Avupa'nın bir ucuna gidermiş meğer. İsteyen eyleme geçer. Geçemeyen ne yapsın, avunur veya avutur;

“Kısmet değilmiş...”
“Hayırlısı değilmiş...”
“Seçimlerimde çuvallıyorum, en iyisi hiç seçmeyeyim...”
“Sorun sende değil, bende...”
“Ben seni çok seviyorum, elimden bu kadarı geliyor, anla beni....”
“Elim kolum bağlı...”

Ölümden gayrı herşeyin yalan, imkânsız denen hiçbir şeyciklerin olmadığı şu âlemde; kişiler egosunu, rahatını, kolayını, konforunu, sülalesini, imajını, adını, şirketini bizlere yeğleyebilirler elbette. Bunda yanlış birşey yok, seçim meselesi. Sadece içimiz dışımız azıcık bir olsa ya:

“Güçsüzüm, acizim...”
“Düzenimi bozmak istemiyorum...”
“Belirsizlik için risk almaktan korkuyorum...”
“Fazla güçlüsün...
“Aşktan ödüm kopuyor....”
“Ruhumu açtığım gerçek bir ilişkim olmadı hiç...”

CEZA EGODAN, SINIR SEVGİDEN

Pekiyi bu durumda ne yapmak lazım? Öz’ün Büyüsü yazımda belirmiştim;

“İşte bizim sınavımız burda başlıyor, o kaçtığında ne yapıyoruz? Ben istenmedim diye üzerimize mi alınıyoruz, yoksa bu onun çöpü mü diyoruz? İkincisi makbul elbette, ilki egodan haliyle. Pekiyi böyle bir durumda ne yapabiliriz?

1- Fark edebiliriz (bizi tetikleyen korkumuz ne)
2- Korkumuzu temizleyebiliriz (Öncelikle o kişiden özgürleşmek icap eder. Neremizi kaşıdığını bulup, ona akan ve genelde arzu-öfke dolu karışımı taşıyan enerjiyi kesmek. Bu yüzden neye kabul veremediğimizi bulmak önemli. Yok sayılmaya mı? Biz onu nerelerde yok saydık? Hayatımızda ilk nerelerde yok sayıldığımızı hissettik? )
3- İfade edebiliriz (kalpten)
4- Beklentisiz olabiliriz

Eğer frekansımızda bize eşlik etmeye devam edecekse "er" kişi bu çıta aşılıp ilişki sağlamlaşıp başka bir basamağa yükseliniyor, daha kaliteli daha derin bir seviyeye. Yok bizim frekansımızda olmaya hiç niyeti yoksa hayatımızdan çıkıp gidiyor ki buna izin verebilmek de büyük mesele, kutsal dişi olunuyor böylelikle...”

Zaten ona akan enerjiyi nötralize ettiğinizde -yani gerçekten özgürleştiğinizde- kişiyi serbest bırakırsınız ve o bunu içsel hisseder. Bırakamıyor musunuz, o zaman buna alan tanımak önemli. Şefkatle kucaklayın kendinizi “yine olmadı hay Allah” deyin veya vurun kendinizi sanata :)

Eşlik etmeyene sınır çizebiliriz elbette, sınır çizmek ceza vermek demek değil ki. Dönüp bakın içinize, hangisi bilirsiniz. Sevgide misiniz? Yoksa öfkede mi? Kolay olmayabilir şimdiden söylemesi, muhtemelen 'bencil' hatta  'şımarık' olmakla itham edileceksiniz. 'Seni Allah'a havale ediyorum' gibisinden dokundurmalar ilâve edilecek. Hepimiz üçgenin üçüncü köşesi olmayacak kadar çok değerliyiz, şuna iki noktadan oluşan bir DOĞRU'yu hak ediyoruz yahu desenize ;)

İkinci bir şans isteyenler olur bazen, müşterilerim 'ne yapalım edelim' derler. Bana söz söylemek düşmez, her ilişki nevi şahsına münhasır, hep dediğim kalbinizin sesini dinleyin. Hepimiz kuluz neticede, hatalarımızla büyüyoruz düşe kalka. Tek dikkat edilmesi gereken; davranış sözün altını çiziyor mu? Eylem söylemi vurguluyor mu? Yoksa yine lâfta mı kalıyor herşey? Bir erkeğin dişisine verdiği değer harekete dökülüyorsa anlamlı. Lâfla peynir gemisi yürüseydi...

