MİSTİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MİSTİK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2020 Perşembe

"Sevmek bu kadar güzelse, kim bilir sevmeyi yaratan ne kadar güzeldir." Şems-i Tebrizi 

Onu dinlemeye gelenlere Üstat: “Kıyıya sürüklenen balıklar nasıl ölüyorlarsa, maddeye saplanıp kalanlar da aynen öyle ölürler. Gerçekten yaşamak istiyorsanız, ait olduğunuz yere, kalbinize dönün” der.

Dinleyicilerden biri itiraz eder: “Ne yani, bütün işimizi gücümüzü bırakıp manastırlara kapanıp ruhaniyet ile mi ilgilenelim? Aydınlanmayı mı bekleyelim?”

Dingin gülümsemesiyle cevap verir üstat “Hayır”, der, “işinize dönün ve sevmeyi öğrenin”.

Pekiyi nasıl sevmeli? Başka bir hikâyeyle devam edelim o zaman.


Bir zamanlar ülkesini sevgiyle yönetmeyi dileyen bir hükümdar varmış. Vezirlerine akıl danışmış. Onlar da yaşlı bir bilgeye yönlendimişler. Kral günü gelmiş, tedbil-i kıyafet yola çıkmış.

Vardığında yaşlı bir adamın bahçeyi kazdığını görmüş. Sorusunu sormuş. Hiç cevap alamamış. Onun zayıf ve titrek haline dayanamayıp bütün bahçeyi var gücüyle kazmış. Bakmış bilgeden hâlâ yanıt yok; “Sorumun cevabını bilmiyorsan dönüyorum, “demiş. O sırada bahçeye yaralı bir adam gelip yığılmış. Kral hemen adamı bilgeyle beraber içeri taşımış, yaralarını iyi etmiş. Gece boyu ateşini kontrol etmiş. Ertesi sabah kendine gelen adam “Kralım beni affedin, size pusu kurmuştum, ancak adamlarınız anladı, yaralandım, kaçtım sığındım buraya, siz ise benim hayatımı kurtardınız, eski bir düşmanı affetmeye hazır mısınız?“demiş. Kral adamı affetmiş. 

Bilge gülerek yanıtlamış; “Sorularının cevabını aldın bile, “demiş. “Eğer bana yardım etmeseydin, tuzağa düşürülüp öldürülecektin, sonrasında yaralı bir adama yardım ettin. Eğer onu iyileştirmek adına geceyi burada geçirmeseydin, seninle barış yapamadan ölecekti. Gördüğün gibi, en önemli insan tam o esnada karşında olandır. Eylemlerin en mühimi de başkalarının iyiliği için yapılandır.”

O gün bu gündür kral ülkesini bilge birine yaraşır şekilde yönetmiş...

Temennim 2021 yılının sevmeyi hatırladığımız bir yıl olması...

Hamiş: Öyküler Işık Menderes'in "İmdat, Üstat Aranıyor!" adlı kitabından alınmıştır. 

SEVMEK...

"Sevmek bu kadar güzelse, kim bilir sevmeyi yaratan ne kadar güzeldir." Şems-i Tebrizi 

Onu dinlemeye gelenlere Üstat: “Kıyıya sürüklenen balıklar nasıl ölüyorlarsa, maddeye saplanıp kalanlar da aynen öyle ölürler. Gerçekten yaşamak istiyorsanız, ait olduğunuz yere, kalbinize dönün” der.

Dinleyicilerden biri itiraz eder: “Ne yani, bütün işimizi gücümüzü bırakıp manastırlara kapanıp ruhaniyet ile mi ilgilenelim? Aydınlanmayı mı bekleyelim?”

Dingin gülümsemesiyle cevap verir üstat “Hayır”, der, “işinize dönün ve sevmeyi öğrenin”.

Pekiyi nasıl sevmeli? Başka bir hikâyeyle devam edelim o zaman.


Bir zamanlar ülkesini sevgiyle yönetmeyi dileyen bir hükümdar varmış. Vezirlerine akıl danışmış. Onlar da yaşlı bir bilgeye yönlendimişler. Kral günü gelmiş, tedbil-i kıyafet yola çıkmış.

Vardığında yaşlı bir adamın bahçeyi kazdığını görmüş. Sorusunu sormuş. Hiç cevap alamamış. Onun zayıf ve titrek haline dayanamayıp bütün bahçeyi var gücüyle kazmış. Bakmış bilgeden hâlâ yanıt yok; “Sorumun cevabını bilmiyorsan dönüyorum, “demiş. O sırada bahçeye yaralı bir adam gelip yığılmış. Kral hemen adamı bilgeyle beraber içeri taşımış, yaralarını iyi etmiş. Gece boyu ateşini kontrol etmiş. Ertesi sabah kendine gelen adam “Kralım beni affedin, size pusu kurmuştum, ancak adamlarınız anladı, yaralandım, kaçtım sığındım buraya, siz ise benim hayatımı kurtardınız, eski bir düşmanı affetmeye hazır mısınız?“demiş. Kral adamı affetmiş. 

Bilge gülerek yanıtlamış; “Sorularının cevabını aldın bile, “demiş. “Eğer bana yardım etmeseydin, tuzağa düşürülüp öldürülecektin, sonrasında yaralı bir adama yardım ettin. Eğer onu iyileştirmek adına geceyi burada geçirmeseydin, seninle barış yapamadan ölecekti. Gördüğün gibi, en önemli insan tam o esnada karşında olandır. Eylemlerin en mühimi de başkalarının iyiliği için yapılandır.”

O gün bu gündür kral ülkesini bilge birine yaraşır şekilde yönetmiş...

Temennim 2021 yılının sevmeyi hatırladığımız bir yıl olması...

Hamiş: Öyküler Işık Menderes'in "İmdat, Üstat Aranıyor!" adlı kitabından alınmıştır. 

21 Ağustos 2019 Çarşamba

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.” Ram Dass

Portakalın Bilgeliği

Bir yerlerde okumuştum, İslam’da kıskançlığın mertebeleri varmış. Tabi hepsinin kökeninde bir şeylerin yetersiz olduğu, eksik olduğu duygusu var aslında. Yani her türlüsünden kıyaslama.

Zaten insan belli başlı şu iki şeyden çok çeker; ya sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusundan veya istek ve arzularına sahip olamama endişesinden.

Gelin şimdi lâfı daha fazla uzatmayayım, bu mertebelere bakalım;
1. Hased: Bende yoksa onda da olmasın.
2. Buhûl: Bende var ama onda olmasın.
3. Şuhl: Benim yok, onunki benim olsun.
4. Gıpta: Onda varsa bende de olsun.

Bundan sonra işlerin rengi biraz değişip, sanki daha olumlu bir havaya bürünmekte.
5. Sehavet: Benim varsa onun da olsun.
6. İsar: Benim değil de onun olsun.
7. Cud: Bende yoksa bari onun olsun (yokluk mertebesi)
8. Fakr: Onda yoksa bende de olmasın.

Buraya kadar herşey iyi güzel, beni çok etkileyen bundan sonraki kısmı aynen alıntılıyorum.

“Bu mertebeler her ne kadar kötüden iyiye doğru sıralanıyor gibi görünse de, ahlâk düşüncesine göre hepsi inanç açısından sorunludur. Çünkü Tanrı’nın malı, serveti ve ilmi dengesiz dağıttığını, yanlışlık yaptığını imâ eder."

Nasıl derin bir manâ, nasıl 'her şeyin yerli yerinde tam da olması gerektiği gibi olduğu' inancının altını çizmekte, gel de Merkez Efendi’yi anımsama :) Bunun yanında “Abi ben kıskanmam, olsa olsa gıpta ederim” lâfı bile havada kalıyor.

Öbür türlüsü yani her gün yaptıklarımız ne büyük bir kibir, nasıl farkında veya olmadan başkalarını sahip olduklarına bakarak yargılayıp, sahip oldukları üzerinde hak iddia ederek başkalarının yaşam döngülerine düşünsel, duygusal, enerjik ve hattâ bazen fiziksel olarak müdahale edebiliyoruz?

PARADOKS

Yukarda yazmış olduklarım, aklıma başka bir üstatın ünlü bir sözünü getiriyor;

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.”
~ Ram Dass

Ne kadar az ve öz ancak hakikatin sırlarını aralayan bir cümle. Oysa sanırız ki, bizler birşeylere sahip oldukça, sıkı sıkıya tutundukça o şeyi derinlemesine bilebiliriz. Hayat tezatlarla dolu, bir şey ne sadece iyi ne sadece kötü, hem iyi hem kötü, aynen hem karanlık hem aydınlık, hem dişil hem eril olduğu gibi. Bunun gibi bir şeyi derinden yaşamak için illâ sahip olmak, bağlı olmak gerekmiyor, bilâkis bağlı olmak o şeye prangalarla bağlar bizi. Özgürlük alanının olmadığı yerde derinleşmek ne kadar olası?

Maalesef ömrümüz “sahip olma” ekseninde geçiyor. Bütün enerjimiz, zamanımız onun çevresinde dönüyor. Oysa hiçbir şeye gerçek anlamda sahip değiliz, verilen her şey (doğa, vücut, mal-mülk, aile,  zekâ...) bize sadece birer emânet.

Her şeye bu çerçeveden bakabilsek yani “emânet” oldukları bilinciyle, gidecek olanlara (mal, eşya, kişi, iş, aşk...) sanırım daha kolay izin verirdik. Eğer tam anlamıyla güvenseydik yaşama ve onun getirecek olduklarına; yeni gelenlere yer açmak için bunca direnmezdik. Yani gerçek anlamda akışta olurduk.

Hoş zaten biz izin versek de vermesek de hayat bildiğini okuyor; gelen geliyor, gidecek olan gidiyor, bizler sadece gereksiz yere çırpınıyoruz son demine kadar; ruhumuza, bedenimize ve zihnimize ilâve yükler çıkararak...

Pekiyi, bir yandan bu bağlılığı (attachment) azaltıp öte yandan giderek hayata karşı derinleşmek nasıl mümkün? Farkındalıkla. Derinlik zannnettiğimiz gibi bağlanmaktan ileri gelmiyor, derinlik farkındalıktan ileri geliyor. Gelen her ne ise onunla geçirdiğimiz zaman boyunca onu anlayış ve sevgiyle onurlandırarak oluyor (bu dinlemekten özen göstermeye, söz tutmadan özveride bulunmaya, güzel kullanmaya, karşılıklı beslenmeye kadar birçok eylemi içerebilir).

Ne diyelim nasip olsun dileyenlere. Nazar etme ne olur, yürekten dile senin de olur :)


NAZAR ETME NE OLUR

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.” Ram Dass

Portakalın Bilgeliği

Bir yerlerde okumuştum, İslam’da kıskançlığın mertebeleri varmış. Tabi hepsinin kökeninde bir şeylerin yetersiz olduğu, eksik olduğu duygusu var aslında. Yani her türlüsünden kıyaslama.

Zaten insan belli başlı şu iki şeyden çok çeker; ya sahip olduğu şeyleri kaybetme korkusundan veya istek ve arzularına sahip olamama endişesinden.

Gelin şimdi lâfı daha fazla uzatmayayım, bu mertebelere bakalım;
1. Hased: Bende yoksa onda da olmasın.
2. Buhûl: Bende var ama onda olmasın.
3. Şuhl: Benim yok, onunki benim olsun.
4. Gıpta: Onda varsa bende de olsun.

Bundan sonra işlerin rengi biraz değişip, sanki daha olumlu bir havaya bürünmekte.
5. Sehavet: Benim varsa onun da olsun.
6. İsar: Benim değil de onun olsun.
7. Cud: Bende yoksa bari onun olsun (yokluk mertebesi)
8. Fakr: Onda yoksa bende de olmasın.

Buraya kadar herşey iyi güzel, beni çok etkileyen bundan sonraki kısmı aynen alıntılıyorum.

“Bu mertebeler her ne kadar kötüden iyiye doğru sıralanıyor gibi görünse de, ahlâk düşüncesine göre hepsi inanç açısından sorunludur. Çünkü Tanrı’nın malı, serveti ve ilmi dengesiz dağıttığını, yanlışlık yaptığını imâ eder."

Nasıl derin bir manâ, nasıl 'her şeyin yerli yerinde tam da olması gerektiği gibi olduğu' inancının altını çizmekte, gel de Merkez Efendi’yi anımsama :) Bunun yanında “Abi ben kıskanmam, olsa olsa gıpta ederim” lâfı bile havada kalıyor.

Öbür türlüsü yani her gün yaptıklarımız ne büyük bir kibir, nasıl farkında veya olmadan başkalarını sahip olduklarına bakarak yargılayıp, sahip oldukları üzerinde hak iddia ederek başkalarının yaşam döngülerine düşünsel, duygusal, enerjik ve hattâ bazen fiziksel olarak müdahale edebiliyoruz?

PARADOKS

Yukarda yazmış olduklarım, aklıma başka bir üstatın ünlü bir sözünü getiriyor;

“Yolculuğumuz, hayata daha derinden dahil olmakla ve buna daha az bağlı olmakla ilgili.”
~ Ram Dass

Ne kadar az ve öz ancak hakikatin sırlarını aralayan bir cümle. Oysa sanırız ki, bizler birşeylere sahip oldukça, sıkı sıkıya tutundukça o şeyi derinlemesine bilebiliriz. Hayat tezatlarla dolu, bir şey ne sadece iyi ne sadece kötü, hem iyi hem kötü, aynen hem karanlık hem aydınlık, hem dişil hem eril olduğu gibi. Bunun gibi bir şeyi derinden yaşamak için illâ sahip olmak, bağlı olmak gerekmiyor, bilâkis bağlı olmak o şeye prangalarla bağlar bizi. Özgürlük alanının olmadığı yerde derinleşmek ne kadar olası?

Maalesef ömrümüz “sahip olma” ekseninde geçiyor. Bütün enerjimiz, zamanımız onun çevresinde dönüyor. Oysa hiçbir şeye gerçek anlamda sahip değiliz, verilen her şey (doğa, vücut, mal-mülk, aile,  zekâ...) bize sadece birer emânet.

Her şeye bu çerçeveden bakabilsek yani “emânet” oldukları bilinciyle, gidecek olanlara (mal, eşya, kişi, iş, aşk...) sanırım daha kolay izin verirdik. Eğer tam anlamıyla güvenseydik yaşama ve onun getirecek olduklarına; yeni gelenlere yer açmak için bunca direnmezdik. Yani gerçek anlamda akışta olurduk.

Hoş zaten biz izin versek de vermesek de hayat bildiğini okuyor; gelen geliyor, gidecek olan gidiyor, bizler sadece gereksiz yere çırpınıyoruz son demine kadar; ruhumuza, bedenimize ve zihnimize ilâve yükler çıkararak...

Pekiyi, bir yandan bu bağlılığı (attachment) azaltıp öte yandan giderek hayata karşı derinleşmek nasıl mümkün? Farkındalıkla. Derinlik zannnettiğimiz gibi bağlanmaktan ileri gelmiyor, derinlik farkındalıktan ileri geliyor. Gelen her ne ise onunla geçirdiğimiz zaman boyunca onu anlayış ve sevgiyle onurlandırarak oluyor (bu dinlemekten özen göstermeye, söz tutmadan özveride bulunmaya, güzel kullanmaya, karşılıklı beslenmeye kadar birçok eylemi içerebilir).

Ne diyelim nasip olsun dileyenlere. Nazar etme ne olur, yürekten dile senin de olur :)


16 Mart 2019 Cumartesi

Bir varmış bir yokmuş...Meğer gerçek ile kişi arasındaki en kısa mesafe hikâyeymiş...

Portakalın Bilgeliği

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmezse bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim”

Bilge yanıtlar;” Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka birşey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil,” diye yanıtlar.


TAPINAK

Vaktiyle Kral’ın biri çok ihtişamlı bir tapınak yaptırmak ister Tanrı adına. Yaptırır da, hiç bir masraftan, hiç bir emekten kaçınılmaz. Dünyanın her yerinden mimarlar, taş ustaları, heykeltraşlar getirtilir. Sonuç muazzam. Lâkin rüyasında Kral, Tanrı’nın bu tapınağın açılışına gelemeyeceği söyleyen bir melek görür, çünkü Tanrı başka bir tapınağa daha davetlidir.

Kral sukutuhayale uğrar, yalnız içini bir merak da alır. Nerdedir bu tapınak? Kim yaptırmıştır kendisinden daha görkemli bir tapınağı? Tebdili kıyafet yollara düşer.

Gel zaman git zaman yolu bir köye düşer, köylüler Kral’a haber verirler, “Bir bilge var köyün dışında yaşayan, adı Pulsalar, yıllardır Tanrı’ya bir tapınak yaptığını söyler durur, görmedik bilmedik ama kesin onundur”, diyerek Kralı tanımadan bilgeye yönlendirirler.

Kral bilgeyi gözleri kapalı dua ederken bulur, Tanrı burada bir tapınağın açılışına davetliymiş deyince, bilgenin gözünden yaşlar süzülür.

“Yıllardır, zihnimde O’na en güzle tapınağı yaptım, taşları tek tek yonttum, mermeleri cilaladım, çiçekler ektim. Ne mutlu Tanrı bana, bu tapınağı kabul ettiğini siz vasıtasıyla bildirdi...”

Kral’ın da gözleri yaşlarla dolar, “Elbette Tanrı benim gururla kibirle yapılmış tapınağıma değil, gönülden yapılmış bu tapınağa gelecekti” diyerek sarayına geri döner.

Öyküler lezzetli birer sofradır, dileyen dilediği kadarını alır :) Yaşam öykülerimiz dahil...

Portakalın Bilgeliği


MİSTİK ÖYKÜLER

Bir varmış bir yokmuş...Meğer gerçek ile kişi arasındaki en kısa mesafe hikâyeymiş...

Portakalın Bilgeliği

Vaktiyle bir kişi aydınlanmak (hidayete ermek) ister. Nasıl bir iştir, nasıl olacaktır? Ona sorar, buna danışır, derler ki, falanca köyde bir bilge var. Kimse bilmezse bile O bilir. Heyecanla soluğu alır köyde, aranır taranır, bilge nehir kenarında gözleri yarı kapalı sessizlik içinde oturmakta.

Derdini anlatır, bilge huşû içinde dinler, sonrasında ne oluyor demeye kalmadan bilge kafasını tutuğu gibi suya daldırır, bizimkisi önce şaka sanır, sonra can havliyle çırpınır.

Ne zaman sudan çıkarılır kafası, kendisine gülümseyerek bakan bilgeyi görür;

“Ne düşündün suyun altındayken?”

“Nefes alabilmekten başka bir şey düşünmedim”

Bilge yanıtlar;” Ne zaman Tanrı aşkı için de aynı şekilde düşünürsün, Tanrı’dan başka birşey düşünemezsin, gel o zaman sana anlatayım, şimdi değil,” diye yanıtlar.


TAPINAK

Vaktiyle Kral’ın biri çok ihtişamlı bir tapınak yaptırmak ister Tanrı adına. Yaptırır da, hiç bir masraftan, hiç bir emekten kaçınılmaz. Dünyanın her yerinden mimarlar, taş ustaları, heykeltraşlar getirtilir. Sonuç muazzam. Lâkin rüyasında Kral, Tanrı’nın bu tapınağın açılışına gelemeyeceği söyleyen bir melek görür, çünkü Tanrı başka bir tapınağa daha davetlidir.

Kral sukutuhayale uğrar, yalnız içini bir merak da alır. Nerdedir bu tapınak? Kim yaptırmıştır kendisinden daha görkemli bir tapınağı? Tebdili kıyafet yollara düşer.

Gel zaman git zaman yolu bir köye düşer, köylüler Kral’a haber verirler, “Bir bilge var köyün dışında yaşayan, adı Pulsalar, yıllardır Tanrı’ya bir tapınak yaptığını söyler durur, görmedik bilmedik ama kesin onundur”, diyerek Kralı tanımadan bilgeye yönlendirirler.

Kral bilgeyi gözleri kapalı dua ederken bulur, Tanrı burada bir tapınağın açılışına davetliymiş deyince, bilgenin gözünden yaşlar süzülür.

“Yıllardır, zihnimde O’na en güzle tapınağı yaptım, taşları tek tek yonttum, mermeleri cilaladım, çiçekler ektim. Ne mutlu Tanrı bana, bu tapınağı kabul ettiğini siz vasıtasıyla bildirdi...”

Kral’ın da gözleri yaşlarla dolar, “Elbette Tanrı benim gururla kibirle yapılmış tapınağıma değil, gönülden yapılmış bu tapınağa gelecekti” diyerek sarayına geri döner.

Öyküler lezzetli birer sofradır, dileyen dilediği kadarını alır :) Yaşam öykülerimiz dahil...

Portakalın Bilgeliği


11 Kasım 2018 Pazar

Kral Süleyman’ı nasıl bilirsiniz?

Portakalın Bilgeliği

İnsan, hayvan, böcek olsun tüm mahlukattan gelen sesleri duyma yeteneğiyle kutsanmış peygamberin başından geçen öyküdür bu...

Bir gece şehirdekiler, kelebek sürülerinin uçarken çıkardıkları şamata ile uyanırlar. Yüzlerce, binlerce değil milyonlarca kelebek uçmaktadır. Bu gürültüyü herkesler duyar da, Kral Süleyman kayıtsız mı kalır? Açtırır sarayının kapılarını, misafir eder avluya beklenmedik konuklarını.

Kelebeklerin başı hazreti selâmlar ve başlar şikayetlerini sıralamaya;

“Ülkenizin şairleri ve yazarları sürekli pervanelerden dem vurmakta, sürekli renksiz kuzenlerimiz pervaneleri onurlandırmakta. Işığa olan aşkları, kör uçuşları. Onlar ışığın sevgilisi olarak anıla dursun, bizler için bir tane şarkı bile bestelenmedi, bir şiir dahi yazılmadı. Bu rengârenk kanatlarımızla görmezden gelindik, pas geçildik. Bizler de ışığı biliyor ve seviyoruz.”

Sultan Süleyman hünerli bir peygamber olduğu kadar adil bir hükümdar. Bu şikayeti görmezden gelemez elbette. Etraflıca düşünüp taşınır;

“Bir yarışma tertip ettireceğim. Sadece pervaneler ve kelebekler yarışacak. En güzel ışığı bulup şehre getiren kazanır. Kararı hayvanlar âleminden oluşan jüri verecek.”

Bunu duyan kelebekler neşe ile kanatlarını çırparken, pervaneler mütevazı bir duruşla;

“Yüce kralımız, zaten yolumuz ışığı bulma yolundan bizi kimse alıkoyamaz,” derler.

Yarışma halka duyrulur. Ve böylece arayış başlar.

Adeta bütün şehir nefesini tutmuş bekler; bir gün, iki gün, bir hafta derken kelebekler çıkagelir. Ellerinden sabun köpüğü kadar hafif, güneş kadar parlak bir ışık topuyla. Işık o kadar göz kamaştırmaktadır ki...Bu güzellik karşısında halkın sanki soluğu kesilir.

Kelebeklerin başı yine hazreti saygıyla selamlar:

“Nerede pervaneler? Geldiler mi? Ne getirdiler?”

Herkesi alır bi merak, pervaneler ortada yoktur. Kelebeklerle beraber halk da bekler pervanelerin dönüşünü. Lâkin haftalar geçer, pervaneler dönmez.

Kelebekler dayanamaz, “Yüce kralımız, pervaneler yarışmadan çekildiler mi yoksa? Neden geri gelmiyorlar?

Kral şefkatle gülümser; “Yarışma aslında hiç olmadı, bu oyun pervanelerin ışığın hakiki aşığı olduğunu göstermek içindi. Onu bulunca buraya dönmeleri için sebepleri olamaz. Pervaneler ışığı bulunca geri getirmeyi bırakın, ışık etrafında dönüp kendini yok edinceye kadar yakmak, ışıkta erimekten başka gayesi kalmaz. Geri kalan hiçbir şeyin önemi yok.”

