26 Mayıs 2016 Perşembe

Bence dünyadan gelmiş geçmiş en güzel popüler insandı Grace Kelly...

sevdikçe güzelleşir insan

Tabi bilemeyeceğim, Kleopatra gibi, Hürrrem gibi tarihe tüm görkemleriyle damga vurmuş kişileri. Ne yazık, ressam yorumu tablolar haricinde onlardan birşeyler kalmamış bizlere...

Grace Kelly su gibiydi, duru. Adı üzerinde bir lütuftu. Grace sözlük anlamıyla nezaket, merhamet, incelik, görgü, erdem gibi anlamlarına da gelmekte...Sanki bu özelliklerin hem hepsini kapsıyor hem fazlasını muştuluyordu âdeta.

Elbette sadece fiziksel özeliklerden bahsetmiyorum, nitekim dizi dizi çocukları ve torunları oldu, hepsi soya çekim alımlı insanlar. Lâkin güzellikte anneannenin eline su dökemezler. Benim kastettiğim tavrıyla, tarzıyla, giyimiyle, davranışıyla, bakışıyla. Ezcümle “duruş”uyla.

BEN GÜZELE GÜZEL DEMEM

Her şeyin güzeli var, herkesin güzellik tanımı. Kimdir güzel? Kemik yapısı hayli düzgün olan mı? Burnu eğri, ağzı büyük Hollywood yıldızları da var oysa. Sanırım güzellikte en büyük kıstas oran, proporsiyon...

Proporsiyon kelimesi sözlükte; bir bütün içindeki parçaların ahengi arasındaki denge veya simetri ilişkisi anlamına gelmekte. Mimarinin temel ilkelerinden biri. Güzel denince aklımıza ilk gelenler doğa, insan. Her şey güzel olabilir meselâ bir bina, elbise, obje. Geldik mi yine kilit kelimelere? Ortak kriter yukardaki tanımda gizli bence; ahenk, estetik, denge.

Bana göre herkes güzel, kimseyi istesem de çirkin göremem. Eşyanın tabiatı öyle görünür bana. Bence Allah’ın bir lütfu bu Şeyda’ya ;). Yaradan her şeyi tam ve mükemmel yaratmış, düşmez söz kula. Sadece bazı durumlarda ve şahıslarda dersiniz ya; sanki bir sihir var deyip gözlerinizi alamazsınız. Benim kastettiğim tam olarak bu.

SADE VE DOĞAL OLAN

Yıllar yılı kafamda insanların fotoğraflarını çektim; onlar farkında değillerdi. Hani bazen bir insan uykusunu almıştır, mutludur, dingindir, o gün ayrı bir güzeldir; taaa içten bilirisiniz, en hoş haliyledir. Ailem, arkadaşlarım, yakın çevrem...Bazen kıkırdarken, bazen dalmış saçlarını düzeltirken, bazen uykuda, bazen banyo sonrası en saf ve masum halleriyle. O şekli sonsuzlukta bir yerlere kaydetmek istedim. Çilleri güneşin altında parlarken, kitabının sayfalarını merakla karıştırırken, denizde anın tadını çıkarıyorken...

Sevmedim kuaför salonları çıkışı yapay güzellikleri. En büyük kavgam buna dair oldu berberlerle, “çok süsleme, çok sunî olmasın, aman abartılı durmasın...” O zaman anladım, sadelik ve doğallıktan yanayım, kezâ onları cazibeli bulmaktayım.

SEVDİĞİN Mİ GÜZEL

Yıllar içinde gördüm ki; bir güzellik anlayışım daha varmış. Koçluk ve nefes gibi içe bakış çalışmaları sonrası; karşımdaki kişi bazen derin bir korkusuyla yüzleşip özgürleşir. O anda karşımdaki güzelliği anlatamam. Korku sanki karşımdaki yüze karanlık bir ifade verir, günlerce yıkanmamış misâli. Bu çalışma sonrası kişi âdeta ışıldar, yüzüne bir aydınlık gelir. Sanırım en tabii haline kavuşur.

İşte bu güzellik çok çekicidir. İlhâm verir. ‘Öz’ün Büyüsü’ diyorum ben buna. Biliyorum parfüm adı gibi geliyor kulağa. “Dudaklarım için hakîkat, sesimin güzelliği için dua, gözlerim için merhamet, ellerim için cömertlik, vücudum için dürüstlük, kalbim için sevgi ve şefkat parfümlerini kullanırım,” demiş biri. Kim söylemiş bilmiyorum, lâkin iyi etmiş.

Klasik olacak elbette bildiğiniz üzere bir de; “İnsan sevdiğini güzel bulurmuş”. Her bir şeycikleri sevse insan nasıl olurdu bu durum haliyle? Size göre güzellik ne?


GÜZELLİK ONSA, DOKUZ NE YAPSIN :)

Bence dünyadan gelmiş geçmiş en güzel popüler insandı Grace Kelly...

sevdikçe güzelleşir insan

Tabi bilemeyeceğim, Kleopatra gibi, Hürrrem gibi tarihe tüm görkemleriyle damga vurmuş kişileri. Ne yazık, ressam yorumu tablolar haricinde onlardan birşeyler kalmamış bizlere...

Grace Kelly su gibiydi, duru. Adı üzerinde bir lütuftu. Grace sözlük anlamıyla nezaket, merhamet, incelik, görgü, erdem gibi anlamlarına da gelmekte...Sanki bu özelliklerin hem hepsini kapsıyor hem fazlasını muştuluyordu âdeta.

Elbette sadece fiziksel özeliklerden bahsetmiyorum, nitekim dizi dizi çocukları ve torunları oldu, hepsi soya çekim alımlı insanlar. Lâkin güzellikte anneannenin eline su dökemezler. Benim kastettiğim tavrıyla, tarzıyla, giyimiyle, davranışıyla, bakışıyla. Ezcümle “duruş”uyla.

BEN GÜZELE GÜZEL DEMEM

Her şeyin güzeli var, herkesin güzellik tanımı. Kimdir güzel? Kemik yapısı hayli düzgün olan mı? Burnu eğri, ağzı büyük Hollywood yıldızları da var oysa. Sanırım güzellikte en büyük kıstas oran, proporsiyon...

Proporsiyon kelimesi sözlükte; bir bütün içindeki parçaların ahengi arasındaki denge veya simetri ilişkisi anlamına gelmekte. Mimarinin temel ilkelerinden biri. Güzel denince aklımıza ilk gelenler doğa, insan. Her şey güzel olabilir meselâ bir bina, elbise, obje. Geldik mi yine kilit kelimelere? Ortak kriter yukardaki tanımda gizli bence; ahenk, estetik, denge.

Bana göre herkes güzel, kimseyi istesem de çirkin göremem. Eşyanın tabiatı öyle görünür bana. Bence Allah’ın bir lütfu bu Şeyda’ya ;). Yaradan her şeyi tam ve mükemmel yaratmış, düşmez söz kula. Sadece bazı durumlarda ve şahıslarda dersiniz ya; sanki bir sihir var deyip gözlerinizi alamazsınız. Benim kastettiğim tam olarak bu.

SADE VE DOĞAL OLAN

Yıllar yılı kafamda insanların fotoğraflarını çektim; onlar farkında değillerdi. Hani bazen bir insan uykusunu almıştır, mutludur, dingindir, o gün ayrı bir güzeldir; taaa içten bilirisiniz, en hoş haliyledir. Ailem, arkadaşlarım, yakın çevrem...Bazen kıkırdarken, bazen dalmış saçlarını düzeltirken, bazen uykuda, bazen banyo sonrası en saf ve masum halleriyle. O şekli sonsuzlukta bir yerlere kaydetmek istedim. Çilleri güneşin altında parlarken, kitabının sayfalarını merakla karıştırırken, denizde anın tadını çıkarıyorken...

Sevmedim kuaför salonları çıkışı yapay güzellikleri. En büyük kavgam buna dair oldu berberlerle, “çok süsleme, çok sunî olmasın, aman abartılı durmasın...” O zaman anladım, sadelik ve doğallıktan yanayım, kezâ onları cazibeli bulmaktayım.

SEVDİĞİN Mİ GÜZEL

Yıllar içinde gördüm ki; bir güzellik anlayışım daha varmış. Koçluk ve nefes gibi içe bakış çalışmaları sonrası; karşımdaki kişi bazen derin bir korkusuyla yüzleşip özgürleşir. O anda karşımdaki güzelliği anlatamam. Korku sanki karşımdaki yüze karanlık bir ifade verir, günlerce yıkanmamış misâli. Bu çalışma sonrası kişi âdeta ışıldar, yüzüne bir aydınlık gelir. Sanırım en tabii haline kavuşur.

İşte bu güzellik çok çekicidir. İlhâm verir. ‘Öz’ün Büyüsü’ diyorum ben buna. Biliyorum parfüm adı gibi geliyor kulağa. “Dudaklarım için hakîkat, sesimin güzelliği için dua, gözlerim için merhamet, ellerim için cömertlik, vücudum için dürüstlük, kalbim için sevgi ve şefkat parfümlerini kullanırım,” demiş biri. Kim söylemiş bilmiyorum, lâkin iyi etmiş.

Klasik olacak elbette bildiğiniz üzere bir de; “İnsan sevdiğini güzel bulurmuş”. Her bir şeycikleri sevse insan nasıl olurdu bu durum haliyle? Size göre güzellik ne?


25 Mayıs 2016 Çarşamba


Çay davetine icabet

“Susalım mı birlikte” dedi erkek dişiye
Teklif ettiği şey değerli olmasına değerli
Dişi zaten yıllar öncesinden dememiş miydi
“Birlik yalnız sessizlikte” diye
O zamanlar tüm kulaklar sağır, kalpler mühürlü

Çay da var dedi erkek
Aman söz olmasın dedi dişi
Neden hep taş hep kaya
Diyerek somurttu erkek
Neden ellere gül bana fos
Aylar yıllarca beklemedim mi ben bu çay davetini
Birden bire ne değişti diye hayretle sordu dişi

Aylarca mı
Şaşırmıştı erkek
Tam iki ay bekledim mezuniyet sonrası
Her gün her dakika telefonun başında
Bıktım her sözümün iğne diye nitelendirilmesinden
İstemem incitmek kimseyi, ifade peşindeyim
Lafların sert olmasın sonra diye dikleşti erkek
Neticede erkek erkekti
Onlara göre ses ve söz yükseltme güçler savaşı demekti

Gerçekten hiç merak ettin mi bunca hırçınlık niye
Belki ufacık bir fırsat verilmedi diye
Oysa azıcık zaman yetip artardı bile
Akıp gidebilirdi herşey hiçlikten hiçliğe
Denemiş olurduk tanışmayı elele
Dert etmene lüzum yok bundan sonra
Satırlarım son haykırışımdır sana
Her sözüm ve sesim artık sadece benden bana

Kaçtım dedi erkek mağarama
Biz böyleyiz zira

Bu kadar mı korkutucuydum, tuhaftım, bilinmeyendim 
Sevdiğine hizmet edemeyendim
Sıkça engellenmiş ve çaresiz hissettim
Madem çook yoğundun madem kaçacaktın
Bir haftada öbür eve girme kararını nasıl aldın
Yüreğim bin parça, toparlayamıyorum hâlâ
Lakin iyi olacak olmasına

Doğru-yanlış olan ne
Kime göre neye göre
Lütfen çıkarma o yazını gündeme yine
Beni derinden yaralamak istemezsen elbette
Bütün bunlar zihnin kavramları
Kalp bilmez doğru-yanlış ve hatta eğrisini
Özlem bilir, hasret çeker, kucaklanmak ister delicesine

Munch'un “Çığlık” tablosu bir başyapıt olarak 
Köşede duradursun
Biz öbürünü alalım
Sessizliği asalım duvarın en mutena yerine  
“Ve susmada bile sözler, yalvarmalar vardır”
Dememiş mi Tasco
SESSİZLİK BAŞIMIZIN TACI ÖYLEYSE

Değil mi ki “İnsan yalnız sözle insan
Ve yalnız sözle bağlanır birbirine”
Üstad Montaigne'ye göre;
SÖZ KUTSAL, SÖZ DE GEREKLİ

Balık hafızalı olabilir insan
Veyahut dalgın olabilme lüksünde
Eee söz uçup geriye yazı kalırsa
O HALDE KALEM GİRSİN ARAYA

Sesli bir çağrı ne de şık olurdu
HEM SES LAZIM ARASIRA
Evrenin ilk yaratılış anı gibi
Ses melodik, ses olduğu gibi
Görüntü yanıltsa dahi ses sahici

Kabul, davete icabet yakışır
Dediğin gibi olsun, uyar bana da
Susalım o zaman uysalca
Masumiyetlerimiz masada yanıbaşımızda
Çaylar iki oldu Usta

SUSMA FİKRİ NASIL DOĞDU?