Var olan sınırları güncelleyebiliriz, yeniden belirleyebiliriz.  Dünya her an yeni bir yaratıma akıyorsa, her daim yeni bir oyun var demek karşımızda. O zaman sınırlarımız da esnek, her an değişmekte, akmakta. Keyifli oyunlar...



Hamiş: Ablamın kadrajından, İstanbul- Temmuz 2016. Haydi içinde bolca 'Mersin' geçen bir Isparta türküsü dinleyelim...

MERT ERKEKLER

Ya tam açacaksın yüreğini
Ya da hiç yeltenmeyeceksin
Grisi yoktur aşkın;
Ya siyahı, ya beyazı seçeceksin

Şems-i-Tebrizi

Şeyda çook güzel

Dünyanın en güzel çiçeklerinden biri yanımda görmüş olduğunuz...Eminim şekli şemaili çook daha albenili olanları vardır. Lâkin çiçeği güzel kılan bence hikâyesi...

Çiçek bana gelmedi, öyle karşı cins yönünden şimdiye kadar maalesef şanslı olmadım. Çok çiçek almadım misâl. Şımartılmadım hiç. Babam şımartmadı ki elin erkeği yapsın. Sonra fazla sahiciydim, oysa devir çoktaaan değişmiş, sahte samimiyet tercih edilir olmuştu. Baktım, erkeklere açıkça binbir nazla niyâzla veya dolaylı yoldan ültimatomla yaptırılıyordu ne isteniyorsa. Mesela gününde çiçek alınmıyorsa fatura davranışla kesiliyor, yüz asılıyor, surat ekşitiliyor, tenden uzak kalınıyordu falan filan. Erkek anında hizada ;)

Gerçek değildi ki böylesi. Bazı hemcinslerim kendilerini kandırsın veya avunadursun, bu bana uymazdı. “Gönülden geleni en güzeli,” dedim hep. Olan olsun, olmayanın üstü kalsın.


MERTLİK YÜREKTE

Bu salon çiçeği ablama geldi. Sene 1990’lar. Ablam Yunanistan’daki banka stajından yeni dönmüş, “Sanırım bankadaki diğer stajyer olan Alman arkadaşımız bana aşık oldu, her an gelebilir buraya” demişti. Güçlüdür bizim ailede kadınların sezgileri. Adres falan alınıp verilmiş miydi, hayır, sadece güçlü bir çekim vardı herkesin hissettiği.

Bir gün annemle ben evdeyken kapı çalınıyor. Kapıda iki adam; 1.96 boyunda sarışın olanını görmesem de hemen tanıyorum. Senaryoyu tamamlıyor beynim. Gelen Lutz Stelzer, ablamın yeni erkek arkadaşı. Bana göre dünyanın en mert erkeği. Sen kalk stajı düzenleyen uluslararası kuruluştan bizim evin adresini bul, daha önce hiç gelmediği Türkiye’ye bilet al, Almanya’dan Adana’ya uç, ordan Mersin’e gel bir şekilde. Postahaneye elinde adresle gelen bu aşığa, Türk Müdür Allahtan misafirperverliğini esirgememiş ve evimize kadar eşlik etmişti.

ERKEK İSTERSE

Neden anlattım bunları? Müşterilerimin çoğunluğu dişi. Bazen sohbet de ederiz. Kadını yakından tanımak istediğini söyleyen ancak ilişkiye bir türlü yanaşmayan/ başlayamayan erkeklerden dem vurulur, o zaman paylaşırım bu olayı. Bir erkek gerçekten isterse neler yapar diye. Dünyanın olmasa bile Avupa'nın bir ucuna gidermiş meğer. İsteyen eyleme geçer. Geçemeyen ne yapsın, avunur veya avutur;

“Kısmet değilmiş...”
“Hayırlısı değilmiş...”
“Seçimlerimde çuvallıyorum, en iyisi hiç seçmeyeyim...”
“Sorun sende değil, bende...”
“Ben seni çok seviyorum, elimden bu kadarı geliyor, anla beni....”
“Elim kolum bağlı...”