Kıssadan hisse...Gerçek sevgi yaşanır, sözcüklere pek dökülemez, tanımı yapılamaz. Eylemlerde varlığını hissettirir. İçinden akıp coşar, engel koşul tanımaz, kendi egonu sıfırlar. Sadece O’na yakın olmayı diler. Her türlü prangayı silip atar ki sevgi özgürlüktür, özgürleşmektir.

Ancak özgür olan özgürleştirir.


KELEBEKLER VE PERVANELER

Kral Süleyman’ı nasıl bilirsiniz?

Portakalın Bilgeliği

İnsan, hayvan, böcek olsun tüm mahlukattan gelen sesleri duyma yeteneğiyle kutsanmış peygamberin başından geçen öyküdür bu...

Bir gece şehirdekiler, kelebek sürülerinin uçarken çıkardıkları şamata ile uyanırlar. Yüzlerce, binlerce değil milyonlarca kelebek uçmaktadır. Bu gürültüyü herkesler duyar da, Kral Süleyman kayıtsız mı kalır? Açtırır sarayının kapılarını, misafir eder avluya beklenmedik konuklarını.

Kelebeklerin başı hazreti selâmlar ve başlar şikayetlerini sıralamaya;

“Ülkenizin şairleri ve yazarları sürekli pervanelerden dem vurmakta, sürekli renksiz kuzenlerimiz pervaneleri onurlandırmakta. Işığa olan aşkları, kör uçuşları. Onlar ışığın sevgilisi olarak anıla dursun, bizler için bir tane şarkı bile bestelenmedi, bir şiir dahi yazılmadı. Bu rengârenk kanatlarımızla görmezden gelindik, pas geçildik. Bizler de ışığı biliyor ve seviyoruz.”

Sultan Süleyman hünerli bir peygamber olduğu kadar adil bir hükümdar. Bu şikayeti görmezden gelemez elbette. Etraflıca düşünüp taşınır;

“Bir yarışma tertip ettireceğim. Sadece pervaneler ve kelebekler yarışacak. En güzel ışığı bulup şehre getiren kazanır. Kararı hayvanlar âleminden oluşan jüri verecek.”

Bunu duyan kelebekler neşe ile kanatlarını çırparken, pervaneler mütevazı bir duruşla;

“Yüce kralımız, zaten yolumuz ışığı bulma yolundan bizi kimse alıkoyamaz,” derler.

Yarışma halka duyrulur. Ve böylece arayış başlar.

Adeta bütün şehir nefesini tutmuş bekler; bir gün, iki gün, bir hafta derken kelebekler çıkagelir. Ellerinden sabun köpüğü kadar hafif, güneş kadar parlak bir ışık topuyla. Işık o kadar göz kamaştırmaktadır ki...Bu güzellik karşısında halkın sanki soluğu kesilir.

Kelebeklerin başı yine hazreti saygıyla selamlar:

“Nerede pervaneler? Geldiler mi? Ne getirdiler?”

Herkesi alır bi merak, pervaneler ortada yoktur. Kelebeklerle beraber halk da bekler pervanelerin dönüşünü. Lâkin haftalar geçer, pervaneler dönmez.

Kelebekler dayanamaz, “Yüce kralımız, pervaneler yarışmadan çekildiler mi yoksa? Neden geri gelmiyorlar?

Kral şefkatle gülümser; “Yarışma aslında hiç olmadı, bu oyun pervanelerin ışığın hakiki aşığı olduğunu göstermek içindi. Onu bulunca buraya dönmeleri için sebepleri olamaz. Pervaneler ışığı bulunca geri getirmeyi bırakın, ışık etrafında dönüp kendini yok edinceye kadar yakmak, ışıkta erimekten başka gayesi kalmaz. Geri kalan hiçbir şeyin önemi yok.”

Kıssadan hisse...Gerçek sevgi yaşanır, sözcüklere pek dökülemez, tanımı yapılamaz. Eylemlerde varlığını hissettirir. İçinden akıp coşar, engel koşul tanımaz, kendi egonu sıfırlar. Sadece O’na yakın olmayı diler. Her türlü prangayı silip atar ki sevgi özgürlüktür, özgürleşmektir.

Ancak özgür olan özgürleştirir.


30 Eylül 2018 Pazar

“Hayatı en yüksek potansiyelimizde yaşamak en büyük cüretkârlıktır...” Anonim

Portakalın Bilgeliği

"Aaron, kendini derslerine adamış başarılı bir hukuk öğrencisiydi, münazara, analiz ve hitabet en büyük tutkusuydu. Derslerden kalan zamanının büyük kısmını varoluşsal meseleler üzerinde düşünmeye ayırırdı; “Nereden geldik, nereye gidiyoruz, şimdiki anda kalma nasıl mümkün olur, ölüm en büyük öğretmen mi?” Bunu yaparken, kendince daha zayıf olan yani biz sıradan insanların gündelik yaşamlarına bir anlam veremezdi. Aşk-meşk, akşama pişecek yemek mi, daha ne, kıymetli vaktini bunlarla harcayamazdı.

Aaron’un çok sevdiği ve hayli sessiz olan hocası, “sıradan insanların gündelik sorunlarını küçümsememesi gerektiğini” sıklıkla ona hatırlatırdı. “Bir gün” dedi; “onların arasına karıştığında hayattaki meseleler arasında hiyerarşi olmadığını göreceksin!”

Aaron hocasına güvenmekle beraber, bu zamanın hiç gerçekleşmeyeceğini düşünürdü, tâ ki....

Aaron günlük meseleleri küçümsediği ve bunlara zihninde yer açamayacağı için zekâsına güvenip günlük listeler tutar ve tüm bunları sırayla yazardı;

1- Giysiler ütü masasında

2- Ayakkabı yatağın altında

3- Aaron yatakta

4- Aaron kapıdan anahtarını almakta

5- Aaron evden okula doğru çıkmakta

Bir sabah yeni güne uyanan Aaron, son iki maddeyi eklemeyi unutur. Giysilerini giyen ve ayakkabılarını alan Aaron yatağa dönüp bakar ki 'Aaron yatakta' yazmakta ancak yatak boş. “Ben nerdeyim pekiyi?” diye çığlık atarak kendini dışarı atar. Hiç durmadan günlerce koşar ve bir köye varır. Köylülere “Ben nerdeyim?” diye sorar. Köylüler bu soruya anlam veremez. Aaron basit bir soruyu anlayamayan köylülere üzülür, köylüler de onun hâline.

İçlerinden biri ona acır, “Bende kalabilirsin. Ancak tek şartım var. Ahırda değerli bir atım var, satacağım güne kadar onu hırsızlara karşı bekler misin?”

Bir öğrenci olarak uykusuz geçen gecelere alışık olan Aaron teklifi kabul eder. Ona göre hayli kolaydır yapacağı iş. Kapının önünde oturup bekçilik yaparken yine varoluşsal meseleler üzerinde düşünür. O kadar dalgınlaşır ki, bu esnada atın götürüldüğü fark etmez bile.

Sabah olup çiftçinin kızgın suratıyla karşılaşınca hocasının lâfı kafasına dank eder, atı gözetlemek için uyanık ve tetikte olsa, zaten anda olacağını fark eder. Aslolanın her anı bütünüyle yaşamak olduğunu anlar, ölüm geliyor diye değil, sadece yaşam bunu hak ettiği için."

Kıssadan hisse...Meseleleri hiyerarşiye ayırmak, yaşamı kategorize etmek bence beyhude. "Hayatım ve ben" lâfı bile oldukça komik :) Sadece bir hayat var ve o da size nasıl görünüyorsa...

YAŞAMIN SIRRI

“Hayatı en yüksek potansiyelimizde yaşamak en büyük cüretkârlıktır...” Anonim

Portakalın Bilgeliği

"Aaron, kendini derslerine adamış başarılı bir hukuk öğrencisiydi, münazara, analiz ve hitabet en büyük tutkusuydu. Derslerden kalan zamanının büyük kısmını varoluşsal meseleler üzerinde düşünmeye ayırırdı; “Nereden geldik, nereye gidiyoruz, şimdiki anda kalma nasıl mümkün olur, ölüm en büyük öğretmen mi?” Bunu yaparken, kendince daha zayıf olan yani biz sıradan insanların gündelik yaşamlarına bir anlam veremezdi. Aşk-meşk, akşama pişecek yemek mi, daha ne, kıymetli vaktini bunlarla harcayamazdı.

Aaron’un çok sevdiği ve hayli sessiz olan hocası, “sıradan insanların gündelik sorunlarını küçümsememesi gerektiğini” sıklıkla ona hatırlatırdı. “Bir gün” dedi; “onların arasına karıştığında hayattaki meseleler arasında hiyerarşi olmadığını göreceksin!”

Aaron hocasına güvenmekle beraber, bu zamanın hiç gerçekleşmeyeceğini düşünürdü, tâ ki....

Aaron günlük meseleleri küçümsediği ve bunlara zihninde yer açamayacağı için zekâsına güvenip günlük listeler tutar ve tüm bunları sırayla yazardı;

1- Giysiler ütü masasında

2- Ayakkabı yatağın altında

3- Aaron yatakta

4- Aaron kapıdan anahtarını almakta

5- Aaron evden okula doğru çıkmakta

Bir sabah yeni güne uyanan Aaron, son iki maddeyi eklemeyi unutur. Giysilerini giyen ve ayakkabılarını alan Aaron yatağa dönüp bakar ki 'Aaron yatakta' yazmakta ancak yatak boş. “Ben nerdeyim pekiyi?” diye çığlık atarak kendini dışarı atar. Hiç durmadan günlerce koşar ve bir köye varır. Köylülere “Ben nerdeyim?” diye sorar. Köylüler bu soruya anlam veremez. Aaron basit bir soruyu anlayamayan köylülere üzülür, köylüler de onun hâline.

İçlerinden biri ona acır, “Bende kalabilirsin. Ancak tek şartım var. Ahırda değerli bir atım var, satacağım güne kadar onu hırsızlara karşı bekler misin?”

Bir öğrenci olarak uykusuz geçen gecelere alışık olan Aaron teklifi kabul eder. Ona göre hayli kolaydır yapacağı iş. Kapının önünde oturup bekçilik yaparken yine varoluşsal meseleler üzerinde düşünür. O kadar dalgınlaşır ki, bu esnada atın götürüldüğü fark etmez bile.

Sabah olup çiftçinin kızgın suratıyla karşılaşınca hocasının lâfı kafasına dank eder, atı gözetlemek için uyanık ve tetikte olsa, zaten anda olacağını fark eder. Aslolanın her anı bütünüyle yaşamak olduğunu anlar, ölüm geliyor diye değil, sadece yaşam bunu hak ettiği için."

Kıssadan hisse...Meseleleri hiyerarşiye ayırmak, yaşamı kategorize etmek bence beyhude. "Hayatım ve ben" lâfı bile oldukça komik :) Sadece bir hayat var ve o da size nasıl görünüyorsa...

23 Eylül 2018 Pazar

“Size ne dedikleri önemli değildir. Sizin neye cevap verdiğiniz önemlidir.” W.C. Fields

Portakalın Bilgeliği

Akmak...Ne güzel bir his...Hepimiz bir zaman diliminde bir şekilde yaşamışızdır.

Misâl John A’yı B’ye tercih etsin iradesini ele alıp, bütün dünya tersini söylese bile öylesine emindir ki. Sonrasında deneyimler yaşamı bütün getirdikleriyle. Bazen yükselir dalgalarda bazen alçalır. Ancak kalben müsterihtir. “A” ile gelene “eyvallah” demiştir bir kere. Hikâye elbette burada bitmez. Belki sonrasında C’ye gider, hattâ B’ye. Belki sonuna dek A’da kalır. Bilemeyiz.

Tersi olsaydı, çevresinin baskısı altında kalıp B’ye gitseydi; muhtemelen sürüklenecekti. Dünyanın geri kalanının yaptığı gibi kendini haklı çıkarmak için ya acısına duyarsızlaşacak veya rasyonelleştirecekti yaşadıklarını (zaten A’nın gözünün üstünde kaşı yok muydu :)).

O yüzden bir kişi B'den Z'ye bütün alfabeyi ziyaret edip (sürüklenip) yine de akmayabilir. Çünkü akmak hayatın getirdiklerini yaşamak değil, hayatın getirdiklerine karşı içsel olarak dirençsiz kalabilmek demek...

Aslında mistik ve dinsel öğretilerde herhangi bir sorun yok, sorun insanların bunları yorumlamasında. Hintlilerin dünyaya tekrar geleceklerine dair inançları “Nasıl olsa önümüzde upuzun zamanımız var,” diyerekten onları epey bir atalete ve hareketsizliğe sürüklemiş. Ben demiyorum, Hintli düşünür ve üstatlar bu gerçeği tesbit etmişler.

Oysa “Bir an önce gücümüzü ele alıp; bilinç basamaklarında hızlıca yükselip bir sürü insana uzun süre dokunalım, beraberce yaratıcılığımızın son raddesini deneyimleyelim, tâ ki Dünya cennet oluncaya değin” de diyebilirlerdi.

Aynı şey maalesef İslam dünyası için de geçerli, “Elinden gelenin en iyisini yap, sonrasını Yaradan’a ve hayata bırak” şeklinde yorumlanabilecek Tevekkül anlayışı, sığ bir kaderci anlayışa indirgenerek, insanların kurban bilinciyle sorumluluk almaktan uzak mazlûmu oynamasına yol açmış coğrafyamızda. Ellerinden gelenin en iyisini yapmaktansa (bu emek, cesaret, alın teri gerektireceğinden) kolayı seçmek her zaman albenili gelmiş ademoğluna.

En son olarak ne zaman aktığınızı ne zaman sürüklendiğinizi nasıl mı bileceksiniz diye sorarsanız “BİLMİYORUM” derim. Bunu en iyi siz bilirsiniz, vicdanınız bilir. Yoksa kim akmış, kim sürüklenmiş, kim hazır, kim neye layık, kim zihinde kim kalpte bunları söylemek haddim değil.

Aksi kibir olur ve kibir en büyük zehirdir...


İRADE VE AKMAK - III

“Size ne dedikleri önemli değildir. Sizin neye cevap verdiğiniz önemlidir.” W.C. Fields

Portakalın Bilgeliği

Akmak...Ne güzel bir his...Hepimiz bir zaman diliminde bir şekilde yaşamışızdır.

Misâl John A’yı B’ye tercih etsin iradesini ele alıp, bütün dünya tersini söylese bile öylesine emindir ki. Sonrasında deneyimler yaşamı bütün getirdikleriyle. Bazen yükselir dalgalarda bazen alçalır. Ancak kalben müsterihtir. “A” ile gelene “eyvallah” demiştir bir kere. Hikâye elbette burada bitmez. Belki sonrasında C’ye gider, hattâ B’ye. Belki sonuna dek A’da kalır. Bilemeyiz.

Tersi olsaydı, çevresinin baskısı altında kalıp B’ye gitseydi; muhtemelen sürüklenecekti. Dünyanın geri kalanının yaptığı gibi kendini haklı çıkarmak için ya acısına duyarsızlaşacak veya rasyonelleştirecekti yaşadıklarını (zaten A’nın gözünün üstünde kaşı yok muydu :)).

O yüzden bir kişi B'den Z'ye bütün alfabeyi ziyaret edip (sürüklenip) yine de akmayabilir. Çünkü akmak hayatın getirdiklerini yaşamak değil, hayatın getirdiklerine karşı içsel olarak dirençsiz kalabilmek demek...

Aslında mistik ve dinsel öğretilerde herhangi bir sorun yok, sorun insanların bunları yorumlamasında. Hintlilerin dünyaya tekrar geleceklerine dair inançları “Nasıl olsa önümüzde upuzun zamanımız var,” diyerekten onları epey bir atalete ve hareketsizliğe sürüklemiş. Ben demiyorum, Hintli düşünür ve üstatlar bu gerçeği tesbit etmişler.

Oysa “Bir an önce gücümüzü ele alıp; bilinç basamaklarında hızlıca yükselip bir sürü insana uzun süre dokunalım, beraberce yaratıcılığımızın son raddesini deneyimleyelim, tâ ki Dünya cennet oluncaya değin” de diyebilirlerdi.

Aynı şey maalesef İslam dünyası için de geçerli, “Elinden gelenin en iyisini yap, sonrasını Yaradan’a ve hayata bırak” şeklinde yorumlanabilecek Tevekkül anlayışı, sığ bir kaderci anlayışa indirgenerek, insanların kurban bilinciyle sorumluluk almaktan uzak mazlûmu oynamasına yol açmış coğrafyamızda. Ellerinden gelenin en iyisini yapmaktansa (bu emek, cesaret, alın teri gerektireceğinden) kolayı seçmek her zaman albenili gelmiş ademoğluna.

En son olarak ne zaman aktığınızı ne zaman sürüklendiğinizi nasıl mı bileceksiniz diye sorarsanız “BİLMİYORUM” derim. Bunu en iyi siz bilirsiniz, vicdanınız bilir. Yoksa kim akmış, kim sürüklenmiş, kim hazır, kim neye layık, kim zihinde kim kalpte bunları söylemek haddim değil.

Aksi kibir olur ve kibir en büyük zehirdir...


22 Eylül 2018 Cumartesi

"Hayatta öyle seçimler yap ki kazandığın şeyler kaybettiklerine değsin." Kricoff

Portakalın Bilgeliği

“Direnç gösterme diyen söylemler bizi pasifize ediyor”  şeklindeki yorumlara pek katılmıyorum. Akmak, yani direnç göstermemek içsel bir olgu, dışsal değil. Dilerseniz bir örnekle ilerleyelim...

Elif isminde arkadaşımızla proje geliştirecektik, bir şekilde sabote ettik, belki Elif’in potansiyelinden korktuk veya onu kontrol edemeyeceğimizden endişelendik. Onunla olan projemizi başlatmadık bir şekilde. Ertesi hafta havaalanına gidiyoruz takside:

Trafik lambasını gördük, geçtik gittik (hem fiziksel hem deneyimsel olarak)

Köşedeki okulu da gördük, geçtik gittik (hem fiziksel hem deneyimsel olarak)

‘Elif’ adında bir çay bahçesi gördük (fiziksel olarak geçip gittik ancak deneyimsel değil)

Aklımıza Elif geldi, kendi projemiz, pişmanlığımız, kendimizi ve projeyi sabote edişimiz, öfkemiz vs. Artık yol akıyor gibi görünse de biz akmıyoruz.

Aslında içimize aldığımız deneyimlerin çoğunun önü kesilmez. Kesilmeyi, tıkanmayı yaratan deneyime 'yapışmak'tır aynen yukardaki örnekte olduğu gibi. Zihinsel düzeyde izlenime takılıp kaldık. Artık yolun kalanını görmüyoruz bile, kalbimiz ve zihnimiz hâlâ Elif’te.

Olaya saplanıp kalma, yani “akamama” söz konusu. Pekiyi ama neden?

Korkuyla hareket ettiğimiz için geçmişe takılı kalırız. Yaşadığımız gerek toplumsal, gerek ailevi ve kişisel küçüklü büyüklü travmalar içinde bulunduğumuz anı perdeler. Hint dilinde “samskara” deniyor; bilinçaltımızdaki korkular, duygusal döngüler bir nevi ruhsal yaralara.

Bunlara şifa ve farkındalık getirdikçe yani kişi kendisiyle yüzleştikçe çözülmeler (olan biteni daha berrak görme, kalpte hafiflik hissi) yaşanır. İnsan özgürleşmeye başlar (kişinin özgürleştikçe iradesini ele alıp bilinçli seçimler yapabildiğini paylaşmıştım daha önce).

Artık enerjisi bu içsel yüklere gitmediği için ortaya çıkan olağanüstü enerjiyi dilediği gibi kullanabilir dış dünyada. Onu ağırlaştıran, yorgun hissetmesine yol açan kalıplardan kurtuldu nihayetinde.

Böylece, olayın tetiklediği tıkanmış enerjiyle değil, olayın ASIL kendisiyle ilgilenebilir...İçte direnç göstermeden dışarıya en güzel yanıtı (tepki değil) verebilir. Çözüm, karşı çıkma, redddetme...Artık o an için ne gerekiyorsa...


Hamiş: Gelecek yazımda “akan” ve “sürüklenen” (ve bunu sürekli rasyonelleştiren) davranış modellerine bakıyor olacağız....

İRADE VE AKMAK - II

"Hayatta öyle seçimler yap ki kazandığın şeyler kaybettiklerine değsin." Kricoff

Portakalın Bilgeliği

“Direnç gösterme diyen söylemler bizi pasifize ediyor”  şeklindeki yorumlara pek katılmıyorum. Akmak, yani direnç göstermemek içsel bir olgu, dışsal değil. Dilerseniz bir örnekle ilerleyelim...

Elif isminde arkadaşımızla proje geliştirecektik, bir şekilde sabote ettik, belki Elif’in potansiyelinden korktuk veya onu kontrol edemeyeceğimizden endişelendik. Onunla olan projemizi başlatmadık bir şekilde. Ertesi hafta havaalanına gidiyoruz takside:

Trafik lambasını gördük, geçtik gittik (hem fiziksel hem deneyimsel olarak)

Köşedeki okulu da gördük, geçtik gittik (hem fiziksel hem deneyimsel olarak)

‘Elif’ adında bir çay bahçesi gördük (fiziksel olarak geçip gittik ancak deneyimsel değil)

Aklımıza Elif geldi, kendi projemiz, pişmanlığımız, kendimizi ve projeyi sabote edişimiz, öfkemiz vs. Artık yol akıyor gibi görünse de biz akmıyoruz.

Aslında içimize aldığımız deneyimlerin çoğunun önü kesilmez. Kesilmeyi, tıkanmayı yaratan deneyime 'yapışmak'tır aynen yukardaki örnekte olduğu gibi. Zihinsel düzeyde izlenime takılıp kaldık. Artık yolun kalanını görmüyoruz bile, kalbimiz ve zihnimiz hâlâ Elif’te.

Olaya saplanıp kalma, yani “akamama” söz konusu. Pekiyi ama neden?

Korkuyla hareket ettiğimiz için geçmişe takılı kalırız. Yaşadığımız gerek toplumsal, gerek ailevi ve kişisel küçüklü büyüklü travmalar içinde bulunduğumuz anı perdeler. Hint dilinde “samskara” deniyor; bilinçaltımızdaki korkular, duygusal döngüler bir nevi ruhsal yaralara.

Bunlara şifa ve farkındalık getirdikçe yani kişi kendisiyle yüzleştikçe çözülmeler (olan biteni daha berrak görme, kalpte hafiflik hissi) yaşanır. İnsan özgürleşmeye başlar (kişinin özgürleştikçe iradesini ele alıp bilinçli seçimler yapabildiğini paylaşmıştım daha önce).

Artık enerjisi bu içsel yüklere gitmediği için ortaya çıkan olağanüstü enerjiyi dilediği gibi kullanabilir dış dünyada. Onu ağırlaştıran, yorgun hissetmesine yol açan kalıplardan kurtuldu nihayetinde.

Böylece, olayın tetiklediği tıkanmış enerjiyle değil, olayın ASIL kendisiyle ilgilenebilir...İçte direnç göstermeden dışarıya en güzel yanıtı (tepki değil) verebilir. Çözüm, karşı çıkma, redddetme...Artık o an için ne gerekiyorsa...


Hamiş: Gelecek yazımda “akan” ve “sürüklenen” (ve bunu sürekli rasyonelleştiren) davranış modellerine bakıyor olacağız....

9 Eylül 2018 Pazar


“Bir varmış bir yokmuş, Tanrı bir gün insanlığa güzel bir hediye vermiş istemiş, iradeyi sunmuş...”

Portakalın Bilgeliği

Bana göre irade, Yaradan’ın kuluna yaratım işinde verdiği özel ve kutsal bir pay. Sözlük tanımı; “Bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü” olan irade, külli irade ve cüz’i irade olmak üzere ikiye ayrılır.