Çay davetine icabet

“Susalım mı birlikte” dedi erkek dişiye
Teklif ettiği şey değerli olmasına değerli
Dişi zaten yıllar öncesinden dememiş miydi
“Birlik yalnız sessizlikte” diye
O zamanlar tüm kulaklar sağır, kalpler mühürlü

Çay da var dedi erkek
Aman söz olmasın dedi dişi
Neden hep taş hep kaya
Diyerek somurttu erkek
Neden ellere gül bana fos
Aylar yıllarca beklemedim mi ben bu çay davetini
Birden bire ne değişti diye hayretle sordu dişi

Aylarca mı
Şaşırmıştı erkek
Tam iki ay bekledim mezuniyet sonrası
Her gün her dakika telefonun başında
Bıktım her sözümün iğne diye nitelendirilmesinden
İstemem incitmek kimseyi, ifade peşindeyim
Lafların sert olmasın sonra diye dikleşti erkek
Neticede erkek erkekti
Onlara göre ses ve söz yükseltme güçler savaşı demekti

Gerçekten hiç merak ettin mi bunca hırçınlık niye
Belki ufacık bir fırsat verilmedi diye
Oysa azıcık zaman yetip artardı bile
Akıp gidebilirdi herşey hiçlikten hiçliğe
Denemiş olurduk tanışmayı elele
Dert etmene lüzum yok bundan sonra
Satırlarım son haykırışımdır sana
Her sözüm ve sesim artık sadece benden bana

Kaçtım dedi erkek mağarama
Biz böyleyiz zira

Bu kadar mı korkutucuydum, tuhaftım, bilinmeyendim 
Sevdiğine hizmet edemeyendim
Sıkça engellenmiş ve çaresiz hissettim
Madem çook yoğundun madem kaçacaktın
Bir haftada öbür eve girme kararını nasıl aldın
Yüreğim bin parça, toparlayamıyorum hâlâ
Lakin iyi olacak olmasına

Doğru-yanlış olan ne
Kime göre neye göre
Lütfen çıkarma o yazını gündeme yine
Beni derinden yaralamak istemezsen elbette
Bütün bunlar zihnin kavramları
Kalp bilmez doğru-yanlış ve hatta eğrisini
Özlem bilir, hasret çeker, kucaklanmak ister delicesine

Munch'un “Çığlık” tablosu bir başyapıt olarak 
Köşede duradursun
Biz öbürünü alalım
Sessizliği asalım duvarın en mutena yerine  
“Ve susmada bile sözler, yalvarmalar vardır”
Dememiş mi Tasco
SESSİZLİK BAŞIMIZIN TACI ÖYLEYSE

Değil mi ki “İnsan yalnız sözle insan
Ve yalnız sözle bağlanır birbirine”
Üstad Montaigne'ye göre;
SÖZ KUTSAL, SÖZ DE GEREKLİ

Balık hafızalı olabilir insan
Veyahut dalgın olabilme lüksünde
Eee söz uçup geriye yazı kalırsa
O HALDE KALEM GİRSİN ARAYA

Sesli bir çağrı ne de şık olurdu
HEM SES LAZIM ARASIRA
Evrenin ilk yaratılış anı gibi
Ses melodik, ses olduğu gibi
Görüntü yanıltsa dahi ses sahici

Kabul, davete icabet yakışır
Dediğin gibi olsun, uyar bana da
Susalım o zaman uysalca
Masumiyetlerimiz masada yanıbaşımızda
Çaylar iki oldu Usta

22 Mayıs 2016 Pazar

Takıldım ben bu kelimeye, nedense...


Oysa dostlarım da var benim, kendimce. Her milletten, dinden ve meslekten, sayıları iki eli geçmez, yerleri başımın üsünde. Nedir “dostluk” desem, ne dersiniz; maddi-manevi paylaşım, başka? Samimi ve içten olmak ? Dertleşmek, sevgi-saygı, dinlemek? Ya da “Üç Silahşörler”de olduğu gibi “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” için mi? Çokça verilen örnektir Mevlânâ ve Şems’in dostluğu. Sahi kaldı mı böyle yaşanan dostluklar?

Elbette devir değişti, zaman su gibi akıp gitmekte; kendimize bile vakit ayıramazken, nasıl mümkün böylesine candan ilgiyi sunabilmek başka birine? Biliyorum hepsi geçerli, dünya hızla değişmekte, bir konferansta dinlemiştim; şimdi okuyan çocukların %65 gibi yüksek bir oranı bizim hiç bilmediğimiz mesleklerde çalışacaklarmış. Dünya ilerde ne hale gelecekse, düşünün hele. Elbette herşey dönüşürken kavramların sabit kalması varsayılamaz. Yaşananların duygusu olmasa dahi formlarının değişeceği aşikâr.

DOST DOST DİYE NİCESİNE

İstanbul’a ilk geldiğimde hayli afalladıydım (şimdi facebook paylaşımlarında aynı şaşkınlığı yaşamaktayım); herkes kadirşinâs, herkes hatırnaz, herkes herkese dostum demekte, lâkin en ufak birşey karşısında karşısındakini satabilmekte. Başı ağrır dostunun düğününe gitmez, evi uzak diye yasına katılmaz. Ammâ velâkin herkes herkesin canı-ciğeri.

Bence dostluk için en önemli kriter karşılıksız ve çıkarsız ilişki. Seninle ağlayan, seninle gülen. En başta da emek veren. Dost sinemaya yalnız gidilmesin hatta yalnız kalınmasın diye, derdini anlatmak istediğinde aranan biri oldu maalesef; o artık ‘anlık’ bir can yoldaşı. Aslında gerçekte öyle bir can yoldaşıydı ki bu; gerektiğinde can’ını bile emanet ettiğin, ancak gel zaman git zaman yıkanmaktan çekiveren çamaşırlar gibi tanımın içi hayli küçüldü.

DOST MU DÖNER Mİ

Neden dostluk edemiyoruz, layıkıyla hakkını veremiyoruz? Sanıyorum en başta “ben odaklılık”. O kadar ben odaklı olmuşuz ki farkında bile değiliz. Bir kutlamaya davetliyim; yeni bir kopuş yaşamışım, bunun yarattığı üzüntüyle aniden sol gözüm şişip sol elim uyuşuyor. Bende bir telâş. Arayıp gelemiyeceğimi söylüyorum canhıraş ve acil doktora gitmem gerektiğini ekliyorum, nedeni bile sorulmuyor desem. Alınmadım eminim odağı düzenleyeceği partide, sadece “ben” odağına bir örnek olsun diye.

Tabi bir sürü başka etken var; samimiyetsizlik, çıkarcılık, hesapçılık, paylaşmayı bilememekten tutun bilinçaltımızın hediyeleri ;) bağlanma, terk edilme, sevme ve sevilmeme korkuları da dahil bu sepete.

Buçuk döner olur elbette, pekiyi buçuk dostluk olur mu?


İLACI NE?

Dostluk gönül işi, aşk gibi. Birine aşık mısınız değil misiniz, bilirsiniz, değil mi? Uyandığınızda ilk düşündüğünüz odur, uyumadan önce en son aklınıza gelen , ne yaparsa yapsın silip atamazsınız, onun için herşeyin en iyisini dilersiniz. Bir üzüntüsünde için için yanında olmak istersiniz, mümkün olmasa dahi.

Gerçek dostluğun ucu evliyâlar* misâli Hak yoluna kadar çıkar. Takkelerimizi önümüze koyma zamanı, bu çizginin neresindeyiz ve neresinde durmayı SEÇİYORUZ? Skalanın bir ucunda gönül dostu, gönlünde herkes ile dost olan, kapsayarak genişleyen, aşk ile hizmet edip dokunabileceği kadar çok insanla bağ kurmayı isteyen; diğer ucunda yalnızlık ve bence daha kötüsü içi boş, sahte, yapmacık, karşılıklı çıkara dayalı her türlü paylaşım.

Yine ve yine “seçim” kelimesine gelindi desenize...

Hamiş: Seçimler üzerine bir yazı farz oldu bence...


* Evliyâ kelimesi Tasavvuf terimi olup veli kelimesinin çoğulu. Allah'ın dostları anlamında.


DOSTLUK MU DEDİNİZ?

Takıldım ben bu kelimeye, nedense...


Oysa dostlarım da var benim, kendimce. Her milletten, dinden ve meslekten, sayıları iki eli geçmez, yerleri başımın üsünde. Nedir “dostluk” desem, ne dersiniz; maddi-manevi paylaşım, başka? Samimi ve içten olmak ? Dertleşmek, sevgi-saygı, dinlemek? Ya da “Üç Silahşörler”de olduğu gibi “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” için mi? Çokça verilen örnektir Mevlânâ ve Şems’in dostluğu. Sahi kaldı mı böyle yaşanan dostluklar?

Elbette devir değişti, zaman su gibi akıp gitmekte; kendimize bile vakit ayıramazken, nasıl mümkün böylesine candan ilgiyi sunabilmek başka birine? Biliyorum hepsi geçerli, dünya hızla değişmekte, bir konferansta dinlemiştim; şimdi okuyan çocukların %65 gibi yüksek bir oranı bizim hiç bilmediğimiz mesleklerde çalışacaklarmış. Dünya ilerde ne hale gelecekse, düşünün hele. Elbette herşey dönüşürken kavramların sabit kalması varsayılamaz. Yaşananların duygusu olmasa dahi formlarının değişeceği aşikâr.

DOST DOST DİYE NİCESİNE

İstanbul’a ilk geldiğimde hayli afalladıydım (şimdi facebook paylaşımlarında aynı şaşkınlığı yaşamaktayım); herkes kadirşinâs, herkes hatırnaz, herkes herkese dostum demekte, lâkin en ufak birşey karşısında karşısındakini satabilmekte. Başı ağrır dostunun düğününe gitmez, evi uzak diye yasına katılmaz. Ammâ velâkin herkes herkesin canı-ciğeri.

Bence dostluk için en önemli kriter karşılıksız ve çıkarsız ilişki. Seninle ağlayan, seninle gülen. En başta da emek veren. Dost sinemaya yalnız gidilmesin hatta yalnız kalınmasın diye, derdini anlatmak istediğinde aranan biri oldu maalesef; o artık ‘anlık’ bir can yoldaşı. Aslında gerçekte öyle bir can yoldaşıydı ki bu; gerektiğinde can’ını bile emanet ettiğin, ancak gel zaman git zaman yıkanmaktan çekiveren çamaşırlar gibi tanımın içi hayli küçüldü.

DOST MU DÖNER Mİ

Neden dostluk edemiyoruz, layıkıyla hakkını veremiyoruz? Sanıyorum en başta “ben odaklılık”. O kadar ben odaklı olmuşuz ki farkında bile değiliz. Bir kutlamaya davetliyim; yeni bir kopuş yaşamışım, bunun yarattığı üzüntüyle aniden sol gözüm şişip sol elim uyuşuyor. Bende bir telâş. Arayıp gelemiyeceğimi söylüyorum canhıraş ve acil doktora gitmem gerektiğini ekliyorum, nedeni bile sorulmuyor desem. Alınmadım eminim odağı düzenleyeceği partide, sadece “ben” odağına bir örnek olsun diye.

Tabi bir sürü başka etken var; samimiyetsizlik, çıkarcılık, hesapçılık, paylaşmayı bilememekten tutun bilinçaltımızın hediyeleri ;) bağlanma, terk edilme, sevme ve sevilmeme korkuları da dahil bu sepete.

Buçuk döner olur elbette, pekiyi buçuk dostluk olur mu?


İLACI NE?

Dostluk gönül işi, aşk gibi. Birine aşık mısınız değil misiniz, bilirsiniz, değil mi? Uyandığınızda ilk düşündüğünüz odur, uyumadan önce en son aklınıza gelen , ne yaparsa yapsın silip atamazsınız, onun için herşeyin en iyisini dilersiniz. Bir üzüntüsünde için için yanında olmak istersiniz, mümkün olmasa dahi.