Ölümden gayrı herşeyin yalan, imkânsız denen hiçbir şeyciklerin olmadığı şu âlemde; kişiler egosunu, rahatını, kolayını, konforunu, sülalesini, imajını, adını, şirketini bizlere yeğleyebilirler elbette. Bunda yanlış birşey yok, seçim meselesi. Sadece içimiz dışımız azıcık bir olsa ya:

“Güçsüzüm, acizim...”
“Düzenimi bozmak istemiyorum...”
“Belirsizlik için risk almaktan korkuyorum...”
“Fazla güçlüsün...
“Aşktan ödüm kopuyor....”
“Ruhumu açtığım gerçek bir ilişkim olmadı hiç...”

CEZA EGODAN, SINIR SEVGİDEN

Pekiyi bu durumda ne yapmak lazım? Öz’ün Büyüsü yazımda belirmiştim;

“İşte bizim sınavımız burda başlıyor, o kaçtığında ne yapıyoruz? Ben istenmedim diye üzerimize mi alınıyoruz, yoksa bu onun çöpü mü diyoruz? İkincisi makbul elbette, ilki egodan haliyle. Pekiyi böyle bir durumda ne yapabiliriz?

1- Fark edebiliriz (bizi tetikleyen korkumuz ne)
2- Korkumuzu temizleyebiliriz (Öncelikle o kişiden özgürleşmek icap eder. Neremizi kaşıdığını bulup, ona akan ve genelde arzu-öfke dolu karışımı taşıyan enerjiyi kesmek. Bu yüzden neye kabul veremediğimizi bulmak önemli. Yok sayılmaya mı? Biz onu nerelerde yok saydık? Hayatımızda ilk nerelerde yok sayıldığımızı hissettik? )
3- İfade edebiliriz (kalpten)
4- Beklentisiz olabiliriz

Eğer frekansımızda bize eşlik etmeye devam edecekse "er" kişi bu çıta aşılıp ilişki sağlamlaşıp başka bir basamağa yükseliniyor, daha kaliteli daha derin bir seviyeye. Yok bizim frekansımızda olmaya hiç niyeti yoksa hayatımızdan çıkıp gidiyor ki buna izin verebilmek de büyük mesele, kutsal dişi olunuyor böylelikle...”

Zaten ona akan enerjiyi nötralize ettiğinizde -yani gerçekten özgürleştiğinizde- kişiyi serbest bırakırsınız ve o bunu içsel hisseder. Bırakamıyor musunuz, o zaman buna alan tanımak önemli. Şefkatle kucaklayın kendinizi “yine olmadı hay Allah” deyin veya vurun kendinizi sanata :)

Eşlik etmeyene sınır çizebiliriz elbette, sınır çizmek ceza vermek demek değil ki. Dönüp bakın içinize, hangisi bilirsiniz. Sevgide misiniz? Yoksa öfkede mi? Kolay olmayabilir şimdiden söylemesi, muhtemelen 'bencil' hatta  'şımarık' olmakla itham edileceksiniz. 'Seni Allah'a havale ediyorum' gibisinden dokundurmalar ilâve edilecek. Hepimiz üçgenin üçüncü köşesi olmayacak kadar çok değerliyiz, şuna iki noktadan oluşan bir DOĞRU'yu hak ediyoruz yahu desenize ;)

İkinci bir şans isteyenler olur bazen, müşterilerim 'ne yapalım edelim' derler. Bana söz söylemek düşmez, her ilişki nevi şahsına münhasır, hep dediğim kalbinizin sesini dinleyin. Hepimiz kuluz neticede, hatalarımızla büyüyoruz düşe kalka. Tek dikkat edilmesi gereken; davranış sözün altını çiziyor mu? Eylem söylemi vurguluyor mu? Yoksa yine lâfta mı kalıyor herşey? Bir erkeğin dişisine verdiği değer harekete dökülüyorsa anlamlı. Lâfla peynir gemisi yürüseydi...

Var olan sınırları güncelleyebiliriz, yeniden belirleyebiliriz.  Dünya her an yeni bir yaratıma akıyorsa, her daim yeni bir oyun var demek karşımızda. O zaman sınırlarımız da esnek, her an değişmekte, akmakta. Keyifli oyunlar...



Hamiş: Ablamın kadrajından, İstanbul- Temmuz 2016. Haydi içinde bolca 'Mersin' geçen bir Isparta türküsü dinleyelim...

30 Haziran 2016 Perşembe

Şöyle ki her Türk kızı düğününü inceden inceye planlar...


