YAŞAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YAŞAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2021 Perşembe

 Bir kitap okuyarak hayatı değişenlerden misiniz?


Maalesef diye cevaplayarak yazıma başlıyorum. Hiç bir zaman bir kitap okuyarak sihirli bir değnek değmişçesine hayatı değişen insanlardan olmadım. Bunu anlatan insanlara gıpta ettiğim doğrudur, benim için geçerli olanı “Neden daha önce karşılaşmadık?” dediğim kitaplarım var başucumda. Bunlardan biri Jenn Granneman tarafından kaleme alınan “İçedönüklerin Gizli Yaşamı”.

Bu kitaba keşke 20’li yaşlarımda rastlasaymışım, aktivitelerimi ona göre planlar, kendimi çok daha iyi tanır ve akabinde daha az yargılardım. Misâl siz de bikaç gün arka arkaya etkinliğe gidince enerjiniz düşüyor mu? Daha kalabalık, daha yüzeysel sosyal aktiviteler yerine daha derin ve daha yakın bikaç insanın katıldığı etkinlikleri mi tercih edersiniz? Kötü haber (şaka!) içedönüksünüz. İyi haber, dünyanın kalan %30-%50’sinin sizin (bizim) gibi olduğu sanılıyor.

Üstelik bu bir nörolojik gerçek; beynin ödül merkezi olan dopaminin, dışadönüklerde dış uyaranlar karşısında daha fazla tepki verdiği tespit edilmiş. Olası ödüller (buna sosyal ödüller dahil- misâl popüler olmak) karşısında bir dışadönük kadar enerji ve dolayısıyla motivasyonla dolmuyor içedönük. Bu yüzden dışadönükler- içedönüğün aksine- bitkin düşmeden yabancılarla şevkle konuşabiliyorlar.

Kitabı okurken sıklıkla başımla onaylarken buluyorum kendimi;

- En iyi tek başınayken düşünebiliyorsunuz.

- İyi bir dinleyicisiniz.

- Fazla derin ve gözlemci olduğunuz söylendi.

- Düşünceleriniz söylemekten ziyade yazmakta iyisiniz.

- İnsanlarla bir arada olmak ve tek başınıza kalmak arasında gidip geliyorsunuz.

- .........

İçedönüklük elbette bir tuhaflık değil, ancak yıllarca bu kavramı bilmediğimden kendimi bazı sosyal ortamlarda pek bir eğreti pek bir çaresiz hissettim. Şimdi biliyorum aynen içten yanmalı bir motor gibi, ben bir içedönüğüm :)

JUNG

Bu tabirleri bulan ve literatüre kazandıran değerli psikolog Carl Gustav Jung’u burada anmadan geçmek olmaz. Jung’a göre insanın iki dünyası var; nesnel dünya (kişinin çevresindeki diğer insanlar, eşyalar vbg ) ve kişinin öznel dünyası dediğimiz iç dünyası (düşünceler, kavramlar vbg...). Dışadönük kişi enerjisini ve algılarını çevresine yöneltirken içedönüklüklerde enerji iç süreçlere yoğunlaşır.

Bu iki tutum, bilinç düzeyinde ve aynı zaman içinde birlikte bulunamazlar. Sürekli olarak biri diğerinin yerine geçer. Ancak, bu tutumlardan yalnızca biri yaşamı boyunca kişiye egemendir. Bu bir skaladır, Jung’a göre %100 dışadönük veya %100 içedönük bir kişi yok şu dünyada, aksi taktirde sonunun akıl hastanesinde olması kaçınılmazdı.

Önemli olan, siz hayatta genel olarak hangi tutumu daha çok göstermektesiniz?


YANLIŞ YARGILAR

İçedönüklük toplumda utangaç olmadan, asosyal olmaya veya içe kapanıklığa dair bir çok farklı kavramla özedeşleştirilmekte. Maalesef! İçe dönüklük bunlardan hiçbiri değil. Evet, bir insan hem utangaç hem içedönük olabilir veya zamanla bu iki kavram birbirini beslemiş dahi olabilir ancak bu her utangacın bir içedönük olduğunu göstermez.

Utangaç biri, insanlarla sohbet etmek zorunda kalacağı için bir yemek davetinden kaçınabilir, oysa bir içedönük evde sakin bir şekilde TV izleyerek vakit geçirmek istediği için davete katılmamayı tercih eder.

MESLEKLER VE ÜNLÜLER

İçedönüklük hakkında başka bir yargı, madem bunları fazla kalabalık ortamlar ve uyaranlar yorabiliyor; bu kişilerin yazarlık, kütüphane görevlisi gibi daha izole işler yapması gerektiği yönünde. Ancak yanılıyorlar, içedönüklerin büyük bir çoğunluğu anlamlı bir iş yapıp insanlığa dokunmak istiyor. İçlerinde birçok eğitmen, hemşire, çağrı merkezi temsilcisi var.

Gelgelelim ünlülere; kimler yok ki içlerinde: Barack Obama, Lady Gaga, Meryl Streep, Frederic Chopin, Gwyneth Paltrow, Elton John, Audrey Hepburn, Steven Spielberg, Brene Brown, Mark Zuckerberg ve daha niceleri...Henüz izlemediyseniz, kendisi de bir içedönük olan ve izlenme rekoru kıran Susan Cain’in meşhur “İçedönüklerin Gücü” konuşmasına bakmanızı hararetle tavsiye ederim (TED Konuşmaları).

SON SÖZ

Tabi, kitapta burada detayına giremeyeceğim bir sürü alt başlık var; içedönüklüğün türlerinden tutun iş ve flört yaşamında taktiklere değin. Üstelik psikolojik ve sosyal araştırmalarla desteklenmiş ve hattâ birçok içedönüğün görüşleri eşliğinde. Böylelikle yalnız hissetmediğiniz kadar, dünyanın pek çok köşesinden içedönüklerin, aynı olaya dair size bazen ilham veren bazen beyninizde ampuller yanmasına neden olan fikirlerine rastlayabiliyorsunuz.

Okumaya değer, özellikle bir içedönükseniz veya yakın çevrenizde bir içedönük varsa...


İTİRAF EDİYORUM; BEN BİR İÇEDÖNÜĞÜM

 Bir kitap okuyarak hayatı değişenlerden misiniz?


Maalesef diye cevaplayarak yazıma başlıyorum. Hiç bir zaman bir kitap okuyarak sihirli bir değnek değmişçesine hayatı değişen insanlardan olmadım. Bunu anlatan insanlara gıpta ettiğim doğrudur, benim için geçerli olanı “Neden daha önce karşılaşmadık?” dediğim kitaplarım var başucumda. Bunlardan biri Jenn Granneman tarafından kaleme alınan “İçedönüklerin Gizli Yaşamı”.

Bu kitaba keşke 20’li yaşlarımda rastlasaymışım, aktivitelerimi ona göre planlar, kendimi çok daha iyi tanır ve akabinde daha az yargılardım. Misâl siz de bikaç gün arka arkaya etkinliğe gidince enerjiniz düşüyor mu? Daha kalabalık, daha yüzeysel sosyal aktiviteler yerine daha derin ve daha yakın bikaç insanın katıldığı etkinlikleri mi tercih edersiniz? Kötü haber (şaka!) içedönüksünüz. İyi haber, dünyanın kalan %30-%50’sinin sizin (bizim) gibi olduğu sanılıyor.

Üstelik bu bir nörolojik gerçek; beynin ödül merkezi olan dopaminin, dışadönüklerde dış uyaranlar karşısında daha fazla tepki verdiği tespit edilmiş. Olası ödüller (buna sosyal ödüller dahil- misâl popüler olmak) karşısında bir dışadönük kadar enerji ve dolayısıyla motivasyonla dolmuyor içedönük. Bu yüzden dışadönükler- içedönüğün aksine- bitkin düşmeden yabancılarla şevkle konuşabiliyorlar.

Kitabı okurken sıklıkla başımla onaylarken buluyorum kendimi;

- En iyi tek başınayken düşünebiliyorsunuz.

- İyi bir dinleyicisiniz.

- Fazla derin ve gözlemci olduğunuz söylendi.

- Düşünceleriniz söylemekten ziyade yazmakta iyisiniz.

- İnsanlarla bir arada olmak ve tek başınıza kalmak arasında gidip geliyorsunuz.

- .........

İçedönüklük elbette bir tuhaflık değil, ancak yıllarca bu kavramı bilmediğimden kendimi bazı sosyal ortamlarda pek bir eğreti pek bir çaresiz hissettim. Şimdi biliyorum aynen içten yanmalı bir motor gibi, ben bir içedönüğüm :)

JUNG

Bu tabirleri bulan ve literatüre kazandıran değerli psikolog Carl Gustav Jung’u burada anmadan geçmek olmaz. Jung’a göre insanın iki dünyası var; nesnel dünya (kişinin çevresindeki diğer insanlar, eşyalar vbg ) ve kişinin öznel dünyası dediğimiz iç dünyası (düşünceler, kavramlar vbg...). Dışadönük kişi enerjisini ve algılarını çevresine yöneltirken içedönüklüklerde enerji iç süreçlere yoğunlaşır.

Bu iki tutum, bilinç düzeyinde ve aynı zaman içinde birlikte bulunamazlar. Sürekli olarak biri diğerinin yerine geçer. Ancak, bu tutumlardan yalnızca biri yaşamı boyunca kişiye egemendir. Bu bir skaladır, Jung’a göre %100 dışadönük veya %100 içedönük bir kişi yok şu dünyada, aksi taktirde sonunun akıl hastanesinde olması kaçınılmazdı.

Önemli olan, siz hayatta genel olarak hangi tutumu daha çok göstermektesiniz?


YANLIŞ YARGILAR

İçedönüklük toplumda utangaç olmadan, asosyal olmaya veya içe kapanıklığa dair bir çok farklı kavramla özedeşleştirilmekte. Maalesef! İçe dönüklük bunlardan hiçbiri değil. Evet, bir insan hem utangaç hem içedönük olabilir veya zamanla bu iki kavram birbirini beslemiş dahi olabilir ancak bu her utangacın bir içedönük olduğunu göstermez.

Utangaç biri, insanlarla sohbet etmek zorunda kalacağı için bir yemek davetinden kaçınabilir, oysa bir içedönük evde sakin bir şekilde TV izleyerek vakit geçirmek istediği için davete katılmamayı tercih eder.

MESLEKLER VE ÜNLÜLER

İçedönüklük hakkında başka bir yargı, madem bunları fazla kalabalık ortamlar ve uyaranlar yorabiliyor; bu kişilerin yazarlık, kütüphane görevlisi gibi daha izole işler yapması gerektiği yönünde. Ancak yanılıyorlar, içedönüklerin büyük bir çoğunluğu anlamlı bir iş yapıp insanlığa dokunmak istiyor. İçlerinde birçok eğitmen, hemşire, çağrı merkezi temsilcisi var.

Gelgelelim ünlülere; kimler yok ki içlerinde: Barack Obama, Lady Gaga, Meryl Streep, Frederic Chopin, Gwyneth Paltrow, Elton John, Audrey Hepburn, Steven Spielberg, Brene Brown, Mark Zuckerberg ve daha niceleri...Henüz izlemediyseniz, kendisi de bir içedönük olan ve izlenme rekoru kıran Susan Cain’in meşhur “İçedönüklerin Gücü” konuşmasına bakmanızı hararetle tavsiye ederim (TED Konuşmaları).

SON SÖZ

Tabi, kitapta burada detayına giremeyeceğim bir sürü alt başlık var; içedönüklüğün türlerinden tutun iş ve flört yaşamında taktiklere değin. Üstelik psikolojik ve sosyal araştırmalarla desteklenmiş ve hattâ birçok içedönüğün görüşleri eşliğinde. Böylelikle yalnız hissetmediğiniz kadar, dünyanın pek çok köşesinden içedönüklerin, aynı olaya dair size bazen ilham veren bazen beyninizde ampuller yanmasına neden olan fikirlerine rastlayabiliyorsunuz.

Okumaya değer, özellikle bir içedönükseniz veya yakın çevrenizde bir içedönük varsa...


1 Nisan 2021 Perşembe

Arzu ile yolumuz 2005 senesinde yoga dersinde kesişti.

O zamanlar sanırım 22 yaşlarında çiçeği burnunda bir gençti. Bizlere yogayı tanıtıyor ve öğretiyordu. Bende bıraktığı ilk izlenim, öğrettiklerini yaşamaya geçirmeye olan hevesiydi. Birçok insan kişisel gelişimi (veya kişisel dönüşüm artık ne derseniz adına) meslek edinmişken, öğrettikleri ve yaşadıkları arasında dev bir mesafe bulunurken, Arzu’da hissettiğim asıl derdinin kendisi olması ve bıkmadan usanmadan sürekli bir şekilde kendi üzerinde çalışması. O kendisi ile uğraşıyor, kendine şifa arıyorken birçok insana çeşitli yollarla (koçluk, yazarlık, canlı yayınlar, sağlıklı yemekler, eğitimler) iyi gelmeye başladı.

Hiç unutmam, yine yollarımızın kesiştiği Sessizlik İnzivası’nda- adı üzerinde sessiz kalmamız beklenirken- gruplar halinde insanların doğaya çıkma bahanesiyle, kuralı bozup fısıldaştıklarına şahit olduğumda epey şaşırmıştım. O günlerde birkaç kişinin sessizliğini bozmadığını hayretler içerisinde gözlemlemiştim; kimseleri tanımayan bendeniz ile insanları tanısa bile bunun sessizliğini bozmasına fırsat vermeyen, çalışmaları son derece ciddiyetle takip eden sevgili Arzu.

Arzu, biteviye üretiyor, iyi gelmeye devam ediyor. Yakın çevresi başta olmak üzere birçok kişiye öncülük ediyor, yoga örneğinde olduğu üzere; insana şifa getirecek her türlü uygulama için gerekirse kaynağına kadar gidiyor, bulup buluşturuyor, bizzat deniyor ve uyguluyor. On parmağında on marifet olan bu güzel insanı ve kitabını yakından tanımaya ne dersiniz?

S: Sevgili Arzu öncelikle hoşgeldin. Kitabının çıkış noktası ne oldu? “Artık doldum taştım, hemen paylaşmalıyım” hissiyatı mı, “başkalarına ve özellikle yeni gelen nesillere deva olayım” isteği mi? Sadece zamanı mı gelmişti?

C: Hoşbulduk Şeyda’cım. Öncelikle, çok teşekkür ederim bu yazında bana yer verdiğin için. Aslında ben bu kitabı çok daha sonra yazmayı düşünüyordum. Ancak 2015 yılında ani bir kararla işimi bırakıp İstanbul’dan Bodrum’a taşınınca ‘vaktidir’ dedim ve yazmaya başladım. O zaman çok kızgın olduğum bir durum söz konusuydu. Aklımda sürekli dönüp duran soru işaretleri ve geçmişle hesaplaşmalar vardı. Bir gün sıcak suyun altında, aklım başıma geldi ve dedim ki ‘Kızım ya geçmişte böyle sürüneceksin, ya da yeniyi, geleceği yaratacaksın, bir yerden başlamak zorundasın!’ Duştan çıkıp kitabın başına oturdum. Ne zaman tamamlanacağını bilmiyordum. Ama ilham peşimi bırakmadı ve durmaksızın yazdım. Bir buçuk sene içinde kitap kendini tamamladı.

İNSAN İNSANIN İLACI

S: Zehirli Masallar” adı nasıl ortaya çıktı?  Toplumların ve ailelerin bizlere anlattığı en büyük zehirli masal ne? 

C: ‘Zehirli Masallar’ ismi uzun istişareler sonucu ortaya çıktı. Bir anda ‘Budur!’ dedirtti. Çünkü bize anlatılan gerçeklik çok kısıtlayıcı. Sadece kısıtlayıcı da değil, zehirli. Sağlığa değil, adeta hastalığa götüren bir kozmoloji. Bu kısıtlayıcı gerçeklik yüzünden çoğumuz depresyondan panik atağa, anksiyeteden uyku bozukluklarına kadar uzanan bir yelpazede hem fiziksel hem psikolojik sorunlar yaşıyoruz. Ruhumuzu yitiriyor, sevgiden uzaklaşıyor, robotlaşıyoruz. İnandırıldığımız bir ‘mutluluk’ masalı var. Sanırım en zehirlisi bu. Toplumun önümüze koyduğu ‘yapılacaklar listesi’ni tamamladığımızda mutlu olacağımızı zannediyoruz. Ne okullar bitiriyor, ne prestijli işlerde çalışıyoruz, dışarıdan gıpta ile bakılan hayatlar kuruyoruz ama en nihayetinde hepimiz mutsuzuz. Mutluluğu sürekli erteleyerek yaşlanıyoruz. Sonuç ise ortada: anksiyete ve depresyon…

S: Kitap yazmak içinde son derece zıtlıkları barındıran bir uğraş bence. Bir yandan kitabın yazım aşaması ki oldukça asosyal bir yaşam tarzını getiriyor beraberinde ister istemez. Diğer yandan basım aşaması ile beraber; görücülerin önüne çıkan gelinlik kız misali kendini bütün dünyaya görünür kılma. Kitap basıldıktan sonra, “Ben buyum, düşüncelerim bu, bunları kurguladım...” diye bir sürü insanın-tabiri caizse tanıdığın tanımadığın” önüne çıkıp bir nevi kendini çıplak bırakıyorsun. Hayatından kesitler sunduğun kitabında sen bunu bir adım daha öteye götürüp, son derece samimi ve son derece sahici bir eser ortaya çıkarmışsın. Kitabı yazarken neler hissettin? Kendine hiç sansür uyguladın mı, “yahu ben neler yazıyorum, bu kadar da kendimi savunmasız yapmam doğru mu” gibisinden gelgitler yaşadın mı içinde?

C: Ben savunmasızlığın güçlü bir birlik duygusu getirdiğine inanıyorum. İkinci kitap da bir o kadar savunmasız geliyor. Çoğumuz kendi köşelerimizde daha bir yalnızlaşarak kanıyoruz. Yaralarımızı saklıyor, güçlü görünmeye çalışıyoruz. Sosyal medyada hayatımızı dört dörtlük gibi göstersek de hepimiz kendi cephemizde acı bir savaş veriyoruz. Ortak insan paydası bu. Zehirli Masallar sayesinde o kadar büyük bir aileye sahip oldum ki, sana anlatamam. ‘Ben de!’ dedi pek çok kişi. Ve hep birlikte karanlıklarımızdan kurtulmanın yollarını aradık, aramaya devam ediyoruz. İnsan insanın ilacı.

S: Kitabının ana eksenlerinden biri empati ve empatlık. Sanırım empatlık da aynen içedönüklük gibi toplumda hayli eksik ve yanlış biliniyor. Bilinen en genel yanlış kanılar neler? Kısaca empati nedir ve empat kime denir?

C: Empati tanıdık olsa da, empatlık aslında fazla bilinen bir kavram değil. Empati, karşındakiyle duygu bağı kurabilmek anlamına geliyor. Bir ‘empat’ olarak doğmuş olmak ise biraz farklı. Annem beni eskiden ‘Arzu, çok fazla hissediyorsun’ diye itham ederdi. Hep çok hissettim ben. Mutluluklarım büyüktü. Mutsuzluklarım büyüktü. O kadar çok hissettim ki ortaokulda ve lisede dosyalar dolusu şiir yazdım. O günlerde kimse bana ‘empat’ olmaktan bahsetmedi. Biz, beni duygusal ve iyileştirilmesi gereken bir bozuk araba zannederdik. Meğer ben bir empatmışım…

Başkalarının duygu ve düşüncelerini hissedebilenlere ‘empat’ deniyor. Empatlar, çevresindekilerin acılarını, endişelerini, streslerini, neşelerini, enerji seviyelerini, ihtiyaçlarını, akıllarından ve kalplerinden geçen pek çok şeyi hissedebiliyorlar. Bu yüzden genellikle farkında bile olmadan başkalarının mutluluklarını kendi mutlulukları, huzursuzluklarını kendi huzursuzlukları, öfkelerini kendi öfkeleri, neşelerini kendi neşeleri zannediyorlar. Diğer insanlara göre daha maruz oldukları için stres eşikleri düşük. İnsanları, hayvanları, doğayı seviyor, güçlü bağlar kurmaya ihtiyaç duyuyorlar.


S: Ben de senin gibi yüksek derecede empatım. Ablam yine başkaları için tüm gün koşuşturup ertesi sabah hasta kalktığımda bana şunları söylemişti: “Herşeye kendini atmanı istemiyorum, önce sor bakalım kendine, istiyor musun? İhtiyacın var mı? Yorgun musun?” Bizim gibilere ve empatik çocuğu olan ebeveynlere neler tavsiye etmek istersin?

C: Ablan çok doğru söylemiş. Empatlar genellikle dünyanın acısını kendi acıları gibi içlerinde hissettikleri için kendilerini feda etmeye çok yatkınlar. Onların en çok öz şefkate ihtiyaçları var. Kendimize özen ve ilgi göstermek zorundayız. İstemediğimiz şeyleri yapmadığımızda kötü ya da bencil bir insan olduğumuz düşüncesini bırakmalıyız. Kendi sınırlarımızı ve durmamız gereken yeri iyi belirlemeliyiz. Aksi halde herkese koşma isteği yüzünden hastalanmamız ve güçten düşmemiz an meselesi.

S: Bizlere bir kitap hediye ettin. Kitabın sana hediyesi, katkısı ne oldu? Kitabı gerek kurgularken gerek yaşama geçirirken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

C: Kitap beni geniş kitlelerle buluşturdu. Yeni bir ailem olduğunu hissediyorum. Kitabı yazarken geçmişten özgürleştiğimi hissettim. İnsanı hep sevdim, kitap çıktıktan sonra daha da çok sevdim. Birlikte güzeliz. Hepimiz kendi hızımızla iyileşme yolculuğunda ve tüm savunmasızlığımızla…

HAYAT SEN BAKMAZKEN SOYUNUYOR

S: Bana göre pandeminin ortasında Brezilya’ya gittin bir şamanla çalışmaya. Böyle bir karar alıp taa oralara gitmen çok cesur bir hareketti. Bir arkadaşıma bahsettim, “Tabi ya, sizin tuzunuz kuru,” dedi. “Faturasını ödeyemeyen insanlar var, sizin için bunlarla uğraşmak kolay.” Bu ve benzeri tutumlar için neler söylemek istersin?

C: Pandeminin ortasında kalkıp Brezilya’ya gitmek benden çok Ruh’un kararıydı. Korkmadım desem yalan olur. Çok korktum ama emir içerden geldi. Bunun yanı sıra 18 senede Tanrı yolunda nakit konusunda çok mucizeler yaşadım. Benim de para kapılarım kapalıydı. Yıllarca uluslararası bir vakıfta, asgari ücretle gönüllü olarak çalıştım. Bu karmik döngüyü aşmak da aynı ilişki döngüsünü açmak kadar zorlu oldu. Maddi anlamda zorlandığım, önümü göremediğim zamanlar oldu. Bu döngüyü kırmak için de yumruğu masaya vurdum. Kuantum öğretisinden ve inançları yıkma çalışmalarından faydalandım. Hayat, sen bakmazken soyunuyor. Dünya malı dünyanın. Konu maneviyat olduğunda devreye başka güçler giriyor.

S: Bir rüya üzerine kariyerine tamamen farklı bir yön verdiğini, başka bir rüya ile kime gittiğini bile bilmeden Hindistan yollarına düştüğünü biliyorum. Senin için rüyaların anlamı ve hayatındaki rolü nedir?

C: Benim bu rüyalarım haberci rüyalardı. Uçurumlardan atlamamı, korkularımla yüzleşmemi isteyen cinsten. Hayat üzerime yapışan kimliklerden kurtulmak adına çeşitli yollarla bana haber gönderdi, bunlardan biri de rüyalar oldu. Çok rüya görmem. Gördüğüm zaman da olacakları görüyorum. Tabii ilk rüyaya güvenip hemen karar vermiyorum. Onun için birkaç rüya daha istiyorum yaratıcıdan. Teyit geldiği zaman harekete geçiyorum.

S: Can-ı gönülden teşekküler...

Toplumun önünde giden bir isim; Arzu Özev ve kitabı Zehirli Masallar

Arzu ile yolumuz 2005 senesinde yoga dersinde kesişti.

O zamanlar sanırım 22 yaşlarında çiçeği burnunda bir gençti. Bizlere yogayı tanıtıyor ve öğretiyordu. Bende bıraktığı ilk izlenim, öğrettiklerini yaşamaya geçirmeye olan hevesiydi. Birçok insan kişisel gelişimi (veya kişisel dönüşüm artık ne derseniz adına) meslek edinmişken, öğrettikleri ve yaşadıkları arasında dev bir mesafe bulunurken, Arzu’da hissettiğim asıl derdinin kendisi olması ve bıkmadan usanmadan sürekli bir şekilde kendi üzerinde çalışması. O kendisi ile uğraşıyor, kendine şifa arıyorken birçok insana çeşitli yollarla (koçluk, yazarlık, canlı yayınlar, sağlıklı yemekler, eğitimler) iyi gelmeye başladı.

Hiç unutmam, yine yollarımızın kesiştiği Sessizlik İnzivası’nda- adı üzerinde sessiz kalmamız beklenirken- gruplar halinde insanların doğaya çıkma bahanesiyle, kuralı bozup fısıldaştıklarına şahit olduğumda epey şaşırmıştım. O günlerde birkaç kişinin sessizliğini bozmadığını hayretler içerisinde gözlemlemiştim; kimseleri tanımayan bendeniz ile insanları tanısa bile bunun sessizliğini bozmasına fırsat vermeyen, çalışmaları son derece ciddiyetle takip eden sevgili Arzu.

Arzu, biteviye üretiyor, iyi gelmeye devam ediyor. Yakın çevresi başta olmak üzere birçok kişiye öncülük ediyor, yoga örneğinde olduğu üzere; insana şifa getirecek her türlü uygulama için gerekirse kaynağına kadar gidiyor, bulup buluşturuyor, bizzat deniyor ve uyguluyor. On parmağında on marifet olan bu güzel insanı ve kitabını yakından tanımaya ne dersiniz?

S: Sevgili Arzu öncelikle hoşgeldin. Kitabının çıkış noktası ne oldu? “Artık doldum taştım, hemen paylaşmalıyım” hissiyatı mı, “başkalarına ve özellikle yeni gelen nesillere deva olayım” isteği mi? Sadece zamanı mı gelmişti?

C: Hoşbulduk Şeyda’cım. Öncelikle, çok teşekkür ederim bu yazında bana yer verdiğin için. Aslında ben bu kitabı çok daha sonra yazmayı düşünüyordum. Ancak 2015 yılında ani bir kararla işimi bırakıp İstanbul’dan Bodrum’a taşınınca ‘vaktidir’ dedim ve yazmaya başladım. O zaman çok kızgın olduğum bir durum söz konusuydu. Aklımda sürekli dönüp duran soru işaretleri ve geçmişle hesaplaşmalar vardı. Bir gün sıcak suyun altında, aklım başıma geldi ve dedim ki ‘Kızım ya geçmişte böyle sürüneceksin, ya da yeniyi, geleceği yaratacaksın, bir yerden başlamak zorundasın!’ Duştan çıkıp kitabın başına oturdum. Ne zaman tamamlanacağını bilmiyordum. Ama ilham peşimi bırakmadı ve durmaksızın yazdım. Bir buçuk sene içinde kitap kendini tamamladı.

İNSAN İNSANIN İLACI

S: Zehirli Masallar” adı nasıl ortaya çıktı?  Toplumların ve ailelerin bizlere anlattığı en büyük zehirli masal ne? 

C: ‘Zehirli Masallar’ ismi uzun istişareler sonucu ortaya çıktı. Bir anda ‘Budur!’ dedirtti. Çünkü bize anlatılan gerçeklik çok kısıtlayıcı. Sadece kısıtlayıcı da değil, zehirli. Sağlığa değil, adeta hastalığa götüren bir kozmoloji. Bu kısıtlayıcı gerçeklik yüzünden çoğumuz depresyondan panik atağa, anksiyeteden uyku bozukluklarına kadar uzanan bir yelpazede hem fiziksel hem psikolojik sorunlar yaşıyoruz. Ruhumuzu yitiriyor, sevgiden uzaklaşıyor, robotlaşıyoruz. İnandırıldığımız bir ‘mutluluk’ masalı var. Sanırım en zehirlisi bu. Toplumun önümüze koyduğu ‘yapılacaklar listesi’ni tamamladığımızda mutlu olacağımızı zannediyoruz. Ne okullar bitiriyor, ne prestijli işlerde çalışıyoruz, dışarıdan gıpta ile bakılan hayatlar kuruyoruz ama en nihayetinde hepimiz mutsuzuz. Mutluluğu sürekli erteleyerek yaşlanıyoruz. Sonuç ise ortada: anksiyete ve depresyon…

S: Kitap yazmak içinde son derece zıtlıkları barındıran bir uğraş bence. Bir yandan kitabın yazım aşaması ki oldukça asosyal bir yaşam tarzını getiriyor beraberinde ister istemez. Diğer yandan basım aşaması ile beraber; görücülerin önüne çıkan gelinlik kız misali kendini bütün dünyaya görünür kılma. Kitap basıldıktan sonra, “Ben buyum, düşüncelerim bu, bunları kurguladım...” diye bir sürü insanın-tabiri caizse tanıdığın tanımadığın” önüne çıkıp bir nevi kendini çıplak bırakıyorsun. Hayatından kesitler sunduğun kitabında sen bunu bir adım daha öteye götürüp, son derece samimi ve son derece sahici bir eser ortaya çıkarmışsın. Kitabı yazarken neler hissettin? Kendine hiç sansür uyguladın mı, “yahu ben neler yazıyorum, bu kadar da kendimi savunmasız yapmam doğru mu” gibisinden gelgitler yaşadın mı içinde?