Gerçek dostluğun ucu evliyâlar* misâli Hak yoluna kadar çıkar. Takkelerimizi önümüze koyma zamanı, bu çizginin neresindeyiz ve neresinde durmayı SEÇİYORUZ? Skalanın bir ucunda gönül dostu, gönlünde herkes ile dost olan, kapsayarak genişleyen, aşk ile hizmet edip dokunabileceği kadar çok insanla bağ kurmayı isteyen; diğer ucunda yalnızlık ve bence daha kötüsü içi boş, sahte, yapmacık, karşılıklı çıkara dayalı her türlü paylaşım.

Yine ve yine “seçim” kelimesine gelindi desenize...

Hamiş: Seçimler üzerine bir yazı farz oldu bence...


* Evliyâ kelimesi Tasavvuf terimi olup veli kelimesinin çoğulu. Allah'ın dostları anlamında.


beş element ve Şeyda

Tırım tırım arandım

Dağlar dile geldi de;

“Yok dediler yamacımızda”


Sen ses vermedin



Kendimi nehre bıraktım

Sular ses verdi de;

“Boşuna gezme buralarda”

Sen elimi tutmadın



Ateşler yaktım

Korlarda yandım kavruldum

Onlar bile fısıldadı kulağıma;

“Var git yoluna

Kendine acımazsan bizlere acı”


Sen çıkıp gelmedin



Esen yelden medet umdum

Rüzgârın bile aklı karıştı;

“Çekip gideceğim

“Coşamaz oldum bu diyârlarda”

Sen yolundan şaşmadın

Başını bile uzatmadın



Toprağa gömdüm en son çare

Doğa anaya sığındım

Başımı okşadı şefkatle;

“Bırak derdini kutsal kâseye

“Zaman her şeyin ilacı”



Vazgeçtim tasından, tarağından,

Dermanından, yasından

Bırakıverdim akışına

Mevsimler geçti üzerinden ve üzerimden

Bir gün baktım bir filiz

Çıkarmış tazecik umut dolu ak başını

Dedim sonunda mesajımı aldın


BEŞ ELEMENT VE FİLİZ

beş element ve Şeyda

Tırım tırım arandım

Dağlar dile geldi de;

“Yok dediler yamacımızda”


Sen ses vermedin



Kendimi nehre bıraktım

Sular ses verdi de;

“Boşuna gezme buralarda”

Sen elimi tutmadın



Ateşler yaktım

Korlarda yandım kavruldum

Onlar bile fısıldadı kulağıma;

“Var git yoluna

Kendine acımazsan bizlere acı”


Sen çıkıp gelmedin



Esen yelden medet umdum

Rüzgârın bile aklı karıştı;

“Çekip gideceğim

“Coşamaz oldum bu diyârlarda”

Sen yolundan şaşmadın

Başını bile uzatmadın



Toprağa gömdüm en son çare

Doğa anaya sığındım

Başımı okşadı şefkatle;

“Bırak derdini kutsal kâseye

“Zaman her şeyin ilacı”



Vazgeçtim tasından, tarağından,

Dermanından, yasından

Bırakıverdim akışına

Mevsimler geçti üzerinden ve üzerimden

Bir gün baktım bir filiz

Çıkarmış tazecik umut dolu ak başını

Dedim sonunda mesajımı aldın


19 Mayıs 2016 Perşembe

Yapım: Ankara Tiyatrosu
Yöneten: Rüştü Asyalı, Efektör: Korkmaz Çakar
Seslendiren Sanatçılar: Çetin Tekindor, Tilbe Saran, Müşfik Kenter. Hatırladınız mı? O zaman devam edeyim...

Şeyda için hayat tatlı bir aydınlanma

Yazan: Şeyda Bodur
Oyun: Bir İlkyaz Gecesi Düşü (Tamam Shakespeare’in ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’’ndan esinlendim, ahhhh ah siz dikkatli okurlar, sizden birşey kaçmaz öhöm öhöm)

Zil sesi: Zırrrrrrrrrr

Şeyda (şaşırmış şekilde): Kim o? Hay Allah kimsecikleri beklemiyordum, gece yarısını geçti saat?
Zil ısrarla çalmaya devam eder: Zırrrrrrr
Şeyda (uykulu): Açayım bari...Siz de kimsiniz? Hem de bu saatte? Böyle palas pandıras da girilmez ki?
Zihnin sesi (telâşlı): Ne zamandır bu anı bekliyorum, kusura bakmayın...
Şeyda (biraz sert): Tamam buyrun, hem uyandırıyorsunuz, hem ayakkabılarınızı çıkarmıyorsunuz. Bu konuda hayli titizim. Sosyetik akrabalarım dalga da geçse, isterim dışarının enerjisi dışarda kalsın. Hem Japonya’da bile çıkarılıyor, bu neyin havası? Buyrun terlikleriniz.
Zihnin sesi: Evin ne sade, şimdiye kadar hep içerden bakınca; göremedik haliyle.
Şeyda (yumuşamış): Bu saatte rahatsız ettiğinize göre mesele mühim olmalı?
Zihnin sesi (bir iki öksürür): Şey nasıl desem, zam istiyorum ben, olmuyor böyle!
Şeyda (hayretle): Pardon?
Zihnin sesi (bir iki daha öksürür): Anlatayım, çok yoğun çalışıyorum, sabahtan akşama kadar düşünüyorsunuz, gecesi yok gündüzü yok, kim dayanır? Mesai vermelisiniz. Hem çoğu bizim “çöp” dediğimiz türden. Yani yaratıcılıktan, ilhâmdan uzak! Geçmişte bolca takılma, sonra gelecek için endişelenme. Bunu yapacağınıza bari gelecek için hayâl kursanız ya. Hoş size akıl vermek işim değil, ben sizi değil siz beni seçeceksiniz.
Şeyda: Anlamadım? Siz ciddi misiniz?
Zihnin sesi: Oldukça, sosyal yardım talebimiz de olacak, özelikle stresli anlarında düşünce hızınızın iki katına çıktığını tesbit etti sendika.
Şeyda (afallamış): Sendikanız da mı var?
Zihnin sesi: Elbette, sarı sendika mıydı, yok mavi, tamam şimdi buldum mor mor. Hem tepe çakrasının rengi, Bizanslılar’da sadece asiller giyermiş bu rengi. Ha bir de Hürrem Sultan. Bize de böylesi yakışır değil mi?
Şeyda (gülerek): Şimdi sen bu espri için de ek bir şeyler istemeyesin?
Zihnin sesi: Olabilir canım, ya zam ya meditasyon seçim senin. Pek de şekersin yahu, biz kaçar.
Şeyda (dumura uğramış): Canım? Siz? Siz kaç kişi?


ARKASI YARIN ;)

Bir şarkı alalım araya o zaman:
Oynaya oynaya gelin çocuklar
Elele elele verin çocuklar


Zil sesi: Zırrrrrrrrrr

Şeyda (sinirli): Ayy bu zil ne çaldı gece gece...
Sezgi (kuğu gibi süzülerek): Bu saatte rahatsız etmek istemezdik, kafa karışıklığı tesbit ettik!
Şeyda (rahatlamış): Doğru, neyi, kimi dinleyeceğimi şaşırdım.
Sezgi: Kolay değil insan olmak, zihnin sesi kafa karıştırır. Tabi arasıra onu da dinlemek icap eder.
Şeyda (merakla): Nasıl ayıracağım ben ikinizi? Ne zihnin sesi ne sezgi?
Sezgi (sevecen bir şekilde): Şöyle anlatayım, zihnin sesi bıdı bıdı eder, iyi çekmeyen bir radyo gibi. Yatay zamana aittir, aynı anda bikaç şey sunar; birbiriyle çelişen. Sezgide hiç şüphe yoktur, diğer doğrularla çelişmez, bu da mı olsaydı diye kararsızlığa sürüklemez. Sezgi içsel biliş duygusu yaratır; sembolik dillerle gelebilir, farkında olmak yeter. Misal rüyâyla gelir, doğa ile...
Şeyda: Geçtiğimiz yaz sürekli başıma yapraklar düştü, onun gibi mi?
Sezgi: Aynen bu bazen acı da verebilir, bir sevgiliyi geride bırakmak gibi, acıtsa bile gerçeği hissetme duygusu vardır.
Şeyda: Nasıl bildin?
Sezgi (oldukça sakin): Ee müsaadenle ben Sezgi’yim.
Şeyda: Sanki sevdiğim birinden kopacağımı hissettim derinden, bu sıcakta her solan yaprak nasıl beni ve hatta kafamı buluyordu? Allah’ım olmasın diye yalvardım...
Sezgi: Sakın üzülme, Yaradan dilerse kışın orta yerinde çiçekler dökülür başından aşağı. Lâkin herşeyin var zamanı.
Şeyda (derinden iç çeker)
Sezgi: Biz zamandan bağımsız faliyet gösteririz, dikey boyutta işleriz. Aniden beliririz, âdeta bir şimşeğe benzeriz. Böyle demem yanıltmasın, hayli narin, kırılganızdır. Gelince sarmalanmak, kucak açılmak isteriz.
Şeyda: Size nasıl yakınlaşıp kendimizi açabiliriz?
Sezgi (dingin ve emin) : Herşeyde olduğu gibi adım adım, basit işlerle başlayarak. Mesela dolabı açtın, planladığın ve hatta ütülediğin bir giysi vardı kafanda, ancak gözün sürekli başka birşeye takılmakta. Alıp onu giyerek...
Şeyda: Bir kez davete gideceğim, bir kolye sürekli elime geliyor bir şekilde, sanki beni tak diyor. Aynısı üzerinde bir hanımla tanıştım. Gülüştük. Onun gibi mi?
Sezgi (teşvik edici): Aynen, bazen farklı bir yol sizi çağırır, bazen bir yerde oturup 5 dakika mola vermek isterseniz yapın. Bakın bakalım neler oluyor?
Şeyda (motive olmuş) : Neler?
Sezgi: İnsanoğlu sınırlı düşünüyor; arzularına hep belirli yollarla kavuşacağınız sanıyor, oysa milyon, milyar, sonsuz yol var. Sezgi buna bir kapı. Dinlerseniz bizi, bütün kapılar kolay açılır, evren size hizmet etmek için âdeta yaraşır.
Şeyda (coşkuyla el çırparak): Ee başlasın yolculuk o zaman...
Sezgi (şen şakrak)Ee başlasın bilinmeyene yolculuk o zaman. Sürprizlere hazır ol...


Hamiş: İsterdim beni kadife sesli biri seslendirsin :) Bu vesile ile yukarda adı geçen ustaları saygıyla analım.


RADYO TİYATROSU

Yapım: Ankara Tiyatrosu
Yöneten: Rüştü Asyalı, Efektör: Korkmaz Çakar
Seslendiren Sanatçılar: Çetin Tekindor, Tilbe Saran, Müşfik Kenter. Hatırladınız mı? O zaman devam edeyim...