Evlenmeye karşı karışık duygular içinde olmam düğünümü en ince detayına kadar planlamaya engel teşkil etmiyordu. Formatımız belli, dişiyiz nihayetinde. Ee bende öyle yaptım. Yerinden yurduna, şeklinden şemâiline, yemeğinden müziğine. Her bir şey düşünülmüş inceden inceye, çiçeğine kadar bile, lâkin bir şeyler eksik. Tahmin ettiniz damat :)

Sanıyorum biz dişiler için genel geçer bir kavram “Düğünüm ve Damat” olayı. Üzgünüz beyler, bu işin gerçek ve komik olan yanı...

KOZMİK ŞAKA

Planlanan: Sene 1990’lar. Düğünüm kır düğünü olmalıydı, henüz bu kavram Türkiye’ye gelmemiş bile, yabancı dergilerin birinde görmüşüm. Yeşillikler içinde, hem doğal hem şık. Benim yerli malı versiyonum yüksel ihtimalle Sapanca'da olacaktı. Dedim ya herşey tamam beyimiz haricinde.

Gerçekleşen: Sene 2014. Evrenin ince bir mizah anlayışı var, kabul etmek gerek. Seneler sonra bir minübüste Sapanca’ya gidiyoruz, nereye mi? Bildiniz, düğünüme. Bir hafta öncesinde gayrimüslim bir arkadaşımla Eminönü taraflarında alışverişe bile gitmişliğimiz var. Duvağından çiçeğine kadar her bir şeyim hazır. Lâkin bir şeyler eksik. Tahmin ettiniz damat :) İlahi düzen şaşmaz, ne tasavvur edeceksen az biraz dikkat ;)

Almış olduğum eğitimlerden beni en çok etkileyeni  'Kutsal Dişi'nin üçüncü ayağındayız. Günlerce içe dönüp, dişil ve eril yanlarımızı çalışmışız. Akabinde içimizdeki kadın ve erkeği buluşturmaya gidiyoruz Sapanca’ya kutsal bir tören eşliğine. Bir nevi kendi kendimizle evlenmeye. Nasıl eğlendik anlatamam! Otelin diğer müşterileri hayli şaşırmış olmalı, ne yapıyor bunlar diye. Kendimizle barıştık, bize yıllarca anlatılan dogmatik erkek ve dişi kavramlarından özgürleştik, coştuk, dans ettik, ezcümle aktık.

KİM ÖZGÜN KİM ÇILGIN?

Sohbet ediyoruz gazeteci arkadaşımla. Düğünlerin ne kadar sıradan olduğundan. Bir yaz bakının, zengin fakir fark etmez, şehirde yaşayan her Türk nerdeyse aynı usûlle evlenir. Çalan müzikler neredeyse aynıdır, o senenin popüler melodileri. Gelinlikler bile, %90'ı askısız ve Prenses modeli. Saçlar topuz. Hiç rastladınız mı, doğru söyleyin, çiçeğini kendi yapanına veya elbisenin bir parçası anneanneden yadigâr kalan parçadan ekleme diyenine. Değişen sadece ödenen tutar ve buna paralelinde olayın tecrübe edilme lüksü.

Maalesef özgün bir toplumun bireyleri değiliz. Böyle yetiştirilmiyoruz, “Onaylanma” korkusu oldukça baskın. Türkçe meali “Elalem ne der?”, okullarda 'yaratıcılık' yeni yeni teşvik edilir oldu. “İcat çıkarma” lafını duymayanınız var mı? Üstüne üstlük özgünlüğü sıkça çılgın olmakla karıştırırız. En farklı düğünler yok denizin altında dalgıçlarla yok paraşütle havada olanlarken, halen en orjinal gelin minisiyle arzı endâm eyleyen.

Kişi özgün değilse ne yapsa özgün olamaz. Eylemi özgün kılan olayın ne kadar çılgın olduğu değil, ne kadar kişinin biricikliğinden kaynaklandığı. Oysa ne kolay! “Ne isterdim” diye sorsa ya insan kendine. Niye sormaz / soramaz? Ben nasıl bir seremoni mi isterdim?