C: Ben savunmasızlığın güçlü bir birlik duygusu getirdiğine inanıyorum. İkinci kitap da bir o kadar savunmasız geliyor. Çoğumuz kendi köşelerimizde daha bir yalnızlaşarak kanıyoruz. Yaralarımızı saklıyor, güçlü görünmeye çalışıyoruz. Sosyal medyada hayatımızı dört dörtlük gibi göstersek de hepimiz kendi cephemizde acı bir savaş veriyoruz. Ortak insan paydası bu. Zehirli Masallar sayesinde o kadar büyük bir aileye sahip oldum ki, sana anlatamam. ‘Ben de!’ dedi pek çok kişi. Ve hep birlikte karanlıklarımızdan kurtulmanın yollarını aradık, aramaya devam ediyoruz. İnsan insanın ilacı.

S: Kitabının ana eksenlerinden biri empati ve empatlık. Sanırım empatlık da aynen içedönüklük gibi toplumda hayli eksik ve yanlış biliniyor. Bilinen en genel yanlış kanılar neler? Kısaca empati nedir ve empat kime denir?

C: Empati tanıdık olsa da, empatlık aslında fazla bilinen bir kavram değil. Empati, karşındakiyle duygu bağı kurabilmek anlamına geliyor. Bir ‘empat’ olarak doğmuş olmak ise biraz farklı. Annem beni eskiden ‘Arzu, çok fazla hissediyorsun’ diye itham ederdi. Hep çok hissettim ben. Mutluluklarım büyüktü. Mutsuzluklarım büyüktü. O kadar çok hissettim ki ortaokulda ve lisede dosyalar dolusu şiir yazdım. O günlerde kimse bana ‘empat’ olmaktan bahsetmedi. Biz, beni duygusal ve iyileştirilmesi gereken bir bozuk araba zannederdik. Meğer ben bir empatmışım…

Başkalarının duygu ve düşüncelerini hissedebilenlere ‘empat’ deniyor. Empatlar, çevresindekilerin acılarını, endişelerini, streslerini, neşelerini, enerji seviyelerini, ihtiyaçlarını, akıllarından ve kalplerinden geçen pek çok şeyi hissedebiliyorlar. Bu yüzden genellikle farkında bile olmadan başkalarının mutluluklarını kendi mutlulukları, huzursuzluklarını kendi huzursuzlukları, öfkelerini kendi öfkeleri, neşelerini kendi neşeleri zannediyorlar. Diğer insanlara göre daha maruz oldukları için stres eşikleri düşük. İnsanları, hayvanları, doğayı seviyor, güçlü bağlar kurmaya ihtiyaç duyuyorlar.


S: Ben de senin gibi yüksek derecede empatım. Ablam yine başkaları için tüm gün koşuşturup ertesi sabah hasta kalktığımda bana şunları söylemişti: “Herşeye kendini atmanı istemiyorum, önce sor bakalım kendine, istiyor musun? İhtiyacın var mı? Yorgun musun?” Bizim gibilere ve empatik çocuğu olan ebeveynlere neler tavsiye etmek istersin?

C: Ablan çok doğru söylemiş. Empatlar genellikle dünyanın acısını kendi acıları gibi içlerinde hissettikleri için kendilerini feda etmeye çok yatkınlar. Onların en çok öz şefkate ihtiyaçları var. Kendimize özen ve ilgi göstermek zorundayız. İstemediğimiz şeyleri yapmadığımızda kötü ya da bencil bir insan olduğumuz düşüncesini bırakmalıyız. Kendi sınırlarımızı ve durmamız gereken yeri iyi belirlemeliyiz. Aksi halde herkese koşma isteği yüzünden hastalanmamız ve güçten düşmemiz an meselesi.

S: Bizlere bir kitap hediye ettin. Kitabın sana hediyesi, katkısı ne oldu? Kitabı gerek kurgularken gerek yaşama geçirirken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

C: Kitap beni geniş kitlelerle buluşturdu. Yeni bir ailem olduğunu hissediyorum. Kitabı yazarken geçmişten özgürleştiğimi hissettim. İnsanı hep sevdim, kitap çıktıktan sonra daha da çok sevdim. Birlikte güzeliz. Hepimiz kendi hızımızla iyileşme yolculuğunda ve tüm savunmasızlığımızla…

HAYAT SEN BAKMAZKEN SOYUNUYOR

S: Bana göre pandeminin ortasında Brezilya’ya gittin bir şamanla çalışmaya. Böyle bir karar alıp taa oralara gitmen çok cesur bir hareketti. Bir arkadaşıma bahsettim, “Tabi ya, sizin tuzunuz kuru,” dedi. “Faturasını ödeyemeyen insanlar var, sizin için bunlarla uğraşmak kolay.” Bu ve benzeri tutumlar için neler söylemek istersin?

C: Pandeminin ortasında kalkıp Brezilya’ya gitmek benden çok Ruh’un kararıydı. Korkmadım desem yalan olur. Çok korktum ama emir içerden geldi. Bunun yanı sıra 18 senede Tanrı yolunda nakit konusunda çok mucizeler yaşadım. Benim de para kapılarım kapalıydı. Yıllarca uluslararası bir vakıfta, asgari ücretle gönüllü olarak çalıştım. Bu karmik döngüyü aşmak da aynı ilişki döngüsünü açmak kadar zorlu oldu. Maddi anlamda zorlandığım, önümü göremediğim zamanlar oldu. Bu döngüyü kırmak için de yumruğu masaya vurdum. Kuantum öğretisinden ve inançları yıkma çalışmalarından faydalandım. Hayat, sen bakmazken soyunuyor. Dünya malı dünyanın. Konu maneviyat olduğunda devreye başka güçler giriyor.

S: Bir rüya üzerine kariyerine tamamen farklı bir yön verdiğini, başka bir rüya ile kime gittiğini bile bilmeden Hindistan yollarına düştüğünü biliyorum. Senin için rüyaların anlamı ve hayatındaki rolü nedir?

C: Benim bu rüyalarım haberci rüyalardı. Uçurumlardan atlamamı, korkularımla yüzleşmemi isteyen cinsten. Hayat üzerime yapışan kimliklerden kurtulmak adına çeşitli yollarla bana haber gönderdi, bunlardan biri de rüyalar oldu. Çok rüya görmem. Gördüğüm zaman da olacakları görüyorum. Tabii ilk rüyaya güvenip hemen karar vermiyorum. Onun için birkaç rüya daha istiyorum yaratıcıdan. Teyit geldiği zaman harekete geçiyorum.

S: Can-ı gönülden teşekküler...

4 Mart 2021 Perşembe

Bazı kavramları ne kadar kullansak dahi tanımını yapmak kolay değildir; aynen şefkat kelimesinde olduğu gibi. 



Şefkat nedir diye soracak olsam alıp elime mikrofonu çıkıp, eminin on kişiyle konuşsam onu da farklı şeyler söyleyecektir. Genel ve hayli derin bir kavram olduğu için...

Fark ettiniz mi bilmem, kişisel gelişim dünyasında zaman zaman bazı kelimeler ön plana çıkar; farkındalık, süreç, mindfulness (bilinçli farkındalık) misâli. Şimdilerde şefkat kelimesi hayli gündemde, bizler de bu kavramı daha iyi tanıyalım diye bu ay; Türkiye'de sadece şefkate & öz şefkate odaklanıp daha şefkatli bir toplum yaratma vizyonuyla çalışan ilk merkezinin kurucusu Sema Demirkan’ı davet ettim söyleşiye. Hem “Şefkat”e farklı bir gözle bakıp bu kavrama ilişkin bakış açımızı derinleştirmek hem de 9 Mart’ta konu hakkında düzenlediği etkinliğe dair bilgi almak adına...

S: Sevgili Sema öncelikle hoşgeldin. Şefkat genelde nasıl algılanıyor, şefkat ve öz şefkat ne demek, bizim için tanımlar mısın?

C: Teşekkür ederim öncelikle, bu nazik davetle şefkatin sesinin ülkemizde güçlenmesine verdiğiniz destek için. Şefkat kavramı aslında sadece bizim ülkemizde değil değişik kültürlerde de en çok annelik ve yumuşaklıkla birlikte anılıyor. Şefkat göstermenin iyi bir şey olduğundan, çocukluğumuzda şefkat alamadığımızdan bahsediyoruz; ama işin aslı şefkat nedir bilmiyoruz. Bilmediğimiz bu yerden başlamak – Zen’ de “başlangıç zihni” dedikleri o yerden- bizim için hayli kritik. Yoksa “şefkat yumuşaklıktır” tanımını bırakmadan işin aslı şefkatte derinleşmek mümkün olmuyor.

Bugün bilim insanları bize şefkatin bir duygu değil, fizyolojik olarak kompleks bir süreç olduğunu göstermiş durumdalar. Şefkat uyandığında bir duygu -örneğin üzüntü- eşlik edebilir de, etmeyebilir de. Şefkat acımak değil. Öz şefkat ise kendimize bakım vermek, kendimizi şımartmak, bencil olmak ve kendimizde kaybolmak değil. Peki bu yanlış anlamalar değilse şefkat nedir? Şefkat, dindirmek için yoğun bir isteğin eşlik ettiği acının derin farkındalığı anlamına geliyor. Yani şefkat acıya verilen bir cevap. Dolayısıyla öz şefkati de kendi acımıza verdiğimiz bilgece bir yanıt olarak tanımlamayı seviyorum. Şefkat yaklaşımı, ortada engellenebilir ya da dindirilebilir bir acı varsa bunların hakkında bir şeyler yapmayı, dindirilemez ve engellenemez acıların varlığında ise onlarla cesaretle kalmayı öğretiyor. Bu başlıkta tutkuyla çalışmamın sebebi de bu son cümle, çünkü hayattaysak hepimiz için farklı şekil, derece ve zamanlamalarda ama hepimiz için acı var, burada. Bunlarla nasıl yaşayacağımız konusunda çok somut beceriler ve derin bir anlayış kazandırıyor şefkat bize.

S: “Şefkat” kelimesini son 15 yılda ve özellikle son günlerde popüler yapan ne oldu? Yine şimdilerde hayli popüler olan Mindfulness (bilinçli farkındalık) kelimesiyle aralarındaki yakın bağ nedir?

C: Aslında mindfulness’tan sonra batıda ikinci dalga şefkat oldu diyebiliriz, kadim öğretilerin pozitif psikoloji ve sinirbilimle daha iyi anlaşılmaya başlanmasıyla beraber. Çağımızın altın insanları olarak gördüğüm bazı bilim insanları var; bunlar Dharma (Buda’ nın öğretisi anlamında kullanıyorum burada) öğrencileri ve kendi hayatlarında muazzam etkisini deneyimledikleri kadim bilgelik pratiklerini, akademik camiaya bilimsel araştırmalar yaparak ve yapılandırılmış standart müfredatlar yaratarak taşıdılar. Bu önce mindfulness için oldu. Hemen ardından da şefkat. Bunlar bir kuşun iki kanadı gibidir zaten, esasında ayrılamazlar. Çok basite indirgeyerek söylersek, mindfulness ile acıyı olduğu gibi – yani abartmadan, yok saymadan, varsaymadan, üzerine hikâyeler yazmadan- görmeyi, şefkatle ise ona bilgece yanıt vermeyi öğreniyoruz.

Son 15 yılda şefkat ve öz şefkate dair tonlarca araştırma yapıldı, ölçekleri oluşturuldu, şefkat terapi ekollerine adapte edildi. Neo-liberal ekonominin tüketicisi çağımız insanının çeşitli uyuşturucularla hissedemez olduğu büyük bir acısı var esasında. Çekirdek aile travma ve erken dönem zorlayıcı yaşantılar bir yana; yalnızlığın, kabileyi kaybetmiş olmanın, gerçekten yaşadığını hissedemiyor olmanın, kendini doğadan ve varoluşun geri kalanından ayrı görmenin acısı var. Bu acıyı hakikaten gören biri için artık yoga, mindfulness, meditasyon, şefkat neden popüler oldu sorusu kendi kendine yanıtlanıyor. Bu öğreti binlerce yıldır insanın acısına konuşuyordu, ancak hep sınırlı bir kitleye ulaşıyordu. İçinde yaşadığımız dönem bu açıdan ilginç. Uğruna binlerce kilometre seyahat etmeden dünyanın en iyi hocalarından dersler alabiliyor, instagram akışımızda Buda’nın öğrencilerine yedi yıl erdem çalışmadan anlatmadığı bilgileri “like” ederek geçiyoruz. Bir yüzeyde kalma ve manâdan kaybetme ile birlikte aynı pakette bu kavramların popüler hale gelmesi var. Bilgelik pratikleriydi bunlar, şimdi stres azaltmak ya da iyi hissetmek için benim kötü pazarlık dediğim bir içsel pazarlıkla da kullanılıyorlar. Doğru anlayış, aslına sadık kalmak elbette mümkün. Özetle iyi mi kötü mü bilmiyorum ama durum sadece böyle.


ACIYI BAL EYLEMEK

S: Bu günlere değin, Batı medeniyeti tüm sistemi, “öz güven”, elde etme, kazanımlar ve dolayısıyla başarılı olmak üzerine kurgulamıştı. Bunun ne gibi artısı ve eksisi oldu? Neler eksikti ve şefkatin yeri neydi?

C: Evet hepimizin istemesek de takipçisi olduğumuz Amerikan rüyası bireylere istedikleri her şeyi olabileceklerini söyledi durdu, bununla ilgili efsaneler yarattı, beceremeyene de “loser” (ezik) dedi. Öz güven onlarca yıl boyunca bu kültürün akvaryumunda herkesin sahip olması gereken en önemli nitelikti. Ana babalara öz güvenli çocuk yetiştirme eğitimleri verildi, bakarsanız bizim ülkemizde de geriden yetişerek aynı şeyleri tekrar ettiğimizi görüyoruz. Sonra gelsin yüksek ergen intiharları, gitsin okul katliamları, büyük acı... Biz daha o kısımlarını yaşamadık filmin ama sadece bireyle uğraşarak çözemeyeceğimiz kültürle alâkalı sistemik sorunlar olduğu çok açık şimdiden.

Öz güven kültürünün sahne arkasında ciddi bir değersizlik transı var. Öz güven bize hep ortalamanın üzerinde olmamız gerektiğini söylüyor, yani içerisine gömülü bir kıyas var. Oysa istatistik ve matematik ile çok net ki hepimiz ortalamanın üzerinde olamayız. İşte yine ilk olarak Amerika’ da başlayan öz şefkat bir akım olarak öz güven kültürünün panzehiri olmayı ve onun yerini almayı hedefledi. Çünkü kendimize müşfik olmamızın sebebi bir başkasından üstün, aşağıda ya da ona eşit olmamız bile değildir. Hissedebilen tüm varlıklar gibi bazen zorlanırız, canımız yanar ve sadece kalbimiz attığı için, sadece kendiliğinden nefes alıp veren bu bedende olduğumuz için canımız yandığında kendimize bir de biz eziyet etmemeyi öğrenebiliriz. Bu kadar, hepsi bu. Bizim topraklarda acıyı bal eylemek demiş erenlerimiz, henüz orada olmasak da acıdan ızdırap pişirmemeyi öğretiyor öz şefkat. Özgüven ve başarı odaklı kültürden, hissedebilen tüm varlıkların kendiliklerinden değerinin bilinmesine geçişin kapısı tam da burası.

S: Sert öz şefkat tabirini ilk kez senden duydum, biraz açalım mı?

C: Bu tabirin İngilizcesini de paylaşmamızın faydalı olacağına inanıyorum. “Fierce” kelimesini sert, azılı, ateşli olarak da çevirebiliriz. Ben şu yumuşaklık algısını kırmak için özellikle serti tercih ettim. Hakikaten de şefkat koşulları doğru okuyan bir zihinle bize gereken cevap sertse onu, yumuşaksa da onu verdiriyor. Şefkatin yumuşatıcı, yatıştırıcı olduğunu ve olan her ne ise onunla sükûnetle kalmamızı sağladığını yadsıyamayız, bu fizyolojik olarak bir gerçeklik. Memeli bakım verme sistemi şefkatle aktive oluyor ve bu saydıklarım gerçekleşiyor. Ancak şefkat bundan ibaret de değil.

Oturup her şeyi kabul mu edeceğiz diye soruyor örneğin insanlar. Hayır hiçbir aklı başında öğreti bunu tembihlemiyor insanlara. Kabul etmeyince bedenimizde ağırlayacağımız zorlayıcı duyguları kabul etmeyi öğrenebiliriz mesela pekâla, ve buradan aldığımız güçle haksızlıklar, zarar, şiddet karşısında net, kararlı, sakin ve şiddetsiz bir “hayır!” diyebiliriz. Sınır çizebilir, kendimizi korumayı öğrenebilir ve böylece güvende hissetmeye doğru yol alabiliriz. Kendimizi her seviyede doğru besinlerle beslemeyi öğrenebiliriz. Hayrımıza olacak şeyler için tembellik etmeyi bırakıp motive olup harekete geçebiliriz. İşte tüm bunlar bu sert dediğimiz şefkatin bize yol göstericilik yaptığı yerler. Taoizm’de ve Çin felsefesinde kullanılan Yin ve Yang terimlerinin şefkatte de karşılığı var. Yang şefkatten bahsediyoruz burada. Oturup sürekli keder, hüzün, öfke ağırlamaya dair stratejiler çalışacağımıza, eğer varsa yapılacak bir şeyler eşzamanlı olarak kendi acımız için ayağa kalkmayı ve sesimizi geri almayı öğrenebiliriz. Şefkat bu kadar güçlü bir kaynakken, sadece yumuşacık dediğimizde anlamından neler kaybediyor anlatamam.


ÇAMUR YOKSA ÇİÇEK DE YOK

S: Bildidiğim kadarıyla, şefkat konusunda eğitmenlik yapabilmen için bikaç sertifikan var, seni bu yola iten ne oldu? Kişisel yaşamında şefkati vizyonun yapmanı sağlayan neydi?

C: İşte aslında tüm bu anlattıklarımı önce kendim deneyimledim. Bazılarının çocukluğumdan beri birer eğilim olarak içimde karşılığı büyük. Dayanıklılık çok ilgimi çeken bir konu oldu hep. Tükenmeyen bir merakım vardı, halâ da vardır, merak ederim neden bazı insanlar acılarından yaratıcılık doğuruyor, “hayatta kalan” olmakla yetinmeyip serpilen olmaya geçiyor da bazı insan sadece örseleniyor ve yaşadığı acıların altında kalıyor? Tüm kadim öğretilerde acı en büyük öğretmendir; çamur yoksa çiçek de yoktur. Ancak acının öğretmenlik işlevini yerine getirmesi için devreye şefkatin girmesi gerekiyormuş; bunu teoriden ziyade önce deneyimle gördüm. Küçük hayatım beni bu kapılardan geçirdi, süründürdü, yürüttü biraz diyelim. Yetenekli arkadaşım şair Sinem Sal’ın dediği gibi “yara derin açıldığında, içinde çiçek yetiştiriyorsun.”

Gönülden bu işleri yapanlar için eğitmenlik aslında “ben bu yolun ölene kadar öğrencisi olmaya adanıyorum, bununla kafayı bozdum” demektir. Benim için de öyle oldu. Dünyada şefkat namına ne var ne yoksa aramaya, peşine düşmeye, dinlemeye, anlamaya adandım. Stanford Üniversitesi’nde geliştirilen bir şefkat programı var, Compassion Cultivation Training isminde. Hem onun hem de yine uluslararası Mindful Self Compassion programının eğitmeniyim. Ülkemizde de şefkat eğitiminin yaygınlaşması amacıyla ve daha şefkatli bir toplum vizyonuyla sadece şefkat ve öz şefkate odaklanan bir okul kurdum: School of Compassion. (www.schoolofcompassion.com.tr) Batının en saygın kurumlarında aldığım eğitimler bir yere kadar besleyici olsa da aslen şefkati işin köklerinden yani Lord Buda’nın öğretisinden öğrendim ve öğrenmeye devam etmekteyim. Çağımızın en aydın zihinlerinden Thich Nhat Han’ın kurduğu Zen Manastırı Plum Village’de katıldığım inziva ve devam eğitimleri ile halen çalışmakta olduğum bir Dharma Hocam var. Okulumuzda bu kavramın köklerine saygıyla güncel bilim ve farklı disiplinlerden daima beslenmesini önemsiyorum.

DR. KRISTIN NEFF İLE ÖZ ŞEFKAT: SERT VE HASSAS

S: Biraz da yaklaşan etkinlikten bahsedelim mi? Kimler için ne amaçla düzenleniyor?

C: Tabi, 9 Mart’ta öz şefkat konusunda dünyada belki de en öncü ismi ağırlıyoruz ülkemizde, Dr. Kristin Neff. Neff, öz şefkat ölçeğini oluşturan psikolog ve öz şefkat üzerine bilimsel araştırmaları başlatan kişi. Dünyada milyonlarca satmış bestseller kitapların yazarı, öz şefkat modelinin ve benim de eğitmeni olduğum MSC Programının eş yaratıcısı. Bu konunun akademik bacağında duayen biri yani. Webinar herkese açık ve simultane tercüme ile canlı olarak Türkçe dinlemek de mümkün. Bizim sıklıkla çalıştığımız gruplar terapistler, ruh sağlığı uzmanları, doktorlar ve sağlık çalışanları, kurumsal hayat çalışanları, avukatlar gibi bakım verme yorgunluğu yaşayan gruplar. Tabi yaşlı ve bebek bakanlar ve ebeveynleri de anmadan olmaz. Konuyu ise Neff’ten özellikle rica ederek bu sert tarafını biraz açacağımız şekilde şekillendirdik. Neff ile hem öz şefkatle yeni tanışacak kişilere hem de deneyimli seviyelere açık bir oturum gerçekleştireceğiz ve biri hassas biri sert öz şefkat için iki de uygulama yapılacak. School of Compassion olarak #COMPASSIONTALKS adıyla düzenlediğimiz bu etkinliklerde amacımız dünyadaki öncü isimleri erişilebilir ücretlerle ülkemizle buluşturmak ve dil bariyerini de ortadan kaldırmak. Doğru bir anlayışla yaygınlaştırmaya çalıştığımız şefkat kültürüne katkısı olması için, sürekli bağlantıda olduğumuz halihazırdaki topluluğumuzun ötesine de erişmeye niyet ederek bu organizasyonu yapıyoruz. Etkinlik için biletler Biletino’ da: https://biletino.com/tr/e-awq/dr-kristin-neff-ile-oz-sefkat-sert-ve-hassas/

S: Etkinliğe bir şekilde katılamayacaklar için; kendi başlarına uygulayabilecekleri ufak bir pratik paylaşır mısın konuya dair?

C: Elbette, en temel ve sade öz şefkat uygulaması olabilir, adı öz şefkat arası. Gün içerisinde canınız yandığında, bu fiziksel, duygusal, zihinsel bir acı olabilir hiç farketmez onun hakkında konuşmak yerine onunla gerçekten temasa geçmeyi araştırın. Gözünün içine bakın. Olduğundan büyük yapıp balon gibi şişirmeye mi yokmuş gibi mi yapmaya mı meylettiğinizi görün, ya da benim şu anda zikretmediğim farklı bir içsel tepki olabilir. Yani hem acıyı görün hem de acıya mevcut içsel cevabınızı, varsa direncinizi. Sonra kendinize acı çekmenin insan olmanın ortak paydalarından biri olduğunu hatırlatıp bunun içinizdeki yankısına kulak verin. Açıkçası “acı çekmek insan olmanın bir parçası” demekle buna ikna oluveren birine hiç rastlamadım, o nedenle ezbere bunu deyin iyi gelecek demiyorum da hiç değilse bunların içinizdeki karşılıklarına, mevcut gerçeğinize çıplak gözlerle bakın diyorum. Örneğin acı çekerken bir benim başıma geliyor deyip kendimi acımla daha da izole hissediyor muyum bakabilirim. Son olarak da acı çeken halimde “Şu anda neye ihtiyacım var?” diye sorabilirim. Yüksek ihtimalle ilk aşamalarda buna bir cevap da belirmeyecek, olsun. Tıpkı sevdiğimiz birinin acısına metanetle eşlik ederken ona “Neye ihtiyacın varsa ben buradayım, bil” diyen omzundaki el gibi söylemeye doğru gidiyor bu soru en nihayetinde. Tüm bu anlattıklarımı sesli yönlendirme ile yapmak isteyenler için herkese açık Spotify’da Şefkat isimli bir kanalım var, oradan ses kaydımla da yapabilirler. (Öz şefkat molası isimli kayıt)

S: Çok teşekkürler...

 

Şefkate Giden Yolda; Sema Demirkan Röportajı

Bazı kavramları ne kadar kullansak dahi tanımını yapmak kolay değildir; aynen şefkat kelimesinde olduğu gibi. 



Şefkat nedir diye soracak olsam alıp elime mikrofonu çıkıp, eminin on kişiyle konuşsam onu da farklı şeyler söyleyecektir. Genel ve hayli derin bir kavram olduğu için...

Fark ettiniz mi bilmem, kişisel gelişim dünyasında zaman zaman bazı kelimeler ön plana çıkar; farkındalık, süreç, mindfulness (bilinçli farkındalık) misâli. Şimdilerde şefkat kelimesi hayli gündemde, bizler de bu kavramı daha iyi tanıyalım diye bu ay; Türkiye'de sadece şefkate & öz şefkate odaklanıp daha şefkatli bir toplum yaratma vizyonuyla çalışan ilk merkezinin kurucusu Sema Demirkan’ı davet ettim söyleşiye. Hem “Şefkat”e farklı bir gözle bakıp bu kavrama ilişkin bakış açımızı derinleştirmek hem de 9 Mart’ta konu hakkında düzenlediği etkinliğe dair bilgi almak adına...

S: Sevgili Sema öncelikle hoşgeldin. Şefkat genelde nasıl algılanıyor, şefkat ve öz şefkat ne demek, bizim için tanımlar mısın?

C: Teşekkür ederim öncelikle, bu nazik davetle şefkatin sesinin ülkemizde güçlenmesine verdiğiniz destek için. Şefkat kavramı aslında sadece bizim ülkemizde değil değişik kültürlerde de en çok annelik ve yumuşaklıkla birlikte anılıyor. Şefkat göstermenin iyi bir şey olduğundan, çocukluğumuzda şefkat alamadığımızdan bahsediyoruz; ama işin aslı şefkat nedir bilmiyoruz. Bilmediğimiz bu yerden başlamak – Zen’ de “başlangıç zihni” dedikleri o yerden- bizim için hayli kritik. Yoksa “şefkat yumuşaklıktır” tanımını bırakmadan işin aslı şefkatte derinleşmek mümkün olmuyor.

Bugün bilim insanları bize şefkatin bir duygu değil, fizyolojik olarak kompleks bir süreç olduğunu göstermiş durumdalar. Şefkat uyandığında bir duygu -örneğin üzüntü- eşlik edebilir de, etmeyebilir de. Şefkat acımak değil. Öz şefkat ise kendimize bakım vermek, kendimizi şımartmak, bencil olmak ve kendimizde kaybolmak değil. Peki bu yanlış anlamalar değilse şefkat nedir? Şefkat, dindirmek için yoğun bir isteğin eşlik ettiği acının derin farkındalığı anlamına geliyor. Yani şefkat acıya verilen bir cevap. Dolayısıyla öz şefkati de kendi acımıza verdiğimiz bilgece bir yanıt olarak tanımlamayı seviyorum. Şefkat yaklaşımı, ortada engellenebilir ya da dindirilebilir bir acı varsa bunların hakkında bir şeyler yapmayı, dindirilemez ve engellenemez acıların varlığında ise onlarla cesaretle kalmayı öğretiyor. Bu başlıkta tutkuyla çalışmamın sebebi de bu son cümle, çünkü hayattaysak hepimiz için farklı şekil, derece ve zamanlamalarda ama hepimiz için acı var, burada. Bunlarla nasıl yaşayacağımız konusunda çok somut beceriler ve derin bir anlayış kazandırıyor şefkat bize.

S: “Şefkat” kelimesini son 15 yılda ve özellikle son günlerde popüler yapan ne oldu? Yine şimdilerde hayli popüler olan Mindfulness (bilinçli farkındalık) kelimesiyle aralarındaki yakın bağ nedir?

C: Aslında mindfulness’tan sonra batıda ikinci dalga şefkat oldu diyebiliriz, kadim öğretilerin pozitif psikoloji ve sinirbilimle daha iyi anlaşılmaya başlanmasıyla beraber. Çağımızın altın insanları olarak gördüğüm bazı bilim insanları var; bunlar Dharma (Buda’ nın öğretisi anlamında kullanıyorum burada) öğrencileri ve kendi hayatlarında muazzam etkisini deneyimledikleri kadim bilgelik pratiklerini, akademik camiaya bilimsel araştırmalar yaparak ve yapılandırılmış standart müfredatlar yaratarak taşıdılar. Bu önce mindfulness için oldu. Hemen ardından da şefkat. Bunlar bir kuşun iki kanadı gibidir zaten, esasında ayrılamazlar. Çok basite indirgeyerek söylersek, mindfulness ile acıyı olduğu gibi – yani abartmadan, yok saymadan, varsaymadan, üzerine hikâyeler yazmadan- görmeyi, şefkatle ise ona bilgece yanıt vermeyi öğreniyoruz.