Külli iradenin tanımı; “Yaradan dilediğini, dilediği zaman, dilediği şekilde yapar. O, bir şeyin olmasını istediğinde, kendisine engel olacak hiçbir güç yoktur” şeklinde. Cüz’i irade ise, Allah’ın kula verdiği, seçme yeteneği ve özelliği olup; insanı davranış ve eylemlerinden sorumlu kılan kısmı.

Hâl böyle olunca irade seçimleri, seçimler ise sorumluluğu getirmekte. Çoğunluk için sorumluluk emek demek. Kişinin gerçeklerle yüzleşmesi demek. Birçok insan sorumluluğu ele alıp seçim yapmaktansa ya hiç seçim yapmayıp sürüklenir veya kolaya, rahata, konfor alanına yönelir; hoşgeldiniz “kurban bilinci” :)

Seçebilmek için gerekli malzemeler ;) özgürlük, bilinç, idrak. Zaten Atatürk’ümüzün hedeflerinden biri değil miydi “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetiştirmek?

Kimilerine göre ilk başta karışık bir iş gibi gelebilir irade. Akmak ve sürüklenmek ayırt edilemeyebilir. Oysa akabilmek için irade “gerek ve şart”. Gerçekte irade, kalbi ve zihni hizalanmış insan işi. En isabetli seçimler ikisinin işbirliği sonucu çıkar ortaya.

Ancak bu ahengi yakalamak kolay değildir çoğu zaman; kalp ve zihin genelde sürekli çatışırlar. Biri “otur oturduğun yerde,” der diğeri “kalk gidelim, ne duruyorsun.” Hattâ bir adım ötesi, genelde neler söylüyorlar bilmeyiz bile; çünkü kulak vermeyiz ikisinin de dediklerine. Öğrenip içselleştirdiğimiz kalıplarla otomatikman hareket ederiz sıklıkla.

Spiritüel dünyada, bütün yüce kavramlar oldukça iç çiçe. Şaşırmamak elde değil. İrade, akmak, sorumluluk, seçmek, özgürlük... Aksi düşünülemezdi elbette. Hepsinin çıkış kaynağı BİR zira.

Gelin o zaman gelecek yazımda ufak bir yolculuğa çıkıp AKALIM beraber...


İRADE VE AKMAK- I


“Bir varmış bir yokmuş, Tanrı bir gün insanlığa güzel bir hediye vermiş istemiş, iradeyi sunmuş...”

Portakalın Bilgeliği

Bana göre irade, Yaradan’ın kuluna yaratım işinde verdiği özel ve kutsal bir pay. Sözlük tanımı; “Bir şeyi yapıp yapmamaya karar verme gücü” olan irade, külli irade ve cüz’i irade olmak üzere ikiye ayrılır.

Külli iradenin tanımı; “Yaradan dilediğini, dilediği zaman, dilediği şekilde yapar. O, bir şeyin olmasını istediğinde, kendisine engel olacak hiçbir güç yoktur” şeklinde. Cüz’i irade ise, Allah’ın kula verdiği, seçme yeteneği ve özelliği olup; insanı davranış ve eylemlerinden sorumlu kılan kısmı.

Hâl böyle olunca irade seçimleri, seçimler ise sorumluluğu getirmekte. Çoğunluk için sorumluluk emek demek. Kişinin gerçeklerle yüzleşmesi demek. Birçok insan sorumluluğu ele alıp seçim yapmaktansa ya hiç seçim yapmayıp sürüklenir veya kolaya, rahata, konfor alanına yönelir; hoşgeldiniz “kurban bilinci” :)

Seçebilmek için gerekli malzemeler ;) özgürlük, bilinç, idrak. Zaten Atatürk’ümüzün hedeflerinden biri değil miydi “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” yetiştirmek?

Kimilerine göre ilk başta karışık bir iş gibi gelebilir irade. Akmak ve sürüklenmek ayırt edilemeyebilir. Oysa akabilmek için irade “gerek ve şart”. Gerçekte irade, kalbi ve zihni hizalanmış insan işi. En isabetli seçimler ikisinin işbirliği sonucu çıkar ortaya.

Ancak bu ahengi yakalamak kolay değildir çoğu zaman; kalp ve zihin genelde sürekli çatışırlar. Biri “otur oturduğun yerde,” der diğeri “kalk gidelim, ne duruyorsun.” Hattâ bir adım ötesi, genelde neler söylüyorlar bilmeyiz bile; çünkü kulak vermeyiz ikisinin de dediklerine. Öğrenip içselleştirdiğimiz kalıplarla otomatikman hareket ederiz sıklıkla.

Spiritüel dünyada, bütün yüce kavramlar oldukça iç çiçe. Şaşırmamak elde değil. İrade, akmak, sorumluluk, seçmek, özgürlük... Aksi düşünülemezdi elbette. Hepsinin çıkış kaynağı BİR zira.

Gelin o zaman gelecek yazımda ufak bir yolculuğa çıkıp AKALIM beraber...


6 Temmuz 2018 Cuma

Kimler hikâye dinlemeyi sever?

Portakalın bilgeliği

Sanırım hemen hemen nerdeyse hepimiz. Küçüklüğümüzden beri masal dinleyerek büyüdüğümüzden olsa gerek... Gözlerimizi kapar, farklı âlemlere yolculuk yapardık. Yaratıcılığımızın konuştuğu anlar âdeta paha biçilmezdi. Zaman zaman kahramanlardan biri haline geldiğimiz de sıklıkla vaki olurdu. Hem sonrasında hepsinde son derece değerli alınması gereken bir ders vardı...

Şimdi birer yetişkin olduk. Değişen birşey yok. Hâlen hikâyelere bayılıyoruz. Bu yüzden eğitim dünyasında giderek daha çok kullanılan bir yöntem haline geldi hikâye anlatma tekniği. Kimse kendi üzerinden birşey öğrenmek istemiyor, “ego” ister istemez savunma stratejisi kuruyor. Anlatılan hikâye ise ders verilenin egosunu serbest bırakıyor, kişi istediği kadar kendini hikâyeyle özdeşleştiriyor ve istediği kadarını alıyor.

Zaten hayatta da öyle değil mi? Herkes bu dünyaya misafir ve herkes yine ancak almaya açık olduğu kadarını (mal-mülk, para-pul, bilinç seviyesi-farkındalık, sevgi-ilgi-değer...) alıyor günün sonunda... Şimdi sıra hikâyelerde...

SABIR

"Uzakdoğu savunma sporlarıyla uğraşan bir kişi hocasını görmeye gider, hocası ile karşılıklı çay içerlerken içeri gelen hizmetli bir zarf uzatır hocaya, uzaklardaki kızından mektubu vardır. Hoca zarfı bir kenara bırakır. Bu hareketi, öğrencisinin epey dikkatini çeker, ertesi gün derste dayanamayıp soluğu hocanın yanında alır:

- Hocam gösterdiğniz nezaket beni âdeta büyüledi, yanımda zarfı açmak istememeniz, ben olsam dayanamaz, anında açıp okurdum.

Hoca kibarca yanıtlar;

- Siz yanımda olduğunuz için böyle davranmış değilim, siz olmasaydınız da aynı şeyi yapardım, ne zamandır beklediğim bir mektuptu, ertesi gün tadına vara vara yapmak istedim sadece.

Öğrencinin hayreti katlanır;

- Bu nasıl bir sabır?

- Küçük şeylerde sabır gösteremezse kişi, büyük olaylar karşısında nasıl sergileyebilir insan?"

Kıssadan hisse....En ulvî sınavlardan biri değil midir zaten sabır? Belki sonuç ve fayda odaklı olmak yerine biraz süreç odaklı olabilsek, sabır yolunda tekâmülümüz hızlanır...

SÜREÇ ODAKLI OLABİLMEK

"Usta’nın biri kendisine gelenlere tek tek sorar;

-Bana ne için geldiniz?

Herkes farklı farklı yanıtlar;

- Bilgeliğiniz ve rehberliğinizden faydalanmaya geldim.

- Sığınmak için geldim.

- Beni kutsamanız için geldim.

- Günahlarımdan kurtulmaya geldim

- Kendimi senin vasıtanla tanıyorum.

- Geldim çünkü sen benim Gurumsun.

- Çünkü beni çağırdınız.

- Arınmak için geldim.

Küçük bir çocuk Ustaya dans ederek yanaşmış ve eğilerek 'Seni seviyorum ve seninle oynamaya geldim!' der.

Usta bir hayli güler, yanıt çok hoşuna gitmiştir. Böylelikle her iki çocuk arasında çok uzun ömürlü olacak bir bağ oluşur."

Hayatı çocuklar gibi bir oyun tadında görebilsek ne güzel olurdu? Neler değişirdi o zaman hayatımızda? Nasıl oyuncular olurduk? Hâlâ bu kadar sonuç odaklı olabilir miydik? Oyun oynarken bakın çocuklar tamamen o andadırlar. Anın getirdiklerini yaşarlar...

Sanırım yaşamı oyun gibi görebilmek hayata bakışımızla bir hayli alâkalı, “Hayat sizin için nedir?” desem nasıl tanımlarsınız, “Hayat zordur, sınavdır, haksızlıklarla doludur....”. Haydi ne duruyorsunuz, alın kağıdı elinize. Bakış açımızı ilk biz fark etmezsek, ilkin biz değiştirmez isek kim değiştirebilir? Şimdi de bakış açısına dair bir hikâye...

BAKIŞ AÇIŞI

"Picasso bir gün trende yolculuk ederken yanında oturan kadın ona bakar, gülümser ve şöyle der;

- Sizinle tanışmaktan çok memnun oldum, ancak resimlerinizi hiç beğenmiyorum. 

- Neden? diye sorar Picasso.

- Keşke biraz daha realist olsaydınız, diye yanıtlar Kadın.

- Ne demek istediğinizi anlamadım,” der Picasso. Kadın cüzdanından kocasının resmini çıkarır;

- Bakın göstereceğim, işte bu fotoğraf, kocamın fotoğrafı, işte mesela bu reel” der.

Picasso gülümseyerek yanıtlar;

- Bence kocanız çok küçük ve düz..."

Her olayda olumlu bir yan bulabilmek ne güzel...Daha mutlu olmaz mı insan? Sahi mutluluk nedir? Son hikâyemiz de mutluluğa dair olsun o zaman...

Portakalın Bilgeliği

MUTLULUK

"Usta’nın birine öğrencisi sorar;

- Mutluluk nedir hocam?

Hoca gülerek yanıtlar;

- Cahili ikna etmeye çalışmamak.

Öğrenci şaşkındır, onca sene sen gel meditasyon yap, inzivalara git, ruhunu terbiye etmeye çalış, bu kadar basit midir? Olacak iş mi?

- Hocam, emin misiniz? Bu kadar basit olamaz.

Hoca gülerek yanıtlar;

- Pekiyi..."

Kıssadan hisse...Ben hikâyelerde kendi gördüklerimi paylaştım, dileyen dilediği manâyı çıkarabilir elbette. Taktir sizin yorum sizin. Hikâye kavramının güzelliği, bilenler bilir işte tam bu noktada gizli...


HİKAYELER

Kimler hikâye dinlemeyi sever?

Portakalın bilgeliği

Sanırım hemen hemen nerdeyse hepimiz. Küçüklüğümüzden beri masal dinleyerek büyüdüğümüzden olsa gerek... Gözlerimizi kapar, farklı âlemlere yolculuk yapardık. Yaratıcılığımızın konuştuğu anlar âdeta paha biçilmezdi. Zaman zaman kahramanlardan biri haline geldiğimiz de sıklıkla vaki olurdu. Hem sonrasında hepsinde son derece değerli alınması gereken bir ders vardı...

Şimdi birer yetişkin olduk. Değişen birşey yok. Hâlen hikâyelere bayılıyoruz. Bu yüzden eğitim dünyasında giderek daha çok kullanılan bir yöntem haline geldi hikâye anlatma tekniği. Kimse kendi üzerinden birşey öğrenmek istemiyor, “ego” ister istemez savunma stratejisi kuruyor. Anlatılan hikâye ise ders verilenin egosunu serbest bırakıyor, kişi istediği kadar kendini hikâyeyle özdeşleştiriyor ve istediği kadarını alıyor.

Zaten hayatta da öyle değil mi? Herkes bu dünyaya misafir ve herkes yine ancak almaya açık olduğu kadarını (mal-mülk, para-pul, bilinç seviyesi-farkındalık, sevgi-ilgi-değer...) alıyor günün sonunda... Şimdi sıra hikâyelerde...

SABIR

"Uzakdoğu savunma sporlarıyla uğraşan bir kişi hocasını görmeye gider, hocası ile karşılıklı çay içerlerken içeri gelen hizmetli bir zarf uzatır hocaya, uzaklardaki kızından mektubu vardır. Hoca zarfı bir kenara bırakır. Bu hareketi, öğrencisinin epey dikkatini çeker, ertesi gün derste dayanamayıp soluğu hocanın yanında alır:

- Hocam gösterdiğniz nezaket beni âdeta büyüledi, yanımda zarfı açmak istememeniz, ben olsam dayanamaz, anında açıp okurdum.

Hoca kibarca yanıtlar;

- Siz yanımda olduğunuz için böyle davranmış değilim, siz olmasaydınız da aynı şeyi yapardım, ne zamandır beklediğim bir mektuptu, ertesi gün tadına vara vara yapmak istedim sadece.

Öğrencinin hayreti katlanır;

- Bu nasıl bir sabır?

- Küçük şeylerde sabır gösteremezse kişi, büyük olaylar karşısında nasıl sergileyebilir insan?"

Kıssadan hisse....En ulvî sınavlardan biri değil midir zaten sabır? Belki sonuç ve fayda odaklı olmak yerine biraz süreç odaklı olabilsek, sabır yolunda tekâmülümüz hızlanır...

SÜREÇ ODAKLI OLABİLMEK

"Usta’nın biri kendisine gelenlere tek tek sorar;

-Bana ne için geldiniz?

Herkes farklı farklı yanıtlar;

- Bilgeliğiniz ve rehberliğinizden faydalanmaya geldim.

- Sığınmak için geldim.

- Beni kutsamanız için geldim.

- Günahlarımdan kurtulmaya geldim

- Kendimi senin vasıtanla tanıyorum.

- Geldim çünkü sen benim Gurumsun.

- Çünkü beni çağırdınız.

- Arınmak için geldim.

Küçük bir çocuk Ustaya dans ederek yanaşmış ve eğilerek 'Seni seviyorum ve seninle oynamaya geldim!' der.

Usta bir hayli güler, yanıt çok hoşuna gitmiştir. Böylelikle her iki çocuk arasında çok uzun ömürlü olacak bir bağ oluşur."

Hayatı çocuklar gibi bir oyun tadında görebilsek ne güzel olurdu? Neler değişirdi o zaman hayatımızda? Nasıl oyuncular olurduk? Hâlâ bu kadar sonuç odaklı olabilir miydik? Oyun oynarken bakın çocuklar tamamen o andadırlar. Anın getirdiklerini yaşarlar...

Sanırım yaşamı oyun gibi görebilmek hayata bakışımızla bir hayli alâkalı, “Hayat sizin için nedir?” desem nasıl tanımlarsınız, “Hayat zordur, sınavdır, haksızlıklarla doludur....”. Haydi ne duruyorsunuz, alın kağıdı elinize. Bakış açımızı ilk biz fark etmezsek, ilkin biz değiştirmez isek kim değiştirebilir? Şimdi de bakış açısına dair bir hikâye...

BAKIŞ AÇIŞI

"Picasso bir gün trende yolculuk ederken yanında oturan kadın ona bakar, gülümser ve şöyle der;

- Sizinle tanışmaktan çok memnun oldum, ancak resimlerinizi hiç beğenmiyorum. 

- Neden? diye sorar Picasso.

- Keşke biraz daha realist olsaydınız, diye yanıtlar Kadın.

- Ne demek istediğinizi anlamadım,” der Picasso. Kadın cüzdanından kocasının resmini çıkarır;

- Bakın göstereceğim, işte bu fotoğraf, kocamın fotoğrafı, işte mesela bu reel” der.

Picasso gülümseyerek yanıtlar;

- Bence kocanız çok küçük ve düz..."

Her olayda olumlu bir yan bulabilmek ne güzel...Daha mutlu olmaz mı insan? Sahi mutluluk nedir? Son hikâyemiz de mutluluğa dair olsun o zaman...

Portakalın Bilgeliği

MUTLULUK

"Usta’nın birine öğrencisi sorar;

- Mutluluk nedir hocam?

Hoca gülerek yanıtlar;

- Cahili ikna etmeye çalışmamak.

Öğrenci şaşkındır, onca sene sen gel meditasyon yap, inzivalara git, ruhunu terbiye etmeye çalış, bu kadar basit midir? Olacak iş mi?

- Hocam, emin misiniz? Bu kadar basit olamaz.

Hoca gülerek yanıtlar;

- Pekiyi..."

Kıssadan hisse...Ben hikâyelerde kendi gördüklerimi paylaştım, dileyen dilediği manâyı çıkarabilir elbette. Taktir sizin yorum sizin. Hikâye kavramının güzelliği, bilenler bilir işte tam bu noktada gizli...


17 Mart 2018 Cumartesi

“Allah’a ulaşmanın sonu vardır, Allah’ı seyretmenin sonu yoktur.” Hz. Konevi

Birlik hali

Cümlenin anlattıklarını sezmiş, kelimelere dökemediğimden anlamlandıramamıştım. Beynimdeydi, dilime dökemiyordum. Yeter ki temiz niyetle dileyelim; umulmadık yerde karşımıza çıkar. Tesadüfen rastladığım aşağıdaki hikâyeyle vurgulanmak istenenin altı çizildi.


USTA YU

Vakti zamanında kasabanın birinde farklı bir ressam yaşarmış. Usta ressam sabahın ilk ışıklarıyla sokağa çıkar, pazardaki yerini alırmış. Sadece yüzler çizermiş; şaşkın, gülen, ağlayan, dalgın, sevecen, üzüntülü, birbirine hiç benzemeyen, ifadeleri son derece canlı resimler. Bakanlar adetâ gözlerini almaz, hayranlıkla seyredermiş. Çünkü resimdeki yüzler sanki kasabadaki gerçek yüzlerden bile daha gerçekmiş.

Görenler ona neden sadece yüz ifadeleri çizdiğini sorduğunda “Sadece bir yüz, ancak binlercesi, milyonlarcası bir o kadar farklı yüz. Her sabah uyandığımda yüreğim minnetle dolar, her gün yenilenen aynılığın farklılığı karşısında nasıl hayret etmem?” diye cevaplarmış.

Kasabalılar oldum olası biraz farklı buldukları bu dingin ve yaşlı Ustanın sözlerinin derinliği karşısında afallamakla beraber anlamak için bir çaba göstermezlermiş. "Üstat Yu işte," diye geçip giderler, günlük işlerin rutinine dalarlarmış.

Gel zaman git zaman kimsenin yaşını bilmediği, ölümün unuttuğunu sandığı Ustaları fenalaşmış. Ölüm bu, kimseyi teğet geçmez, ancak Ustanın kapısını tıklatmada epey tereddüt etmiş. Yine de kapıyı çalmış; “Biraz beklemen lazım, daha işim bitmedi” diye sakince cevaplamış Usta Ölümü. Ölüm böylesine sakin ve umursamaz bir tavırda karşılanmaya hazır değilmiş, hele ki Ustanın gözleri yok mu. Sevinçle parlayan bir çocuk gibiymiş. Ölüm soluğu Tanrı’nın yanında almış, herbir şeyi baştan sona anlatmış, Ustanın gözlerindeki saf neşeyi bile. Tanrı sormuş, “Seni bile irkilten kim olabilir? Böyle canlı yüzler çizen Ustayı derhal tanımak isterim”.

Tekrar yeryüzüne indiğinde, Ustayı kulübesinin önünde hazır bekler bulmuş. Ölüme, Ustayı pelerinine sararak nazikçe kanatlarına alıp, ait olduğu yere götürmekten başka şey kalmamış.

Derler ki o gün bu gündür Usta her bir bebek için yeni yüzler çizer, fırçasından hediye...

BİRLİK

Aynılığın farklılığı, ne güzel bir ifade, birlik hâli. Birlik hâli demişken aklıma yıllar önce yaşamış olduğum bir olay geldi. Üniversite öğrencisiyken, Türkiye’yi tanıtmak adına gitmiş olduğum bir ziyaret dönüşü Hint Okyanusu’nun üzerinde pilotun anonsuyla gözlerimizi açtık:

- Sizleri uyandırmak istemezdim, ancak manzaranın güzelliğini kaçırmanızı istemem, şimdi lütfen pencerelerinizi açın....

Asla unutamam o An’ı. Sağ tarafta gün ağarmış ve güneş havada parlıyor, sol taraf hâlâ karanlık, gökte ay ve yıldızlar...Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki, gece ve gündüze aynı anda şahidiz. Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki dünya inanılmaz bir küre dedirten. Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki, pilotu bile hayretler içerisinde bırakan. Herkeste uyku mahmurluğu ve olağanüstü bir sessizlik, sadece “Aa, oo” şeklinde ünlem tadında ifadaler...

Usta Yu’nın fırçasından hediye...

BİRLİĞE GİDEN YOL

“Eğer herşey olması gerektiği gibiyse, neden kendimizi geliştirelim, bilincimizi açalım, farkındalığımızı artıralım? Neden basamak basamak çıkılsın?”

Öğrencimin sorusu beni deriden düşünmeye itiyor. Soruyu bikaç aşamada cevaplandırmak isterim, öncelikle basamak basamak çıkma bir benzetme, isterseniz kademe kademe derine inme, isterseniz 40 kat örtüden soyunma, isterseniz duvarları yıkma deyin adına, ne fark eder?

Yaşam oyunu seviye seviye, her seviyede alınan lezzet ve sorumluluk artıyor. Herşeyin ardındaki birliği görebilme güdüsü gittikçe kuvvetleniyor. Sistemin karmaşıklığını, gizemini ve bir o kadar da mükemmelliğini. Bir manzarayı beşinci kattan ve birinci kattan izlemek aynı olmasa gerek.

İnsanlar eşit olsalar bile kaliteleri farklı (en başta doğuştan gelen ruhsal asalet, edep, ahlâk, terbiye, görgü...). İnsan olgunlaştıkça (kâmil insan), çevresine yanstıığı ışık, duruş* ne derseniz artık adına farklılaşıyor. Misâl hiç bir usta ile tanıştınız mı? Aydınlandığı rivayet edilen biri Amerikalı biri Hintli iki üstat ile tanıştım. Sadece varlıkları bile o kadar güçlü bir etki yaratıyor ki...Bırakın konuşmalarını. Bu insanlar her anlamda besliyor, yukarı çekiyor, güçlendiriyor.


Bana gelince naçizane, yolculuğuma eşlik eden insanlar hayli değişti son on senedir. Herkesin istediğini istemezken, herkesin gittiği güzergâhın benim için anlamı pek kalmadı. Hayatın dokusu inceldi, daha bir rafine oldu, mucizeler, eşzamanlıklıklar çoğaldı. Hayat benle konuşur gibi, sezgilerim arttı. Matematiğe ve sözlere dökülemeyen dünya daha bir öne çıkar oldu. Hislerim güçlendi. Eskiden beri sessiz dingindim de şimdi daha bir “ben”im sanki.

Meyve dalından kopuncaya, Portakallar oluncaya kadar yola devam...Sonrası mı? Orası meçhul. Hele bir Ol'alım da...

Hamiş: Okurlarıma bir müddet yazamayacağımı bildirmek isterim. Kendinize iyi bakın.

* Presence

YÜZLER

“Allah’a ulaşmanın sonu vardır, Allah’ı seyretmenin sonu yoktur.” Hz. Konevi

Birlik hali

Cümlenin anlattıklarını sezmiş, kelimelere dökemediğimden anlamlandıramamıştım. Beynimdeydi, dilime dökemiyordum. Yeter ki temiz niyetle dileyelim; umulmadık yerde karşımıza çıkar. Tesadüfen rastladığım aşağıdaki hikâyeyle vurgulanmak istenenin altı çizildi.