ŞEN OLA DÜĞÜN ŞEN OLA

Bu sefer olayın merkezinde “damat” var. Gecikmeli de olsa, üzgünüm beyim seni çokça ihmâl ettim. O gün sadece ikimizin olsun isterdim, Ege’de basit bir sahil kasabasında, yalın ayak kumlarda. Kuşlar olsun şahidimiz, kıyıya vuran dalgalar kıysın nikâhımızı. Birbirini sevdiğimiz gözlerimizden belli, alamayalım bakışlarımızı birbirimizden. Böyle bir vaziyette “Evet” diye bağıralım semaya. Sonsuza kadar gibisinden afili lâflarla değil, yürekten gelsin ne denecekse...

Bir esnaf lokantasına girelim, mahallenin çocukları peşimizde. Yiyelim, gülelim, ne istersek onu yapalım. Sadece ikimiz olalım. Bizim günümüz olsun, evrene bir hatırlatma babında, kaderin sayfalarına bir çentik misâli. “Ben”den “Biz”e varalım, günün ilerleyen saatlerinde “Bir” olalım, pır pır etsin kalplerimiz. Güneşin doğuşunu izleyelim beraber...

Yetmez, sevdiklerimizi unutmadık elbette. İzleyen günlerin birinde; bilgeliğiyle nam salmış zeytin ağaçlarının veya kokusuyla ün yapmış portakal çiçeklerinin altına kuralım masalarımızı, asalım fenerleri, atalım tahta iskemleleri. Pişsin kazanlarda düğün pilavımız, keşkekimiz ve dahi kavurmamız. Tatlımız da var, üstelik limonata eşliğinde.

Dilerim samimiyet olsun, sohbet, şamata gırla kahkaha...Danssız ve müziksiz olur mu? Kambersiz düğün olur mu? Güzel ezgiler hafiften başlasın ortalara doğru hızlansın. Halay, tango, pop, caz, rock&roll hiç fark etmez. Ruhla uyumlu tınılar aksın gecemize hafiften esen yelle birlikte. Sonlara doğru tekrardan bir dinginleşme haliyle, “Çok güzel bir günü sizinle geçirmekten doyasıya keyif aldık, teşekkür ediyoruz bizlere eşlik etmenize” diyelim gidişte...

Bittabi bütün bu olanlara esas oğlanın rızası varsa, yaa işte öyle...Ayrıca açığım her bir öneriye...


EVLİLİK, DÜĞÜN & KENDİN OLMA ÜZERİNE - II

Şöyle ki her Türk kızı düğününü inceden inceye planlar...


Evlenmeye karşı karışık duygular içinde olmam düğünümü en ince detayına kadar planlamaya engel teşkil etmiyordu. Formatımız belli, dişiyiz nihayetinde. Ee bende öyle yaptım. Yerinden yurduna, şeklinden şemâiline, yemeğinden müziğine. Her bir şey düşünülmüş inceden inceye, çiçeğine kadar bile, lâkin bir şeyler eksik. Tahmin ettiniz damat :)

Sanıyorum biz dişiler için genel geçer bir kavram “Düğünüm ve Damat” olayı. Üzgünüz beyler, bu işin gerçek ve komik olan yanı...

KOZMİK ŞAKA

Planlanan: Sene 1990’lar. Düğünüm kır düğünü olmalıydı, henüz bu kavram Türkiye’ye gelmemiş bile, yabancı dergilerin birinde görmüşüm. Yeşillikler içinde, hem doğal hem şık. Benim yerli malı versiyonum yüksel ihtimalle Sapanca'da olacaktı. Dedim ya herşey tamam beyimiz haricinde.

Gerçekleşen: Sene 2014. Evrenin ince bir mizah anlayışı var, kabul etmek gerek. Seneler sonra bir minübüste Sapanca’ya gidiyoruz, nereye mi? Bildiniz, düğünüme. Bir hafta öncesinde gayrimüslim bir arkadaşımla Eminönü taraflarında alışverişe bile gitmişliğimiz var. Duvağından çiçeğine kadar her bir şeyim hazır. Lâkin bir şeyler eksik. Tahmin ettiniz damat :) İlahi düzen şaşmaz, ne tasavvur edeceksen az biraz dikkat ;)

Almış olduğum eğitimlerden beni en çok etkileyeni  'Kutsal Dişi'nin üçüncü ayağındayız. Günlerce içe dönüp, dişil ve eril yanlarımızı çalışmışız. Akabinde içimizdeki kadın ve erkeği buluşturmaya gidiyoruz Sapanca’ya kutsal bir tören eşliğine. Bir nevi kendi kendimizle evlenmeye. Nasıl eğlendik anlatamam! Otelin diğer müşterileri hayli şaşırmış olmalı, ne yapıyor bunlar diye. Kendimizle barıştık, bize yıllarca anlatılan dogmatik erkek ve dişi kavramlarından özgürleştik, coştuk, dans ettik, ezcümle aktık.