Son 15 yılda şefkat ve öz şefkate dair tonlarca araştırma yapıldı, ölçekleri oluşturuldu, şefkat terapi ekollerine adapte edildi. Neo-liberal ekonominin tüketicisi çağımız insanının çeşitli uyuşturucularla hissedemez olduğu büyük bir acısı var esasında. Çekirdek aile travma ve erken dönem zorlayıcı yaşantılar bir yana; yalnızlığın, kabileyi kaybetmiş olmanın, gerçekten yaşadığını hissedemiyor olmanın, kendini doğadan ve varoluşun geri kalanından ayrı görmenin acısı var. Bu acıyı hakikaten gören biri için artık yoga, mindfulness, meditasyon, şefkat neden popüler oldu sorusu kendi kendine yanıtlanıyor. Bu öğreti binlerce yıldır insanın acısına konuşuyordu, ancak hep sınırlı bir kitleye ulaşıyordu. İçinde yaşadığımız dönem bu açıdan ilginç. Uğruna binlerce kilometre seyahat etmeden dünyanın en iyi hocalarından dersler alabiliyor, instagram akışımızda Buda’nın öğrencilerine yedi yıl erdem çalışmadan anlatmadığı bilgileri “like” ederek geçiyoruz. Bir yüzeyde kalma ve manâdan kaybetme ile birlikte aynı pakette bu kavramların popüler hale gelmesi var. Bilgelik pratikleriydi bunlar, şimdi stres azaltmak ya da iyi hissetmek için benim kötü pazarlık dediğim bir içsel pazarlıkla da kullanılıyorlar. Doğru anlayış, aslına sadık kalmak elbette mümkün. Özetle iyi mi kötü mü bilmiyorum ama durum sadece böyle.


ACIYI BAL EYLEMEK

S: Bu günlere değin, Batı medeniyeti tüm sistemi, “öz güven”, elde etme, kazanımlar ve dolayısıyla başarılı olmak üzerine kurgulamıştı. Bunun ne gibi artısı ve eksisi oldu? Neler eksikti ve şefkatin yeri neydi?

C: Evet hepimizin istemesek de takipçisi olduğumuz Amerikan rüyası bireylere istedikleri her şeyi olabileceklerini söyledi durdu, bununla ilgili efsaneler yarattı, beceremeyene de “loser” (ezik) dedi. Öz güven onlarca yıl boyunca bu kültürün akvaryumunda herkesin sahip olması gereken en önemli nitelikti. Ana babalara öz güvenli çocuk yetiştirme eğitimleri verildi, bakarsanız bizim ülkemizde de geriden yetişerek aynı şeyleri tekrar ettiğimizi görüyoruz. Sonra gelsin yüksek ergen intiharları, gitsin okul katliamları, büyük acı... Biz daha o kısımlarını yaşamadık filmin ama sadece bireyle uğraşarak çözemeyeceğimiz kültürle alâkalı sistemik sorunlar olduğu çok açık şimdiden.

Öz güven kültürünün sahne arkasında ciddi bir değersizlik transı var. Öz güven bize hep ortalamanın üzerinde olmamız gerektiğini söylüyor, yani içerisine gömülü bir kıyas var. Oysa istatistik ve matematik ile çok net ki hepimiz ortalamanın üzerinde olamayız. İşte yine ilk olarak Amerika’ da başlayan öz şefkat bir akım olarak öz güven kültürünün panzehiri olmayı ve onun yerini almayı hedefledi. Çünkü kendimize müşfik olmamızın sebebi bir başkasından üstün, aşağıda ya da ona eşit olmamız bile değildir. Hissedebilen tüm varlıklar gibi bazen zorlanırız, canımız yanar ve sadece kalbimiz attığı için, sadece kendiliğinden nefes alıp veren bu bedende olduğumuz için canımız yandığında kendimize bir de biz eziyet etmemeyi öğrenebiliriz. Bu kadar, hepsi bu. Bizim topraklarda acıyı bal eylemek demiş erenlerimiz, henüz orada olmasak da acıdan ızdırap pişirmemeyi öğretiyor öz şefkat. Özgüven ve başarı odaklı kültürden, hissedebilen tüm varlıkların kendiliklerinden değerinin bilinmesine geçişin kapısı tam da burası.

S: Sert öz şefkat tabirini ilk kez senden duydum, biraz açalım mı?

C: Bu tabirin İngilizcesini de paylaşmamızın faydalı olacağına inanıyorum. “Fierce” kelimesini sert, azılı, ateşli olarak da çevirebiliriz. Ben şu yumuşaklık algısını kırmak için özellikle serti tercih ettim. Hakikaten de şefkat koşulları doğru okuyan bir zihinle bize gereken cevap sertse onu, yumuşaksa da onu verdiriyor. Şefkatin yumuşatıcı, yatıştırıcı olduğunu ve olan her ne ise onunla sükûnetle kalmamızı sağladığını yadsıyamayız, bu fizyolojik olarak bir gerçeklik. Memeli bakım verme sistemi şefkatle aktive oluyor ve bu saydıklarım gerçekleşiyor. Ancak şefkat bundan ibaret de değil.

Oturup her şeyi kabul mu edeceğiz diye soruyor örneğin insanlar. Hayır hiçbir aklı başında öğreti bunu tembihlemiyor insanlara. Kabul etmeyince bedenimizde ağırlayacağımız zorlayıcı duyguları kabul etmeyi öğrenebiliriz mesela pekâla, ve buradan aldığımız güçle haksızlıklar, zarar, şiddet karşısında net, kararlı, sakin ve şiddetsiz bir “hayır!” diyebiliriz. Sınır çizebilir, kendimizi korumayı öğrenebilir ve böylece güvende hissetmeye doğru yol alabiliriz. Kendimizi her seviyede doğru besinlerle beslemeyi öğrenebiliriz. Hayrımıza olacak şeyler için tembellik etmeyi bırakıp motive olup harekete geçebiliriz. İşte tüm bunlar bu sert dediğimiz şefkatin bize yol göstericilik yaptığı yerler. Taoizm’de ve Çin felsefesinde kullanılan Yin ve Yang terimlerinin şefkatte de karşılığı var. Yang şefkatten bahsediyoruz burada. Oturup sürekli keder, hüzün, öfke ağırlamaya dair stratejiler çalışacağımıza, eğer varsa yapılacak bir şeyler eşzamanlı olarak kendi acımız için ayağa kalkmayı ve sesimizi geri almayı öğrenebiliriz. Şefkat bu kadar güçlü bir kaynakken, sadece yumuşacık dediğimizde anlamından neler kaybediyor anlatamam.


ÇAMUR YOKSA ÇİÇEK DE YOK

S: Bildidiğim kadarıyla, şefkat konusunda eğitmenlik yapabilmen için bikaç sertifikan var, seni bu yola iten ne oldu? Kişisel yaşamında şefkati vizyonun yapmanı sağlayan neydi?

C: İşte aslında tüm bu anlattıklarımı önce kendim deneyimledim. Bazılarının çocukluğumdan beri birer eğilim olarak içimde karşılığı büyük. Dayanıklılık çok ilgimi çeken bir konu oldu hep. Tükenmeyen bir merakım vardı, halâ da vardır, merak ederim neden bazı insanlar acılarından yaratıcılık doğuruyor, “hayatta kalan” olmakla yetinmeyip serpilen olmaya geçiyor da bazı insan sadece örseleniyor ve yaşadığı acıların altında kalıyor? Tüm kadim öğretilerde acı en büyük öğretmendir; çamur yoksa çiçek de yoktur. Ancak acının öğretmenlik işlevini yerine getirmesi için devreye şefkatin girmesi gerekiyormuş; bunu teoriden ziyade önce deneyimle gördüm. Küçük hayatım beni bu kapılardan geçirdi, süründürdü, yürüttü biraz diyelim. Yetenekli arkadaşım şair Sinem Sal’ın dediği gibi “yara derin açıldığında, içinde çiçek yetiştiriyorsun.”

Gönülden bu işleri yapanlar için eğitmenlik aslında “ben bu yolun ölene kadar öğrencisi olmaya adanıyorum, bununla kafayı bozdum” demektir. Benim için de öyle oldu. Dünyada şefkat namına ne var ne yoksa aramaya, peşine düşmeye, dinlemeye, anlamaya adandım. Stanford Üniversitesi’nde geliştirilen bir şefkat programı var, Compassion Cultivation Training isminde. Hem onun hem de yine uluslararası Mindful Self Compassion programının eğitmeniyim. Ülkemizde de şefkat eğitiminin yaygınlaşması amacıyla ve daha şefkatli bir toplum vizyonuyla sadece şefkat ve öz şefkate odaklanan bir okul kurdum: School of Compassion. (www.schoolofcompassion.com.tr) Batının en saygın kurumlarında aldığım eğitimler bir yere kadar besleyici olsa da aslen şefkati işin köklerinden yani Lord Buda’nın öğretisinden öğrendim ve öğrenmeye devam etmekteyim. Çağımızın en aydın zihinlerinden Thich Nhat Han’ın kurduğu Zen Manastırı Plum Village’de katıldığım inziva ve devam eğitimleri ile halen çalışmakta olduğum bir Dharma Hocam var. Okulumuzda bu kavramın köklerine saygıyla güncel bilim ve farklı disiplinlerden daima beslenmesini önemsiyorum.

DR. KRISTIN NEFF İLE ÖZ ŞEFKAT: SERT VE HASSAS

S: Biraz da yaklaşan etkinlikten bahsedelim mi? Kimler için ne amaçla düzenleniyor?

C: Tabi, 9 Mart’ta öz şefkat konusunda dünyada belki de en öncü ismi ağırlıyoruz ülkemizde, Dr. Kristin Neff. Neff, öz şefkat ölçeğini oluşturan psikolog ve öz şefkat üzerine bilimsel araştırmaları başlatan kişi. Dünyada milyonlarca satmış bestseller kitapların yazarı, öz şefkat modelinin ve benim de eğitmeni olduğum MSC Programının eş yaratıcısı. Bu konunun akademik bacağında duayen biri yani. Webinar herkese açık ve simultane tercüme ile canlı olarak Türkçe dinlemek de mümkün. Bizim sıklıkla çalıştığımız gruplar terapistler, ruh sağlığı uzmanları, doktorlar ve sağlık çalışanları, kurumsal hayat çalışanları, avukatlar gibi bakım verme yorgunluğu yaşayan gruplar. Tabi yaşlı ve bebek bakanlar ve ebeveynleri de anmadan olmaz. Konuyu ise Neff’ten özellikle rica ederek bu sert tarafını biraz açacağımız şekilde şekillendirdik. Neff ile hem öz şefkatle yeni tanışacak kişilere hem de deneyimli seviyelere açık bir oturum gerçekleştireceğiz ve biri hassas biri sert öz şefkat için iki de uygulama yapılacak. School of Compassion olarak #COMPASSIONTALKS adıyla düzenlediğimiz bu etkinliklerde amacımız dünyadaki öncü isimleri erişilebilir ücretlerle ülkemizle buluşturmak ve dil bariyerini de ortadan kaldırmak. Doğru bir anlayışla yaygınlaştırmaya çalıştığımız şefkat kültürüne katkısı olması için, sürekli bağlantıda olduğumuz halihazırdaki topluluğumuzun ötesine de erişmeye niyet ederek bu organizasyonu yapıyoruz. Etkinlik için biletler Biletino’ da: https://biletino.com/tr/e-awq/dr-kristin-neff-ile-oz-sefkat-sert-ve-hassas/

S: Etkinliğe bir şekilde katılamayacaklar için; kendi başlarına uygulayabilecekleri ufak bir pratik paylaşır mısın konuya dair?

C: Elbette, en temel ve sade öz şefkat uygulaması olabilir, adı öz şefkat arası. Gün içerisinde canınız yandığında, bu fiziksel, duygusal, zihinsel bir acı olabilir hiç farketmez onun hakkında konuşmak yerine onunla gerçekten temasa geçmeyi araştırın. Gözünün içine bakın. Olduğundan büyük yapıp balon gibi şişirmeye mi yokmuş gibi mi yapmaya mı meylettiğinizi görün, ya da benim şu anda zikretmediğim farklı bir içsel tepki olabilir. Yani hem acıyı görün hem de acıya mevcut içsel cevabınızı, varsa direncinizi. Sonra kendinize acı çekmenin insan olmanın ortak paydalarından biri olduğunu hatırlatıp bunun içinizdeki yankısına kulak verin. Açıkçası “acı çekmek insan olmanın bir parçası” demekle buna ikna oluveren birine hiç rastlamadım, o nedenle ezbere bunu deyin iyi gelecek demiyorum da hiç değilse bunların içinizdeki karşılıklarına, mevcut gerçeğinize çıplak gözlerle bakın diyorum. Örneğin acı çekerken bir benim başıma geliyor deyip kendimi acımla daha da izole hissediyor muyum bakabilirim. Son olarak da acı çeken halimde “Şu anda neye ihtiyacım var?” diye sorabilirim. Yüksek ihtimalle ilk aşamalarda buna bir cevap da belirmeyecek, olsun. Tıpkı sevdiğimiz birinin acısına metanetle eşlik ederken ona “Neye ihtiyacın varsa ben buradayım, bil” diyen omzundaki el gibi söylemeye doğru gidiyor bu soru en nihayetinde. Tüm bu anlattıklarımı sesli yönlendirme ile yapmak isteyenler için herkese açık Spotify’da Şefkat isimli bir kanalım var, oradan ses kaydımla da yapabilirler. (Öz şefkat molası isimli kayıt)

S: Çok teşekkürler...

 

15 Şubat 2021 Pazartesi

Heyecanlıyım. Kitabın yazarı Hasan Reyhanoğlu liseden arkadaşım. Dile kolay 6 sene aynı sınıfta okumuşluğumuz var...


Mürşid; 8. yüzyıl Bağdad’ında Harun Reşid ve çevresinde geçen, gerçek kişi ve olaylardan esinlenilmiş, mistik ögeler barındıran, masalsı diliyle, Binbir Gece Masalları tadında, öykü içinde öyküler barındıran; üzerinde çokça düşünülüp araştırılmış, entelektüel bir kurgusal eser. Bir solukta okudum.   

Kitabın ana eksenlerinden ve bence en güçlü yanlarından bir tanesi; kahramanın kendisiyle hesaplaşıp yüzleşmesini detaylı işlemesi. Bazen ‘Ruhunun en karanlık gecesi’ diye adlandırılan, Joseph Campbell’ın Kahramanın Yolculuğundaki “eşik- çile ve büyük değişim” diyebileceğimiz adımı; kendi başına apayrı bir kitap konusu olabilecek 3 aşamalı içsel yolculuğu çok dokunaklı bir şekilde vermiş.

Kitap kadar; arka planı, yazma süreci, yazarın bu zaman zarfında yaşadıkları, açıkçası bir eserin doğumu kadar sonrası ve öncesi, doğum sancıları da ilgimi çekiyor...

Hasancığım, seninle son yıllarda olan görüşmelerimizden yazdığını-çizdiğini-blog tuttuğunu biliyordum. Yalnız lise yıllarından aklımda kalan Hasan başka. Fen bilimlerine meraklı, sessiz, sakin ve çalışkan bir öğrenciydin diye anımsıyorum. İyi bir okur olmanın dışında, o yıllarda yazmak eylemiyle aran nasıldı, bir şeyler karalar mıydın? Kompozisyon yazmamız beklenirdi Edebiyat derslerinde bazen. Nasıl bulurdun kendini?

Şeydacığım, hatırladıkların doğru. Zaten sonrasında üniversitede mühendislik okudum. Ancak o dönemde yakın çevremdeki kimi arkadaşlarım edebiyat ilgimi de hatırlayacaklardır. Tabii o dönemler roman yazmak yoktu planlarım arasında ama her zaman iyi ve meraklı bir okuyucuydum. Gene de belirtmem gerek; erken dönem ilgi alanlarının ve becerilerinin üzerine gitmek gerekiyor. Herkesin belirli konulardaki olgunlaşma dönemi farklı, herkesin bir zamanı var, bir gün kafana dank ediyor, belirli bir konunun nasıl işlediğini, iç yüzünü görüp anlayabiliyorsun, belki bir ipucu yakalayıp, belki ustasından öğrenip.  

Malcolm Gladwell’in fenomen bir kitabı var: Outliars. Bu kitapta “on bin saat kuralı” diye bir kuraldan söz eder. İnsanların belirli alanlarda ustalaşmaları için o alana merak duymaları ve başlangıçta belirli bir beceri göstermeleri faydalıdır elbet ama yeterli değil. İşin temelinde çalışmak, elinden geleni değil işin gereğini yapmak var. Bunun için de “yaratım ya da ustalaşma yolunda asgari on bin saat çalışmak gerekir,” der Gladwell, elbette isteyerek, anlayarak, kendini vererek, deneyerek.

Itzhak Perlman’a “Muhtemelen siz dünyanın keman çalmadaki kutbusunuz,” derler. “Çok naziksiniz,” der Perlman. “Ya Jascha Heifetz,” derler… “Ben tanrının işine karışmam,” der Perlman.

İşte o Heifetz’e bir hanım bir gün, “Sizin gibi keman çalmak için ömrümü verirdim,” deyince Heifetz “Ben verdim,” der, bu kadar kısa, net ve yalın.

Yazmanın temeli önce okumak, sonra okudukların üzerine konuşmak, tartışmak, yazma denemeleri yapmak. Okuduklarını nasıl yazıldığı gözüyle incelemek. Nasıl daha doğru, daha sade, daha etkili yazabileceğine dair kafa yormak, denemeler yapmak, ipuçlarını araştırmak, öğrenmek.

Basit bir öykü yazarken hatta bir olayı anlatırken dahi çok fazla tercih yapıyoruz. Kahramanları, dili, ifade tarzı, anlatının hangi zamanda nasıl bir mekânda geçeceği, ne zaman anlatılacağı, kimin anlatacağı, kurgusu… Sonra diyalogları, anlatımı, sahnelerin kurgulanması. Her bir paragrafı sahne olarak mı ele almalı, yoksa düz mü anlatmalı? Bunların her birini ayrı ayrı geliştirmek mümkün. Geliştirmek içinse yönlendirilmiş okumalar yapmak, yazarlarıyla konuşmak, tartışmak önemli bir adım. Bu konuda şanslı olduğumu düşünüyorum. Okumalarım dışında anlatan, dinleyen, eleştiren, okur yazarlığın hakkını veren bir çevrem oldu. Evet, çok önce de yazardım ama kurgulu ve biraz daha nitelikli yazmaya lise son sınıfta başladım diyebilirim. 

Kitap yazmak düşüncesi aklının bir köşesinde var mıydı o yıllarda? Ne zaman ve nasıl gelişti?

Kitap yazmayı ilk olarak yirmili yaşlarımda düşündüm. Yazdıklarım çevremde ilgi çekiyor, paylaşılıyordu. Bir ifade, anlatım tarzı tutturmuştum. Herkes en başta anılarını yazmayı düşünür, yazmada aşılması gereken bir eşiktir. Bilmiyordum tabii. Ben komik fıkralar yazıyordum anılarımdan. Hala mektup gönderme diye bir şey vardı hayatımızda, ben de yazdıklarımın arasına kendi yazdığım fıkraları, anekdotları sıkıştırıyordum. İlk olarak onları bir kurguda birleştirmeyi düşündüm. Bir yazar sözüdür: “Herkesin ilk kitabı kendi çocukluğudur.”

Kitaptaki ana temalardan biri adalet. İlk kitabının “adalet” konusu çerçevesinde şekillenmesinin herhangi özel bir nedeni var mı?

Adalet için çabalarım, ancak başkasının, özellikle beraber çalıştığım, yaşadığım, ilişki içinde bulunduğum insanların ne düşündüğü daha önemli tabii. Adaleti sağlamak kolay değil. Hukuk ile adalet de aynı şey değil. Hukuk, sözcük anlamıyla haklar demek. Adaletse bu haklar arasında dengeyi sağlayabilmek. Bunun için her meseleyi en ince ayrıntısına kadar irdelemek gerekiyor. Eksik bilgi ve değerlendirmeyle adalet sağlanamaz.

Hepimiz kendi seçimimiz olmadan bir yerde doğduk. Doğar doğmaz etrafımızda bir dünya vardı. İbni Haldun’un dediği gibi coğrafya kader oldu da onunla sınırlı mı kaldı. Bazen aile kader oldu, bazen zaman. O ailede o gün doğduk diye birileri bize dost, birileri düşman oldu. Bunun neresi adalet? Ya adalet dediğimiz şey zamana, mekâna göre farklılık göstermez mi?  

Ben adalet kadar mülkiyet konusunu da irdeledim kitapta. Eğer bir ortamda azınlık çok zenginken çoğunluk açsa, bu durum yetenekle, iş bilmekle açıklanamaz. Sebebi adaletsizliktir. Mürşid’de bu soru ve meselelerin tümüne ilişkin uzun sorgulamalar var kahramanlarımız arasında.

“Spoiler” etkisi gibi olacak ama; kitap çok güzel bir şekilde Harun Reşid için “adalet” döngüsünü tamamlarken, karısı Zübeyde bundan muaf kaldı diye hissettim. “Ettiğini bulmadı” gibi geldi. Bunu tercih etmenin nedeni ne oldu?

Kitabın en çok eleştiri aldığı konulardan biriydi bu. Açıklamaya çalışayım. Birincisi Harun asıl yetki sahibi olduğu için dolaylı olarak Zübeyde de Harun’un kararlarından etkileniyor. Sonuçta Zübeyde’nin istediği olmuyor, şikâyeti sonuç bulmuyor. Harun meselenin esasını anlayınca Zübeyde için nasıl bir karar alacağı, onu nasıl idare edeceği Harun’un meselesi.

İlaveten pratik olarak şöyle de bir durum var. Zübeyde zamanın en güçlü kadını, Harun’un yaşadığı fikrî dönüşümü yaşamış, atladığı eşiği atlamış değil. Doğrudan cezalandırılması Zübeyde’yi hırslandırır, intikama yönlendirir. Bunun herkese zararı var. Ben Zübeyde’yi bir anti kahraman ya da romanın kötü kişisi olarak tasarlamadım. Zübeyde Bağdad’ın karış toprağı üzerinde aşırı hassas. Bu şehir çok sevdiği, onu el üstünde tutan dedesinin eseri ve şehri aile yadigarı olarak görüyor. Kendince lüzumunu yapıyordu Zübeyde.

Güç zehirlenmesi tarihin her anında, her idare biçiminde yaşanmış bir sorun. Tepede manevi bir güce dayanan ve her şeyin başı olup denetlenemeyen bir yöneticinin kendini hukukla eşdeğer tutması da uygarlık tarihi kadar eski bir konu. Zübeyde bir an için böyle bir yanılgıya düşüyor. O aşamadaysa kışkırtılması değil idare edilmesi gerekiyor. O da Behlül’ün değil, Harun’un derdi.    

Kitabında sıklıkla rastladığımız başka bir öge, bize mistik havayı sıkça solumamızı sağlayan rüyalar. Eskiden rüya yorumcuları bile varmış. Kitabın için rüyaların anlamı ve rolüyle senin için rüyaların anlamı ve hayatındaki rolü nedir?

Rüyaların benim hayatımda alışılmışın dışında olağanüstü bir rolü yok ama hatırladığım rüyalarımla çok ilgiliyimdir. Hatırlamak için çabalarım, kalkıp not alırım, ilk fırsatta unutmamak için yazarım. Çok da gülerim rüyalarıma, üzerine düşünürüm. Bununla beraber rüya konusuna daha bilimsel bakıyorum. Bilinçaltında birbiriyle ilişkisi olmayan nöronların tuhaf bir biçimde coşup ilgi kurduğu bir oyun alanı rüyalar, müthiş yaratıcı bir hal. Daha fazla hatırlamak mümkün olsaydı, daha fazla beslenirdik rüyalarımızdan. Bilinçaltımızı daha iyi değerlendirir, daha az hastalanırdık. Daha kolay çözüm bulurduk birçok sorunumuza.   

Kitapta öyle değil. O dönem için rüyalar hayli önemli ve değerli. Rüya tabirciliği muteber bir meslek. Kitap dönemin ruhunu hakkıyla yansıtabilmek için o dönemin önemsediği konuları, değeri ölçüsünde önemsemeye çalışıyor. İrrasyonel uygarlık tarihinin İslam’ın payına düşen ciddi bir yansıması var. Olağanüstü ya da mistik dediğimiz çokça olay var sözü edilen, mucizeler, olağanüstü varlıklar, insanüstü becerilere sahip şahıslar. Dönemin özellikle sözlü anlatımlarında yer bularak, tarihi arşınlayarak bugüne kadar gelmiş fevkalade hikayeleri bunlar. Her zaman ziyadesiyle ilgimi çekmişti.

Gelelim kitabı yazma sürecine. Annelik kavramı veya arketipi dünyada genel geçer bile olsa, her annenin çocuğuyla yaşadığı süreç farklı. Her annenin her bir çocuğuyla yaşadığı süreç bile farklı. Benzer şey bence yazmak için de geçerli. Her yazarın kitabıyla ilişkisi eskilerin deyimiyle nevi şahsına münhasır olsa gerek. Bazı yazarlar karakterlerinin kendisini sürüklemesine izin veriyor, bazıları karakterleriyle kavga ediyor. Kimileri ilham geldikçe yazarken kimileri düzenli. Orhan Pamuk bir röportajında, her gün düzenli ofise gidip sabah 9-akşam 5 yazdığını belirtmişti. Senin kitabı yazma sürecin nasıldı?

Ben yazdıklarımın, kurgumun beni sürüklemesine izin veririm ama kahramanların beni sürüklemesine çok da izin vermem. Kurgu, yan hikayeler ve kahramana dair ilk fikirler ilhamla ilişkili tabii. Ancak kahramanı iyice işlemek, onunla beraber yolculuk etmek şart benim için. En kolay düşülen tuzaklardandır kahramanı uçurmak. Hâkim olmazsanız uçar. Uçarsa roman elinizden uçar gider, tutarlılığı yitirirsiniz.

Romanı tutarlı kulvarlarda tutabilmenin bana göre üç şartı var. Birincisi analitik düşünme becerisi, ilk ve olmazsa olmaz şart. İkincisi kurgulama aşamasında kahramanın sadece yazdığınız değil, yazmadığınız hallerine de yeterince kafa yormanız. Ana eksende olmayan, sonradan kurguladığınız bir yan hikâyede yer verdiniz kahramanınıza, nasıl davranacak, ne diyecek? Romanda yer almayan, anlatmadığınız geçmişinden, deneyimlerinden, ilişkilerinden güç alacak tabii. Üçüncüsü silmeyi bilmek, bu konuda acımasız olmalısınız. Romana hizmet etmeyen her ne varsa -ne kadar iyi olursa olsun, bağlansanız da sevseniz de- kahraman, yan hikâye, paragraf; acımadan, gözünüzü kırpmadan hunharca silebilmelisiniz.

Yazma sürecime gelince, ben yaklaşık beş yıl uğraştım bu romanla. Düzenli olarak araştırma, okuma yaptım. Okuyup araştırdıkça hem kurgu hem konu derinleşti, dallanıp budaklandı. Hafta sonlarımı yazarak geçirdim. Haftanın belirli günlerinde akşamları 3-4 saat yazdım mutlaka. Yazımın bitmesi ile düzeltmelerin, yeniden okumaların bitmesi arasında da bir yıl var. İhtimamdan, özenden ödün veremezdim. Olabildiğince temiz ve tutarlı bir metin oluşturmaya çalıştım. Bunun için bıkmadan, usanmadan çalışmak, çabalamak şart.

İlham demişken; bazıları ilham perisine inanıyor, bazıları yazma faaliyetini biteviye yapmanın ilhamı getireceğine. Elizabet Gilbert mesela, yazma süreci tıkandığında Einstein’ın “birleşimsel oyun”* taktiğine başvurup bir çizim kursuna gidiyor. İlham senin için ne demek? Kitabı yazarken tıkandığın noktalar olduysa nasıl aştın?

Şeyda bu çok derin bir soru ve bu soru üzerine yazılmış kitaplar var belirttiğin ayrımı irdeleyen. Sanattaki önemli tartışmalardan birine parmak bastın.

Rollo May, Yaratma Cesareti kitabında bu soruyu enine boyuna farklı biçimleriyle baştan sona irdeler; en eskiden, ilk örneklerinden; hatta ikisi de yaratıcığın farklı türlerini temsil eden Apollon & Dionysos ikiliğinden başlayarak. Yunan Mitolojisinde Apollon akılcılığın, eğitimin, çalışmanın, disiplinin getirdiği maharetin, sanatsal ustalığın simgesidir. Dionysos ise esrikliğin, aşkınlığın, coşkunun, sarhoşluğun, kendinden geçmenin getirdiği zihinsel halle gelen yaratıcılığın simgesidir. Peki, sadece eğitimle, disiplinle, ustalaşmayla ama esin olmadan yaratım olur mu sorusuna gene Apollon yanıt verir aslında, belki sözle değil ama davranışlarıyla, yaptıklarıyla.