Şeyda için hayat tatlı bir aydınlanma

Yazan: Şeyda Bodur
Oyun: Bir İlkyaz Gecesi Düşü (Tamam Shakespeare’in ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’’ndan esinlendim, ahhhh ah siz dikkatli okurlar, sizden birşey kaçmaz öhöm öhöm)

Zil sesi: Zırrrrrrrrrr

Şeyda (şaşırmış şekilde): Kim o? Hay Allah kimsecikleri beklemiyordum, gece yarısını geçti saat?
Zil ısrarla çalmaya devam eder: Zırrrrrrr
Şeyda (uykulu): Açayım bari...Siz de kimsiniz? Hem de bu saatte? Böyle palas pandıras da girilmez ki?
Zihnin sesi (telâşlı): Ne zamandır bu anı bekliyorum, kusura bakmayın...
Şeyda (biraz sert): Tamam buyrun, hem uyandırıyorsunuz, hem ayakkabılarınızı çıkarmıyorsunuz. Bu konuda hayli titizim. Sosyetik akrabalarım dalga da geçse, isterim dışarının enerjisi dışarda kalsın. Hem Japonya’da bile çıkarılıyor, bu neyin havası? Buyrun terlikleriniz.
Zihnin sesi: Evin ne sade, şimdiye kadar hep içerden bakınca; göremedik haliyle.
Şeyda (yumuşamış): Bu saatte rahatsız ettiğinize göre mesele mühim olmalı?
Zihnin sesi (bir iki öksürür): Şey nasıl desem, zam istiyorum ben, olmuyor böyle!
Şeyda (hayretle): Pardon?
Zihnin sesi (bir iki daha öksürür): Anlatayım, çok yoğun çalışıyorum, sabahtan akşama kadar düşünüyorsunuz, gecesi yok gündüzü yok, kim dayanır? Mesai vermelisiniz. Hem çoğu bizim “çöp” dediğimiz türden. Yani yaratıcılıktan, ilhâmdan uzak! Geçmişte bolca takılma, sonra gelecek için endişelenme. Bunu yapacağınıza bari gelecek için hayâl kursanız ya. Hoş size akıl vermek işim değil, ben sizi değil siz beni seçeceksiniz.
Şeyda: Anlamadım? Siz ciddi misiniz?
Zihnin sesi: Oldukça, sosyal yardım talebimiz de olacak, özelikle stresli anlarında düşünce hızınızın iki katına çıktığını tesbit etti sendika.
Şeyda (afallamış): Sendikanız da mı var?
Zihnin sesi: Elbette, sarı sendika mıydı, yok mavi, tamam şimdi buldum mor mor. Hem tepe çakrasının rengi, Bizanslılar’da sadece asiller giyermiş bu rengi. Ha bir de Hürrem Sultan. Bize de böylesi yakışır değil mi?
Şeyda (gülerek): Şimdi sen bu espri için de ek bir şeyler istemeyesin?
Zihnin sesi: Olabilir canım, ya zam ya meditasyon seçim senin. Pek de şekersin yahu, biz kaçar.
Şeyda (dumura uğramış): Canım? Siz? Siz kaç kişi?


ARKASI YARIN ;)

Bir şarkı alalım araya o zaman:
Oynaya oynaya gelin çocuklar
Elele elele verin çocuklar


Zil sesi: Zırrrrrrrrrr

Şeyda (sinirli): Ayy bu zil ne çaldı gece gece...
Sezgi (kuğu gibi süzülerek): Bu saatte rahatsız etmek istemezdik, kafa karışıklığı tesbit ettik!
Şeyda (rahatlamış): Doğru, neyi, kimi dinleyeceğimi şaşırdım.
Sezgi: Kolay değil insan olmak, zihnin sesi kafa karıştırır. Tabi arasıra onu da dinlemek icap eder.
Şeyda (merakla): Nasıl ayıracağım ben ikinizi? Ne zihnin sesi ne sezgi?
Sezgi (sevecen bir şekilde): Şöyle anlatayım, zihnin sesi bıdı bıdı eder, iyi çekmeyen bir radyo gibi. Yatay zamana aittir, aynı anda bikaç şey sunar; birbiriyle çelişen. Sezgide hiç şüphe yoktur, diğer doğrularla çelişmez, bu da mı olsaydı diye kararsızlığa sürüklemez. Sezgi içsel biliş duygusu yaratır; sembolik dillerle gelebilir, farkında olmak yeter. Misal rüyâyla gelir, doğa ile...
Şeyda: Geçtiğimiz yaz sürekli başıma yapraklar düştü, onun gibi mi?
Sezgi: Aynen bu bazen acı da verebilir, bir sevgiliyi geride bırakmak gibi, acıtsa bile gerçeği hissetme duygusu vardır.
Şeyda: Nasıl bildin?
Sezgi (oldukça sakin): Ee müsaadenle ben Sezgi’yim.
Şeyda: Sanki sevdiğim birinden kopacağımı hissettim derinden, bu sıcakta her solan yaprak nasıl beni ve hatta kafamı buluyordu? Allah’ım olmasın diye yalvardım...
Sezgi: Sakın üzülme, Yaradan dilerse kışın orta yerinde çiçekler dökülür başından aşağı. Lâkin herşeyin var zamanı.
Şeyda (derinden iç çeker)
Sezgi: Biz zamandan bağımsız faliyet gösteririz, dikey boyutta işleriz. Aniden beliririz, âdeta bir şimşeğe benzeriz. Böyle demem yanıltmasın, hayli narin, kırılganızdır. Gelince sarmalanmak, kucak açılmak isteriz.
Şeyda: Size nasıl yakınlaşıp kendimizi açabiliriz?
Sezgi (dingin ve emin) : Herşeyde olduğu gibi adım adım, basit işlerle başlayarak. Mesela dolabı açtın, planladığın ve hatta ütülediğin bir giysi vardı kafanda, ancak gözün sürekli başka birşeye takılmakta. Alıp onu giyerek...
Şeyda: Bir kez davete gideceğim, bir kolye sürekli elime geliyor bir şekilde, sanki beni tak diyor. Aynısı üzerinde bir hanımla tanıştım. Gülüştük. Onun gibi mi?
Sezgi (teşvik edici): Aynen, bazen farklı bir yol sizi çağırır, bazen bir yerde oturup 5 dakika mola vermek isterseniz yapın. Bakın bakalım neler oluyor?
Şeyda (motive olmuş) : Neler?
Sezgi: İnsanoğlu sınırlı düşünüyor; arzularına hep belirli yollarla kavuşacağınız sanıyor, oysa milyon, milyar, sonsuz yol var. Sezgi buna bir kapı. Dinlerseniz bizi, bütün kapılar kolay açılır, evren size hizmet etmek için âdeta yaraşır.
Şeyda (coşkuyla el çırparak): Ee başlasın yolculuk o zaman...
Sezgi (şen şakrak)Ee başlasın bilinmeyene yolculuk o zaman. Sürprizlere hazır ol...


Hamiş: İsterdim beni kadife sesli biri seslendirsin :) Bu vesile ile yukarda adı geçen ustaları saygıyla analım.


12 Mayıs 2016 Perşembe

Konu hassas, nerden başlasam, nasıl anlatsam...


“Dişiler ve Döngüler” eğitimimi paylaşmaktayım, salon hayli eğitimli kadınlardan oluşmakta, diyorum ki “ataerkil dişi ne yapar, manipüle etmek ister,” bu yüzden telaffuz etmekten imtina ettiğim kelimeyi kullanıyorum: “sakın ha, insan iradesine ters düşecek ‘büyü’ gibi uygulamalara prim vermeyin. Rabbimiz bize kul hakkıyla gelmeyin diye buyur muyorlar mı? Hem iradeye tüm ışık alemi bile saygı gösterirken, bu had bilmezlik niye?”

Keşke demez olaydım, salonda koca bir sessizlik oluyor. Anlıyorum bu pratiğe benim gözümden bakılmıyor. İstanbul’a döner dönmez yaşadıklarımı gazeteci arkadaşımla paylaşıyorum; “hemen yazmalısın, ne acınası bir durum, başkasının onayına bu kadar muhtaç olmak”. Arkadaşım hayli bilimsel olup, bu tür şeylere inanmaz. Takıldığı nokta, dişilerin kendilerini bu kadar aciz hissetmeleri, gücünü erkeğe yaslamaları. Hem bu erkek sadece kafalarındaki olmak kaydıyla.

Enerji türü şeylere inananlar için hemen bir parantez açayım; nasıl ki şaman evrendeki enerjileri anlayıp, bağ kurup, hatta ustası olup bunları hayra kullanır; büyücü ise bunun karanlık yönü. Tam tersi. Külli ve cüzi iradeye baş kaldırır. Pembe bir mum yakıp evinize aşk enerjisini davet etmek başka; illa bir isme kavuşacaksınız, hatta o size ait olacak diye okutup üfletmeler, o hoca bu falcı dolanmalar başka. Ben diyeyim sakın ha ;)

ANLAMADIĞIN ŞEYİ DÖNÜŞTÜREMEZSİN

“Ya” diyorum, “anlamıyorum bunca kontrol çabasını, bunların hepsi kıtlık bilincinden değil de ne; bir erkek istemeye istemeye yanında dursa nasıl mutlu olunur?”

“İyi dersin güzel dersin; neden sence böyle bizim topraklar?”

“Bizim topraklarda değil sadece, Fransız bir arkadaşım demişti, Notre Dame kilisesi bile dolup taşar böyle taleplerle”.

“Hay Allah! Yalnız şu var Şeyda, anlayamadığın şeyleri dönüştürmezsin, madem çıktın bir güzellik adına yola, düşündün mü hiç dişiler neden buna başvurur acaba?”

Doğru söyler elbette canım dostum, adam döl saçma niyetiyle etrafta aranırken; dişisi kendince erkeğine şifa yapar, diğer dişilerden sakınır, koruyucu kalkanını örer belki de. Ters bir şekilde. Ters şifa derim ben buna (söyleyeyim yine isim hakkını aldım ;)) . Zaten akacak kan damarda durmaz, gidecek adam kalmaz. Ne yaparsanız yapın.


‘ÖZ’ÜN BÜYÜSÜ

Kadın- erkek ilişkileri hayli derin mevzu. Madem dünya ve algı değişiyor, illâki o da değişecek. Yalnız sanıyorum biz dişilere epey iş düşecek.

Herkesin ilişkisi kendine. Mühim olanı bana göre ilişki ne? Naçizane; ilişki en yalın ve kutsal haliyle başka bir insanla bütünleşmek, bir başkasının gözünden yaratıcıyı görmek. Bittabi benim de egom var ve genelde kime aşık oluyoruz? Egomuzun korkularını kaşıyan birine. Çünkü Sevgi'ye giden kadim yolda her diğer duygu kutbu ile var olmak durumunda.

Aşk - nefret
Güven - korku
Şefkat - öfke...

İnsan bir uçta çok takılınca ne oluyor, otomatikman öbür tarafa kayılıyor. Dişiler bunu dırdır, kavga çıkartma, detaycılık olarak yapıyor. Erkekler daha düz :) varlıklar olduğu için kaçıyorlar. Nereye mi? Koşa koşa mağaralarına...

İşte bizim sınavımız burda başlıyor, o kaçtığında ne yapıyoruz? Ben istenmedim diye üzerimize mi alınıyoruz, yoksa bu onun çöpü mü diyoruz? İkincisi makbul elbette, ilki egodan haliyle. Pekiyi böyle bir durumda ne yapabiliriz?

1- Fark edebiliriz (bizi tetikleyen korkumuz ne)
2- Korkumuzu temizleyebiliriz
3- İfade edebiliriz (kalpten)
4- Beklentisiz olabiliriz

Eğer frekansımızda bize eşlik etmeye devam edecekse "er" kişi bu çıta aşılıp ilişki sağlamlaşıp başka bir basamağa yükseliniyor, daha kaliteli daha derin bir seviyeye. Yok bizim frekansımızda olmaya hiç niyeti yoksa hayatımızdan çıkıp gidiyor ki buna izin verebilmek de büyük mesele, kutsal dişi olunuyor böylelikle.

Her korkuyu temizlediğimizde bize gelen hediye eşsiz; Öz’ün büyüsü.... Ve bu gücün karşısında hiç bir kötülük karşı duramaz, bu ışıltı reverans yapmaktan başka seçenek bırakmaz.

Hoşgeldiniz sihirli dünyaya...


Hamiş: Dişi ve eril birbirini tamamlar. Bakın bilgisayar programlama dili bile dişi 0'lar (şekli vajinaya benzer) ve eril 1'lerden (şekli penisi anımsatır) oluşur. Kutsal birliktelik..Bu yazıyı tam 2 ay önce yazdım. Paylaşmakta  tereddüt ettim. Demek zamanı gelmiş  ;)


ÖZ'ÜN BÜYÜSÜ...

Konu hassas, nerden başlasam, nasıl anlatsam...


“Dişiler ve Döngüler” eğitimimi paylaşmaktayım, salon hayli eğitimli kadınlardan oluşmakta, diyorum ki “ataerkil dişi ne yapar, manipüle etmek ister,” bu yüzden telaffuz etmekten imtina ettiğim kelimeyi kullanıyorum: “sakın ha, insan iradesine ters düşecek ‘büyü’ gibi uygulamalara prim vermeyin. Rabbimiz bize kul hakkıyla gelmeyin diye buyur muyorlar mı? Hem iradeye tüm ışık alemi bile saygı gösterirken, bu had bilmezlik niye?”