USTA YU

Vakti zamanında kasabanın birinde farklı bir ressam yaşarmış. Usta ressam sabahın ilk ışıklarıyla sokağa çıkar, pazardaki yerini alırmış. Sadece yüzler çizermiş; şaşkın, gülen, ağlayan, dalgın, sevecen, üzüntülü, birbirine hiç benzemeyen, ifadeleri son derece canlı resimler. Bakanlar adetâ gözlerini almaz, hayranlıkla seyredermiş. Çünkü resimdeki yüzler sanki kasabadaki gerçek yüzlerden bile daha gerçekmiş.

Görenler ona neden sadece yüz ifadeleri çizdiğini sorduğunda “Sadece bir yüz, ancak binlercesi, milyonlarcası bir o kadar farklı yüz. Her sabah uyandığımda yüreğim minnetle dolar, her gün yenilenen aynılığın farklılığı karşısında nasıl hayret etmem?” diye cevaplarmış.

Kasabalılar oldum olası biraz farklı buldukları bu dingin ve yaşlı Ustanın sözlerinin derinliği karşısında afallamakla beraber anlamak için bir çaba göstermezlermiş. "Üstat Yu işte," diye geçip giderler, günlük işlerin rutinine dalarlarmış.

Gel zaman git zaman kimsenin yaşını bilmediği, ölümün unuttuğunu sandığı Ustaları fenalaşmış. Ölüm bu, kimseyi teğet geçmez, ancak Ustanın kapısını tıklatmada epey tereddüt etmiş. Yine de kapıyı çalmış; “Biraz beklemen lazım, daha işim bitmedi” diye sakince cevaplamış Usta Ölümü. Ölüm böylesine sakin ve umursamaz bir tavırda karşılanmaya hazır değilmiş, hele ki Ustanın gözleri yok mu. Sevinçle parlayan bir çocuk gibiymiş. Ölüm soluğu Tanrı’nın yanında almış, herbir şeyi baştan sona anlatmış, Ustanın gözlerindeki saf neşeyi bile. Tanrı sormuş, “Seni bile irkilten kim olabilir? Böyle canlı yüzler çizen Ustayı derhal tanımak isterim”.

Tekrar yeryüzüne indiğinde, Ustayı kulübesinin önünde hazır bekler bulmuş. Ölüme, Ustayı pelerinine sararak nazikçe kanatlarına alıp, ait olduğu yere götürmekten başka şey kalmamış.

Derler ki o gün bu gündür Usta her bir bebek için yeni yüzler çizer, fırçasından hediye...

BİRLİK

Aynılığın farklılığı, ne güzel bir ifade, birlik hâli. Birlik hâli demişken aklıma yıllar önce yaşamış olduğum bir olay geldi. Üniversite öğrencisiyken, Türkiye’yi tanıtmak adına gitmiş olduğum bir ziyaret dönüşü Hint Okyanusu’nun üzerinde pilotun anonsuyla gözlerimizi açtık:

- Sizleri uyandırmak istemezdim, ancak manzaranın güzelliğini kaçırmanızı istemem, şimdi lütfen pencerelerinizi açın....

Asla unutamam o An’ı. Sağ tarafta gün ağarmış ve güneş havada parlıyor, sol taraf hâlâ karanlık, gökte ay ve yıldızlar...Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki, gece ve gündüze aynı anda şahidiz. Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki dünya inanılmaz bir küre dedirten. Öyle bir hat üzerinde uçuyoruz ki, pilotu bile hayretler içerisinde bırakan. Herkeste uyku mahmurluğu ve olağanüstü bir sessizlik, sadece “Aa, oo” şeklinde ünlem tadında ifadaler...

Usta Yu’nın fırçasından hediye...

BİRLİĞE GİDEN YOL

“Eğer herşey olması gerektiği gibiyse, neden kendimizi geliştirelim, bilincimizi açalım, farkındalığımızı artıralım? Neden basamak basamak çıkılsın?”

Öğrencimin sorusu beni deriden düşünmeye itiyor. Soruyu bikaç aşamada cevaplandırmak isterim, öncelikle basamak basamak çıkma bir benzetme, isterseniz kademe kademe derine inme, isterseniz 40 kat örtüden soyunma, isterseniz duvarları yıkma deyin adına, ne fark eder?

Yaşam oyunu seviye seviye, her seviyede alınan lezzet ve sorumluluk artıyor. Herşeyin ardındaki birliği görebilme güdüsü gittikçe kuvvetleniyor. Sistemin karmaşıklığını, gizemini ve bir o kadar da mükemmelliğini. Bir manzarayı beşinci kattan ve birinci kattan izlemek aynı olmasa gerek.

İnsanlar eşit olsalar bile kaliteleri farklı (en başta doğuştan gelen ruhsal asalet, edep, ahlâk, terbiye, görgü...). İnsan olgunlaştıkça (kâmil insan), çevresine yanstıığı ışık, duruş* ne derseniz artık adına farklılaşıyor. Misâl hiç bir usta ile tanıştınız mı? Aydınlandığı rivayet edilen biri Amerikalı biri Hintli iki üstat ile tanıştım. Sadece varlıkları bile o kadar güçlü bir etki yaratıyor ki...Bırakın konuşmalarını. Bu insanlar her anlamda besliyor, yukarı çekiyor, güçlendiriyor.


Bana gelince naçizane, yolculuğuma eşlik eden insanlar hayli değişti son on senedir. Herkesin istediğini istemezken, herkesin gittiği güzergâhın benim için anlamı pek kalmadı. Hayatın dokusu inceldi, daha bir rafine oldu, mucizeler, eşzamanlıklıklar çoğaldı. Hayat benle konuşur gibi, sezgilerim arttı. Matematiğe ve sözlere dökülemeyen dünya daha bir öne çıkar oldu. Hislerim güçlendi. Eskiden beri sessiz dingindim de şimdi daha bir “ben”im sanki.

Meyve dalından kopuncaya, Portakallar oluncaya kadar yola devam...Sonrası mı? Orası meçhul. Hele bir Ol'alım da...

Hamiş: Okurlarıma bir müddet yazamayacağımı bildirmek isterim. Kendinize iyi bakın.

* Presence

13 Mart 2018 Salı

- Beni ne kadar seviyorsun? dedi biri ötekine.

Gül Şeyda

- Çok dedi, öteki birine. Huzurlu oldum sevdim. Üzüldüm sevdim. Hayâl kırıklığına uğradım sevdim. Nutkum tutuldu sevdim. Şaştım kaldım sevdim. Umutlandım sevdim. Düş kırıklığına uğradım sevdim. Haksızlık gördüm sevdim. Hüzünlendim sevdim. Tükendim sevdim. Yattım kalktım sevdim. Bezdim sevdim. Gücendim sevdim. Çılgına döndüm sevdim. Hayret içinde kaldım sevdim. Anlam veremedim sevdim. Kızdım sevdim. Derinlere daldım sevdim. Duyarlı olup sevdim. Dalgınlaştım sevdim. Meraklandım sevdim. Özlem dolu sevdim. Sarsıldım sevdim. Tüm içtenliğimle sevdim. Beğendim sevdim. Etkilendim sevdim. İlhâm doldum sevdim. Coştum sevdim. Ya sen?

- Çok, dedi. Öyle sevdim ki. Bazen balkonda oturur, sadece hayâl meyal hatırlayabildiğim yüzünü gözlerimin önüne getirirdim, kalbim büyürdü âdeta. Varlığına şükrederdim. Böyle birisi de olabiliyormuş hayatta demek derdim. Nasıl hafiflerdim öyle anlarda, esen yel içimden geçiyormuşçasına. Bıyık altından gülümserdim yolda, kimseler anlamazdı. Canlı, capcanlı olurdum, kendi kendime kutlardım bu anları. Yerimde duramaz, dans edercesine yürür, hoplaya zıplaya sekerdim. İçim içime sığmazdı. Gözlerim ışıldar, kıpır kıpır atar yüreğim.

İNSANİ AŞKTAN İLAHİ OLANA

Sahi kaldı mı böyle aşklar? Yoksa siz hâlâ annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz? Naçizane derim Canan Hoca’yı (Karatay) dinleyip  halis muhlis köy tereyağı yiyip kalbinize iyi bakın.

Danışanlarımdan edindiğim bilgilerden şimdilerde sıkça gözlemlediğim bir durum var, duvarları hayli yüksek, aşktan dört nala kaçan erkeklerle kaynıyor ortalık. Öyle duvarlar ki bunlar, Rapunzel’in saçları bile pes eder. Duvarları inşa etmekle kalmıyor elbette iş, güvenli kalenize sığınıp, kime sadece burçtan bakacak, kimi sadece avluya alacaksınız karar vermek lazım :)

Sonrası “dokunmam ancak gözümle severim, dokunurum ama yatağıma almam, yatağıma alırım da hayatıma asla almam” gibi kategorilere bölme şeklinde. Böylelikle erkek “aman ne lazım canım yanmasın arkadaş, kontrol bende olmalı, istediğimi istediğim şekilde severim, şekil ve şemailini ben belirlerim” mesajını veriyor. Ültimatomlar veriliyor, kaleye bayrak falan asılıyor, hattâ “basamak” yapılıyorsunuz naçizane. Pekiyi bu duvarları hiç mi delen yok?

Elbette epey arsız, çaresiz, çıkar odaklı, bilinçsiz, sadece alacağını almaya odaklanan, bir takım mertebe, satatü (evlilik, pozisyon vs...) peşinde kadınlar bu duvarları aşar aşmasına da kaleyi fethetmek değildir ki amaç. Duygusal paylaşımın baz olduğu anlamlı bir ilişkide “istenildiği (arzu edildiği) kadar istemek, istediği kadar istenilmektir” esas olan.

Birçok sevda yaşanmadan tarihin kayıp sayfalarına karışıyor. Neyse gelin, kim bulmuş ki gerçek aşkı ben kaybedeyim, sizlere aşkı anlatan güzel bir hikâye paylaşayım.

BİRADER THOMAS VE BÜLBÜL

Thomas manastırdaki diğer genç rahiplerden gerek davranışıyla gerek duruşuyla hemen ayrılır, yalnız geçirdiği saatleri çok sever, dualardan, elyazmalarını okumaktan keyif alırdı. Hele ki bahçeyle uğraşma tutkusu yok mu.

Yaşdaşlarının gözlerini açmakta zorlandığı sabahin ilk saatlerinde, o soluğu dışarda alır, büyük Ressam’ın tasvir edilemeyen muazzamlıkta ışıklarla oynayışını seyrederdi. Bir sabah müthiş güzellikte bir ses işitti, o tarafa yürüdüğünde dünyanın en güzel gülünün karşısında bir bülbülün şakımasını duyar, buna duymak denmez, âdeta tüm hücrelerinde hisseder. Bülbülün bu derin şarkısı karşısında gülün her bir taç yaprağı sanki alev alev bir kalp olur. Nasıl bir aşktır bu, Birader Thomas tüm evrenle bir olur, bikaç damla gözyaşı akar gözlerinden.

Manastıra döndüğünde eski Thomas değildir sanki. Yüzü (kendisi görmese dahi) ve yüreği ışıl ışıldır. Değişen sadece o mudur, manastır da bir hayli değişmiştir, bahçe farklı gibidir, yeni rahip arkadaşlar mı gelmiştir. Bütün bunlara anlam verebilmek için baş rahibin odasına seyirtir. Baş rahip de değişmiştir; “Sizin anlatmış olduğunuz baş rahip yüzyıl öncesinde buradaydı, yaklaşık otuz yıldır yıldır bu görevi ben üstleniyorum,” diye nazikçe cevaplar Thomas’ı.

Zaman mı durmuştur, sonsuzluk kapısı mı aralanmıştır, sahi ne olmuştur? İki adam sessizce, bilinmeyenin gizemi karşısında birbirlerine bakakalırlar...

Ne diyelim, gerçek aşkların artması temennim...

Hamiş: Aydınlanmış bir üstat demişti, "kimlik (ego) boşluğa örülü duvarlardan ibarettir" diye. "Eğer yeterince derinlere bakarsanız, egonun duvarlarını, taa 10 yaşından beri tutunduğunuz kalıpları bile hayretle görürsünüz. Boşlukta akıp giden görüntülere, düşüncelere bomboş kalma, şeffaf olup içinizden akıp gitmelerine fırsat tanıma; bir nevi kendinizi yani kimliğinizi uçuruma bırakma cesaretiniz varsa, Öz’ünüze kavuşur müthiş bir aydınlık ve huzurla dolarsınız." Pekiyi kaç kişi bu mertebede? İşte orası tam bir muammâ...


YOL GÖSTEREN KALP

- Beni ne kadar seviyorsun? dedi biri ötekine.

Gül Şeyda

- Çok dedi, öteki birine. Huzurlu oldum sevdim. Üzüldüm sevdim. Hayâl kırıklığına uğradım sevdim. Nutkum tutuldu sevdim. Şaştım kaldım sevdim. Umutlandım sevdim. Düş kırıklığına uğradım sevdim. Haksızlık gördüm sevdim. Hüzünlendim sevdim. Tükendim sevdim. Yattım kalktım sevdim. Bezdim sevdim. Gücendim sevdim. Çılgına döndüm sevdim. Hayret içinde kaldım sevdim. Anlam veremedim sevdim. Kızdım sevdim. Derinlere daldım sevdim. Duyarlı olup sevdim. Dalgınlaştım sevdim. Meraklandım sevdim. Özlem dolu sevdim. Sarsıldım sevdim. Tüm içtenliğimle sevdim. Beğendim sevdim. Etkilendim sevdim. İlhâm doldum sevdim. Coştum sevdim. Ya sen?

- Çok, dedi. Öyle sevdim ki. Bazen balkonda oturur, sadece hayâl meyal hatırlayabildiğim yüzünü gözlerimin önüne getirirdim, kalbim büyürdü âdeta. Varlığına şükrederdim. Böyle birisi de olabiliyormuş hayatta demek derdim. Nasıl hafiflerdim öyle anlarda, esen yel içimden geçiyormuşçasına. Bıyık altından gülümserdim yolda, kimseler anlamazdı. Canlı, capcanlı olurdum, kendi kendime kutlardım bu anları. Yerimde duramaz, dans edercesine yürür, hoplaya zıplaya sekerdim. İçim içime sığmazdı. Gözlerim ışıldar, kıpır kıpır atar yüreğim.

İNSANİ AŞKTAN İLAHİ OLANA

Sahi kaldı mı böyle aşklar? Yoksa siz hâlâ annenizin margarinini mi kullanıyorsunuz? Naçizane derim Canan Hoca’yı (Karatay) dinleyip  halis muhlis köy tereyağı yiyip kalbinize iyi bakın.

Danışanlarımdan edindiğim bilgilerden şimdilerde sıkça gözlemlediğim bir durum var, duvarları hayli yüksek, aşktan dört nala kaçan erkeklerle kaynıyor ortalık. Öyle duvarlar ki bunlar, Rapunzel’in saçları bile pes eder. Duvarları inşa etmekle kalmıyor elbette iş, güvenli kalenize sığınıp, kime sadece burçtan bakacak, kimi sadece avluya alacaksınız karar vermek lazım :)

Sonrası “dokunmam ancak gözümle severim, dokunurum ama yatağıma almam, yatağıma alırım da hayatıma asla almam” gibi kategorilere bölme şeklinde. Böylelikle erkek “aman ne lazım canım yanmasın arkadaş, kontrol bende olmalı, istediğimi istediğim şekilde severim, şekil ve şemailini ben belirlerim” mesajını veriyor. Ültimatomlar veriliyor, kaleye bayrak falan asılıyor, hattâ “basamak” yapılıyorsunuz naçizane. Pekiyi bu duvarları hiç mi delen yok?

Elbette epey arsız, çaresiz, çıkar odaklı, bilinçsiz, sadece alacağını almaya odaklanan, bir takım mertebe, satatü (evlilik, pozisyon vs...) peşinde kadınlar bu duvarları aşar aşmasına da kaleyi fethetmek değildir ki amaç. Duygusal paylaşımın baz olduğu anlamlı bir ilişkide “istenildiği (arzu edildiği) kadar istemek, istediği kadar istenilmektir” esas olan.

Birçok sevda yaşanmadan tarihin kayıp sayfalarına karışıyor. Neyse gelin, kim bulmuş ki gerçek aşkı ben kaybedeyim, sizlere aşkı anlatan güzel bir hikâye paylaşayım.

BİRADER THOMAS VE BÜLBÜL

Thomas manastırdaki diğer genç rahiplerden gerek davranışıyla gerek duruşuyla hemen ayrılır, yalnız geçirdiği saatleri çok sever, dualardan, elyazmalarını okumaktan keyif alırdı. Hele ki bahçeyle uğraşma tutkusu yok mu.

Yaşdaşlarının gözlerini açmakta zorlandığı sabahin ilk saatlerinde, o soluğu dışarda alır, büyük Ressam’ın tasvir edilemeyen muazzamlıkta ışıklarla oynayışını seyrederdi. Bir sabah müthiş güzellikte bir ses işitti, o tarafa yürüdüğünde dünyanın en güzel gülünün karşısında bir bülbülün şakımasını duyar, buna duymak denmez, âdeta tüm hücrelerinde hisseder. Bülbülün bu derin şarkısı karşısında gülün her bir taç yaprağı sanki alev alev bir kalp olur. Nasıl bir aşktır bu, Birader Thomas tüm evrenle bir olur, bikaç damla gözyaşı akar gözlerinden.

Manastıra döndüğünde eski Thomas değildir sanki. Yüzü (kendisi görmese dahi) ve yüreği ışıl ışıldır. Değişen sadece o mudur, manastır da bir hayli değişmiştir, bahçe farklı gibidir, yeni rahip arkadaşlar mı gelmiştir. Bütün bunlara anlam verebilmek için baş rahibin odasına seyirtir. Baş rahip de değişmiştir; “Sizin anlatmış olduğunuz baş rahip yüzyıl öncesinde buradaydı, yaklaşık otuz yıldır yıldır bu görevi ben üstleniyorum,” diye nazikçe cevaplar Thomas’ı.

Zaman mı durmuştur, sonsuzluk kapısı mı aralanmıştır, sahi ne olmuştur? İki adam sessizce, bilinmeyenin gizemi karşısında birbirlerine bakakalırlar...

Ne diyelim, gerçek aşkların artması temennim...

Hamiş: Aydınlanmış bir üstat demişti, "kimlik (ego) boşluğa örülü duvarlardan ibarettir" diye. "Eğer yeterince derinlere bakarsanız, egonun duvarlarını, taa 10 yaşından beri tutunduğunuz kalıpları bile hayretle görürsünüz. Boşlukta akıp giden görüntülere, düşüncelere bomboş kalma, şeffaf olup içinizden akıp gitmelerine fırsat tanıma; bir nevi kendinizi yani kimliğinizi uçuruma bırakma cesaretiniz varsa, Öz’ünüze kavuşur müthiş bir aydınlık ve huzurla dolarsınız." Pekiyi kaç kişi bu mertebede? İşte orası tam bir muammâ...


16 Aralık 2017 Cumartesi

Yalnız hissetme kendini, bütün kâinat içinde.
Küçültme kendini, aşkla devinen kâinat sende.
Yak hayatını, git alevleri coşturanların peşinde.
Mevlânâ

hayat en büyün eğitmen

"Ustam, ustam, bana yardım etmeniz gerek, kesinlikle odaklanamıyorum. Her şeyleri denedim, olmuyor, âdeta zihnim maymun gibi, daldan dala atlıyor, durmak bilmiyor. Mum yakıyorum, taze çiçekler topluyorum, nafile. Sizin dediğiniz gibi oturuyorum, nafile”.

Yaşlı guru bütün bunları dikkatle dinleyip, ağacın altından doğrulur “Pekiyi, zihnin nereye gidiyor?”

“Ustam genelde ineğimi düşünüyorum, o benim herşeyim, sütünü satar, para kazanırım. Çayırlarda bana yoldaşlık bile yaptığı olur. Beraber gezeriz, o güzelce otlarken ben nehir kenarında pineklerim”.

“Bu durumda senin ilk alıştırman zihnini ineğine odaklamak olacak, ondan başka hiçbir şey düşünme ve onunla arana hiç bir şeyin aranıza girmesine izin verme”.

Bundan kolay ne vardı? Hemen ertesi gün çayıra gittiklerinde, ineği bir ağaca bağlar. İneğin karşısına geçip oturur. Başını bile çevirmez. Güneş cayır cayır yakıp geçer, yine de kımıldamaz. Akşama doğru güneş çarpmasından dolayı bir koşu ustasına gider.

Usta şaşırır, "İllâ ona odaklanman için çayırda mı olman gerekiyor, ev ne güne duruyor?”

Tabi ya, ustası haklıydı, ineği zorlaya zorlaya eve sokar, yanına oturur, tam ona odaklanacakken ineğin evde herbir şeyleri devirmesiyle, soluğu tekrar gurunun yanında alır.

Usta yine şaşkınlık içinde ineği düşünebilmesi için ineğin orda olup olmaması gerektiğini sorar, gurusu bir kez daha haklı çıkar. İneği ahıra bağlar, eve koşar, mum-tütsü gibi şeyleri hazırlar. Artık meditasyon zamanı. Zihnini ineğinde yoğunlaştırır, işte ineği tam karşısında.

Bu arada bikaç gün geçer, öğrencisinden haber alamayan guru soluğu onun evinde alır:

“Nerdesin? İyi misin?”

Öğrenci “İneğime o kadar yoğunlaşmıştım ki, ormana kaçtı. Günlerdir zihnimde arıyorum, aramaya devam mı etmeliyim, yoksa size kapıyı mı açayım?”

Usta yanıtlar; “Yok devam et, doğru yoldasın”.

Yine günler geçer, yine öğrencisinden ses seda çıkmaz. Usta yine kapıda merakla:

“Hayırdır, ne var ne yok?”

“Ustam ineğim yaralanmış, onunla ilgileniyorum. Bırakıp kapıyı açayım mı?”

“Yok doğru yoldasın, devam et...”

Yine günler sonra Usta merak içinde kapıya dayanır;

“Nasılsın? Neler yapıyorsun?”

İçerden bu sefer sadece bir ses gelir “Moooo”. Usta gülerek yanıtlar “Tamam,” der “bu sefer çıkabilirsin...”

Dışarı gelen öğrencisinin sırtını sıvazlayarak, kulağına fısıldar; “Artık odaklanmayı öğrendin. Şimdi aynı coşku, samimiyet ve derinlikle zihnini tüm insanlara, tüm evrene odaklayabilirsin. Başardığında kalbin açılır ve tüm evreni kucaklar...”

Yukardaki hikâyedeki gibi kendimizi başkasının yerine koyabilsek, hareketlerimizin başkasının canını acıtabileceğini düşünsek nasıl olur? Olgun olabilmek sanırım hepimiz için gerekli...

MEDİTASYON DERSİ

Yalnız hissetme kendini, bütün kâinat içinde.
Küçültme kendini, aşkla devinen kâinat sende.
Yak hayatını, git alevleri coşturanların peşinde.
Mevlânâ

hayat en büyün eğitmen

"Ustam, ustam, bana yardım etmeniz gerek, kesinlikle odaklanamıyorum. Her şeyleri denedim, olmuyor, âdeta zihnim maymun gibi, daldan dala atlıyor, durmak bilmiyor. Mum yakıyorum, taze çiçekler topluyorum, nafile. Sizin dediğiniz gibi oturuyorum, nafile”.

Yaşlı guru bütün bunları dikkatle dinleyip, ağacın altından doğrulur “Pekiyi, zihnin nereye gidiyor?”

“Ustam genelde ineğimi düşünüyorum, o benim herşeyim, sütünü satar, para kazanırım. Çayırlarda bana yoldaşlık bile yaptığı olur. Beraber gezeriz, o güzelce otlarken ben nehir kenarında pineklerim”.