Apollon’un en yakın dostları, hayat arkadaşları kimdir? Yunan kozmolojisine göre Zeus, dünyadaki düzeni sağladığında yeterli bulmaz düzeni; sıkıcıdır dünya, sanat eksiktir. Bunun için Titanlardan birini, belleği ve incelikli düşünceyi simgeleyen Mnemosyne’i ziyaret eder, onunla dokuz gün geçirir. Bu birliktelikten, her biri sanatın farklı bir alanını temsil eden dokuz esin perisi (muse: esin perisi) doğar.  Bugün müzik, mozaik, mızıka, müze gibi sözcükleri bu esin perilerine borçluyuz. İşte Apollon’un daima beraber gezdiği, ikisinden çocuk sahibi olduğu en yakınları bu esin perileridir. Apollon, kendisi akılcılığın, disiplinin, çalışkanlığın simgesiyken esin perilerini sürekli yanında taşır.

İlham hikâye kurmak için gerekli elbette; yaratıcılığı, yaratma hevesini, cesareti ve çalışma motivasyonunu artırıyor kuşkusuz. Herkesin ilham kaynağı farklıdır. Kişinin bu yanını beslemesi şart; seyahat ederek, okuyarak, enstrüman çalarak, tamamıyla farklı bir meşgale edinerek, doğayı gözleyerek, sohbetlere karışarak, oyun oynayarak. Ben bunların tümünü keyifle yapıyorum, hayatımda olabildiğince yer vermeye çalışıyorum. Senin belirttiğin gibi özellikle farklı alanlarda geliştirilen beceriler farklı bakış açılarını besliyor, tıkanıklıkları aşmada önemli katkılar sağlıyor. Ancak sonuçta yazmak için bir masanın başına oturmak da şart ve hepimiz o kadar çok hikâye biriktiriyoruz ki zaman içinde, yazmaya başlayınca dökülüyor sözcükler.

İlham olmadan yazmak ayağınıza dolanmış bir doktora tezi yazmak gibi bir şey.   

Aslında yazarın kitabıyla ilişkisi yazıp yayınlandıktan sonra bitmiyor sanırım. Bu çerçevede çok değişik öyküler var. Bir yazara, kitabını imzalatmaya gelen okur “kahramanınız gibi ben de boşandım” der. Oysa kitaptaki esas kadın boşanmamış bile. Yazar okuru düzeltmez, çünkü kitap basıldıktan sonra artık hikâyenin okura ait olduğunu düşünüyor. Kitap basıldıktan sonra okura mı yoksa yazara mı aittir?

Verdiğin örnek çok güzel. Her okur her kitapta kendisinden bir şey bulabilir, kendi ruhuna dokunan bir cümle, tavır, davranış, fikir, kahraman, öykü… Bu yüzden her okuruyla yeniden yazılıyor her kitap. Bence yazar bir noktada vedalaşıyor kitabıyla. Ne kadar sahiplenici, koruyucu olsa da bir noktadan sonra yapamıyor. O noktadan sonra kitap okurun oluyor. Ben de bunu kitabın matbaaya girdiğini öğrendiğim gün yaptım, kitabıma bir veda yazısı yazdım ve vedalaştım. Artık ben de o kitabın bir okuruyum.

En etkilendiğim karakterlerin başında yaşsız vakanüvis Vakkas Dede geliyor. Kullandığı dil takdire şayan. Edebi bir tat bırakıyor damaklarda. Kitabın sonunda bir iki kelam etmesini dilerdim. Tam bir yaratıcılık ürünü. Karakteri yaratma sebebini, karakterin nasıl ortaya çıktığını okurlarımız da duysun istersen...

Mürşid sekizinci yüzyılın sonlarında geçen, tarihe kaydı düşülmüş kişiler ve olaylar üzerine kurulu, kurgusal bir roman. Bağdat’ta geçtiği, dönemin yaşamını, inanışlarını, meselelerini ve adalet anlayışını konu ettiği ve irrasyonel İslam tarihinden beslendiği için, arka planın doğru yansıtılabilmesi maksadıyla, anlaşılır olmaktan hiç ödün vermeden biraz eskitilmiş bir dil kullanmak gerektiğini düşündüm. Hikâye eğer günümüzde anlatıp yazan bir anlatıcı/yazarın dilinden çıkarsa dil romanda yapay duracaktı. Dolayısıyla hikâyeyi halihazırda farklı bir dil yazıp konuşan, vaktin diline hâkim ve bunu kullanması bir sakillik olarak görülmeyecek bir karaktere anlattırmayı tercih ettim. Bu tercih bambaşka kapılar açtı, zira anlatımı bütünüyle sekizinci yüzyıla sıkıştırmak, sonrasında bilinen, öğrenilen bilgi, söyleniş, ifade ve edebiyat külliyatını bir kenara atıp hiçbirinden faydalanmamak manasına gelecekti. Oysa anlatıcıyı sonraki dönemi yaşayıp bilen biri olarak kurmak, ihtiyaç halinde dönem sonrası öğrenilen tüm bilgilerden yararlanmak, anlatımı o dönem sonrasında gelişen türler, anlatım yolları ve ifadelerle zenginleştirmek, daha yeni tarihli referansları verebilmek noktalarında eşsiz bir fırsat sağlıyordu.  

İkinci bir önemli nokta daha var. Tarihte yer aldığı haliyle ve özellikle sözlü anlatımla aktarılanlar olağanüstü zengin olmakla birlikte tutarlı değildir, çeşitli ve çelişkilidir. Bu çelişkiyi çözmenin kısa ve kesin yolu, hikâyeyi dönemin bir şahidine anlattırmaktır. Nitekim Vakkas Dede de “Gördüklerimi, yaşadıklarımı, işittiklerimi anlatsam bazı tarih kitaplarını yeniden yazmak şart olur. Zira ne vakanüvisler tanıdım nefesi üfürükçüden kuvvetli, hayal dünyası müneccimden âlâ, lisanı meddahtan tatlı ama mübalağası da. Bazen nice kalem erbabının satırlarında kendi yaşadıklarıma rasgelip de okuyunca şüpheye düştüm hafızamdan, yazılanda mı hata var hatıramda mı diye. Hakikatin kaydını en tarafsızca en alasından tutan da var ama. Mukayese şart!” diyerek bu noktaya parmak basar.

Bu mukayeseyi ben bilimsel sorgulamalarla ve araştırmalarımla yaptım, çokça da çelişki yakaladım. Birine söyletmem gerekiyordu, o da Vakanüvis Vakkas Dede oldu. Nitekim Vakkas Dede esasen sözlü anlatımın tümünün romandaki vicdanı, aklı ve tezahürü oldu.

Mürşid’i bizlere hediye ettin. Mürşid’in sana hediyesi, katkısı ne oldu? Kitabı yazarken veya kurgularken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Saymakla bitmez. Elbette Mürşid’e başladığım kişi olarak kalmadım. Hayat her anında bize çok şey öğretiyor. Öncelikle romana bu kadar özeneceğimi, üzerine titreyeceğimi bilmiyordum. Her cümlesine, noktasına virgülüne o kadar özendim ki, dönüp dönüp okudum, düzelttim. Sabırlı olduğumu biliyordum ama sabrın tek başına işe yaramayacağını da yakından görmüş oldum. Araştırman, masaya oturman, sayfalarca yazman, yeniden okuman, yeniden yazman gerekiyor.

Yazmak çok asosyal bir uğraş. Dış dünyanın her türlü uyarıcısından soyutlanarak, kapanarak, tek başına yapman gereken bir etkinlik. Ne bu kadar asosyal kalmam gerekeceğini ne de gerekince kalabileceğimi biliyordum.

Harper Lee ikinci romanını Bülbül’ü Öldürmek’ten 55 sene sonra yayımlatıyor. Jack Gilbert, hem eleştirmenlerin hem okurların kalbini kazanan eserlerden sonra “şöhret sıkıcıdır” diyerek ortadan kaybolup, bir Yunan adasında adeta inzivaya çekiliyormuş. Bundan sonrası için, yazma ve okurlarla buluşma sürecin nasıl gelişir sence? Herhangi bir planın var mı?

Şöhretin sıkıcı olduğu fikrine katılıyorum ve açıkçası bu fikir beni ürkütüyor. Özgürlüğüme hayli düşkünüm ve tanınmak özgürlüğün önündeki en büyük engel bence. Söylediklerine ilaveten çok bilinen bir örnek de J.D. Salinger’dir. Tamamen inzivaya çekiliyor. Tanınmak istemiyor.

Ülkemizin yayın piyasasında durum genel olarak bunun tam tersi ama. Şöhretli bir yayınevinden tanıyıp bildiğim bir editöre dosyamı göndermek istemiştim. Bana yanıt olarak: “Kitabını basarız, İstiklal’de cadde boyunca çıplak koşarsan,” demişti. Kısaca bana önce şöhret ol sonra gel, öyle bakalım dosyana dedi. Maalesef ülkemizde eserin niteliğinden çok, yayımın eser ya da yazar üzerinden bir tartışma başlatıp başlatmayacağı ön planda tutuluyor. Bir de günün moda konuları var. Kimi popüler kişiler yazarlığa bu moda konular üzerine yazarak adım atıyor, yayınevleri o kitapların tanıtımına ağırlık veriyorlar. Bu da nitelikli edebi eserleri önce yayınevinde sonra yayım piyasasında boğuyor. Dostoyevski bugünün yayın dünyasında yer alabilir miydi, fark edilir miydi, emin değilim. Herhangi bir eser için nitelikli bir değerlendirme sonrasında yayımlanıp yayımlanmama kararı alınması nadirdir. Kitabın getirdiği şöhret değil de şöhretin getirdiği çağındayız.

Öte yandan kendi durumuma gelirsem, beni tanıyan bilen, yazdıklarımı bekleyen okurlarım olması onur verir tabii. Tanımadığım okurlardan Mürşid üzerine çok sayıda ve hayli nitelikli iletiler aldım, alıyorum. Düzenli olarak yazışıp birbirimize hâl hatır sorduğumuz yeni arkadaşlarım oldu. Romanın irdelediği zamana, konulara meraklı bir kitle var. Sadece tarih kitaplarıyla, sözlü anlatımlarla yetinmeleri doğru değil, dönemin farklı biçimlerde işlenmesi gerekiyormuş.

Elimde uzun zamana yayılarak yazılmış ciddi bir öykü dosyası var, birden fazla öykü kitabına dönüşebilir. Bunun dışında mitolojik temelli ama günümüzde geçen bir romana başlamıştım, taslağı hazır ama yazmam lazım, kolay bir konu değil. Onu ilerletebilirim. Bir başka bitmemiş çalışmam gökyüzü hikayeleriyle ilgiliydi. İnsan tarih boyunca gökyüzüne bakınca ne düşünmüş gibi bir soruya yanıt aradım, epeyce karalamıştım. Bitmemişti. 

Bir şeyler yazıyorum, elim kalem tuttuğunca yazacağım. İyi bir hikâye kendini yazdırır zaten, kuşkum yok.

Bir yerlerde okumuştum; “Hikâye kurgulamak, roman yazmak insan zihninin en komplike ve en üstün seviyelerinden biriymiş”, ne düşünürsün? Geleceğin romanı sence nereye evrilir?

Hikâye kurgulamak için ne derece söylenebilir bilmiyorum. Bir insan tipidir hikâye anlatıcı. Bazıları anlatsınlar istersin, sıkılmadan dinlersin. Roman öyle değil ama. Zordur roman gerçekten. Romanın sonunda bir kahramana söyleteceğin söz için tüm romanı bilmen, aklında tutmuş olman, dönüp gerekli sayfalarda değişiklik yapman gerekir. Her bir kahramanın sadece yazdığın sahnelerine, betimlediğin özelliklerine değil, betimlemediğin taraflarına da hâkim olman gerekir. İster istemez ciddi bir zihin egzersizi oluyor ve bu egzersiz her zaman amaçlanan güzel esere dönüşmeyebiliyor.

Günümüzde teknik imkanlar nedeniyle roman yazmak daha kolay elbette. Bu da daha nitelikli eserlerin çıkmasını kolaylaştırıyor. Yayın piyasası ise nitelikli eser peşinde değil. Arz talep meselesi.

Geleceğin romanını okuyucu şekillendirecek. Nitelikli eserler okumak istiyorsak önce okuyucuyu eğitmeliyiz. Ama kitap basımının ve yayınevlerinin bir noktada sona ereceğini düşünüyorum. Bu konudaki gelecek kitap okuma ve dinleme platformlarının olacak.

Roman ve sohbet için teşekkürler...

https://www.martidergisi.com/hasan-reyhanoglu-roportaji-mursid/ 

*Birleşimsel oyun: Zihinsel faaliyetlerde bir kanal tıkandığında; meşgul olunan alandan başka bir alana geçilmesi. Bir matematik problemi çözerken zorlanan insanın bir müddet ara verip keman çalması vbg.


Hasan Reyhanoğlu Röportajı: MÜRŞİD

Heyecanlıyım. Kitabın yazarı Hasan Reyhanoğlu liseden arkadaşım. Dile kolay 6 sene aynı sınıfta okumuşluğumuz var...


Mürşid; 8. yüzyıl Bağdad’ında Harun Reşid ve çevresinde geçen, gerçek kişi ve olaylardan esinlenilmiş, mistik ögeler barındıran, masalsı diliyle, Binbir Gece Masalları tadında, öykü içinde öyküler barındıran; üzerinde çokça düşünülüp araştırılmış, entelektüel bir kurgusal eser. Bir solukta okudum.   

Kitabın ana eksenlerinden ve bence en güçlü yanlarından bir tanesi; kahramanın kendisiyle hesaplaşıp yüzleşmesini detaylı işlemesi. Bazen ‘Ruhunun en karanlık gecesi’ diye adlandırılan, Joseph Campbell’ın Kahramanın Yolculuğundaki “eşik- çile ve büyük değişim” diyebileceğimiz adımı; kendi başına apayrı bir kitap konusu olabilecek 3 aşamalı içsel yolculuğu çok dokunaklı bir şekilde vermiş.

Kitap kadar; arka planı, yazma süreci, yazarın bu zaman zarfında yaşadıkları, açıkçası bir eserin doğumu kadar sonrası ve öncesi, doğum sancıları da ilgimi çekiyor...

Hasancığım, seninle son yıllarda olan görüşmelerimizden yazdığını-çizdiğini-blog tuttuğunu biliyordum. Yalnız lise yıllarından aklımda kalan Hasan başka. Fen bilimlerine meraklı, sessiz, sakin ve çalışkan bir öğrenciydin diye anımsıyorum. İyi bir okur olmanın dışında, o yıllarda yazmak eylemiyle aran nasıldı, bir şeyler karalar mıydın? Kompozisyon yazmamız beklenirdi Edebiyat derslerinde bazen. Nasıl bulurdun kendini?

Şeydacığım, hatırladıkların doğru. Zaten sonrasında üniversitede mühendislik okudum. Ancak o dönemde yakın çevremdeki kimi arkadaşlarım edebiyat ilgimi de hatırlayacaklardır. Tabii o dönemler roman yazmak yoktu planlarım arasında ama her zaman iyi ve meraklı bir okuyucuydum. Gene de belirtmem gerek; erken dönem ilgi alanlarının ve becerilerinin üzerine gitmek gerekiyor. Herkesin belirli konulardaki olgunlaşma dönemi farklı, herkesin bir zamanı var, bir gün kafana dank ediyor, belirli bir konunun nasıl işlediğini, iç yüzünü görüp anlayabiliyorsun, belki bir ipucu yakalayıp, belki ustasından öğrenip.  

Malcolm Gladwell’in fenomen bir kitabı var: Outliars. Bu kitapta “on bin saat kuralı” diye bir kuraldan söz eder. İnsanların belirli alanlarda ustalaşmaları için o alana merak duymaları ve başlangıçta belirli bir beceri göstermeleri faydalıdır elbet ama yeterli değil. İşin temelinde çalışmak, elinden geleni değil işin gereğini yapmak var. Bunun için de “yaratım ya da ustalaşma yolunda asgari on bin saat çalışmak gerekir,” der Gladwell, elbette isteyerek, anlayarak, kendini vererek, deneyerek.

Itzhak Perlman’a “Muhtemelen siz dünyanın keman çalmadaki kutbusunuz,” derler. “Çok naziksiniz,” der Perlman. “Ya Jascha Heifetz,” derler… “Ben tanrının işine karışmam,” der Perlman.

İşte o Heifetz’e bir hanım bir gün, “Sizin gibi keman çalmak için ömrümü verirdim,” deyince Heifetz “Ben verdim,” der, bu kadar kısa, net ve yalın.

Yazmanın temeli önce okumak, sonra okudukların üzerine konuşmak, tartışmak, yazma denemeleri yapmak. Okuduklarını nasıl yazıldığı gözüyle incelemek. Nasıl daha doğru, daha sade, daha etkili yazabileceğine dair kafa yormak, denemeler yapmak, ipuçlarını araştırmak, öğrenmek.

Basit bir öykü yazarken hatta bir olayı anlatırken dahi çok fazla tercih yapıyoruz. Kahramanları, dili, ifade tarzı, anlatının hangi zamanda nasıl bir mekânda geçeceği, ne zaman anlatılacağı, kimin anlatacağı, kurgusu… Sonra diyalogları, anlatımı, sahnelerin kurgulanması. Her bir paragrafı sahne olarak mı ele almalı, yoksa düz mü anlatmalı? Bunların her birini ayrı ayrı geliştirmek mümkün. Geliştirmek içinse yönlendirilmiş okumalar yapmak, yazarlarıyla konuşmak, tartışmak önemli bir adım. Bu konuda şanslı olduğumu düşünüyorum. Okumalarım dışında anlatan, dinleyen, eleştiren, okur yazarlığın hakkını veren bir çevrem oldu. Evet, çok önce de yazardım ama kurgulu ve biraz daha nitelikli yazmaya lise son sınıfta başladım diyebilirim. 

Kitap yazmak düşüncesi aklının bir köşesinde var mıydı o yıllarda? Ne zaman ve nasıl gelişti?

Kitap yazmayı ilk olarak yirmili yaşlarımda düşündüm. Yazdıklarım çevremde ilgi çekiyor, paylaşılıyordu. Bir ifade, anlatım tarzı tutturmuştum. Herkes en başta anılarını yazmayı düşünür, yazmada aşılması gereken bir eşiktir. Bilmiyordum tabii. Ben komik fıkralar yazıyordum anılarımdan. Hala mektup gönderme diye bir şey vardı hayatımızda, ben de yazdıklarımın arasına kendi yazdığım fıkraları, anekdotları sıkıştırıyordum. İlk olarak onları bir kurguda birleştirmeyi düşündüm. Bir yazar sözüdür: “Herkesin ilk kitabı kendi çocukluğudur.”

Kitaptaki ana temalardan biri adalet. İlk kitabının “adalet” konusu çerçevesinde şekillenmesinin herhangi özel bir nedeni var mı?

Adalet için çabalarım, ancak başkasının, özellikle beraber çalıştığım, yaşadığım, ilişki içinde bulunduğum insanların ne düşündüğü daha önemli tabii. Adaleti sağlamak kolay değil. Hukuk ile adalet de aynı şey değil. Hukuk, sözcük anlamıyla haklar demek. Adaletse bu haklar arasında dengeyi sağlayabilmek. Bunun için her meseleyi en ince ayrıntısına kadar irdelemek gerekiyor. Eksik bilgi ve değerlendirmeyle adalet sağlanamaz.

Hepimiz kendi seçimimiz olmadan bir yerde doğduk. Doğar doğmaz etrafımızda bir dünya vardı. İbni Haldun’un dediği gibi coğrafya kader oldu da onunla sınırlı mı kaldı. Bazen aile kader oldu, bazen zaman. O ailede o gün doğduk diye birileri bize dost, birileri düşman oldu. Bunun neresi adalet? Ya adalet dediğimiz şey zamana, mekâna göre farklılık göstermez mi?  

Ben adalet kadar mülkiyet konusunu da irdeledim kitapta. Eğer bir ortamda azınlık çok zenginken çoğunluk açsa, bu durum yetenekle, iş bilmekle açıklanamaz. Sebebi adaletsizliktir. Mürşid’de bu soru ve meselelerin tümüne ilişkin uzun sorgulamalar var kahramanlarımız arasında.

“Spoiler” etkisi gibi olacak ama; kitap çok güzel bir şekilde Harun Reşid için “adalet” döngüsünü tamamlarken, karısı Zübeyde bundan muaf kaldı diye hissettim. “Ettiğini bulmadı” gibi geldi. Bunu tercih etmenin nedeni ne oldu?

Kitabın en çok eleştiri aldığı konulardan biriydi bu. Açıklamaya çalışayım. Birincisi Harun asıl yetki sahibi olduğu için dolaylı olarak Zübeyde de Harun’un kararlarından etkileniyor. Sonuçta Zübeyde’nin istediği olmuyor, şikâyeti sonuç bulmuyor. Harun meselenin esasını anlayınca Zübeyde için nasıl bir karar alacağı, onu nasıl idare edeceği Harun’un meselesi.

İlaveten pratik olarak şöyle de bir durum var. Zübeyde zamanın en güçlü kadını, Harun’un yaşadığı fikrî dönüşümü yaşamış, atladığı eşiği atlamış değil. Doğrudan cezalandırılması Zübeyde’yi hırslandırır, intikama yönlendirir. Bunun herkese zararı var. Ben Zübeyde’yi bir anti kahraman ya da romanın kötü kişisi olarak tasarlamadım. Zübeyde Bağdad’ın karış toprağı üzerinde aşırı hassas. Bu şehir çok sevdiği, onu el üstünde tutan dedesinin eseri ve şehri aile yadigarı olarak görüyor. Kendince lüzumunu yapıyordu Zübeyde.

Güç zehirlenmesi tarihin her anında, her idare biçiminde yaşanmış bir sorun. Tepede manevi bir güce dayanan ve her şeyin başı olup denetlenemeyen bir yöneticinin kendini hukukla eşdeğer tutması da uygarlık tarihi kadar eski bir konu. Zübeyde bir an için böyle bir yanılgıya düşüyor. O aşamadaysa kışkırtılması değil idare edilmesi gerekiyor. O da Behlül’ün değil, Harun’un derdi.    

Kitabında sıklıkla rastladığımız başka bir öge, bize mistik havayı sıkça solumamızı sağlayan rüyalar. Eskiden rüya yorumcuları bile varmış. Kitabın için rüyaların anlamı ve rolüyle senin için rüyaların anlamı ve hayatındaki rolü nedir?

Rüyaların benim hayatımda alışılmışın dışında olağanüstü bir rolü yok ama hatırladığım rüyalarımla çok ilgiliyimdir. Hatırlamak için çabalarım, kalkıp not alırım, ilk fırsatta unutmamak için yazarım. Çok da gülerim rüyalarıma, üzerine düşünürüm. Bununla beraber rüya konusuna daha bilimsel bakıyorum. Bilinçaltında birbiriyle ilişkisi olmayan nöronların tuhaf bir biçimde coşup ilgi kurduğu bir oyun alanı rüyalar, müthiş yaratıcı bir hal. Daha fazla hatırlamak mümkün olsaydı, daha fazla beslenirdik rüyalarımızdan. Bilinçaltımızı daha iyi değerlendirir, daha az hastalanırdık. Daha kolay çözüm bulurduk birçok sorunumuza.   

Kitapta öyle değil. O dönem için rüyalar hayli önemli ve değerli. Rüya tabirciliği muteber bir meslek. Kitap dönemin ruhunu hakkıyla yansıtabilmek için o dönemin önemsediği konuları, değeri ölçüsünde önemsemeye çalışıyor. İrrasyonel uygarlık tarihinin İslam’ın payına düşen ciddi bir yansıması var. Olağanüstü ya da mistik dediğimiz çokça olay var sözü edilen, mucizeler, olağanüstü varlıklar, insanüstü becerilere sahip şahıslar. Dönemin özellikle sözlü anlatımlarında yer bularak, tarihi arşınlayarak bugüne kadar gelmiş fevkalade hikayeleri bunlar. Her zaman ziyadesiyle ilgimi çekmişti.

Gelelim kitabı yazma sürecine. Annelik kavramı veya arketipi dünyada genel geçer bile olsa, her annenin çocuğuyla yaşadığı süreç farklı. Her annenin her bir çocuğuyla yaşadığı süreç bile farklı. Benzer şey bence yazmak için de geçerli. Her yazarın kitabıyla ilişkisi eskilerin deyimiyle nevi şahsına münhasır olsa gerek. Bazı yazarlar karakterlerinin kendisini sürüklemesine izin veriyor, bazıları karakterleriyle kavga ediyor. Kimileri ilham geldikçe yazarken kimileri düzenli. Orhan Pamuk bir röportajında, her gün düzenli ofise gidip sabah 9-akşam 5 yazdığını belirtmişti. Senin kitabı yazma sürecin nasıldı?

Ben yazdıklarımın, kurgumun beni sürüklemesine izin veririm ama kahramanların beni sürüklemesine çok da izin vermem. Kurgu, yan hikayeler ve kahramana dair ilk fikirler ilhamla ilişkili tabii. Ancak kahramanı iyice işlemek, onunla beraber yolculuk etmek şart benim için. En kolay düşülen tuzaklardandır kahramanı uçurmak. Hâkim olmazsanız uçar. Uçarsa roman elinizden uçar gider, tutarlılığı yitirirsiniz.

Romanı tutarlı kulvarlarda tutabilmenin bana göre üç şartı var. Birincisi analitik düşünme becerisi, ilk ve olmazsa olmaz şart. İkincisi kurgulama aşamasında kahramanın sadece yazdığınız değil, yazmadığınız hallerine de yeterince kafa yormanız. Ana eksende olmayan, sonradan kurguladığınız bir yan hikâyede yer verdiniz kahramanınıza, nasıl davranacak, ne diyecek? Romanda yer almayan, anlatmadığınız geçmişinden, deneyimlerinden, ilişkilerinden güç alacak tabii. Üçüncüsü silmeyi bilmek, bu konuda acımasız olmalısınız. Romana hizmet etmeyen her ne varsa -ne kadar iyi olursa olsun, bağlansanız da sevseniz de- kahraman, yan hikâye, paragraf; acımadan, gözünüzü kırpmadan hunharca silebilmelisiniz.

Yazma sürecime gelince, ben yaklaşık beş yıl uğraştım bu romanla. Düzenli olarak araştırma, okuma yaptım. Okuyup araştırdıkça hem kurgu hem konu derinleşti, dallanıp budaklandı. Hafta sonlarımı yazarak geçirdim. Haftanın belirli günlerinde akşamları 3-4 saat yazdım mutlaka. Yazımın bitmesi ile düzeltmelerin, yeniden okumaların bitmesi arasında da bir yıl var. İhtimamdan, özenden ödün veremezdim. Olabildiğince temiz ve tutarlı bir metin oluşturmaya çalıştım. Bunun için bıkmadan, usanmadan çalışmak, çabalamak şart.

İlham demişken; bazıları ilham perisine inanıyor, bazıları yazma faaliyetini biteviye yapmanın ilhamı getireceğine. Elizabet Gilbert mesela, yazma süreci tıkandığında Einstein’ın “birleşimsel oyun”* taktiğine başvurup bir çizim kursuna gidiyor. İlham senin için ne demek? Kitabı yazarken tıkandığın noktalar olduysa nasıl aştın?

Şeyda bu çok derin bir soru ve bu soru üzerine yazılmış kitaplar var belirttiğin ayrımı irdeleyen. Sanattaki önemli tartışmalardan birine parmak bastın.

Rollo May, Yaratma Cesareti kitabında bu soruyu enine boyuna farklı biçimleriyle baştan sona irdeler; en eskiden, ilk örneklerinden; hatta ikisi de yaratıcığın farklı türlerini temsil eden Apollon & Dionysos ikiliğinden başlayarak. Yunan Mitolojisinde Apollon akılcılığın, eğitimin, çalışmanın, disiplinin getirdiği maharetin, sanatsal ustalığın simgesidir. Dionysos ise esrikliğin, aşkınlığın, coşkunun, sarhoşluğun, kendinden geçmenin getirdiği zihinsel halle gelen yaratıcılığın simgesidir. Peki, sadece eğitimle, disiplinle, ustalaşmayla ama esin olmadan yaratım olur mu sorusuna gene Apollon yanıt verir aslında, belki sözle değil ama davranışlarıyla, yaptıklarıyla.

Apollon’un en yakın dostları, hayat arkadaşları kimdir? Yunan kozmolojisine göre Zeus, dünyadaki düzeni sağladığında yeterli bulmaz düzeni; sıkıcıdır dünya, sanat eksiktir. Bunun için Titanlardan birini, belleği ve incelikli düşünceyi simgeleyen Mnemosyne’i ziyaret eder, onunla dokuz gün geçirir. Bu birliktelikten, her biri sanatın farklı bir alanını temsil eden dokuz esin perisi (muse: esin perisi) doğar.  Bugün müzik, mozaik, mızıka, müze gibi sözcükleri bu esin perilerine borçluyuz. İşte Apollon’un daima beraber gezdiği, ikisinden çocuk sahibi olduğu en yakınları bu esin perileridir. Apollon, kendisi akılcılığın, disiplinin, çalışkanlığın simgesiyken esin perilerini sürekli yanında taşır.