Keşke demez olaydım, salonda koca bir sessizlik oluyor. Anlıyorum bu pratiğe benim gözümden bakılmıyor. İstanbul’a döner dönmez yaşadıklarımı gazeteci arkadaşımla paylaşıyorum; “hemen yazmalısın, ne acınası bir durum, başkasının onayına bu kadar muhtaç olmak”. Arkadaşım hayli bilimsel olup, bu tür şeylere inanmaz. Takıldığı nokta, dişilerin kendilerini bu kadar aciz hissetmeleri, gücünü erkeğe yaslamaları. Hem bu erkek sadece kafalarındaki olmak kaydıyla.

Enerji türü şeylere inananlar için hemen bir parantez açayım; nasıl ki şaman evrendeki enerjileri anlayıp, bağ kurup, hatta ustası olup bunları hayra kullanır; büyücü ise bunun karanlık yönü. Tam tersi. Külli ve cüzi iradeye baş kaldırır. Pembe bir mum yakıp evinize aşk enerjisini davet etmek başka; illa bir isme kavuşacaksınız, hatta o size ait olacak diye okutup üfletmeler, o hoca bu falcı dolanmalar başka. Ben diyeyim sakın ha ;)

ANLAMADIĞIN ŞEYİ DÖNÜŞTÜREMEZSİN

“Ya” diyorum, “anlamıyorum bunca kontrol çabasını, bunların hepsi kıtlık bilincinden değil de ne; bir erkek istemeye istemeye yanında dursa nasıl mutlu olunur?”

“İyi dersin güzel dersin; neden sence böyle bizim topraklar?”

“Bizim topraklarda değil sadece, Fransız bir arkadaşım demişti, Notre Dame kilisesi bile dolup taşar böyle taleplerle”.

“Hay Allah! Yalnız şu var Şeyda, anlayamadığın şeyleri dönüştürmezsin, madem çıktın bir güzellik adına yola, düşündün mü hiç dişiler neden buna başvurur acaba?”

Doğru söyler elbette canım dostum, adam döl saçma niyetiyle etrafta aranırken; dişisi kendince erkeğine şifa yapar, diğer dişilerden sakınır, koruyucu kalkanını örer belki de. Ters bir şekilde. Ters şifa derim ben buna (söyleyeyim yine isim hakkını aldım ;)) . Zaten akacak kan damarda durmaz, gidecek adam kalmaz. Ne yaparsanız yapın.


‘ÖZ’ÜN BÜYÜSÜ

Kadın- erkek ilişkileri hayli derin mevzu. Madem dünya ve algı değişiyor, illâki o da değişecek. Yalnız sanıyorum biz dişilere epey iş düşecek.

Herkesin ilişkisi kendine. Mühim olanı bana göre ilişki ne? Naçizane; ilişki en yalın ve kutsal haliyle başka bir insanla bütünleşmek, bir başkasının gözünden yaratıcıyı görmek. Bittabi benim de egom var ve genelde kime aşık oluyoruz? Egomuzun korkularını kaşıyan birine. Çünkü Sevgi'ye giden kadim yolda her diğer duygu kutbu ile var olmak durumunda.

Aşk - nefret
Güven - korku
Şefkat - öfke...

İnsan bir uçta çok takılınca ne oluyor, otomatikman öbür tarafa kayılıyor. Dişiler bunu dırdır, kavga çıkartma, detaycılık olarak yapıyor. Erkekler daha düz :) varlıklar olduğu için kaçıyorlar. Nereye mi? Koşa koşa mağaralarına...

İşte bizim sınavımız burda başlıyor, o kaçtığında ne yapıyoruz? Ben istenmedim diye üzerimize mi alınıyoruz, yoksa bu onun çöpü mü diyoruz? İkincisi makbul elbette, ilki egodan haliyle. Pekiyi böyle bir durumda ne yapabiliriz?

1- Fark edebiliriz (bizi tetikleyen korkumuz ne)
2- Korkumuzu temizleyebiliriz
3- İfade edebiliriz (kalpten)
4- Beklentisiz olabiliriz

Eğer frekansımızda bize eşlik etmeye devam edecekse "er" kişi bu çıta aşılıp ilişki sağlamlaşıp başka bir basamağa yükseliniyor, daha kaliteli daha derin bir seviyeye. Yok bizim frekansımızda olmaya hiç niyeti yoksa hayatımızdan çıkıp gidiyor ki buna izin verebilmek de büyük mesele, kutsal dişi olunuyor böylelikle.

Her korkuyu temizlediğimizde bize gelen hediye eşsiz; Öz’ün büyüsü.... Ve bu gücün karşısında hiç bir kötülük karşı duramaz, bu ışıltı reverans yapmaktan başka seçenek bırakmaz.

Hoşgeldiniz sihirli dünyaya...


Hamiş: Dişi ve eril birbirini tamamlar. Bakın bilgisayar programlama dili bile dişi 0'lar (şekli vajinaya benzer) ve eril 1'lerden (şekli penisi anımsatır) oluşur. Kutsal birliktelik..Bu yazıyı tam 2 ay önce yazdım. Paylaşmakta  tereddüt ettim. Demek zamanı gelmiş  ;)


6 Mayıs 2016 Cuma

Bay X bir farkındalık müptelasıydı...

farkındalık kapısı

Çekmeceden çıkardığı temiz mendilini güzelce katlayarak ceketinin ön cebine yerleştirdi. Ajandasını kontrol etti, haftasonu gideceği kursa baktı; “Kökten Değişim- Kökten İletişim”. Başlık çok afilliydi, emindi, çok hoş şeyler öğrenecek, değişik tecrübeler deneyimleyecekti.

Zaten son bikaç senedir böyleydi, kişisel gelişim kursları hayli çeşitlenmiş, hayatına renk getirmişti. Çevresi gitgide genişliyor, değişik insanlarla tanışıyor, ahh evet en güzeli yeni yeni farkındalıklar ediniyordu. Neler neler keşfetmemişti ki kendine dair? Bir çok şey çıkıyordu yüzeye. Çocukluk ve bilinçaltı ne menem bir şeydi, birçok kararın hızlıca alınıp hazine sandığına katılır gibi tıkıştırıldığı. İlginçtir, sonrasında bütün bunlar hayata görünmez bir el gibi yön veriyor, ortalığı çekip çeviriyordu.

Tabi bir de bu aktivitelerin karşı cins üzerindeki etkisi inanılmazdı. Kadınlarla dolup taşıyordu kurslar, dansa gidileceğine hatta spora yazılacağına insan bunlara katılsa flört hayatı pek boş kalmazdı.

Bunları düşünürken, geçen kursta tanışmış olduğu esmer güzeli kız geldi aklına. Bayağı bir bakışmışlardı. Acaba o da kendisinden hoşlanmış mıydı? Pencereye tam bu esnada bir kuş kondu, uzuuuun uzadıya öttü, sanki doğa onun aracılığıyla cevabı onaylıyor, “cik ciiik, evet evet, cik cik o da çok hoşlandı senden”, diye şakıyordu. Adam bu senfoniye sağır kaldı, dinlemedi bile.

Salona geçti, kurs çıkışı buluşalım demişti geçenlerde lise arkadaşı. Yine ondan bir yazı vardı mesaj kutusunda. Görmezlikten gelmeyip de ne yapacaktı? Kursta edindiği farkındalıklar üzerine düşünürdü ders bitiminde. Oysa lise arkadaşı ile buluşsa, anı yaşayacaktı, anda kalacaktı, çünkü komik anılar birbiri ardına paylaşılacak, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varılamayacak, kahkahaları etrafı çınlatacaktı. Adam bütün bunları kaçırdı. Haberi bile olmadı.

Haa bir de ertesi gün ailesi çağırıyordu onu geleneksel Pazar kahvaltısına. Nasıl ekeceğini düşündü taşındı inceden inceye. Elbet bir yolunu bulacaktı. Kursa gitmekten hiçbir şey vazgeçiremezdi onu nihayetinde. Yazın gitmeyi düşündüğü aşrama dair bir karara varırdı belki yapılacak alıştırmaların sayesinde. Katılabilseydi kahvaltıya, yakın komşuları Hilmi Amca’nın gençliğinde hippi olup aynı yörede farklı bir aşrama gittiğini öğrenecek, nice keyifli sohbetler yapacaklardı beraberce. Adam bilmeden ellerinin tersiyle itti tatlı tesadüfü. Ruhu bile duymadı.

FARKINDALIK KAPISI

Farkındalık iyi şey hoş şey vesselâm, o bize hayatın sunduğu bir armağan. Yaşamla daha derin ve doyumlu kucaklaşabilmek için bir kapı. Yalnız kapı sadece o kurs bu hocada değil; bizzat hayatın içinde, doğanın kendisinde. Nasıl gelirse gelsin bize görebilmek ve duyabilmek asıl mesele. Başımızın üzerinde yeri var neticede.

Bu öyle bir kapı ki sadece içerden açılabilir. Sakın ola zorlamamak, dışardan ittirmemek icap eder. O zaman kapı sanki şişer, daha bir sıkışır :) Çokça yaşamışımdır bir arkadaşı veya dostu işi, ilişkisi, yapacakları konusunda uyar, çaba beyhude sonuç nafile.

Bir de farkındalık eylemle taçlanır. İçselleştirmesi, hücrelere sinmesi zaman ister. Emek ister. Pratik talep eder. Ne kadar farkındalık tüyoları ile doldu taştı ortalık. Hepimiz yazıyoruz çiziyoruz, ya uygulaması? Malum cep telefonlarımız var, ordaki uygulamalar bile yeri geliyor güncelleme talep etmiyor mu?

Son bir şey; bu kapı hiç bir acil yardım çağrısını cevapsız bırakmaz. Lâkin kül yutmaz. Samimiyet ister. Masumiyete bayılır. İşin özü; basit ancak oldukça sofistikedir.

Farkındalığa dair tüm farkındalıklarım ;) işte bunlar...Dilerim hizmet etsin...



Hamiş: Bu yazı o kurstan bu kursa koşan, kendi içsel bilgeliği ve rehberliğini hiçe sayan arkadaşlarım için...



FARKINDALIK MÜPTELASI

Bay X bir farkındalık müptelasıydı...

farkındalık kapısı

Çekmeceden çıkardığı temiz mendilini güzelce katlayarak ceketinin ön cebine yerleştirdi. Ajandasını kontrol etti, haftasonu gideceği kursa baktı; “Kökten Değişim- Kökten İletişim”. Başlık çok afilliydi, emindi, çok hoş şeyler öğrenecek, değişik tecrübeler deneyimleyecekti.

Zaten son bikaç senedir böyleydi, kişisel gelişim kursları hayli çeşitlenmiş, hayatına renk getirmişti. Çevresi gitgide genişliyor, değişik insanlarla tanışıyor, ahh evet en güzeli yeni yeni farkındalıklar ediniyordu. Neler neler keşfetmemişti ki kendine dair? Bir çok şey çıkıyordu yüzeye. Çocukluk ve bilinçaltı ne menem bir şeydi, birçok kararın hızlıca alınıp hazine sandığına katılır gibi tıkıştırıldığı. İlginçtir, sonrasında bütün bunlar hayata görünmez bir el gibi yön veriyor, ortalığı çekip çeviriyordu.

Tabi bir de bu aktivitelerin karşı cins üzerindeki etkisi inanılmazdı. Kadınlarla dolup taşıyordu kurslar, dansa gidileceğine hatta spora yazılacağına insan bunlara katılsa flört hayatı pek boş kalmazdı.

Bunları düşünürken, geçen kursta tanışmış olduğu esmer güzeli kız geldi aklına. Bayağı bir bakışmışlardı. Acaba o da kendisinden hoşlanmış mıydı? Pencereye tam bu esnada bir kuş kondu, uzuuuun uzadıya öttü, sanki doğa onun aracılığıyla cevabı onaylıyor, “cik ciiik, evet evet, cik cik o da çok hoşlandı senden”, diye şakıyordu. Adam bu senfoniye sağır kaldı, dinlemedi bile.

Salona geçti, kurs çıkışı buluşalım demişti geçenlerde lise arkadaşı. Yine ondan bir yazı vardı mesaj kutusunda. Görmezlikten gelmeyip de ne yapacaktı? Kursta edindiği farkındalıklar üzerine düşünürdü ders bitiminde. Oysa lise arkadaşı ile buluşsa, anı yaşayacaktı, anda kalacaktı, çünkü komik anılar birbiri ardına paylaşılacak, zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varılamayacak, kahkahaları etrafı çınlatacaktı. Adam bütün bunları kaçırdı. Haberi bile olmadı.