KİM ÖZGÜN KİM ÇILGIN?

Sohbet ediyoruz gazeteci arkadaşımla. Düğünlerin ne kadar sıradan olduğundan. Bir yaz bakının, zengin fakir fark etmez, şehirde yaşayan her Türk nerdeyse aynı usûlle evlenir. Çalan müzikler neredeyse aynıdır, o senenin popüler melodileri. Gelinlikler bile, %90'ı askısız ve Prenses modeli. Saçlar topuz. Hiç rastladınız mı, doğru söyleyin, çiçeğini kendi yapanına veya elbisenin bir parçası anneanneden yadigâr kalan parçadan ekleme diyenine. Değişen sadece ödenen tutar ve buna paralelinde olayın tecrübe edilme lüksü.

Maalesef özgün bir toplumun bireyleri değiliz. Böyle yetiştirilmiyoruz, “Onaylanma” korkusu oldukça baskın. Türkçe meali “Elalem ne der?”, okullarda 'yaratıcılık' yeni yeni teşvik edilir oldu. “İcat çıkarma” lafını duymayanınız var mı? Üstüne üstlük özgünlüğü sıkça çılgın olmakla karıştırırız. En farklı düğünler yok denizin altında dalgıçlarla yok paraşütle havada olanlarken, halen en orjinal gelin minisiyle arzı endâm eyleyen.

Kişi özgün değilse ne yapsa özgün olamaz. Eylemi özgün kılan olayın ne kadar çılgın olduğu değil, ne kadar kişinin biricikliğinden kaynaklandığı. Oysa ne kolay! “Ne isterdim” diye sorsa ya insan kendine. Niye sormaz / soramaz? Ben nasıl bir seremoni mi isterdim?

ŞEN OLA DÜĞÜN ŞEN OLA

Bu sefer olayın merkezinde “damat” var. Gecikmeli de olsa, üzgünüm beyim seni çokça ihmâl ettim. O gün sadece ikimizin olsun isterdim, Ege’de basit bir sahil kasabasında, yalın ayak kumlarda. Kuşlar olsun şahidimiz, kıyıya vuran dalgalar kıysın nikâhımızı. Birbirini sevdiğimiz gözlerimizden belli, alamayalım bakışlarımızı birbirimizden. Böyle bir vaziyette “Evet” diye bağıralım semaya. Sonsuza kadar gibisinden afili lâflarla değil, yürekten gelsin ne denecekse...

Bir esnaf lokantasına girelim, mahallenin çocukları peşimizde. Yiyelim, gülelim, ne istersek onu yapalım. Sadece ikimiz olalım. Bizim günümüz olsun, evrene bir hatırlatma babında, kaderin sayfalarına bir çentik misâli. “Ben”den “Biz”e varalım, günün ilerleyen saatlerinde “Bir” olalım, pır pır etsin kalplerimiz. Güneşin doğuşunu izleyelim beraber...

Yetmez, sevdiklerimizi unutmadık elbette. İzleyen günlerin birinde; bilgeliğiyle nam salmış zeytin ağaçlarının veya kokusuyla ün yapmış portakal çiçeklerinin altına kuralım masalarımızı, asalım fenerleri, atalım tahta iskemleleri. Pişsin kazanlarda düğün pilavımız, keşkekimiz ve dahi kavurmamız. Tatlımız da var, üstelik limonata eşliğinde.

Dilerim samimiyet olsun, sohbet, şamata gırla kahkaha...Danssız ve müziksiz olur mu? Kambersiz düğün olur mu? Güzel ezgiler hafiften başlasın ortalara doğru hızlansın. Halay, tango, pop, caz, rock&roll hiç fark etmez. Ruhla uyumlu tınılar aksın gecemize hafiften esen yelle birlikte. Sonlara doğru tekrardan bir dinginleşme haliyle, “Çok güzel bir günü sizinle geçirmekten doyasıya keyif aldık, teşekkür ediyoruz bizlere eşlik etmenize” diyelim gidişte...

Bittabi bütün bu olanlara esas oğlanın rızası varsa, yaa işte öyle...Ayrıca açığım her bir öneriye...