İlham hikâye kurmak için gerekli elbette; yaratıcılığı, yaratma hevesini, cesareti ve çalışma motivasyonunu artırıyor kuşkusuz. Herkesin ilham kaynağı farklıdır. Kişinin bu yanını beslemesi şart; seyahat ederek, okuyarak, enstrüman çalarak, tamamıyla farklı bir meşgale edinerek, doğayı gözleyerek, sohbetlere karışarak, oyun oynayarak. Ben bunların tümünü keyifle yapıyorum, hayatımda olabildiğince yer vermeye çalışıyorum. Senin belirttiğin gibi özellikle farklı alanlarda geliştirilen beceriler farklı bakış açılarını besliyor, tıkanıklıkları aşmada önemli katkılar sağlıyor. Ancak sonuçta yazmak için bir masanın başına oturmak da şart ve hepimiz o kadar çok hikâye biriktiriyoruz ki zaman içinde, yazmaya başlayınca dökülüyor sözcükler.

İlham olmadan yazmak ayağınıza dolanmış bir doktora tezi yazmak gibi bir şey.   

Aslında yazarın kitabıyla ilişkisi yazıp yayınlandıktan sonra bitmiyor sanırım. Bu çerçevede çok değişik öyküler var. Bir yazara, kitabını imzalatmaya gelen okur “kahramanınız gibi ben de boşandım” der. Oysa kitaptaki esas kadın boşanmamış bile. Yazar okuru düzeltmez, çünkü kitap basıldıktan sonra artık hikâyenin okura ait olduğunu düşünüyor. Kitap basıldıktan sonra okura mı yoksa yazara mı aittir?

Verdiğin örnek çok güzel. Her okur her kitapta kendisinden bir şey bulabilir, kendi ruhuna dokunan bir cümle, tavır, davranış, fikir, kahraman, öykü… Bu yüzden her okuruyla yeniden yazılıyor her kitap. Bence yazar bir noktada vedalaşıyor kitabıyla. Ne kadar sahiplenici, koruyucu olsa da bir noktadan sonra yapamıyor. O noktadan sonra kitap okurun oluyor. Ben de bunu kitabın matbaaya girdiğini öğrendiğim gün yaptım, kitabıma bir veda yazısı yazdım ve vedalaştım. Artık ben de o kitabın bir okuruyum.

En etkilendiğim karakterlerin başında yaşsız vakanüvis Vakkas Dede geliyor. Kullandığı dil takdire şayan. Edebi bir tat bırakıyor damaklarda. Kitabın sonunda bir iki kelam etmesini dilerdim. Tam bir yaratıcılık ürünü. Karakteri yaratma sebebini, karakterin nasıl ortaya çıktığını okurlarımız da duysun istersen...

Mürşid sekizinci yüzyılın sonlarında geçen, tarihe kaydı düşülmüş kişiler ve olaylar üzerine kurulu, kurgusal bir roman. Bağdat’ta geçtiği, dönemin yaşamını, inanışlarını, meselelerini ve adalet anlayışını konu ettiği ve irrasyonel İslam tarihinden beslendiği için, arka planın doğru yansıtılabilmesi maksadıyla, anlaşılır olmaktan hiç ödün vermeden biraz eskitilmiş bir dil kullanmak gerektiğini düşündüm. Hikâye eğer günümüzde anlatıp yazan bir anlatıcı/yazarın dilinden çıkarsa dil romanda yapay duracaktı. Dolayısıyla hikâyeyi halihazırda farklı bir dil yazıp konuşan, vaktin diline hâkim ve bunu kullanması bir sakillik olarak görülmeyecek bir karaktere anlattırmayı tercih ettim. Bu tercih bambaşka kapılar açtı, zira anlatımı bütünüyle sekizinci yüzyıla sıkıştırmak, sonrasında bilinen, öğrenilen bilgi, söyleniş, ifade ve edebiyat külliyatını bir kenara atıp hiçbirinden faydalanmamak manasına gelecekti. Oysa anlatıcıyı sonraki dönemi yaşayıp bilen biri olarak kurmak, ihtiyaç halinde dönem sonrası öğrenilen tüm bilgilerden yararlanmak, anlatımı o dönem sonrasında gelişen türler, anlatım yolları ve ifadelerle zenginleştirmek, daha yeni tarihli referansları verebilmek noktalarında eşsiz bir fırsat sağlıyordu.  

İkinci bir önemli nokta daha var. Tarihte yer aldığı haliyle ve özellikle sözlü anlatımla aktarılanlar olağanüstü zengin olmakla birlikte tutarlı değildir, çeşitli ve çelişkilidir. Bu çelişkiyi çözmenin kısa ve kesin yolu, hikâyeyi dönemin bir şahidine anlattırmaktır. Nitekim Vakkas Dede de “Gördüklerimi, yaşadıklarımı, işittiklerimi anlatsam bazı tarih kitaplarını yeniden yazmak şart olur. Zira ne vakanüvisler tanıdım nefesi üfürükçüden kuvvetli, hayal dünyası müneccimden âlâ, lisanı meddahtan tatlı ama mübalağası da. Bazen nice kalem erbabının satırlarında kendi yaşadıklarıma rasgelip de okuyunca şüpheye düştüm hafızamdan, yazılanda mı hata var hatıramda mı diye. Hakikatin kaydını en tarafsızca en alasından tutan da var ama. Mukayese şart!” diyerek bu noktaya parmak basar.

Bu mukayeseyi ben bilimsel sorgulamalarla ve araştırmalarımla yaptım, çokça da çelişki yakaladım. Birine söyletmem gerekiyordu, o da Vakanüvis Vakkas Dede oldu. Nitekim Vakkas Dede esasen sözlü anlatımın tümünün romandaki vicdanı, aklı ve tezahürü oldu.

Mürşid’i bizlere hediye ettin. Mürşid’in sana hediyesi, katkısı ne oldu? Kitabı yazarken veya kurgularken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Saymakla bitmez. Elbette Mürşid’e başladığım kişi olarak kalmadım. Hayat her anında bize çok şey öğretiyor. Öncelikle romana bu kadar özeneceğimi, üzerine titreyeceğimi bilmiyordum. Her cümlesine, noktasına virgülüne o kadar özendim ki, dönüp dönüp okudum, düzelttim. Sabırlı olduğumu biliyordum ama sabrın tek başına işe yaramayacağını da yakından görmüş oldum. Araştırman, masaya oturman, sayfalarca yazman, yeniden okuman, yeniden yazman gerekiyor.

Yazmak çok asosyal bir uğraş. Dış dünyanın her türlü uyarıcısından soyutlanarak, kapanarak, tek başına yapman gereken bir etkinlik. Ne bu kadar asosyal kalmam gerekeceğini ne de gerekince kalabileceğimi biliyordum.

Harper Lee ikinci romanını Bülbül’ü Öldürmek’ten 55 sene sonra yayımlatıyor. Jack Gilbert, hem eleştirmenlerin hem okurların kalbini kazanan eserlerden sonra “şöhret sıkıcıdır” diyerek ortadan kaybolup, bir Yunan adasında adeta inzivaya çekiliyormuş. Bundan sonrası için, yazma ve okurlarla buluşma sürecin nasıl gelişir sence? Herhangi bir planın var mı?

Şöhretin sıkıcı olduğu fikrine katılıyorum ve açıkçası bu fikir beni ürkütüyor. Özgürlüğüme hayli düşkünüm ve tanınmak özgürlüğün önündeki en büyük engel bence. Söylediklerine ilaveten çok bilinen bir örnek de J.D. Salinger’dir. Tamamen inzivaya çekiliyor. Tanınmak istemiyor.

Ülkemizin yayın piyasasında durum genel olarak bunun tam tersi ama. Şöhretli bir yayınevinden tanıyıp bildiğim bir editöre dosyamı göndermek istemiştim. Bana yanıt olarak: “Kitabını basarız, İstiklal’de cadde boyunca çıplak koşarsan,” demişti. Kısaca bana önce şöhret ol sonra gel, öyle bakalım dosyana dedi. Maalesef ülkemizde eserin niteliğinden çok, yayımın eser ya da yazar üzerinden bir tartışma başlatıp başlatmayacağı ön planda tutuluyor. Bir de günün moda konuları var. Kimi popüler kişiler yazarlığa bu moda konular üzerine yazarak adım atıyor, yayınevleri o kitapların tanıtımına ağırlık veriyorlar. Bu da nitelikli edebi eserleri önce yayınevinde sonra yayım piyasasında boğuyor. Dostoyevski bugünün yayın dünyasında yer alabilir miydi, fark edilir miydi, emin değilim. Herhangi bir eser için nitelikli bir değerlendirme sonrasında yayımlanıp yayımlanmama kararı alınması nadirdir. Kitabın getirdiği şöhret değil de şöhretin getirdiği çağındayız.

Öte yandan kendi durumuma gelirsem, beni tanıyan bilen, yazdıklarımı bekleyen okurlarım olması onur verir tabii. Tanımadığım okurlardan Mürşid üzerine çok sayıda ve hayli nitelikli iletiler aldım, alıyorum. Düzenli olarak yazışıp birbirimize hâl hatır sorduğumuz yeni arkadaşlarım oldu. Romanın irdelediği zamana, konulara meraklı bir kitle var. Sadece tarih kitaplarıyla, sözlü anlatımlarla yetinmeleri doğru değil, dönemin farklı biçimlerde işlenmesi gerekiyormuş.

Elimde uzun zamana yayılarak yazılmış ciddi bir öykü dosyası var, birden fazla öykü kitabına dönüşebilir. Bunun dışında mitolojik temelli ama günümüzde geçen bir romana başlamıştım, taslağı hazır ama yazmam lazım, kolay bir konu değil. Onu ilerletebilirim. Bir başka bitmemiş çalışmam gökyüzü hikayeleriyle ilgiliydi. İnsan tarih boyunca gökyüzüne bakınca ne düşünmüş gibi bir soruya yanıt aradım, epeyce karalamıştım. Bitmemişti. 

Bir şeyler yazıyorum, elim kalem tuttuğunca yazacağım. İyi bir hikâye kendini yazdırır zaten, kuşkum yok.

Bir yerlerde okumuştum; “Hikâye kurgulamak, roman yazmak insan zihninin en komplike ve en üstün seviyelerinden biriymiş”, ne düşünürsün? Geleceğin romanı sence nereye evrilir?

Hikâye kurgulamak için ne derece söylenebilir bilmiyorum. Bir insan tipidir hikâye anlatıcı. Bazıları anlatsınlar istersin, sıkılmadan dinlersin. Roman öyle değil ama. Zordur roman gerçekten. Romanın sonunda bir kahramana söyleteceğin söz için tüm romanı bilmen, aklında tutmuş olman, dönüp gerekli sayfalarda değişiklik yapman gerekir. Her bir kahramanın sadece yazdığın sahnelerine, betimlediğin özelliklerine değil, betimlemediğin taraflarına da hâkim olman gerekir. İster istemez ciddi bir zihin egzersizi oluyor ve bu egzersiz her zaman amaçlanan güzel esere dönüşmeyebiliyor.

Günümüzde teknik imkanlar nedeniyle roman yazmak daha kolay elbette. Bu da daha nitelikli eserlerin çıkmasını kolaylaştırıyor. Yayın piyasası ise nitelikli eser peşinde değil. Arz talep meselesi.

Geleceğin romanını okuyucu şekillendirecek. Nitelikli eserler okumak istiyorsak önce okuyucuyu eğitmeliyiz. Ama kitap basımının ve yayınevlerinin bir noktada sona ereceğini düşünüyorum. Bu konudaki gelecek kitap okuma ve dinleme platformlarının olacak.

Roman ve sohbet için teşekkürler...

https://www.martidergisi.com/hasan-reyhanoglu-roportaji-mursid/ 

*Birleşimsel oyun: Zihinsel faaliyetlerde bir kanal tıkandığında; meşgul olunan alandan başka bir alana geçilmesi. Bir matematik problemi çözerken zorlanan insanın bir müddet ara verip keman çalması vbg.


22 Ocak 2021 Cuma

 Ne çok şikâyet ediyoruz, değil mi? 

Hiç fark ettiniz mi bilmem, gün içinde havadan sudan konulardan tutun da ciddi meselelere değin epey geniş bir şikâyet skalamız var insanlık olarak. Hoşnutsuz hissedip akabinde sıklıkla yakınıyoruz. 

Bence şikâyetin iki yüzü var; birini şikâyet etmek ve genel anlamda şikâyet. Sırasıyla gidecek olursak; birini şikâyet etme kavramıyla başlayayım ki ülkemizde maalesef bolca mevcut. Ablana kızıp annene söylersin, eşinle ilgili rahatsız olduğun konuları kız arkadaşına anlatırsın. Hele ki işyerinde yapılanı yok mu? Daha az önce öğle yemeği yediğin takım arkadaşını müdürüne bir güzel şikâyet edersin. Pekiyi ama neden? Hemen aklıma gelenler;

· Yüzleşmekten korkuyoruz (ki topraklarımız düellodan ziyade bizlere Bizans entrikalarını miras bırakmıştır)

· Hoşnutsuzluğumuzu nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz

· Karşımızdakini kaybetmekten korkuyoruz (sevgili, eş, arkadaş vbg..)

· Egomuz bir şekilde bu işten fayda görsün istiyoruz (öbürünü paspas ederek kendine pay çıkarma isteği; daha iyi evlât, daha iyi çalışan olma, göze girme, gözde olma vbg.)

Mümkün mertebe sıkı bir yüzleşme taraftarı olarak, neden bunca şikâyete başvurulduğunu pek anlamamakla beraber bu olgunun nörolojik gerçekliği hayretler içerisinde öğrenmiştim.

Incognito ve Beyin adlı kitaplarında David Eagleman, nörobilimci gözüyle bu olayı bir güzel açıklar. Meğer ortalama insan beyni ilk duyduğuna inanma eğilimi gösterirmiş ve diğer sonradan duyduklarını pek kale almazmış. Sanırım haklı çıkma gayesiyle, özellikle iş yerlerinde yaşanan sorun hemen hoşnutsuzluk yaşanan kişiden ziyade, ilk amirle pek de yapıcı olmayan bir şekilde paylaşılıyor. Neden yapıcı değil? Çünkü şikâyet edilen taraf odada yok ! Onun perspektifinden olay dinlenmiyor. Sonuç maalesef “Çamur at, izi kalsın,” gibisinden bir durum....

ŞİKAYETİN ÖBÜR TÜRLÜSÜ

Arkadaşımla pandeminin olmadığı normal günlerden birinde, bir restauranta gitmiştik. Şimdi milattan önce gibi geliyor serbestçe gezip tozabildiğimiz bu zamanlar :) Arkadaşım başladı şikâyete;

“Tamam açık havadayız da, masalar çok yakın, bu kadar da çok sigara içilmez ki, içeceksen evinde iç, ya da içeceksen nezaket gereği bir yan masaya sor....” falan filan. Hayli yakın konumlandırılmış masalarda, (biri oldukça yakın, hâttâ kendi masamızda sayılabilecek yakınlıkta) durmaksızın sigara içen 2-3 kişi. Sigara içenler alınmasınlar; böyle bir durumda içmişten beter oluyorsunuz. Ve fakat kabul etmeliyim şikâyetin ağır bir enerjisi var. Hevesle yapılan buluşmanın tadı gitgide kaçıyor. Bir yandan yemek yerken diğer yandan arkadaşımı sakinleştirmeye çalışıyorum. İçim şişiyor; şikâyetten mi yoksa hızlı yenen yemekten mi belli değil...

Dönüşte metroda içim içimi yerken buluyorum kendimi. Çaresiz hissediyorum, arkadaşıma yardım edemedim. Keyifsiz hissediyorum çünkü güzel bir zaman dilimi paylaşmadık. Üzerine karnımdaki şişlik. Konuyu enine boyuna tartıp, düşünüp dururken; açılan kapılardan sızan soğuk bende adetâ bir duş etkisi yaratıyor. İtiraf edeyim, sanki ufak yanan ampuller misâli farkındalıklar uyanıyor içimde şikâyet etmeye dair.

Arkadaşım aslında birini şikâyet etmiyordu, sigara içilmesinden dolayı genel bir şikâyeti vardı. Ve bütün bunların altında yatan bir isteği. Aslında istisnasız her şikâyet ettiğimizde altta yatan bir istek var. Bunun ardında da sıklıkla karşılanmamış bir ihtiyaç;

Çok sigara içiliyor burada. (Şikâyet)

Sigara içilmemesini arzuluyorum. (İstek)

Rahat nefes alabilmeye ihtiyacım var. (İhtiyaç)

Şikâyet ediyoruz, çünkü şikâyet kolay olanı. Bilip gördüğümüz kalıp. Kısa vadede bir götürüsü yok, belki deşarj bile olabiliyoruz. Kısa vadede diyorum çünkü uzun vadede her şikâyet ettiğimizde aslında kendi gücümü görmezden gelip kurban psikolojisine giriyoruz. Sadece gücümüzden vazgeçmekle kalmıyoruz, enerjimizi düşürüyoruz, keyfimizi kaçıyoruz. Olasılıklarımızı daraltıyoruz.

Öbürü belki zor olmasa bile bize zor geleni. Bu hız çağında öncelikle ihtiyacını fark edeceksin. Burası başlı başına bir dert zaten. Çünkü ihtiyaçlarımıza duyarlı olup onları algılayacak ve anlayacak şekilde eğitilmedik. Gelelim en az bunun kadar zahmetli olan sonrasına. Bunu ricaya/isteğe dönüştür ve karşıya dile getir, kolay mı? Hadi karar verdik, nasıl dile getireceğiz? İnsanın başına terlik yemeyeceği ne malum?

Şimdi geriye dönüp baktığımda, arkadaşımın inisiyatifi ele alıp masalara rica etmek, ihtiyacını dile getirmek, bu karşılanmıyorsa oradan kalkıp zor dahi olsa başka yere gitme gibi bir hareket alanımız olduğunu görüyorum.


BİLİNÇLİ ŞİKAYET

“İlla şikâyet edeceksen, maksatlı et, bilinçli et,” der Duyguların Dili kitabında Karla McLaren. İlk bu satırları okuduğumda hayrete düşmüştüm. Bizlere hep “şikâyet etme” denmiyor muydu ve biz de kendimizi tam aksi yönde şikâyet ederken bulmuyor muyduk? Yazarın bizi özgür bırakması nasıl da hoşuma gidiyor, bir bilseniz.

Sanıyorum hoşnutsuzlu hissi son derece insanî, sadece bizler bunu genelde yıkıcı bir şekilde kullanıyoruz. Bunu olumlu bir şekilde kullanabilir miyiz sorusunun cevabı bu satırlarda gizli olabilir miydi?

“İlk önce şikâyet edilecek sessiz, yalnız kalabileceğiniz bir mekân yaratın”, der yazar. “Şikâyetinizi dile getireceğiniz makam Tanrı olabilir, doğa olabilir, odanızın duvarı olabilir, evcil hayvanınız olabilir, üzerine olayı/kişiyi hatırlatan eşya/objenin (fotoğraf, karikatür) olduğu bir şikâyet altarı (sunak, kutsal alan) bile yaratabilirsiniz,” diye devam eder.

Sonrasında ne mi yapacaksınız? “Şimdi şikâyet ediyorum...,” diye başlıyorsunuz ve başlıyorsunuz yakınmaya, sızlanmaya, kızmaya ve hattâ haykırıp küfretmeye. Zaten yapmıyor muyuz hayat içinde! Neler mi oluyor?

İlk bunu duyduğumda hayli şaşırıp- itiraf edeyim biraz da şüpheye düşüp- meraklı bir İkizler olarak hemen uygulamaya koyulmuştum. Yazar bir müddet sonra şükredip, teşekkür edip eğlenceli bir şekilde bitirin der bu ritüeli. Ben tamamlayamadım bile. Başladım gülmeye. Şikâyet ettiğim konu bir balon misâli hafifleyerek uçtu gitti. Herşeyin sanki farklı göründü gözüme, daha bir canlı hissettim..

Şikâyet bence ateş gibi. Nasıl ateşi kapalı bir alanda harlamayıp kendi haline bırakırsanız bir müdddet sonra söner gider; şikâyet de aynen öyle. Herhangi bir karşı taraf olmadığında, dağlara vuran sesinizin yankısı gibi sadece kendinizi duyduğunuzda yani kısacası dışardan olumlu veya olumsuz herhangi bir destek gelmediğinde hoşnutsuzluk hissi gitgide zayıflıyor, hâttâ tam zıddı gülünç ögeler bile eklenebiliyor. En azından benim tecrübemde böyle oldu.

Dilerim 2021 şikâyet etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Temennim bir yana eğer bir gün gerçekten bunu yapacak isek bilinçli yakınmayı deneyin derim ben. Üstelik kimseye zararı yok. Sizinki dahil kimsenin enerjisini düşürmüyor. Belki faydası bile dokunur, kim bilir? Bakalım, ruhunuz neler hissedecek? 





ONDAN ŞİKAYET BUNDAN ŞİKAYET

 Ne çok şikâyet ediyoruz, değil mi? 

Hiç fark ettiniz mi bilmem, gün içinde havadan sudan konulardan tutun da ciddi meselelere değin epey geniş bir şikâyet skalamız var insanlık olarak. Hoşnutsuz hissedip akabinde sıklıkla yakınıyoruz. 

Bence şikâyetin iki yüzü var; birini şikâyet etmek ve genel anlamda şikâyet. Sırasıyla gidecek olursak; birini şikâyet etme kavramıyla başlayayım ki ülkemizde maalesef bolca mevcut. Ablana kızıp annene söylersin, eşinle ilgili rahatsız olduğun konuları kız arkadaşına anlatırsın. Hele ki işyerinde yapılanı yok mu? Daha az önce öğle yemeği yediğin takım arkadaşını müdürüne bir güzel şikâyet edersin. Pekiyi ama neden? Hemen aklıma gelenler;

· Yüzleşmekten korkuyoruz (ki topraklarımız düellodan ziyade bizlere Bizans entrikalarını miras bırakmıştır)

· Hoşnutsuzluğumuzu nasıl ifade edeceğimizi bilmiyoruz

· Karşımızdakini kaybetmekten korkuyoruz (sevgili, eş, arkadaş vbg..)

· Egomuz bir şekilde bu işten fayda görsün istiyoruz (öbürünü paspas ederek kendine pay çıkarma isteği; daha iyi evlât, daha iyi çalışan olma, göze girme, gözde olma vbg.)

Mümkün mertebe sıkı bir yüzleşme taraftarı olarak, neden bunca şikâyete başvurulduğunu pek anlamamakla beraber bu olgunun nörolojik gerçekliği hayretler içerisinde öğrenmiştim.

Incognito ve Beyin adlı kitaplarında David Eagleman, nörobilimci gözüyle bu olayı bir güzel açıklar. Meğer ortalama insan beyni ilk duyduğuna inanma eğilimi gösterirmiş ve diğer sonradan duyduklarını pek kale almazmış. Sanırım haklı çıkma gayesiyle, özellikle iş yerlerinde yaşanan sorun hemen hoşnutsuzluk yaşanan kişiden ziyade, ilk amirle pek de yapıcı olmayan bir şekilde paylaşılıyor. Neden yapıcı değil? Çünkü şikâyet edilen taraf odada yok ! Onun perspektifinden olay dinlenmiyor. Sonuç maalesef “Çamur at, izi kalsın,” gibisinden bir durum....

ŞİKAYETİN ÖBÜR TÜRLÜSÜ

Arkadaşımla pandeminin olmadığı normal günlerden birinde, bir restauranta gitmiştik. Şimdi milattan önce gibi geliyor serbestçe gezip tozabildiğimiz bu zamanlar :) Arkadaşım başladı şikâyete;

“Tamam açık havadayız da, masalar çok yakın, bu kadar da çok sigara içilmez ki, içeceksen evinde iç, ya da içeceksen nezaket gereği bir yan masaya sor....” falan filan. Hayli yakın konumlandırılmış masalarda, (biri oldukça yakın, hâttâ kendi masamızda sayılabilecek yakınlıkta) durmaksızın sigara içen 2-3 kişi. Sigara içenler alınmasınlar; böyle bir durumda içmişten beter oluyorsunuz. Ve fakat kabul etmeliyim şikâyetin ağır bir enerjisi var. Hevesle yapılan buluşmanın tadı gitgide kaçıyor. Bir yandan yemek yerken diğer yandan arkadaşımı sakinleştirmeye çalışıyorum. İçim şişiyor; şikâyetten mi yoksa hızlı yenen yemekten mi belli değil...

Dönüşte metroda içim içimi yerken buluyorum kendimi. Çaresiz hissediyorum, arkadaşıma yardım edemedim. Keyifsiz hissediyorum çünkü güzel bir zaman dilimi paylaşmadık. Üzerine karnımdaki şişlik. Konuyu enine boyuna tartıp, düşünüp dururken; açılan kapılardan sızan soğuk bende adetâ bir duş etkisi yaratıyor. İtiraf edeyim, sanki ufak yanan ampuller misâli farkındalıklar uyanıyor içimde şikâyet etmeye dair.

Arkadaşım aslında birini şikâyet etmiyordu, sigara içilmesinden dolayı genel bir şikâyeti vardı. Ve bütün bunların altında yatan bir isteği. Aslında istisnasız her şikâyet ettiğimizde altta yatan bir istek var. Bunun ardında da sıklıkla karşılanmamış bir ihtiyaç;

Çok sigara içiliyor burada. (Şikâyet)

Sigara içilmemesini arzuluyorum. (İstek)

Rahat nefes alabilmeye ihtiyacım var. (İhtiyaç)

Şikâyet ediyoruz, çünkü şikâyet kolay olanı. Bilip gördüğümüz kalıp. Kısa vadede bir götürüsü yok, belki deşarj bile olabiliyoruz. Kısa vadede diyorum çünkü uzun vadede her şikâyet ettiğimizde aslında kendi gücümü görmezden gelip kurban psikolojisine giriyoruz. Sadece gücümüzden vazgeçmekle kalmıyoruz, enerjimizi düşürüyoruz, keyfimizi kaçıyoruz. Olasılıklarımızı daraltıyoruz.

Öbürü belki zor olmasa bile bize zor geleni. Bu hız çağında öncelikle ihtiyacını fark edeceksin. Burası başlı başına bir dert zaten. Çünkü ihtiyaçlarımıza duyarlı olup onları algılayacak ve anlayacak şekilde eğitilmedik. Gelelim en az bunun kadar zahmetli olan sonrasına. Bunu ricaya/isteğe dönüştür ve karşıya dile getir, kolay mı? Hadi karar verdik, nasıl dile getireceğiz? İnsanın başına terlik yemeyeceği ne malum?

Şimdi geriye dönüp baktığımda, arkadaşımın inisiyatifi ele alıp masalara rica etmek, ihtiyacını dile getirmek, bu karşılanmıyorsa oradan kalkıp zor dahi olsa başka yere gitme gibi bir hareket alanımız olduğunu görüyorum.


BİLİNÇLİ ŞİKAYET

“İlla şikâyet edeceksen, maksatlı et, bilinçli et,” der Duyguların Dili kitabında Karla McLaren. İlk bu satırları okuduğumda hayrete düşmüştüm. Bizlere hep “şikâyet etme” denmiyor muydu ve biz de kendimizi tam aksi yönde şikâyet ederken bulmuyor muyduk? Yazarın bizi özgür bırakması nasıl da hoşuma gidiyor, bir bilseniz.

Sanıyorum hoşnutsuzlu hissi son derece insanî, sadece bizler bunu genelde yıkıcı bir şekilde kullanıyoruz. Bunu olumlu bir şekilde kullanabilir miyiz sorusunun cevabı bu satırlarda gizli olabilir miydi?

“İlk önce şikâyet edilecek sessiz, yalnız kalabileceğiniz bir mekân yaratın”, der yazar. “Şikâyetinizi dile getireceğiniz makam Tanrı olabilir, doğa olabilir, odanızın duvarı olabilir, evcil hayvanınız olabilir, üzerine olayı/kişiyi hatırlatan eşya/objenin (fotoğraf, karikatür) olduğu bir şikâyet altarı (sunak, kutsal alan) bile yaratabilirsiniz,” diye devam eder.

Sonrasında ne mi yapacaksınız? “Şimdi şikâyet ediyorum...,” diye başlıyorsunuz ve başlıyorsunuz yakınmaya, sızlanmaya, kızmaya ve hattâ haykırıp küfretmeye. Zaten yapmıyor muyuz hayat içinde! Neler mi oluyor?

İlk bunu duyduğumda hayli şaşırıp- itiraf edeyim biraz da şüpheye düşüp- meraklı bir İkizler olarak hemen uygulamaya koyulmuştum. Yazar bir müddet sonra şükredip, teşekkür edip eğlenceli bir şekilde bitirin der bu ritüeli. Ben tamamlayamadım bile. Başladım gülmeye. Şikâyet ettiğim konu bir balon misâli hafifleyerek uçtu gitti. Herşeyin sanki farklı göründü gözüme, daha bir canlı hissettim..

Şikâyet bence ateş gibi. Nasıl ateşi kapalı bir alanda harlamayıp kendi haline bırakırsanız bir müdddet sonra söner gider; şikâyet de aynen öyle. Herhangi bir karşı taraf olmadığında, dağlara vuran sesinizin yankısı gibi sadece kendinizi duyduğunuzda yani kısacası dışardan olumlu veya olumsuz herhangi bir destek gelmediğinde hoşnutsuzluk hissi gitgide zayıflıyor, hâttâ tam zıddı gülünç ögeler bile eklenebiliyor. En azından benim tecrübemde böyle oldu.