Haa bir de ertesi gün ailesi çağırıyordu onu geleneksel Pazar kahvaltısına. Nasıl ekeceğini düşündü taşındı inceden inceye. Elbet bir yolunu bulacaktı. Kursa gitmekten hiçbir şey vazgeçiremezdi onu nihayetinde. Yazın gitmeyi düşündüğü aşrama dair bir karara varırdı belki yapılacak alıştırmaların sayesinde. Katılabilseydi kahvaltıya, yakın komşuları Hilmi Amca’nın gençliğinde hippi olup aynı yörede farklı bir aşrama gittiğini öğrenecek, nice keyifli sohbetler yapacaklardı beraberce. Adam bilmeden ellerinin tersiyle itti tatlı tesadüfü. Ruhu bile duymadı.

FARKINDALIK KAPISI

Farkındalık iyi şey hoş şey vesselâm, o bize hayatın sunduğu bir armağan. Yaşamla daha derin ve doyumlu kucaklaşabilmek için bir kapı. Yalnız kapı sadece o kurs bu hocada değil; bizzat hayatın içinde, doğanın kendisinde. Nasıl gelirse gelsin bize görebilmek ve duyabilmek asıl mesele. Başımızın üzerinde yeri var neticede.

Bu öyle bir kapı ki sadece içerden açılabilir. Sakın ola zorlamamak, dışardan ittirmemek icap eder. O zaman kapı sanki şişer, daha bir sıkışır :) Çokça yaşamışımdır bir arkadaşı veya dostu işi, ilişkisi, yapacakları konusunda uyar, çaba beyhude sonuç nafile.

Bir de farkındalık eylemle taçlanır. İçselleştirmesi, hücrelere sinmesi zaman ister. Emek ister. Pratik talep eder. Ne kadar farkındalık tüyoları ile doldu taştı ortalık. Hepimiz yazıyoruz çiziyoruz, ya uygulaması? Malum cep telefonlarımız var, ordaki uygulamalar bile yeri geliyor güncelleme talep etmiyor mu?

Son bir şey; bu kapı hiç bir acil yardım çağrısını cevapsız bırakmaz. Lâkin kül yutmaz. Samimiyet ister. Masumiyete bayılır. İşin özü; basit ancak oldukça sofistikedir.

Farkındalığa dair tüm farkındalıklarım ;) işte bunlar...Dilerim hizmet etsin...



Hamiş: Bu yazı o kurstan bu kursa koşan, kendi içsel bilgeliği ve rehberliğini hiçe sayan arkadaşlarım için...



4 Mayıs 2016 Çarşamba

İnsan tutucu olmaya görsün, tutuculuk bence bir bakış açısı, içerikten bağımsız.

en hakikatli insan

İnsan sevdikleri konusunda tutucu olabilir, kıskanabilir, paylaşmaz; giyim tarzı tutucu olabilir, hep aynı tarz ve renkleri seçebilir; din ve inanç konusunda tutucu olur, başka yaklaşımlara kapar gözlerini, kulaklarını ve kalbini.

Şaşırtıcı olan her şeyin sorgulanmasını esas alan bilimin bile bu tutuculuktan kaçamaması, nasibini alması. Nasıl mı? Sıkça spiritüel konuları dile getirirken hayli bilimsel takılan arkadaşların sıkı eleştirilerine maruz kalırım. “Görmediğim şeye inanmam!”dır ortak savunmaları. Elbette yaşam sizin, tercih sizin. İsterseniz yine inanmayın, yalnız anlatacaklarıma kulak verirseniz önce, mutlu olurum ziyadesiyle...

KAÇ DUYUMUZ VAR?

Gözlerimizle gördüğünüz her şey ne kadar doğru ve katî gerçek mi? Daha önce söylemiş olmalıyım, atmosfer aslında renksizdir, mavi görürüz, çünkü güneş ışınlarından en kısa dalga boyuna sahip ışık mavi renk olup ilk önce kırılır ve dağılır. Şimdi görmüyoruz diye aynı mantıkla, mor ötesi ışınları da mı yok sayacağız? Benzer şekilde, insan algısı dahilinde olmayan frekanslar var. Köpekler depremleri bunları duyarak sezer. Ee hani sadece gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler gerçekti?

Sadece 5 duyumuz mu var? Kim yaptı bu kategoriyi? Anlatsın çıkıp birileri bizlere. Ben “Tanrılar Okulu” adlı kitapta 6.duyu (sezgi) ve 7. duyudan (yaratıcılık) bahsedildiğini hatırlıyorum. Belki daha fazlası var, ne bileyim. Belki insanlık o zaman o bilinç seviyesindeydi, 5 duyuyla yetindi. Belki şaka sever bir atamız, diğer duyuların bilgisini sakladı, uğraşıp bulsunlar dedi :)

TANIMLA-MA

Bir şeyi nasıl tanımladığımız çok önemli; çerçeveyi belirler. Diğer herşey buna göre pozisyon alır. Misâl dünya güvenilmez bir yerdir. Bitti, diğer bütün herşey buna göre kurgulanır. Bu durumun benzeri, neoklasik iktisatta ekonominin tanımı şöyle yapılır: “Bütçe kısıtı altında kâr maksimizasyonu”. Bu ifade bence ‘bolluk bilinci’ni değil, ‘kıtlık bilinci’ni esas alır.

Yani dünyadaki kaynaklar kısıtlıdır, der, acaba gerçekten öyle mi? Güneşten ne kadar yararlanabiliyoruz? Yeni kaynaklar yanıbaşımızda belki de, birbirimizi ittirip kaktırmadan dolayı göremiyoruz bile. Neoklasik iktisatçılar ortaya çıkana değin tarım ve hayvacılık vardı, avlanıldı, karınlar doydu. Bunlar ekonomi değil miydi? Ayrıca ‘maksimizasyon’dan öte ‘paylaşım’ın esas olduğu kabile ve toplulukları var bu âlemde, onlar neci peki?

Ayrıca ne bilim ne değil? Aydınlanma Çağı’nda yeni ekollerin peş peşe doğmasıyla bir Bilim Okulu'nun doğduğunu biliyor muydunuz? Temeli ispata dayalı olan. O zaman zarfında neler mi bilimden sayılmamış? Ekonomi, Psikoloji, Sosyoloji. Neyse bir şekilde ispatlamışlar rüştlerini de okula girebilmişler. Demek ki bilim anlayışı bile çok değişken!

Hatta bilim geriden geliyor olamaz mı? Kuantum fizikte "nonlocality / mekânsızlık" olarak bilinen teori ispatlandı. Fizik evrenimizi oluşturan atomaltı parçacıkları, aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbirleriyle iletişim halindeler. Yani her an, birbirlerinin ne yaptıklarından haberdârlar. Zaman ve mekânla sınırlanmadan. Aspect'in bu deneyi, evrendeki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu yüzyıllar öncesinden söyleyip 'bütünselliği' vurgulayan mistik görüşe ne kadar yakın sizce?

ANNEM

Hem kendimize bile açıklayamadığımız bazı şeyleri sizlere nasıl açıklayalım? Annemden biliyorum, yaşadıkları bilime değil, bu bilince sığmaz, ona inanıyorum çünkü benim annem ve anlattıklarını daha küçük çapta ben de deneyimliyorum. Bunları yaşayan pek çok insan var ayrıca; uzaktan birini duygularını hisseden, olacakları sezebilen...

Bana göre her türlü tutuculuğun kökeninde korku var. Hayat apartman katları gibi olsa; son kat ilk kata seslense, deniz görünüyor burdan, birinci kat buna inanır mı? Birinci kat görmüyor diye deniz yok mu denecek? Belki birinci kat başka katlara çıkıp tüm algısının ve anlayışının değişmesinden, bambaşka gözlerle bakmaktan ve kontrolünü kaybetmekten ölesiye korkuyor olamaz mı? Sadece soruyorum.

Ailecek yaptığımız gezilerde, müze ve ören yerlerine ilâveten oradaki yatırları muhakkak ziyaret ederiz. Daha içeri girmeden bakarım annem omuzlarınını titrete titrete ağlamaya başlamış, bir sevgi deryâsına kapılmış sormayın gitsin. Eskiden bu tarz hareketlerine manâ veremezdim, sonradan anladım; sevgimi ulu orta göstermekten utanan aslında bendenizmişim.

Sevgide seviye değil samimiyet ve saflık esas olan. En hakikatli insan ise kalbine en yakın olan...



BİLİMSELLİK VE ANNEM

İnsan tutucu olmaya görsün, tutuculuk bence bir bakış açısı, içerikten bağımsız.

en hakikatli insan

İnsan sevdikleri konusunda tutucu olabilir, kıskanabilir, paylaşmaz; giyim tarzı tutucu olabilir, hep aynı tarz ve renkleri seçebilir; din ve inanç konusunda tutucu olur, başka yaklaşımlara kapar gözlerini, kulaklarını ve kalbini.

Şaşırtıcı olan her şeyin sorgulanmasını esas alan bilimin bile bu tutuculuktan kaçamaması, nasibini alması. Nasıl mı? Sıkça spiritüel konuları dile getirirken hayli bilimsel takılan arkadaşların sıkı eleştirilerine maruz kalırım. “Görmediğim şeye inanmam!”dır ortak savunmaları. Elbette yaşam sizin, tercih sizin. İsterseniz yine inanmayın, yalnız anlatacaklarıma kulak verirseniz önce, mutlu olurum ziyadesiyle...

KAÇ DUYUMUZ VAR?

Gözlerimizle gördüğünüz her şey ne kadar doğru ve katî gerçek mi? Daha önce söylemiş olmalıyım, atmosfer aslında renksizdir, mavi görürüz, çünkü güneş ışınlarından en kısa dalga boyuna sahip ışık mavi renk olup ilk önce kırılır ve dağılır. Şimdi görmüyoruz diye aynı mantıkla, mor ötesi ışınları da mı yok sayacağız? Benzer şekilde, insan algısı dahilinde olmayan frekanslar var. Köpekler depremleri bunları duyarak sezer. Ee hani sadece gördüğümüz ve duyduğumuz şeyler gerçekti?

Sadece 5 duyumuz mu var? Kim yaptı bu kategoriyi? Anlatsın çıkıp birileri bizlere. Ben “Tanrılar Okulu” adlı kitapta 6.duyu (sezgi) ve 7. duyudan (yaratıcılık) bahsedildiğini hatırlıyorum. Belki daha fazlası var, ne bileyim. Belki insanlık o zaman o bilinç seviyesindeydi, 5 duyuyla yetindi. Belki şaka sever bir atamız, diğer duyuların bilgisini sakladı, uğraşıp bulsunlar dedi :)

TANIMLA-MA

Bir şeyi nasıl tanımladığımız çok önemli; çerçeveyi belirler. Diğer herşey buna göre pozisyon alır. Misâl dünya güvenilmez bir yerdir. Bitti, diğer bütün herşey buna göre kurgulanır. Bu durumun benzeri, neoklasik iktisatta ekonominin tanımı şöyle yapılır: “Bütçe kısıtı altında kâr maksimizasyonu”. Bu ifade bence ‘bolluk bilinci’ni değil, ‘kıtlık bilinci’ni esas alır.

Yani dünyadaki kaynaklar kısıtlıdır, der, acaba gerçekten öyle mi? Güneşten ne kadar yararlanabiliyoruz? Yeni kaynaklar yanıbaşımızda belki de, birbirimizi ittirip kaktırmadan dolayı göremiyoruz bile. Neoklasik iktisatçılar ortaya çıkana değin tarım ve hayvacılık vardı, avlanıldı, karınlar doydu. Bunlar ekonomi değil miydi? Ayrıca ‘maksimizasyon’dan öte ‘paylaşım’ın esas olduğu kabile ve toplulukları var bu âlemde, onlar neci peki?

Ayrıca ne bilim ne değil? Aydınlanma Çağı’nda yeni ekollerin peş peşe doğmasıyla bir Bilim Okulu'nun doğduğunu biliyor muydunuz? Temeli ispata dayalı olan. O zaman zarfında neler mi bilimden sayılmamış? Ekonomi, Psikoloji, Sosyoloji. Neyse bir şekilde ispatlamışlar rüştlerini de okula girebilmişler. Demek ki bilim anlayışı bile çok değişken!