“Bu durumda senin ilk alıştırman zihnini ineğine odaklamak olacak, ondan başka hiçbir şey düşünme ve onunla arana hiç bir şeyin aranıza girmesine izin verme”.

Bundan kolay ne vardı? Hemen ertesi gün çayıra gittiklerinde, ineği bir ağaca bağlar. İneğin karşısına geçip oturur. Başını bile çevirmez. Güneş cayır cayır yakıp geçer, yine de kımıldamaz. Akşama doğru güneş çarpmasından dolayı bir koşu ustasına gider.

Usta şaşırır, "İllâ ona odaklanman için çayırda mı olman gerekiyor, ev ne güne duruyor?”

Tabi ya, ustası haklıydı, ineği zorlaya zorlaya eve sokar, yanına oturur, tam ona odaklanacakken ineğin evde herbir şeyleri devirmesiyle, soluğu tekrar gurunun yanında alır.

Usta yine şaşkınlık içinde ineği düşünebilmesi için ineğin orda olup olmaması gerektiğini sorar, gurusu bir kez daha haklı çıkar. İneği ahıra bağlar, eve koşar, mum-tütsü gibi şeyleri hazırlar. Artık meditasyon zamanı. Zihnini ineğinde yoğunlaştırır, işte ineği tam karşısında.

Bu arada bikaç gün geçer, öğrencisinden haber alamayan guru soluğu onun evinde alır:

“Nerdesin? İyi misin?”

Öğrenci “İneğime o kadar yoğunlaşmıştım ki, ormana kaçtı. Günlerdir zihnimde arıyorum, aramaya devam mı etmeliyim, yoksa size kapıyı mı açayım?”

Usta yanıtlar; “Yok devam et, doğru yoldasın”.

Yine günler geçer, yine öğrencisinden ses seda çıkmaz. Usta yine kapıda merakla:

“Hayırdır, ne var ne yok?”

“Ustam ineğim yaralanmış, onunla ilgileniyorum. Bırakıp kapıyı açayım mı?”

“Yok doğru yoldasın, devam et...”

Yine günler sonra Usta merak içinde kapıya dayanır;

“Nasılsın? Neler yapıyorsun?”

İçerden bu sefer sadece bir ses gelir “Moooo”. Usta gülerek yanıtlar “Tamam,” der “bu sefer çıkabilirsin...”

Dışarı gelen öğrencisinin sırtını sıvazlayarak, kulağına fısıldar; “Artık odaklanmayı öğrendin. Şimdi aynı coşku, samimiyet ve derinlikle zihnini tüm insanlara, tüm evrene odaklayabilirsin. Başardığında kalbin açılır ve tüm evreni kucaklar...”

Yukardaki hikâyedeki gibi kendimizi başkasının yerine koyabilsek, hareketlerimizin başkasının canını acıtabileceğini düşünsek nasıl olur? Olgun olabilmek sanırım hepimiz için gerekli...

9 Ağustos 2017 Çarşamba

“Hayatım ne zaman düzene girecek? Bir yapbozun parçaları gibi darmadağın”, dedi 1.Kadın.

seninle oynamaya geldim

2. Kadın “Konuşacak çok şeyimiz birikmiş desene, sabırlı olsaydın bu soruyu sorar mıydın sence” diye ekledi. “Zaten konumuz sabır değil miydi?”

1. Kadın evrenin senkronizasyonuna bir kez daha hayranlık duydu, sahi neydi sabır? İlahî kademelerin en sonuncusu muydu, bizi hamken pişiren ateş miydi, sonrasında yedi kat göklere uçan tüy misâli hafifleten sebep miydi, neydi?

NEYLERSİN EY SABIR

“Eskilerden hatırladığım bir hikâye var, Uzakdoğu savunma sporlarıyla uğraşan bir kişi hocasını görmeye gitmiş, hocası ile karşılıklı çay içerlerken içeri gelen hizmetli bir zarf uzatmış hocaya, uzaklardaki kızından mektubu varmış. Hoca zarfı bir kenara bırakmış. Bu hareketi, öğrencisinin epey dikkatini çekmiş, ertesi gün derste dayanamayıp soluğu hocanın yanında almış:

- Hocam gösterdiğniz nezaket beni âdeta büyüledi, yanımda zarfı açmak istememeniz, ben olsam dayanamaz, anında açıp okurdum.

Hoca kibarca yanıtlamış;

- Siz yanımda olduğunuz için böyle davranmış değilim, siz olmasaydınız da aynı şeyi yapardım, ne zamandır beklediğim bir mektuptu, ertesi gün tadına vara vara yapmak istedim sadece.

Öğrencinin hayreti katlanmış;

- Bu nasıl bir sabır?

- Küçük şeylerde sabır gösteremezse kişi, büyük olaylar karşısında nasıl sergilesin?”

“Çok etkileyici,” diye ellerini çırptı 1. Kadın, nedense hep böyle bir çocuksu hevesi ve buna eşlik eden neşesi vardı.

2. Kadın ağır ağır, her bir sözcüğün altını çizercesine devam etti;

“Sabır kadere boyun eğmek değil, sabır katlanmak demek değil, sabır tahammül etmek değil, sabır pasif bir şekilde beklemek değil; sadece her şeyin bir zamanı olduğunu bilmek.”

Şaşırdı 1. Kadın, sabır herşeyin bir zamanı olduğunu bilmek ise, zaman perdesinin zayıfladığı daha üst katmanlarda, 4. ve 5. boyutlarda, sabır nasıl bir hâle bürünüyordu acaba diye düşünmeden edemedi. 2. Kadın sanki aklından geçenleri okuyormuşçasına devam etti:

“Sabırsızlık derin bir güvensizliği, şüpheyi gösterir. Gerçekte sabır göstermek ise aktif katılımı ve güveni hatırlamayı. Daha üst kavrayışlarda zamanla beraber sabır kavramı da incelmekte, sürekli düşüncelerinin farkına varma ve bunları anında deneyime çevirip tecrübe etme imkânı mevcut, her katman kendi rengi ve tekâmülüyle. Olaylar aslında kimsenin dışında gerçekleşmiyor. Önce içerisi, sonra dışarısı. Bilinç yükseldikçe, insan enerjisini yaratmak istediğine eşitleyebilecek. Eşitlediği an yaratım fiziksel dünyasında da tezahür edecek.”

SÜREÇ ODAKLI

2. Kadın devam etti; “Sizin eğitimlerde sürekli söylenip duruyor ya, süreç odaklı olmak lazım, sonuç odaklı olmak değil diye, işte sabır süreç odaklı olmak. Derin kabul vermek insanlara, seçimlerine, korkularına. Başta kendininkiler olmak üzere.”

“Bütün ilahî kavramlar ne kadar da içiçe.”

“Aynen öyle, derin kabul teslimiyete giden yol, aynı zamanda sabrın anahtarı ve değişimin de ipucu. Kabul ettiğinde olaylar sihirli bir değnek değmişcesine değişmeye başlıyor, daha önce değil. Bak bütün masallara, efsanelere, bu hep böyle. Direncini bile insanlar direne direne bırakıyorlar, oysa sadece bırakabilir insan.”

“Öbür türlüsünü bilmiyoruz ki insanlık olarak,” diyerek başıyla onayladı 1. Kadın.

SENİNLE OYNAMAYA GELDİM

2. Kadın devam etti, “O kadar sonuç ve amaç odaklıyız ki, süreç sıklıkla es geçilmekte. Usta’nın biri kendisine gelenlere tek tek sormuş;

-Bana ne için geldiniz?

Herkes farklı farklı yanıtlamış;

- Bilgeliğiniz ve rehberliğinizden faydalanmaya geldim.
- Sığınmak için geldim.
- Beni kutsamanız için geldim.
- Günahlarımdan kurtulmaya geldim
- Kendimi senin vasıtanla tanıyorum.
- Geldim çünkü sen benim Gurumsun.
- Çünkü beni çağırdınız.
- Arınmak için geldim.

Küçük bir çocuk Ustaya dans ederek yanaşmış ve eğilerek 'Seni seviyorum ve seninle oynamaya geldim!' demiş.

Usta gülmüş, böylelikle her iki çocuk arasında çok uzun ömürlü olacak bir bağ oluşmuş.”

1. Kadın sevinçle ellerini çırptı; “Desene, zorunlu, seçmeli dersler derken şimdi hızlandırılmış dersler çağına girdik gibi :) Birlikte oynadığımız için kendimi şanslı hissediyorum.”

2. Kadın başıyla bilgece onayladı; "Seni seviyorum ve seninle oynamaya geldim."

YA SABIR

“Hayatım ne zaman düzene girecek? Bir yapbozun parçaları gibi darmadağın”, dedi 1.Kadın.

seninle oynamaya geldim

2. Kadın “Konuşacak çok şeyimiz birikmiş desene, sabırlı olsaydın bu soruyu sorar mıydın sence” diye ekledi. “Zaten konumuz sabır değil miydi?”

1. Kadın evrenin senkronizasyonuna bir kez daha hayranlık duydu, sahi neydi sabır? İlahî kademelerin en sonuncusu muydu, bizi hamken pişiren ateş miydi, sonrasında yedi kat göklere uçan tüy misâli hafifleten sebep miydi, neydi?

NEYLERSİN EY SABIR

“Eskilerden hatırladığım bir hikâye var, Uzakdoğu savunma sporlarıyla uğraşan bir kişi hocasını görmeye gitmiş, hocası ile karşılıklı çay içerlerken içeri gelen hizmetli bir zarf uzatmış hocaya, uzaklardaki kızından mektubu varmış. Hoca zarfı bir kenara bırakmış. Bu hareketi, öğrencisinin epey dikkatini çekmiş, ertesi gün derste dayanamayıp soluğu hocanın yanında almış:

- Hocam gösterdiğniz nezaket beni âdeta büyüledi, yanımda zarfı açmak istememeniz, ben olsam dayanamaz, anında açıp okurdum.

Hoca kibarca yanıtlamış;

- Siz yanımda olduğunuz için böyle davranmış değilim, siz olmasaydınız da aynı şeyi yapardım, ne zamandır beklediğim bir mektuptu, ertesi gün tadına vara vara yapmak istedim sadece.

Öğrencinin hayreti katlanmış;

- Bu nasıl bir sabır?

- Küçük şeylerde sabır gösteremezse kişi, büyük olaylar karşısında nasıl sergilesin?”

“Çok etkileyici,” diye ellerini çırptı 1. Kadın, nedense hep böyle bir çocuksu hevesi ve buna eşlik eden neşesi vardı.

2. Kadın ağır ağır, her bir sözcüğün altını çizercesine devam etti;

“Sabır kadere boyun eğmek değil, sabır katlanmak demek değil, sabır tahammül etmek değil, sabır pasif bir şekilde beklemek değil; sadece her şeyin bir zamanı olduğunu bilmek.”

Şaşırdı 1. Kadın, sabır herşeyin bir zamanı olduğunu bilmek ise, zaman perdesinin zayıfladığı daha üst katmanlarda, 4. ve 5. boyutlarda, sabır nasıl bir hâle bürünüyordu acaba diye düşünmeden edemedi. 2. Kadın sanki aklından geçenleri okuyormuşçasına devam etti:

“Sabırsızlık derin bir güvensizliği, şüpheyi gösterir. Gerçekte sabır göstermek ise aktif katılımı ve güveni hatırlamayı. Daha üst kavrayışlarda zamanla beraber sabır kavramı da incelmekte, sürekli düşüncelerinin farkına varma ve bunları anında deneyime çevirip tecrübe etme imkânı mevcut, her katman kendi rengi ve tekâmülüyle. Olaylar aslında kimsenin dışında gerçekleşmiyor. Önce içerisi, sonra dışarısı. Bilinç yükseldikçe, insan enerjisini yaratmak istediğine eşitleyebilecek. Eşitlediği an yaratım fiziksel dünyasında da tezahür edecek.”

SÜREÇ ODAKLI

2. Kadın devam etti; “Sizin eğitimlerde sürekli söylenip duruyor ya, süreç odaklı olmak lazım, sonuç odaklı olmak değil diye, işte sabır süreç odaklı olmak. Derin kabul vermek insanlara, seçimlerine, korkularına. Başta kendininkiler olmak üzere.”

“Bütün ilahî kavramlar ne kadar da içiçe.”

“Aynen öyle, derin kabul teslimiyete giden yol, aynı zamanda sabrın anahtarı ve değişimin de ipucu. Kabul ettiğinde olaylar sihirli bir değnek değmişcesine değişmeye başlıyor, daha önce değil. Bak bütün masallara, efsanelere, bu hep böyle. Direncini bile insanlar direne direne bırakıyorlar, oysa sadece bırakabilir insan.”

“Öbür türlüsünü bilmiyoruz ki insanlık olarak,” diyerek başıyla onayladı 1. Kadın.

SENİNLE OYNAMAYA GELDİM

2. Kadın devam etti, “O kadar sonuç ve amaç odaklıyız ki, süreç sıklıkla es geçilmekte. Usta’nın biri kendisine gelenlere tek tek sormuş;

-Bana ne için geldiniz?

Herkes farklı farklı yanıtlamış;

- Bilgeliğiniz ve rehberliğinizden faydalanmaya geldim.
- Sığınmak için geldim.
- Beni kutsamanız için geldim.
- Günahlarımdan kurtulmaya geldim
- Kendimi senin vasıtanla tanıyorum.
- Geldim çünkü sen benim Gurumsun.
- Çünkü beni çağırdınız.
- Arınmak için geldim.

Küçük bir çocuk Ustaya dans ederek yanaşmış ve eğilerek 'Seni seviyorum ve seninle oynamaya geldim!' demiş.

Usta gülmüş, böylelikle her iki çocuk arasında çok uzun ömürlü olacak bir bağ oluşmuş.”

1. Kadın sevinçle ellerini çırptı; “Desene, zorunlu, seçmeli dersler derken şimdi hızlandırılmış dersler çağına girdik gibi :) Birlikte oynadığımız için kendimi şanslı hissediyorum.”

2. Kadın başıyla bilgece onayladı; "Seni seviyorum ve seninle oynamaya geldim."

21 Haziran 2017 Çarşamba

Bir varmış bir yokmuş. Vakitlerden taze çiçeklerin tüm doğayı bir gelin gibi adeta baştan sona donattığı, peri kızlarının çiğ taneleriyle oynadığı bir bahar başlangıcıymış.

bilincin ötesi

Kendine fethedeceği yeni ülkeler arayan yakışıklı Prens askerleriye az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, varmış fütursuzca salınan ulu ağaçların olduğu bir bölgeye. Bakmış görmüş ağaçlar içinde haşmetli bir şato. Atını dört nala süren Prens, şatonun kapısına vardığında, kulelerin pencerelerinin birinde yansıyan bir yüz görmüş. Görür görmez de aşık olmuş. Kapıyı daha bir coşkuyla çalmış. Bir kemanın ezgisi narinliğinde bir ses cevap vermiş:

- Kim var orada?

- Ben Prens Rindleheart. Yörenin en güçlü ordusuna sahibim. Cesaret ve kahramanlığımla tanınırım. Lütfen izin verin de gireyim.

- Burada sadece bir kişiye yer yer var.

Bunu duyan Prens deliye dönmüş, aşkından kavrulmuş, saraya döner dönmez danışmanlarını çağırmış huzurlarına ve sormuş:

- Belki ordunuz korkutmuştur Prens’im, diye cevaplamışlar.

Bu sefer ümitle ordusunu ardında bırakan Prens, tek başına bikaç haftalık mesafeye atını dört nala sürmüş. Şatoya vardığında yine aynı soru ile karşılaşmış:

- Kim var orada?

- Ben bir prensim.

- Burada sadece bir kişiye yer yer var.

Cevabı alan Prens yerle bir olmuş. Bu sefer de bütün bilgeleri toplamış başına, demiş ki bilgeler; “Belki de zırhınızdan, kılıncınızdan dolayı kim olduğunuzu anlayamamıştır”. Üzerindeki bütün ağırlıkları bırakan Prens adeta soluğu şatoda almış. Her ne kadar Prens "Ben artık basit bir erkeğim, uşağınızım," dese de aynı sahne tekrarlanmış; yanıt yine aynı, netice yine hüsran olmuş.

Prens bu söz üzerine bütün varını yoğunu terk etmiş, çevresindekilerden nasihat almayı kesmiş, düşmüş tek başına yollara. Bir yedi yıl atsız, zırhsız ve de kılıçsız, sadece doğayı dinleyerek ve yıldızları izleyerek dolaşmış durmuş. Kafasında sadece anlamını kavrayamadığı aynı cümle varmış: “Burada sadece bir kişiye yer yer var.”

Yedinci yılın sonunda şatoya varmış:

- Kim var orada?

- Sen!

Ve kapı ardına kadar açılmış.

BİLİNCİN ODAĞI

Bu hikâyeyeyi neden mi anlattım? Bir önceki yazımda bilinç hakkında konuşacağımı belirtmiştim. Sahi bilincin yapısı veya doğası nedir? Hepimiz biliriz içsel olarak ne olup olduğunu, “bilinç” kelimesini sıkça kullanırız, hattâ cahil yerine “bilinçsiz” deriz, kimi sadece canlılara özgü bulur, kimi tüm canlı ve cansızlara mahsus bir nitelik olarak görür. Lâkin tanımını gel gör ki o kadar kolay yapamayız. Kısaca “zihnimizi oluşturan etmenlerden biridir” der (bilinç, bilinçaltı, bilinç ötesi, kolektif bilinç....), geçer gideriz. Pekiyi zihin ne, alın size bir esrarengiz kavram daha :)

Bahsetmek istediğim bilincin odaklanma yetisi, şimdi yazdıklarımı okuyorsanız muhtemelen bilinciniz şu yazmakta olduğum satırlara odaklanmış durumda yani dışarıya. “Yahu sahi öyle,” dediğinizde bilinciniz kendi düşünce dünyasına yani içeriye yöneldi bile. TV izlerken veya birini dinlerken bilincim dışarıya yönelmiştir, kendimi “bu karakterin veya arkadaşın başına daha neler gelecek yahu?” diye hayıflanırken bulduğumda :) bilincimin odağı hop yine içerde.

Bilinç ister içeri ister dışarı odaklansın, sonuçta özdeşleştiği yer dış dünyadır; “yapma-etme-kimlik” yani ego dünyası. Pekiyi bilinç sadece kendi üzerine odaklanırsa ne olur? Ne içeriye ne dışarıya sadece kendine. Söyleyeyim hemencecik “var olma”* dünyasına adım atar. “Meditasyon” yapar. Gözlemci statüsüne erişir.

Ya bu hâl sürekli olsa? Sanırım üstatların “rüyadan uyanış”, “aydınlanma”, “gerçeğe varış”, “anda kalış” diye kastettikleri tam olarak bu. Gerçeğe (yukardaki Prenses), sadece ve sadece bilinci kendi üzerinde odaklamakla ulaşılıyor. Egoya değil ;) Benlik bilincine sıkı sıkıya yapışmaktan ziyade her bir şeyden özgürleşerek. Ego/ Benlik bilincine bağımlılık geliştirmeden, kendini sadece onunla özdeşleştirmeden yaşamak da pekâla mümkün. Şimdi şimdi anlıyorum Osho’nun “Eylemleri gerçekte insanlar gerçekleştirmez, insanlar eylemlerin başına gelir” sözünü.

Düşünmede, analiz yapmada ve bütün bu dünyanın nimetlerinin tadını çıkarmada bir sorun yok elbette, karmaşa bütün bu süreçler varoluştan koptuğunda oluşuyor; ayrılık zannı, ızdırap ve kayboluş başlıyor. Varoluş ağacın kökü, yaşamsal faaliyetler ağacın dalları olsa; insan ikisi arasında da gezinebilmeli, yeri gelince "kök"ün huzuru, yeri gelince dalların "keyfi"...

Ya bilincin de gerisinde veya daha doğrusu ötesinde ne var? Kuantum alanı? Sonsuz olasılıklar? Sınırsız boşluk ? Sanırım bilinç gizemini bir müddet daha korumaya devam edecek...


*presence

BİLİNCİN GİZEMİ

Bir varmış bir yokmuş. Vakitlerden taze çiçeklerin tüm doğayı bir gelin gibi adeta baştan sona donattığı, peri kızlarının çiğ taneleriyle oynadığı bir bahar başlangıcıymış.

bilincin ötesi

Kendine fethedeceği yeni ülkeler arayan yakışıklı Prens askerleriye az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, varmış fütursuzca salınan ulu ağaçların olduğu bir bölgeye. Bakmış görmüş ağaçlar içinde haşmetli bir şato. Atını dört nala süren Prens, şatonun kapısına vardığında, kulelerin pencerelerinin birinde yansıyan bir yüz görmüş. Görür görmez de aşık olmuş. Kapıyı daha bir coşkuyla çalmış. Bir kemanın ezgisi narinliğinde bir ses cevap vermiş:

- Kim var orada?

- Ben Prens Rindleheart. Yörenin en güçlü ordusuna sahibim. Cesaret ve kahramanlığımla tanınırım. Lütfen izin verin de gireyim.

- Burada sadece bir kişiye yer yer var.

Bunu duyan Prens deliye dönmüş, aşkından kavrulmuş, saraya döner dönmez danışmanlarını çağırmış huzurlarına ve sormuş:

- Belki ordunuz korkutmuştur Prens’im, diye cevaplamışlar.

Bu sefer ümitle ordusunu ardında bırakan Prens, tek başına bikaç haftalık mesafeye atını dört nala sürmüş. Şatoya vardığında yine aynı soru ile karşılaşmış:

- Kim var orada?

- Ben bir prensim.

- Burada sadece bir kişiye yer yer var.

Cevabı alan Prens yerle bir olmuş. Bu sefer de bütün bilgeleri toplamış başına, demiş ki bilgeler; “Belki de zırhınızdan, kılıncınızdan dolayı kim olduğunuzu anlayamamıştır”. Üzerindeki bütün ağırlıkları bırakan Prens adeta soluğu şatoda almış. Her ne kadar Prens "Ben artık basit bir erkeğim, uşağınızım," dese de aynı sahne tekrarlanmış; yanıt yine aynı, netice yine hüsran olmuş.

Prens bu söz üzerine bütün varını yoğunu terk etmiş, çevresindekilerden nasihat almayı kesmiş, düşmüş tek başına yollara. Bir yedi yıl atsız, zırhsız ve de kılıçsız, sadece doğayı dinleyerek ve yıldızları izleyerek dolaşmış durmuş. Kafasında sadece anlamını kavrayamadığı aynı cümle varmış: “Burada sadece bir kişiye yer yer var.”

Yedinci yılın sonunda şatoya varmış:

- Kim var orada?

- Sen!

Ve kapı ardına kadar açılmış.

BİLİNCİN ODAĞI

Bu hikâyeyeyi neden mi anlattım? Bir önceki yazımda bilinç hakkında konuşacağımı belirtmiştim. Sahi bilincin yapısı veya doğası nedir? Hepimiz biliriz içsel olarak ne olup olduğunu, “bilinç” kelimesini sıkça kullanırız, hattâ cahil yerine “bilinçsiz” deriz, kimi sadece canlılara özgü bulur, kimi tüm canlı ve cansızlara mahsus bir nitelik olarak görür. Lâkin tanımını gel gör ki o kadar kolay yapamayız. Kısaca “zihnimizi oluşturan etmenlerden biridir” der (bilinç, bilinçaltı, bilinç ötesi, kolektif bilinç....), geçer gideriz. Pekiyi zihin ne, alın size bir esrarengiz kavram daha :)

Bahsetmek istediğim bilincin odaklanma yetisi, şimdi yazdıklarımı okuyorsanız muhtemelen bilinciniz şu yazmakta olduğum satırlara odaklanmış durumda yani dışarıya. “Yahu sahi öyle,” dediğinizde bilinciniz kendi düşünce dünyasına yani içeriye yöneldi bile. TV izlerken veya birini dinlerken bilincim dışarıya yönelmiştir, kendimi “bu karakterin veya arkadaşın başına daha neler gelecek yahu?” diye hayıflanırken bulduğumda :) bilincimin odağı hop yine içerde.