Dilerim 2021 şikâyet etmeyeceğimiz bir yıl olsun. Temennim bir yana eğer bir gün gerçekten bunu yapacak isek bilinçli yakınmayı deneyin derim ben. Üstelik kimseye zararı yok. Sizinki dahil kimsenin enerjisini düşürmüyor. Belki faydası bile dokunur, kim bilir? Bakalım, ruhunuz neler hissedecek? 





30 Aralık 2020 Çarşamba

Ne yazık ki çoğunlukla kadınlar, erkeklere nazaran iş hayatına “1-0” hükmen mağlup başlıyorlar.


Hem işe girerken hem zam alırken; erkeğe göre görece olarak daha şansız konumda olan kadının bu pozisyonu iş hayatı süresince bile devam edebiliyor. Evleniyor, eşlerden birinin iş konusunda fedakârlık yapması gerekiyorsa (tayin veya terfi neticesinde başka şehre ve hattâ başka ülkeye taşınma...), bu genelde kadın oluyor. Çocuk doğuruyor, gözü arkada kalıp iş hayatına ara veren yine kadın. Halihazırda 1 veya maksimum 2 çocuk doğurulan günümüz iş dünyasında, bakacak birileri bile olsa “anneliği” tatmak adına da çalışmaya ara verebiliyor kadın. 

Annelik kutsal, gel gör ki iş hayatı maalesef uzun süre ara vermeyi tolere edemeyecek kadar hızlandı. Çalışırken hamile kalan birçok hemcinsimizin yerine dönemsel eleman arayan kurumlar epeyce çoğaldı. İş garantisi yok. Hâl böyle olunca “Ben 1-2 sene işe ücretsiz ara versem,” gibi söylemler “Norveç’te mi yaşıyoruz yahu?” gibisinden espri konusu olabiliyor. O zaman kadın “ya iş” veya “ya çocuk” gibisinden katı bir tercih netice zorlanıp çaresiz hissedebiliyor. Hangisinden yana oyunu kullanırsa kullansın, öbüründen yana içi sızlıyor.

Benim “YenidenBiz” derneği ile yollarım iş arama dönemim olan 2015 senesinde kesişti. İşe ara verme nedenim gönlümdeki işi yapabilmekti. Yalnız durum pek parlak görünmüyordu, kimse kollarını açıp beni beklemediği gibi iş görüşmelerinde sık sık “Neden finansı bırakıyorsunuz, üstelik kariyerinizin parlak bir yerinde?” gibisinden beni epeyce geren sorulara maruz kalıyordum. Anlaşılmamış olmak kötü. İtiraf edeyim, ‘Uzaylı Zekiye’ gibi hissediyor, içimden “Haklısınız, benimki de iş mi, Norveç’te mi yaşıyoruz yahu”, demek geliyordu.

Bu arayış dönemimde, “kadın kadının kurdudur”dan ziyade “kadın kadının kızkardeşidir” anlayışından beslenen yakın arkadaşımlarımdan biri, beni kadın istihdamına katkıda bulunan YenidenBiz’e yönlendirdi. Ne iyi yapmış! Fırsat eşitliğinden yana olan bu derneğin faaliyetlerini o gün bugündür takip ederim.

Sevgili Göknil (Bigan), ilk YenidenBiz toplantısına geldiğimde, salonda çeşitli nedenlerle iş hayatına ara vermiş, birikimini ve tecrübesini yeniden paylaşmak için can atan birsürü kadınla karşılaşmıştım. Hattâ içlerinden bir tanesi kendisine uymayan iş ilanını can-ı gönülden benimle paylaşıp beni hayli duygulandırmıştı. Burası bana “Yalnız değilsin” duygusu aşılamış; güven ve güç vermişti. Şimdi, YenidenBiz’in fikir annelerinden biri olarak sana sormak istiyorum; YenidenBiz nasıl doğdu? Doğum sancılı mıydı?

Ne de güzel ifade ettin sevgili Şeyda. ‘Yalnız değilim’ cümlesini her duyduğumda, ne doğru bir işe kalmışmışız hissiyle mutluluğum katlanıyor. Ben ilkinde çok erken işe dönen bir anne olarak ikinci hamileliğimde ara vermeyi seçtim. Çevremde bu kararımı sorgulayan hattâ yargılayan insanlar vardı ama ben doğru kararı verdiğimi düşünüyordum. Gerçekten de, çocuklarla geçirilen zaman bana da onlara da çok iyi geldi ama aktif çalışma ve üretme temposunu da kısa sürede özlemeye başladım. Tekrar iş fırsatlarına baktığım dönemde Ayşe (Güçlü Onur) ile yollarımız kesişti. Ayşe, işe yerleştirme danışmanlığı şapkasıyla benim gibi tecrübeli ara vermiş kadınların dönüş yolculuklarında kurumların bakış açıları nedeniyle varolan önyargı ve zorluklara çözüm bulma arayışındaydı. Melek (Pulatkonak) ve Didem (Altop) ile üzerine konuştukları fikir hayata geçer mi diye birlikte düşünmeye başladık, yeni oluşum fikri beni de çok heyecanlandırdı ve yola çıktık. Sancılı diyemem ama çok kolay da değildi. Herkes fikri misyonu duyduğunda heyecanlanıyordu ama özellikle kurumlar tarafında elini taşın altına koyarak sorumluluk alacak, başarı hikâyeleri yaratacak şirketlere, bunu destekleyecek liderlere ihtiyaç vardı. Biz 4 kişi başladık ama hızla gönüllü gücüyle büyüdük. Esra (Akın) ve Özlem (Yeşildere) aramıza katıldı, güçler birleşince daha hızlı yol almaya başladık ve işe dönüş başarı hikâyeleri oluşmaya başladı.

YenidenBiz’in adı tam da olması gerektiği gibi, ne kısa ne uzun. Adeta misyonunu üzerinde taşıyor. Bu isim nasıl doğdu, isim annesi/babası kim?

Çok teşekkürler. Heyecanla çalışmaya başladığımızda hedefimiz netti, misyonu doğru anlatacak bir isme ihtiyacımız vardı. Bize inanan, gönülden destek olan kıymetli insanlarla yollarımız kesişti. Asuman Bayrak ve Muhterem İlgüner ile birlikte kurumsal kimlik çalışmamızı yaptık, isim babası Muhterem Bey demeliyiz. Hâlâ kullandığımız ilk sloganımız da ‘Ara verdik, geri geldik!’ olmuştur. 


Biraz YenidenBiz faaliyetlerinden bahsedecek olursak...Ne gibi alanlarda destekliyorsunuz adayı?

YenidenBiz olarak 7 yıl ve üzeri kurumsal hayat tecrübeli 1 yıldan fazladır çalışmayan kadınların işe dönüş yolculuklarına yoldaşlık ediyoruz. Farklı konularda eğitim, seminer ve workshop’ları içeren bir “Aday Geliştirme Programı”mız var. Hedef haritalama, mülakât çalıştayı, motivasyon, liderlik gibi kişisel gelişim temelli ve iş aramaya yönelik eğitimleri düzenli şekilde tekrarlıyoruz. Bunun yanında, günümüz iş dünyasına yönelik farklı başlıklara da yer veriyoruz. Çevik çalışma modeli, münazara teknikleri, dijital dönüşüm bunlardan bazıları. Networking buluşmaları yapıyoruz. Birbirinden öğrenen bir topluluğa dönüştük. İşe giren bir aday pozisyon açıldığında ilk dönüp bizim havuza bakıyor. Bu yıl 5. Dönemine başlayacağımız Mentorluk projemiz ile YenidenBiz adaylarına birebir mentorluk sağlıyoruz. Bu yıl ilk defa bir İstka projesiyle girişimcilik projesi yaptık. İsteyen adaylar dernek faaliyetlerinde gönüllü olarak çalışıyorlar. Gönüllülük programı YenidenBiz’in çok önemli bir kaynağı ve aynı zamanda değeri.

Sizin vasıtanızla iş bulmadım, ancak sizin yönlendirdiğiniz görüşmelere gittiğimde; işverenin “Neden ara verdin?” sorusunu sormadığı gibi; beni “neden ara verdiğimiz”, “bu açığı nasıl kapatabileceğimiz” gibi telaşlı argümanlarla boğmadıklarını fark ettim. Daha çok özgeçmişim ve tecrübemle değerlendirdiklerini gördüğümde hayli şaşırıp rahatlamıştım. Bir önyargı duvarı yoktu önümde. Sanki firma ile olan önceki görüşmenizde bu konuda onları eğitmişsiniz gibi bu duvar bizim için sizler tarafından halihazırda aşılmıştı. Firmalar kısmından bahsedelim mi biraz, firmaları nasıl bulduğunuz, onlarla nelerİ paylaştığınız, kurumları nasıl bilinçlendirdiğiniz?

Kurumlarda son yıllarda bu konuya olumlu yaklaşımların arttığını gözlemliyoruz. Çokuluslu şirketlerde sadece kadın değil, erkekler için de kariyer arası daha normal karşılanmaya başladı. Y ve özellikle Z ve sonrası kuşaklarda başlayan hayatı dengede yaşama arzusu, dolayısıyla da çalışanların işten beklentilerinin değişmesinin bunda etkisinin olduğunu düşünüyorum. İşe verilen ara bir “hak” olarak görülmeye başlandı. O zaman da aslında ara verdiğiniz dönemde ne yaptığınız önem kazanıyor.

İş hayatına ara verip geri dönmüş YenidenBiz adaylarının başarılı işe geri dönüş hikâyeleri her zaman kurumlara anlatırken çok etkili oluyor. Öte yandan, bizim kurumlara gittiğimiz kadar kurumların da bize geldiği oluyor. Örneğin kadın çalışan oranını artırmak isteyen veya kadın çalışanlara yönelik kurum içi uygulamalar konusunda proje yapmak isteyen kurumlar bize ortak proje yapma önerisiyle de geliyorlar.

Toplumsal cinsiyet eşitliği BM’in Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında; dolayısıyla da bu konu aslında tüm sektörlerin tüm farklı büyüklükteki kurumların ve liderlerin ortak sorumluğu.

Kurumlar nezdinde önemli bir konu da, bir yandan iş hayatına ara vermiş ve işe geri dönmek isteyen kadınlara destek olurken aslında çok önemli şeyin kadınların ilk başta ara vermesine sebep olan uygulamaların aza indirilesi ve kadının iş hayatında sürekliliğinin arttırılması gerekliliği. Esnek ve uzaktan çalışmanın norm haline geldiği bu dönemde araştırmalar kadınların yüklerinin arttığını gösteriyor. Kurumların esnek/uzaktan çalışmayı nasıl uyguladıkları daha da kritik hale geliyor.

Bizlere “Kadının Adı Var” dedirtecek bir dernek hediye etmiş oldun. YenidenBiz’in sana hediyesi, katkısı ne oldu? Derneği kurma ve faaliyete geçirme süreçlerinde; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Harika bir soru. Gerçekten de, YenidenBiz’in bende, hayata, iş hayatına bakışıma çok etkisi oldu. Okuldan çıkıp çalışmaya başladığım günden itibaren değil durmak yavaşlamadan neye doğru ve neden olduğunu bazen bilmediğim bir koşturma ve hayat temposu içinde buldum kendimi. Ara verdiğim dönemde kendimi yeniden tanıdım, koçluk aldım, YenidenBiz sayesinde tanıdığım farklı ve renkli hikâyelerden gelen kadınlarla tanıştım, aslında ara vermenin bazen devam etmekten daha cesur bir karar olduğunu farkettim, ara verme döneminin kıymetini anladım. Yine o döneme dair önemli bir kazanım, sosyal girişimcilik oldu benim için. Bugün markam Giyi ile kendi girişimcilik yolculuğumda ilerlerken YenidenBiz’in kuruluş döneminde edindiğim tecrübelerin ve bakış açımın değişmesinin çok faydasını görüyorum. 


Dünyada dişil enerji yükseliyor, birçok tepe noktasına kadınlar geliyor. ABD’de en güçlü ikinci kişisi bir kadın, Kamala Harris. Harris’e A.B.D.’nin gelecek Başkan adayı gözüyle bakılıyor. Kadın liderlerle yönetilen ülkelerin pandemiyle baş etmede daha iyi olduğu söyleniyor. Yeni Zelanda, İzlanda, Almaya derken “Kadın ülke liderleri krizi daha iyi yönetiyor”diye manşetler atılıyor. Bütün bu gelişmelere dair neler söylemek istersin, kadın gerçekten yükselen bir değer mi, kadının bakış açısının farkı ne?

Kadınlara dair, kadınların temsil ettikleri değerlerin ve yetkinliklerin yükselen değer olduğunu düşünüyorum. Kadın liderlerin, duygu konuşmak, empati, adalet gibi kavramlarla kurum kültürüne olumlu etki ettiğine tanık oluyoruz. Ülke yönetimi, kriz yönetimi de adapte olabilme, dayanıklılık, bütünleştirici yaklaşım ve çevik hareket etme yeteneklerini gerekiyor ve duygusal zekâ önemli bir yetkinlik olarak önplana çıkıyor.

Bir yandan iyi liderlik örneklerine tanıklık ediyoruz, bir yandan da kadınların iş hayatında eşit temsili konusunda verilen tüm emeğe rağmen ilerlemenin çok yavaş olduğunu görüyoruz. 2020 Dünya Ekonomik Forumu Global Cinsiyet Eşitliği raporuna göre önlem alınmazsa ekonomik anlamda cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının 257 yılı bulacağı tahmin ediliyor.

Kurumlarda, kadın çalışanların yüzdesinin artmasının ekonomik etkisi de araştırmalarla ortaya konmuş vaziyette. 2016 yılında TÜSİAD ve McKinsey Women Matter Türkiye çalışmasında, kadınların iş gücüne katılımını destekleyecek güçlü politikalarla, Türkiye'nin GSYİH'sinin 2025’te yaklaşık %20 arttırma potansiyeline sahip olduğunun altı çizilmişti.

Dolayısıyla hayatın her alanında ‘fırsat eşitliği’ toplumlara refah ve mutluluk getiriyor. Daha eşitlikçi bir dünya için çalışmaya devam diyorum.

Çok teşekkür ediyorum…


İş Hayatına Ara Vermiş Kadınlar İçin Duvarları Yıkan Dernek: Yenidenbiz

Ne yazık ki çoğunlukla kadınlar, erkeklere nazaran iş hayatına “1-0” hükmen mağlup başlıyorlar.


Hem işe girerken hem zam alırken; erkeğe göre görece olarak daha şansız konumda olan kadının bu pozisyonu iş hayatı süresince bile devam edebiliyor. Evleniyor, eşlerden birinin iş konusunda fedakârlık yapması gerekiyorsa (tayin veya terfi neticesinde başka şehre ve hattâ başka ülkeye taşınma...), bu genelde kadın oluyor. Çocuk doğuruyor, gözü arkada kalıp iş hayatına ara veren yine kadın. Halihazırda 1 veya maksimum 2 çocuk doğurulan günümüz iş dünyasında, bakacak birileri bile olsa “anneliği” tatmak adına da çalışmaya ara verebiliyor kadın. 

Annelik kutsal, gel gör ki iş hayatı maalesef uzun süre ara vermeyi tolere edemeyecek kadar hızlandı. Çalışırken hamile kalan birçok hemcinsimizin yerine dönemsel eleman arayan kurumlar epeyce çoğaldı. İş garantisi yok. Hâl böyle olunca “Ben 1-2 sene işe ücretsiz ara versem,” gibi söylemler “Norveç’te mi yaşıyoruz yahu?” gibisinden espri konusu olabiliyor. O zaman kadın “ya iş” veya “ya çocuk” gibisinden katı bir tercih netice zorlanıp çaresiz hissedebiliyor. Hangisinden yana oyunu kullanırsa kullansın, öbüründen yana içi sızlıyor.

Benim “YenidenBiz” derneği ile yollarım iş arama dönemim olan 2015 senesinde kesişti. İşe ara verme nedenim gönlümdeki işi yapabilmekti. Yalnız durum pek parlak görünmüyordu, kimse kollarını açıp beni beklemediği gibi iş görüşmelerinde sık sık “Neden finansı bırakıyorsunuz, üstelik kariyerinizin parlak bir yerinde?” gibisinden beni epeyce geren sorulara maruz kalıyordum. Anlaşılmamış olmak kötü. İtiraf edeyim, ‘Uzaylı Zekiye’ gibi hissediyor, içimden “Haklısınız, benimki de iş mi, Norveç’te mi yaşıyoruz yahu”, demek geliyordu.

Bu arayış dönemimde, “kadın kadının kurdudur”dan ziyade “kadın kadının kızkardeşidir” anlayışından beslenen yakın arkadaşımlarımdan biri, beni kadın istihdamına katkıda bulunan YenidenBiz’e yönlendirdi. Ne iyi yapmış! Fırsat eşitliğinden yana olan bu derneğin faaliyetlerini o gün bugündür takip ederim.

Sevgili Göknil (Bigan), ilk YenidenBiz toplantısına geldiğimde, salonda çeşitli nedenlerle iş hayatına ara vermiş, birikimini ve tecrübesini yeniden paylaşmak için can atan birsürü kadınla karşılaşmıştım. Hattâ içlerinden bir tanesi kendisine uymayan iş ilanını can-ı gönülden benimle paylaşıp beni hayli duygulandırmıştı. Burası bana “Yalnız değilsin” duygusu aşılamış; güven ve güç vermişti. Şimdi, YenidenBiz’in fikir annelerinden biri olarak sana sormak istiyorum; YenidenBiz nasıl doğdu? Doğum sancılı mıydı?

Ne de güzel ifade ettin sevgili Şeyda. ‘Yalnız değilim’ cümlesini her duyduğumda, ne doğru bir işe kalmışmışız hissiyle mutluluğum katlanıyor. Ben ilkinde çok erken işe dönen bir anne olarak ikinci hamileliğimde ara vermeyi seçtim. Çevremde bu kararımı sorgulayan hattâ yargılayan insanlar vardı ama ben doğru kararı verdiğimi düşünüyordum. Gerçekten de, çocuklarla geçirilen zaman bana da onlara da çok iyi geldi ama aktif çalışma ve üretme temposunu da kısa sürede özlemeye başladım. Tekrar iş fırsatlarına baktığım dönemde Ayşe (Güçlü Onur) ile yollarımız kesişti. Ayşe, işe yerleştirme danışmanlığı şapkasıyla benim gibi tecrübeli ara vermiş kadınların dönüş yolculuklarında kurumların bakış açıları nedeniyle varolan önyargı ve zorluklara çözüm bulma arayışındaydı. Melek (Pulatkonak) ve Didem (Altop) ile üzerine konuştukları fikir hayata geçer mi diye birlikte düşünmeye başladık, yeni oluşum fikri beni de çok heyecanlandırdı ve yola çıktık. Sancılı diyemem ama çok kolay da değildi. Herkes fikri misyonu duyduğunda heyecanlanıyordu ama özellikle kurumlar tarafında elini taşın altına koyarak sorumluluk alacak, başarı hikâyeleri yaratacak şirketlere, bunu destekleyecek liderlere ihtiyaç vardı. Biz 4 kişi başladık ama hızla gönüllü gücüyle büyüdük. Esra (Akın) ve Özlem (Yeşildere) aramıza katıldı, güçler birleşince daha hızlı yol almaya başladık ve işe dönüş başarı hikâyeleri oluşmaya başladı.

YenidenBiz’in adı tam da olması gerektiği gibi, ne kısa ne uzun. Adeta misyonunu üzerinde taşıyor. Bu isim nasıl doğdu, isim annesi/babası kim?

Çok teşekkürler. Heyecanla çalışmaya başladığımızda hedefimiz netti, misyonu doğru anlatacak bir isme ihtiyacımız vardı. Bize inanan, gönülden destek olan kıymetli insanlarla yollarımız kesişti. Asuman Bayrak ve Muhterem İlgüner ile birlikte kurumsal kimlik çalışmamızı yaptık, isim babası Muhterem Bey demeliyiz. Hâlâ kullandığımız ilk sloganımız da ‘Ara verdik, geri geldik!’ olmuştur. 


Biraz YenidenBiz faaliyetlerinden bahsedecek olursak...Ne gibi alanlarda destekliyorsunuz adayı?

YenidenBiz olarak 7 yıl ve üzeri kurumsal hayat tecrübeli 1 yıldan fazladır çalışmayan kadınların işe dönüş yolculuklarına yoldaşlık ediyoruz. Farklı konularda eğitim, seminer ve workshop’ları içeren bir “Aday Geliştirme Programı”mız var. Hedef haritalama, mülakât çalıştayı, motivasyon, liderlik gibi kişisel gelişim temelli ve iş aramaya yönelik eğitimleri düzenli şekilde tekrarlıyoruz. Bunun yanında, günümüz iş dünyasına yönelik farklı başlıklara da yer veriyoruz. Çevik çalışma modeli, münazara teknikleri, dijital dönüşüm bunlardan bazıları. Networking buluşmaları yapıyoruz. Birbirinden öğrenen bir topluluğa dönüştük. İşe giren bir aday pozisyon açıldığında ilk dönüp bizim havuza bakıyor. Bu yıl 5. Dönemine başlayacağımız Mentorluk projemiz ile YenidenBiz adaylarına birebir mentorluk sağlıyoruz. Bu yıl ilk defa bir İstka projesiyle girişimcilik projesi yaptık. İsteyen adaylar dernek faaliyetlerinde gönüllü olarak çalışıyorlar. Gönüllülük programı YenidenBiz’in çok önemli bir kaynağı ve aynı zamanda değeri.

Sizin vasıtanızla iş bulmadım, ancak sizin yönlendirdiğiniz görüşmelere gittiğimde; işverenin “Neden ara verdin?” sorusunu sormadığı gibi; beni “neden ara verdiğimiz”, “bu açığı nasıl kapatabileceğimiz” gibi telaşlı argümanlarla boğmadıklarını fark ettim. Daha çok özgeçmişim ve tecrübemle değerlendirdiklerini gördüğümde hayli şaşırıp rahatlamıştım. Bir önyargı duvarı yoktu önümde. Sanki firma ile olan önceki görüşmenizde bu konuda onları eğitmişsiniz gibi bu duvar bizim için sizler tarafından halihazırda aşılmıştı. Firmalar kısmından bahsedelim mi biraz, firmaları nasıl bulduğunuz, onlarla nelerİ paylaştığınız, kurumları nasıl bilinçlendirdiğiniz?

Kurumlarda son yıllarda bu konuya olumlu yaklaşımların arttığını gözlemliyoruz. Çokuluslu şirketlerde sadece kadın değil, erkekler için de kariyer arası daha normal karşılanmaya başladı. Y ve özellikle Z ve sonrası kuşaklarda başlayan hayatı dengede yaşama arzusu, dolayısıyla da çalışanların işten beklentilerinin değişmesinin bunda etkisinin olduğunu düşünüyorum. İşe verilen ara bir “hak” olarak görülmeye başlandı. O zaman da aslında ara verdiğiniz dönemde ne yaptığınız önem kazanıyor.

İş hayatına ara verip geri dönmüş YenidenBiz adaylarının başarılı işe geri dönüş hikâyeleri her zaman kurumlara anlatırken çok etkili oluyor. Öte yandan, bizim kurumlara gittiğimiz kadar kurumların da bize geldiği oluyor. Örneğin kadın çalışan oranını artırmak isteyen veya kadın çalışanlara yönelik kurum içi uygulamalar konusunda proje yapmak isteyen kurumlar bize ortak proje yapma önerisiyle de geliyorlar.

Toplumsal cinsiyet eşitliği BM’in Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri arasında; dolayısıyla da bu konu aslında tüm sektörlerin tüm farklı büyüklükteki kurumların ve liderlerin ortak sorumluğu.

Kurumlar nezdinde önemli bir konu da, bir yandan iş hayatına ara vermiş ve işe geri dönmek isteyen kadınlara destek olurken aslında çok önemli şeyin kadınların ilk başta ara vermesine sebep olan uygulamaların aza indirilesi ve kadının iş hayatında sürekliliğinin arttırılması gerekliliği. Esnek ve uzaktan çalışmanın norm haline geldiği bu dönemde araştırmalar kadınların yüklerinin arttığını gösteriyor. Kurumların esnek/uzaktan çalışmayı nasıl uyguladıkları daha da kritik hale geliyor.

Bizlere “Kadının Adı Var” dedirtecek bir dernek hediye etmiş oldun. YenidenBiz’in sana hediyesi, katkısı ne oldu? Derneği kurma ve faaliyete geçirme süreçlerinde; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Harika bir soru. Gerçekten de, YenidenBiz’in bende, hayata, iş hayatına bakışıma çok etkisi oldu. Okuldan çıkıp çalışmaya başladığım günden itibaren değil durmak yavaşlamadan neye doğru ve neden olduğunu bazen bilmediğim bir koşturma ve hayat temposu içinde buldum kendimi. Ara verdiğim dönemde kendimi yeniden tanıdım, koçluk aldım, YenidenBiz sayesinde tanıdığım farklı ve renkli hikâyelerden gelen kadınlarla tanıştım, aslında ara vermenin bazen devam etmekten daha cesur bir karar olduğunu farkettim, ara verme döneminin kıymetini anladım. Yine o döneme dair önemli bir kazanım, sosyal girişimcilik oldu benim için. Bugün markam Giyi ile kendi girişimcilik yolculuğumda ilerlerken YenidenBiz’in kuruluş döneminde edindiğim tecrübelerin ve bakış açımın değişmesinin çok faydasını görüyorum. 


Dünyada dişil enerji yükseliyor, birçok tepe noktasına kadınlar geliyor. ABD’de en güçlü ikinci kişisi bir kadın, Kamala Harris. Harris’e A.B.D.’nin gelecek Başkan adayı gözüyle bakılıyor. Kadın liderlerle yönetilen ülkelerin pandemiyle baş etmede daha iyi olduğu söyleniyor. Yeni Zelanda, İzlanda, Almaya derken “Kadın ülke liderleri krizi daha iyi yönetiyor”diye manşetler atılıyor. Bütün bu gelişmelere dair neler söylemek istersin, kadın gerçekten yükselen bir değer mi, kadının bakış açısının farkı ne?

Kadınlara dair, kadınların temsil ettikleri değerlerin ve yetkinliklerin yükselen değer olduğunu düşünüyorum. Kadın liderlerin, duygu konuşmak, empati, adalet gibi kavramlarla kurum kültürüne olumlu etki ettiğine tanık oluyoruz. Ülke yönetimi, kriz yönetimi de adapte olabilme, dayanıklılık, bütünleştirici yaklaşım ve çevik hareket etme yeteneklerini gerekiyor ve duygusal zekâ önemli bir yetkinlik olarak önplana çıkıyor.

Bir yandan iyi liderlik örneklerine tanıklık ediyoruz, bir yandan da kadınların iş hayatında eşit temsili konusunda verilen tüm emeğe rağmen ilerlemenin çok yavaş olduğunu görüyoruz. 2020 Dünya Ekonomik Forumu Global Cinsiyet Eşitliği raporuna göre önlem alınmazsa ekonomik anlamda cinsiyet eşitliğinin sağlanmasının 257 yılı bulacağı tahmin ediliyor.

Kurumlarda, kadın çalışanların yüzdesinin artmasının ekonomik etkisi de araştırmalarla ortaya konmuş vaziyette. 2016 yılında TÜSİAD ve McKinsey Women Matter Türkiye çalışmasında, kadınların iş gücüne katılımını destekleyecek güçlü politikalarla, Türkiye'nin GSYİH'sinin 2025’te yaklaşık %20 arttırma potansiyeline sahip olduğunun altı çizilmişti.

Dolayısıyla hayatın her alanında ‘fırsat eşitliği’ toplumlara refah ve mutluluk getiriyor. Daha eşitlikçi bir dünya için çalışmaya devam diyorum.

Çok teşekkür ediyorum…


 Eda toplumda bilinen bir soyadına sahip. Ancak köşesine geçip oturmuyor. “Kendi şansını kullanarak başkaları adına hizmet etmek” gayesi ve gayretiyle yola çıkarak sosyal kabileler inşa ediyor.


İlkin yolumuz nefes ve yaşama dair bir kursta kesişti. Sessizlik inzivası, Yaşama Sanatı Derneği’ni kurma çalışmaları derken araya seneler girdi. İstanbul’un farklı köşelerinde yaşama anlam katmaya çabalarken; yıllar sonra başka bir vesileyle tekrar karşılaştık. Elbette bu yol bitmez, yol biz nefes almaya devam ettiğimiz müddetçe sürer. Yol arkadaşlıkları da...

Sevgili Eda öncelikle hoşgeldin. Yukarda bahsetmiş olduğum bu gelişim yolculuğuna seni iten ne oldu? Hep dersin “Hayatın eli yok ki sana tokat atsın; başına olaylar gelir”.

Canım Şeyda’cığım hoş bulduk. Bizlerin yollarını defalarca kesiştiren bu yolculuğa minnetlerimi ileterek başlamak isterim. Yaşamın bu sürprizlerini çok seviyorum. Ve, kendine niyet etmişlerin bu sürprizleri özenle işlemesi sonucu defalarca yollarımızın kesiştiğine inanıyorum. Bugün seninle olma şansı edinmiş olmam da bunun eseri sanırım.