Hatta bilim geriden geliyor olamaz mı? Kuantum fizikte "nonlocality / mekânsızlık" olarak bilinen teori ispatlandı. Fizik evrenimizi oluşturan atomaltı parçacıkları, aralarındaki mesafe ne olursa olsun birbirleriyle iletişim halindeler. Yani her an, birbirlerinin ne yaptıklarından haberdârlar. Zaman ve mekânla sınırlanmadan. Aspect'in bu deneyi, evrendeki her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğunu yüzyıllar öncesinden söyleyip 'bütünselliği' vurgulayan mistik görüşe ne kadar yakın sizce?

ANNEM

Hem kendimize bile açıklayamadığımız bazı şeyleri sizlere nasıl açıklayalım? Annemden biliyorum, yaşadıkları bilime değil, bu bilince sığmaz, ona inanıyorum çünkü benim annem ve anlattıklarını daha küçük çapta ben de deneyimliyorum. Bunları yaşayan pek çok insan var ayrıca; uzaktan birini duygularını hisseden, olacakları sezebilen...

Bana göre her türlü tutuculuğun kökeninde korku var. Hayat apartman katları gibi olsa; son kat ilk kata seslense, deniz görünüyor burdan, birinci kat buna inanır mı? Birinci kat görmüyor diye deniz yok mu denecek? Belki birinci kat başka katlara çıkıp tüm algısının ve anlayışının değişmesinden, bambaşka gözlerle bakmaktan ve kontrolünü kaybetmekten ölesiye korkuyor olamaz mı? Sadece soruyorum.

Ailecek yaptığımız gezilerde, müze ve ören yerlerine ilâveten oradaki yatırları muhakkak ziyaret ederiz. Daha içeri girmeden bakarım annem omuzlarınını titrete titrete ağlamaya başlamış, bir sevgi deryâsına kapılmış sormayın gitsin. Eskiden bu tarz hareketlerine manâ veremezdim, sonradan anladım; sevgimi ulu orta göstermekten utanan aslında bendenizmişim.

Sevgide seviye değil samimiyet ve saflık esas olan. En hakikatli insan ise kalbine en yakın olan...



2 Mayıs 2016 Pazartesi

Ne alâkası var demeyin, bilakis çook var...

yapraklardaki bilgelik

Biricik nazik Besim dedem DNA paketi aracılığıyla “ince düşünmeyi” bana transfer derken, bir yanlış bir doğruyu götürür misâli (ay ne haşin bir sınav olurdu, tamam yav gülmeyin) alerjiyi de yanına ekleyivermiş. Bilmeyenler bilmez, bilenler bilmeyenlere anlatsın. Ee o zaman başlayayım.

Alerji kibar hastalıktır, çektirmez süründürür. Yılllar önce göz doktoruna gittim, göz kapaklarımı alaşağı edip (eskiden ilkokulda erkekler bizi korkutmak için yapardı, korkmaz ama tiksinirdim ayrı mesele), doktorların birşey açıklamadan önce kendine verdikleri hafif babacan hafif ciddi bir tonda “Siz alerjiksiniz” dedi. Kulaklarımda Türk filminden fırlamış “Ama amaaaa siz kardeşsiniz” replikleri gibi döne dursun bu cümleler, doktorcuğuma üç cümle geçti aklımdan:

Söylediğim: Aaa öyle mi? Rahmetli dedem gibi?

İçimden geçen: Ne nurtopu gibi alerji hastası mı oldum şimdi?

Derinden gümbür gümbür gelen: Yok yahu daha neler. Bu ne rahatlık. Tabi ben kullanacağım o ağır kokulu, ilaç kıvamında tüm şampuanları, sen ohh takılmana bak, bütün paramı onlara gömmeyi bir kenara bırak, hasret kalacağım marketlerde satılan ucuz şampuanların albenili, meyvemsi kokularına! (ki öyle oldu...)

Aynı olayı, uzatmayayım KBB, deri ve birçok branşta ardarda yaşayınca tescillenmiş oldum. Pekiyi durur muyuz ailecek? İki kez test yapıldı, iyi haber; ileri seviye değildim. Kötü haber; belirli birşeye yoktu, dolayısıyla tedavisi yoktu. Korkulacak bişey yoktu zira sadece alerjik faranjit, alerjik dermatit ve alerjik rinittim. Her an her şeye alerjik olabilme kapasitesi yanında promosyonu!

ALERJİ NEDİR?

Yıllarını 4 farklı firmada Farmasötik Sanayi’ne vermiş biri olarak, hemen bir kitap aldım, okumaya başladım. Yaşam kalitemi etkileyen alerji neyin nesi kimin fesiydi?

Alerji, Yunanca 'değişik iş veya değişik reaksiyon' anlamına gelen bir kelime. Vücudun savunma mekanizması için yetkili merci hepimizin Lise Biyoloji dersinden hatırladığı üzere bağışıklık sistemimizdir. Alerjisi olmayan kişide bu sistem vücuda zararlı olan birtakım maddelere yanıt verirken alerjik insanda zararlı olmayan birtakım maddelere de yanıt verebilmekte; meselâ hapşırılmaması gereken yerde hapşırmakta.

Özetle normalde doğal seyreden bağışıklık sistemi, alerjisi olan kişilerde farklı tepki verir ki bu farklılık vücudu bazen hırpalar hatta bazen zarar verebilir. Bu duruma “aşırı duyarlılık hâli" de denmekte. Geldik mi yine duyarlı bendenize? Ben demiştim kibar hastalıktır ;) kendileri diye.

Yaradan öyle bir yaratmıştır ki vücudumuzu, biz hoyratça kullanmaz isek ‘O’ kendi kendini onarır, korur ve savunur. Son demine kadar.

Sonradan çok düşündüm, vücut verilmemesi gereken tepkileri neden gösteriyor diye? Neden aslında tehlike teşkil etmeyen bir şeyi tehlike olarak düşünmekte? Kendini demek ki güvende hissetmemekte. Güvenemeyen nasıl teslim olsun? Nitekim yanılmadığımı gördüm. Louise L. Hay’in “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nitelikleri” kitabını karıştırdığımda bulduğum alerjiyi iyileştirecek yeni düşünce modeli ve olumlamasını kelimesi kelimesine paylaşayım: “Dünya güvenli ve dostça bir yer. Ben emin ellerdeyim. Hayatla barış halindeyim. “

TEYAKKUZ HALİNDE

Demek tüm hücrelerim tehdit savar şeklinde teyakkuz halinde. Bunu öğreneli kendimin sık sık yoklamasını alır oldum. Omuzlar? Fazla dik gibisiniz? Gevşeyin lütfen ve azıcık güven. Omuz başları, kendinizi mi kastınız yine? Herşey olacağına varır demiyor muyum ben size? Sırtım hayli içe mi dönüksün bu günlerde? Hemen kalp bölgesini açıp vaziyet alıyorsun göğsünü gere gere güneşe.

Şaka yapmıyorum. Zihnim bedenimi etkilemiyor mu, madem herşey karşılıklı, bedenden zihne “oh ne âlâ mualla” tarzı koca bir nanik çekme niyetindeyim. İtiraf edeyim, son 3 aydır daha dik vaziyetteyim.

İsterdim burcum ‘Aşk’, yükselenim ‘Teslimiyet’ olsun. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: 'Neye talipsen osun.'

Nasip olsun.

Hûûû...




ALERJİ VE TESLİMİYET

Ne alâkası var demeyin, bilakis çook var...

yapraklardaki bilgelik

Biricik nazik Besim dedem DNA paketi aracılığıyla “ince düşünmeyi” bana transfer derken, bir yanlış bir doğruyu götürür misâli (ay ne haşin bir sınav olurdu, tamam yav gülmeyin) alerjiyi de yanına ekleyivermiş. Bilmeyenler bilmez, bilenler bilmeyenlere anlatsın. Ee o zaman başlayayım.

Alerji kibar hastalıktır, çektirmez süründürür. Yılllar önce göz doktoruna gittim, göz kapaklarımı alaşağı edip (eskiden ilkokulda erkekler bizi korkutmak için yapardı, korkmaz ama tiksinirdim ayrı mesele), doktorların birşey açıklamadan önce kendine verdikleri hafif babacan hafif ciddi bir tonda “Siz alerjiksiniz” dedi. Kulaklarımda Türk filminden fırlamış “Ama amaaaa siz kardeşsiniz” replikleri gibi döne dursun bu cümleler, doktorcuğuma üç cümle geçti aklımdan:

Söylediğim: Aaa öyle mi? Rahmetli dedem gibi?

İçimden geçen: Ne nurtopu gibi alerji hastası mı oldum şimdi?

Derinden gümbür gümbür gelen: Yok yahu daha neler. Bu ne rahatlık. Tabi ben kullanacağım o ağır kokulu, ilaç kıvamında tüm şampuanları, sen ohh takılmana bak, bütün paramı onlara gömmeyi bir kenara bırak, hasret kalacağım marketlerde satılan ucuz şampuanların albenili, meyvemsi kokularına! (ki öyle oldu...)

Aynı olayı, uzatmayayım KBB, deri ve birçok branşta ardarda yaşayınca tescillenmiş oldum. Pekiyi durur muyuz ailecek? İki kez test yapıldı, iyi haber; ileri seviye değildim. Kötü haber; belirli birşeye yoktu, dolayısıyla tedavisi yoktu. Korkulacak bişey yoktu zira sadece alerjik faranjit, alerjik dermatit ve alerjik rinittim. Her an her şeye alerjik olabilme kapasitesi yanında promosyonu!

ALERJİ NEDİR?

Yıllarını 4 farklı firmada Farmasötik Sanayi’ne vermiş biri olarak, hemen bir kitap aldım, okumaya başladım. Yaşam kalitemi etkileyen alerji neyin nesi kimin fesiydi?

Alerji, Yunanca 'değişik iş veya değişik reaksiyon' anlamına gelen bir kelime. Vücudun savunma mekanizması için yetkili merci hepimizin Lise Biyoloji dersinden hatırladığı üzere bağışıklık sistemimizdir. Alerjisi olmayan kişide bu sistem vücuda zararlı olan birtakım maddelere yanıt verirken alerjik insanda zararlı olmayan birtakım maddelere de yanıt verebilmekte; meselâ hapşırılmaması gereken yerde hapşırmakta.

Özetle normalde doğal seyreden bağışıklık sistemi, alerjisi olan kişilerde farklı tepki verir ki bu farklılık vücudu bazen hırpalar hatta bazen zarar verebilir. Bu duruma “aşırı duyarlılık hâli" de denmekte. Geldik mi yine duyarlı bendenize? Ben demiştim kibar hastalıktır ;) kendileri diye.

Yaradan öyle bir yaratmıştır ki vücudumuzu, biz hoyratça kullanmaz isek ‘O’ kendi kendini onarır, korur ve savunur. Son demine kadar.

Sonradan çok düşündüm, vücut verilmemesi gereken tepkileri neden gösteriyor diye? Neden aslında tehlike teşkil etmeyen bir şeyi tehlike olarak düşünmekte? Kendini demek ki güvende hissetmemekte. Güvenemeyen nasıl teslim olsun? Nitekim yanılmadığımı gördüm. Louise L. Hay’in “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nitelikleri” kitabını karıştırdığımda bulduğum alerjiyi iyileştirecek yeni düşünce modeli ve olumlamasını kelimesi kelimesine paylaşayım: “Dünya güvenli ve dostça bir yer. Ben emin ellerdeyim. Hayatla barış halindeyim. “

TEYAKKUZ HALİNDE

Demek tüm hücrelerim tehdit savar şeklinde teyakkuz halinde. Bunu öğreneli kendimin sık sık yoklamasını alır oldum. Omuzlar? Fazla dik gibisiniz? Gevşeyin lütfen ve azıcık güven. Omuz başları, kendinizi mi kastınız yine? Herşey olacağına varır demiyor muyum ben size? Sırtım hayli içe mi dönüksün bu günlerde? Hemen kalp bölgesini açıp vaziyet alıyorsun göğsünü gere gere güneşe.

Şaka yapmıyorum. Zihnim bedenimi etkilemiyor mu, madem herşey karşılıklı, bedenden zihne “oh ne âlâ mualla” tarzı koca bir nanik çekme niyetindeyim. İtiraf edeyim, son 3 aydır daha dik vaziyetteyim.

İsterdim burcum ‘Aşk’, yükselenim ‘Teslimiyet’ olsun. İnsan amacı kadarmış. İbn Arabi öyle diyor: 'Neye talipsen osun.'