Bilinç ister içeri ister dışarı odaklansın, sonuçta özdeşleştiği yer dış dünyadır; “yapma-etme-kimlik” yani ego dünyası. Pekiyi bilinç sadece kendi üzerine odaklanırsa ne olur? Ne içeriye ne dışarıya sadece kendine. Söyleyeyim hemencecik “var olma”* dünyasına adım atar. “Meditasyon” yapar. Gözlemci statüsüne erişir.

Ya bu hâl sürekli olsa? Sanırım üstatların “rüyadan uyanış”, “aydınlanma”, “gerçeğe varış”, “anda kalış” diye kastettikleri tam olarak bu. Gerçeğe (yukardaki Prenses), sadece ve sadece bilinci kendi üzerinde odaklamakla ulaşılıyor. Egoya değil ;) Benlik bilincine sıkı sıkıya yapışmaktan ziyade her bir şeyden özgürleşerek. Ego/ Benlik bilincine bağımlılık geliştirmeden, kendini sadece onunla özdeşleştirmeden yaşamak da pekâla mümkün. Şimdi şimdi anlıyorum Osho’nun “Eylemleri gerçekte insanlar gerçekleştirmez, insanlar eylemlerin başına gelir” sözünü.

Düşünmede, analiz yapmada ve bütün bu dünyanın nimetlerinin tadını çıkarmada bir sorun yok elbette, karmaşa bütün bu süreçler varoluştan koptuğunda oluşuyor; ayrılık zannı, ızdırap ve kayboluş başlıyor. Varoluş ağacın kökü, yaşamsal faaliyetler ağacın dalları olsa; insan ikisi arasında da gezinebilmeli, yeri gelince "kök"ün huzuru, yeri gelince dalların "keyfi"...

Ya bilincin de gerisinde veya daha doğrusu ötesinde ne var? Kuantum alanı? Sonsuz olasılıklar? Sınırsız boşluk ? Sanırım bilinç gizemini bir müddet daha korumaya devam edecek...


*presence

19 Haziran 2017 Pazartesi

“Kral Janaka, kutsal kitapların birinde, deneyimli bir süvarinin ayağını üzengiye koyup atın üzerine çıkıncaya kadar geçen kısacık sürede aydınlanabileceğini öğrenmiş. 

akışta olmak

Bunun üzerine tüm bilgeleri saraya davet etmiş, ancak hiçbiri ona bu tecrübeyi yaşatamamış. Bir gün yöreye, Ashtavakra adında bir yaşlı ermiş gelmiş. Rivayete göre o, daha doğmadan bilgeymiş. Ve o gün sarayın huzuruna kabul edildiğinde, krala hitaben ‘Bir beklentiniz varmış efendim, yardım edebileceğimi düşünüyorum’, dediğinde kral bilgeyi hemen tanımış. Zira “sekiz kıvrımlı” demek olan Ashtavakra’nın vücudunda ismi gibi sekiz eğri büğrü kıvrım varmış.

Sözünü sakınmayan bilge ‘Gerçekten aydınlanmak istiyorsanız o zaman başbaşa kalmalıyız demiş’. Saray erkanı salonu terk ettikten sonra, mekana bir at getirtilmiş.

- Ayağınızı üzengiye koyun, demiş Ashtavakra. Talimatı duyduğunuzda aydınlanacaksınız.
- Peki talimatı duyabilmem için şart olan nedir? diye sormuş kral.
- Ahantar kelime sannyatsam, yani feragattir. Herşeyden feragat ettiğinizde Hakikat’i işitebilecek hale gelirsiniz.
- Nasıl? diye sormuş kral.
- Size ait olan herşeyden vazgeçin. Kendinizi tanımlamalardan ayırın. 'Ben kralım'. 'Ben erkeğim'. 'Ben buyum'. Teker teker bana verin.
- Krallığımı, bedenimi, düşüncelerimi, egomu size veriyorum.
- Şimdi gerçeği duymaya hazır mısınız?

Kraldan cevap gelmediğini gören bilge, kralın kendini soyutlayıp onun asli haline döndüğünü anlamış.

- Ruhun fonksiyonunu dile getirebilmek için bedene, zihne ve entellekte ihtiyaç var, beni işitebilmeniz için bile biraz egoya sahip olmanız gerekir. Dolayısı ile bana verdiğiniz herşeyi size iade ediyorum, ancak unutmayın ödünç olarak veriyorum.

Kral ata tırmanmış ve bilge mırıldanmış:

- Sen O’sun, en yüce Mutluluk ve en yüce Huzursun.

Ve öyle olmuş…”

EGO DEDİKLERİ

Bu hikâyeyi çok severim, kanımca birçok şeye ışık tutmakta. Hele ki günümüzde insanların ego hakkındaki anlayışlarına bakılırsa. “Ego tu kaka”, “Ego bizimle Tanrısallığımızla aramızda olan en büyük engel”, sahi öyle mi? Birçok kişisel kursta ego bir düşman, tehdit gibi algılanıp paylaşılmakta; nerdeyse bütün suçu egoya atıp, çocuklar gibi “ben yapmadım, egom yaptı” :)) diyeceğiz. Sahi nedir ego?

Egoyu, yeryüzünde gelmiş geçmiş en güzel şekilde betimleyen kişi bence Eckhart Tolle’dir; “Ego, zihnin kendini herhangi bir formla tanımlamasıdır” der. Bu bir düşünce silsilesi, bir duygu veya fiziksel bir madde bile olabilir. Zihin kendini tanımak için yine kendini formla tanımlar, herhangi bir formla özdeşleştirir, böylelikle formlar dünyasına adım atar, zihnin bir şekilde kendi kendini anlama çabasından başka birşey değildir ki bu.

Vaktiyle aydınlanmış olduğu rivayet edilen üstatlardan Byron Katie’nin Almanya’daki inzivasına katılmıştım. İlk başlardaki aşk ve enerjiyle kendinden geçen Katie, uzunca bir süre deli divane ortalıklarda öylece dolanmış durmuş, ismini soranlara “Ne gereği var kim olduğumun,” diye cevap veriyormuş. Bu enerji patlaması ve bilincin ötesine geçme hâli zamanla durulduğunda, anlamış ki dünya işleri için yine de bir isme ve cisme ihtiyaç duyulmakta. Yani “ego”ya.

Ego olmadan “Ben varım, ben ve benim” diyemeyiz. Ego, bu dünyadaki dualiteyi algılamamız için gerekli elbette, yalnız;

“Ego mu bize hizmet etmekte? Bizler mi egoya?”

“Egomuzla ilişkimiz nasıl; esnek veya katı, akışkan veya durağan, eğlenceli veya hayli ciddi?”

“Nasıl ki bizler arabamız değiliz, arabayı bir müddet kullanıp sonrasında onu bir güzel kenara park ederiz, kendimizi ego ile özdeşleştirmeden, onu bilincin merkezi yapmadan, ona yapışmadan/onu itmeden onunla mütteffik olamaz mıyız?”

O zaman bilincin gerçekte merkezi ne? Geriye ne kalır? Gelin bu da gelecek yazımın konusu olsun diyerek sözü burda sırlayalım...

EGO OLA BERİ GELE

“Kral Janaka, kutsal kitapların birinde, deneyimli bir süvarinin ayağını üzengiye koyup atın üzerine çıkıncaya kadar geçen kısacık sürede aydınlanabileceğini öğrenmiş. 

akışta olmak

Bunun üzerine tüm bilgeleri saraya davet etmiş, ancak hiçbiri ona bu tecrübeyi yaşatamamış. Bir gün yöreye, Ashtavakra adında bir yaşlı ermiş gelmiş. Rivayete göre o, daha doğmadan bilgeymiş. Ve o gün sarayın huzuruna kabul edildiğinde, krala hitaben ‘Bir beklentiniz varmış efendim, yardım edebileceğimi düşünüyorum’, dediğinde kral bilgeyi hemen tanımış. Zira “sekiz kıvrımlı” demek olan Ashtavakra’nın vücudunda ismi gibi sekiz eğri büğrü kıvrım varmış.

Sözünü sakınmayan bilge ‘Gerçekten aydınlanmak istiyorsanız o zaman başbaşa kalmalıyız demiş’. Saray erkanı salonu terk ettikten sonra, mekana bir at getirtilmiş.

- Ayağınızı üzengiye koyun, demiş Ashtavakra. Talimatı duyduğunuzda aydınlanacaksınız.
- Peki talimatı duyabilmem için şart olan nedir? diye sormuş kral.
- Ahantar kelime sannyatsam, yani feragattir. Herşeyden feragat ettiğinizde Hakikat’i işitebilecek hale gelirsiniz.
- Nasıl? diye sormuş kral.
- Size ait olan herşeyden vazgeçin. Kendinizi tanımlamalardan ayırın. 'Ben kralım'. 'Ben erkeğim'. 'Ben buyum'. Teker teker bana verin.
- Krallığımı, bedenimi, düşüncelerimi, egomu size veriyorum.
- Şimdi gerçeği duymaya hazır mısınız?

Kraldan cevap gelmediğini gören bilge, kralın kendini soyutlayıp onun asli haline döndüğünü anlamış.

- Ruhun fonksiyonunu dile getirebilmek için bedene, zihne ve entellekte ihtiyaç var, beni işitebilmeniz için bile biraz egoya sahip olmanız gerekir. Dolayısı ile bana verdiğiniz herşeyi size iade ediyorum, ancak unutmayın ödünç olarak veriyorum.

Kral ata tırmanmış ve bilge mırıldanmış:

- Sen O’sun, en yüce Mutluluk ve en yüce Huzursun.

Ve öyle olmuş…”

EGO DEDİKLERİ

Bu hikâyeyi çok severim, kanımca birçok şeye ışık tutmakta. Hele ki günümüzde insanların ego hakkındaki anlayışlarına bakılırsa. “Ego tu kaka”, “Ego bizimle Tanrısallığımızla aramızda olan en büyük engel”, sahi öyle mi? Birçok kişisel kursta ego bir düşman, tehdit gibi algılanıp paylaşılmakta; nerdeyse bütün suçu egoya atıp, çocuklar gibi “ben yapmadım, egom yaptı” :)) diyeceğiz. Sahi nedir ego?

Egoyu, yeryüzünde gelmiş geçmiş en güzel şekilde betimleyen kişi bence Eckhart Tolle’dir; “Ego, zihnin kendini herhangi bir formla tanımlamasıdır” der. Bu bir düşünce silsilesi, bir duygu veya fiziksel bir madde bile olabilir. Zihin kendini tanımak için yine kendini formla tanımlar, herhangi bir formla özdeşleştirir, böylelikle formlar dünyasına adım atar, zihnin bir şekilde kendi kendini anlama çabasından başka birşey değildir ki bu.

Vaktiyle aydınlanmış olduğu rivayet edilen üstatlardan Byron Katie’nin Almanya’daki inzivasına katılmıştım. İlk başlardaki aşk ve enerjiyle kendinden geçen Katie, uzunca bir süre deli divane ortalıklarda öylece dolanmış durmuş, ismini soranlara “Ne gereği var kim olduğumun,” diye cevap veriyormuş. Bu enerji patlaması ve bilincin ötesine geçme hâli zamanla durulduğunda, anlamış ki dünya işleri için yine de bir isme ve cisme ihtiyaç duyulmakta. Yani “ego”ya.

Ego olmadan “Ben varım, ben ve benim” diyemeyiz. Ego, bu dünyadaki dualiteyi algılamamız için gerekli elbette, yalnız;

“Ego mu bize hizmet etmekte? Bizler mi egoya?”

“Egomuzla ilişkimiz nasıl; esnek veya katı, akışkan veya durağan, eğlenceli veya hayli ciddi?”

“Nasıl ki bizler arabamız değiliz, arabayı bir müddet kullanıp sonrasında onu bir güzel kenara park ederiz, kendimizi ego ile özdeşleştirmeden, onu bilincin merkezi yapmadan, ona yapışmadan/onu itmeden onunla mütteffik olamaz mıyız?”

O zaman bilincin gerçekte merkezi ne? Geriye ne kalır? Gelin bu da gelecek yazımın konusu olsun diyerek sözü burda sırlayalım...

18 Haziran 2017 Pazar

Bir varmış bir yokmuş, Padişah’ın birbirinden güzel 3 kızı varmış.

yaşasın Şeyda seviyo ve seviliyoo

Lâkin bizim Padişah içlerinde en zeki , en akıllı, en aklı başında gördüğü küçük kızına daha başka bir düşkünmüş. Gel zaman git zaman Padişah bir gün “Onlar beni ne kadar seviyor?” diye meraklanıp yanlarına çağırmış. İlk kızına sormuş;

- Beni ne kadar seversin?

İlk kızı, dünyalar güzeli, nazlı ve edalı cevap vermiş;

- Dünyalar kadar babacığım.

Bu cevap babasının oldukça hoşuna gitmiş. Sonra ikinci kızını emretmiş;

- Beni ne kadar seversin?

İkinci kızı, hayli hamaratlı, gözlerini süze süze cevap vermiş;

- Canım kadar, hattâ canımdan öte babacığım.

Sıra, has kızına, üçüncü olana gelmiş, daha ne söyleyebilirlermiş ki?

- Beni ne kadar seversin?

Üçüncü kız, keskin zekâsı ve dobra yüreğiyle lafı kıvırmadan yanıtlamış;

- Tuz kadar babacığım.

Padişah şaşkın ve üzgün bir şekilde, defalarca aynı soruyu sormuş, defalarca aynı yanıtı almış ve küçük kızı saraydan kovmuş: “Var git yoluna, benim senin gibi bir kızım yok bundan sonra...”

Küçük kız neye uğradığını şaşırmış, hüzünlü bir şekilde sarayı terk edip yola koyulmuş. Bu esnâda- diğer iki abla kıskançlıktan bayram etmişler- birbirlerine karşı babalarını destekleyip en küçük kardeşlerini unutması için ellerinden geleni yapacaklarına dair söz vermişler.

Gönül bu elbette söz dinler mi, kim sözünü geçirebilmiş ki, nice krallar, soylular, filozoflar geldiler geçtiler dünyadan...Hele ki baba yüreği. Ne kızını unutabilmiş, ne kalp kırıklığının yarattığı ince ve derin sızıyı...

Gel zaman git zaman, bizim esas kızın başından bir sürü macera geçmiş, daha bir olgunlaşmış, komşu ülkelerden birinde, meğer Padişah’ın küçük oğlu ona göz koymamış mı. Düğün yapılacağı zaman, bakmış ki kızımız davetli listesinde babasının da adı var, tüm düğün yemeklerine “tuz konmasın" emrini verdirmiş.

Düğün günü, Baba teşrif etmiş, bakmış hangi yemeği tatsa, "tuz"u yok, önce herhangi bir anlam verememiş, her bir lokmadan sonra yüzü buruşmuş, hiçbir şeycikler yiyemez olmuş. Sonra aklına küçük kızının dedikleri gelmiş, hüngür hüngür ağlamaya başlamış, “Dostlar benim bir kızım vardı, ben onun kıymetini bilemedim, vaktiyle beni ne kadar sevdiğini sorduğumda aldığım yanıt ‘tuz’ karşısında benimle alay ettiğini sandım da saraydan kovdum, şimdi anlıyorum ne demek istediğini, beni ne kadar esaslı sevdiğini. O gideli ağzımın tadı tuzu kalmadı, hiçbir şeyden tat almaz oldum a dostlar,” diyerek hıçkırıklara boğulmuş.

Kız bu sözleri duyunca adetâ sevinçten havalara uçarak babasına koşmuş ve sarılmış, kızkardeşleri ne zamadır pişman, birbirlerine kavuşmanın mutluluğu içinde güle oynaya düğünlerini yapmışlar.


SEVGİYİ GÖSTERMEK

Hep şaşmışımdır afili laflara rağmet edenlere. Bilirim, herkes sevgisini farklı gösterir, kimi sözlerle, kimi dokunarak, kimi aldığı hediyelerle... Tatlı söz yılanı bile adam eder etmesine de :), sözün söylenme şekli /yeri/zamanı değil itiraz ettiğim, hissedilmeden söylenen sözlere tepkim.

Türk erkeklerinin özgüveni çok mu düşük ne, “Canım cicimli” laflara pek rağbet etmekteler; maalesef kadın-erkek ilişkilerinde sıkça gözlemliyorum. Komik varlık insanoğlu, yalandan da olsa sevgi istiyor demek ki. Oysa bir şölen masası beklerken neden kırıntılarla avunur insan? Er ;) kişi kendini ele verir, bakın çevrenize, ne kadar çok "canım-cicim" diyorsa kişi, aslında o kadar bunların yokluğunu hissediyordur sisteminde. İnsan sistemi bir bütün. Eksiklikler ve fazlalıklar bir şekilde pörtler. Kullanılan kelimeden ziyade, kelimenin yansıttığı enerjidir önemli olan.

Al Yazmalım Selvi Boylum'un Asya’sının sorduğu gibi; “Sahi sevgi neydi?”

Sevgi taahhüt* demek demek. Onun için ne kadar sorumlu hissediyorsunuz ve neler yapabiliyorsunuz gözünüzü kırpmadan? Çocuğunuzun ateşi çıksa hiç düşünür müsünüz ne yapılacak/edilecek? Eyleme geçersiniz hiç durmadan.

Sevgi, sana yapılmasını istemediğini ona yapmamak demek.

Sevgi açık ve yalansız olmak demek, sözlerine ve duygularına sahip çıkmak.


Sevgi onun için korkusuzca inisiyatif almak demek.

İlâveten dinlemek. Sizi merak edip gözlerinizin içine bakarak dinleyen gerçekten seviyordur.

İşin sırrı sanırım yine kendimize çekidüzen vermekte... Sevmek bir niyet, insanın zaten özü sözü bir olsa veya sözü özünü yansıtsa, karşı cins ile olan ilişkiler bundan muaf tutulabilir mi?

Ya koşulsuz sevgi? Önce insanca sevmeyi başaralım da...

Hamiş: Gökten üç elma düşmüş, ilki teriyle evine ekmek götüren, koruyan-kollayan babişkolara, ikincisi evlâtlarına, üçüncüsü kime gelsin bilemedim ;)

Hamiş2: Buldum, sevmeyi bilenlere gelsin.

* Commitment

MASAL BU YA

Bir varmış bir yokmuş, Padişah’ın birbirinden güzel 3 kızı varmış.

yaşasın Şeyda seviyo ve seviliyoo

Lâkin bizim Padişah içlerinde en zeki , en akıllı, en aklı başında gördüğü küçük kızına daha başka bir düşkünmüş. Gel zaman git zaman Padişah bir gün “Onlar beni ne kadar seviyor?” diye meraklanıp yanlarına çağırmış. İlk kızına sormuş;

- Beni ne kadar seversin?

İlk kızı, dünyalar güzeli, nazlı ve edalı cevap vermiş;

- Dünyalar kadar babacığım.

Bu cevap babasının oldukça hoşuna gitmiş. Sonra ikinci kızını emretmiş;

- Beni ne kadar seversin?

İkinci kızı, hayli hamaratlı, gözlerini süze süze cevap vermiş;

- Canım kadar, hattâ canımdan öte babacığım.

Sıra, has kızına, üçüncü olana gelmiş, daha ne söyleyebilirlermiş ki?

- Beni ne kadar seversin?

Üçüncü kız, keskin zekâsı ve dobra yüreğiyle lafı kıvırmadan yanıtlamış;

- Tuz kadar babacığım.

Padişah şaşkın ve üzgün bir şekilde, defalarca aynı soruyu sormuş, defalarca aynı yanıtı almış ve küçük kızı saraydan kovmuş: “Var git yoluna, benim senin gibi bir kızım yok bundan sonra...”

Küçük kız neye uğradığını şaşırmış, hüzünlü bir şekilde sarayı terk edip yola koyulmuş. Bu esnâda- diğer iki abla kıskançlıktan bayram etmişler- birbirlerine karşı babalarını destekleyip en küçük kardeşlerini unutması için ellerinden geleni yapacaklarına dair söz vermişler.

Gönül bu elbette söz dinler mi, kim sözünü geçirebilmiş ki, nice krallar, soylular, filozoflar geldiler geçtiler dünyadan...Hele ki baba yüreği. Ne kızını unutabilmiş, ne kalp kırıklığının yarattığı ince ve derin sızıyı...

Gel zaman git zaman, bizim esas kızın başından bir sürü macera geçmiş, daha bir olgunlaşmış, komşu ülkelerden birinde, meğer Padişah’ın küçük oğlu ona göz koymamış mı. Düğün yapılacağı zaman, bakmış ki kızımız davetli listesinde babasının da adı var, tüm düğün yemeklerine “tuz konmasın" emrini verdirmiş.

Düğün günü, Baba teşrif etmiş, bakmış hangi yemeği tatsa, "tuz"u yok, önce herhangi bir anlam verememiş, her bir lokmadan sonra yüzü buruşmuş, hiçbir şeycikler yiyemez olmuş. Sonra aklına küçük kızının dedikleri gelmiş, hüngür hüngür ağlamaya başlamış, “Dostlar benim bir kızım vardı, ben onun kıymetini bilemedim, vaktiyle beni ne kadar sevdiğini sorduğumda aldığım yanıt ‘tuz’ karşısında benimle alay ettiğini sandım da saraydan kovdum, şimdi anlıyorum ne demek istediğini, beni ne kadar esaslı sevdiğini. O gideli ağzımın tadı tuzu kalmadı, hiçbir şeyden tat almaz oldum a dostlar,” diyerek hıçkırıklara boğulmuş.

Kız bu sözleri duyunca adetâ sevinçten havalara uçarak babasına koşmuş ve sarılmış, kızkardeşleri ne zamadır pişman, birbirlerine kavuşmanın mutluluğu içinde güle oynaya düğünlerini yapmışlar.


SEVGİYİ GÖSTERMEK

Hep şaşmışımdır afili laflara rağmet edenlere. Bilirim, herkes sevgisini farklı gösterir, kimi sözlerle, kimi dokunarak, kimi aldığı hediyelerle... Tatlı söz yılanı bile adam eder etmesine de :), sözün söylenme şekli /yeri/zamanı değil itiraz ettiğim, hissedilmeden söylenen sözlere tepkim.

Türk erkeklerinin özgüveni çok mu düşük ne, “Canım cicimli” laflara pek rağbet etmekteler; maalesef kadın-erkek ilişkilerinde sıkça gözlemliyorum. Komik varlık insanoğlu, yalandan da olsa sevgi istiyor demek ki. Oysa bir şölen masası beklerken neden kırıntılarla avunur insan? Er ;) kişi kendini ele verir, bakın çevrenize, ne kadar çok "canım-cicim" diyorsa kişi, aslında o kadar bunların yokluğunu hissediyordur sisteminde. İnsan sistemi bir bütün. Eksiklikler ve fazlalıklar bir şekilde pörtler. Kullanılan kelimeden ziyade, kelimenin yansıttığı enerjidir önemli olan.

Al Yazmalım Selvi Boylum'un Asya’sının sorduğu gibi; “Sahi sevgi neydi?”

Sevgi taahhüt* demek demek. Onun için ne kadar sorumlu hissediyorsunuz ve neler yapabiliyorsunuz gözünüzü kırpmadan? Çocuğunuzun ateşi çıksa hiç düşünür müsünüz ne yapılacak/edilecek? Eyleme geçersiniz hiç durmadan.

Sevgi, sana yapılmasını istemediğini ona yapmamak demek.

Sevgi açık ve yalansız olmak demek, sözlerine ve duygularına sahip çıkmak.


Sevgi onun için korkusuzca inisiyatif almak demek.

İlâveten dinlemek. Sizi merak edip gözlerinizin içine bakarak dinleyen gerçekten seviyordur.