Beni gelişim yolculuğuna iten aslında bu dünyaya gelmiş olan “Eda”yı toplumsal tanımların ve kısıtlamaların ötesinde keşfetme arzum oldu sanırım. Amerika’ya okula gittiğimde bütün bu tanımların ötesindeki Eda kim ve bireysel olarak dünyaya katmak üzere getirdiği becerileri, yaratıcılığı nedir?’i keşfe çıktım. Kendime niyet etmemdeki sebep benim yaşamı anlama arzumdu. Hepimizin yaratıcı gücüne inanıyorum ben. Yaratanın parçalarını taşıyorsak eğer, ki ben öyle olduğunu kendi küçük bedenimde deneyimliyorum, o zaman bizlerin de içinde yaratma arzusunda olan bir parça var demektir.

Fark edersen, kendini arama veya kişisel farkındalık yerine kendine niyet etmek terimini kullanıyorum. Kendine niyet etmek, birey olarak bu dünyaya gelişini, bu bireysel tercihini onurlandırmak demek kanımca. Ol’mak üzere geldiğin bu yaşamın biricikliğine, olabileceğin en üst versiyonu olmaya korkularına rağmen kendine niyet etmek demek. Beğeni ile izlediğim konuşmacılardan sevgili Mahatria bir konuşmasında şöyle dedi “This is the only chance you get to be you, Please do not miss yourself.” Bugün bu bilinçle, varlığımızın bu versiyonu ile yaşamakta olduğumuz bu yaşamımız yegane. Bir tekrarı yok. “Lütfen kendinizi teğet geçmeyin” diyor. Gerçek potansiyelimizi yaşamaktan kendimizi geri koyan sadece bizleriz. Kalıplarımız, kendimize dair yargılarımız. İşte kısıtlı perspektifimize rağmen kendi hikayemizi onurlandırıp, olmak üzere geldiğimiz insan olma şansını yaşama geçirdiğimizde kendimizi teğet geçmeme imkanımız doğabiliyor. Kendimize korkusuzca, şefkatle ayna tutup, kabul edip, sevgimizi sunduğumuzda kabımızı genişletme, kendimizi gerçekleştirme imkanımız doğuyor.

Ve yine de, belki de bunu bugün böyle tanımlayabiliyorum. O günlerdeki Eda muhtemelen yaşamın içinde es alabileceği, zihnini susturduğunda kendi içsel sesini duyabileceği ve yaşamı anlamlandırabileceği araçları arama sevdası ile yola çıktı. Yolculuk ilk yoga ile başladı ve akabinde Art of Living ile devam ederken seninle yolum kesişti. Ardından bu yaşam yolculuğum ne şanslıyım ki birbirinden güzel bilgiyle, teknikle, ruhlarla yollarımı defalarca kesiştirdi. Her birinden kendime dair çok şey öğrendim. Minettarım. Bugün ise Joint Idea’nın kurucu ortağı olarak yoluma devam etmekteyim, hala insanlığımızın bir üst versiyonuna yoğun inancımla değer katmaya niyet etmekteyim.

Ve fakat, benim tabirime gelince… “Hayatın eli yok ki sana tokat atsın; başına olaylar gelir”. İşte o daha çok Joint Idea ile yollarımın kesişmesini anlatan bir tabir oluyor. Yaşamımdaki taşların oynamaya başladığı bir dönemde, ben bu taşları dönüştürmeye direnirken ve belki de ertelerken bir kanser geçirdim. Kanımca o yaşamın tokadıydı bana atılan. Şefkatli bir tokattı ama yine de sarsılmama, kendi yaşamıma ayna tutmama vesile oldu. Ve işte o noktadan sonra yaşamın kısalığına, gelip geçiciliğine uyandım diyebiliriz ve kendi yolumu korkusuzca çizmeye, kendimi gerçekleştirmeye niyet ettim.

Bu gelişim yolculuğunun bir yerinde artık sen topluluklar, platformlar inşa eden tabiri caizse bir sosyal mimar (topluluk mimarı) oldun. Yanılıyorsam düzelt lütfen; sanki daha kişisel bir yolculuktayken, daha aktif olup daha dışa açıldığın bir dönem başladı hayatında. Biraz bunlardan bahseder misin, neydi seni buna iten?

Evet haklısın, Joint Idea’dan önce kendi gelişimimin kabında yaşamımı sürdürmekteydim ve kanserden sonra ise içimde sözlenmek istenenlerin önündeki duvar ile yüzleştim. Kabul ettim kendime dair önyargılarımı. İçimdeki korkuya rağmen sözlendirmeye başladım içimde doğan sözleri.

Sözler ile dünyayı değiştirebileceğimize inanıyorum ben. Kelimelerin şifa gücüne inanıyorum. Ver her şeyden öte, iş yaşamının içine sevgi lisanın girmesi gerektiğine inanıyorum gönülden. Samimi, içten, dürüst, maskesiz, yalın, net, sorgusuz ilişkilerin geleceğimizi şekillendirmesini ümit ediyorum. İnsanlığımızın derin potansiyeline inanıyor ve dünyamızda Utopia’nın (Cambridge Sözlüğü Ütopya’yı “insanların ahenk içinde çalıştığı ve mutlu olduğu mükemmel bir topluluk (fikri)” olarak tanımlıyor.) yeşerdiği günleri ümit ediyorum. İşte bu yüzden her gün, yeniden yenide kendime niyet edişim. Bu yüzden her gün Joint Idea’da Love Mafia ile dünyaya değer katma çabam.

Joint Idea öncesinde bana dikte edilen bir yaşamı yaşıyordum. Kurumsal yaşamın prestijli olduğu bir dünyada “Ben farklı değerler katmak istiyorum. İnsanların içinde yaşama dair bir umut, bir heyecan uyanmasına vesile olmak istiyorum.” demek pek de kabul gören ve desteklenen bir patika değildi. 2001 yılındaki ilk inziva tecrübemden sonra içimde uyanan dokunma, dönüştürme ve ilham verme arzuma rağmen geleneksel iş yaşamındaki varlığıma devam ettim. Ama bir gün geldi ve ben kendime nasıl yaşamak istediğimi sordum.

Yukarıda da bahsettiğim üzere kanser hastalığımdı beni bu yola çeken. İnsan sağlığını böylesine ciddi şekilde tehdit eden bir hastalıkla yüz yüze geldiğinde pamuk ipliğinde bir yaşam yaşadığı gerçekliğine uyanıyor. Bugün varız, ama bir adım sonramızı hiçbirimiz bilmiyoruz. Çok sevdiğim bir laf var “İçinde müziğinle ölme“ diye. Hepimizin içinde hayata gelmek üzere bekleyen kendimize has bir müziğimiz olduğuna inanıyorum. Yaşama veda etmeden bu müziği keşfetmenin ve icra etmenin bireysel yolculuğumuzun sebebi diye hissediyorum. Kendime dair, yıllara sair, bildiğim bir şey var ki; o da insanları bir araya getirme ve bir arada tutma içsel yetisine sahip olduğum. Belki de senin ifade ettiğin topluluk mimarı olmak benim sanatım, içimde yaşam bulmayı bekleyen müziğimdi. Ama tabi o zamanlar böylesine bir iş tanımı hayal bile edilemezdi. Ve kader bu ya, işte tam da bu bilinmezin, bu arayışın ve arzunun tam içindeyken ortağım Markus Lehto ile yollarımız seneler sonra tekrar kesişti ve bugün sevgiyle ve inançla, topluma değer katmak niyetiyle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Benim bildiğim kurucusu olduğun üç değerli platform (veya sosyal kabile) var; Joint Idea, Life Works Labs ve benim de üyesi olduğum Love Mafia. Üç tane olması bende kafa karışıklığı yaratıyor. Kimler hangisine katılıp nasıl katkıda bulunabilir? Her birinin fonksiyonu ve eğer varsa biribiri ile ilişkisi ne?

Canım Şeyda’cım öylesine kıymetli bir soru ki bu… biliyorum her birinin İngilizce olması da aynı zamanda kafaları karıştırıyor. Ama biz, Joint Idea olarak, çizilmiş sınırların ötesine, dünyanın global vatandaşlarına hitap eden bir platform olmak niyetiyle yola çıktık. Kendimizi bir toprağın vatandaşları olmaktan öte, bu kıymetli gezegenimizin bir vatandaşı olarak görmemizden, geleceğin birlik bilinci ile tasarlanması gerektiğine inancımızdan kaynaklanıyor. Bu yüzden girişimlerimize ve yaratımlarımıza verdiğimiz isimler de hepimizin ortak lisanı olan İngilizce olarak doğdu. Aynı zamanda bazı deyimleri Türkçe’de ifade etmek oldukça zor oluyor. Ne yazık ki, kültürümüzde bazı kelimelerin içi eski algı ile dolu ve tepki çekebiliyor. Mesela kabile kelimesini algı şeklimiz eski bilgiler doğrultusunda şekillendiği için “sosyal kabile” tabiri daha anlamlı gözüküyor. En heyeaclı kısmı ise bu tanımların içini boşaltıp bugün, yeni bilinç ile, yeniden tanımlamak.

Joint Idea ana çatı diyebiliriz. Türkçe’ye çevirdiğimizde Ortak Fikir anlamına geliyor. Joint Idea’nun kuruluş sebebi bir sinerji platformu olmak. Doğru insanların, insan algortiması ile, bir araya geldiği ve insanlığımıza fayda sağlayacak projeleri bir arada yaşama geçirdiği bir platform olmak. Bir artı bir iki etmesin, bireylerin toplamından çok daha ötesinde fayda sağlayacak dalgalar, ürünler, hizmetler yaratsın ümidiyle yaşama geldi. Şu anda Joint Idea çatısında dünyada başka bir gerçekliğin mümkünatını araştıran sosyal kabileler ile iş birliği yapmaktayız. Bunların hepsine Joint Idea web sitemizde Love Mafia’nın altından ulaşabilirsiniz. Hepsi kıymetli organizasyonlar ve çok değerli birlikteliklere imza atıyorlar. Bizler de bu kurumlarla olan iş birliklerimizle gurur duyuyoruz. Buradaki iş birliklerimiz sayesinde gelişiyoruz, söylemimizi derinleştiriyoruz ve her şeyden öte yol arkadaşları ediniyoruz.

Life Works Labs ise bizim gelişim laboratuvarı olarak nitelendirdiğimiz programlarımız. Hem kurumlara hem de bireylere yönelik, Love Mafia ile birlikte geliştirmekte olduğumuz içeriklere yer veriyoruz. Eğitim tanımının dönüştüğü günümüzde, gelecekte var olabilmek istiyorsak, kendi gelişimimizi de daimi kılmamız gerekliliğine inancımızla laboratuvar programı olarak nitelendirmeyi tercih ediyoruz. Artık ölçülebilir verilerin ötesinde, daimi gelişim zihniyetinin uyandırılması gerekiyor. Life Works Labs nefesten blockchain’e, geniş bir yelpazeden seslendiğimiz, okullarda öğretilmeyen ve yeni dünyada ihtiyacımız olan donatıları hem kurumlara hem de bireylere ulaştırdığımız gelişim platformumuz. Eğer kurumunuzda gerçekleştirebileceğimiz eğitimlere dair bilgi edinmek istiyorsanız bizlerle info@jointidea.com adresinden iletişime geçmenizi rica ediyorum. Jenerik yaklaşımların ötesinde anda anında günümüzün ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde eğitim yolcuklarının kürasyonunu yapmaktayız. O yüzden sizleri tanımak ve ihtiyaçlarınızı dinlemek isteriz.

Ve Love Mafia, göz bebeğimiz. Tercih edip birbirimize çekildiğimiz ailemiz. Sözlerinde ve özlerinde birlik bilincinde olan, yaşamda icra ettikleri her şeyi bütüne (dünyamız ve içinde, üstünde, etrafında var olan tüm eko sisteme) değer katmak üzere yaşama geçiren kıymetli dostlarımızdan oluşan çekirdek sosyal kabilemiz. Joint Idea’daki iş birliklerimizde, Life Works Labs’deki içeriklerimizin yaratımında ve sözlenmesinde birlikte var olduğumuz dostlarımız, yol arkadaşlarımız. Love Mafia, Joint Idea’nın çekirdeği ve kaynağı. “We are more together than alone” (Birlikte daha fazlayız) diye bir laf var çok beğendiğim. Bizler beraber olduğumuzda güçlenen sosyal varlıklarız, birlikteyken yaratım ve etki gücümüz katlanıyor. İşte bizde, Love Mafia ile, olabileceğimizin ötesinde var olabiliyoruz, üretebiliyoruz, hayal edebiliyoruz. Bu çekirdek kabilemiz insan algortiması ile yaşama geliyor. Kendine niyet etmiş insanlar birbirine çekiliyor diyebiliriz.

Bir de pandemi döneminde online olarak yarattığımız Love Mafia platformumuz var. Oradaki niyetimiz ise, sosyal medyanın kirliliğinden arınmış, üst bilince çağrı yapan içerikleri, etkinlikleri, yazıları paylaşmak. Birlikte inançta kalıp, insanlığımız için bir üst bilinç ile geleceğin yaratımına inanan online bir sosyal kabile olmak. Birbirimizden ilham almak ve gelişmek. Dileyen herkesi online platformumuza davet etmek istiyorum. Düzenli olarak bir araya geldiğimiz online birliktelikler, eğitimler, oturumlar ve sohbetler düzenlemekteyiz. Sizleri aramızda görmek ve yaşamı birlikte anlamlandırmak bizlere keyif verecektir.

                                                                 

Takip ettiğim bir usta şöyle demişti: “Birliği (oneness) deneyimleyecek sosyal kabileleriniz olmadığı için, hayat arkadaşınız olan “O kişi” (the One) çok daha önemli bir hale geliyor, Hollywood filmlerinde gördüğümüz türden aşırı anlam yükleniyor, o kişiyi bulamayan ise hayli eksik, garip, yalnız hissediyor”. Ne düşünürsün? Sosyal kabilenin önemi sence ne?

Çok da güzel söylemiş Şeyda’cığım. Bence de sosyal kabilelerimizin özenli seçimi bizleri dünyaya olmak üzere geldiğimiz insanı gerçekleştirme imkanı sağlıyor. Burada özen kelimesinin altını çizmek isterim. Yaşamımızda her gün, en yoğun olarak gördüğümüz ve iletişimde olduğumuz kişiler zaman içinde bizleri tanımlamaya başlıyor. Bizler, istesek de istemesek de zaman içinde onlar gibi olmaya başlıyoruz. İşte özen kelimesi burada devreye giriyor. Eninde sonunda sosyal kabilemiz diye nitelendirdiğimiz insanlar olmaya başlayacaksak eğer, o zaman sanırım benzeyeceğimiz bu kişileri daha özenle seçmemiz bizler için en hayırlısı olacaktır.

Kim olmak istiyorsun? Nasıl bir erdemle yaşama hitap etmek ve karşılık vermek istiyorsun? Kendini ol’mak istediğin kişilerle çevrelersen sen de zaman içinde onlar gibi olmaya başlıyorsun.

Değerlerinde örtüştüğün bir sosyal kabilen olduğunda ise, yaşamın iniş ve çıkışları, zıtlıkları sana eskiden olduğu kadar derin dokunmamaya başlıyor. Yaşamda hepimiz zorluklar karşısında sarsılırız ve bazen de düşeriz. İnsanlığımızın evrimsel yolculuğunun bir parçası dualite. İşte öylesine özenle seçtiğin bir sosyal kabile ile sarmalandığında, düştüğünde pamukların üzerine düşüyorsun ve şefkatle anlamlandırıp, büyüyerek geçiyorsun o sınırlarını zorlayan tecrübenin içinden. Yaşamı suçlamadan, geleni erdemle gelişimin için anlamlandırarak, teşekkür ederek, büyüyerek geçmen mümkün oluyor o zorluğun içinden.

Benim gelişim yolculuğumdaki sosyal kabilem Love Mafia’m. Sadece Türkiye değil dünya çapında küresel birliğe ve insanlığa inanan, bu uğurda emek veren kıymetli dostlarım. Şu anda dünyada eminim hepimiz kendi değerlerimizle örtüşecek ve ortak bir amaç doğrultusunda birlikte hizmet sunabileceğimiz sosyal kabileler bulabiliriz. Gönülden dilerim ki böylesine kıymetli birlikteliklere, eğer henüz değilseniz, dahil olmanızı. 

“İyiliği ilet” (pay it forward) diyebileceğimiz bu ifadeyi pek sık kullanırsın. İyiliğin gücüne ve bunu yaymaya ben de inanırım. Biri gelse, “yahu ben faturamı dahi ödeyemiyorum, hangi iyilik, ne iletmesi” dese (ki ben arasıra maruz kalıyorum); ne söylersin?

İyiliği iletmek çok kıymetli bir kavram benim için, haklısın. Gönülden dilerim ki izlememiş olanlar Kevin Spacey’nin “Pay it Forward” isimli filmini izlesinler. İyiliği iletmek nedense hep maddi anlamda anlaşılıyor. Halbuki, öylesine çekirdek bir yerden başlıyor ki; bir halden bahsediyoruz.

Bizlere bahşedilen bu kıymetli hayatı onurlandırmak. Bir başkasının gözlerine bakarken onu gerçekten görmek ve kabul etmek. Sokakta yürürken tanımadığımız birine gülümsemek. Zorda olduğunu hissettiğimiz birini dinlemek. Ya da ihtiyaç halinde birine kucak açmak. Hepimiz iyiliği, niyet edersek, kendi küçük yaşamımızda ufak nazik dokunuşlarla defalarca iletebilme şansına sahibiz. Ha, maddi imkanımız el verirse, maddi olarak yardım etmek insani görevimiz. Ama ben en ufak adımların, niyetlerin, kabulün iyiliği iletmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum. O yüzden küçük çemberimizde ağzımızdan çıkan sözlerin yargısız ve şefkatli bir yerden çıkmasına özen gösterelim. Yaptığımız işlerimizin insanlığımıza ve dünyamızın devamlılığına hizmet edecek şekilde tasarlanmasına özen gösterelim. Ve kendi rahatlık alanımızın dışına cesaretle adım atarak iyiliği iletelim yaşamın her anında.

Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Programı’nda da sözlendiği gibi; kimseyi arkada bırakmayacağımız (leave noone behind) sistemler üretelim. İnsanoğlu olarak bu kıymetli gezegende bolluk ve bereket içinde, ahenkle üretebileceğimiz ve değer katabileceğimiz sistemler geliştirelim. İşte 2020 yılında gerçekleştirmiş olduğumuz Uni.verse festivali ve Global Reset Summit bu iyiliği iletmek üzere tasarlanmış etkinlikler. 5-6 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştireceğimiz Global Reset Summit, bizler dünya çapında ilham veren konuşmacıların içerikleri ile yaşamımızı zenginleştirirken, ihtiyacı olanlara da buradan elde gelir vasıtasıyla kaynak yaratmak üzere yaşama geçirildi. Türkiye’de elde ettiğimiz gelirler Türkiye’nin dört köşesinde gıda bankacılığı ile ürünleri ihtiyaç sahiplerine ulaştıran Temel İhtiyaç Derneği’ne (TIDER) bağışlanmakta. Diyorum ya küçük adımlar. Bizler kendi ilgi alanımız olan gelişim yolculukları tasarımı ile toplumumuzda ihtiyacı olanlara iyiliği iletiyoruz. Hepimizin böylesine kıymet katabileceği bir yetisi ve ilgi alanı vardır sanırım.

“Üstel insan” kavramını ilk senden duymuştum. Sıkça kullandığın bu tabir bende biraz teknolojik bir algı yaratmıştı ne yalan söyleyeyim. Sanki sürüm güncelliyor ve insanlık 1.0’den insanlık 2.0’ye geçiyor gibi. Üstel insan kimdir ve nasıl yaşar? Yaşadığımız dönemin, pandeminin üstel insanlığa sivrilmemizde sence rolü ne?

Haklısın, teknoloji konusunda çok kapsamlı bilgisi olmayan bana da ilk başlarda çok robotik geliyordu bu terim. Yine kelimelere yüklediğimiz algıdan sanırım, üstel teknoloji çağında bu terimden bahsedince o da çok teknolojik geliyor kulağa. Aslında birbirleri ile derin bir bağlantıları var. Şu anda içinden geçmekte olduğumuz dönem olan üstel teknoloji çağında en kıymetli hazinemiz olan cep telefonumuz bile bizlere haber vermeden haftada en az bir kez kendini günceller halde. Ama ne yazık ki, bu gezegende yaşayan en gelişmiş teknoloji olan biz insanlar, kendimizi, kalıplarımızı, yargılarımızı ve becerilerimizi aynı hızda güncellemiyoruz. Bu daha çok bizlere dikte edilen yaşamı yaşama telaşımızdan kaynaklanıyor sanırım.

Bugün ise bizlere eskiden hizmet eden modellerin, sistemlerin, düşüncelerin ve tanımların artık geçerliliğini yitirdiğini kolektif olarak tecrübe etmekteyiz. Üstel insanlık tanımı işte bu noktada hayata geliyor. Böyle geldi ama böyle gitmemeli. Bana göre, insan olarak bu dünyaya gelmiş olmamız bir tesadüf değil. Üstel insan, insanlık oyunun ötesine, kendi gerçekliğine ve kendi yetilerini uyandırmaya 100%’ü ile adanmış olmak demek. Defalarca yeniden öğrenmeye, öğretilenleri unutup bir çocuğun merakı ve saf niyeti ile kendimizi defalarca keşfe çıkmaya niyet etmiş olmak demek.

“Reincarnation without dying” diye bir tanım var; ölmeden yaşam içinde ölmek. Üstel insan kendi andaki gerçekliğinin içinde defalarca ölüp küllerinden daha otantik bir şekilde doğmak demek. Ve pandeminin üstel insanlık kavramının zaruriyetini kolektif olarak idrak etmemize vesile olduğu hissediyorum. Hepimiz, evlerimizin güvenli ortamında, neyi niye yaptığımızı tekrar sorgular hale geldik. Sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz işleyiş şekillerinin dönüştüğü bir dönemdeyiz ve birtakım kavramlar da aynı hızda şekil değiştirmekte. Başlangıç zihniyeti ile her şeyi tekrar gözden geçirebilmek için ise önce kendi işleyiş sistemlerimizi güncellememiz gerekiyor. Bu pandemi sayesinde bir çoğumuz hayatlarımıza ve kararlarımızı tekrar bakıyor, insanlığımızı yeniden tasarlıyoruz.

Biz Üstel İnsanlık (#exponential humanity) kavramını üç kolda tanımlıyoruz; Bilinç (Conciousness), Bağlantı (Connectivity) ve Yaratıcılık (Creativity). Bize göre, bu üç içsel yeti insanları diğer varlıklardan ayıran en temel özellikler. Kendimize ettiğimiz niyeti güncel egzersizlerle düzenli olarak beslediğimizde (#practice becoming) insan algortimamız (#human algortihm) ile doğru insanlara doğru çekilmeye başlıyoruz ve kendi sosyal kabilelerimizi buluyoruz. İşte o noktada yaşamın tesadüflerini işlemeye başlıyoruz (#cultivate serendipity), gönülden bağlandığımız iş birliklerine dahil olabiliyoruz.

Bizlere üç tane topluluk hediye ettin. Bunların sana hediyesi, katkısı ne oldu? Bütün bunları gerek kurgularken gerek yaşama geçirirken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Bu 3 topluluğu ortağım Markus Lehto ile birlikte derin bir inançla yaşama geçirdik. Onun vizyonu benim inancımın eseri diyebiliriz bunlara. Kendisi ile çıktığım bu yolculukta sesimi, niyetimi, katabileceğim değerleri, beraber büyüyebileceğim sosyal kabileleri bulma imkanı edindim. Çok bencil sebeplerle başladım bu yolculuğa aslında. Başka bir gerçekliğin mümkünatına inancı Markus ile yakaladım. Ümidim bu inançta birleştiğim insanlarla çevrelenmek ve inancımı pekiştirmekti. John Lennon’ın kıymetli bir lafı var. “Tek başına gördüğün rüya rüya olarak kalacaktır. Birlikte hayal ettiklerin gerçek olacaktır.” Birlikte hayal etmenin kıymetine inançla iş yapma tanımını dönüştürmekteyiz bugün. Sevgi lisanını iş yaşamına sokma misyonu edindik biz bu yolculukla. Daha içten, otantik, samimi, kırılgan ve şeffaf bağlar yaratmanın kıymetine inancımızla bütün iletişim sistemlerimizi güncelledik.

Kendime uyanıyorum her gün diyebiliriz. Kalpten kalbe iş birlikleri ile her gün büyüyorum, gelişiyorum, öğreniyorum. Cesaretle kendimi ifade edebileceğimi ve kendi şarkımı söyleyebileceğimi keşfediyorum. Ve her şeyden öte, bunu topluluklar önünde yapabilecek cesareti buluyorum kendimde. Açıkçası, bundan 4 sene önce, bunların hiçbirini yapabileceğimi hayal bile edemezdim. Senin anlayacağın, insanların önünde varlığıma tanıklık ediyorum.

Aynı zamanda, o kendime çok uzak bulduğum teknolojik yenilikler de heyecanlandırmaya başladı beni. Threefold gibi teknolojik firmalar ile insanlığımız için tanımlayabileceğimiz yeni değer kavramının arayışında olmak, yeni işleyiş sistemlerini hayal etmek ümit veriyor bana.

Hayatı ve hayattaki varlığını sorgulamayı seven bir insan olarak; kendine bu röportajda hangi sorunun sorulmasını isterdin? Ve cevabın ne olurdu?

“Eda sen en çok hangi konularda zorlanıyorsun?” sorusu doğdu içimde. Hep güçlü olduğumuz taraflarımızı aktarma eğilimi gösteriyoruz ve fakat bence kırılganlıklarımız ve onlara karşı tepkilerimiz de çok kıymetli. Güç teriminin anlamını da dönüştürmeliyiz belki. Belki de güçlü tanımı kırılganlığını kucaklamak demek yeni dünyada. Kendini olduğun gibi, maskelerin ötesinde tüm çıplaklığın ve gerçekliğinle ortaya koymak.

Ve ben aslında en çok bu güç kavramında zorlanıyorum. İçine doğduğumuz kapitalist sistemde ölçümün para ile yapıldığı gerçeklikte, para ile ölçülemeyen değerlerin de değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Başarılı olma teriminin kazandığımız para ile ölçüldüğü günümüzde, olmayı tercih ettiğimiz üst versiyonumuz ile yaşama kattığımız değerlerin ölçülemiyor olması beni en çok zorlayan konu. Bu hem kendi yaşamım için hem de Love Mafia olmaya niyet etmiş olanlar için dönüştürmek istediğim bir kavram. Yeni bir değer ölçüm mekanizması ihtiyacı içindeyim anlayacağın. Hatta ülkelerin bile değerlendirilirken yeni kavramlarla ve yeni anlayışlarla ölçülmesi gerektiğini düşünüyorum.

En son olarak; bir yerlerde okumuştum. Dünyada mülteci sayısı, 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyesindeymiş (70 milyonu aşmış). Ve bu gidişe dur denmez ise; bırak savaşları kuraklık, küresel ısınma, yanlış tarım politikaları ile bu sayının katlanarak artacağı söyleniyor. Ademoğlu kolay ders almıyor gibi. Biliyorum, sen benim gibi insanlığa olan inancınla iflah olmaz bir iyimsersin. Bütün bu gelişmeler ışığında sence neler mümkün?

Şeyda’cım bugünün gerçeklerinde bu soruya cevap verecek olan ben değilim, kolektif olarak hepimiziz. Hepimiz teknoloji sayesinde bir dünya olarak birbirimiz ile bağ halindeyiz, bir dünyanın vatandaşları olarak bu dünyadaki işleyiş şeklimizi yeniden tasarlama gücüne sahibiz. Bunu yapabilmenin tek yolu ise sanırım BİR olduğumuza uyanmak, aradaki sınırların, ırkların ve dinlerin eridiği bir dünyaya hizmet edecek yepyeni sistemler tasarlamanın tam zamanı olduğunu düşünüyorum. Mucizeler mümkün demek istiyorum ve ben Utopya’ya inanan insanlarla bu yolda emek vermeye devam ediyorum.

Sohbet için kucak dolusu teşekkürler...

Ben çok teşekkür ederim…Herkese sevdikleri ile sağlıklı, huzurlu, sevgi dolu bir dönem diliyorum.


Röportaj Martı Dergisi'ndeki yayınlanmış hali için; 


Eda Çarmıklı Röportajı: İyiliği İlet

 Eda toplumda bilinen bir soyadına sahip. Ancak köşesine geçip oturmuyor. “Kendi şansını kullanarak başkaları adına hizmet etmek” gayesi ve gayretiyle yola çıkarak sosyal kabileler inşa ediyor.


İlkin yolumuz nefes ve yaşama dair bir kursta kesişti. Sessizlik inzivası, Yaşama Sanatı Derneği’ni kurma çalışmaları derken araya seneler girdi. İstanbul’un farklı köşelerinde yaşama anlam katmaya çabalarken; yıllar sonra başka bir vesileyle tekrar karşılaştık. Elbette bu yol bitmez, yol biz nefes almaya devam ettiğimiz müddetçe sürer. Yol arkadaşlıkları da...