Nasip olsun.

Hûûû...




28 Nisan 2016 Perşembe

“Reekarnasyona inanır mısın” diye sorsanız, cevabım kocaman bir “bilmem” olurdu.

Zamanın boyutları

Hakikaten bilmiyorum, ilâveten bazı şeyleri bilmek istemediğimi dehşetle fark ediyorum. Müsaadenizle paylaşayım.

İlki bilmemeye dair. Reekarnasyon varsa var, yoksa yok. Beni şimdilik sadece şu bağlar; ben bir kez daha Havva Şeyda olarak gelmeyeceğim bu dünyaya. Ve Havva Şeyda olmaktan ziyadesiyle memnunum. Onun gözleriyle bakmaktan yaşama. Maksat Havva Şeyda’yı gerçekleştirip, onun bambaşkalığını sunabiliyor muyum kendime ve ezcümle dünyaya? Gerisi vız ve tırıs kanımca.

Üstelik “reekarnasyona inanmak” neye hizmet edecek? Şimdilerde koçluk seanslarımdan mütevellit ‘hizmet’ kelimesini sıkça anar oldum. Kelimeyi ben iki anlamda kullanıyorum; birincisi ‘aşk ile hizmet’, aynen Rahibe Teresa misâli, kendini aşarak, hatta O’nda eriyerek. İkincisi kendinin ve bütünün hayrına ‘kullanmak’ anlamında. Dualiteyi aşıp paradokslar devrine girdiğimiz şu zamanda; “iyi-kötü, haklı-haksız, doğru-yanlış” ayrımlarının kalkmaya başladığı bu bilinç seviyelerinde, hakikatli soru “bana ve sisteme ne hizmet ediyor/ etmiyor?” olurdu.

Reekarnasyona inanmak, ne yaparsam bir karşılığı varmış, hesabını bir şekilde ödeyeceğim, üstü kalsın diyemeyeceğim :) gibisinden eline, diline, beline daha bir sahip olma hâli veriyorsa insana, yüksek sorumluluk hâli getiriyorsa, bence tut o anlayışı. Yok sadece, bazı toplumlarda olduğu gibi, nasıl olsa binlerce kez takılıyoruz bu âlemde, sümüklü böcükten insana olmaya da teşrif etmişken hele diye atalete sürüklüyorsa, reekarnasyon olsa ne yazar olmasa ne yazar?

SIR

Hatırlarsanız, İngilizce'de adı ‘Secret’ olan, bana göre tam bir Amerikan pazarlama harikası incecik bir kitap vardı; ‘Sır’. İnsanlar ortada “secret yaptım” diyerek dolaşırlardı.

Kitap; Evren’in sadece bir yasasının ele alınıp, ki 'Çekim Yasası' olur kendileri, tüm mizansenin temel motivasyon öğretisi sopa-havuç ikilisinden havucu ön plana alacak şekilde kurgulanmıştı: “İste olsun”, diyordu. İnsanlar öyle yaptılar zaten, lâkin istediler ve olmadı.

Yanlış diyemeyeceğim, kitap hayli eksikti. Evren’in diğer yasalaranı teğet geçiyor, bir çok yasanın aynı anda paralel çalıştığı gerçeğinden dem vurmuyordu. Şüphesiz 'Çekim Yasası' var, yalnız “ne ekersen onu biçersin” diyen 'Karma'* ve herkesin hayat yolculuğunun ana teması olduğunu vurgulayan 'Dharma'** da.

Yasaların işleyiş dinamiğine nasıl vakıf olunsun? Evrenin muhteşem gizemine? Üstelik beynimiz hala maksimum %10’larda faaliyet gösterirken? İnsan bir şeyi ne kadar çok dilerse olur mu hakikaten? O kişinin yaşam teması ya “sabır” ise (dharma)? Ya isteğinin gerçekleşmemesinden bir öğreneceği var ise (karma)? Bir de istemek ammâ velâkin nasıl?

İSTE

İste elbette, egodan değil, kalpten saf niyetle. Kırmızı Ferrari için secret yapmak ;) başka, içimden gelen mesleği yapabileyim, daha çok kişiye dokunabileyim Allah’ım demek başka. Sanırım insan zaten olmayacak şeyi kalben isteyemiyor. Misâl biri düşer aklınıza, çıkarsınız pazara. Onu görürsünüz karşınızda. Şimdi o zihninizden geçtiği için mi beliriverdi yoksa göreceğiniz için mi aklınızdan geçti? Belki her ikisi.

Bunun gibi, olamayacak bir şeyi kalpten dileyemiyoruz muhtemelen. 'Sır'rı bir kenara bırakacak olursak; bizler de pek ikiyüzlüyüz, şimdi iki kitap olsa vitrinde, “Bırakmanın Püf Noktaları” ve “İstemenin Dinamiğine Dair”. Hangi kitabın daha çok satacağı aşikâr, madem hala birçoğumuz arzu doluyuz (ki bunda yanlış bir şey yok), sadece kendimizin farkında olmak tüm mesele.

BİLMEMENİN HAZZI

Sınıfta aydınlanmış üstata ısrarla soruldu reekarnasyon ne? “Gelin dans edelim”, dedi birine. Sonra dans bitti. “Az evvel dans vardı, şimdi yok. Reekarnasyon bu”, dedi. Hepimiz bir afalladık; hayatımdaki en güzel şaşkınlıktı.

Başta demiştim ya sizlere, ben artık birşey bilmek istemiyorum diye, gerçekten. Kader hakkında 10 fasikül ansiklopedik bilgim olacağına, 1 saniye bile olsa hissetmek istiyorum ta derinden halen tam açıklanamayan kader ne? Gerisi hikâye. Bakmayın yazıyorum yaşadıklarımı kendimce; siz kendi süzgecinizden geçirin yine de. Benim maksat doyasıya paylaşmak gönlümce.



* Sanskritçe, Türkçe karşılığı eylem. Yapılan her hareketin yarattığı enerjinin kişiye geri dönmesi; özetle sebep-sonuç yasası

** Sanskritçe, Türkçe karşılığı yaşamın anlamı. Dünyaya gelen her ruhun kutsal bütün dâhilinde gerçekleştirmeyi arzuladığı varlık nedeni; özetle misyonu


REEKARNASYON, "SIR" VE BİLMEMEK ADINA BİR YAZI

“Reekarnasyona inanır mısın” diye sorsanız, cevabım kocaman bir “bilmem” olurdu.

Zamanın boyutları

Hakikaten bilmiyorum, ilâveten bazı şeyleri bilmek istemediğimi dehşetle fark ediyorum. Müsaadenizle paylaşayım.

İlki bilmemeye dair. Reekarnasyon varsa var, yoksa yok. Beni şimdilik sadece şu bağlar; ben bir kez daha Havva Şeyda olarak gelmeyeceğim bu dünyaya. Ve Havva Şeyda olmaktan ziyadesiyle memnunum. Onun gözleriyle bakmaktan yaşama. Maksat Havva Şeyda’yı gerçekleştirip, onun bambaşkalığını sunabiliyor muyum kendime ve ezcümle dünyaya? Gerisi vız ve tırıs kanımca.

Üstelik “reekarnasyona inanmak” neye hizmet edecek? Şimdilerde koçluk seanslarımdan mütevellit ‘hizmet’ kelimesini sıkça anar oldum. Kelimeyi ben iki anlamda kullanıyorum; birincisi ‘aşk ile hizmet’, aynen Rahibe Teresa misâli, kendini aşarak, hatta O’nda eriyerek. İkincisi kendinin ve bütünün hayrına ‘kullanmak’ anlamında. Dualiteyi aşıp paradokslar devrine girdiğimiz şu zamanda; “iyi-kötü, haklı-haksız, doğru-yanlış” ayrımlarının kalkmaya başladığı bu bilinç seviyelerinde, hakikatli soru “bana ve sisteme ne hizmet ediyor/ etmiyor?” olurdu.

Reekarnasyona inanmak, ne yaparsam bir karşılığı varmış, hesabını bir şekilde ödeyeceğim, üstü kalsın diyemeyeceğim :) gibisinden eline, diline, beline daha bir sahip olma hâli veriyorsa insana, yüksek sorumluluk hâli getiriyorsa, bence tut o anlayışı. Yok sadece, bazı toplumlarda olduğu gibi, nasıl olsa binlerce kez takılıyoruz bu âlemde, sümüklü böcükten insana olmaya da teşrif etmişken hele diye atalete sürüklüyorsa, reekarnasyon olsa ne yazar olmasa ne yazar?

SIR

Hatırlarsanız, İngilizce'de adı ‘Secret’ olan, bana göre tam bir Amerikan pazarlama harikası incecik bir kitap vardı; ‘Sır’. İnsanlar ortada “secret yaptım” diyerek dolaşırlardı.

Kitap; Evren’in sadece bir yasasının ele alınıp, ki 'Çekim Yasası' olur kendileri, tüm mizansenin temel motivasyon öğretisi sopa-havuç ikilisinden havucu ön plana alacak şekilde kurgulanmıştı: “İste olsun”, diyordu. İnsanlar öyle yaptılar zaten, lâkin istediler ve olmadı.

Yanlış diyemeyeceğim, kitap hayli eksikti. Evren’in diğer yasalaranı teğet geçiyor, bir çok yasanın aynı anda paralel çalıştığı gerçeğinden dem vurmuyordu. Şüphesiz 'Çekim Yasası' var, yalnız “ne ekersen onu biçersin” diyen 'Karma'* ve herkesin hayat yolculuğunun ana teması olduğunu vurgulayan 'Dharma'** da.

Yasaların işleyiş dinamiğine nasıl vakıf olunsun? Evrenin muhteşem gizemine? Üstelik beynimiz hala maksimum %10’larda faaliyet gösterirken? İnsan bir şeyi ne kadar çok dilerse olur mu hakikaten? O kişinin yaşam teması ya “sabır” ise (dharma)? Ya isteğinin gerçekleşmemesinden bir öğreneceği var ise (karma)? Bir de istemek ammâ velâkin nasıl?

İSTE

İste elbette, egodan değil, kalpten saf niyetle. Kırmızı Ferrari için secret yapmak ;) başka, içimden gelen mesleği yapabileyim, daha çok kişiye dokunabileyim Allah’ım demek başka. Sanırım insan zaten olmayacak şeyi kalben isteyemiyor. Misâl biri düşer aklınıza, çıkarsınız pazara. Onu görürsünüz karşınızda. Şimdi o zihninizden geçtiği için mi beliriverdi yoksa göreceğiniz için mi aklınızdan geçti? Belki her ikisi.

Bunun gibi, olamayacak bir şeyi kalpten dileyemiyoruz muhtemelen. 'Sır'rı bir kenara bırakacak olursak; bizler de pek ikiyüzlüyüz, şimdi iki kitap olsa vitrinde, “Bırakmanın Püf Noktaları” ve “İstemenin Dinamiğine Dair”. Hangi kitabın daha çok satacağı aşikâr, madem hala birçoğumuz arzu doluyuz (ki bunda yanlış bir şey yok), sadece kendimizin farkında olmak tüm mesele.

BİLMEMENİN HAZZI

Sınıfta aydınlanmış üstata ısrarla soruldu reekarnasyon ne? “Gelin dans edelim”, dedi birine. Sonra dans bitti. “Az evvel dans vardı, şimdi yok. Reekarnasyon bu”, dedi. Hepimiz bir afalladık; hayatımdaki en güzel şaşkınlıktı.

Başta demiştim ya sizlere, ben artık birşey bilmek istemiyorum diye, gerçekten. Kader hakkında 10 fasikül ansiklopedik bilgim olacağına, 1 saniye bile olsa hissetmek istiyorum ta derinden halen tam açıklanamayan kader ne? Gerisi hikâye. Bakmayın yazıyorum yaşadıklarımı kendimce; siz kendi süzgecinizden geçirin yine de. Benim maksat doyasıya paylaşmak gönlümce.



* Sanskritçe, Türkçe karşılığı eylem. Yapılan her hareketin yarattığı enerjinin kişiye geri dönmesi; özetle sebep-sonuç yasası

** Sanskritçe, Türkçe karşılığı yaşamın anlamı. Dünyaya gelen her ruhun kutsal bütün dâhilinde gerçekleştirmeyi arzuladığı varlık nedeni; özetle misyonu