İşin sırrı sanırım yine kendimize çekidüzen vermekte... Sevmek bir niyet, insanın zaten özü sözü bir olsa veya sözü özünü yansıtsa, karşı cins ile olan ilişkiler bundan muaf tutulabilir mi?

Ya koşulsuz sevgi? Önce insanca sevmeyi başaralım da...

Hamiş: Gökten üç elma düşmüş, ilki teriyle evine ekmek götüren, koruyan-kollayan babişkolara, ikincisi evlâtlarına, üçüncüsü kime gelsin bilemedim ;)

Hamiş2: Buldum, sevmeyi bilenlere gelsin.

* Commitment

7 Mayıs 2017 Pazar

Evet nerde kalmıştık?

Aşk içerde

Bu sene bahar geç geldi, hayli gecikti. Olsun varsın yeter ki gönüller hep bahar kıvamında olsun:)

Sizlere dişil zaman kavramından bahsetmiştim, dişinin doğal döngülerle olan bağından. Sonbahar ile başlamıştık hatırlatrsanız. Eril zaman lineer olandı, çizgisel ilerleyen. Dün-bugün-yarın; geçmiş-şimdi-gelecek misâli. Dişil zaman ise daire şeklinde varolandı; dönüp duran, başı-sonu, ucu-bucağı olmayan. Tıpkı gece-gündüz, mevsimler, ayın hâlleri, biz kadınlardaki menstrüasyon döngüsü gibi.

SONBAHAR-KIŞ

Sonbahar mevsimi biz dişilerde menstrüasyon döngümüzün son dilimine denk gelir. Genelde âdet döneminin sağlıklı bir kadın için 28 gün olduğu düşünülürse, kanama öncesi 21. günden kanamanın başlayacağı 1. güne kadar (yani 21-28 günler arası) olan dilim bir dişi için sonbahar mevsimidir. Sonbahar bir dişi için en sıkıntılı dönemdir, enerjisinin aşağı çekildiği dönem. “Yap”madan ziyade “Ol”ma dönemi. AYIN SON DÖRDÜNDEN YENİ AYA KADAR OLAN KISIM.

Regl öncesi sancılar, kasılmalar gibi biyolojik ve kimyasal süreçleri bir kenara koyacak olursak, Sonbahar mevsimi bir dişi için ruhsal olarak da “hazan” mevsimi, yumurtasıyla vedalaşıp döllenmeyeni geride bırakma zamanı. Dişi kolektif bilincin yansıması olarak illâ üremek zorunda olduğunu hisseder, üreyemediği için oldukça sıkıntılıdır. Oysa bir dişi sadece doğurarak üremez. Dişinin doğal enerjisi paralelinde, bu dönem geride bırakmak, vazgeçmek için hayli ideal,

Sonbahar bazı şeylerden feragat etme, geride bırakma anlamlarında ise Doğa ana en güzel örnek bizlere. Nasıl dökülür yapraklar, savrulur çiçekler! Geride bırakmak istediğimiz alışkanlıklar-tutumlar-düşünce kalıpları neler? Biriktirme arzumuz mu, her türlü dağınıklık, insanları memnun etme, özdeğeri düşük olma? Seçin seçebildiğinizi ;)

Kış mevsimi menstrüasyon döngümüzün ilk dilimine denk gelir. Kanamanın başladığı ilk günden 7. günün (ortalama kanama süresi 5-7 gün olarak düşünüldüğünde) sonuna kadar olan dilim bir dişi için kış mevsimidir. Yani onun kışıdır. Kış şunu söyler bizlere, “Haydi biraz içe dönme vakti”. Enerji içe yönelir. Regl dönemimizde yapılacaklar listesi; bol meditasyon, dinlenme, dua, içe bakmayı sağlayan her türlü yaklaşım ve sanatsal faaliyetler...” Bir “Yap”madan ziyade “Ol”ma dönemi daha. AYIN YENİ AY HALİNDEN İLK DÖRDÜNE KADAR OLAN KISIM.

BAHAR

Bahar mevsimi menstrüasyon döngümüzün ikinci dilimine denk gelir. Kanamanın bittiği 8. günden döngünün 14. gününe kadar olan dilim, dişinin baharıdır. Bahar vakti enerjinin yükselip dışarıya yöneldiği bir dönemdir; şunu söyler bizlere, “Haydi dışarıya”. İlkbahar doğanın uyandığı, her şeyin yeniden başladığı bir dönem, değil mi? O zaman gelsin yeni projeler, yeni başlangıçlar, ertelediğimiz- ötelediğimiz ne varsa; etkinlikler, faaliyetler, organizasyonlar, buluşmalar. Bir “Ol”madan ziyade “Yap”ma dönemi. AYIN İLK DÖRDÜNDEN DOLUNAYA KADAR OLAN KISIM.

Bu dönemde ilk başlardaki yorgunluğu atlatabilirsek :) ; sonrasında delidolu oluruz. Kanımız kaynar, içimiz coşar, fıkır fıkırızdır. Bahara en çok ne mi yakışır? Duyamadım? Elbette AŞK...

KARL MARX VE AŞK

Boğaziçi yıllarımda çıktı karşıma Marx Baba :) Daha önceden duymuştum adını elbette, zirâ modelini gördüğümde bütün matematiksel teorileriyle- af buyurun- kendimi salak sandım. Sistemden bağımsız söylüyorum bunları, ister sevin ister sevmeyin adam bir dâhi. Bazı adamlar çıksın tarih içinde, sistemler üretsin veya ortaya atsın, sonra bunu matematiksel denklemlerle göstermeye çalışsın. İlk denklemden öteye ilerleyememiştim, hâlâ hatırlarım.

Ben böyleydim de arkadaşlarım farklı mıydı? Sanmam. Yıllar sonra yolum, Londra'daki ünlü okul London School of Economics’in meşhur kütüphanesine düşünce (Das Kapital’i kaleme alığı yer) gözlerimde onu canlandırmaya çalıştım. Başını kitaplara gömmüş halde. Oysa çevreme baktığımda gördüğüm, Birleşmiş Milletler’in minyatürü şeklinde çeşitli ülkelerden gençlerin kulaklıklarıyla müzik eşliğinde- bizim kültürün aksine- kütüphanede ders çalışmalarıydı.

Geçenlerde kendisinin aşk hakkında bir sözüne rastladım, bu konuda da mı fikir belirtmiş diye hayli şaştım: "Bana göre gerçek aşk; vakitsiz bir samimiyetin dizginsiz tutku gösterişlerinde değil; sevgilinin kendisine hakim oluşunda, ölçülü ilgisinde, hatta hayranlık duyduğu kişiye yönelik çekingenliğinde saklıdır". Karl Marx


AŞK VE BAHAR

Ne ince, ne dâhiyane. Bu cümleyi bırakın yaşamayı, kaç kişi anlar/ algılar? Sahte "canım cicim" sözleri havalarda uçuşmaktayken. Karl Marx gibi dev bir devrimciye şunu demek isterim; “Aşk en büyük devrimmiş, yakar geçer yıkar geçer”. Sadece "olumsuz" anlamda değil, "olumlu" anlamda da elbette, hücreleri yeniler, yaşam enerjisi aşılar. Aynen BAHAR gibi...

AŞK egoya vurulan en büyük darbe, kendinden önceye bir başkasını koyabilmek-herhangi bir çıkar gözetmeksizin- büyük mesele. Her gerçek etkileşim kazanç olduğu kadar kayıp getirir. Yeni bir şey için eskiye veda edebilmek, geride bırakabilmek cesaret işi, aynen BAHAR gibi...

AŞK, bir başkasının karşısında çıplak kalabilmek -fiziksel,ruhsal- ve onun sana her türlü şekilde dokunmasına izin vererek sonrasında çiçek açmak. Aynen BAHAR gibi.

Bu anekdot insanlarla yakınlaşmaktan korkup kedi besleyenlere, insani aşkı yaşama cesareti olmayıp İlahi Aşk’tan dem vuranlara gelsin; "İzmirli arkadaşım sahilde aşık olduğu adamla zamanın keyfini çıkarırken, aynı otelde konaklayan spiritüel uygulamalarıyla ünlü bir grup kendisine yanaşarak ısrarla ve kibirle kongre salonuna götürmek isterler onu. En sonunda arkadaşım dayanamayıp patlar; "Dünyasallığı/dünyasal aşkı neden bu kadar küçümsüyorsunuz? Yaşayamadığınız için mi? Oysa bütün bunları onurlandırmak için gönderilmedik mi buraya? O bana İlahi'den gelen en güzel hediye olamaz mı? Hangi biriniz filmlerdeki gibi aşk yaşadınız? Belki de yaşayamadığınız için buradasınız. Bırakın da ben yaşayayım."

Ben şahidim, dünya üzerinde bilip duyacağım nadir sevdâlardan birini yaşamışlardı. Aşkı yaşayabilmek ve taşıyabilmek yürek işiymiş, bizzat gördüm, zamanla anladım...

Hamiş: http://www.martidergisi.com/mevsimlerden-bahar/#more-14463

MEVSİMLERDEN BAHAR

Evet nerde kalmıştık?

Aşk içerde

Bu sene bahar geç geldi, hayli gecikti. Olsun varsın yeter ki gönüller hep bahar kıvamında olsun:)

Sizlere dişil zaman kavramından bahsetmiştim, dişinin doğal döngülerle olan bağından. Sonbahar ile başlamıştık hatırlatrsanız. Eril zaman lineer olandı, çizgisel ilerleyen. Dün-bugün-yarın; geçmiş-şimdi-gelecek misâli. Dişil zaman ise daire şeklinde varolandı; dönüp duran, başı-sonu, ucu-bucağı olmayan. Tıpkı gece-gündüz, mevsimler, ayın hâlleri, biz kadınlardaki menstrüasyon döngüsü gibi.

SONBAHAR-KIŞ

Sonbahar mevsimi biz dişilerde menstrüasyon döngümüzün son dilimine denk gelir. Genelde âdet döneminin sağlıklı bir kadın için 28 gün olduğu düşünülürse, kanama öncesi 21. günden kanamanın başlayacağı 1. güne kadar (yani 21-28 günler arası) olan dilim bir dişi için sonbahar mevsimidir. Sonbahar bir dişi için en sıkıntılı dönemdir, enerjisinin aşağı çekildiği dönem. “Yap”madan ziyade “Ol”ma dönemi. AYIN SON DÖRDÜNDEN YENİ AYA KADAR OLAN KISIM.

Regl öncesi sancılar, kasılmalar gibi biyolojik ve kimyasal süreçleri bir kenara koyacak olursak, Sonbahar mevsimi bir dişi için ruhsal olarak da “hazan” mevsimi, yumurtasıyla vedalaşıp döllenmeyeni geride bırakma zamanı. Dişi kolektif bilincin yansıması olarak illâ üremek zorunda olduğunu hisseder, üreyemediği için oldukça sıkıntılıdır. Oysa bir dişi sadece doğurarak üremez. Dişinin doğal enerjisi paralelinde, bu dönem geride bırakmak, vazgeçmek için hayli ideal,

Sonbahar bazı şeylerden feragat etme, geride bırakma anlamlarında ise Doğa ana en güzel örnek bizlere. Nasıl dökülür yapraklar, savrulur çiçekler! Geride bırakmak istediğimiz alışkanlıklar-tutumlar-düşünce kalıpları neler? Biriktirme arzumuz mu, her türlü dağınıklık, insanları memnun etme, özdeğeri düşük olma? Seçin seçebildiğinizi ;)

Kış mevsimi menstrüasyon döngümüzün ilk dilimine denk gelir. Kanamanın başladığı ilk günden 7. günün (ortalama kanama süresi 5-7 gün olarak düşünüldüğünde) sonuna kadar olan dilim bir dişi için kış mevsimidir. Yani onun kışıdır. Kış şunu söyler bizlere, “Haydi biraz içe dönme vakti”. Enerji içe yönelir. Regl dönemimizde yapılacaklar listesi; bol meditasyon, dinlenme, dua, içe bakmayı sağlayan her türlü yaklaşım ve sanatsal faaliyetler...” Bir “Yap”madan ziyade “Ol”ma dönemi daha. AYIN YENİ AY HALİNDEN İLK DÖRDÜNE KADAR OLAN KISIM.

BAHAR

Bahar mevsimi menstrüasyon döngümüzün ikinci dilimine denk gelir. Kanamanın bittiği 8. günden döngünün 14. gününe kadar olan dilim, dişinin baharıdır. Bahar vakti enerjinin yükselip dışarıya yöneldiği bir dönemdir; şunu söyler bizlere, “Haydi dışarıya”. İlkbahar doğanın uyandığı, her şeyin yeniden başladığı bir dönem, değil mi? O zaman gelsin yeni projeler, yeni başlangıçlar, ertelediğimiz- ötelediğimiz ne varsa; etkinlikler, faaliyetler, organizasyonlar, buluşmalar. Bir “Ol”madan ziyade “Yap”ma dönemi. AYIN İLK DÖRDÜNDEN DOLUNAYA KADAR OLAN KISIM.

Bu dönemde ilk başlardaki yorgunluğu atlatabilirsek :) ; sonrasında delidolu oluruz. Kanımız kaynar, içimiz coşar, fıkır fıkırızdır. Bahara en çok ne mi yakışır? Duyamadım? Elbette AŞK...

KARL MARX VE AŞK

Boğaziçi yıllarımda çıktı karşıma Marx Baba :) Daha önceden duymuştum adını elbette, zirâ modelini gördüğümde bütün matematiksel teorileriyle- af buyurun- kendimi salak sandım. Sistemden bağımsız söylüyorum bunları, ister sevin ister sevmeyin adam bir dâhi. Bazı adamlar çıksın tarih içinde, sistemler üretsin veya ortaya atsın, sonra bunu matematiksel denklemlerle göstermeye çalışsın. İlk denklemden öteye ilerleyememiştim, hâlâ hatırlarım.

Ben böyleydim de arkadaşlarım farklı mıydı? Sanmam. Yıllar sonra yolum, Londra'daki ünlü okul London School of Economics’in meşhur kütüphanesine düşünce (Das Kapital’i kaleme alığı yer) gözlerimde onu canlandırmaya çalıştım. Başını kitaplara gömmüş halde. Oysa çevreme baktığımda gördüğüm, Birleşmiş Milletler’in minyatürü şeklinde çeşitli ülkelerden gençlerin kulaklıklarıyla müzik eşliğinde- bizim kültürün aksine- kütüphanede ders çalışmalarıydı.

Geçenlerde kendisinin aşk hakkında bir sözüne rastladım, bu konuda da mı fikir belirtmiş diye hayli şaştım: "Bana göre gerçek aşk; vakitsiz bir samimiyetin dizginsiz tutku gösterişlerinde değil; sevgilinin kendisine hakim oluşunda, ölçülü ilgisinde, hatta hayranlık duyduğu kişiye yönelik çekingenliğinde saklıdır". Karl Marx


AŞK VE BAHAR

Ne ince, ne dâhiyane. Bu cümleyi bırakın yaşamayı, kaç kişi anlar/ algılar? Sahte "canım cicim" sözleri havalarda uçuşmaktayken. Karl Marx gibi dev bir devrimciye şunu demek isterim; “Aşk en büyük devrimmiş, yakar geçer yıkar geçer”. Sadece "olumsuz" anlamda değil, "olumlu" anlamda da elbette, hücreleri yeniler, yaşam enerjisi aşılar. Aynen BAHAR gibi...

AŞK egoya vurulan en büyük darbe, kendinden önceye bir başkasını koyabilmek-herhangi bir çıkar gözetmeksizin- büyük mesele. Her gerçek etkileşim kazanç olduğu kadar kayıp getirir. Yeni bir şey için eskiye veda edebilmek, geride bırakabilmek cesaret işi, aynen BAHAR gibi...

AŞK, bir başkasının karşısında çıplak kalabilmek -fiziksel,ruhsal- ve onun sana her türlü şekilde dokunmasına izin vererek sonrasında çiçek açmak. Aynen BAHAR gibi.

Bu anekdot insanlarla yakınlaşmaktan korkup kedi besleyenlere, insani aşkı yaşama cesareti olmayıp İlahi Aşk’tan dem vuranlara gelsin; "İzmirli arkadaşım sahilde aşık olduğu adamla zamanın keyfini çıkarırken, aynı otelde konaklayan spiritüel uygulamalarıyla ünlü bir grup kendisine yanaşarak ısrarla ve kibirle kongre salonuna götürmek isterler onu. En sonunda arkadaşım dayanamayıp patlar; "Dünyasallığı/dünyasal aşkı neden bu kadar küçümsüyorsunuz? Yaşayamadığınız için mi? Oysa bütün bunları onurlandırmak için gönderilmedik mi buraya? O bana İlahi'den gelen en güzel hediye olamaz mı? Hangi biriniz filmlerdeki gibi aşk yaşadınız? Belki de yaşayamadığınız için buradasınız. Bırakın da ben yaşayayım."

Ben şahidim, dünya üzerinde bilip duyacağım nadir sevdâlardan birini yaşamışlardı. Aşkı yaşayabilmek ve taşıyabilmek yürek işiymiş, bizzat gördüm, zamanla anladım...

Hamiş: http://www.martidergisi.com/mevsimlerden-bahar/#more-14463

4 Mayıs 2017 Perşembe

"Çok üzgünüm", dedi 1.Kadın...

Merkez Efendi

"Taşıyamıyorum artık, regl dönemim bitmiyor, 12 gündür kanıyorum."

"Demek 'için için kanıyorsun' "dedi 2. Kadın.

Şaşırmadı 1. Kadın, biliyordu elbette ailesinin tüm dişilerinde bir bilgelik olduğunu. Sadece az ve öz tesbit karşısında duraladı.

"Birşeylere çok üzülmüş olmalısın," diye devam etti 2. Kadın, "neye?"

Hangi birini saysındı 1. Kadın, yaşayamadığı aşkı mı? Her türlü anlayışın sadece kendinden beklenmesini mi? Ülkenin hâlini mi? Neyi?

Birşey diyemedi, oysa avazı çıktığı kadar "yeter" demek isterdi; türküdeki gibi "güzeli ağlatırlar, çirkini söyletirler" misâli aşk başta her alanda ağlayan taraf olmaktan, ayakların baş olmasından bıkıp usanmıştı. Herkes ne yaparsa kendine yapardı da Hak yerini ne zaman bulacaktı?

"Boşver", dedi 1. Kadın, "boşuna ağrıtmayayım başını, mutsuzluk nasılsa egonun saçmalaması..."

"Ne söyledin?" dedi 2. Kadın. "Mutsuzluk egonun saçmalaması mı? Kim uydurdu bütün bunları?"

"Okudum bir yerlerde," diye mırıldandı kalbi kırık.

"Şaşıyorum" dedi 2. Kadın; "insanlık bilinci seviye seviye. Daha duygular onarılmadan, sonrasında her duygu onurlandırılıp yaşanmadan duygulardan özgürleşildiğini sanan boyuta sıçramayı düşünüyor insanlar...Tibet'e gitmekle olsaydı, temel atılmadan hiç 5. kata çıkılır mı?"

"Kuantum sıçraması yok mu?" diye hayretle sordu 1. Kadın.

"Varsa bile kaç kişide? İnsanlar aydınlanma hikâyelerine bayılıyorlar. Eckhart Tolle’nin özgürleşme öyküsü dillerde, o aşamaya gelince kadar gösterdiği emeklerden söz eden var mı?"

Bir kez daha haklıydı 2. Kadın, yoktu. "Canım yanıyor," dedi 1. Kadın, "eninde sonunda hep benim dediklerim çıkıyor, lâkin kimseler önceden dinlemiyor. Yapmayın, etmeyin dedim, dinlemediler."

"Demek ki herkesin alması gereken bir ders var" dedi 2. Kadın, gel sana bir öykü anlatayım:

MERKEZ

"Devrin en büyüklerinden ders almaya başlayan Yusuf-ı Sinan’a bir gün hocası öğrencilerinden çiçek getirmelerini isteyince, diğerlerinin hepsi birbirinden güzel çiçeklerle hocanın karşısına çıkarlar. Yusuf-ı Sinan ise dalından kopmuş bir sümbülle çıkagelir; hocasına 'Hangi çiçeğe el attımsa Allah’ı zikirle meşguldü, bu zavallı sümbül ise dalından kopmuştu' diye yanıtlar. Gel zaman git zaman kendisi ünlü bir alîm olur. Dergâhı olsun, sarığı olsun sümbüllerle dolu olduğu için Sümbül Efendi diye anılır.

Soru sorma sırası artık Sümbül Efendi’dedir. Bir gün öğrencilerine der ki: 'Alemi siz yaratmış olsaydınız ve kudretiniz olsaydı, neleri değiştirirdiniz?' Her bir öğrenci farklı cevaplar verir; kimi dünyadaki her şeyi değiştireceğini söyler, kimi bütün kötülükleri ortadan kaldıracağını... Musa Efendi ise 'Mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Alem öyle bir nizâm içinde ki, buna bir şey ilave etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez' deyince bu cevap Sümbül Efendi'nin hayli hoşuna gider, kendisine Merkez Efendi adını verir."

"Güzel öykü, herşeyi merkezinde bırakmak, yani olduğu gibi mi?" dedi 1. Kadın.

Hızla öğreniyordu 1. Kadın, başıyla onaylamak kalmıştı 2. Kadına.

"Nasıl kabul vereceğim peki?" diye sordu, 1. Kadın.

"Yılmışlıkla değil, kendini kandırarak hiç değil, umutsuzlukla vazgeçerek de değil. Öncelikle kabul edemediğin gerçeğini kabul et, sonra da kabul etmeye niyet et. Niyet enerjisi çok güçlüdür, unutma. Şimdiye kadar hep tutunmaya odaklamıştın enerjini."

"Peki sonra?"

"Sırayla, sonrası sende. Bende değil. Unutma reçeteyi doktor verir, hastanın tecrübe edecekleri hastayla ve evren arasındadır. Bu niyetle yaşamına kimler ve neler girecek; kimler ve neler yaşamından çıkacak bir dikkat et bakalım. Her aklına geldiğinde elindeki kalemi bırakır gibi önce iyice sık, sonra bırak, bırak gitsin, teslimiyete teslim ol."

"Kolay mı"? diye sordu 1. Kadın, "çok kolay gibi bahsediyorsun".

"Niceleri geldi geçti, yanıt aramaktan umudu kesti, kötü alışkanlıklara veya hayatın rutinine gömüldü. Kimi hayattan elini eteğini, kimi de kendini çekti, hayatına son verdi. Çok azı buna gönül verdi, yanıtın kendisi oldu. Hem unutma zaman ve yaratım hızlandı. Sen neyi seçiyorsun?"

"Kırmızı mı ve mavi hapı mı diye sor da bari tam olsun" dedi 1. Kadın. Hep böyleydi, en çaresiz zamanda bile gülünecek bir yan bulurdu...

"Bu demek değil ki eylemsiz kalacaksın. Teslimiyet eylemsizlikle karıştırılmakta sıklıkla. Gerçekte teslimiyet içsel enerjini serbest bırakmaktır; enerjini dışarıya yönlendirip dışsal uyarana yanıt vermemek değil. Olana direnmeyi bırakınca en güzel eylem doğar aslında."

"Nasıl?"

"Yaşa da gör. Sabırsız olma. 

"Pekiyi sabır ne?"

"Bu başka bir sohbetimizin konusu olsun."

SÜMBÜLLER DİLE GELSE

"Çok üzgünüm", dedi 1.Kadın...

Merkez Efendi

"Taşıyamıyorum artık, regl dönemim bitmiyor, 12 gündür kanıyorum."

"Demek 'için için kanıyorsun' "dedi 2. Kadın.

Şaşırmadı 1. Kadın, biliyordu elbette ailesinin tüm dişilerinde bir bilgelik olduğunu. Sadece az ve öz tesbit karşısında duraladı.

"Birşeylere çok üzülmüş olmalısın," diye devam etti 2. Kadın, "neye?"