Sevgili Eda öncelikle hoşgeldin. Yukarda bahsetmiş olduğum bu gelişim yolculuğuna seni iten ne oldu? Hep dersin “Hayatın eli yok ki sana tokat atsın; başına olaylar gelir”.

Canım Şeyda’cığım hoş bulduk. Bizlerin yollarını defalarca kesiştiren bu yolculuğa minnetlerimi ileterek başlamak isterim. Yaşamın bu sürprizlerini çok seviyorum. Ve, kendine niyet etmişlerin bu sürprizleri özenle işlemesi sonucu defalarca yollarımızın kesiştiğine inanıyorum. Bugün seninle olma şansı edinmiş olmam da bunun eseri sanırım.

Beni gelişim yolculuğuna iten aslında bu dünyaya gelmiş olan “Eda”yı toplumsal tanımların ve kısıtlamaların ötesinde keşfetme arzum oldu sanırım. Amerika’ya okula gittiğimde bütün bu tanımların ötesindeki Eda kim ve bireysel olarak dünyaya katmak üzere getirdiği becerileri, yaratıcılığı nedir?’i keşfe çıktım. Kendime niyet etmemdeki sebep benim yaşamı anlama arzumdu. Hepimizin yaratıcı gücüne inanıyorum ben. Yaratanın parçalarını taşıyorsak eğer, ki ben öyle olduğunu kendi küçük bedenimde deneyimliyorum, o zaman bizlerin de içinde yaratma arzusunda olan bir parça var demektir.

Fark edersen, kendini arama veya kişisel farkındalık yerine kendine niyet etmek terimini kullanıyorum. Kendine niyet etmek, birey olarak bu dünyaya gelişini, bu bireysel tercihini onurlandırmak demek kanımca. Ol’mak üzere geldiğin bu yaşamın biricikliğine, olabileceğin en üst versiyonu olmaya korkularına rağmen kendine niyet etmek demek. Beğeni ile izlediğim konuşmacılardan sevgili Mahatria bir konuşmasında şöyle dedi “This is the only chance you get to be you, Please do not miss yourself.” Bugün bu bilinçle, varlığımızın bu versiyonu ile yaşamakta olduğumuz bu yaşamımız yegane. Bir tekrarı yok. “Lütfen kendinizi teğet geçmeyin” diyor. Gerçek potansiyelimizi yaşamaktan kendimizi geri koyan sadece bizleriz. Kalıplarımız, kendimize dair yargılarımız. İşte kısıtlı perspektifimize rağmen kendi hikayemizi onurlandırıp, olmak üzere geldiğimiz insan olma şansını yaşama geçirdiğimizde kendimizi teğet geçmeme imkanımız doğabiliyor. Kendimize korkusuzca, şefkatle ayna tutup, kabul edip, sevgimizi sunduğumuzda kabımızı genişletme, kendimizi gerçekleştirme imkanımız doğuyor.

Ve yine de, belki de bunu bugün böyle tanımlayabiliyorum. O günlerdeki Eda muhtemelen yaşamın içinde es alabileceği, zihnini susturduğunda kendi içsel sesini duyabileceği ve yaşamı anlamlandırabileceği araçları arama sevdası ile yola çıktı. Yolculuk ilk yoga ile başladı ve akabinde Art of Living ile devam ederken seninle yolum kesişti. Ardından bu yaşam yolculuğum ne şanslıyım ki birbirinden güzel bilgiyle, teknikle, ruhlarla yollarımı defalarca kesiştirdi. Her birinden kendime dair çok şey öğrendim. Minettarım. Bugün ise Joint Idea’nın kurucu ortağı olarak yoluma devam etmekteyim, hala insanlığımızın bir üst versiyonuna yoğun inancımla değer katmaya niyet etmekteyim.

Ve fakat, benim tabirime gelince… “Hayatın eli yok ki sana tokat atsın; başına olaylar gelir”. İşte o daha çok Joint Idea ile yollarımın kesişmesini anlatan bir tabir oluyor. Yaşamımdaki taşların oynamaya başladığı bir dönemde, ben bu taşları dönüştürmeye direnirken ve belki de ertelerken bir kanser geçirdim. Kanımca o yaşamın tokadıydı bana atılan. Şefkatli bir tokattı ama yine de sarsılmama, kendi yaşamıma ayna tutmama vesile oldu. Ve işte o noktadan sonra yaşamın kısalığına, gelip geçiciliğine uyandım diyebiliriz ve kendi yolumu korkusuzca çizmeye, kendimi gerçekleştirmeye niyet ettim.

Bu gelişim yolculuğunun bir yerinde artık sen topluluklar, platformlar inşa eden tabiri caizse bir sosyal mimar (topluluk mimarı) oldun. Yanılıyorsam düzelt lütfen; sanki daha kişisel bir yolculuktayken, daha aktif olup daha dışa açıldığın bir dönem başladı hayatında. Biraz bunlardan bahseder misin, neydi seni buna iten?

Evet haklısın, Joint Idea’dan önce kendi gelişimimin kabında yaşamımı sürdürmekteydim ve kanserden sonra ise içimde sözlenmek istenenlerin önündeki duvar ile yüzleştim. Kabul ettim kendime dair önyargılarımı. İçimdeki korkuya rağmen sözlendirmeye başladım içimde doğan sözleri.

Sözler ile dünyayı değiştirebileceğimize inanıyorum ben. Kelimelerin şifa gücüne inanıyorum. Ver her şeyden öte, iş yaşamının içine sevgi lisanın girmesi gerektiğine inanıyorum gönülden. Samimi, içten, dürüst, maskesiz, yalın, net, sorgusuz ilişkilerin geleceğimizi şekillendirmesini ümit ediyorum. İnsanlığımızın derin potansiyeline inanıyor ve dünyamızda Utopia’nın (Cambridge Sözlüğü Ütopya’yı “insanların ahenk içinde çalıştığı ve mutlu olduğu mükemmel bir topluluk (fikri)” olarak tanımlıyor.) yeşerdiği günleri ümit ediyorum. İşte bu yüzden her gün, yeniden yenide kendime niyet edişim. Bu yüzden her gün Joint Idea’da Love Mafia ile dünyaya değer katma çabam.

Joint Idea öncesinde bana dikte edilen bir yaşamı yaşıyordum. Kurumsal yaşamın prestijli olduğu bir dünyada “Ben farklı değerler katmak istiyorum. İnsanların içinde yaşama dair bir umut, bir heyecan uyanmasına vesile olmak istiyorum.” demek pek de kabul gören ve desteklenen bir patika değildi. 2001 yılındaki ilk inziva tecrübemden sonra içimde uyanan dokunma, dönüştürme ve ilham verme arzuma rağmen geleneksel iş yaşamındaki varlığıma devam ettim. Ama bir gün geldi ve ben kendime nasıl yaşamak istediğimi sordum.

Yukarıda da bahsettiğim üzere kanser hastalığımdı beni bu yola çeken. İnsan sağlığını böylesine ciddi şekilde tehdit eden bir hastalıkla yüz yüze geldiğinde pamuk ipliğinde bir yaşam yaşadığı gerçekliğine uyanıyor. Bugün varız, ama bir adım sonramızı hiçbirimiz bilmiyoruz. Çok sevdiğim bir laf var “İçinde müziğinle ölme“ diye. Hepimizin içinde hayata gelmek üzere bekleyen kendimize has bir müziğimiz olduğuna inanıyorum. Yaşama veda etmeden bu müziği keşfetmenin ve icra etmenin bireysel yolculuğumuzun sebebi diye hissediyorum. Kendime dair, yıllara sair, bildiğim bir şey var ki; o da insanları bir araya getirme ve bir arada tutma içsel yetisine sahip olduğum. Belki de senin ifade ettiğin topluluk mimarı olmak benim sanatım, içimde yaşam bulmayı bekleyen müziğimdi. Ama tabi o zamanlar böylesine bir iş tanımı hayal bile edilemezdi. Ve kader bu ya, işte tam da bu bilinmezin, bu arayışın ve arzunun tam içindeyken ortağım Markus Lehto ile yollarımız seneler sonra tekrar kesişti ve bugün sevgiyle ve inançla, topluma değer katmak niyetiyle çıktığımız yolculuğa devam etmekteyiz.

Benim bildiğim kurucusu olduğun üç değerli platform (veya sosyal kabile) var; Joint Idea, Life Works Labs ve benim de üyesi olduğum Love Mafia. Üç tane olması bende kafa karışıklığı yaratıyor. Kimler hangisine katılıp nasıl katkıda bulunabilir? Her birinin fonksiyonu ve eğer varsa biribiri ile ilişkisi ne?

Canım Şeyda’cım öylesine kıymetli bir soru ki bu… biliyorum her birinin İngilizce olması da aynı zamanda kafaları karıştırıyor. Ama biz, Joint Idea olarak, çizilmiş sınırların ötesine, dünyanın global vatandaşlarına hitap eden bir platform olmak niyetiyle yola çıktık. Kendimizi bir toprağın vatandaşları olmaktan öte, bu kıymetli gezegenimizin bir vatandaşı olarak görmemizden, geleceğin birlik bilinci ile tasarlanması gerektiğine inancımızdan kaynaklanıyor. Bu yüzden girişimlerimize ve yaratımlarımıza verdiğimiz isimler de hepimizin ortak lisanı olan İngilizce olarak doğdu. Aynı zamanda bazı deyimleri Türkçe’de ifade etmek oldukça zor oluyor. Ne yazık ki, kültürümüzde bazı kelimelerin içi eski algı ile dolu ve tepki çekebiliyor. Mesela kabile kelimesini algı şeklimiz eski bilgiler doğrultusunda şekillendiği için “sosyal kabile” tabiri daha anlamlı gözüküyor. En heyeaclı kısmı ise bu tanımların içini boşaltıp bugün, yeni bilinç ile, yeniden tanımlamak.

Joint Idea ana çatı diyebiliriz. Türkçe’ye çevirdiğimizde Ortak Fikir anlamına geliyor. Joint Idea’nun kuruluş sebebi bir sinerji platformu olmak. Doğru insanların, insan algortiması ile, bir araya geldiği ve insanlığımıza fayda sağlayacak projeleri bir arada yaşama geçirdiği bir platform olmak. Bir artı bir iki etmesin, bireylerin toplamından çok daha ötesinde fayda sağlayacak dalgalar, ürünler, hizmetler yaratsın ümidiyle yaşama geldi. Şu anda Joint Idea çatısında dünyada başka bir gerçekliğin mümkünatını araştıran sosyal kabileler ile iş birliği yapmaktayız. Bunların hepsine Joint Idea web sitemizde Love Mafia’nın altından ulaşabilirsiniz. Hepsi kıymetli organizasyonlar ve çok değerli birlikteliklere imza atıyorlar. Bizler de bu kurumlarla olan iş birliklerimizle gurur duyuyoruz. Buradaki iş birliklerimiz sayesinde gelişiyoruz, söylemimizi derinleştiriyoruz ve her şeyden öte yol arkadaşları ediniyoruz.

Life Works Labs ise bizim gelişim laboratuvarı olarak nitelendirdiğimiz programlarımız. Hem kurumlara hem de bireylere yönelik, Love Mafia ile birlikte geliştirmekte olduğumuz içeriklere yer veriyoruz. Eğitim tanımının dönüştüğü günümüzde, gelecekte var olabilmek istiyorsak, kendi gelişimimizi de daimi kılmamız gerekliliğine inancımızla laboratuvar programı olarak nitelendirmeyi tercih ediyoruz. Artık ölçülebilir verilerin ötesinde, daimi gelişim zihniyetinin uyandırılması gerekiyor. Life Works Labs nefesten blockchain’e, geniş bir yelpazeden seslendiğimiz, okullarda öğretilmeyen ve yeni dünyada ihtiyacımız olan donatıları hem kurumlara hem de bireylere ulaştırdığımız gelişim platformumuz. Eğer kurumunuzda gerçekleştirebileceğimiz eğitimlere dair bilgi edinmek istiyorsanız bizlerle info@jointidea.com adresinden iletişime geçmenizi rica ediyorum. Jenerik yaklaşımların ötesinde anda anında günümüzün ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde eğitim yolcuklarının kürasyonunu yapmaktayız. O yüzden sizleri tanımak ve ihtiyaçlarınızı dinlemek isteriz.

Ve Love Mafia, göz bebeğimiz. Tercih edip birbirimize çekildiğimiz ailemiz. Sözlerinde ve özlerinde birlik bilincinde olan, yaşamda icra ettikleri her şeyi bütüne (dünyamız ve içinde, üstünde, etrafında var olan tüm eko sisteme) değer katmak üzere yaşama geçiren kıymetli dostlarımızdan oluşan çekirdek sosyal kabilemiz. Joint Idea’daki iş birliklerimizde, Life Works Labs’deki içeriklerimizin yaratımında ve sözlenmesinde birlikte var olduğumuz dostlarımız, yol arkadaşlarımız. Love Mafia, Joint Idea’nın çekirdeği ve kaynağı. “We are more together than alone” (Birlikte daha fazlayız) diye bir laf var çok beğendiğim. Bizler beraber olduğumuzda güçlenen sosyal varlıklarız, birlikteyken yaratım ve etki gücümüz katlanıyor. İşte bizde, Love Mafia ile, olabileceğimizin ötesinde var olabiliyoruz, üretebiliyoruz, hayal edebiliyoruz. Bu çekirdek kabilemiz insan algortiması ile yaşama geliyor. Kendine niyet etmiş insanlar birbirine çekiliyor diyebiliriz.

Bir de pandemi döneminde online olarak yarattığımız Love Mafia platformumuz var. Oradaki niyetimiz ise, sosyal medyanın kirliliğinden arınmış, üst bilince çağrı yapan içerikleri, etkinlikleri, yazıları paylaşmak. Birlikte inançta kalıp, insanlığımız için bir üst bilinç ile geleceğin yaratımına inanan online bir sosyal kabile olmak. Birbirimizden ilham almak ve gelişmek. Dileyen herkesi online platformumuza davet etmek istiyorum. Düzenli olarak bir araya geldiğimiz online birliktelikler, eğitimler, oturumlar ve sohbetler düzenlemekteyiz. Sizleri aramızda görmek ve yaşamı birlikte anlamlandırmak bizlere keyif verecektir.

                                                                 

Takip ettiğim bir usta şöyle demişti: “Birliği (oneness) deneyimleyecek sosyal kabileleriniz olmadığı için, hayat arkadaşınız olan “O kişi” (the One) çok daha önemli bir hale geliyor, Hollywood filmlerinde gördüğümüz türden aşırı anlam yükleniyor, o kişiyi bulamayan ise hayli eksik, garip, yalnız hissediyor”. Ne düşünürsün? Sosyal kabilenin önemi sence ne?

Çok da güzel söylemiş Şeyda’cığım. Bence de sosyal kabilelerimizin özenli seçimi bizleri dünyaya olmak üzere geldiğimiz insanı gerçekleştirme imkanı sağlıyor. Burada özen kelimesinin altını çizmek isterim. Yaşamımızda her gün, en yoğun olarak gördüğümüz ve iletişimde olduğumuz kişiler zaman içinde bizleri tanımlamaya başlıyor. Bizler, istesek de istemesek de zaman içinde onlar gibi olmaya başlıyoruz. İşte özen kelimesi burada devreye giriyor. Eninde sonunda sosyal kabilemiz diye nitelendirdiğimiz insanlar olmaya başlayacaksak eğer, o zaman sanırım benzeyeceğimiz bu kişileri daha özenle seçmemiz bizler için en hayırlısı olacaktır.

Kim olmak istiyorsun? Nasıl bir erdemle yaşama hitap etmek ve karşılık vermek istiyorsun? Kendini ol’mak istediğin kişilerle çevrelersen sen de zaman içinde onlar gibi olmaya başlıyorsun.

Değerlerinde örtüştüğün bir sosyal kabilen olduğunda ise, yaşamın iniş ve çıkışları, zıtlıkları sana eskiden olduğu kadar derin dokunmamaya başlıyor. Yaşamda hepimiz zorluklar karşısında sarsılırız ve bazen de düşeriz. İnsanlığımızın evrimsel yolculuğunun bir parçası dualite. İşte öylesine özenle seçtiğin bir sosyal kabile ile sarmalandığında, düştüğünde pamukların üzerine düşüyorsun ve şefkatle anlamlandırıp, büyüyerek geçiyorsun o sınırlarını zorlayan tecrübenin içinden. Yaşamı suçlamadan, geleni erdemle gelişimin için anlamlandırarak, teşekkür ederek, büyüyerek geçmen mümkün oluyor o zorluğun içinden.

Benim gelişim yolculuğumdaki sosyal kabilem Love Mafia’m. Sadece Türkiye değil dünya çapında küresel birliğe ve insanlığa inanan, bu uğurda emek veren kıymetli dostlarım. Şu anda dünyada eminim hepimiz kendi değerlerimizle örtüşecek ve ortak bir amaç doğrultusunda birlikte hizmet sunabileceğimiz sosyal kabileler bulabiliriz. Gönülden dilerim ki böylesine kıymetli birlikteliklere, eğer henüz değilseniz, dahil olmanızı. 

“İyiliği ilet” (pay it forward) diyebileceğimiz bu ifadeyi pek sık kullanırsın. İyiliğin gücüne ve bunu yaymaya ben de inanırım. Biri gelse, “yahu ben faturamı dahi ödeyemiyorum, hangi iyilik, ne iletmesi” dese (ki ben arasıra maruz kalıyorum); ne söylersin?

İyiliği iletmek çok kıymetli bir kavram benim için, haklısın. Gönülden dilerim ki izlememiş olanlar Kevin Spacey’nin “Pay it Forward” isimli filmini izlesinler. İyiliği iletmek nedense hep maddi anlamda anlaşılıyor. Halbuki, öylesine çekirdek bir yerden başlıyor ki; bir halden bahsediyoruz.

Bizlere bahşedilen bu kıymetli hayatı onurlandırmak. Bir başkasının gözlerine bakarken onu gerçekten görmek ve kabul etmek. Sokakta yürürken tanımadığımız birine gülümsemek. Zorda olduğunu hissettiğimiz birini dinlemek. Ya da ihtiyaç halinde birine kucak açmak. Hepimiz iyiliği, niyet edersek, kendi küçük yaşamımızda ufak nazik dokunuşlarla defalarca iletebilme şansına sahibiz. Ha, maddi imkanımız el verirse, maddi olarak yardım etmek insani görevimiz. Ama ben en ufak adımların, niyetlerin, kabulün iyiliği iletmenin bir yolu olduğunu düşünüyorum. O yüzden küçük çemberimizde ağzımızdan çıkan sözlerin yargısız ve şefkatli bir yerden çıkmasına özen gösterelim. Yaptığımız işlerimizin insanlığımıza ve dünyamızın devamlılığına hizmet edecek şekilde tasarlanmasına özen gösterelim. Ve kendi rahatlık alanımızın dışına cesaretle adım atarak iyiliği iletelim yaşamın her anında.

Birleşmiş Milletler’in Sürdürülebilir Kalkınma Programı’nda da sözlendiği gibi; kimseyi arkada bırakmayacağımız (leave noone behind) sistemler üretelim. İnsanoğlu olarak bu kıymetli gezegende bolluk ve bereket içinde, ahenkle üretebileceğimiz ve değer katabileceğimiz sistemler geliştirelim. İşte 2020 yılında gerçekleştirmiş olduğumuz Uni.verse festivali ve Global Reset Summit bu iyiliği iletmek üzere tasarlanmış etkinlikler. 5-6 Aralık 2020 tarihinde gerçekleştireceğimiz Global Reset Summit, bizler dünya çapında ilham veren konuşmacıların içerikleri ile yaşamımızı zenginleştirirken, ihtiyacı olanlara da buradan elde gelir vasıtasıyla kaynak yaratmak üzere yaşama geçirildi. Türkiye’de elde ettiğimiz gelirler Türkiye’nin dört köşesinde gıda bankacılığı ile ürünleri ihtiyaç sahiplerine ulaştıran Temel İhtiyaç Derneği’ne (TIDER) bağışlanmakta. Diyorum ya küçük adımlar. Bizler kendi ilgi alanımız olan gelişim yolculukları tasarımı ile toplumumuzda ihtiyacı olanlara iyiliği iletiyoruz. Hepimizin böylesine kıymet katabileceği bir yetisi ve ilgi alanı vardır sanırım.

“Üstel insan” kavramını ilk senden duymuştum. Sıkça kullandığın bu tabir bende biraz teknolojik bir algı yaratmıştı ne yalan söyleyeyim. Sanki sürüm güncelliyor ve insanlık 1.0’den insanlık 2.0’ye geçiyor gibi. Üstel insan kimdir ve nasıl yaşar? Yaşadığımız dönemin, pandeminin üstel insanlığa sivrilmemizde sence rolü ne?

Haklısın, teknoloji konusunda çok kapsamlı bilgisi olmayan bana da ilk başlarda çok robotik geliyordu bu terim. Yine kelimelere yüklediğimiz algıdan sanırım, üstel teknoloji çağında bu terimden bahsedince o da çok teknolojik geliyor kulağa. Aslında birbirleri ile derin bir bağlantıları var. Şu anda içinden geçmekte olduğumuz dönem olan üstel teknoloji çağında en kıymetli hazinemiz olan cep telefonumuz bile bizlere haber vermeden haftada en az bir kez kendini günceller halde. Ama ne yazık ki, bu gezegende yaşayan en gelişmiş teknoloji olan biz insanlar, kendimizi, kalıplarımızı, yargılarımızı ve becerilerimizi aynı hızda güncellemiyoruz. Bu daha çok bizlere dikte edilen yaşamı yaşama telaşımızdan kaynaklanıyor sanırım.

Bugün ise bizlere eskiden hizmet eden modellerin, sistemlerin, düşüncelerin ve tanımların artık geçerliliğini yitirdiğini kolektif olarak tecrübe etmekteyiz. Üstel insanlık tanımı işte bu noktada hayata geliyor. Böyle geldi ama böyle gitmemeli. Bana göre, insan olarak bu dünyaya gelmiş olmamız bir tesadüf değil. Üstel insan, insanlık oyunun ötesine, kendi gerçekliğine ve kendi yetilerini uyandırmaya 100%’ü ile adanmış olmak demek. Defalarca yeniden öğrenmeye, öğretilenleri unutup bir çocuğun merakı ve saf niyeti ile kendimizi defalarca keşfe çıkmaya niyet etmiş olmak demek.

“Reincarnation without dying” diye bir tanım var; ölmeden yaşam içinde ölmek. Üstel insan kendi andaki gerçekliğinin içinde defalarca ölüp küllerinden daha otantik bir şekilde doğmak demek. Ve pandeminin üstel insanlık kavramının zaruriyetini kolektif olarak idrak etmemize vesile olduğu hissediyorum. Hepimiz, evlerimizin güvenli ortamında, neyi niye yaptığımızı tekrar sorgular hale geldik. Sorgusuz sualsiz kabul ettiğimiz işleyiş şekillerinin dönüştüğü bir dönemdeyiz ve birtakım kavramlar da aynı hızda şekil değiştirmekte. Başlangıç zihniyeti ile her şeyi tekrar gözden geçirebilmek için ise önce kendi işleyiş sistemlerimizi güncellememiz gerekiyor. Bu pandemi sayesinde bir çoğumuz hayatlarımıza ve kararlarımızı tekrar bakıyor, insanlığımızı yeniden tasarlıyoruz.

Biz Üstel İnsanlık (#exponential humanity) kavramını üç kolda tanımlıyoruz; Bilinç (Conciousness), Bağlantı (Connectivity) ve Yaratıcılık (Creativity). Bize göre, bu üç içsel yeti insanları diğer varlıklardan ayıran en temel özellikler. Kendimize ettiğimiz niyeti güncel egzersizlerle düzenli olarak beslediğimizde (#practice becoming) insan algortimamız (#human algortihm) ile doğru insanlara doğru çekilmeye başlıyoruz ve kendi sosyal kabilelerimizi buluyoruz. İşte o noktada yaşamın tesadüflerini işlemeye başlıyoruz (#cultivate serendipity), gönülden bağlandığımız iş birliklerine dahil olabiliyoruz.

Bizlere üç tane topluluk hediye ettin. Bunların sana hediyesi, katkısı ne oldu? Bütün bunları gerek kurgularken gerek yaşama geçirirken; kendine veya hayata dair edindiğin önemli farkındalıklar neler oldu?

Bu 3 topluluğu ortağım Markus Lehto ile birlikte derin bir inançla yaşama geçirdik. Onun vizyonu benim inancımın eseri diyebiliriz bunlara. Kendisi ile çıktığım bu yolculukta sesimi, niyetimi, katabileceğim değerleri, beraber büyüyebileceğim sosyal kabileleri bulma imkanı edindim. Çok bencil sebeplerle başladım bu yolculuğa aslında. Başka bir gerçekliğin mümkünatına inancı Markus ile yakaladım. Ümidim bu inançta birleştiğim insanlarla çevrelenmek ve inancımı pekiştirmekti. John Lennon’ın kıymetli bir lafı var. “Tek başına gördüğün rüya rüya olarak kalacaktır. Birlikte hayal ettiklerin gerçek olacaktır.” Birlikte hayal etmenin kıymetine inançla iş yapma tanımını dönüştürmekteyiz bugün. Sevgi lisanını iş yaşamına sokma misyonu edindik biz bu yolculukla. Daha içten, otantik, samimi, kırılgan ve şeffaf bağlar yaratmanın kıymetine inancımızla bütün iletişim sistemlerimizi güncelledik.

Kendime uyanıyorum her gün diyebiliriz. Kalpten kalbe iş birlikleri ile her gün büyüyorum, gelişiyorum, öğreniyorum. Cesaretle kendimi ifade edebileceğimi ve kendi şarkımı söyleyebileceğimi keşfediyorum. Ve her şeyden öte, bunu topluluklar önünde yapabilecek cesareti buluyorum kendimde. Açıkçası, bundan 4 sene önce, bunların hiçbirini yapabileceğimi hayal bile edemezdim. Senin anlayacağın, insanların önünde varlığıma tanıklık ediyorum.

Aynı zamanda, o kendime çok uzak bulduğum teknolojik yenilikler de heyecanlandırmaya başladı beni. Threefold gibi teknolojik firmalar ile insanlığımız için tanımlayabileceğimiz yeni değer kavramının arayışında olmak, yeni işleyiş sistemlerini hayal etmek ümit veriyor bana.

Hayatı ve hayattaki varlığını sorgulamayı seven bir insan olarak; kendine bu röportajda hangi sorunun sorulmasını isterdin? Ve cevabın ne olurdu?

“Eda sen en çok hangi konularda zorlanıyorsun?” sorusu doğdu içimde. Hep güçlü olduğumuz taraflarımızı aktarma eğilimi gösteriyoruz ve fakat bence kırılganlıklarımız ve onlara karşı tepkilerimiz de çok kıymetli. Güç teriminin anlamını da dönüştürmeliyiz belki. Belki de güçlü tanımı kırılganlığını kucaklamak demek yeni dünyada. Kendini olduğun gibi, maskelerin ötesinde tüm çıplaklığın ve gerçekliğinle ortaya koymak.

Ve ben aslında en çok bu güç kavramında zorlanıyorum. İçine doğduğumuz kapitalist sistemde ölçümün para ile yapıldığı gerçeklikte, para ile ölçülemeyen değerlerin de değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Başarılı olma teriminin kazandığımız para ile ölçüldüğü günümüzde, olmayı tercih ettiğimiz üst versiyonumuz ile yaşama kattığımız değerlerin ölçülemiyor olması beni en çok zorlayan konu. Bu hem kendi yaşamım için hem de Love Mafia olmaya niyet etmiş olanlar için dönüştürmek istediğim bir kavram. Yeni bir değer ölçüm mekanizması ihtiyacı içindeyim anlayacağın. Hatta ülkelerin bile değerlendirilirken yeni kavramlarla ve yeni anlayışlarla ölçülmesi gerektiğini düşünüyorum.

En son olarak; bir yerlerde okumuştum. Dünyada mülteci sayısı, 2.Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyesindeymiş (70 milyonu aşmış). Ve bu gidişe dur denmez ise; bırak savaşları kuraklık, küresel ısınma, yanlış tarım politikaları ile bu sayının katlanarak artacağı söyleniyor. Ademoğlu kolay ders almıyor gibi. Biliyorum, sen benim gibi insanlığa olan inancınla iflah olmaz bir iyimsersin. Bütün bu gelişmeler ışığında sence neler mümkün?

Şeyda’cım bugünün gerçeklerinde bu soruya cevap verecek olan ben değilim, kolektif olarak hepimiziz. Hepimiz teknoloji sayesinde bir dünya olarak birbirimiz ile bağ halindeyiz, bir dünyanın vatandaşları olarak bu dünyadaki işleyiş şeklimizi yeniden tasarlama gücüne sahibiz. Bunu yapabilmenin tek yolu ise sanırım BİR olduğumuza uyanmak, aradaki sınırların, ırkların ve dinlerin eridiği bir dünyaya hizmet edecek yepyeni sistemler tasarlamanın tam zamanı olduğunu düşünüyorum. Mucizeler mümkün demek istiyorum ve ben Utopya’ya inanan insanlarla bu yolda emek vermeye devam ediyorum.

Sohbet için kucak dolusu teşekkürler...

Ben çok teşekkür ederim…Herkese sevdikleri ile sağlıklı, huzurlu, sevgi dolu bir dönem diliyorum.


Röportaj Martı Dergisi'ndeki yayınlanmış hali için;