Hangi birini saysındı 1. Kadın, yaşayamadığı aşkı mı? Her türlü anlayışın sadece kendinden beklenmesini mi? Ülkenin hâlini mi? Neyi?

Birşey diyemedi, oysa avazı çıktığı kadar "yeter" demek isterdi; türküdeki gibi "güzeli ağlatırlar, çirkini söyletirler" misâli aşk başta her alanda ağlayan taraf olmaktan, ayakların baş olmasından bıkıp usanmıştı. Herkes ne yaparsa kendine yapardı da Hak yerini ne zaman bulacaktı?

"Boşver", dedi 1. Kadın, "boşuna ağrıtmayayım başını, mutsuzluk nasılsa egonun saçmalaması..."

"Ne söyledin?" dedi 2. Kadın. "Mutsuzluk egonun saçmalaması mı? Kim uydurdu bütün bunları?"

"Okudum bir yerlerde," diye mırıldandı kalbi kırık.

"Şaşıyorum" dedi 2. Kadın; "insanlık bilinci seviye seviye. Daha duygular onarılmadan, sonrasında her duygu onurlandırılıp yaşanmadan duygulardan özgürleşildiğini sanan boyuta sıçramayı düşünüyor insanlar...Tibet'e gitmekle olsaydı, temel atılmadan hiç 5. kata çıkılır mı?"

"Kuantum sıçraması yok mu?" diye hayretle sordu 1. Kadın.

"Varsa bile kaç kişide? İnsanlar aydınlanma hikâyelerine bayılıyorlar. Eckhart Tolle’nin özgürleşme öyküsü dillerde, o aşamaya gelince kadar gösterdiği emeklerden söz eden var mı?"

Bir kez daha haklıydı 2. Kadın, yoktu. "Canım yanıyor," dedi 1. Kadın, "eninde sonunda hep benim dediklerim çıkıyor, lâkin kimseler önceden dinlemiyor. Yapmayın, etmeyin dedim, dinlemediler."

"Demek ki herkesin alması gereken bir ders var" dedi 2. Kadın, gel sana bir öykü anlatayım:

MERKEZ

"Devrin en büyüklerinden ders almaya başlayan Yusuf-ı Sinan’a bir gün hocası öğrencilerinden çiçek getirmelerini isteyince, diğerlerinin hepsi birbirinden güzel çiçeklerle hocanın karşısına çıkarlar. Yusuf-ı Sinan ise dalından kopmuş bir sümbülle çıkagelir; hocasına 'Hangi çiçeğe el attımsa Allah’ı zikirle meşguldü, bu zavallı sümbül ise dalından kopmuştu' diye yanıtlar. Gel zaman git zaman kendisi ünlü bir alîm olur. Dergâhı olsun, sarığı olsun sümbüllerle dolu olduğu için Sümbül Efendi diye anılır.

Soru sorma sırası artık Sümbül Efendi’dedir. Bir gün öğrencilerine der ki: 'Alemi siz yaratmış olsaydınız ve kudretiniz olsaydı, neleri değiştirirdiniz?' Her bir öğrenci farklı cevaplar verir; kimi dünyadaki her şeyi değiştireceğini söyler, kimi bütün kötülükleri ortadan kaldıracağını... Musa Efendi ise 'Mümkün olsaydı, her şeyi merkezinde bırakırdım. Alem öyle bir nizâm içinde ki, buna bir şey ilave etmek veya bir şeyi eksiltmek düşünülemez' deyince bu cevap Sümbül Efendi'nin hayli hoşuna gider, kendisine Merkez Efendi adını verir."

"Güzel öykü, herşeyi merkezinde bırakmak, yani olduğu gibi mi?" dedi 1. Kadın.

Hızla öğreniyordu 1. Kadın, başıyla onaylamak kalmıştı 2. Kadına.

"Nasıl kabul vereceğim peki?" diye sordu, 1. Kadın.

"Yılmışlıkla değil, kendini kandırarak hiç değil, umutsuzlukla vazgeçerek de değil. Öncelikle kabul edemediğin gerçeğini kabul et, sonra da kabul etmeye niyet et. Niyet enerjisi çok güçlüdür, unutma. Şimdiye kadar hep tutunmaya odaklamıştın enerjini."

"Peki sonra?"

"Sırayla, sonrası sende. Bende değil. Unutma reçeteyi doktor verir, hastanın tecrübe edecekleri hastayla ve evren arasındadır. Bu niyetle yaşamına kimler ve neler girecek; kimler ve neler yaşamından çıkacak bir dikkat et bakalım. Her aklına geldiğinde elindeki kalemi bırakır gibi önce iyice sık, sonra bırak, bırak gitsin, teslimiyete teslim ol."

"Kolay mı"? diye sordu 1. Kadın, "çok kolay gibi bahsediyorsun".

"Niceleri geldi geçti, yanıt aramaktan umudu kesti, kötü alışkanlıklara veya hayatın rutinine gömüldü. Kimi hayattan elini eteğini, kimi de kendini çekti, hayatına son verdi. Çok azı buna gönül verdi, yanıtın kendisi oldu. Hem unutma zaman ve yaratım hızlandı. Sen neyi seçiyorsun?"

"Kırmızı mı ve mavi hapı mı diye sor da bari tam olsun" dedi 1. Kadın. Hep böyleydi, en çaresiz zamanda bile gülünecek bir yan bulurdu...

"Bu demek değil ki eylemsiz kalacaksın. Teslimiyet eylemsizlikle karıştırılmakta sıklıkla. Gerçekte teslimiyet içsel enerjini serbest bırakmaktır; enerjini dışarıya yönlendirip dışsal uyarana yanıt vermemek değil. Olana direnmeyi bırakınca en güzel eylem doğar aslında."

"Nasıl?"

"Yaşa da gör. Sabırsız olma. 

"Pekiyi sabır ne?"

"Bu başka bir sohbetimizin konusu olsun."

19 Mart 2017 Pazar

"Vaktim olsa, daha kısa yazardım" Anton Çehov

aşk

"Meşe ağacında oturan bir baykuş vardı.

Seyrettikçe yaşamı daha az konuşur oldu

Daha az konuştukça daha çok duyar oldu.

Acaba neden bu bilge kuş gibi olamıyoruz ?"

-Mercan Dede




"Bir insan deneyim aradığında beden olur.

Bilgi aradığında zihin olur.

Tanrıyı aradığında kalp olur.

Gerçeği aradığında hiçlik olur."

-Mooji



...

"Vaktim olsa, daha kısa yazardım" Anton Çehov

aşk

"Meşe ağacında oturan bir baykuş vardı.

Seyrettikçe yaşamı daha az konuşur oldu

Daha az konuştukça daha çok duyar oldu.

Acaba neden bu bilge kuş gibi olamıyoruz ?"

-Mercan Dede




"Bir insan deneyim aradığında beden olur.

Bilgi aradığında zihin olur.

Tanrıyı aradığında kalp olur.

Gerçeği aradığında hiçlik olur."

-Mooji



17 Mart 2017 Cuma

Her seçim akabinde iki şey getiriyor; özgürlük ve sorumluluk. Ne diyelim o zaman; Seçim, Özgürlük, Sorumluluk üçlüsüne...

Ha ha ha

Bir gün meditasyonda bir an geldi, kısacık bir an...Sonsuz olasılıklara adım attım, nasıl büyüleyiciydi anlatamam. Aynı zamanda ürkütücü. Peki bu manzara karşısında ne mi yaptım? Arkama bile bakmadan kaçtım :)

Seçimlerin getirdiği özgürlük duygusu muazzam bir şey, düşünebiliyor musunuz, deseler sizleri dünya adında bir gezegene yollayacağız, hiçbir şeyi seçme özgürlüğünüz olmayacak, nasıl olurdu? Neler hissederdiniz? Şaşkınlık? Eli kolu bağlı?

ÖZGÜRLÜĞÜ KURBAN ETMEK

Seçmek için, seçebilmek için nasıl özgür olmak gerek ise; her seçimle beraber az birazcık özgürleşiriz sanki. Özgürlüğü hepimiz tatmışızdır, tüy gibi hafiftir, adeta kanatlanıp uçuveresiniz gelir. Gerçekte özgür insan, Öz’ü gür insandır, Öz’dedir, Öz’de yaşar, Öz’den çağlar. Ne yapacağı pek kestirilemez. Gücünü sahiciliğinden alır. O yüzden sağolsun gerek sistemler gerek bireyler özgür insanlardan pek haz etmezler.

Hayatta herşeyi seçeriz. Hangi elbiseyi giyeyim? Hangi yolu izleyeyim? Nerede çalışayım? Kiminle evleneyim? Sağlığımızı bile. Seçmediğimizi sandığımızda bile (zihin paternleri, kalıpları, bilinçaltı, kolektif bilinç ve diğerleri sağolsun) seçmişizdir bir seviyede (gizli kontratlar diyorum ben bunlara). Bunların farkına vardığımızda açılır kapılar bir bir önümüzde, bundan sonrasında ne yapacağımız asıl mesele. Bilindik yoldan mı bilinmezi mi tercih ediyoruz ve buna değiyor mu?

Aslında “kurban” olmayı bile seçiyoruz. Biz seçiyoruz. Mecbur olduğunuzu zannettiğiniz şeyi yapmasanız ne olur? Şu şu şu olur (işsiz kaldık, boşandık ettik...), demek siz hâlâ söylediklerinizi yaşamaktansa bunu yapmayı seçiyorsanız bu bir SEÇİM. NOKTA. Asla mecburiyet değil. Eğer “Ben bunu yapmaya mecburum” demek yerine”“Ben şu şu nedenlerden dolayı bunu yapmayı seçiyorum” diyebiliyorsam kendi gücümü elime alırım.

Geçenlerde avukat bir arkadaş ile sohbet ediyoruz, çok güzel bir yorum getiriyor; "Baktığım davalarda kader kurbanlarının oranı %20'yi geçmez, insanlar sıklıkla seçimlerini yaşarlar. İnsanlar çaresiz değiller, yalnızca bu gerçeği görmezden gelirler. Kolayı, işine geleni veya onlara en kısa sürede en çok faydayı sağlayacaklarını düşündüğü şeyleri yaparlar." O zaman ekliyorum "Kaçınılmaz son bazen sinsi sinsi bazen bangır bangır geliyor desene. Nasıl bir film izlerken az çok karakterlerin başına neler gelebileceğini, hattâ sonlarını dahi tahmin edebiliyoruz..." ,"Evet, aynen o misâl," diye ekliyor.

Önemli bir farkla; sinemada filmin dışındayız, kendi senaryolarımızın ise değil. Görme ve işitme (bazen dokunma) ile dahil olduğumuz sinema-tiyatro sürecine kıyasla birçok duyumuzla dahil olduğumuz kendi hayatlarımız için yukarda saymış olduğum bu  kadar kolay olmasa gerek :)

Çok basit bir uygulama*, aşağıdaki boşlukları doldurun samimiyetle; göreceksiniz neleri neden seçmişiz hayretle;

“...seçiyorum, çünkü ....istiyorum”.

a) Para / taktir/ onaylanmak/ dışlanmamak/ güç / itibar için

b) Konfor / Rahatım için

c) Görev bilinciyle

d) Mahcubiyet/ Suçluluk/ Cezadan kaçınmak için

e) Kontrol edebilmek için

SORALIM SORUMLULUĞA

Bütün olanlara rağmen kurban bilinci pek bir popülerdir, neden mi? Kolaydır, rahattır. En önemlisi sorumluluktan uzaktır. Sormak isterdim “Sorumluluğa”, herkes niye senden bucak bucak kaçar?

Bence iki temel gerçeklik var; sevgi ve korku temelli. Bu iki gerçeklik iki farklı zihniyet yapısı doğurmuş; sevgi ve korku dolu olan.

Korku dolu olan sorumluluğu “Eyvah, çattık belaya, ben vereceğim hesabı, malımla, canımla, kanımla, terimle ödeyeceğim” diye yorumluyor. Komik varlık ademoğlu, aslında herşeyin ödemesini yapıyoruz ‘İlahi Adalet’ çerçevesinde, yeri geliyor peşin yeri geliyor taksitle. Araya zaman mefhumu girdiği için fark etmiyoruz bile.

Sevgi dolu olanda, sorumluluk=sevgi.Ne kadar yüreğinde insanın sevgi var, çevresine duyduğu sorumluluk o kadar artar. Bakınız Atatürk’e, Gandi’ye; tüm bir ulus ve hatta uygarlık için sorumlu hissetmişler kendini. Böyle böyle büyüyor insan. Sonra peygamberler demez mi, “Komşusu aç yatan bizden değildir” diye?

Alınan her sorumluluk aslında yine kişinin kendisine hizmet ediyor. Bu kavramın kendimizi suçlamak veya alçakgönüllü olmak ile hiç ilgisi yok. Hayır, sadece %100 sorumluluk aldığımızda, bizi yeni davranış ve aksiyonlara yöneltecek yeni açılımlar gerçekleşiyor, yeni fikir ve buluşlar ilgi ve düşünce alanımıza giriyor.

Londra’da, Liderlik derslerinden birine, arkadaşlarımızdan birisi sınıfa geç geldi, kullandığı “Kuzey” metro hattı Pazar günü bakıma alınmıştı. Arkadaşa göre, olayın kendisiyle hiçbir ilgisi yoktu. Pazar günü bakıma alınacağınu nereden bilebilirdi? “Lider gibi davranmıyorsun”, dedi eğitmenlerimizden biri. Yapılan koçluk neticesinde, arkadaşım geç kalma sorumluluğunu üzerine aldı, özür diledi. Neler mi yapabilirdi? Bir gece öncesinden metro hatlarının durumunu kontrol edebilirdi. Hatta eğitim binasının önündeki otobüs durağını hiç fark etmemiş olduğuna şaştı kaldı. Olayı tamirata atmaya takılsa, egosunu haklı çıkarmaya; otobüs ile gidip gelebilme opsiyonunu muhtemelen keşfedemeyecekti bile.


EN BÜYÜK YÜZLEŞME İNSANIN KENDİSİYLE

Sorumluluk ağır bir kelime, Çünkü sorumluluk “yüzleşme” getirir. Kiminle? Kişinin 'Kendisi' ile. Yüzleşmek değişim ve dönüşümle sonuçlanabilir. Amanın pek düşkün olduğumuz rahatımız kaçmasın. Peki bunun yanında neler kaçırıyoruz, sorduk mu hiç kendimize?

Mini bir koçluk sizlere, hayatınızda yaptığınız en büyük seçim neydi? Bu seçimin sonuçları neler oldu? Size (-) neler getirdi? (+) neler getirdi? Neler öğretti? Bugün buna dair neler hissediyorsunuz? Gerçek getirisi neydi? Bugün nasıl bir seçim yapardınız?

Hayat denen oyunu %100 yetişkin olma sorumluluğunda ve %100 çocuk olma keyfinde oynayabilsek ne güzel olurdu, bunun için neler mümkün sizce?


* Uygulamanın esası “Şiddetsiz İletişim
” adlı kitaptan, ufak eklemeler yaptım.


Hamiş: 1) Bu yazım aklıma, Öğrenci Yerleştirme Sınavı'na hazırlanırken sürekli dinlediğim bir parçayı getirdi. Biraz yüzümüz şenlensin, şarkıyı felsefesi için değil müziği için paylaşmaktayım anladığınız üzere ;) Şans, kadere inandım, MECBURİYETTEN, oooooooo...♫♬

2) http://www.martidergisi.com/s-o-s/#more-14402

S.O.S

Her seçim akabinde iki şey getiriyor; özgürlük ve sorumluluk. Ne diyelim o zaman; Seçim, Özgürlük, Sorumluluk üçlüsüne...

Ha ha ha

Bir gün meditasyonda bir an geldi, kısacık bir an...Sonsuz olasılıklara adım attım, nasıl büyüleyiciydi anlatamam. Aynı zamanda ürkütücü. Peki bu manzara karşısında ne mi yaptım? Arkama bile bakmadan kaçtım :)

Seçimlerin getirdiği özgürlük duygusu muazzam bir şey, düşünebiliyor musunuz, deseler sizleri dünya adında bir gezegene yollayacağız, hiçbir şeyi seçme özgürlüğünüz olmayacak, nasıl olurdu? Neler hissederdiniz? Şaşkınlık? Eli kolu bağlı?

ÖZGÜRLÜĞÜ KURBAN ETMEK

Seçmek için, seçebilmek için nasıl özgür olmak gerek ise; her seçimle beraber az birazcık özgürleşiriz sanki. Özgürlüğü hepimiz tatmışızdır, tüy gibi hafiftir, adeta kanatlanıp uçuveresiniz gelir. Gerçekte özgür insan, Öz’ü gür insandır, Öz’dedir, Öz’de yaşar, Öz’den çağlar. Ne yapacağı pek kestirilemez. Gücünü sahiciliğinden alır. O yüzden sağolsun gerek sistemler gerek bireyler özgür insanlardan pek haz etmezler.

Hayatta herşeyi seçeriz. Hangi elbiseyi giyeyim? Hangi yolu izleyeyim? Nerede çalışayım? Kiminle evleneyim? Sağlığımızı bile. Seçmediğimizi sandığımızda bile (zihin paternleri, kalıpları, bilinçaltı, kolektif bilinç ve diğerleri sağolsun) seçmişizdir bir seviyede (gizli kontratlar diyorum ben bunlara). Bunların farkına vardığımızda açılır kapılar bir bir önümüzde, bundan sonrasında ne yapacağımız asıl mesele. Bilindik yoldan mı bilinmezi mi tercih ediyoruz ve buna değiyor mu?

Aslında “kurban” olmayı bile seçiyoruz. Biz seçiyoruz. Mecbur olduğunuzu zannettiğiniz şeyi yapmasanız ne olur? Şu şu şu olur (işsiz kaldık, boşandık ettik...), demek siz hâlâ söylediklerinizi yaşamaktansa bunu yapmayı seçiyorsanız bu bir SEÇİM. NOKTA. Asla mecburiyet değil. Eğer “Ben bunu yapmaya mecburum” demek yerine”“Ben şu şu nedenlerden dolayı bunu yapmayı seçiyorum” diyebiliyorsam kendi gücümü elime alırım.

Geçenlerde avukat bir arkadaş ile sohbet ediyoruz, çok güzel bir yorum getiriyor; "Baktığım davalarda kader kurbanlarının oranı %20'yi geçmez, insanlar sıklıkla seçimlerini yaşarlar. İnsanlar çaresiz değiller, yalnızca bu gerçeği görmezden gelirler. Kolayı, işine geleni veya onlara en kısa sürede en çok faydayı sağlayacaklarını düşündüğü şeyleri yaparlar." O zaman ekliyorum "Kaçınılmaz son bazen sinsi sinsi bazen bangır bangır geliyor desene. Nasıl bir film izlerken az çok karakterlerin başına neler gelebileceğini, hattâ sonlarını dahi tahmin edebiliyoruz..." ,"Evet, aynen o misâl," diye ekliyor.

Önemli bir farkla; sinemada filmin dışındayız, kendi senaryolarımızın ise değil. Görme ve işitme (bazen dokunma) ile dahil olduğumuz sinema-tiyatro sürecine kıyasla birçok duyumuzla dahil olduğumuz kendi hayatlarımız için yukarda saymış olduğum bu  kadar kolay olmasa gerek :)

Çok basit bir uygulama*, aşağıdaki boşlukları doldurun samimiyetle; göreceksiniz neleri neden seçmişiz hayretle;

“...seçiyorum, çünkü ....istiyorum”.

a) Para / taktir/ onaylanmak/ dışlanmamak/ güç / itibar için

b) Konfor / Rahatım için

c) Görev bilinciyle

d) Mahcubiyet/ Suçluluk/ Cezadan kaçınmak için

e) Kontrol edebilmek için

SORALIM SORUMLULUĞA

Bütün olanlara rağmen kurban bilinci pek bir popülerdir, neden mi? Kolaydır, rahattır. En önemlisi sorumluluktan uzaktır. Sormak isterdim “Sorumluluğa”, herkes niye senden bucak bucak kaçar?

Bence iki temel gerçeklik var; sevgi ve korku temelli. Bu iki gerçeklik iki farklı zihniyet yapısı doğurmuş; sevgi ve korku dolu olan.

Korku dolu olan sorumluluğu “Eyvah, çattık belaya, ben vereceğim hesabı, malımla, canımla, kanımla, terimle ödeyeceğim” diye yorumluyor. Komik varlık ademoğlu, aslında herşeyin ödemesini yapıyoruz ‘İlahi Adalet’ çerçevesinde, yeri geliyor peşin yeri geliyor taksitle. Araya zaman mefhumu girdiği için fark etmiyoruz bile.

Sevgi dolu olanda, sorumluluk=sevgi.Ne kadar yüreğinde insanın sevgi var, çevresine duyduğu sorumluluk o kadar artar. Bakınız Atatürk’e, Gandi’ye; tüm bir ulus ve hatta uygarlık için sorumlu hissetmişler kendini. Böyle böyle büyüyor insan. Sonra peygamberler demez mi, “Komşusu aç yatan bizden değildir” diye?

Alınan her sorumluluk aslında yine kişinin kendisine hizmet ediyor. Bu kavramın kendimizi suçlamak veya alçakgönüllü olmak ile hiç ilgisi yok. Hayır, sadece %100 sorumluluk aldığımızda, bizi yeni davranış ve aksiyonlara yöneltecek yeni açılımlar gerçekleşiyor, yeni fikir ve buluşlar ilgi ve düşünce alanımıza giriyor.

Londra’da, Liderlik derslerinden birine, arkadaşlarımızdan birisi sınıfa geç geldi, kullandığı “Kuzey” metro hattı Pazar günü bakıma alınmıştı. Arkadaşa göre, olayın kendisiyle hiçbir ilgisi yoktu. Pazar günü bakıma alınacağınu nereden bilebilirdi? “Lider gibi davranmıyorsun”, dedi eğitmenlerimizden biri. Yapılan koçluk neticesinde, arkadaşım geç kalma sorumluluğunu üzerine aldı, özür diledi. Neler mi yapabilirdi? Bir gece öncesinden metro hatlarının durumunu kontrol edebilirdi. Hatta eğitim binasının önündeki otobüs durağını hiç fark etmemiş olduğuna şaştı kaldı. Olayı tamirata atmaya takılsa, egosunu haklı çıkarmaya; otobüs ile gidip gelebilme opsiyonunu muhtemelen keşfedemeyecekti bile.


EN BÜYÜK YÜZLEŞME İNSANIN KENDİSİYLE

Sorumluluk ağır bir kelime, Çünkü sorumluluk “yüzleşme” getirir. Kiminle? Kişinin 'Kendisi' ile. Yüzleşmek değişim ve dönüşümle sonuçlanabilir. Amanın pek düşkün olduğumuz rahatımız kaçmasın. Peki bunun yanında neler kaçırıyoruz, sorduk mu hiç kendimize?

Mini bir koçluk sizlere, hayatınızda yaptığınız en büyük seçim neydi? Bu seçimin sonuçları neler oldu? Size (-) neler getirdi? (+) neler getirdi? Neler öğretti? Bugün buna dair neler hissediyorsunuz? Gerçek getirisi neydi? Bugün nasıl bir seçim yapardınız?

Hayat denen oyunu %100 yetişkin olma sorumluluğunda ve %100 çocuk olma keyfinde oynayabilsek ne güzel olurdu, bunun için neler mümkün sizce?


* Uygulamanın esası “Şiddetsiz İletişim
” adlı kitaptan, ufak eklemeler yaptım.


Hamiş: 1) Bu yazım aklıma, Öğrenci Yerleştirme Sınavı'na hazırlanırken sürekli dinlediğim bir parçayı getirdi. Biraz yüzümüz şenlensin, şarkıyı felsefesi için değil müziği için paylaşmaktayım anladığınız üzere ;) Şans, kadere inandım, MECBURİYETTEN, oooooooo...♫♬

2) http://www.martidergisi.com/s-o-s/#more-14402